Archive for category Politika Yazıları

Emekçi emekçinin kurdu olmamalı

İnsanların yaşamlarındaki zorluklar nedeniyle öfkelerini, yaşamlarını zorlaştıranlara değil de başka zorluk yaşayanlara yöneltmesi, azınlıktaki egemen sınıfın çoğunluğu nasıl sömürebildiğinin yanıtlarından biridir.

Sistem, emekçiyi emekçinin kurdu yaparak ayakta duruyor. Yoksul, yoksulluğunun kaynağını emeğinin artık değeriyle zenginleşende değil, başka yoksulların aldıklarında görüyor…

Vergi aflarına öfkelen

10-15 bin TL alan beyaz yakalı, 5.500 TL alan asgari ücretlinin alacağı zamla maaşının yeni yılda 8.500 TL olacağına kızıyor. Asgari ücretlinin alacağı zammın enflasyonu artıracağını, bunun da kendi maaşının alım gücünü daha da düşüreceğine inanıyor.

Oysa enflasyonun artış nedenleri arasında çalışanlara yapılan zam sıradan bir parametreden ibarettir, esas faktörler başkadır. Türk ekonomisinde enflasyonun esası maliyet enflasyonudur. İhracat yapmak için ithalat yapmak gerekiyor. Bu da dolarizasyonun, kur farklarının, dünya piyasasındaki dalgalanmaların enflasyon olarak ekonomiye yansıması demektir. Yani emekçiye zam yapmasanız da enflasyon aynen gerçekleşir. Bu durumda emekçiye zam yapmak ekonomik dengeleri bozmaz, tersine ekonominin işleyebilmesini sağlar.

O nedenle beyaz yakalı, yoksul asgari ücretlinin zammına değil de vergi af ve istisnaları ile daha da semiren büyük sermayeye, mali sermaye kârlarına, ranta, ithalata dayalı ihracat ekonomisine öfkesini yükselttiğinde, durumu değiştirmeye başlayacaktır.

Emekli fonlarını soyanlara öfkelen

10-15 bin TL alan beyaz yakalı, 25-30 yıldır çalışan EYT’linin emekli olmasına tepki gösteriyor. “Sırf 1999’dan önce işe girdi diye 45-50 yaşında emekli oluyor, ben 65 yaşında emekli olabileceğim, adalet mi bu” diyor. Elbette adil değil ama adaletsizliğin sorumlusu 25-30 yıl çalışıp emekli olan EYT’li değil, sizlere “mezarda emekliliği” reva gören büyük sermaye ve onun siyasi temsilcileridir.

“Genç yaşta emekli oluyorlar, bizim vergilerimizle hayatlarının geri kalanını bedavadan sürdürecekler” diyor. Mesele kaç yaşında emekli olduğu değil ki… 25-30 yıl çalışan emekçiler bunlar. Çoğumuzun güzel gençlik yılları saydığımız 20-25 yaşlarında, bu insanlar günde 8-10 saat ağır işlerde çalışıyorlardı. 25-30 yıl çalıştıktan sonra emekli olmaları en insani haklarıdır.

Öte yandan bu insanlar, kimsenin vergisiyle de hayatlarının geri kalanını bedava yaşamayacaklar. Pratikte 25-30 yıl boyunca çalışırken ödedikleri sigorta birikimlerini geri almış olacaklar. Onların her ay fonlara ödediği birikimlerin, önceki emeklilere gitmesi ya da emekli fonları soyulduğu için yarın hazineden ödenecek olması, o emekçilerin değil hepimizin sorunu. Öfkenizi 25-30 yıl çalışana değil, fonlarımızı soyanlara yöneltmelisiniz.

Kamu-özel işbirliği projelerine öfkelen

Bugün çalışan yarın emekli olanın maaşını ödemiyor ama hep birlikte “iki kere kazananların” kârlarını ödüyoruz: İktidarın Kur Korumalı Mevduat sistemi, bankaya yatıracak kadar parası olanın kur farkını, bankaya yatıracak kadar parası olmayanın ödediği sistemdir özetle. Kur Korumalı Mevduat sisteminin kamuya maliyeti 200 milyar TL’yi geçti. O maliyeti hazine, yani vergilerimiz, yani hepimiz karşılıyoruz. Dolayısıyla emeklinin alacağı maaşa değil, vergilerimizin kur farkına akmasını sağlayan sisteme yöneltmelisiniz öfkenizi.

Bitmedi. Türkiye’nin son yıllardaki en büyük soygunu, büyük sermaye gruplarının aldığı ihalelerde yaşandı, yaşanıyor. Hazine garantili kamu-özel işbirliği projeleri adı altında kamunun kaynakları özel şirketlerin kasalarına akıyor; yetmiyor, her yıl düzenli vergi affı da alıyorlar. İşte beyaz yakalı öfkesini emeklinin maaşına değil, bu düzene yöneltmeli.

Bitmedi. Bazı beyaz yakalılar, EYT’lilerin emekliliğini “af” olarak yorumluyorlar. Ne büyük haksızlık. EYT’liler, kanunun geriye uygulanmasıyla gaspedilen haklarını alıyorlar, affedilmiyorlar. Tersine, mesele EYT’lilerin haklarını gaspedenleri affedip affetmeyeceğidir!

Umutlu yıllar

10-15 bin TL maaş alan beyaz yakalı sevgili kardeşim. Yaşamındaki zorlukların kaynağı ne asgari ücretlidir, ne de 25-30 yıl çalışıp emekli olanlardır. O zorlukların kaynağı yukarıda özetlediğim düzendir; büyük sermaye grupları ile onların siyasi temsilcilerinin inşa ettiği düzen.

Asgari ücretli de, emekli de, mavi yakalı da, beyaz yakalı da emekçidir, emeğiyle geçinendir, işçidir. Birlikteysek emeğimizin karşılığını çoğaltırız, değilsek daha da yoksullaşırız. Beyaz yakalıların daha çok kazanabilmesinin ve daha erken emekli olabilmesinin yolu, mavi yakalılarla ittifakından geçer.

2023 yılında bu gerçeği görerek örgütlü hareket etmen dileğiyle umutlu yıllar diliyorum…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Aralık 2022

2 Yorum

Ortadoğu’da ABD-Fransa rekabeti

20 Aralık’ta Ürdün’de önemli bir konferans vardı: Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı.

Bu konferansın ilki, 28 Ağustos 2021’de Irak’ın başkenti Bağdat’ta, şu 9 ülkenin katılımıyla düzenlenmişti: Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Mısır, İran, Türkiye ve Fransa. Konferansın bölge dışı tek katılımcısı Fransa, cumhurbaşkanı düzeyinde temsil edilirken, Türkiye dışişleri bakanı seviyesinde yer almıştı.

Ürdün’deki ikinci konferansa ise 12 ülke katıldı. Üç yeni katılımcı, ev sahibi Ürdün ile Umman ve Bayreyn’di. Fransa yine cumhurbaşkanı düzeyinde katılırken, Türkiye’yi Amman Büyükelçisi İsmail Aramaz temsil etti!

İki konferans da, genel olarak Fransa’nın Ortadoğu’da etkinlik kurma hamlesi olarak yorumlandı.

ABD-PKK/PYD-KYB toplantısı

İkinci Bağdat Konferansı ile aynı günde, 20 Aralık’ta, Irak’ın İran’a yakın Süleymaniye kentinde de dikkat çekici bir toplantı vardı: ABD, PKK/PYD/YPG ve KYB toplantısı…

Kürdistan Yurseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafil Talabani’nin ev sahipliğinde, ABD’nin Suriye’deki birliklerinin komutanı Tümgeneral Matthew McFarlane ve omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) başındaki Mazlum Abdi bir araya gelmişti. Bu toplantıya, PKK’nin çatı örgütü KCK’nin başındaki Cemil Bayık da “ulusal birliğe dönüşme çağrısı” içerikli destek mektubu göndermişti.

KYB Başkanı Bafil Talabani, ertesi gün, yani 21 Aralık’ta Suriye’ye geçmiş, Rojava’da PYD eş liderleri Asia Abdullah ve Salih Müslim’le buluşmuştu.

Talabani ailesinin, eskiden Danielle Mitterrand üzerinden Fransa ile iyi ilişkiler içinde olduğu hatırlanmalı. Ayrıca, Barzani’nin bağımsız Kürt devleti referandumuna, Baba Talabani’nin, “Biz kaderimizi tayin hakkını Federal Irak Anayasasında kullandık” diye karşı çıktığı da…

ABD’nin PKK ile KYB arasında ittifak girişimi olarak okunabilecek bu hamlesi, elbette Irak’ı ve Barzani’yi ilgilendirdiği kadar İran, Türkiye ve Suriye’yi de ilgilendiriyor. Hamlenin alanının, Fransa’nın siyasal tarih bağı olduğunu belirttiği Suriye’yi içerdiğini de önemle belirtelim.

Macron’un ABD’ye uyarıları

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yukarıda bahsettiğimiz İkinci Bağdat Konferansı’nın dönüş yolunda, uçakta gazetecilere çok önemli açıklamalar yaptı.

Macron, Avrupa’nın güvenlik konusunda ABD’ye bağımlılığını azaltması ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesi gerektiğini savundu. Ukrayna krizi nedeniyle ağırlığını kaybeden stratejik özerklik konusunu da “yeniden düşünmeliyiz” diyerek raftan indirdi Macron

Fransa Cumhurbaşkanı’nın kısa bir süre önce ABD’yi ziyaret ettiğini ve orada çeşitli ayrılıklara işaret ettiğini de önemle anımsatalım. Macron Ukrayna krizinin maliyetinin ve enerji boyutunun AB ve ABD için farklı seyrettiğine işaret etmiş, ABD’nin “Enflasyon Azaltma Yasası” ile çip politikasının Avrupa’ya olumsuz etkisinden şikayet etmişti.

Paris’teki saldırı

Yine bu süreçte dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı. Fransa’nın başkenti Paris’teki Ahmet Kaya Kültür Merkezi’ne giren silahlı bir saldırgan, üç kişiyi öldürdü, üç kişiyi de yaraladı.

“William M.” isimli saldırganın adının hızla “William Mehmet” olduğu iddia edilerek, saldırıyla Türkiye arasında bir bağ kurulmaya çalışıldı. Ardından PKK, Paris sokaklarını savaş alanına çevirdi.

Oysa saldırganın ismi William Mehmet değil, William Mallet’ti ve 69 yaşında bir Fransızdı. Saldırgan ırkçıydı ve geçen yıl bir göçmen kampına gece kılıçlı bir saldırı düzenlemişti.

Amerika’nın Sesi’nin “Beş Soruda ‘Paris Saldırısı Neden Terör Saldırısı Kabul Edilmedi?” başlıklı, ilginç ve dikkat çekici haberine göre Paris’teki Kürt dernekleri saldırının ırkçı değil terör nitelikli olduğunu savunuyordu. Amerika’nın Sesi, özetle haberde saldırının “Ulusal Anti Terör Savcılığı (PNAT)” tarafından üstlenilmemiş olmasını sorguluyordu!

Tesadüf mü?

Tüm bu olguların aynı süreçte birbirini izlemesini tesadüfle açıklayabilir miyiz? Aralarında bir bağ olduğuna dair elbette elimizde şu aşamada somut bir veri yok ancak toplamı üzerinden bir siyasal analiz de mutlaka gerekiyor.

Çünkü Ukrayna krizi bağlamında süren küresel güç mücadelesinin çok boyutluluğu ve aktörlerin çeşitli alanlardaki rekabetini, tekil olduğu gibi, bir bütünlük içerisinde de değerlendirmemiz gereken zamanlardayız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Aralık 2022

1 Yorum

Fransa’nın ‘yeniden’ stratejik özerklik çıkışı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün’de düzenlenen “Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı” sonrasında ülkesine dönerken başkanlık uçağında gazetecilere önemli değerlendirmede bulundu. Macron’un bu değerlendirmeleri, öncesindeki ABD ziyaretiyle birlikte düşünüldüğünde, daha da dikkat çekiyor.

Önce Macron’un mesajlarını / değerlendirmelerini sıralayalım:

1) “İttifak (NATO), bağlı olmam gereken bir şey değil, seçmem gereken ve birlikte çalıştığım bir şey.”

2) “AB, NATO içinde ittifaka bağlı olmadan hareket edebilmeli.”

3) “AB, güvenlik konusunda ABD’ye bağımlılığını azaltmalıdır.”

4) “AB, kendi savunma yeteneklerini geliştirmelidir.”

5) “Avrupa’nın savunma kapasitesini geliştirme çabası, NATO’ya alternatif değildir.”

6) “Stratejik özerkliğimizi yeninden düşünmeliyiz.” (AA, 22.12.2022)

YENİ DÜNYA ŞARTLARI

Fransa, Almanya’yla birlikte 2014’ten bu yana “stratejik özerklik” hedefliyor.

Stratejik özerklik, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını azaltması ve üçüncü taraflarla ABD’den bağımsız ilişki kurabilmesidir özetle…

AB, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Atlantik kampı içinde ve Soğuk Savaş şartlarında tamamen ABD’ye bağımlı hale gelmişti. Avrupa’nın motor ülkeleri Almanya ve Fransa, yeni dünya şartlarında, eski kıtanın ABD’den bağımsız ilişkiler kurabilmesini sağlamak istiyor.

Buradaki iki kilit konu, yeni dünya şartları ve bağımsız ilişki kurulacak ülkelerdir. Somutlarsak, Avrupa ekonominin merkezi olmaya ilerleyen Çin’le ve Avrupa güvenlik mimarisinin parçası gördüğü Rusya’yla ABD’den bağımsız ilişki kurmak istiyor.

Bu stratejik yönelim, Berlin ve Paris için Avrupa savunma anlayışı oluşturmayı ve Avrupa ordusu kurmayı gerekli kılıyor.

ABD’NİN AVRUPA HEDEFLERİ

Yukarıda özetlediğimiz bu tablo, aynı zamanda Ukrayna krizinin ve ABD’nin Ukrayna’da “uzun savaş” istemesinin nedenidir.

Çünkü ABD Ukrayna krizi üzerinden;

– Rusya’yı askeri ve ekonomik kayıplara uğratarak geriletmeyi,

– Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden çıkarmayı,

– Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa’nın stratejik özerklik arayışını önlemeyi,

– NATO konseptine Çin’i esas rakip, Rusya’yı yakın tehdit yazıp, Avrupa ile bu iki ülke arasına “düşmanlık” sokmayı,

– Bu düşmanlık üzerinden Batı Avrupa’yı yeniden Soğuk Savaş şartlarındaki gibi stratejisine eklemlemeyi,

– “Uzun savaş” ile Avrupa’ya gaz ve silah satarak, eski kıtayı kendisine yeniden bağımlı hale getirmeyi hedeflemektedir.

BERLİN-PARİS’İN YENİ ARAYIŞI

Nitekim, Ukrayna krizi ile birlikte Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışları yara almış ve iki ülke ABD’nin Rusya’ya yaptırım baskısı altında fiilen “stratejik özerklik” adımlarını durdurmuştu.

Dolayısıyla şimdi Macron’un “stratejik özerkliğimizi yeninden düşünmeliyiz” demesi, özetlediğimiz güç ilişkileri tablosu bağlamında, Berlin-Paris ekseninde yeni bir arayışın olduğuna işaret etmektedir.

Nedir o arayış? Avrupa’yı ekonomik olarak büyük krize sokan Ukrayna savaşının sonlanması. Bunun için bir barış masası kurulması, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri operasyonlarından önce Batı’dan istediği güvenlik garantilerinin verilmesi ve Rusya’nın yeniden Avrupa güvenlik mimarisi içinde düşünülmesi…

Bu kuşkusuz, Almanya ile Fransa’nın ABD’ye dirsek gösterebilmesiyle mümkündür.

İşte Macron, yukarıda işaret ettiğimiz çok önemli mesajlarıyla o dirseği göstermeye çalışmaktadır. Macron’un dirsek gösterebilmesi, kuşkusuz Almanya’nın sahada bunun gereklerini yapıyor olmasıyla mümkündür.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un kasım ayı başında Çin’i ziyaret etmesi ve Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Stenmeier’in geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile telefon görüşmesi, o dirseğin fiili dayanağıdır.

Nitekim Almanya-Çin temaslarının odağında; iki ülkenin üçüncü taraflardan (ABD’den) bağımsız ilişki geliştirmesi, Avrupa’nın stratejik özerkliğinin önemi ve Ukrayna’da barışın inşası konuları vardı.

ABD-AB SERMAYE SINIFI ÇATIŞMASI

Kuşkusuz ABD, Almanya ve Fransa’nın arayışını önlemeye çalışacaktır, çalışmaktadır. Çünkü ABD’nin hegemonyasını sürdürebilmesi, başta ve öncelikle Avrupa’nın “Amerikan stratejisine eklemlenmesine” bağlıdır.

ABD’nin elinde elbette Almanya ve Fransa’yı sıkıştıracak kartlar mevcuttur:

– Soğuk Savaş ilişkilerinin devlet organlarındaki izleri; Alman hükümeti içindeki Amerikancı koalisyon ortakları, BND içindeki CIA vb.

– Almanya ve Fransa’nın NATO yükümlülükleri.

– Alman ve Fransız sermaye gruplarına uygulanabilecek yaptırımlar.

– ABD denetimindeki yapılar üzerinden Fransa’da çıkarılabilecek iç karışıklıklar.

Evet, ABD bunları denemektedir, denemeyi de sürdürecektir.

Ancak Berlin ve Paris açısından “stratejik özerklik” hedefi, 21. yüzyılda AB’nin bir güç merkezi olup olmayacağı konusudur ve Avrupa sermayesi, büyüyebilmek için ABD’nin tüm girişimlerine rağmen buna çaba gösterecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Aralık 2022

1 Yorum

Almanya-Çin-Rusya üçgeni

Önceki yazımızda, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin savaşın ortasında neden ABD’ye çağrıldığını incelemiştik.

Özetle, ABD’nin stratejik hedefleri gereği Ukrayna’da “uzun savaş” istediğini, savaşı uzatmak için de savaş alanını gerekirse genişletmeyi amaçladığını göstermiştik.

Sorumuzun yanıtına, bugün de karşıt cephenin hareket planı üzerinden bakarak yanıt bulmaya çalışacağız.

İki Almanya

Almanya’nın başından itibaren ABD’nin Ukrayna savaşına karşı çıktığını, çünkü bu savaşın hem Alman ekonomisini hem de Almanya’nın Fransa ile birlikte yürütmeye çalıştığı “stratejik özerklik” çabasını hedef aldığını belirtmiştik.

Ancak Almanya bu direncini sürdüremedi. ABD, hem Almanya’daki Amerikancılığın temsilcisi olan hükümet ortakları üzerinden hem de Kuzey Akım’a terör saldırısı gibi uygulamalarla Berlin’in direncini önemli oranda kırdı. “İki Almanya” başlıklı makalemizde o süreci incelemiştik.

Öte yandan Alman sermaye sınıfı içerisinde de gün geçtikçe rahatsızlık büyüyor. Amerikan enerji şirketlerinin, Rus gazının yerine ABD iç pazarının 3-4 katı fiyatlarla Almanya’ya sıvılaştırılmış doğalgaz satarak ekonomiye verdiği zarardan, Biden yönetiminin “Enflasyonu Azaltma Yasası”nın Alman sanayisini baltalamasına kadar bir çok etken, ABD kapitalistleriyle Alman kapitalistlerinin çelişmesini derinleştiriyor.

Bu tablo, Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’i, Alman hükümetinin Amerikancı kanadının temsilcisi Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’a rağmen Ukrayna savaşını bitirme arayışına itiyor.

ABD’yi rahatsız eden iki görüşme

Scholz’un kasım başında Çin’e yaptığı ziyaret, esas olarak Alman sanayisinin Rusya’daki kayıplarını Çin’le dengeleme hedefini gözetiyordu. Devamı, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le geçen hafta yaptığı görüşme oldu.

Daha ilginci de salı günü yapılan bu görüşmeyi, çarşamba günü eski Rusya Devlet Başkanı Dmirty Medvedev’in Putin’in mesajını götürmek üzere Beijing’e yaptığı ziyaretin izlemesiydi.

Birbirini izleyen bu görüşmelerin ortak noktası ise Çin’in Rusya ve Almanya’ya mesajlarıydı. Xi Jinping Steinmeier’e “Çin’in barış görüşmelerini teşvik etmeye kararlı olduğunu” söylerken, Medvedev’e de “barış görüşmelerini aktif olarak teşvik ettiğini” vurguladı.

Bhadrakumar: ABD’ye meydan okuma

Hindistan’ın eski önemli diplomatlarından M.K. Bhadrakumar, bu tabloyu değerlendiği çok önemli makalesinde şu yorumu yapıyor: “Almanya, Berlin’in Ukrayna’da barış yapıcı olarak benzersiz bir konuma sahip olduğunu gördüğü Çin ile yapıcı angajmanı sürdürerek ABD’ye meydan okuyor” (Asia Times, 25.12.2022).

Hint diplomat, “Biden yönetiminin Rusya ile derinden bir vekalet savaşına girdiği ve Ukrayna’yı ‘gerektiği sürece’ desteklemek için her türlü niyete sahip olduğu mevcut kavşakta, Alman liderlerinin Ukrayna’da Çin ile barışı tartışabilmesini” cesurca bir hareket olarak niteliyor.

Ukrayna’da bir “Almanya-Çin-Rusya üçgeni” kurulmakta olduğuna dikkat çeken Hint diplomat Bhadrakumar, Scholz ve Steinmeier’in “ABD’nin Almanya-Çin ortaklığını yok etmesine izin vermeyeceğini ve Almanya’nın bir vasal devlete indirgenmesini kabullenmeyeceğini” belirtiyor.

İnisiyatif ABD’de değil

Görüldüğü üzere, ABD’nin Zelenski’yi çağırarak “uzun savaşı” sürdürebilmek için gerekirse cepheyi genişletme hedefi ortaya koyması, bir yandan da Almanya-Çin-Rusya üçgeninde inşa edilen barış masasını engelleme niyeti taşıyor.

Kuşkusuz bunun ABD’yi -1945 yılından bu yana ilk kez- rakiplerinin inisiyatifine yanıt verme pozisyonuna indirgendiğini de saptamalıyız.

Çok merkezlilik/kutupluluk zaten böyle inşa oluyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2022

1 Yorum

Zelenski’nin açıklamadığı anlaşma

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski savaşın ortasında ABD’ye neden çağrıldı? Kongre’de konuşması için mi? Bunu zaten internet yoluyla yapıyordu. Patriot almak için mi? O istemeden ABD zaten pek çok silah gönderiyordu? Mali destek almak için mi? ABD periyodik mali yardım yapıyor zaten.

Sorumuzun yanıtı belki de Zelenski’nin dönüş yolundaki şu sözlerindedir: “Washington’dan iyi sonuçlarla dönüyoruz. Patriot konusu Ukrayna için çözüldü. Maddi destek de olacak. Ayrıca başka anlaşmalar da var ve daha sonra bunlardan bahsedeceğiz.

Zelenski’nin şu anda bahsedemediği “başka anlaşmalar” ne ola ki?

ABD ‘uzun savaş’ istiyor

Pek çok kez belirttik: ABD Ukrayna’da “uzun savaş” istiyor. Çünkü ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak yıpratmayı, Rusya’sız bir Avrupa güvenlik mimarisi inşa etmeyi, Batı Avrupa’yı yeniden kendi stratejisine eklemlemeyi ve Arktik-Baltık’tan Doğu Akdeniz’e uzanan yeni bir “demir perde” inşa etmeyi hedefliyor.

Beyaz Saray’ın bu maçla Zelenski’nin “savaşa devam” iradesini sürdürebilmesine ve Zelenski üzerinden de Amerikan kamuoyunun cilalanmasına ihtiyacı var. Çünkü hem Ukrayna’da hem de ABD’de “barış masası kurulmalı” diyenlerin sesleri yükselmeye başladı.

İşte Zelenski’nin ABD’ye çağrılması ve Kongre’den NASA’ya ABD içinde “halkla ilişkiler” çalışmasında kullanılması bu nedenleydi. Tabi daha önemlisi “uzun savaş”ın nasıl sürdürülebileceğinin ele alınmasıydı…

Neo-Con Albayın işaret ettiği olasılık

Emekli ABD’li Albay Douglas Macgregor, “Washington, Ukrayna’nın acısını uzatıyor” başlıklı bir makale yazdı (theamericanconservative.com, 20.12.2022). Neo-Con Albay, aksi propagandaya rağmen Ukrayna’da savaşın kötüye gittiğini, Ukrayna Silahlı Kuvvetler Komutanı Zaluzhny’nin artık “yardım değil yeni ordu istediğini” belirtiyor ve sahadaki tablodan hareketle ABD’nin Vietnam’daki vekalet savaşının ardından Ukrayna’daki vekalet savaşının da felakete gittiğine dikkat çekiyor.

Macgregor, ABD’nin tıpkı Vietnam’daki gibi Ukrayna’da da “savaş kazanılana kadar çekilmeyeceğiz” çizgisini sürdürdüğünü belirtiyor ancak NATO’nun bölündüğünü ve ABD’nin bu çizgiye Polonya ve Romanya dışında destek bulamadığını kaydediyor.

Ve Neo-Con Albay Macgregor, Johnson’un Vietnam konuşmasıyla benzeştirerek, Biden’ın da “ABD liderliğinde Ukrayna’ya ABD-Polonya-Romanya silahlı kuvvetleri gönderilebileceği” tehlikesine işaret ediyor.

Polonya’nın katılabileceği savaş

Bu olası mı peki? Yüzde yüz hayır diyemeyiz. Çünkü:

ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Adam Kinzinger, durduk yere “NATO Rusya’yı üç gün içinde saf dışı bırakabilir” iddiasına bulunmuyor (cumhuriyet, 20.12.2022).

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Marcin Ociepa, laf olsun diye “Bizim katılacağımız bir savaş olasılığı nedir? Son derece yüksek. Siyasi açıdan bir şeyin olasılığı en az yüzde 30 ise, o halde buna şimdiden hazırlanıyorum” demedi (Sputnik, 29.11.2022).

Polonya Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak, ABD’nin göndereceği Patriot sisteminin “Polonya’nın güvenliğini, Ukrayna’nın güvenliğini ve NATO’nun tüm doğu kanadının güvenliğini” sağlayacağını boşuna belirtmedi (trthaber, 22.12.2022).

Unutmadan, Polonya’ya düşen Ukrayna füzelerinin “Rus saldırısı” diye propaganda edilmesinin üzerinden daha iki ay geçti!

Polonya’nın üç deniz hevesi

Kısacası, ABD’nin stratejik hedefleri gereği, Rusya’ya karşı savaşı biraz daha genişletebileceği tamamen olasılık dışı değil. Cephenin genişletilmesinde Polonya’nın hevesli olduğu ortada.

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın 2015 yılında başlattığı ve Baltık, Adriyatik ve Karadeniz arasında işbirliğini esas alan “Üç Deniz İnisiyatifi” ile İngiltere, Polonya ve Ukrayna arasında kurulan “küçük Avrupa ittifakı”, Polonya’nın “stratejik” heveslerine işaret ediyor.

Görünen o ki, çok zayıf da olsa çılgınlık düzeyindeki bu olasılığı Moskova da tamamen yok saymıyor. Rusya’nın son dönemde dikkat çektiği nükleer kabiliyeti de, Belarus’la askeri işbirliğini hızlandırması da olası bir çılgınlığı caydırma amacı taşıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Aralık 2022

1 Yorum

Beyaz yaka aldatmacası

Her asgari ücret tespit döneminde kamuoyunun önüne çıkıp sürekli “asgari ücrete zam enflasyonu artırır” diye propaganda yapanlar konumuz değil. Çünkü o kişiler; danışmanı, sözcüsü, kalemi, yorumcusu olduğu büyük sermaye gruplarının çıkarlarını savunmakla görevlidirler.

Konumuz, bu görevlilerin argümanlarıyla emekçinin alacağı üç kuruşluk zamma itiraz eden beyaz yakalılar, orta sınıflar…

Sorun emekçinin zammı değil, patronun şişkin kârıdır

Önce “asgari ücret artışı enflasyonu alevlendirir” tezinin bir büyük sermaye yalanı olduğunu belirtelim. Enflasyonu etkileyen pek çok parametre vardır ve çalışana zam bu parametrelerden esas olanı değildir. Diğer parametreleri yok sayarak, enflasyonla sadece emekçinin maaşı arasında bir ilişki kurmak, elbette sermaye sınıfının çıkarının gereğidir.

Para politikalarıyla ekonomiyi çevireceklerini iddia eden mali sermaye iktisatçıları, onlarca yıldır emekçi ücretlerine yapılan zammın parayı bollaştırdığını ve bunun enflasyon yarattığını savunup duruyor. Oysa pek çok ciddi ekonomistin son yıllarda yaptığı araştırmalarda ve çalışmalarda görüldüğü gibi, çalışanın ücretine yapılan zam, öne sürüldüğü gibi enflasyon artışında belirleyici değil. Çünkü bu zam çok likit ve birkaç haftada kaybolup gidiyor.

Öte yandan, sermaye sınıfı, bu gerçeği örtebilmek için aralık ayında tüm enstrümanlarını seferber eder: Kamuoyunda asgari ücrete yapılacak zammın maliyetlere yansıyacağı, bunun da enflasyonu artıracağı işlenir sürekli.

Oysa sorun emekçinin alacağı üç kuruşluk zam değildir, doğrudan finans kapital düzendir, her yıl sonunda yüzde 150’lerle-200’lerle açıklanan patronların şişkin kârlarıdır, büyük sermaye gruplarının vergilendirilmeyen servet artışlarıdır, sermaye sınıfının temsilcisi olan partilerin kurduğu hükümetlerin periyodik ilan ettiği vergi aflarıdır, ranttır vs.

“Çalışana zam, maliyete yansır” sözü, patronların şişkin kârlarından vazgeçmek istememesinin örtüsüdür. “Asgari ücrete zam enflasyonu alevlendirir” diyen ekonomist danışmanlar, patronlarının bu yüksek kazançlarını halkın gözünden saklama görevlisidirler. O nedenle hiçbiri ekonomist olarak patronun kâr oranının bir parça azaltılmasını savunmaz ama emekçinin üç kuruşluk zammına göz dikerler! Enflasyonun nedeni olarak asgari ücret zammını gösterirler ama emekçinin ödediği oranda vergi ödemezler!

Beyaz yakalar mavileşiyor

Başta belirttiğim gibi, büyük sermaye çıkarını savunuyor, danışmanı görevini yapıyor, o nedenle konumuz onlar değil; konumuz beyaz yakalılar.

Asgari ücret tartışmasında büyük sermaye danışmanlarının yukarıda özetlediğimiz operasyonel tezlerine en büyük destek beyaz yakalılardan geliyor: “Asgari ücrete zam enflasyonu artırır, maaşlarımızın alım gücü zayıflar, asgari ücretle maaşımız arasındaki makas kapanır” diyerek emekçinin zammına fiilen karşı çıkıyorlar. Tıpkı büyük sermaye grupları gibi…

Peki nasıl oluyor da sermaye ile beyaz yakalı, emekçi karşısında aynı çizgide olabiliyor? İşte konumuz bu ve yanıtı, “hegemonya” kavramında… Hegemonya, egemen sınıfın kendi ideolojisini alt sınıflara “rıza yoluyla” kabul ettirmesidir.

Beyaz yakalı, sermaye sınıfının ideolojisinin üstünlüğünü kabul etmiş ve mavi yakalıya karşı o ideolojinin çıkarını savunabilir hale gelmiştir.

Beyaz yakalı, patronunun neden çok kâr yaptığını sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zammı sorgular. Beyaz yakalı, patronunun servet artışının neden vergilendirilmediğini sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zam gözüne batar.

Oysa, beyaz yakalılık tam bir aldatmacadır; sermaye sınıfı ona temiz bir yaka vererek payelendirmiş, kendisini mavi yakalıdan üstün görmesini sağlayarak yanına çekmiştir.

Oysa, beyaz yakalılar ya da orta sınıf, finans kapital düzende kadük bir sosyo-ekonomik tabakadır. Çünkü orta sınıflar da hızla yoksullaşmaktadır. Yani beyaz yakalar mavileşmektedir.

O nedenle mesele orta sınıfın, alt sınıfla kapanan gelir makasında sorumluyu doğru saptaması ve ona göre siyaseten konumlanabilmesidir. Mavi yakalı, beyaz yakalının en büyük müttefikidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2022

2 Yorum

ABD Afrika’da denge arıyor

Washington yönetimi, sekiz yıl aradan sonra 2. ABD-Afrika Zirvesi düzenledi. 49 Afrikalı lider, ABD Başkanı Joe Biden’ın davetiyle üç günlük zirve için Washington’da buluştu. ABD’nin zirvesine, Fransa’yı topraklarından kovan ve Batıcı hükümetleri deviren Mali, Gine, Burkina Faso ve Sudan liderleri davet edilmedi.

Peki, ilk zirveyi 2014 yılında Obama döneminde düzenleyen Washington, sekiz yıl aradan sonra neden ikinci zirveye ihtiyaç duydu? 6 maddede inceleyelim:

ABD’NİN ÇİN RAHATSIZLIĞI

1) ABD, Çin’in Afrika’da kazan-kazan ilkesiyle yürüttüğü ekonomik ilişkilerden ve Afrika’nın Kuşak ve Yol’a entegrasyonundan çok rahatsız.

Çin’in son 10 yılda Afrika’da artan orandaki yatırımı, ticareti ve etkisi, ABD’yi endişelendirmektedir. Öyle ki, Çin’in Afrika’yla ticareti, ABD’nin Afrika’yla ticaretini önce aşmış, ardından da dört katına kadar çıkmıştır.

2021 yılında Çin-Afrika ticareti 254 milyar dolara ulaşırken, ABD-Afrika ticareti 64 milyar dolarda kaldı (Reuters, 15.12.2022).

2) ABD, Çin’in dışında Rusya, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerin de Afrika’yla ilişkilerini geliştirmelerinden rahatsız.

Bu değişimi en iyi ifade eden olgu, ülkelerin Afrika’da düzenlediği zirvelerdir. ABD, Afrika’yla ilk zirvesini, Obama döneminde, 2014 yılında yapmıştı. 8 yıl aradan sonra ikinci zirvesini düzenlemiş oldu. Bu süreçte Çin ve Japonya üçer, Türkiye iki, Rusya ve Hindistan ise Afrika ile birer zirve düzenledi (AA, 15.12.2022).

BIDEN’IN RÜŞVET PAKETİ

3) Peki ABD, Afrika’da Çin başta Rusya ve Hindistan’a karşı nasıl denge oluşturacak? Biden, bunun yolunun rüşvet olduğunu düşünüyor açıkça. Zirvede yaptığı konuşmada bu amaçla bir paket açıkladı ve “Afrika’nın ajandasındaki önceliklerini desteklemek için 55 milyar dolar ayırmayı düşündüklerini” söyledi.

Bu yatırım düşünceden fiiliyata ne oranda geçecek, göreceğiz. Zira Obama döneminde açıklanan projelerin ancak yüzde 25’i hayata geçebilmişti.

Öte yandan Biden, Afrika’daki demokrasilere 75 milyon yatırım yapacaklarını da söyledi ki, bu emperyalist sözlükte, ABD’ye yakın yönetimleri iş başına getirmek için düzenlenecek operasyonların gideri demektir.

4) Afrika, ülke sayısı çokluğu nedeniyle uluslararası kuruluşlarda çok önemli bir oy faktörü. ABD bu faktörü, hem BM’de, hem de G20’de kullanmak istiyor.

54 Afrika ülkesinin çoğunluğu, BM’deki kritik oylamalarda ABD’ye nazaran Çin ve Rusya’yla daha çok birlikte hareket ediyor ve ABD bu tabloyu değiştirmek istiyor.

ABD Başkanı Biden bu amaçla, ABD-Afrika Zirvesi’nin üçüncü ve son gününde şu çağrıyı yaptı: “Afrika, küresel meselelerin konuşulduğu her odada, masada olmalı. Bu nedenle de eylül ayında BM Genel Kurulunda, BM Güvenlik Konseyinin Afrikalı temsilcileri de kapsayacak şekilde reforme edilmesi çağrısında bulundum. Bugün de Afrika Birliğinin G20’ye daimi üye olarak katılması çağrısı yapıyorum” (AA, 15.12.2022).

FRANSA AFRİKA’DAN KOVULDU

5) Sosyalizm dalgasının yükseldiği yıllarda sömürgeciliğe karşı ayağa kalkan Afrikalılar, teker teker bağımsızlıklarını kazanmıştı. Ancak başta Fransa olmaz üzere batılı sömürgecilerin hâlâ kıtada azalsa da etkisi vardı.

Özellikle son on yılda Afrika’nın Çin ve Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler, sömürgeciliğin kalan son izlerini de temizleyebilmek için fırsatlar doğurdu. Son olarak Fransa, Mali’den ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden kovuldu ve kalan son askerlerini de çekmek zorunda kaldı.

İşte ABD, Afrika’da ağırlık oluşturarak Batı’nın bu geri çekilmesini de dengelemek istiyor.

ABD, AFRİKA’YI SEÇİME ZORLUYOR

6) ABD, zirvede açıkça Çin ve Rusya’yı hedef aldı ve Afrika ülkelerini de Çin ve Rusya’yla ilişkileri konusunda uyardı.

Zirvenin ilk günü konuşan ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Çin’in artan ekonomik etkisiyle Afrika’da günden güne “ayak izini” genişlettiğini ve Rusya’nın da Afrika’ya ucuz silah sattığını; iki ülkenin bu hamlelerinin Afrika’da istikrarı bozduğunu ileri sürdü.

Austin’in bu suçlamalarına tepki gösteren Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, zirvede Rusya ve Çin’i hedef alan ABD’nin “eşit diyalog ve adil rekabetten aciz olduğunu gösterdiğini” belirtti (Sputnik, 16.12.2022).

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin ise “Afrika’nın büyük devletler arasında yarış alanı gibi kullanılmasına karşı olduklarını” belirtti (CRI Türk, 13.12.2022).

SONUÇ: AFRİKA ÇOK TARAFLILIKTAN YANA

ABD, Çin ve Rusya’nın artan, Fransa’nın (Batı’nın) azalan etkisini dengelemek için Afrika açılımı yaptı. Ancak Washington yönetiminin bu hamlesinin zayıf yanı, Afrika ülkelerini ABD ile Çin arasında seçim yapmaya zorlayan bir anlayışa sahip olmasıydı.

Afrika ülkelerinin genel eğilimi ise bir seçim yapma yönünde değil elbette. Bu eğilimi ifade eden açıklama ise Etiyorpya’nın BM Büyükelçisi Taye Atske Selassie Amde’den geldi. Etiyopyalı diplomat Reuters’e yaptığı açıklamada tutumlarını şöyle özetledi: “Her iki ülkenin de Afrika ülkeleriyle farklı düzeylerde ilişkileri olması, onları Afrika’nın kalkınması için eşit derecede önemli kılıyor. Ancak, her Afrika ülkesinin kendi ilişkilerini ve çıkarlarını en iyi şekilde belirleme ajansına sahip olduğu bilinmelidir.”

Kısacası, Washington’un bu hamlesine rağmen, önümüzdeki yıllarda da Afrika’da ABD’nin hegemonya diplomasisi değil; Çin’in içişlerine karışmama, karşılıklı yarara ve ortak kazanca dayalı işbirliği diplomasisi etkin olacak görünüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2022

2 Yorum

Çin ABD’yi, Erdoğan Esad’ı suçluyor

Moskova, Ankara-Şam normalleşmesi için bir süredir tarafları zorluyor. Rusya’nın gerekçesi belli: Ukrayna krizinin ağırlığı nedeniyle Suriye sorununu hafifletmek istiyor. Putin bu nedenle doğrudan Erdoğan’dan ricacı oldu ve Rus diplomatlar yazdan beri bu konu üzerinde çalışıyor.

Şam’ın Ankara’yla normalleşme şartlarında esnemeye gittiğine dair de işaretler var. Esad yönetiminin en önemli şartı olan Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi şartı, aşamalı çekilme takviminin oluşturulmasına kadar esnemiş görünüyor. Şam’ın bir diğer şartı da Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesiydi. Bu konuda da aşamalı ilerlenebileceği yönünde izlenimler var. Ve tabii iş gelip İdlib düğümüne dayanıyor…

Putin’in kolaylaştıcılığında üçlü zirve

Sürecin AKP iktidarı tarafından neden ağır götürüldüğünü daha önce bu köşede çok tartıştık, tekrarlamayalım ve gelinen son duruma bakalım.

Erdoğan, Türkmenistan dönüşünde bu konuda yeni bir açıklama yaptı: “Biz, şu an itibariyle Suriye-Türkiye-Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz. Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı” (AA, 15.12.2022).

Anlaşılan o ki, Ankara Moskova’nın talebini kabul etti ancak Esad Erdoğan’la görüşmeyi şu aşamada kabul etmiyor. Bu durumda Ankara Putin’in kolaylaştırıcılığında üçlü zirve istiyor.

Ankara ile Şam’ın normalleşme ihtiyacının önemi nedeniyle her şeye rağmen olumlu bir tablo elbette… Ancak Erdoğan yine de tabloya siyah fırça darbeleri vurmaktan kendini alıkoyamıyor!

Erdoğan’ın o sözleri

Erdoğan’ın yukarıda işaret ettiğimiz olumlu açıklamasının devamında şu sözler şunlar: “Şimdi bu terör örgütü en büyük destekleri nereden alıyor? Koalisyon güçlerinden alıyor. Nereden alıyor? Petrol kuyularından alıyor. Nereye satıyorlar? Rejime satıyorlar. Kim satıyor? Terör örgütü satıyor. Biz tabii bugüne kadar hep sabrettik. Ama artık sabır bitti. Şimdi onların, o rafineleri, petrol kuyuları vesaire, bunlara yönelik de her türlü adımı attık, atıyoruz” (AA, 15.12.2022).

Esad’la görüşmek isteyen biri, onu Suriye petrolü konusunda nasıl böyle suçlayabiliyor, akıl alır gibi değil! Üstelik, daha kısa bir süre önce Çin Dışişleri Bakanlığı ABD’yi “Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yapmakla, bugüne kadar 100 milyar dolardan fazla kaynak kaybına yol açmakla” suçlarken (AA, 2.12.2022).

Suriye’nin kuzeyindeki petrol hırsızlığı konusunda Çin ABD’yi suçlarken, Erdoğan’ın Esad’ı hedef alması, Ankara-Şam normalleşme çabalarına frenden başka bir anlama gelmez ne yazık ki!

Muhalefetin Putin yanlışı

İktidarımızın hali bu ama muhalefetimizin hali de pek ilerisi değil ne acı ki…

Ankara ile Şam’ın normalleşmesinin ne kadar önemli olduğu ortada. Nitekim muhalefet de yıllardır Erdoğan’ı Şam düşmanlığını sürdürdüğü için eleştiriyor.

Gelin görün ki şimdi Putin’in normalleşme için doğrudan devreye girmiş olması, muhalefet içindeki bazı kesimleri neredeyse normalleşmeye karşı konumlanacak duruma getiriyor!

Neler demiyorlar: Putin’i, Erdoğan’a seçim kazandırmak için Esad’la barıştırmaya çalıştırmakla suçluyorlar. Putin’in bu yolla Türkiye’nin içişlerine müdahale ettiğini ileri sürüyorlar.

Akıl alır gibi değil! Benzer tepkileri, Putin Türkiye’de gaz merkezi kurma önerisi yaptığında da göstermişlerdi. Putin’i Erdoğan’a seçim desteği vermekle, hatta Cumhur İttifakı’na katılmakla suçlamışlardı.

Oysa… Türkiye’nin yararına bu önerilere tepki göstermek yerine, bu konularda bunca yıl ayak diretenin Erdoğan olduğunu ortaya koyan ve bu projeleri hayata geçirebilecek asıl adresin kendileri olduğunu sergileyen bir çizgi, başarılı olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2022

2 Yorum

Erdoğan’ın oyun planı

İmamoğlu’na “ahmak davası” üzerinden verilen 2 yıl 7 ay 15 günlük ceza üzerine, Cumhur İttifakı cephesinde iki komplo teorisi dile getiriliyor: 1) Bahçeli başta bazı kesimler, bunun “Kılıçdaroğlu’na yapılan bir operasyon” olduğunu savunuyorlar. 2) AKP içinden bazı kesimler ise bunun “Erdoğan’a yapılan bir operasyon” olduğunu ileri sürüyorlar.

Her iki komplo teorisinin de örtmeye çalıştığı asıl komplo ise Erdoğan’ın saray savaşı için kurduğu şu oyun planıdır:

Bahçeli’nin örtüsü

İmamoğlu’na verilen cezanın hukuksuzluğu ortada: İmamoğlu’nun, YSK üyelerine değil, kendisine ahmak diyen Soylu’ya yanıt verdiği, üstelik görüntülü ortada. Kendisine bu davada 2 yıldan fazla ceza vermesi baskısı uygulanan ama direnen hakimin değiştirildiği de ortada. Dahası, 14 Aralık’ta ceza veren yeni hakimin, 11 Kasım’daki duruşmada “ahmak sözü Soylu’ya yönelik” dediği de ortada.

Tüm bunlar ortadayken, siyasetin cezayı “hukukun kararı” diye yorumlaması, siyasetin hukuğa yaptığı darbeyi gizlemeye çalışması demektir.

Kaldı ki Bahçeli başta bazı kesimlerin verilen cezayı “Kılıçdaroğlu’na operasyon” diye savunmaları asıl operasyonun örtüsüdür. Aslında bu savunma, dolaylı olarak hukuğa yapılan siyasi darbeyi kabul ediyor.

Erdoğan’ın zorunluluğu

İmamoğlu’na verilen cezanın Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı seçiminde yaramayabileceği, ters tepebileceği elbette olasılık…

Ama buradan hareketle İmamoğlu davasında verilen cezayı “Erdoğan’a operasyon” diye nitelemek hem doğru değildir, hem de asıl operasyonu gizlemektedir.

Bu komplo teorisini savunanların yanıldıkları şu: Bir hamlenin Erdoğan’a sonuçları itibariyle yaramayacak olması, o hamlenin adresinin saray olmadığını göstermez. Örneğin Erdoğan’ın İstanbul seçimini iptal ettirtme hamlesinin sonucu da Erdoğan’a yaramamıştı, ancak Erdoğan o hamleyi yapmak zorundaydı.

Bugün de aynı şey geçerli. Çünkü, Erdoğan’ın manevra alanı daralmış durumda ve daralmış yolda bodoslama ilerlemek dışında şansı yok.

Erdoğan’ın tercihi

Sonuç itibariyle İmamoğlu’na verilen hukuksuz ceza, sarayın belirlediği minderde istediği kişiyle güreşme operasyonudur.

Saray, cumhurbaşkanlığı çarpışmasında, mezhep de dahil her türlü etik dışı yöntemle daha kolay hedef alabileceğini düşündüğü Kılıçdaroğlu’nu minderde görmeyi tercih ediyor. Bunu açık açık söylüyorlar zaten.

Sarayın İmamoğlu’nu, Kılıçdaroğlu’na göre daha zor bir rakip gördüğü de biliniyor. Denklemi kendileri kurmuştu nitekim: İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır.

Erdoğan, İstanbul’u kaybettiği İmamoğlu’na, Türkiye’yi de kaybetmek istemiyor.

Üstelik İmamoğlu’nun yasaklanması Saray açısından iki kazanç demek: Adaylığının engellenmesi ve belediyenin, dolayısıyla kaynaklarının AKP’ye geçecek olması…

İnisiyatif kullanabilirse Kılıçdaroğlu’nda

Özetle Erdoğan’ın oyun planı şu: Önce CHP’nin içine, sonra da 6’lı Masa’nın ortasına bombalar bırakarak, muhalefetin iç karışıklık yaşaması ve kendisinin bundan yararlanması. Somutlarsak, önce Kılıdaroğlu-İmamoğlu saflaşmasıyla CHP’yi bölme, sonra 6’lı Masa içinde çatışma çıkarma, ardından türbana destek konusunda 6’lı Masa’yı ayrıştırma ve bu krizden yararlanarak seçimi kazanma…

Erdoğan’ın oyun planın başarısı, planın gücünden ziyade, rakiplerinin hata yapmasına bağlı. O nedenle muhalefetin Erdoğan’ın oyun planını tersine çevirebilmesi, süreci iyi yöneterek buradan Erdoğan’a karşı seçim zaferini kesinleştiren sonuç çıkarabilmesi mümkün.

Yeter ki Kılıçdaroğlu, türbana yasal güvence açılımı, sansür yasası görüşmelerinde TBMM’de olmama, İmamoğlu’na beraat beklediği gerekçesiyle Berlin ziyaretini iptal etmeme gibi hatalarını sürdürmesin.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Aralık 2022

4 Yorum

Akar Jeffrey ile ne görüştü?

ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile ortak operasyonlarımız 9 Aralık itibarıyla yeniden başladı” dedi (Sputnik, 14.12.2022).

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) 2 Aralık’ta yaptığı açıklamada, DSG ile ortak devriyeleri durdurduklarını duyurmuştu (Sputnik, 3.12.2022). Aynı gün DSG Sözcüsü Aram Henna da Türkiye’nin hava harekatı ve olası kara harekatı nedeniyle ortak devriyelerin durdurulduğunu açıklamıştı (Amerika’nın Sesi, 2.12.2022).

Peki durdurulan bu ortak devriyenin yeniden başlatılmasını nasıl yorumlamalıyız? ABD ve gövdesini YPG’nin oluşturduğu DSG, Türkiye’nin kara harekatını artık olası görmüyor mu? Öyle ise ABD’yi böyle değerlendirmeye götüren veriler ne?

ABD ve Rusya kara harekatına karşı

Türkiye’nin Pençe-Kılıç adlı hava herakâtı 20 Kasım’da başladı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arkasından kara harekatı geleceği yönünde kuvvetli mesajlar verdi.

10 gün boyunca kara harekatı Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin de odak noktası oldu. Her iki taraf da Türkiye’nin kara harekatına karşı çıktı.

Moskova Ankara’yı bir yandan kara harekatından vazgeçmeye, diğer yandan da sorunların çözümü için Şam’la anlaşmaya çağırdı bu süreçte. Son olarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov, “Ankara’yı bu operasyonu gerçekleştirmemesi konusunda ikna etmeye çalışmaya devam ettiklerini” belirtti (Sputnik, 12.12.2022).

Dolayısıyla Pentagon’un devriyeleri yeniden başlattıklarını duyurmasını, kolaylıkla hemen “kara harekatı rafa kalktı” şeklinde yorumlayamayız. Ancak…

Jeffrey’den Akar’a ‘tekrar değerlendirin’ mesajı

Bu süreçte Ankara’da dikkat çeken bir görüşme oldu: Milli Savunma Bakanlığı 1 Aralık’ta sosyal medyadan Hulusi Akar’ın James Jeffrey’i bakanlıkta kabul ettiğini bir fotoğrafla duyurdu.

Jeffrey artık ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi değildi, eski bir diplomattı ve resmi hiçbir görevi yoktu. Nitekim bu görüşmeden günler sonra NTV’den Deniz Kilislioğlu’nun bu yöndeki sorusuna Jeffrey “ABD hükümetinin bir yetkilisi değilim. ABD hükümetinden herhangi bir mesaj taşımıyorum” yanıtını verdi (NTV, 13.12.2022).

Eğer öyleyse, Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı, hiçbir resmi görevi olmayan Jeffrey’le bakanlıkta, resmi düzeyde neden görüştü, ne görüştü,?

Akar, görüşmenin ardından Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bizden tekrar değerlendirmemizi istediler. Biz de hassasiyetlerimizi, görüş ve düşüncelerimizi anlattık, verilen sözlerin tutulmasını istedik. Bizi, yani durumu anlamaları gerektiğini vurguladık” (AA, 1.12.2022).

Jeffrey, hangi sıfatla Hulusi Akar’dan kara harekatını tekrar değerlendirebilmesini istedi, bilmiyoruz ama Akar’dan dinlediği hassasiyetleri de dikkate alarak hem ABD’ye hem de Türkiye’ye iki öneri sundu!

Jeffrey arabulucu gibi

Jeffrey, 9 Aralık’ta Foreign Policy dergisinde “ABD Suriye konusunda Türkiye ile nasıl uzlaşabilir?” başlıklı bir makale yazdı. Jeffrey biri ABD ve YPG için, diğeri Türkiye için iki öneri sunuyordu makalesinde:

1) DSG/YPG Kobani ve Menbiç’ten çekilmeli ve karşılığında Türkiye Suriye’nin kuzeydoğusuna harekat düzenlememeli.

2) Türkiye, Suriye’nin kuzeybatısındaki Tel Rifat’a sınırlı operasyon yapabilir, nasılsa oradaki PKK’nin ABD ile ilgisi yok.

Bitmedi.

Jeffrey 13 Aralık’ta NTV’ye yaptığı açıklamada, “Çok küçük kapsamlı ‘girip çıkma’ şeklindeki terörle mücadele operasyonları haricinde hiçbir harekat doğru olmayacak” dedi.

İlginç, değil mi? Önerilerine bakılırsa Jeffrey sanki ABD ile Türkiye arasında bir arabulucu gibi… Eski bir diplomat olan Jeffrey müzakereleri de diplomatlarla değil, askerlerle yürütüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Aralık 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın