Archive for category Politika Yazıları
Terörle mücadelenin doğru yolu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/11/2022
7 yıl önce Suriye’ye sınır ötesi harekat düzenlenirken önemli bir konuyu tartışmış ve askeri harekatın kısa zamanda Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur edeceği” iddiasına karşı çıkmıştım. Çünkü hayatta/sahada mecburiyetten öte mecburiyetler vardır ve daha büyük/belirleyici mecburiyetler gelip sizin mecburiyetinizin üstüne çıkar.
Ve 7 yıldır olmayan, yarın olsa bile, “sonunda mecbur etti” denilemez. Çünkü 7 yıl, siyaset için çok uzun bir süredir; siyasette 7 yıl gecikmeli öngörü, öngörü olamaz.
Normalleşebilmenin yolu
Peki Suriye’ye askeri harekatlar neden Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya mecbur etmedi?
“Vatan savaşı, saray savaşı” ikileminde boğulmaya çalışıldı: Erdoğanlar, Türk ordusunun Amerikan Koridoru’nu kesme hedefini, kendilerinin “Suriye topraklarında ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefine alet ediyorlardı. “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” diye tarif ettikleri ve pratiğe “güvenli bölge” diye geçirmeye çalıştıkları o hedef olduğu müddetçe Erdoğan Esad’la anlaşmazdı, anlaşamazdı; bu şartlar altında hiçbir askeri harekat Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur” edemezdi.
Kısacası, Ankara’nın Suriye topraklarında “ÖSO nüfuz bölgesi” hedefi ortadan kalkmadan, Şam’la normalleşme olası değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanlığı da, normalleşmeyi Ankara’nın “Türk askerlerinin aşamalı çekilme programı” vermesine bağlamış durumda.
Güvenli bölge stratejisinin yanlışlığı
13 Kasım’da İstiklâl’de patlatılan “terör bombası”, Ankara’nın “güvenli bölge” siyasetinin çözüm olmadığının göstergesidir. Türkiye’nin “terörü kaynağında yok etmek” gerekçesi üzerinden inşa etmeye çalıştığı “güvenli bölge” İstanbul’un göbeğinde bomba patlatılmasını önlemiyor. Tersine, “güvenli bölge” siyasetinin öznesi olan ÖSO altı gruplarla ilişkiler, teröre zemini kolaylaştırıyor. 13 Kasım terör eyleminde PKK’den ÖSO’ya uzanan unsurların bulunması bile, tek başına bu kolaylaştırıcılığın göstergesidir.
“Terörü kaynağında yok etmek”, ABD yönetiminin 2001 sonrasında “Büyük Ortadoğu” coğrafyasındaki asıl hedeflerini uygulayabilmek için formüle ettiği jeopolitikçi bir yaklaşımdır.
ABD, Afganistan’da ya da Irak’ta terörü yok etmemiş, merkezi devletleri zayıflatarak “kullanışlı terör örgütleri” için “güvenli bölgeler” inşa etmiştir. Örneğin ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı ilan ettiği 36. paralel, PKK için “güvenli bölge” olmuştur. ABD’nin bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda ilan ettiği güvenli bölge PKK/PYD/YPG için “güvenli bölge” niteliğindedir.
ABD’nin PKK için inşa ettiği güvenli bölgeye karşı sonuç alıcı mücadelenin tek yolu ise Türkiye ile Suriye’nin işbirliğidir; iktidarın ABD’nin “güvenli bölgesine” karşı kendisi ve ÖSO için “karşı güvenli bölge” oluşturması, çözüm değil, asıl çözümün önündeki yeni sorundur.
ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği zemini
40 yılın dersidir ve Türkiye için terörle mücadelede tek doğru yoldur: Terör, “kaynağında yok etmek” hedefiyle komşunun toprağında komşuya rağmen askeri operasyon düzenleyerek değil, “kolektif güvenlik” anlayışı içerisinde komşuyla işbirliği zemininde yok edilir. Irak’ta Barzani’yi Saddam Hüseyin’le anlaşma yapmaya mecbur eden “Eşref Bitlis Planı” ya da Suriye’de “Adana Mutabakatı” bu doğru yolun uygulamalarıdır.
Mevcut askeri harekatı, ÖSO karargahını dağıtıp İdlib’den başlayarak aşamalı çekilmenin ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını kolaylaştırmanın yolu yaparak ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğini başlatabilmek hâlâ mümkündür.
Not: Sağlık sorunum (covid) nedeniyle yazamadığım bir hafta boyunca geçmiş olsun dileklerini ileten tüm okurlara ilgileri için çok teşekkür ediyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2022
Güvenli bölge stratejisinin iflası: İstiklâl’e bomba
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/11/2022
13 Kasım’da İstiklal Caddesi’nde bomba patlatılarak düzenlenen terör saldırısı 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açtı.
Failin Arap olduğu, PKK tarafından “özel istihbarat ajanı” olarak yetiştirildiği, talimatı Aynelarap’taki örgüt merkezinden aldığı, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden Türkiye’ye geldiği, kamufle olabilmek için bir tekstil atölyesinde çalıştığı, saldırıdan sonra Yunanistan’a kaçırılacağı ve orada infaz edileceği açıklandı.
Bu açıklama, AKP hükümetinin uyguladığı “güvenli bölge” stratejisinin işe yaramadığının resmi ifadesidir.
AKP’NİN “ALT BÖLGESEL DÜZEN” HAYALİ
“Güvenli bölge stratejisi”, tehdidin kaynağında önlenmesi esasına dayanan jeopolitikçi bir anlayıştır. AKP özetle Suriye’den Türkiye’ye yönelen terörü Suriye topraklarında “güvenli bölge” kurarak önlemek diye tarif ediyor bu anlayışı…
Daha geniş anlamda ise bu jeopolitikçi yaklaşım, ABD Başkanı Bush’un Irak ve Afganistan işgallerine dayanak yapılan stratejiydi. 11 Eylül’de saldırıya uğrayan ABD, teröristleri kaynağında, Irak’ta, Afganistan’da, sonra sıra sıra diğer “Büyük Ortadoğu” ülkelerinde, kaynağında “önleyici vuruş”la yok edecekti.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yapan AKP Genel Başkanı ve kurmayları, bu stratejiyi, kendi ajandalarıyla birleştirdiler ve ortaya bir model koydular: Alt bölgesel düzen modeli.
AKP iktidarı, ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzen kuracaktı.
Alt bölgesel düzen iki ayaklıydı:
1) Türkiye Kürtlerle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine genişleyecekti. Bunun gereği olarak içeride Kürt Açılımı başlattılar, yine bunun gereği olarak Misakı Millicilik yaptılar.
2) Türkiye’nin liderliğinde Suriye, Ürdün ve Lübnan’la Ortadoğu Birliği kurmaya soyundular. İşte “kardeşim Esad” denilen dönem o dönemdi.
Birkaç nedenle olmadı: Hegemonyası zayıflayan ABD Büyük Ortadoğu Projesini ilerletemiyordu. Bölgedeki işlerini taşeronlara havale ederek Asya-Pasifik’e yönelmek istiyordu. Bu arada Arap Halk ayaklanmaları yaşandı.
Ve Atlantik Cephesi, Suriye’ye çullandı.
MODEL TERÖRÜ ÖNLEMEDİ
AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte ABD’nin Suriye’deki taşeronuydu. Hep birlikte Esad rejimini yıkacaklardı. Olmadı.
Önce İhvan ayrışması nedeniyle taşeronlar bölündü. ABD, stratejisini kuzeyde bir PYD devleti inşa etmek olarak belirledi. Bunun için “IŞİD’in kolaylaştırıcılığında” PYD’ye meşruiyet kazandırmaya çalıştı.
AKP iktidarı bu aşamada, ABD’nin PYD devletine karşı kendi ÖSO nüfus bölgesini kurmaya yöneldi.
İşte Suriye’de “güvenli bölge” stratejisi böyle doğdu. Öyle ki Türkiye’nin İçişleri Bakanı, Suriye topraklarındaki “güvenli bölgelere” kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı atamakla övünür oldu.
Türkiye terörü kaynağında, Suriye topraklarında yok edecekti. Ancak bunun mümkün olmayacağı açıktı. Çünkü ABD’nin PYD için güvenli bölgesiyle, Türkiye’nin ÖSO için güvenli bölgesi, birbirlerine karşı olsalar bile, Suriye’nin bütünlüğünü hedef aldığı için terörü besliyor, büyütüyor ve yerel iktidar yapıyordu!
Tersine Türkiye Suriye’yle anlaşarak güvenli bölgeleri dağıtmalı ve terörün ana sponsoru olan ABD’yi bölgeden çıkarmalıydı. Yapılmadı. AKP iktidarı kamuoyundan gelen “Şam’la normalleşme” taleplerini kendi “alt bölgesel düzen kurma” hayali nedeniyle hep geçiştirdi.
Ve model, Türkiye’ye yönelik terörü de önlemiyordu: İşte bunu bir kez daha 13 Kasım’da İstanbul’un göbeğinde yaşadık.
ATATÜRK’ÜN KOLEKTİF GÜVENLİK MODELİ
İstiklal’e bomba, bizi bir kez daha şu gerçekle yüzleştiriyor: AKP’nin “komşulara rağmen komşunun toprağında güvenli bölge” modeli değil, Cumhuriyet’in “komşularla birlikte barış ve güvenlik kuşağı oluşturma” modeli uygulanmalı.
Atatürk’ün “barış kuşağı” modeli tarihi önemdedir ve bugünün de ihtiyacıdır. Atatürk ve Genç Cumhuriyet’in kurmayları Türkiye’nin etrafında bir barış kuşağı oluşturdular: 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yla Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısını güvenli kıldılar. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kurarak Türkiye’nin güneyini ve doğusunu güvenli kıldılar. SSCB’yle dostluk zaten Türkiye’nin kuzeyini güvenli kılmıştı.
Atatürk barış kuşaklarını, “kolektif güvenlik” anlayışı ile inşa edebilmişti. “Yurtta barış, dünyada (komşularda) barış” hedefi, ancak “kolektif güvenlik” ile mümkündü. Türkiye’de barış Irak ve Suriye’ye barış getirecek, Irak ve Suriye’de barış da Türkiye’deki barışı besleyecekti.
Bu model, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’nin güvenliğinin garantisi oldu. Ne zaman ki Türkiye Atlantik kampına girdi, bu model ortadan kalktı ve Türkiye ABD stratejisine eklemlenerek komşularıyla karşı karşıya gelmeye başladı.
NE YAPMALI?
Ve bugün Atatürk’ün modelinin tam tersi yapılıyor. Türkiye dün komşularıyla birlikte barış kuşağı kurarken, bugün komşularına karşı komşularının toprağında güvenli bölge kuruyor ama gerçekte güvenliğini zayıflatıyor.
Dolayısıyla terör bugün program ve strateji sorunudur:
1) Türkiye “alt bölgesel düzen” modelinden “kolektif güvenlik” modeline dönecek mi, dönmeyecek mi meselesidir.
2) Türkiye, ABD’ye karşı konumlanacak mı, konumlanmayacak mı meselesidir.
3) Türkiye teröre karşı komşularıyla işbirliği yapacak mı, yapmayacak mı meselesidir.
Bunlar yerine 40 yıldır yapılanı yapmak, 40 yıl daha aynı şeylerin yaşanacağı anlamına gelir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Kasım 2022
AKP’nin ters normalleşmesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/11/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dış Politika Danışma Kurulu Üyesi Şakir Özkan Torunlar’ı 11 Kasım 2022’de “İsrail Devleti nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak atayarak, İsrail’le normalleşme sürecini tamamlamış oldu.
Böylece Suriye ve Mısır’la normalleşme başlayamadan, İsrail’le normalleşme tamamlandı bile. Bu terslik, AKP’nin normalleşmeyi stratejik düzlemde değil de taktik düzlemde yürütmesinden ve Türkiye’nin çıkarlarından önce iktidarda kalmayı öncelemesinden kaynaklandı.
Oysa tersine Türkiye Ortadoğu normalleşmelerine Suriye ile başlamalı, Mısır ile sürdürmeli, ardından Körfez ülkeleri Suudi Aranbistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile geliştirmeli ve programa en son İsrail’i eklemeliydi.
Bu şu bakımdan da önemli: İsrail’le hızla normalleşmek, Suriye’yle normalleşmeyi zorlaştıracak parametrelere sahip…
Golan, hava saldırısı, Türk hava sahası kullanımı
Şu soru artık önümüzde: İsrail’in Suriye topraklarındaki (Golan) işgalini sürdürdüğü, periyodik şekilde Suriye topraklarına hava saldırısı düzenlediği şartlarda, Türkiye-İsrail normalleşmesi Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesini nasıl etkiler?
Zira şu kısmı Türkiye’yi ilgilendiriyor: Anımsayın, İsrail uçakları AKP’nin izniyle Türk hava sahasını kullanarak kuzeyden bile Suriye’yi bombalıyordu. İsrail uçakları Akdeniz’de uçup, Türk topraklarına girip, dönüp Hatay-Urfa hattından Suriye topraklarına giriyordu. Hatta İsrail uçaklarının bombardımandan sonra bıraktığı yakıt tanklarının topraklarımıza düşmesi büyük sıkıntı yaratıyordu.
Bu arada, İsrail’in Türk hava sahasını kullanarak Suriye topraklarını vurması sadece 2011’den sonra, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Atlantik cephesinin Esad yönetimini devirme operasyonuna başlamasından sonra değildi. Daha 2007’lerde bile “İsrail yakıt tanklarını bulan Türk çoban” başlıklı haberleri arşivlerde bulabilirsiniz.
Türkiye-İsrail ilişkileri bozulunca, en azından bu konu fiilen ortadan kalkmış oldu. Şimdi İsrail’le normalleşmek, bunların yeniden yaşanması riskini doğurmayacak mı? O nedenle Ankara’nın Türk hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmaması kritik önemdedir; zira şartlar geçmişte “yanlışlıkla” meydana gelen durumların bile artık kabul edilemeyeceği nazikliktedir.
İsrail’in Suriye hedefleri
AKP’nin hedefi Esad’ı devirmek, İsrail’in hedefi de Suriye’nin dörde bölünmesiydi. İsrail Savunma Bakanı “Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını” savunuyordu. Sonuç? AKP de İsrail de kaybetti, Esad ayakta.
Ancak İsrail açısından mesele şu: Suriye’yi omlet yapamadılarsa da, Suriye’de siyasi çözüme geçilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunu da periyodik hava saldırısı düzenleyerek ve ABD sponsorlu PYD devletinin kurulabilmesini destekleyerek sağlamaya çalışıyorlar.
Suriye’nin krizli hali, İsrail için biri kısa, diğer ikisi uzun vadeli üç hedef demek çünkü:
1) Ortadoğu’daki İsrail sorununun ve İsrail’in parça parça sürdürdüğü Filistin’i işgal politikasının üzeri örtülmüş oluyor. Filistin meselesi esas gündem olamıyor.
2) “PYD devleti” inşası, İsrail açısından “paratoner devlet” işlevi görecek. Şimşekler oraya düşerken, İsrail rahatlayacak.
3) İsrail, fırsat çerçevesinde Suriye topraklarındaki işgalini genişletecek.
Sorunlar konu edilmeden normalleşildi
Kısacası, İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşildi. Normalleşirken hiçbir konu masaya getirilmeden, konu edilmeden, normal normal eski ilişkiye dönüldü.
Yukarıda işaret ettiğimiz doğrudan Suriye’yi ilgilendiren konular da, Filistin sorunu da, İsrail’in işgal politikası da, Gazze ablukası da sorun edilmedi…
Haliyle sormak durumundayız: Normalleşirken hiçbir konu sorun edilmediyse, Türkiye İsrail’le neden anormalleşmişti peki?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2022
Yunanistan’ın çektiği acı!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/11/2022
NATO Parlamenterler Asamblesi’nin “Akdeniz ve Ortadoğu Görev Gücü” toplantısında Türkiye’ye karşı ilginç bir suçlama vardı. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Miltiadis Varvitsiotis, Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayan Türkiye’yi “özel ekonomik kazançlar” elde etmekle suçladı.
Daha ilginci, Varvitsiois’in, “Yunanistan ve diğer ülkeler acı çekip gelir kaybederken Türkiye para kazanıyor” demesiydi (cumhuriyet.com.tr, 10.11.2022).
Bile bile lades
Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois’in sözleri, bana Türkiye’deki bazı muhaliflerin tavrını anımsattı. Putin “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” (TRT Haber, 12.10.2022) dediğinde, kimi muhalifler bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumlamıştı. Hatta içlerinde “Putin Cumhur İttifakı’na katıldı” diyerek politika(!) yapanlar bile olmuştu.
İlginç olan şu ki, Putin’in açıklamasının seçimde AKP’ye katkı olacağını görebilenler, yine de seçimde Batıcılık yapmayı sürdürüyor!
Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois de benzer durumda: Rusya’ya yaptırımlar uygulamanın ülkesine kaybettirdiğini görüyor, bu nedenle “acı çektiklerini” söylüyor ama bu politikayı savunuyor ve sürdürüyor. Üstelik kendileriyle benzer şekilde acı çekmediği için, Türkiye’yi NATO içinde “sorunlu” ilan ediyor.
Almanya girdaptan çıkış arayışında
Varvitsiois’in belirttiği gibi acı çeken sadece Yunanistan değil, “diğer ülkeler” de var. Yunan politikacının “diğer ülkeler” dediği, Rusya’ya yaptığım uygulayan Avrupalı ABD müttefikleri.
Avrupa ekonomileri daralmış durumda, daha büyük enerji krizi kapıda. Öyle ki Brüksel’deki AB Komisyonu yetkilileri Avro Bölgesi’nin 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 0,3’e düşürdü, enflasyon tahminini yükseltti, resesyon uyarısı yaptı (bloomberght.com, 11.11.2022). Özetle Avrupa, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle kaybetmeye ve acı çekmeye devam edecek.
Yazmıştık: Almanya ABD’nin soktuğu bu girdaptan çıkmaya, Rusya’daki kayıplarını Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemeye çalışıyor ama Atlantik kampı içinde de büyük tepki görüyor.
Yunanistan’ın çekeceği asıl acı
Bu arada Yunanistan aslında iki kere kaybediyor ve acı çekiyor: Hem Varvitsiois’in belirttiği gibi Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle ama hem de o yaptırımların zorlayıcı sahibi olan ABD’yle kurdukları özel ilişki nedeniyle.
Anımsarsınız: Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis o ilişkiyi, yani ABD’yle imzaladığı anlaşmayı parlamentoda savunurken şöyle demişti: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”
ABD’nin Yunanistan’ı boydan boya büyük bir Amerikan üssüne dönüştürmesinin Yunan halkına kaybettireceği ve vereceği acı, Rusya’ya yatırımlardan kaynaklanan kayıplardan daha büyük olacak üstelik.
Muhalefetin görmesi gereken gerçek
Görüldüğü üzere, AKP hükümetinin neo-Abdülhamitçiliği nedeniyle sorunlu ilerlese bile, Ankara’nın Moskova’yla yürüttüğü işbirliği, Türkiye’ye avantajlar doğuruyor. (Türkiye Rusya’ya yaptırımlara katılsaydı, AKP’nin rezervleri erittiği borcu borçla çevirme ekonomisi şimdilerde çok daha büyük yıkım yaratmış olurdu.)
Muhalefet, işte bu nedenle Rusya’yla ilişkileri daha da geliştireceğini; Moskova’yla ilişkileri Doğu Akdeniz’de pozisyon kazanma, KKTC’nin konumunu güçlendirme ve enerjide avantaj elde etme gibi politikalarda kaldıraç haline getireceğini kamuoyuna anlatmalı.
Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un ülkesine ekonomik kayıplar yaratan ABD politikaları karşısında Çin başkentinde denge aradığı şartlarda, Türkiye’nin muhalefetinin hâlâ ABD ve İngiltere başkentlerinde seçim avantajı araması, dünyanın yeni gerçekleriyle son derece terstir.
Türkiye acı çekmemelidir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2022
Pentagon ‘erken hesaplaşma’ mı istiyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/11/2022
ABD’de devletin bir kanadı, eninde sonunda hesaplaşacaklarını düşündükleri “esas düşman” Çin’le erken hesaplaşılmasını savunuyor.
Ki bu görüş uzun zamandır var. 20 yıldır ABD içinde kabaca şu iki strateji çarpışıyor: “Önce içeride yeniden ekonomiyi büyütelim, güçlenelim” diyenler ile “en büyük askeri güçken yangını erkenden çıkarıp yangından en az hasarı görelim” diyenler…
Obama, Trump ve Biden dönemleri
Obama dönemi bu iki stratejinin senteziydi: Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı alındı. Ortadoğu’daki işler taşeronlara havale edildi. Çin’e kaptırılan ekonomi alanlarına yatırım planlandı. Çin “stratejik rakip” ilan edildi. Çin’e karşı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” isimli dış politika belgesi yayımlandı.
Trump dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama döneminin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme uygulandı. Ortadoğu’daki işler taşeronlarla sürdürüldü. Çin “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edildi. “Önce Amerika” denilerek “gümrük duvarları” yükseltildi. Çin’le ticaret savaşı başlatıldı. Çin’e karşı Asya-Pasifik (Hint-pasifik) stratejisi benimsendi. Stratejinin gereği olan cephelerin oluşturulması kararlaştırıldı.
Biden dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama ile Trump dönemlerinin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme tamamlandı. Çin’le ticaret savaşı sürdürüldü. Çip başta en önemli konularda ABD içi yatırım esas alındı. Transatlantik ilişkilerin restorasyonu hedeflendi. Rusya ve Çin’e karşı cepheler inşa edilmeye çalışıldı. Çin, ABD ve NATO belgelerine hesaplaşılacak esas rakip olarak işaretlendi.
ABD’li Amiralin üç mesajı
Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz tabloya dikkat edilirse, ABD birbirinin devamı olan stratejilerle adım adım Çin’i hedef alıyor, Çin’i bölgesine sıkıştırmaya çalışıyor, Çin’e karşı müttefikler ağı oluşturuyor…
Buna rağmen ABD içinde bir kanadın, “işlerin hızlandırılmasını” istediği anlaşılıyor: Üç başkanın da uyguladığı sentez stratejide, ikincilerin yani “yangın çıkaralımcıların” lehine ağırlık oluşturulması savunuluyor.
İşte ABD Strateji Komutanlığı Komutanı Amiral Charles A. Richard’ın, Donanma Denizaltı Birliği’nin 2022 Yıllık Sempozyumunda yaptığı konuşma, o kanadın görüşleriydi. Amiral Richard’ın mesajları şöyleydi:
– Ukrayna’daki savaş ABD için “ısınma”dır, asıl ve “çok uzun savaş” Çin’le olacak.
– ABD’nin Çin’e karşı konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık seviyesi aşınıyor.
– Zaman Çin’in lehine. Hızlı hareket edilmezse Çin ABD’yi geride bırakacak.
Özetle ABD Strateji Komutanlığı Komutanı, geç kalınmaması için “erken hesaplaşmak” gerektiğini savunuyor.
ABD’nin asıl korkusu
Peki ABD nereye geç kalıyor? Çin ABD’yle hesaplaşmayı planlıyor da ABD bunun için mi erken hareket etmeli? Değil tabi. Çin’in ne ABD’yle hesaplaşmak ne de ABD gibi bir düzen kurmak hedefi var. Çin, Batı’nın işlediği bu propagandaya karşı son olarak ÇKP’nin 20. Kongresi’nde bir kez daha net olarak açıkladı: “Hegemonya peşinde değiliz.”
Emperyalist ABD, Çin’in ekonomik gücü büyüdükçe, kendi hegemonyasının ve sömürü düzeninin daha da zayıflayacağını bildiği için endişeli. Fakat asıl önemlisi, emperyalist ABD, Çin’in yolunun kendi yoluna alternatif olması nedeniyle endişeli. ABD o nedenle Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan ediyor, CFR’nin dergisi Foreign Affairs o nedenle “Kızıl Çin’in dönüşü” diyerek ÇKP’nin 20. Kongresi’ni yorumluyor.
Özetle ABD’nin esas korkusu sosyalist modeldir ve bunun pratikteki uygulaması olan “Çin’e özgü sosyalizm”dir.
Başlığa dönersek: Pentagon’un, hatta Pentagon içinde bir kanadın “erken hesaplaşma/savaş” istemesi, elbette ABD’nin bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. ABD Çin’i tehdit ederek, şu aşamada daha çok müttefik toplamaya çalışıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2022
ABD’nin Almanya-Çin işbirliği rahatsızlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 08/11/2022
Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un 4 Kasım’da Çin’i ziyaret etmesi, küresel güç mücadelesi açısından kritik önemdeydi. Öyle olduğu için de ziyaret hem ABD’den hem de Almanya’daki Amerika’dan büyük tepki gördü.
27 Ekim’de Cumhuriyet gazetesinde yazdığım “İki Almanya” başlıklı makalede tam da buna işaret etmiştim: Hükümet içindeki SPD-Yeşiller, yani Scholz-Baerbock farkına, Çin’le işbirliği konusundaki iki zıt tutuma…
Bu zıtlık ne kadar yönetilebilir, belli değil. Ama yönetilemezse Almanya’da iki olasılık belirebilir: Ya Almanya’daki Amerikancılık Scholz’a Ukrayna’daki gibi geri adım attırır ya da SPD-Yeşiller koalisyonunun yerini SPD-CDU koalisyonu alabilir. Şimdilik görünen “iki Alman tutumunun” idare edilebilir olduğu…
ABD’YE DİRENEN VOLKSVAGEN
Duetsche Bank’tan BMW’ye, Siemens’ten Volksvagen’e, Adidas’tan BionTech’e, büyük Alman şirketlerinin yöneticileri Olaf Scholz’un heyetindeydi…
Scholz’un beraberinde Alman sermayesinin çok önemli temsilcileriyle Çin’i ziyaret etmesi, işbirliğinin merkezinde elbette ticaret olduğunu resmediyor.
Almanya ile Çin arasındaki ticaret hacminin yaklaşık 250 milyar dolar olduğunu, Alman otomotiv ve kimya devlerinin Çin’de büyük yatırımlarının ve ortak işletmelerinin olduğunu, en büyük Alman otomotiv şirketlerinin satışlarında Çin pazarının büyük payının olduğunu önemle belirtelim.
Ki Volkswagen, 1983’ten beri Çin’in Sincian-Uygur Özerk bölgesinde bulunan fabrikasını kapatma baskısıyla karşı karşıyaydı bir süredir ama hükümetin de desteğiyle bu Atlantik baskısını reddetmişti.
ABD’NİN STRATEJİSİ VE ALMANYA
Scholz’un Çin ziyaretinin küresel güç mücadelesi düzleminde ne anlama geldiğini inceleyebilmek için birkaç temel stratejik hedefi not edelim:
ABD’nin “büyük stratejisi”, esas rakip gördüğü Çin’le hesaplaşma üzerinedir. ABD bunu, özetle Çin’i bölgesine sıkıştırarak yapmaya çalışıyor. Bunun için de Çin’in Asya’yı Avrupa ve Afrika’yla entegre eden Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni düğüm noktalarından kesmeye çalışıyor. ABD’nin bu stratejiyi bölgedeki müttefikleri Japonya, Güney Kore ve Avustralya’yla yapması mümkün değil. O nedenle stratejisine Hindistan’ı ve AB’yi eklemlemeye çalışıyor.
ABD bu stratejisini hem kendi strateji belgelerine hem de liderlik ettiği NATO belgelerine işlemiş durumda. Almanya ve AB strateji belgeleri de bunu kabul etmiş durumda. Nitekim Almanya Asya-Pasifik’e savaş gemisi de gönderdi, Tayvan’a heyet de…
Ya daha fazlası?
RUSYA’DAKİ KAYIPLARI ÇİN’LE DENGELEMEK
Ağırlıkla otomotiv, makine ve kimya sektörlerine dayanan Alman sanayisi açısından Almanya ekonomik tehdit/kriz riski altında. ABD, uyguladığı ağır baskıyla kesemediği Almanya-Rusya enerji işbirliğini, Ukrayna krizi üzerinden önemli oranda kesebildi. Bunun Alman ekonomisine maliyeti büyük…
Alman sanayi devleri bu nedenle Alman hükümetine hem Rusya’ya yaptırımları yumuşatması hem de Rusya’daki kayıpları Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemesi için baskı uyguluyor.
Bunun somuta yansıması ise şu: Alman sermaye sınıfının temsilcileri birincisi Ukrayna-Rusya savaşında barış masasının kurulmasını, ikincisi de Avrupa’nın güvenlik mimarisinin, Rusya’sız mümkün olmadığı gerçeğine göre inşa edilmesini istiyor.
Bunun somuta diğer yansıması da şu: Yukarıda sorduğumuz “ya daha fazlası” sorusunun yanıtının olumsuz olması. Yani Alman sermaye sınıfı ABD’ye, “Asya-Pasifik’e savaş gemisi, Tayvan’a heyet tamam ama daha fazlası olmaz, Çin’le ekonomi merkezli işbirliği yapmak zorundayım” diyor özetle…
SCHOLZ’UN ÇOK KUTUPLULUK VURGUSU
Kuşkusuz her ekonomi merkezli işbirliği, aynı zamanda siyasi işbirliğidir. Nitekim Olaf Scholz’un Çin’e ziyaretinden ve Xi Jinping’le görüşmesinden önce kaleme aldığı makale o siyasi işbirliğine işaret etmektedir.
Scholz 2 Kasım’da Frankfurter Allgemeine Zeitung’a yazdığı makalede üç temel mesaj veriyor:
1) “Soğuk Savaşı özellikle acı bir şekilde yaşamış bir ülke olarak yeni bir kutuplar arası çatışmanın ortaya çıkmasına karşıyız.”
2) “Çok kutuplu bir dünyada yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor ve hepsiyle ortaklıklar kurmayı ve genişletmeyi hedefliyoruz”
3) “Çin’den ayrılmak istemiyoruz.”
Özetin özeti şudur: Scholz, dünyanın artık çok kutuplu olduğunu, Almanya’nın ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e karşı pozisyon almayacağını, çıkarı gereği hem ABD’yle hem de Çin’le işbirliği yapacağını belirtiyor.
Demek ki Almanya’daki “İki Almanya” çatışması büyüyecek…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Ekim 2022
Londra tefecilerinin kirli parası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/11/2022
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ABD’den sonra İngiltere’ye gitti. ABD’ye giderken bunu “bilim ve teknoloji ziyareti” diye açıklamıştı. İngiltere ziyaretinde bu gündemine ek yaptı: “Temiz para bulmaya gidiyorum.”
Baştan belirtelim: İngiltere’de temiz para yok, Londra tefecilerinin verdiği borçlar dünyanın en kirli paralarıdır!
AKP’nin yolu
Kılıçdaroğlu’nun burada “temiz paradan” kastettiği, yasal paradır kuşkusuz. Paranın yasallığının ölçüsü ise sistem içi para olup olmamasıdır. Hangi sistem? Atlantik sistemi.
New York bankerlerinin ve Londra tefecilerinin kontrolündeki sistem, bazen ambargo uygulayarak, bazen doğrudan sistemden atarak rakiplerinin/düşmanlarının paralarını “kirli para” haline getirirler.
Oysa asıl “kara/kirli para”, New Yok bankerlerinin ve Londra tefecilerinin sömürü düzeniyle ele geçirdikleri ve o düzeni sürdürmek üzere borç vererek kullandıkları paralardır.
Yıllardır AKP’yi bunun için eleştiriyoruz: IMF’ye gitmemenin karşılığında New York bankerlerinden ve Londra tefecilerinden borçlanmak, çözüm değil. Tersine borcu borçla çevirme yöntemi, en sonunda siyasi tavizler vermenizin beklendiği bir ekonomik iflas yoludur. AKP 20 yıldır Türkiye’yi “sıcak para bulma” yöntemiyle yönetti ve geldiğimiz yer büyük borçluluktur.
Sıcak paracılık sorunu
Kılıçdaroğlu’nun “temiz para” söylemi, iktidarın yukarıda işaret ettiğimiz o borç çemberinin zaman zaman dışına çıkarak bulmaya çalıştığı paralarla ilgili aynı zamanda.
İktidarın bulabildiği borçların yetmediği durumlarda ülkeye çağırdığı o paralara tepki göstermek ne kadar doğruysa, bunlara itiraz ederken Londra tefecilerinin parasına sarılmak da o kadar yanlıştır!
Rıza Zarraf örneği tipiktir. Zarraf temsilciliğini yaptığı İran’daki asıl para sahibini dolandırmış, AKP’nin kolaylaştırıcılığı sayesinde hem Türkiye’yi hem İran’ı kazıklayarak ABD’ye sığınmıştır. Bundan ders çıkarmayanlar, “sıcak para” ihtiyacıyla Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya, yüzlerce para sahibine kolaylaştırıcı fırsatlar sunmaya devam ediyorlar. İş, rakiplerin ülkemizde silahlı çatışmalarının rutinleşmesine dönüştü.
Yani sorun “sıcak para”cılıktır; sıcak parayı New Yok bankerlerinden mi, Londra tefecilerinden mi, kara paracılardan mı, yoksa Körfez şeyhlerinden mi bulacağınız, durumu değiştirmiyor.
Nitekim, Altılı Masa’nın Ali Babacan’ı da özetle “ben AKP’den daha iyi sıcak para bulurum, çünkü geçmişte AKP’ye sıcak parayı ben buldum” diyor. Dolayısıyla iktidar ile muhalefetin ekonomi-politik farkı, sıcak paraya ulaşma kolaylığı-zorluğu farkından ibaret kalıyor.
Övünülecek konu değil
Böyle olacağı en başından belliydi. Örneğin Kılıdaroğlu, belirli isimlere verilen elektrik işlerini kamulaştırabileceği sinyalini verdiğinde, AKP’den önce Altılı Masa ortağı DEVA’dan tepki görmüştü. Babacan’ın yardımcıları ekran ekran dolaşıp “kamulaştırma değil, daha çok özelleştirme” propagandası yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin o en büyük özelleştirme adı altında yapılan yağmasında, Babacan’ın da rolü vardı.
Babacan, 31 Mayıs 2013’te TBMM’de şöyle diyordu: “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik.” Babacan’ın bu sözlerine CHP milletvekili sıralarından tepki geliyor, Süleyman Çelebi “bu övünülecek bir şey değil” diyordu. İşte o CHP’den, Londra tefecilerinden para bulabilmeyle övünen CHP’ye gelmiş bulunmaktayız.
Tüm bu eleştirileri niye yapıyoruz? “Cumhuriyet’i yıkmakta olan olan AKP’nin” yıkılabilmesi için. İktidarın ilk kez bu kadar dezavantajlı başladığı seçim yarışında muhalefetin yaptığı hatalara o nedenle tepki gösteriyoruz. Olmayan türban sorununa “yasallık çözümü” açıklayıp ABD’ye gitmek, TBMM’deki “sansür yasası” oturumlarında olunmamasını “nasıl olsa AKP sayısal çoğunluğuyla yasayı çıkaracaktı” diye gerekçelendirmek, ardından “temiz para” bulmak için İngiltere’ye gitmek, oralarda Taraf’çılarla poz vermeyi sürdürerek tarafını işaretlemek…
Tüm bunların AKP saflarında yarattığı memnuniyet bile öğretici olabilmeli oysa!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2022
AKP’nin Suriye’de ‘düzenli ordu’ adımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/11/2022
ÖSO komutanları ile Türk yetkililer Gaziantep’de 4 saatlik bir toplantı yapmışlar. Toplantıdan çıkan karar şu: “ÖSO düzenli ordu olacak” (Türkiye Gazetesi, 4.11.2022).
Daha önce de “düzenli ordu” kararı almış ancak hayata geçirememizlerdi.
O zaman da söyledik: İkinci bir ordu demek, ikinci bir devlet demektir; Suriye’nin bölünmesi demektir.
Hani normalleşme?
Bu hayalden vazgeçmeyen bir iktidar, nasıl Şam yönetimiyle normalleşebilecek? Yoksa amaç gerçekten normalleşme değil de, normalleşme sözleriyle seçim sürecinde iç kamuoyunu oyalamak mı?
Aynısını sığınmacı sorununda da yaşamadık mı? Muhalefet sığınmacı sorununu gündeme getirdiğinde Erdoğan itiraz ediyor, hatta “Türkiye göç alırken mevcut imkanlarıyla alıyor, finansmanı iyi yönettiği için bunu başarıyor. Bundan sonra da yine finansı iyi yöneterek bu tür adımları atacağız” diyordu (7.8.2021). Ancak seçim iklimine girilince Erdoğan “sığınmacı sorununu çözen kişi” olabilmek için taktik değiştirdi, sığınmacıları Suriye’ye gönderme planı açıkladı.
Ama şu farkla: AKP iktidarı “güvenli bölge” adı altında oluşturmak istediği “ÖSO nüfuz bölgesi”nde briket ev projesi yaparak sığınmacıları oraya yerleştirecekti. Yani aslında sığınmacıları asıl hedefi için kullanacaktı. Moskova ve Tahran itiraz etti, “sığınmacıların geldikleri bölgelere gönderilmesi yöntemine” işaret etti.
AKP’nin Türkiye’yi sıkıntıya sokan hayalleri
Döne döne aynı şeyi yaşıyoruz: AKP, Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarını, kendi siyasi hedefini gerçekleştirmenin ve iktidarını sürdürebilmenin aracı haline getiriyor.
Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’a “PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği” önerdiğinde, AKP bunu kendi “ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefiyle birleştirmeye çalıştı. Çavuşoğlu “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barış olması gerekir” derken de, Erdoğan “güvenli bölgeye sığınmacı göndermeyi” açıklarken de hedef Suriye’de “ÖSO nüfuz bölgesi” inşa etmekti.
Öyle olduğu için de o zaman uyarmıştık: “Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar” (Cumhuriyet, 13.8.2022).
Bırakın ÖSO’yu dağıtmayı, şimdi ÖSO’dan “düzenli ordu” kurma peşindeler. Neden peki?
Biliyorsunuz, ÖSO’yu Kuvayı Milliye’ye benzetmişlerdi. O benzetmeden hareket edersek, şunu sormak zorundayız: Hedefiniz “Kuvayı Milliye’den düzenli orduya” geçişteki gibi bir taarruz ordusu inşa etmek mi? Geçiniz!
Erdoğan’ın Suriye’de mandater olma hevesi
Önemle anımsamalıyız. Üç yıl önce, yani “artık BOP eşbaşkanı değil, tersine antiemperyalist oldu” denilen zamanlarda, 7 Ocak 2019’da, Erdoğan ABD’nin ünlü New York Times gazetesine “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı bir makale yazmıştı.
O makalesinde Erdoğan ABD’ye şu çağrıyı yapıyordu: “Türkiye’nin gözetiminde (…) Suriye toprakları, (…) yerel meclisler tarafından idare edilecektir. (…) Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olacak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacaktır. (…) Deneyimli Türk yetkililer, bu meclislere belediye işleri, eğitim, sağlık ve acil durum hizmetleri gibi alanlarda danışmanlık verecektir.”
Tablo ortada: Yola çıkarken savundukları “küresel düzenin altında bir alt bölge düzeni kurma” hedefleri/hayalleri sürüyor.
O nedenle, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme konusu da her konu gibi, öncelikle bir iktidar değişimi sorunudur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2022
Yeni Cumhurbaşkanının programı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/11/2022
İsimler elbette önemlidir. Ancak isimleri fikirlerden ve olaylardan çok tartışmak iyi değildir. Günlük siyasetimiz ne yazık ki böyle yürüyor: Altılı Masa’nın adayı kim olacak? İktidar bunu tartışıyor ve tartıştırıyor. Muhalefetin bir kısmı da bu tartışmaya katılıyor.
Evet, isim önemli ama program daha önemli. Asıl isimden önce programı tartışmalıyız. Erdoğan’ın karşısına çıkacak cumhurbaşkanı adayının programı ne olmalı?
Üstelik bu tartışma Erdoğan’ın karşısına çıkarılan önceki cumhurbaşkanı adayı nedeniyle iki kere önemli. Çünkü Ekmeleddin İhsanoğlu ile Erdoğan’ın programları neredeyse aynıydı. Haliyle Erdoğan’ın benzeriyle Erdoğan’ı yenemediler. Nitekim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı MHP’nin TBMM adayı, MHP de AKP’nin iktidar ortağı oldu.
Yeni bölüşüm
1. Yeni cumhurbaşkanının ekonomi-politikasının en tepesinde “yolsuzluklarla hesaplaşmak” olmalıdır. Geçmiş dönemde kamu ihalesi, belediye, vakıf vb. yöntemlerle yapılan büyük sermaye transferleriyle ortaya çıkan “yeni zenginleşmeler” tek tek incelenmelidir.
2. Özal’la başlayan, Çiller’le gelişen ve Erdoğan/Babacan ile zirve yapan özelleştirmeler, stratejik kurumlardan başlayarak kamulaştırılmalıdır.
3. Ekonomide kamuculuğun ağırlığı artırılmalıdır.
4. Zenginlerin zenginleştiği, yoksulların yoksullaştığı bir dönemin ardından hızla makası daraltacak bölüşüm politikaları hayata geçirilmelidir.
5. AKP döneminde inşa edilen “oy için sadaka dağıtan devlet” yerine, yeniden güçlü sosyal devlet inşa edilmelidir.
6. İşçi sınıfının ve emek örgütlerinin önündeki tüm yasaklar kaldırılmalı, emek temsilcilerinin çalışma başta tüm ekonomi-politikalarda özne olmasının anayasal yolu sağlanmalıdır.
7. Finans kapital düzenine karşı endüstriyel tarım ve ağır sanayi atılımı yapılmalıdır; tarımda ve sanayide üretim programları desteklenmelidir.
Cumhuriyeti ve savcılarını ayağa kaldırmak
8. Yeni Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’i ve savcılarını ayağa kaldırmalıdır; adalet tanrıçasının gözünü kapatmalı, yargıçların cübbesindeki düğmeleri koparmalıdır.
9. Laikliği tavizsiz uygulamalıdır. Bir ucu “katı laiklik”, diğer ucu “özgürlükçü laiklik” olan laikliği sulandırma çabalarına karşı ideolojik mücadele yürütmelidir.
10. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek yeniden bilimsel eğitime dönmelidir.
11. FETÖ’yle, FETÖ’cülükle ve tüm tarikatlarla mücadele etmelidir.
Aktif kolektivizm
12. Erdoğan/Gül/Davutoğlu üçlüsünün inşa ettiği ve yayılmacı yönleri olan “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” politikası reddedilerek Atatürk döneminin “aktif kolektivizm” modeli yeniden uygulanmalı. Tam bağımsızlık hedefiyle ve “yurtta barış, komşularda barış” anlayışıyla, antiemperyalist bir dış politika oluşturulmalı.
13. Atlantik yüzyılının ardından belirmeye başlayan Asya-Pasifik yüzyılına uygun konumlanmalıdır. Bloklar yerine işbirliği platformları, ittifaklar yerine ortaklıklar tercih edilmelidir (Bağlantısızlık bu yüzyılda çok daha kolaydır).
14. Ulusal savunma için ulusal silahlanma programı temel alınmalı; bunun gereklerini yerine getirecek bir bilim-teknoloji eğitimi hedeflenmelidir.
15. Sığınmacı sorunu doğuran politikalar terkedilmeli ve emperyalistlerle yapılan göç anlaşmaları iptal edilmelidir. Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üreterek, sığınmacıların yurtlarına kavuşturulmasının yolu açılmalıdır.
Programsızlıkta ittifak
Altı Masa’nın aktörleri, şu anda daha çok “programsızlıkta ittifak” yapmış görünüyorlar.
Ancak geçmiş seçimler incelendiğinde görülecektir ki, seçimlerin sonucunu asıl belirleyen, ortaya konulan güçlü programlardır.
O nedenle Erdoğan’ın karşısına isim tartışmasından önce bir program konmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Kasım 2022
Biden neden petrolcüleri hedef aldı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 01/11/2022
ABD Başkanı Joe Biden, büyük petrol şirketlerinin elde ettiği rekor kârlarını tüketiciye yansıtmadığını belirterek, o kârlara karşı yüksek vergi ya da başka kısıtlamalar için Kongre’yle çalışmaya gideceğini açıkladı (AA, 1.11.2022).
Özetle Biden ABD petrol devlerinden yüksek kârlarını düşürerek benzin fiyatlarında 50 sentlik bir düşüş istiyor.
BIDEN’IN 8 KASIM ENDİŞESİ
Neden? Çünkü 8 Kasım’da ABD’de Kongre ara seçimi var ve Biden’ın en büyük zorluğu artan benzin fiyatları!
Öyle ki yaklaşık 10 gün önce bu konuda Beyaz Saray’da düzenlediği bir basın toplantısında “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi” açıklamıştı. Biden’ın stratejisi özetle aralık ayı sonuna kadar stratejik petrol rezervlerden piyasaya parça parça petrol sürmek (AA, 19.10.2022).
Ancak bunun çözüm olmadığı görülüyor. Biden’ın şimdi petrol şirketlerini hedef almasının nedeni bu. Çareyi petrol şirketlerinin kârlarını kısarak benzin fiyatlarını düşürmesinde arıyor.
ABD ŞİRKETLERİNİN UKRAYNA KÂRI
Biden petrolcüleri hedef alırken önemli bir gerçeğe işaret etti: ABD petrol şirketleri rekor kârlarını yenilikçi bir şey yaptıkları için değil, Ukrayna’daki savaş nedeniyle elde etmişlerdi.
Oysa Ukrayna savaşını siyasi hedefleri için “uzun savaş” stratejisiyle yürüten doğrudan Biden’ın kendisi: Biden yönetimi savaşı uzatarak Rusya’yı askeri ve ekonomik yönlerden yıpratmayı, Rusya-Avrupa bağını kesmeyi, Almanya-Fransa’yı zayıflatarak Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmeyi hedefliyor.
Diğer yandan Biden’ın “uzun savaş” stratejisinden en çok enerji (petrol/doğalgaz) ve silah şirketleri kazanıyor. Rus doğalgazının boşluğu, pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazıyla kapatılmaya çalışılıyor.
Silah şirketleri ise üç şekilde kazanıyor: 1) Doğrudan ABD’nin Ukrayna’ya gönderdiği silahlar. 2) O silahların yerini alacak ve depoya girecek yeni silahlar. 3) ABD baskısıyla Ukrayna’ya silah gönderen Avrupalıların boşalan silah depolarının yerini alacak yeni ABD silahları.
Özetle ABD petrol şirketlerine rekor kârlar sağlayan siyasetlerin sahibi olarak Biden, şimdi onlardan 8 Kasım Kongre ara seçimi öncesinde destek istiyor!
6 ŞİRKETİN 6 AYLIK KÂRI 100 MİLYAR DOLARIN ÜZERİNDE
Ancak iş o kadar kolay değil zira kapitalist şirketlerin kârlarından rahatça vazgeçebilmesi sistemin doğasına aykırı. Nitekim Biden daha önce de defalarca bu petrol devlerine çağrılarda bulunmuş ama sonuç alamamıştı.
Örneğin Biden ExxonMobil, Chevron, BP ve Shell’in de aralarında bulunduğu şirketlere bir mektup yazarak, artan benzin fiyatlarına karşı “üretimi ve tedariki artırın” çağrısı yapmıştı (AA, 15.6.2022).
Hatta Biden artan benzin fiyatlarıyla mücadele amacıyla “federal benzin vergisinin eylül ayına kadar 3 ay süreyle askıya alınması için Kongre’ye çağrı” da yapmıştı (AA, 22.6.2022)
Yine Biden, “Ian Kasırgasını fiyat arttırmak için kullanmayın” diyerek petrol şirketlerini uyarmıştı (AA, 28.9.2022).
Sonuç? Örneğin Exxon Mobil, üçüncü çeyrekte 19,7 milyar dolar rekor kâr etmişti. Oysa geçen yılın aynı dönem kârı 6,8 milyar dolardı. Örneğin Chevron üçüncü çeyrekte 11,2 milyar dolar rekor kâr etmişti ve geçen yılın aynı dönemine göre artış yüzde 84’tü.
Tabloyu topluca değerlendiren Biden’a göre son 6 ayda en büyük 6 petrol şirketinin toplam kârı 100 milyar doların üzerinde.
RUSYA-SUUDİ ARABİSTAN-BAE ÇIKAR ORTAKLIĞI
Biden, Kongre desteği alabilirse, elbette petrol şirketlerinin yükse kârlarına yüksek vergi gibi yollarla tırpan vurabilir. Ancak bu artan petrol fiyatlarını durdurmaz, kısmi etkisi olur.
Zira Biden’ın içeride petrol şirketlerine yönelik yapabilecekleri varken, dışarıdaki asıl faktöre karşı eli kolu bağlı. Şöyle ki:
Biden “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi”ni açıkladığı basın toplantısında, artan petrol fiyatlarından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i sorumlu tutmuştu.
Yine Biden’ın ve diğer ABD yöneticilerin başka açıklamalarından da biliyoruz ki, fiyatların artmasından Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ikilisini de sorumlu tutuyorlar. Doğru, çünkü bu iki ülke ABD’nin “üretimi artır” baskısının tersine, üretimi azalttı. Böylece fiyatların düşmesini engelleyerek kendi kazançlarını artırdılar. Bu elbette iki ülkenin de çıkarınaydı. Fiyatların artmasıyla gelirini koruyabilmesi, elbette Rusya’nın da çıkarınaydı.
İşte Biden bu dış faktörü önleyemediğinden, 8 Kasım seçiminde elini rahatlatabilmek için, bu kez iç faktör olan ABD’li şirketlere yönelmiş durumda.
Ne çare, çünkü seçime kaldı bir hafta…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2022