Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/05/2021
Tek adam rejimi, anımsayın, hukuksuzluk üzerinden inşa oldu. Öyle ki, Erdoğan’ın ortağı Bahçeli “fiili duruma hukuk kazandıralım” demiş ve arkasından “Türk tipi başkanlık” sisteminin yolu açılmıştı.
Yani hukuksuz şekilde uygulanmakta olan tek adam rejimine, anayasal kılıf ve hukuk örtüsü sağlanmıştı.
Kuşkusuz bu durum bile meşruiyet sağlamadı, zira tek adam rejimi pek çok uygulamasıyla hâlâ hukuksuz! Son örneği de yasaya aykırı alkol yasağıdır.
Tek adam rejimi, beğenmediği kararı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin kararını bile tanımayan, hatta o kararı verdi diye “Anayasa Mahkemesi de kapatılsın” diyebilen bir rejimdir. Öyle ki alt mahkemeler, sarayın güvencesiyle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile uygulamaz durumdadırlar.
Özetle rejimin pek çok uygulaması tam bir hukuksuzluk örneğidir.
Pekcan vakası
Tek adam rejiminin doğurduğu sonuçlardan biri de Ruhsar Pekcan vakasıdır. Günlerdir başta Serpil Yılmaz ve İsmail Saymaz olmak üzere gazetecilerPekcan vakasını bütün vehametiyle kamuoyuna anlatıyorlar. Özetlersek:
3 Kasım 2016 gecesi saraya bir ihbar gidiyor. Ruhsar Pekcan isimli bir işinsanının “Emine Erdoğan’ın yakınıyım” diyerek vergi ödemeksizin eşya ithali girişiminde bulunacağı belirtiliyor. Bu ihbar üzerine Emine Erdoğan’ın özel kalem müdürü Sema Silkin Ün, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfekçi’nin özel kalem müdürünü bilgilendiriyor. Olayın ciddiyeti nedeniyle Gümrükler Genel Müdürlüğü Özel Bürosu, hemen ertesi sabah bölge müdürlerine bu konuda bir uyarı gönderiyor ve müdürlüklerden dikkatli olmasını istiyor.
20 ay sonra 8 Temmuz 2018 günü Ruhsar Pekcan, kendisi hakkında dikkatli olunmasının istenildiği Ticaret Bakanlığı’na bakan yapılıyor!
Sonrası daha da vahim: Pekcan eşi ve iki ortağıyla kurduğu şirketine 2019 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan 1,4 milyon TL teşvik alıp “dezenfektan” üretiyor. Sonra o dezenfektanı Ticaret Bakanlığı’na, yani kendi bakanlığına satıyor. Litresini 3 TL’ye mal ettikleri dezenfektanı THY’nin bir şirketine 14.35 TL’ye satıyor ama satan kendi alan kendi olunca iş kolaylaşıyor ve aynı ürünü Ticaret Bakanlığı’na 35 TL’den satıyor!
Pekcan vakasının sorumlusu Erdoğan
Konu ortaya çıkınca, Erdoğan sessiz sedasız mini kabine değişikliği yaparak Pekcan’ı görevden aldı. Ancak normalde hükümet düşürecek bu yüce divanlık vakayla ilgili soruşturma bile açılmadı.
Neden? Çünkü Ruhsar Pekcan vakasının asıl sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.
Neden? Çünkü Erdoğan eski rejimi yıkıp yeni bir rejim inşa ederken, kendisine normal bir kabine değil, CEO’lar kabinesi kurmuştu.
Neden? 3 yıl önce bu köşede yazdık: “15 Mart 2015’te ‘Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum’ diyen ve ‘başkanlık sistemi’ adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…”
Türkiye’yi şirket gören Erdoğan “baş CEO” oldu ve kabinesini de CEO’lardan oluşturdu: Özel hastane sahibi Sağlık Bakanı, özel okul sahibi Eğitim Bakanı, otel sahibi Turizm Bakanı, patates şirketi danışmanı Tarım Bakanı, işinsanı Ticaret Bakanı yapıldı.
Ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan örneğinde görüldüğü gibi, CEO kamuyu, kendi şirketinin çıkarı için kullanmış oldu.
En hayati konu
Konu vahimdir ve bir rejimin röntgenini çırılçıplak gözümüzün önüne getirmiştir…
Dolayısıyla, en az “128 milyar dolar” konusu kadar önemlidir. Muhalefetin bu konunun üzerine önemle gitmesi ve Ruhsar Pekcan üzerinden “CEO’lar kabinesini” bir bütün olarak sorgulaması Türkiye için en öncelikli ihtiyaçlardan biridir.
“Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi” konusu, hükümet etme özelliğinden hareketle diğer tüm konulara etkisi nedeniyle, ulusal çıkarlar bakımından en hayati konumuzdur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2021
Erdoğan neden 48 saat bekledi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/04/2021
AK-Medyada bir yazar aynen şöyle yazmış: Erdoğan’ın Biden’ın “soykırım” suçlamasına ilk iki gün yanıt vermemesi, “seni kaale almıyorum” mesajıymış!
Okuru ve halkı kandırmakta sınır tanımıyorlar!
Oysa Erdoğan’ın ilk iki gün yanıt vermemesinin nedeni açık: Erdoğan Biden’ın “soykırım” diyeceğini zaten biliyordu. 24 Nisan’da açıklanacak metinden önce Biden’ın 23 Nisan’da Erdoğan’ı araması ve Haziran’da NATO zirvesinde görüşme kararı almaları da pakete dahil.
AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış, Biden’ın açıklamasından dakikalar sonra Halk TV Ana Haber’de söyledi: Biden’ın “soykırım” metni, “kuvvetle muhtemel” iki dışişleri arasında gidip geldi, son hali verildi!
Erdoğan’ın tepkisizliğine tepkiler
Aslında kamuoyunda güçlü tepki olmasa, Erdoğan 48 saat sonra verdiği tepkiyi de vermeyecekti. Konu, Cumhurbaşkanı Sözcüsü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı üçgeninde yapılacak açıklamalarla soğutulacaktı.
Ancak tepkiler, hele de Erdoğan’ın tepkisizliğine karşı tepkiler, Erdoğan’ı 48 saat sonra bir açıklama yapmak zorunda bıraktı.
O açıklama da, gördüğünüz gibi, olabilecek en düşük seviyede tepkiydi: Erdoğan, Biden’ın metninde “soykırım” ifadesine Ermeni çevrelerin baskısıyla yer verildiğini düşünüyormuş! Biden’ın bu ifadesi haksız ve hakikatlere aykırıymış!
Konu tarihçilere havale edilemez
Daha vahimi ise şu oldu: Erdoğan, Biden’a konu “tarihçilere bırakılmalıdır, siyasetçilere değil” çağrısında bulundu!
Oysa konu siyasetçinin konusu olmadığı gibi tarihçinin de konusu değildir. Soykırım hukukun konusudur, çünkü suçtur. Suçluya siyasetçiler karar veremeyeceği gibi tarihçiler de karar veremez.
1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre “soyrkırım suçunu işleyenler, suçun işlendiği devletin yetkili bir mahkemesinde ya da sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.”
BM Sözleşmesi, soykırım konusunda siyasetçilere ya da tarihçilere değil, mahkemelere işaret ediyor.
Yine benzer şekilde, AİHM de “Perinçek-İsviçre Davası”nda cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığını karara bağlamıştı.
Bunlar ortadayken, Erdoğan’ın Biden’a “konuyu tarihçilere bırakalım” demesi, yukarıda belirttiğimiz hukuka dayanma kozunu kullanmamak demektir.
Hrant Dink ‘soykırım kullanılmasın’ istedi
Yaşar Aksoy’un 1915 isimli kitabını karıştırırken anımsadım: ÖDP yıllar önce 1915’le ilgili bir açıklama yaptığında, BDP ve BDP’nin etkisindeki sol tarafından “açıklamada neden soykırım kavramı yok” diye tepki görmüştü.
ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın yanıtı aynen şöyle: “Soykırım ifadesinin kullanılmamasını ÖDP üyesi Hrant Dink önerdi.”
Peki Hrant Dink neden soykırım kavramının kullanılmamasını istemişti? Alper Taş’ın açıklamasından okuyalım: “Meseleyi Türkiye toplumuna soykırım kavramı üzerinden anlatmanın meselenin idrakini zorlaştıracağı önerisi onun önerisidir.”
Önceki yazımızda da Hrant Dink’in bu konudaki görüşlerine yer vermiştik. Onun derdi 100 yıllık acılar üzerinden Türk-Ermeni düşmanlığı üretmek değil, tersine Türk-Ermeni dostluğuydu…
Soykırım suçlaması, açık düşmanlıktır
ABD Başkanı Joe Biden’ın “soykırım” ifadesini kullanması da işte bu nedenledir: 1915 kaşınsın, Türkler ve Ermeniler arasında kavga konusu olmaya devam etsin… Etsin ki ABD’nin bölgeye müdahalesi için bir zemin olsun, ABD’nin elinde Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olsun…
Hedefi bu olan Joe Biden’ı “tarihçilerin bilgilendirmesini” beklemek, siyasetsizliktir!
Zira ABD yönetimi bilmektedir ki, bir ülkeyi soykırımla suçlamak, açık düşmanlıktır! Açık düşmanlığa karşı alttan almak, düşük profilli tepki vermek bir yarar getirmez. Tersine, bu zayıf profil, başka ülkeleri de benzer suçlama yapmaya cesaretlendirir.
Erdoğan’ın Türkiye’nin beklediği kararlı yanıtı verememiş olması ise ne yazık ki önceliği kendi siyasi geleceğine vermesindendir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2021
Hrant Dink: ABD doktor değil!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/04/2021
Hrant Dink bir söyleşisinde şu soruyu sormuştu: “Ermeniler, Türklere yönelik büyük travma yaşıyor. Türkler ise Ermenilere yönelik paranoya yaşıyor. Tam klinik vakalar… Kim tedavi edecek? Fransız Senatosunun kararı mı? ABD Senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz?”
Dink, sorusunun yanıtını da şöyle vermişti: “Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru… Bunun dışında ilaç, doktor ve çözüm yok”
Ve Hrant Dink, başka ülkelerin soykırım tartışmasına girmesine de şöyle itiraz ediyordu: “Dünyaya diyorum ki, senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para ifade etmez.”
Ermenistan’ın ilk başbakanının saptaması
Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923’te yazdığı rapor, tarihsel olarak konuyu yerli yerine oturtuyor.
Kaçaznuni özetle “’denizden denize Ermenistan projesi’ gibi emperyalist bir talebe kapıldıklarını, bu yönde kışkırtıldıklarını”, bu hedefle “Ermenilerin, Müslüman nüfusu katlettiğini” ve bu nedenle “Türklerin aldığı tehcir kararının doğru ve uygun olduğunu” belirtiyor.
Nitekim, sonraki yıllarda Hrant Dink başta bazı aydınlar da bu saptamayı vurguladılar hep; tarihsel olarak Ermenilerin Türklere karşı kullanıldığını savundular. Hatta Hrant Dink, bir tarihsel benzerliğe dikkat çekerek, Kürtleri de aynı oyuna gelmemeleri için uyardığı konuşmalar yaptı.
1915’e saplanma sorunu
Emperyalist devletler, dün Ermenileri Türklere karşı kışkırttıkları gibi, bugün de parlamentolarında “soykırım” kararları alarak bu meseleyi kaşımayı sürdürüyorlar.
Oysa soykırım bir hukuk kavramıdır, suçtur. Soykırım kararını hükümetler ve parlamentolar değil, ancak mahkemeler verebilir. Hukuk literatürüne “Perinçek-İsviçre Davası” diye giren AİHM kararında açıkça cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığı belirtilmiştir.
O nedenle Biden’in “soykırımı” tanımasının hukuken hiçbir anlamı yoktur; ancak siyaseten önemlidir; ABD’nin Türkiye’ye düşmanlığını göstermektedir.
1915’i kaşımak; ne Türklerin ne de Ermenilerin yararınadır, bir tek emperyalistlerin çıkarınadır. O nedenle 1915’e saplanıp kalınmamalıdır. Hrant Dink bu uyarıyı çokça yapmıştır: “Ermenilere sesleniyorum. 1915’e takılıp kalmayın. Kendinizi dünyadaki insanların soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Atalarımız yaşadı. Anadolu’da hoş bir laf vardır: ‘Acıyı onurla sırtlayıp taşımak’. Yaygara yapmadan, patırtıya vermeden sırtlar taşırsın.”
Ve Hrant Dink, az ya da çok acı demeden, Ermenilerin de Türklerin de o yıllarda acı çektiğini belirtmiştir. Çünkü Hrant Dink tarihsel gerçekliğe bağlı kalarak, Ermenilerin de Türkleri öldürdüğü gerçeğini dile getirmiştir.
Tarihsel gerçeklik
1915’te, hatta 1877 Osmanlı-Rus savaşından itibaren bölgede yaşananlar karşılıklı kırımdır. 1915’de alınan tehcir kararı ise Kaçaznuni’nin de saptadığı gibi, savaşın ihtiyacı olan doğru bir karardır.
Kuşkusuz tehcir sırasında pek çok suç işlenmiştir, o suç konusu uygulamalar nedeniyle ölümler yaşanmıştır. Ancak bu, ortada “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olduğunu göstermez. Zira tehcir savaşın ihtiyacı olduğu için uygulanmıştır; tüm Ermenileri kapsamamıştır, pek çok yerde Ermeniler yerlerinde kalmıştır.
Uygulamadaki suçların da olabildiğince hesabı sorulmuştur. Hükümet, yollardaki katliamlardan sorumlu olanları idam etmiştir. Bunun “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olmadığının bir diğer göstergesi de 18 Aralık 1918 tarihli kararnameyle Ermenilerin evlerine dönebileceğinin ilan edilmesiydi…
ABD “insanlık soykırımı” yaptı
ABD’nin derdi Ermeni’nin iyiliği değildir; dün Çarlık Rusyası ve İngilizler nasıl Ermenileri Türklere karşı kullandılarsa, bugün de ABD ve AB emperyalistleri soykırım üzerinden yine Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanmak istiyorlar.
ABD doktor değildir! Geçmişi en kirli devlettir: Kızılderililerden Vietnamlılara, Güney Amerika yerlilerinden Araplara milyonlarca insanı katletti; “insanlık soykırımı” yaptı. Dünyada “insan hakkı” diyecek en son devlettir ABD!
Emperyalizme anladığı dilden yanıt verilmelidir: İşe S-400’lerin çalıştırılması ve İncirlik Üssü’nün kapatılmasıyla başlanmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Nisan 2021
Tek adam rejiminin siyasi ve ekonomik karakteri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/04/2021
“128 milyar dolar nerede” sorusu, Merkez Bankası rezervlerinin nasıl eritildiğinin, nereye satıldığının sorusu olmaktan öteye anlamlar taşımaya başladı. Sarayın faizi düşürmek ve kuru baskılamak için 2 bakanı, 3 Merkez Bankası başkanını feda etmesine rağmen faizin de, kurun da, enflasyonun da, işsizliğin de yükseldiği bir rejimin, bu kez geniş kitlelerce sorgulanmasının sembolü oldu “128 milyar dolar nerede?” sorusu…
Nasıl bir rejim peki? Son üç günde yaşananlar bile yıktıkları rejimin yerine inşa etmeye çalıştıkları “tek adam rejiminin” tüm defolarını ortaya koymaya yetiyor:
En özelleştirmeci iktidar
Bu iktidar neoliberal ekonomi anlayışına, serbest piyasacılığa, özelleştirmeciliğe, yabancılaştırmacılığa en bağlı iktidardır: Satmadık kamu birikimi, yabancılaştırmadıkları stratejik kurum kalmadı!
Dün Cumhuriyet’te Mustafa Çakır’ın haberinden öğrendik: Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ankara’dan İstanbul’a, Kayseri’den Erzurum’a kadar Türkiye’nin değişik noktalarındaki çok sayıda taşınmazı da satışa çıkarmış!
Elde avuçta ne bıraktılarsa, onları da satacaklar yani…
Halkın cebinden şirketlerin cebine
İktidar, sadece özelleştirmekle yetinmiyor, özelleştirdiği, kamunun kaynaklarını sattığı kurumları da fırsat buldukça destekliyor; hem de halkın parasıyla…
Dün Sözcü’de Erdoğan Süzer’in haberinden öğrendik: Elektrik Piyasası Kapasite Mekanizması Yönetmeliği Değişiklik Taslağı’na göre elektrik şirketlerine salgında yaşadıkları “zorluklar” nedeniyle 3 milyar TL yardım yapılacak. Bedel faturaya yansıyacak.
Hangi zorluğu yaşamış bu şirketler? Salgın boyunca artan zamlarla fatura kesmeyi sürdürdüler oysa. Ama tek adam rejiminin karakterini yansıtan tipik uygulamadır: Salgının zorluğunu asıl yaşayan halk, AKP’nin düzenlemesiyle faturaya yapılacak ilave ile o şirketleri besleyecek…
AKP tipi ihalecilik
AKP, iktidarı boyunca ihale kanunu yaklaşık 200 kez değiştirdi. Her değişiklikte yandaşa sermaye transferi kolaylaştırıldı, şeffaflık ortadan kalktı…
İş artık, bir bakanın kendi bakanlığına mal alımını, kendi şirketinden yapabilmesine kadar uzandı. Öyle ki Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan tepkilere “ne var bunda” havasında yanıt bile vermeye kalktı. Tepkilerin büyüklüğü nedeniyle Erdoğan’ın dört gün sonra Pekcan’ı görevden alması ise aslında sonuçları bakımından bir cezalandırma değil, ödüllendirmedir!
Pekcan’ın durumu sıradışı bir durum değil, tek adam rejiminde sıradanlaşmış bir durumdur. 17 Haziran 2020’de airporthaber.com’da okumuştuk: Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı İlker Aycı’nın bir yakını tarafından 20 Mart 2020’de kurulan “Aycı Medikal” şirketi, kurulduktan hemen sonra THY’nin medikal ihtiyaçlarını karşılayan şirkete dönüşebilmişti!
Menderes’ten Erdoğan’a
Şu üç günlük tablo bile, tam bir ekonomik çürüme tablosudur. Ama ekonomik çürümeyle siyasi çürüme arasında her zaman doğru orantı vardır.
Adnan Menderes’in “ticaret yaparsan alıp sattığın ben olurum” diyerek oğluna başbakanlığı döneminde ticaret yapmayı yasakladığı Türkiye’den, kendi şirketinden bakanlığına mal satan ticaret bakanı dönemine geldik. (İsmet İnönü’yü değil de Adnan Menderes’i örnek vermemiz, bugünkü iktidarın köklerini Menderes’e dayandırmasındandır.)
Bu çürümenin örtüsü de dağıtılan makarnalar, kömürler, patatesler, soğanlar ve Ramazan’dan Ramazan’a yoksul sofralarına oturmaktır…
Oysa Ramazan’da yoksulun sofrasına oturmak ve yoksula patates-soğan dağıtmak değildir mesele; yoksulu patates-soğana muhtaç etmemek ve sofrasını zenginleştirmektir mesele!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2021
ABD’nin PKK mesajının üç hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/04/2021
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, 14 Nisan günü sosyal medyadan dikkat çeken bir yayın yaptı: “Hatırlatma: PKK’nın kilit isimleri Murat Karayılan’ın yerini ihbar edenlere 5 milyon dolara, Cemil Bayık için 4 milyon dolara, Duran Kalkan içinse 3 milyon dolara kadar ödül verilecektir. Bilgi sağlayan kişilerin kimliği tamamen gizli tutulacaktır.”
Peki nereden çıktı bu 2,5 yıl önceki duyuruyu “hatırlatma” mesajı?
ABD’nin AKP’ye YPG teklifi
Cumhuriyet’teki 19 Kasım 2018 tarihli “ABD’nin PKK stratejisi” başlıklı makalemizde, 1-7 Kasım 2018 arasındaki şu üç gelişmeye dikkat çekmiştik:
– ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 1 Kasım 2018’de, “Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” dedi.
– ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer 6 Kasım 2018’de, ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu.
– James Jeffrey 7 Kasım 2018’de, “YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” dedi.
Bu üç gelişme, aslında ABD Savunma Bakanı James Mattis’in 15 Şubat 2018’deki NATO toplantısı sırasında, dönemin Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye yaptığı “YPG’yi PKK’ye karşı savaştırabiliriz” teklifiyle birlikte anlam kazanıyordu!
Gelelim 14 Nisan 2021’e…
1. Çıpalı tutma jesti
ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinin üç PKK liderinin başına ödül koyulmasını anımsatması, tipik bir Amerikan jestidir! Muhatabını, iç politikada elini güçlendirecek bir konuda fazlasıyla memnun ederek, esas hedefine ulaşmanın yollarını oluşturma çabasıdır.
Yeni ABD yönetiminin Türkiye stratejisi şu: “Ankara’yı daha fazla Moskova’nın yanına itmemek ve Atlantik’e çıpalı tutmak.”
Washington bu amaçla Biden-Erdoğan görüşmesine kadar masadaki konuları elden geçiriyor, dışişleri ve savunma bakanları arasında yapılan görüşmelerde tartıyor. Bir yandan da AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını ertelettiriyor, NATO üzerinden Türkiye’ye yeni sorumluluklar üstlendiriyor. Sahada da, Türkiye’nin Irak’ta PKK’ye karşı hava operasyonu yapabilmesi için kontrolündeki hava sahasını açıyor.
Kısacası ABD, askeri ve ekonomik jestler yaparak, hem S-400’ün etkinleştirilmesini önlemeye/geciktirmeye hem Ukrayna/Karadeniz ve İdlib üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye hem de yeni NATO sorumlulukları ile Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmaya çalışıyor.
Bunlar ABD’nin PKK mesajının ilk hedefiydi…
2. ABD’nin “PKK ayrı PYD ayrı” taktiği
ABD’nin bu mesajla varmak istediği ikinci hedef ise Türkiye’yi PKK ile PYD ayrımına zorlamak.
ABD, Suriye’de bir PYD devleti inşa edebilmek ve Türkiye’ye bunu kabul ettirebilmek için sürekli PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğu propagandasını yapıyor. Kuşkusuz bu, kendisinin teröre desteğini örtebilmenin de argümanı aynı zamanda.
ABD bu amaçla geçen yıllarda ana omurgasını PYD’nin askeri örgütü olan YPG’nin oluşturduğu, farklı etnik grupların da yeraldığı “Demokratik Suriye Güçleri” gibi bir organizasyon bile kurdu!
3. PKK’yi Suriyelileştirmek
ABD’nin üçüncü hedefi ise PKK’yi Suriyelileştirmek! ABD Türkiye kökenli isimlerin etkisizleşmesini, PKK’nin Suriye kolu olan PYD’ye ve onun askeri örgütü olan YPG’ye tamamen Suriye kökenli isimlerin egemen olmasını istiyor.
Bunun çok katmanlı nedenleri var kuşkusuz: Türkiye kökenli isimlerin geçmişte bıraktıkları Marksist formasyonlarının etkisiyle zaman zaman emperyalizmle ilişkileri sorgulamasından tutun da ABD’nin Kandil-İmralı ilişkilerini istediği oranda koordine edememesine kadar uzanır…
Ancak en önemli neden, ABD’nin bu konudaki stratejisinin ihtiyacı nedeniyledir: ABD öncelikle Suriye’nin kuzeydoğusunda, mümkün olduğunda da kuzeyinde bir devlet kurmak istemektedir. Örgüt bu nedenle Suriyelileşmelidir!
ABD emperyalizmine dikkat
Görüleceği gibi mesaj sıradan bir mesaj değildir; ulusal güvenliği, dış politikayı, komşularla ilişkileri, hatta Rusya’yla ilişkileri bile sonuçları itibariyle etkileyecek türden bir mesajdır.
Türkiye, HDP’yi kapatma kampanyası nedeniyle iç enerji harcayacağına ve siyaseti boğma tuzağına düşeceğine, asıl ABD emperyalizminin yukarıda özetlediğimiz incelikte götürdüğü bu faaliyetlerine odaklanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2021
Atatürk’ün Montrö mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/04/2021
Erdoğan’ın 5 Nisan 2021 akşamı dile getirdiği “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri sonrasında, iktidar cephesinde Montrö Boğazlar Sözleşmesinin aslında pek iyi olmadığı yönünde bir algı çalışması başladı.
Zira “daha iyisini” istemek için öncelikle kamuoyuna mevcudun iyi olmadığı kabul ettirilmeliydi! Bu amaçla Atatürk’ün Montrö değerlendirilmesi “Makul ama parlak değil” şeklinde manşetlere taşındı.
İtalya imzaladı, Montrö daha da parladı
Ancak Atatürk, Montrö Boğazlar Sözleşmesinin imzalanacağı haberi üzerine 19 Temmuz 1936’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüstü Aras’a gönderdiği telgrafta aslında “makul ama parlak değil” demiyor, “parlak değil ama makul” diyor. Bu ikisi arasında, göründüğünden de kalın bir fark var. Açıklayalım:
Atatürk “Tebrik ederim; Montrö Konferansı’nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı” diyor ve parlaklık konusuna şu açıklamayı getiriyor: “Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum” diyor.
Çünkü Atatürk, yeni bir savaş riskinin ortaya çıktığı koşullarda Türkiye’nin güvenliği için tek bir anlaşmaya değil, toplam bir pakete, bütünlüklü bir tabloya odaklanmış durumda.
O tablonun içinde en önemli iki konu İtalyan’ın Doğu Akdeniz’deki tehdidi ve Almanya’nın Lukarno Güvenlik Anlaşmasından çekilmesinin doğurduğu büyük güvenlik riskleridir. İşte bu nedenle Atatürk Trakya’da, Org. Fahrettin Altay’a “askeri manevralar” yapma talimatı da vermiştir.
Dolayısıyla Atatürk için İtalya’nın imzalamadığı bir Montrö Boğazlar Sözleşmesi parlak değildir, makuldur. İki yıl sonra İtalya sözleşmeyi imzalamak durumunda kaldığında ise Tevfik Rüstü Aras’ın “muvaffakiyeti zafer haline” gelmiş ve “parlak” olmuştur.
Montrö imzalanırken Atatürk’ün kafasında Hatay var
Atatürk açısından “muvaffakiyeti zafer haline getirecek” sonraki “yüksek neticelerden” biri de Hatay’dı. Afet İnan’ın bu konudaki sözleri, meseleyi anlamamızı kolaylaştırmaktadır:
“Montrö’de Boğazlar meselesi konuşulmaya başlandığı zaman, ben de Cenevre’de idim. (…) Son oturumlarda baktım kritik birtakım şeyler var. Tevfik Rüştü Aras endişeli bir durumda idi. Anlattı bana durumu. Bazı meselelerde tam anlaşma olamadığını. (…) Gelişim bir iki gün sürdü. Geldiğim zaman baktım Atatürk gayet neşeli. Halbuki Montrö’de pek iyi havadisler yoktu. Fakat dedim işte ‘Tevfik Rüştü Bey böyle…’ Atatürk ‘Yok!’ dedi, ‘O mesele bitti artık!’ Hakikaten 20 Temmuz’du işte, ben geldiğim anda, Anlaşma imzaya girmiş. Ben birdenbire ‘Aman, çok memnun oldum!’ dedim. ‘Eh!’ dedim, ‘Artık bir dış mesele kalmadı!’ Atatürk ‘Var, mühim bir meselemiz var! Şimdi İskenderun ve Antakya meselesi var!’ 1936 yılı Temmuz’unun 21’i, Montrö’nün imzalanmasından sonradır hemen. Ben şaşırıp kaldım. Fakat dedi ki: ‘Bunun üzerinde duracağız!’ Ben ‘Ne olacak?’ dedim. ‘Alacağız!’ dedi.”
Yani Atatürk, Montrö’nün Hatay’la perçinlenmesinin peşindeydi; parlaklık ancak öyle sağlanabilirdi!
Atatürk için Montrö: ‘Türkün Boğazlar zaferi’
Kaldı ki Atatürk Montrö konusunda sadece Tevfik Rüştü Aras’a değil, pek çok yetkiliye telgraflar göndermiştir; bu konuda pek çok değerlendirme yapmıştır. Ve tüm bu açıklamalarında da Montrö’yü “zafer” olarak değerlendirmiştir.
Örneğin Atatürk “Montrö’den haberler geldiğinda” zaferi Florya’da kutlamış, Ankara’ya, İnönü‘ye “Zafer senindir, gözlerinden öperim, yarın tayyare ile bekliyoruz” mesajı göndermiştir.
Örneğin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a 22 Temmuz 1936’da attığı telgrafta Montrö’yü “Türkün yeni Boğazlar zaferi” diye nitelemiştir. Pek çok konuşmasında Montrö’nün Lozan’ı taçlandırdığını savunmuştur.
Ve nihayet 1 Kasım 1936’da, TBMM’nin yeni dönem açılışı konuşmasında “Boğazlar, artık tamamıyla Türk hâkimiyeti idaresinde” demiştir.
Soner Polat’ın uyarısı
Diplomasinin altın kuralıdır: Mükemmel ya da “daha iyisi”, iyinin düşmanıdır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda “daha iyisi” söylemi sarayın tuzağıdır! “Lozan hezimettir” diyenler için Montrö elbette “daha iyisi” yapılacak “iyi olmayan” bir anlaşmadır!
Ancak önemle akılda tutulmalıdır: Boğazlar “doğal su yoludur” ve o nedenle “tamamen” kapatılamaz. Dolayısıyla fesihten sonra yeniden masa kurulacaktır. Ancak fesihten sonra anlaşmanın zemini artık 1982 tarihli Deniz Hukuk Sözleşmesi olacaktır ve oradan Montrö’deki haklar bile çıkmayacaktır!
Kaldı ki Eski Donanma Komutanı Em. Oramiral Nusret Güner, bırakın 1982’yi, Montrö öncesi şartlara bile dönülmesinin dayatılabileceği riskine dikkat çekmektedir.
O nedenle geçen yıl yitirdiğimiz Em. Tümamiral Soner Polat’ın şu çok önemli uyarısını unutmamalıyız: “Montrö’ye karşı çıkmak, dolaylı olarak Lozan’a meydan okumaktır! Montrö’yü dillerine dolayanlar gerçekte kimin borazanını üflediklerini iyi bilmelidir. Montrö bir kere sallanmaya başladı mı nerede duracağını kimse tahmin edemez!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Nisan 2021
Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/04/2021
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin görüşmesi, iktidarı destekleyen medyada “Karadeniz barış denizidir” başlıklarıyla görüldü.
Diğer yandan Erdoğan’ın “Ukrayna ile işbirliğimiz üçüncü ülkelere karşı bir girişim değildir” mesajı da öne çıkarıldı.
Putin’in iki endişesi
Üçüncü ülke konusu önemliydi: Çünkü Zelenskiy’nin ziyaretinin öncesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Erdoğan’ı aramış ve Kremlin’in açıklamasına göre bazı endişelerini paylaşmıştı.
O endişelerin başında “Ukrayna’nın Minsk anlaşmalarından kaçınması ve son dönemde temas hattındaki durumu kızıştıracak provokatif eylemlerde bulunması” vardı.
Bir diğeri ise sonuçları itibariyle üstteki endişeyi tamamlıyordu: “Türkiye’nin Kanal İstanbul inşa etme planlarıyla ilişkili olarak Rusya tarafı, bölgesel istikrar ve güvenliği temin etmek için Karadeniz Boğazları’nın 1936 Montrö Konvansiyonu şartlarına uygun olarak mevcut işleyişinin korunmasının önemini vurguladı.”
Yani Erdoğan’ın Zelenskiy ile yaptığı görüşmeye dair “üçüncü ülkelere karşı bir girişim değildir” mesajı, doğrudan Putin’e verilen mesajdı.
Peki Türkiye-Ukrayna işbirliği, hele de bu görüşmede ifade edildiği şekilde “stratejik ortaklığın tahkim edildiği” türden işbirliği, gerçekten de Rusya’ya karşı değil mi? Bu sorunun yanıtını açıklamalarda değil, Erdoğan-Zelenskiy görüşmesinin ardından yayımlanan “ortak bildiri”de bulabiliriz.
Ortak bildiri Rusya’yı hedef aldı
Ortak bildiride, öncelikle Kırım’ın Ukrayna’ya ait olduğu vurgulandı ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü için yani Kırım’ın yeniden Ukrayna’nın parçası olması için işbirliği ve koordinasyon kararı alındı.
Bu konuda önemli bir anımsatma yapalım: Zelenskiy, “Kırım’ı kurtarma stratejisini” 25 Mart 2021’de resmi olarak yürürlüğe koydu. ABD ve NATO’nun Rusya’ya karşı Ukrayna desteği ve Karadeniz’e daha fazla girme hedefi de bu ilan edilen stratejinin zamanlamasıyla uyumluydu.
Ortak bildirideki ikinci önemli vurgu, Ukrayna’nın NATO üyeliğine verilen destekti.
Üçüncüsü de “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri ile NATO ülkeleri silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğine katkı için Karadeniz’de güvenlik ve istikrarın desteklenmesine matuf işbirliğinin artırılmasının” kararlaştırılmasıydı.
Görüleceği üzere Türkiye-Ukrayna zirvesine dair yayımlanan ortak bildirideki bu üç karar da doğrudan Rusya’yı hedef almaktadır!
Karadeniz’e iki zıt yaklaşım
Buradan hareketle Erdoğan-Zelenskiy görüşmesine dair atılan “Karadeniz barış denizidir” manşetlerinin mesajına gelebiliriz. Karadeniz’in bir barış denizi, bir barış gölü olmasına dair iki temel yaklaşım vardır:
Birincisi, “Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” olduğu yaklaşımıdır ki bu TSK’ye 20 yıldır döne döne yapılan kumpasların ve operasyonların nedenlerinin başında gelmektedir. Zira Türk ordusu, son 20 yılda ağırlıklı olarak bu perspektifi kabul etmiş ve bunun gereği olarak da Rusya’yla işbirliğini savunmuş, ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’e girmesine karşı durmuştur.
Karadeniz’in bir barış denizi olması konusundaki ikinci yaklaşım ise NATO’nun Karadeniz’deki varlığını arttırmasına dayanmaktadır.
Görüleceği gibi iki yaklaşım birbirine zıttır.
Peki iktidarın bu konudaki yaklaşımı gerçekte nasıldır?
NATO’yu Karadeniz’e Erdoğan çağırdı
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 21 Şubat 2021’de, ittifakın Karadeniz’deki varlığını, Rusya’nın bölgedeki eylemlerine karşı güçlendireceklerini ilan etti.
Peki buraya nasıl gelindi? Köşe taşlarını anımsatalım:
– Erdoğan, NATO’yu Karadeniz’e çağırdı: “Ziyareti sırasında kendisine (Stoltenberg’e) söyledim: Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor” (11.5.2016).
– Erdoğan’ın çağrısını fırsata çeviren ABD, 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede, NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı aldırdı.
– Yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgeyle NATO’nun Karadeniz’deki varlığını artıracağı ilan edildi.
– NATO Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.
Asıl mesele
Görüleceği gibi Türkiye açısından konu ya “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” şeklinde ya da “Rus gölü olmasın, NATO gölü olsun” şeklinde ele alınacak. ABD; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’nın dışındaki Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yaparak, Kardeniz’i NATO gölü yapmak istemektedir.
İşte asıl mesele budur; duyurunun saatini, önce kimin yayınladığını, “Yüce Türk milleti” ifadesinin sonradan eklenip eklenmediğini tartışmak ve tartıştırmak, bu esası perdelemektir.
Amirallerin uyarısını bu tablo içinde değerlendirmeyip de “olmayan darbe imasını” tartışanlar, aslında Türkiye’ye kötülük yapmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Nisan 2021
Zihni Çakır’ı sahaya kim sürdü?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/04/2021
Zihni Çakır üç gündür ekranlarda: Amirallerin bildirisinin ilk kez kendisine saat 23.10’da geldiğini söylüyor. Bildirinin yayımlamadan önce AKP’li bir bakan tarafından görüldüğünü, ardından da Avaz Türk adlı sitesinde 23.40’ta yayınladığını anlatıyor. Oysa bu doğru değil. Bildiri ilk kez 4 Nisan gecesi saat 22.54’te Veryansın TV tarafından yayımlandı.
Ancak amirallerin bildirisini destekleyen kimi çevreler, Zihni Çakır’ın açıklamasını esas alarak “işte tezgah ortaya çıktı” yorumları yapıyor. Oysa ortada bir yalan var. Bu durumda Zihni Çakır’ın bir tezgahı ortaya çıkarmadığı, aslındayalanıyla asıl tezgahı örtmeye çalıştığı daha olasıdır.
Ergenekon kumpasının yalancı tanığı
Kimdir Zihni Çakır? Ergenekon operasyonlarının medya görevlisidir. Kamuoyunu FETÖ’nün operasyonlarına ikna edebilmek için algı operasyonu yapmış bir kişidir. Bu amaçla pek çok kitap yazmıştır.
Dahası, FETÖ’nün hakimlerine ve savcılarına, “Ergenekon’un 1 numarasını biliyorum. Otoriter, 1.65 boylarında, 65 yaşlarında, göçmen tipli, sarışın” diyerek tanıklık yapmış bir isimdir. (Silivri’deki o yalancı tanıklığın belgelerini 17 Temmuz 2012 günlü duruşma tutanaklarından inceleyebilirsiniz.)
Kısacası Zihni Çakır, söylediklerine, yazdıklarına itibar edilecek biri değildir.
Zihni Çakır neden risk aldı?
Daha ilginci de şudur: Düşünün şimdi, amiraller bir duyuru yayımlamış, ertesi gün iktidar en sert şekilde, bir operasyonla amiralleri hedef almış; öyle ki muhalefetin bir bölümü bile amiralleri savunmaya cesaret edememiş; pek çok kesim duyurudaki Montrö uyarısını değil de hükümetin tuzağına düşerek duyuruda darbe “iması” olup olmadığını tartışmaya başlamış….
Böyle bir siyasal iklimde, bir kişi ortaya çıkıp neden, üstelik doğru olmadığı halde, “bildiriyi ilk ben yayınladım” der?
Çünkü öyle bir siyasal iklim oluşmuştur ki, ilk yayınlayan da her an darbeci ilan edilebilir! Zihni Çakır neden böyle bir risk almış ve topa girmiştir?
İşte asıl çözülmesi gereken konu budur.
“Zihni Çakır operasyonu”nun hedefleri
Açık ki Zihni Çakır’ı saha sürenler, öncelikle “bildirinin gece yayımlanmış olmasını” bir suçmuş gibi algılatmak ve kamuoyunda tartıştırmak istemişlerdir. Oysa bir duyurunun suç olmaması için belirli saatlerde yapılması gerekmemektedir. İsteyen anayasal hakkı olarak sabah, isteyen öğlen, isteyen akşam, isteyen de gece, fikirlerini söylemek için açıklama yağabilir.
İkincisi, “aslında duyuru sabah yapılacaktı, gece yaptırılarak tuzak kuruldu” algısı oluşturarak, yine bildirinin “suç” olduğu ve bazı amirallerin diğer amirallere tuzak kurduğu algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa 5 Nisan sabahı pek çok amiral duyurularıyla ilgili sosyal medyada açıklama yaptı ve hiçbiri de “aslında sabah yayınlanacaktı, gece yanlışlıkla yapıldı” gibi bir şey söylemedi. Dahası gözaltında olmayan ve duyurularının arkasında olan diğer amiraller de dört gündür, “gece değil, sabah yayınlanacaktı” demedi.
Konunun esası olan Montrö perdeleniyor
Üçüncüsü, konunun gece-gündüz boyutu tartışıldıkça, esasını tartışamıyoruz.
Gece-gündüz tartışması nedeniyle, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili yakıcı bir risk olan Montrö konusu hakkıyla tartışılamamaktadır.
Gece-gündüz tartışması nedeniyle, Ukrayna merkezli ABD-AB-NATO ile Rusya’nın büyük güç mücadelesini, ABD ve NATO’nun Ukrayna’ya destek için Karadeniz’e Montrö’nün sınırlarını aşacak şekilde savaş gemisi gönderme isteklerini konuşamıyoruz…
Konunun gece-gündüz boyutu tartışıldıkça, ABD’nin NATO üzerinden Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirme riskini konuşamıyoruz…
Kim o bakan?
Dördüncüsü, Zihni Çakır’ın bildiriden haberi olduğunu söylediği AKP’li bakanın kim olduğu kritik önemdedir. Zihni Çakır’ın, yukarıda belirtiğimiz gibi, aslında bir risk alarak “bildiriyi ilk ben yayınladım” demesi, acaba o bakanın bir isteği midir? Yani aslında Zihni Çakır’ı sahaya süren o bakan mıdır?
Bu durumda yeni soru artık şudur: O bakanın hedefi nedir peki? Öyle olmadığı halde bir duyurunun darbe bildirisi olduğu iddiasıyla kamuoyunda tartıştırılması kime, hangi bakana yaramaktadır?
Kabinede revizyonun konuşulduğu şu günlerde, darbe tartışmasının yapılıyor olması, hangi bakanın koltuğunu korumasına yarayabilir? Hatta hangi bakanın koltuğunun yükselmesine neden olabilir?
Montrö ve Karadeniz’deki yeni riskleri tartışmak yerine duyurunun saatini tartışmayı yeğleyenler, bari bu soruların yanıtlarını da arada düşünsünler…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2021
10 maddede Amiraller Bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/04/2021
1) Bildiride “darbecilik” ve dolayısıyla suç var mı? Yok. Olmadığı için de bildiriyi hedef alan iktidar, darbe “iması” ve darbe “çağrışımı” diyor. Ancak hukukta “teşebbüs” suçu var, “ima” ya da “çağrışım” diye bir suç yok!
2) Bildiri Milli Savunma Bakanlığının açıklamasındaki gibi “düşmanları sevindirdi” mi? Ya da çeşitli kesimlerin iddia ettiği gibi ABD ve Yunanistan seviniyor mu? ABD ve Yunanistan, amiraller bildiri yazdığı için değil, gözaltına alındıkları için sevinçliler. Dolayısıyla ABD ve Yunanistan’ı sevindirenler amiraller değil iktidardır!
3) Nereden çıktı Montrö? İddia edildiği gibi ortada Montrö diye bir sorun yokken amiraller suni gündem mi oluşturuyor? Hayır, tersine 19 Aralık 2019’dan itibaren “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek konuyu tartışmaya açan bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır!
Erdoğan, daha yeni, 5 Nisan 2021 akşamı Amiraller Bildirisi’ne yanıt verirken “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” demiştir. Bu sözler sözleşmeden rahatsız olan taraflara “daha iyisi” diyerek “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurur…
Erdoğan’ın Kanal’dan savaş gemisi geçirme hedefi
4) Kanal İstanbul ile Montrö arasında hiçbir ilişki yok mu? Kanal İstanbul Montrö’yü riske atmıyor mu? Kanal İstanbul Montrö’yü büyük riske sokuyor. Bizzat Erdoğan 5 Ocak 2020’de “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek Montrö’nün zeminini torpilliyor! Yine Erdoğan 5 Nisan 2021’de amirallere yanıt verirken “Şu anda İstanbul Boğazı’nda egemen miyiz? Maalesef. Kanal İstanbul Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirecektir” diyerek kanalla Montrö arasında bağ olduğunu ortaya koymuştur.
5) Erdoğan’ın iddiasının tersine, Kanal İstanbul Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirmeyecek, Montrö’yü tartışmaya açarak egemenliğimizi de tartışmaya açmış olacak. Zira şu şartlarda Montrö’den “daha iyisi” yok! Çünkü Montrö feshedilirse, taraflar 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesini zemin alarak uzlaşma aramak durumunda kalacaktır ve o sözleşmeden hareketle kazanacağımız haklar, Montrö’nün gerisindedir.
Montrö’den ABD rahatsız
6) Montrö’den kim rahatsız? Montrö’den en çok rahatsız olan ABD’dir. Çünkü ABD Montrö kısıtlamaları nedeniyle Karadeniz’e “sınırsızca” girememektedir.
Örneğin ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, 4 Mart 2006’da “Montrö Antlaşması oldukça açık. Ve biz Karadeniz’in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz. Yani gerektiğinde gemilerimiz buraya girebilir” demişti!
7) ABD bu amaçla Ankara’ya çeşitli öneriler getirdi. İmzacı amirallerden Atilla Kıyat açıklamıştı. Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delmeyi önermişti. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğramıştı!
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği daha geçen yıl Karadeniz’deki bir tatbikatla ilgili mesajında “Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla” diyerek Montrö rahatsızlığını ortaya koymuştu.
8) Ruslar nasıl bakıyor peki? Haliyle Rusya ABD’nin Karadeniz’e girmek istemesinden oldukça rahatsız. Örneğin Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Vladimir Visotskiy, Türkiye ile Karadeniz’de çıkarlarının örtüştüğünü, Karadeniz’in sorunlarının sadece Karadeniz ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğini, bunun zeminin de Montrö Sözleşmesi olduğunu, Moskova ve Ankara arasında bu konuda “kesin mutabakat” olduğunu belirtmişti. Yine o dönemde Orgeneral İlker Başbuğ “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur” demişti.
Karadeniz-Montrö’ye “darbecilik” örtüsü
9) Darbecilik tartışması, bildirideki Montrö ve Karadeniz uyarılarının örtüsüdür. 126 emekli diplomat yaklaşık bir yıl önce, bir tehlikeyi görerek o uyarıyı yapmıştı. O tehlike, şimdi Ukrayna merkezli olarak Karadeniz’deki yeni cepheleşme nedeniyle artan bir tehdide dönüşmüştür. İşte emekli büyükelçilerden sonra emekli amirallerin de dört ay sonra aynı uyarıyı yapması bu nedenledir. Darbecilik tartışmasıyla Türkiye’nin önündeki bu çok önemli tehlikenin üstü örtülmektedir.
10) Devletin Anadolu Ajansı, tam da bu süreçte, 5 Nisan 2021’de, güya iktidarın pek hazzetmediği ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Jamess Jeffrey ile bir söyleşi yaptı. Jeffrey özetle “Türk-Amerikan ilişkilerinin sakinleşme döneminde olduğunu, 6 ay sonra çok daha iyi olacağını” söyledi.
Jeffrey neye dayanarak bunu iddia ediyor peki? Biz söyleyelim: ABD, Türkiye’yi NATO üzerinden, Karadeniz’de ve Ukrayna cephesinde Rusya’yla karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Bu konudaki gelişmeleri bu köşede sık sık yazıyorum. Risk büyük. Türkiye kamuoyu, emekli büyükelçilerin ve amirallerin bu uyarısını o nedenle önemle dikkate almalı ve tartışmalıdır. Konuyu “darbecilikle” boğmak, üzerini örtmek, Türkiye’ye kötülüktür!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2021
Cübbeli Amirale karşı Amiraller Bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/04/2021
Bazı fotoğraflar vardır; ancak bir kitapta anlatabileceğiniz büyüklükteki bir konuyu tek karede anlatır. Bir dönemi, bir süreci, bir gidişatı tek bakışta önünüze getirir…
Örneğin Barış Pehlivan ve Barış Teroğlu’nun Metastaz kitabındaki fotoğraf öyle bir fotoğraftı: Menzilci polisin Polis Akademisindeki zikir görüntüsü bir dönemi, bir süreci anlatıyordu; cemaatlerin devleti nasıl ele geçirdiğini gösteriyordu; tarikatların Emniyet’teki gücünü resmediyordu…
Gülencilerin yerine başka Nurcular
İşteilk olarak Veryansın TV’nin yayınladığı o “Cübbeli Amiral” fotoğrafı da bir dönemi, bir süreci anlatıyor…
Emniyet’te Menzilci, TSK’de Nurcu: Her iki fotoğraf da, tarikat ve cemaatlerin “güvenlik bürokrasisini” nasıl paylaşmaya çalıştığını resmediyor; üniformaları nasıl ele geçirmeye çalıştıklarını anlatıyor.
Fotoğraflar; FETÖ’yle mücadele edilen süreçte, FETÖ’nün yerini başka tarikatların, başka cemaatlerin doldurmaya çalıştığını gösteriyor.
Fethullah Gülenciler gibi bir başka Nurcu grup olan Kurdoğlu grubunun da TSK içinde güç kazandığına işaret ediyor.
TSK’nin tepesi Tillo şeyhlerini ziyaret ederse!
TSK’den FETÖ’yü temizlerken, Atatürk’ü de temizlemeye çalışırsanız, bir tarikatı temizlemiş ama bir başka tarikata yol açmış olursunuz. Çünkü Atatürk ve laiklik; orduyu tarikatlara parsellemenin panzehiridir!
İşte aynı dönemde “irticaya karışmama” şartının Harp Okullarına alımlarda bir ölçü olmaktan çıkarılması, askerin kurs yönergesinden Atatürk’ün çıkarılması vb örnekler, o fotoğrafa nasıl geldiğimizi anlatıyor.
Elbette öncesi de var: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, genelkurmay başkanı iken, yanına kuvvet komutanlarını da alarak, üniformalarıyla bayram namazını Siirt’in Tillo ilçesinde AKP milletvekili ve AKP Siirt İl Başkanı ile birlikte kılmıştı.
Bu elbette sadece ve sadece bir ibadet değildi; ibadetin sergilenmesiydi. Neden Tillo peki? Tillo, tarikatı, mollaları ve medreseleriyle dikkat çeken bir yer. Zaten Akar ve kuvvet komutanları da bayram namazı sonrası Tillo şeyhleriyle birlikte pozlar verdikten sonra “İbrahim Hakkı ve İsmail Fakirullah Hazretlerinin türbelerini” ziyaret etti!
Akar’ın faaliyetleri
Hulusi Akar’ın Türk ordusunun tarikatlara daha da açılmasını sağlayan diğer bazı faaliyetleri şunlardı:
Akar; Cübbeli Ahmet’le poz verdi, dinci Akit gazetesinin vefat eden yazarlarına taziyeler yayımladı, yine dinci Akit yazarını hastanede ziyaret etti. Ve tüm bunlar bir “halkla ilişkiler” faaliyeti olarak önemle kamuoyunun önüne getirildi.
Hulusi Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Nuri Akdil’i ziyaret etmesi, özenle kamuoyuna servis edildi. Kimdir Nuri Pakdil? Atatürk’e firavun diyen, 1923’ü “değerlerden kopma” tarihi ilan eden, “Ne Mutlu Müslümanım diyene” sloganıyla biten konuşması Erdoğan tarafından ayakta alkışlanan bir siyasal İslamcı yazardır. Nuri Pakdil, aynı zamanda Akar’ın lise yıllarında Abdullah Gül’le birlikte ziyaret ettiği Necip Fazıl’ın da izcilerindendir.
Türk ordusunu tarikatlardan kurtarmanın yolu
Evet, “Tekkedeki Amiral” ya da “Cübbeli Amiral” fotoğrafına yol açan nedenlerden biri, yukarıda yalnızca bir kaçını anımsattığımız Akar’ın faaliyetleridir. Ancak Akar’ın faaliyetleri de elbette bir başka nedenin sonucudur. İşte asıl mesele de odur:
AKP, elbette FETÖ’nün boşluğunu başka tarikat ve cemaatlerle doldurmaya çalışacaktır. Çünkü AKP, bir tarikatlar koalisyonudur, bir cemaatler ittifakıdır. O nedenle Türk ordusunu tarikat ve cemaatlerden kurtarabilmek için, önce Türkiye’yi AKP iktidarından kurtarmak gerekmektedir.
İşte 104 Amiralin bildirisi; Montrö’nün tartışmaya açılmasına ve “TSK ve Deniz Kuvvetlerinin Atatürk‘ün çizdiği çağdaş rotadan uzaklaşma görüntüsüne” tepkidir.
Bildiriye anında soruşturma açıldı: Çünkü emekli amirallerin görüş bildirme özgürlüğü yok ama Ayasofya imamının her konuda konuşma özgürlüğü var!
Bir “Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi” olarak, anında soruşturma açılan “Amiraller Bildirisi”nin altına ben de imzamı atıyorum!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Nisan 2021