Archive for category Politika Yazıları
Kılıçdaroğlu: Yeni CHP eşittir eski AKP
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/01/2023
CHP’nin dönüşümünü hangi takvim ve olayla başlatmak gerekir, tartışılır ama CHP’nin dönüştüğünün resmi olarak ilan edilmesinin tarihi 10 Ocak 2023’tür.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TBMM Grup Toplantısında aynen şöyle dedi: “Açık söylüyorum, biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık saray tam odur. Statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü Kenan Evren kafasına geldiler.”
Vahim…
Kılıçdaroğlu hangi CHP’yi reddediyor?
Birincisi, her ne kadar Kılıçdaroğlu “değiştik” diyorsa da, bunun bir değişim olmadığı, dönüşüm olduğu ortadadır. Çünkü Kılıçdaroğlu “biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık saray tam odur” derken, dönüşüme işaret etmiştir: Buna göre CHP yenilenmiş “eski AKP” olmuş, AKP de yenilenmiş “eski CHP” olmuştur.
İkincisi, Kılıçdaroğlu dönüşürken atılan özellikleri sıralarken, “eski CHP”nin statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü olduğunu belirtmiştir. Peki bu özellikleri taşıdığını iddia ettiği eski CHP hangi CHP’dir?
Atatürk’ün CHP’si mi? İnönü’nün CHP’si mi? Baykal’ın CHP’si mi? Yoksa CHP’nin Mayıs 2010’dan önceki tüm tarihini mi kastetmektedir?
Turnusol kağıdı: Liberalizm
CHP’nin “yeni CHP” olurken aslında “eski AKP” olduğunun ve AKP’nin “yeni AKP” olurken aslında “eski CHP” olduğunun turnusol kağıdı Cengiz Çandar’dır.
Çandar, Kılıçdaroğlu’nun 10 Ocak 2023 tarihli bu dönüşüm ilanı konuşmasını sosyal medyada şu sözlerle selamladı: “Bravo Kılıçdaroğlu! Bugünkü unutulmaz konuşman için. Tekrar tekrar bravo Kılıçdaroğlu!”
“Eski AKP” destekçisi Çandar’ın “yeni CHP”yi alkışlaması, “yeni CHP”nin artık “eski AKP” olduğunun işaretidir. Çandar’ın bravosu, AKP’yi destekleyerek Türkiye’nin getirildiği yerde sorumlulukları olan tüm “yetmez ama evetçi” takıma yapılan, “yeni CHP” saflarında kortej oluşturma çağrısıdır aslında.
“Eski AKP”nin başbakanları, bakanları yeni CHP’nin masasında toplanırken, “eski AKP”nin ideologları da masanın etrafında konumlanmaya başlamaktadır yavaşça…
Kılıçdaroğlu o takımın sağlı sollu öncülerini, Nazlı Ilıcakları, Ahmet Altanları boşuna CHP tabanına alkışlatmadı çünkü.
Sessiz CHP’liler
Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi dönüştürmesinden daha vahimi, bu dönüşüme CHP’lilerin teslim olmasıdır ne yazık ki…
Sürece itiraz edenlerin teker teker tasfiye edildiği bir 12 yıllık dönemdir Kılıçdaroğlu’nun dönemi. Seçim öncesinde, Genel Başkan’a dayalı listelerin oluştuğu “süper demokrasi” şartlarında, şimdi bu dönüşüme parti içerisinden itiraz daha da zorlaşmıştır.
Durumun vehametini görenlerin de bir kısmı eminim, “dişimizi sıkalım, şu altı ay geçsin, hele bir Erdoğan dönemi kapansın, bakarız” diyordur.
Ahh bu “ben güderim” egosu…
Oysa CHP’nin yakın tarihine bakarlarsa, görecekleri gerçek tablo şudur: Kılıçdaroğlu A ile ittifak kurup Bakyal’ı tasfiye etti; sonra B ile ittifak kurup A’yı ikinci adamlıktan indirdi; ardından C ile ittifak kurup B’nin gücünü budadı; en sonunda da sağına D’yi, soluna E’yi alarak ve ikisi üzerinden dengeye dayanarak B’yi etkisizleştirdi.
İktidar sorunu, muhalefet sorunun çözüme bağlı
12 yıldır dile getiriyorum: Daha Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu ilk aylardan beri izlediği çizgiye itiraz ettim. Solda “devrimci Kemal” yazılarının hakim olduğu siyasal iklimde bile ısrarla “laikliği tehlikede görmeyen” bu siyasal anlayışın Türkiye’yi AKP’ye mahkum edeceğini belirttim. O yıllarda yazdıklarımı www.mehmetaliguller.com adlı kişisel internet sitemden bulup okuyabilirsiniz.
Ve orada yazdıklarıma dayanarak da hep söyledim, söylüyorum: Türkiye’nin iktidar sorunu, muhalefet sorununun çözümüne bağlıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2022
Normalleşmenin sabotajcıları
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/01/2023
Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarının başında Ankara’nın Şam’la ilişkilerini normalleştirmesi geliyor. İki ülkenin 2011 öncesi duruma dönmesi, Amerikan koridorunun yıkılmasından sığınmacı sorununa çözüme kadar bir çok olumlu sonuç doğuracak.
Bu nedenle Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in telkiniyle başlayan Ankara-Şam normalleşmesinin büyük bir özenle yürütülmesi gerekiyor. Bunun yolu da 12 yıldır süren bu probleme kaynaklık etmiş anlayışın mümkün mertebe normalleşme çabalarının kenarında tutulmasıdır.
Zira meseleye 12 yıldır aynı yanlış perspektiften bakan, Suriye’yi Osmanlı mirası gözüyle gören, fetihçi anlayışa sahip bu isimlerin değerlendirmeleri, Ankara-Şam normalleşmesini sabote edecek türden…
İşte bunlardan sonuncusu, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın danışmanı ve parti yöneticisi olan Prof. Dr. Yasin Aktay’dı.
82. İL HALEP HAYALİ
Aktay, “Halep Türkiye’nin kontrolüne verilmeli” dedi!
Kahvede pişpirik oynarken bile edilmeyecek bu laf, bir televizyon programında, kamuya açık bir şekilde söylenebildi!
Üstelik profesör unvanlı iktidar partisi yöneticisi, bu lafı ederken kullandığı gerekçeleriyle de vahim anlayışını sergiledi. Prof. Aktay “Halep ilk zamanlarda ÖSO’nun elindeydi. Fakat İran ve Rusya’nın yardımıyla Esad rejimi oraya bir çullandı” dedi!
Sanırsın Halep Suriye toprağı değil, Esad yönetimi Suriye yönetimi değil!
Peki Erdoğan’ın danışmanı Prof. Aktay bu lafı hangi bağlamda söyledi? Türkiye’deki Suriyelilerin dönüşü bağlamında…
Bakınız bu, AKP’nin 2016’dan beri Suriye’nin müttefikleri olan Rusya ve İran’la işbirliği yaptığı halde neden bir türlü Suriye’yle ilişkilerini düzeltme yoluna gitmediğinin de nedenidir. Anlatalım:
AKP’NİN ÜÇ AŞAMASI
AKP iktidarının Suriye serüvenini kabaca üç aşamalı olarak değerlendirebiliriz.
1. Aşama: AKP’nin Esad’ı devirip, Suriye’de İhvan rejimi kurmayı hayal ettiği dönem. AKP bu dönemde Bosna’dan Sincian’a kadar dünyanın pek çok yerinden silahlı radikal İslamcı gruplara Türkiye’nin sınırını açtı. Bunları Suriyeli muhaliflerle birleştirerek Özgür Suriye Ordusu kurdu. AKP, Esad karşıtlığı düzleminde PYD/YPG’yle de ittifak aradı.
2. Aşama: Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesi AKP için tabloyu değiştirdi. Esad’ın devrilmesi artık mümkün değildi. AKP’nin de uçak krizinden sonra aynı çizgiyi sürdürebilmesi mümkün değildi. Erdoğan ikili bir politika belirledi. Hem Rusya’yla işbirliği yapacak ama hem de devirme hedefi yerine Esad karşıtlığını sürdürecekti. Amaç da Suriye’nin kuzey batısında Türkiye’nin himayesinde ÖSO nüfuz bölgesi edinmekti. İktidar, TSK’nin terörle mücadele operasyonlarını da bu amacın zemini yapmaya çalıştı.
İşte bu süreçte iktidar gazeteleri “82. İl Halep” manşetleri attı; iktidarın içişleri bakanı, Suriye iç işmiş gibi, ÖSO’nun etkin olduğu topraklara kaymakam, belediye başkanı, emniyet müdürü atadı; cumhurbaşkanı kararnamesiyle Suriye topraklarında Türk üniversitesine bağlı fakülte açıldı; Türk Lirası dolaşıma sokuldu vb.
Jeopolitikçi bir yaklaşımla Ankara’nın güvenliğini Hatay’a, Hatay’ın güvenliğini de Halep’e bağlayan bu anlayış, iktidarın Rusya-ABD arasında denge araması üzerinden bugüne kadar sürdürülebildi.
3. Aşama: Ukrayna krizi, Putin’i Suriye bagajını hafifletme ihtiyacıyla karşı karşıya getirdi. Erdoğan’ın da en kritik seçimi öncesinde muhalefetin gündeme getirdiği sığınmacı sorununa çare bulması gerekiyordu. Yani Putin’in dış politika ihtiyacı ile Erdoğan’ın iç politika ihtiyacı örtüştü. Putin, Erdoğan ile Esad’ın normalleşmesini istedi.
Kuşkusuz Erdoğan açısından 12 yıllık politikayı bir gecede sıfırlamak kârlı değildi. Sığınmacı sorununa çözüm ile ÖSO nüfuz bölgesi hedefini sürdürebilmeyi birleştirmeye çalıştı: Sığınmacıları, Suriye topraklarında projelendireceği yerleşim bölgelerine taşımak.
Rusya da, İran da buna karşı çıktı; sığınmacıların geldikleri yerlere dönmesini savundu. Bu durum ile Esad yönetiminin iki şartı, normalleşmenin başlamasını önledi. Şam’ın şartları, Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesi ve TSK’nin Suriye topraklarını terk etmesiydi.
Moskova’nın kolaylaştırıcılığında şartlar esnetildi ve AKP normalleşmeye mecbur kaldı.
KENARDA TUTULMALILAR
İşte Erdoğan’ın danışmanı Prof. Yasin Aktay’ın sığınmacılara çözüm bağlamında Halep’in Türkiye’ye verilmesini talep eden sözleri, ÖSO nüfuz bölgesi hedefini sürdürmenin ifadesidir. Ancak 82. il Halep konusu dün de hayaldi, bugün de…
Bu tür çıkışlar, Davutoğlu’nun inşa ettiği “stratejik derinlik”çiliğin devamıdır, jeopolitikçi yayılmacılıktır, neo-Osmanlıcılıktır ve 12 yıldır görülen rüyadır, hayaldir…
Bu açıdan hiçbir ciddiyeti yoktur. Ancak…
Bu gayriciddi sözlerin sahibi iktidar partisinin yöneticisidir ve iktidar partisinin genel başkanının danışmanıdır. O bakımdan Ankara-Şam normalleşmesini sabote edebilecek niteliktedir.
Bu nedenle başta da belirttiğimiz gibi, Ankara, bu kritik dış politikayı hayata geçirirken azami özen göstermeli ve 12 yıllık yanlışta ısrar edenleri kenarda tutmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Ocak 2023
Problemin kaynağı, probleme çözüm olamaz
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/01/2023
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “altı siyasi parti genel başkanı, cumhurbaşkanı kadar her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacak” demişti.
Ben de dahil pek çok kişi bu açıklamaya tepki göstermiştik. “İpotekli masa” başlıklı yazımda, Davutoğlu ve Babacan’ın bugün Altılı Masa’yı ipotek altına aldığına, “cumhurbaşkanı kadar imza yetkisi” ile yarın da yürütmeyi ipotek altına alacağına dikkat çekmiştim.
Türkiye’deki en son kişi!
HaberTürk yazarı Nihal Bengisu Karaca’ya konuşan Davutoğlu bizlere şu sözlerle tepki göstermiş: “Genel başkanlar yürütme mekanizmasının içinde etkin bir şekilde yer alacaklar ve karar alma ve imza süreçlerinde yetki sahibi olacaklardır. Buradan bir vesayet çıkaranlar zihnen tek kişinin tek akılla tüm yetkiye sahip olduğu Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi mantığına zihnen teslim olanlardır.”
Bu sözleri, elbette bir siyasetçinin kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıt olarak değerlendiremeyiz. Bu sözler en hafifinden çarpıtmadır. Çünkü Davutoğlu, herhangi bir kişiyi “AKP’nin başkanlık sistemi mantığına zihnen teslim olmakla” suçlayabilecek, Türkiye’deki en son kişidir!
Ne yazık ki Altılı Masa’nın Türk siyasetine bir de böyle “katkısı” oldu: AKP’nin Türkiye’yi bu hale getirmesinde en üst düzeyde rolleri olanlar, muhalif kanallara çıkıp, sanki hiç rolleri olmamış gibi konuşuyor, dahası kurulduğu günden bugüne kadar AKP’ye muhalefet etmiş isimlere, muhalefet etme dersi bile vermeye kalkıyorlar!
İşte Davuoğlu’nunki de o hesap: Bugünkü başkanlık sisteminde hiç sorumluluğu yokmuş gibi, başkalarını başkanlık sistemi zihniyetine teslim olmakla suçlayabiliyor!
“En doğru karar” diyordu!
Sonradan şöyle şeyler söyleyebiliyorlar tabi: “Başkanlık sistemini getiren 2017 referandumuna neden itiraz etmediniz diye eleştiriyorlar. Ben itirazlarımı cumhurbaşkanına yazılı olarak yaptım. Kamuoyu ile paylaşmak da istedim. İlk defa buradan söyleyeceğim, o günlerde bizi televizyonlara çıkartıp bu konuları paylaşabileceğimiz tek bir cesur televizyon kanalı çıkmadı” (18.12.2019).
Davutoğlu hangi televizyonu arayıp referanduma muhalefet edeceğini söylemiş de çıkarmamışlar! Doğru değil elbette. Cesur televizyonlar vardı ve biz o cesur televizyonlarda çıkıp tek adam yönetimi getirecek referandumda neden hayır denilmesi gerektiğini günlerce anlatıyorduk.
Geçiniz, kaldı ki referandum sonuçlanınca Davutoğlu şu mesajı paylaşmıştı sosyal medyadan: “Milletimiz en doğru kararı vermiştir. Referandum sonucu ülkemize ve aziz milletimize hayırlı olsun” (16.4.2017).
“Başkanlık otoriterlik getirmez” diyordu!
Bakmayın siz şimdi Davutoğlu’nun bugün söylediklerine, kendisi başkanlık sisteminin en büyük savunucularındandı. “Başkanlık sistemine geçilmesi doğrudur. Seçim beyannamesinde olacak, bizzat ben yazdım” (28.3.2015) diyordu. “En doğru form başkanlık sistemidir. Öyle bir anayasa, öyle bir hükümet modeli koyalım ki torunlarımız da rahat etsin” (28.12.2015) diyordu.
Katıldığı bir canlı yayında, başbakan olarak kendisiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı fikirde olması nedeniyle sorun çıkmadığını ama isimler değişince “yetki karmaşası” sorunu çıkacağını savunarak doğru olanın “başkanlık sistemine geçmek” olduğunu anlatıyordu. Hatta Davutoğlu bunun otoriterlik getireceğini savunanlara da itiraz ediyordu: “Bu otoriter bir anlayışı beraberinde getirecek diye bir şey söz konusu değil. Onun için gerekli güç dengelerini yansıtmamız gerek.”
Davutoğlu şimdi kalkmış, kendisini eleştirenleri, “başkanlık sisteminin zihniyetine teslim olmakla” suçlayabiliyor; üstelik suçladıkları, kendisi başkanlık sistemini desteklerken de o sisteme açıkça karşı koyanlardı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2023
İpotekli masa
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/01/2023
Altılı Masa’nın eski AKP’li iki bileşeni olan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın son açıklamaları, bu ikilinin sadece Millet İttifakı’nı değil, yarın da yürütmeyi denetim altında tutmayı planladıklarını gösteriyor.
İkilinin büyük tepki görmesi gereken çıkışlarına sessiz kalınması, ikilinin seçim üzerinden büyük ortaklarını rehin aldıklarını, masayı ipotekli hale getirdiklerini gösteriyor.
Babacan-Davutoğlu sorunu
Kılıçdaroğlu “beşli çeteyle mücadele” dedikçe, Babacan “büyük sermaye” diyor; Kılıçdaroğlu “kamulaştırma” deyince, Babacan “daha çok özelleştirme” diyor…
Dolayısıyla Altılı Masa iktidarında ekonominin dümeninin Ali Babacan’da olması halinde, Türkiye’nin alt ve orta sınıflarını daha da derinleşecek yoksulluk bekliyor!
Ancak DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Altılı Masa’ya zararının, temsil ettiği neoliberalizmle sınırlı kalmayacağı görülüyor.
Babacan’ın Türklüğün anayasadan çıkarılmasından tarikatların serbest kalmasına ve her tarikatın kendi din adamlarını kendi eğitimcileriyle yetiştirmesini savunmasına kadar bir dizi politikası, tehlikenin daha da büyük olduğuna işaret ediyor.
Hiç lafı dolandırmadan belirtelim: Babacan’ın savundukları, AKP’nin ülkeyi bu hale getiren programıdır! Zaten halen mali sermaye kârını yüzde 250’ler mertebesinde artırmıyor mu? Altı yaşındaki çocukla evlenen hoca tarikatın kendi iç okulunda değil de MEB okulunda mı yetişti? Türkiye Cumhuriyeti ibaresini kurumların isminden AKP çıkarmadı mı?
İpotekli yürütme
Ya Ahmet Davutoğlu?
Muhalefet Suriye’yle normalleşmeyi savundukça ve iktidarı bu çizgiye gelmeye zorladıkça, Davutoğlu normalleşmeye karşı çıkıyor; muhalefet sığınmacıların geri dönüşünü savundukça, Davutoğlu buna karşı çıkıyor.
Dolayısıyla Altılı Masa iktidarında dışişlerinin dümeninde Davutoğlu’nun olması halinde, Türkiye’nin dış politikasını mevcuttan bile daha büyük sorunlar bekliyor!
Ancak Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun Altılı Masa’ya zararının, temsil ettiği bu dış politika anlayışıyla sınırlı kalmayacağı görülüyor.
Davutoğlu’nun şu son çıkışı bir “ipotekli yürütme” sorununa işaret ediyor: “Genel başkanlar doğrudan karar süreçlerinin içinde imza yetkisine sahip olarak bulunacaklar, cumhurbaşkanı kadar her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacaklar.”
Yani altı siyasi parti genel başkanının denetiminde bir cumhurbaşkanı! O halde Erdoğan‘ın aynı zamanda siyasi bir kimliğinin olmasına neden karşı çıkılıyor? Nerede kaldı cumhurbaşkanının tarafsız olması savunusu?
Türkiye’nin muhalefet sorunu
Dörtlü Millet İttifakı’nın Altılı Masa’ya dönüşmesi, yani CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’ye; Gelecek ve DEVA’nın dahil edilmesi, sınırlı nicel artışla nitelikte azalma demek özetle…
Bu iki parti sınırlı nicelikleriyle Altı Masa’yı ipotekli hale getirmiş, yarın için de “ipotekli yürütme” hedefinde olduklarını ortaya koymuşlardır.
Dolayısıyla dönüp dönüp aynı noktaya geliyoruz:
1) AKP’nin 20 yıldır iktidar olabilmesi AKP’nin başarısından çok muhalefetin başarısızlığıyla ilgilidir.
2) Türkiye’nin iktidar sorununun çözümü, muhalefet sorununun çözümünden geçmektedir.
Seçimle sınırlı ittifak
Ortaya çıkmış bulunuyor ki, Altılı Masa’nın birlikte Türkiye’yi yönetmesi mümkün değil. Bu eşyanın tabiatına aykırı.
Dolayısıyla Altılı Masa Türkiye’yi yönetme iddiasıyla seçmenin karşısına çıkmaya kalkarsa, seçmene yalan söylemiş olur.
Bu durumda seçimi kazanmak istiyorsa Altılı Masa’nın yapacağı en tutarlı şey, bir yıl içerisinde Türkiye’yi bugünkü sistemden kurtaracak geçici bir cumhurbaşkanı seçmek. Kurduğu ittifak da bu hedefle sınırlı olmalı.
Bu hedefe ulaşıldıktan sonra her parti kendi bağımsız siyasetini yapmaya devam eder.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ocak 2022
Suriye’yle normalleşmede İran karşıtlığının amacı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/01/2023
Türkiye gazetesinin önceki günkü manşet haberi dikkat çekiciydi: “Suriye’de Ordu Ayarı”
Gazetenin iddiasına göre “Türkiye ile normalleşmeye karşı çıkan Batı ve İran, Esad’ı devirmeye çalışıyormuş, Tahran Suriye ordusuna baskısını artırmış, Esad’a son 1,5 ayda iki suikast girişi olmuş, bu suikast girişimlerini atlatan Esad da bazı generalleri tasfiye etmiş.”
Fantastik bir film senaryosu gibi ve ilgi çekici ama elbette doğru değil.
ABD ile İran Suriye ve Irak’ya çarpışıyor
Gazetenin iddiasına göre “Türkiye ile normalleşmeye karşı çıkan Batı ve İran, Esad’ı devirmeye çalıştı.”
Burada Batı dediği ABD olmalı. Peki ABD ve İran, aynı cümlede, Esad’ı devirmeye çalışınca, işbirliği yapmış olmuyor mu? Peki bu mümkün mü?
Çünkü tersine ABD ve İran çatışıyor. Üstelik sadece Suriye’de değil, Kuzey Irak’ta da çatışıyor. Dahası ABD’nin Suriye operasyonlarının nedenlerinin başında da Suriye’nin İran’la ilişkisi yatıyordu. İran-Suriye bağı, Hizbullah/Lübnan etkisi demekti ve bu da İsrail’in çıkarlarına aykırıydı çünkü.
Hatta ABD, Suriye operasyonlarının çeşitli evrelerinde, İran’ın Suriye’den çıkarılması halinde, siyasi çözüm olabileceği mesajları bile vermişti.
Normalleşmeye İran değil ABD-İsrail karşı
Tamam, ABD Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesine karşı. Bunu açıkça ilan da ettiler. ABD Dışişleri Sözcüsü Ned Price’ın Moskova’daki üçlü savunma bakanları görüşmesi sorusuna yanıtı şöyle oldu: “Beşar Esad’ı eski durumuna döndürmek için ilişkilerini iyileştiren veya destek veren ülkeleri desteklemiyoruz” (AA, 4.1.2022).
Peki İran’ın Türkiye ile Suriye normalleşmesine karşı olduğunun dayanağı ne? Hiç!
Çünkü tersine İran, Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesini savunuyor. Dahası Rusya ve İran’ın Türkiye’yle kurdukları üçlü Astana Platformu’nun temel konusu bile bu.
Moskova ve Tahran, Ankara ve Şam normalleşsin diye uğraşıyor. Nitekim Astana Platformu’nun zirve sonuç bildirileri bu temenniyle dolu.
Kuşkusuz, müttefikler arasında bile çelişkiler olur ama iki müttefikten birinin diğerine karşı kendi düşmanıyla işbirliği yaptığını iddia edebilmek, ne yazık ki haberciliği aşıyor!
İsrail Suriye’yi vurdu, İran’ı hedef aldı
İran Suriye’nin dostudur, müttefikidir. İran’ın desteği, Suriye’nin Atlantik baskısı karşısında direnebilmesini kolaylaştırdı. Atlantik cephesinde yer alan Türkiye’nin bu süreçte pozisyon değiştirmesi ve Esad’la anlaşması, İran’ın da çıkarınadır.
Bunun tersini savunmak hem doğru değildir hem de sağlıklı normalleşmeyi torpilleyen bir tutumdur. Hem devlet hem de iktidar cephesi içerisinde İran konusunda, konu ettiğimiz haberdeki yaklaşımı benimseyenler olduğunu biliyoruz. Bu fantastik haberi de o nedenle konu ediniyoruz zaten. Ve bu amaçla dikkati esasa çekmek istiyoruz.
İran’ın Türkiye-Suriye normalleşmesine karşı çıktığının iddia edildiği süreçte üç önemli olay yaşandı:
1) İsrail, Suriye’ye saldırdı, Şam havalimanını füzelerle vurdu (Cumhuriyet, 2.2.2022).
2) İsrail basınına göre, İsrail Savunma Bakanlığı, İran’a olası bir saldırı için bütçe artışı talep etti (TRT Haber, 2.2.2022).
3) İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir, Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi.
Yani İran’ın Türkiye-Suriye normalleşmesini önlemek için Batı’yla işbirliği içinde Esad’ı devirmeye çalıştığının iddia edildiği, yani okların İran’a yöneltildiği süreçte, İsrail Suriye’yi vuruyor ve İran’ı hedef alıyordu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ocak 2022
Yeşil değil kızıl Marx
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/01/2023
Almanya’nın ünlü dergisi Der Spiegel, 2023’ün ilk sayısında dikkat çeken bir kapak yaptı: “Sonuçta Marx haklı mıydı?”

Marx, derginin kapağında kolları dövmeli ve yeşil bir gömlekle resmedilmiş.
Marx’ın kızıllığını örterek yeşilleştirmek, düzene öfkesini dövmeye indirgemek, sistemin tanıdık bir yaklaşımı…
Emperyalist-kapitalist sistem, üzerindeki basıncı yüzyıl önce sosyal demokrasi ile, bir süredir de yeşilcilik ile dengelemeye çalışıyor. Arasında bir de sivil toplumculuk ve feminizm vardı elbette…
Özellikle Avrupa’da, son 20 yıldır, sistemin sistem içi muhalefeti olarak büyütüldü yeşilcilik. Böylece alarm veren sistem, sistem karşıtlarının “yıkıcı” muhalefeti yerine, sistem içi kuvvetlerin “yapıcı” muhalefetiyle ayakta tutulacaktı.
SİSTEMİN KABULLENEBİLECEĞİ BİR MARX HAYALİ
Der Sipegel, dövmeli, yeşil gömlekli Marx kapağıyla, kızıllığı/devrimciliği budanmış bir Marx’ın sistem için kabul edilebilir olacağının mesajını vermiş oluyor aslında…
Emperyalist-kapitalist sistemin 2008 krizinden bu yana Marx elbette yeniden keşfediliyor, doğru ama Marx’ı “keşfeden” sistemin sahipleri, ondan, sistemin sürdürülebilmesinde yararlanmak istiyorlar.
Sınıf savaşı ve proletarya diktatörlüğü yoluyla kapitalist sistemin yıkılmasını esas alan görüşleri yok sayılarak, sadece ekonominin sorunları bağlamında değerlendirilebilecek bir Marx’a sistemin kimi ideologları bir süredir “evet” diyor…
Piyasanın düzenleyiciliğinin yetmediğinin görüldüğü ve devlet müdahalesinin hatta belli ölçülerde kamuculuğun bile gündeme geldiği salgın şartlarında, Marx’ı sadece “ekonomide daha adil bölüşüm” yönüyle kabullenmenin teorileri de yapıldı.
‘PİYASA YETMEZ, DEVLET LAZIM’
Kapaktan içeri geçebiliriz artık. Bakalım Der Sipegel “Sonuçta Marx haklı mıydı?” sorusuna kimlerden hangi yanıtları aktarmış?
Makalede özetle “Daima eşitsizlik üreten ‘iklim katili kapitalizm’ yenilenmeli” görüşü işleniyor (harici.com.tr, 2.1.2022). “Piyasanın her şeyi düzene sokacağı” görüşüne artık kimsenin inanmadığını belirten dergi, küreselleşmenin raydan çıktığını, örneğin Almanya’da toplam servetin üçte ikisinin, nüfusun yüzde 10’na ait olduğunu, bunun da büyük dengesizlik yarattığını belirtiyor.
Der Spiegel, kapak dosyasında çeşitli isimlerin görüşlerini aktarıyor:
Örneğin 22 milyar dolar serveti olan Hedge fonu yöneticisi Ray Dalio “Zenginliği ve refahı tek taraflı paylaştıran bu kapitalizm acilen ve kökten reforma tabi tutulmalı, yoksa yok olacak” uyarısını yapıyor ve “yeniden paylaşım” öneriyor.
Örneğin Japon felsefeci Kohei Saito, artık büyümeye değil refahın daha iyi paylaştırılmasına odaklanılması gerektiğini savunuyor ve ekolojik denge için “Marksist büzülme/küçülme kültürü”nü uygun görüyor.
Örneğin ABD Başkanı Bush’un ekonomi başdanışmanlığını yapmış olan Prof. Glenn Hubbard, “Kapitalizm bugün az sayıda insanın refahını artırmasına yol açıyor” uyarısında bulunuyor.
Örneğin iktisatçı Mairana Mazzucato, özellikle iklim değişikliği düşünüldüğünde, tek başına piyasanın başarılı olamayacağına dikkat çekiyor. “Şirketlerin iradeden ve genel bakıştan yoksun olduğunu” belirten Mazzucato, “Devletin yön belirlemesi, iddialı toplumsal hedefler saptaması ve tüm güçleri buna odaklaması gerekir” diyor. Mazzucato’nun gerekçesi de şöyle: “Çünkü modern ‘hissedar-kapitalizmi’, şirketlerin paralarını inovasyona değil, finans işlemlerine yatırmalarına olanak tanıyor.”
Örneğin iktisat profesörü Tim Jackson, “daha fazla tüketim, daha çok kâr ve daha büyük servet” amaçlayan kapitalizme işaret ederek, tersinin mümkün olabileceğini savunuyor.
MARX HAKLIYDI: LENİN VE MAO İSPATLADI
Özetle Der Spiegel, emperyalist-kapitalizmin mevcut krizi aşamadığı şartlarda, piyasanın yetmediğini, devletin devreye girmesi gerektiğini sayfalarına taşıyor.
Ancak en başta da belirttiğimiz gibi, bu, yeni olmayan ve zaten bir süredir sistemin ideologları tarafından da görülerek uyarısı yapılan bir gerçekliktir. Der Spiegel, bunun üzerinden, kapak dosyasıyla, kızıllığı yani devrimciliği giderilmiş bir iktisadi yaklaşımın sistemin restorasyonunda değerlendirilebileceğine işaret etmiş özetle…
Bu nedenle Der Spiegel’in kapağı, siyaseten tümüyle aldatıcı bir kapaktır ve sorusunun yanıtı da zaten çoktan verilmiştir: “Sonuçta Marx haklı mıydı?” Evet haklıydı. Lenin Marx’ın haklı olduğunu ispatladı. Mao Marx’ın haklı olduğunu ispatladı. Bugün de Xi Jinping Marx’ın haklı olduğunu gösteriyor.
Başta Foreign Affairs olmak üzere sistemin ideolojik yayın organları, “Xi Jinping, Mao’nun kızıl Çin’ini geri getirdi” yakınmalı dosyaları boşuna kapaklarına taşımıyor!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ocak 2022
Esad kazandı, Atlantikçilik kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/01/2023
Putin’in dış politika ihtiyacı ile Erdoğan’ın iç politika ihtiyacının kesişmesi sürecinde altı ay önce Moskova’nın zorlamasıyla açılan “normalleşme kapısı”, Türk ve Suriye savunma bakanlarının buluşturulmasıyla biraz daha aralandı.
Konusu itibariyle 11 yıldır yazdığım makalelerin içinde en çok yer tutanı büyük olasılıkla Suriye’dir ve Türk dış politikasının yanlışlığı ile bu yanlışlıktan dönülmesinin gerektiğidir. İçinde “Ankara ile Şam anlaşmalıdır/normalleşmelidir” cümlesi geçen makale sayım, kuvvetle muhtemel 200’ün üzerindedir.
Dolayısıyla bundan sonraki ağırlıklı gündemim, başlayan normalleşmenin nasıl sağlıklı ilerleyeceği ve nasıl hızlanabileceği üzerine olacaktır.
‘Esad’lı çözümün’ kabulü
Moskova’da savunma bakanlarının hangi dosyaları konuştuğu ve ne kadarında mutabık kaldığı konusu kuşkusuz hâlâ spekülasyon düzeyinde. Hem Türk basınında hem de Suriye basınında bu konuda pek çok haber/analiz var. Özellikle Suriye basınında Ankara’nın pek çok Şam talebini kabul ettiği iddiası var.
Tüm bunlardan önce saptanması ve üzerinden hareket edilmesi gereken en önemli gerçeklik, normalleşme kapısının savunma bakanları tarafından biraz daha aralanmasının, Türk dış politikasına, bölgesel ve küresel politikalara etkisi bakımından ne anlama geldiğidir.
O anlam açık ve basittir: Türk dış politikası açısından da bölge politikaları açısından da “Esad’lı çözüm” artık kabullenilmiş bir gerçekliktir. Artık mesele bu gerçekliği küresel politikalara da taşımaktır; başlamıştır, taşınacaktır.
Silahlı grupların dağıtılması sorunu
Esad’ı altı ayda yıkma, Suriye’de “Esad’sız çözüm” arama, Esad karşıtı kuvvetlere dayanarak Suriye’yi parçalama, Esad’ın (merkezin) yıkıldığı şartlarda, çevrede birkaç nüfuz bölgesi / özerk alan / devletçik kurma hedefi, ABD başta tüm Atlantik kuvvetleri için yıkıldı.
Türkiye, bu hedefleri hayata geçirme bağlamında en ileri fonksiyon icra eden ülke olarak, artık “Esad’lı çözüm”ü kabul etmiş durumda. Şimdi mesele bunun gereğini sahada yapmaktır. Normalleşmenin hızlanması da sağlıklı ilerlemesi de buna bağlıdır. O gereği şöyle açıklayalım:
“Esad’sız çözüm”ün sahadaki maddi dayanakları neydi? Suriyeli ve Bosna’dan Sincian’a uzanan geniş coğrafyadan ithal edilen radikal İslamcı silahlı güçlerdi. Türkiye hem bunlara sınırlarını açarak Suriye’ye geçiş imkanı sağladı, hem bunları tek çatı altında toplayarak ordulaştırmaya çalıştı, hem de üzerinden “meclis” ve “hükümet” oluşturdu.
“Esad’lı çözüm” kabul edildiğine göre, Türkiye artık bu silahlı İslamcı yapıları dağıtmalıdır. Artık temel mesele budur.
Askeri işbirliğinin kritik önemi
Bu meselenin çözümü, Suriye açısından bir diğer büyük sorun olan Türk askerlerinin varlığı konusuna da esnek çözüm getirecektir. Şöyle ki:
Türkiye’nin 11 yıldır topladığı bu yapıları dağıtmak elbette kolay değildir, siyasal ve sosyal maliyeti olacaktır. Bu grupların bir kısmı varlığını sürdürmek için silah bırakmayacaktır, hatta Türkiye’ye karşı hareket edebilecektir.
İşte burada Türk ve Suriye silahlı kuvvetlerinin işbirliği kritik önemdedir. Bu işbirliği ile birincisi silahlı İslamcı grupların tasfiyesi kolaylaşır ve Türkiye’ye maliyeti azalır, ikincisi de aşamalı geri çekilme takvimi ile Türk birliklerinin alan açıcılığında Suriye birlikleri adım adım kendi topraklarında egemen olur.
Peki iktidar bu kararı alabilecek mi? Yoksa Moskova’da dile getirilen “önce siyasi istikrar sağlanmalı” şartı üzerinden seçim takvimini mi kolluyor? İnceleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2023
Emekçi emekçinin kurdu olmamalı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/12/2022
İnsanların yaşamlarındaki zorluklar nedeniyle öfkelerini, yaşamlarını zorlaştıranlara değil de başka zorluk yaşayanlara yöneltmesi, azınlıktaki egemen sınıfın çoğunluğu nasıl sömürebildiğinin yanıtlarından biridir.
Sistem, emekçiyi emekçinin kurdu yaparak ayakta duruyor. Yoksul, yoksulluğunun kaynağını emeğinin artık değeriyle zenginleşende değil, başka yoksulların aldıklarında görüyor…
Vergi aflarına öfkelen
10-15 bin TL alan beyaz yakalı, 5.500 TL alan asgari ücretlinin alacağı zamla maaşının yeni yılda 8.500 TL olacağına kızıyor. Asgari ücretlinin alacağı zammın enflasyonu artıracağını, bunun da kendi maaşının alım gücünü daha da düşüreceğine inanıyor.
Oysa enflasyonun artış nedenleri arasında çalışanlara yapılan zam sıradan bir parametreden ibarettir, esas faktörler başkadır. Türk ekonomisinde enflasyonun esası maliyet enflasyonudur. İhracat yapmak için ithalat yapmak gerekiyor. Bu da dolarizasyonun, kur farklarının, dünya piyasasındaki dalgalanmaların enflasyon olarak ekonomiye yansıması demektir. Yani emekçiye zam yapmasanız da enflasyon aynen gerçekleşir. Bu durumda emekçiye zam yapmak ekonomik dengeleri bozmaz, tersine ekonominin işleyebilmesini sağlar.
O nedenle beyaz yakalı, yoksul asgari ücretlinin zammına değil de vergi af ve istisnaları ile daha da semiren büyük sermayeye, mali sermaye kârlarına, ranta, ithalata dayalı ihracat ekonomisine öfkesini yükselttiğinde, durumu değiştirmeye başlayacaktır.
Emekli fonlarını soyanlara öfkelen
10-15 bin TL alan beyaz yakalı, 25-30 yıldır çalışan EYT’linin emekli olmasına tepki gösteriyor. “Sırf 1999’dan önce işe girdi diye 45-50 yaşında emekli oluyor, ben 65 yaşında emekli olabileceğim, adalet mi bu” diyor. Elbette adil değil ama adaletsizliğin sorumlusu 25-30 yıl çalışıp emekli olan EYT’li değil, sizlere “mezarda emekliliği” reva gören büyük sermaye ve onun siyasi temsilcileridir.
“Genç yaşta emekli oluyorlar, bizim vergilerimizle hayatlarının geri kalanını bedavadan sürdürecekler” diyor. Mesele kaç yaşında emekli olduğu değil ki… 25-30 yıl çalışan emekçiler bunlar. Çoğumuzun güzel gençlik yılları saydığımız 20-25 yaşlarında, bu insanlar günde 8-10 saat ağır işlerde çalışıyorlardı. 25-30 yıl çalıştıktan sonra emekli olmaları en insani haklarıdır.
Öte yandan bu insanlar, kimsenin vergisiyle de hayatlarının geri kalanını bedava yaşamayacaklar. Pratikte 25-30 yıl boyunca çalışırken ödedikleri sigorta birikimlerini geri almış olacaklar. Onların her ay fonlara ödediği birikimlerin, önceki emeklilere gitmesi ya da emekli fonları soyulduğu için yarın hazineden ödenecek olması, o emekçilerin değil hepimizin sorunu. Öfkenizi 25-30 yıl çalışana değil, fonlarımızı soyanlara yöneltmelisiniz.
Kamu-özel işbirliği projelerine öfkelen
Bugün çalışan yarın emekli olanın maaşını ödemiyor ama hep birlikte “iki kere kazananların” kârlarını ödüyoruz: İktidarın Kur Korumalı Mevduat sistemi, bankaya yatıracak kadar parası olanın kur farkını, bankaya yatıracak kadar parası olmayanın ödediği sistemdir özetle. Kur Korumalı Mevduat sisteminin kamuya maliyeti 200 milyar TL’yi geçti. O maliyeti hazine, yani vergilerimiz, yani hepimiz karşılıyoruz. Dolayısıyla emeklinin alacağı maaşa değil, vergilerimizin kur farkına akmasını sağlayan sisteme yöneltmelisiniz öfkenizi.
Bitmedi. Türkiye’nin son yıllardaki en büyük soygunu, büyük sermaye gruplarının aldığı ihalelerde yaşandı, yaşanıyor. Hazine garantili kamu-özel işbirliği projeleri adı altında kamunun kaynakları özel şirketlerin kasalarına akıyor; yetmiyor, her yıl düzenli vergi affı da alıyorlar. İşte beyaz yakalı öfkesini emeklinin maaşına değil, bu düzene yöneltmeli.
Bitmedi. Bazı beyaz yakalılar, EYT’lilerin emekliliğini “af” olarak yorumluyorlar. Ne büyük haksızlık. EYT’liler, kanunun geriye uygulanmasıyla gaspedilen haklarını alıyorlar, affedilmiyorlar. Tersine, mesele EYT’lilerin haklarını gaspedenleri affedip affetmeyeceğidir!
Umutlu yıllar
10-15 bin TL maaş alan beyaz yakalı sevgili kardeşim. Yaşamındaki zorlukların kaynağı ne asgari ücretlidir, ne de 25-30 yıl çalışıp emekli olanlardır. O zorlukların kaynağı yukarıda özetlediğim düzendir; büyük sermaye grupları ile onların siyasi temsilcilerinin inşa ettiği düzen.
Asgari ücretli de, emekli de, mavi yakalı da, beyaz yakalı da emekçidir, emeğiyle geçinendir, işçidir. Birlikteysek emeğimizin karşılığını çoğaltırız, değilsek daha da yoksullaşırız. Beyaz yakalıların daha çok kazanabilmesinin ve daha erken emekli olabilmesinin yolu, mavi yakalılarla ittifakından geçer.
2023 yılında bu gerçeği görerek örgütlü hareket etmen dileğiyle umutlu yıllar diliyorum…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Aralık 2022
Ortadoğu’da ABD-Fransa rekabeti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/12/2022
20 Aralık’ta Ürdün’de önemli bir konferans vardı: Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı.
Bu konferansın ilki, 28 Ağustos 2021’de Irak’ın başkenti Bağdat’ta, şu 9 ülkenin katılımıyla düzenlenmişti: Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Mısır, İran, Türkiye ve Fransa. Konferansın bölge dışı tek katılımcısı Fransa, cumhurbaşkanı düzeyinde temsil edilirken, Türkiye dışişleri bakanı seviyesinde yer almıştı.
Ürdün’deki ikinci konferansa ise 12 ülke katıldı. Üç yeni katılımcı, ev sahibi Ürdün ile Umman ve Bayreyn’di. Fransa yine cumhurbaşkanı düzeyinde katılırken, Türkiye’yi Amman Büyükelçisi İsmail Aramaz temsil etti!
İki konferans da, genel olarak Fransa’nın Ortadoğu’da etkinlik kurma hamlesi olarak yorumlandı.
ABD-PKK/PYD-KYB toplantısı
İkinci Bağdat Konferansı ile aynı günde, 20 Aralık’ta, Irak’ın İran’a yakın Süleymaniye kentinde de dikkat çekici bir toplantı vardı: ABD, PKK/PYD/YPG ve KYB toplantısı…
Kürdistan Yurseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafil Talabani’nin ev sahipliğinde, ABD’nin Suriye’deki birliklerinin komutanı Tümgeneral Matthew McFarlane ve omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) başındaki Mazlum Abdi bir araya gelmişti. Bu toplantıya, PKK’nin çatı örgütü KCK’nin başındaki Cemil Bayık da “ulusal birliğe dönüşme çağrısı” içerikli destek mektubu göndermişti.
KYB Başkanı Bafil Talabani, ertesi gün, yani 21 Aralık’ta Suriye’ye geçmiş, Rojava’da PYD eş liderleri Asia Abdullah ve Salih Müslim’le buluşmuştu.
Talabani ailesinin, eskiden Danielle Mitterrand üzerinden Fransa ile iyi ilişkiler içinde olduğu hatırlanmalı. Ayrıca, Barzani’nin bağımsız Kürt devleti referandumuna, Baba Talabani’nin, “Biz kaderimizi tayin hakkını Federal Irak Anayasasında kullandık” diye karşı çıktığı da…
ABD’nin PKK ile KYB arasında ittifak girişimi olarak okunabilecek bu hamlesi, elbette Irak’ı ve Barzani’yi ilgilendirdiği kadar İran, Türkiye ve Suriye’yi de ilgilendiriyor. Hamlenin alanının, Fransa’nın siyasal tarih bağı olduğunu belirttiği Suriye’yi içerdiğini de önemle belirtelim.
Macron’un ABD’ye uyarıları
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yukarıda bahsettiğimiz İkinci Bağdat Konferansı’nın dönüş yolunda, uçakta gazetecilere çok önemli açıklamalar yaptı.
Macron, Avrupa’nın güvenlik konusunda ABD’ye bağımlılığını azaltması ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesi gerektiğini savundu. Ukrayna krizi nedeniyle ağırlığını kaybeden stratejik özerklik konusunu da “yeniden düşünmeliyiz” diyerek raftan indirdi Macron…
Fransa Cumhurbaşkanı’nın kısa bir süre önce ABD’yi ziyaret ettiğini ve orada çeşitli ayrılıklara işaret ettiğini de önemle anımsatalım. Macron Ukrayna krizinin maliyetinin ve enerji boyutunun AB ve ABD için farklı seyrettiğine işaret etmiş, ABD’nin “Enflasyon Azaltma Yasası” ile çip politikasının Avrupa’ya olumsuz etkisinden şikayet etmişti.
Paris’teki saldırı
Yine bu süreçte dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı. Fransa’nın başkenti Paris’teki Ahmet Kaya Kültür Merkezi’ne giren silahlı bir saldırgan, üç kişiyi öldürdü, üç kişiyi de yaraladı.
“William M.” isimli saldırganın adının hızla “William Mehmet” olduğu iddia edilerek, saldırıyla Türkiye arasında bir bağ kurulmaya çalışıldı. Ardından PKK, Paris sokaklarını savaş alanına çevirdi.
Oysa saldırganın ismi William Mehmet değil, William Mallet’ti ve 69 yaşında bir Fransızdı. Saldırgan ırkçıydı ve geçen yıl bir göçmen kampına gece kılıçlı bir saldırı düzenlemişti.
Amerika’nın Sesi’nin “Beş Soruda ‘Paris Saldırısı Neden Terör Saldırısı Kabul Edilmedi?” başlıklı, ilginç ve dikkat çekici haberine göre Paris’teki Kürt dernekleri saldırının ırkçı değil terör nitelikli olduğunu savunuyordu. Amerika’nın Sesi, özetle haberde saldırının “Ulusal Anti Terör Savcılığı (PNAT)” tarafından üstlenilmemiş olmasını sorguluyordu!
Tesadüf mü?
Tüm bu olguların aynı süreçte birbirini izlemesini tesadüfle açıklayabilir miyiz? Aralarında bir bağ olduğuna dair elbette elimizde şu aşamada somut bir veri yok ancak toplamı üzerinden bir siyasal analiz de mutlaka gerekiyor.
Çünkü Ukrayna krizi bağlamında süren küresel güç mücadelesinin çok boyutluluğu ve aktörlerin çeşitli alanlardaki rekabetini, tekil olduğu gibi, bir bütünlük içerisinde de değerlendirmemiz gereken zamanlardayız…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Aralık 2022
Fransa’nın ‘yeniden’ stratejik özerklik çıkışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/12/2022
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün’de düzenlenen “Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı” sonrasında ülkesine dönerken başkanlık uçağında gazetecilere önemli değerlendirmede bulundu. Macron’un bu değerlendirmeleri, öncesindeki ABD ziyaretiyle birlikte düşünüldüğünde, daha da dikkat çekiyor.
Önce Macron’un mesajlarını / değerlendirmelerini sıralayalım:
1) “İttifak (NATO), bağlı olmam gereken bir şey değil, seçmem gereken ve birlikte çalıştığım bir şey.”
2) “AB, NATO içinde ittifaka bağlı olmadan hareket edebilmeli.”
3) “AB, güvenlik konusunda ABD’ye bağımlılığını azaltmalıdır.”
4) “AB, kendi savunma yeteneklerini geliştirmelidir.”
5) “Avrupa’nın savunma kapasitesini geliştirme çabası, NATO’ya alternatif değildir.”
6) “Stratejik özerkliğimizi yeninden düşünmeliyiz.” (AA, 22.12.2022)
YENİ DÜNYA ŞARTLARI
Fransa, Almanya’yla birlikte 2014’ten bu yana “stratejik özerklik” hedefliyor.
Stratejik özerklik, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını azaltması ve üçüncü taraflarla ABD’den bağımsız ilişki kurabilmesidir özetle…
AB, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Atlantik kampı içinde ve Soğuk Savaş şartlarında tamamen ABD’ye bağımlı hale gelmişti. Avrupa’nın motor ülkeleri Almanya ve Fransa, yeni dünya şartlarında, eski kıtanın ABD’den bağımsız ilişkiler kurabilmesini sağlamak istiyor.
Buradaki iki kilit konu, yeni dünya şartları ve bağımsız ilişki kurulacak ülkelerdir. Somutlarsak, Avrupa ekonominin merkezi olmaya ilerleyen Çin’le ve Avrupa güvenlik mimarisinin parçası gördüğü Rusya’yla ABD’den bağımsız ilişki kurmak istiyor.
Bu stratejik yönelim, Berlin ve Paris için Avrupa savunma anlayışı oluşturmayı ve Avrupa ordusu kurmayı gerekli kılıyor.
ABD’NİN AVRUPA HEDEFLERİ
Yukarıda özetlediğimiz bu tablo, aynı zamanda Ukrayna krizinin ve ABD’nin Ukrayna’da “uzun savaş” istemesinin nedenidir.
Çünkü ABD Ukrayna krizi üzerinden;
– Rusya’yı askeri ve ekonomik kayıplara uğratarak geriletmeyi,
– Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden çıkarmayı,
– Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa’nın stratejik özerklik arayışını önlemeyi,
– NATO konseptine Çin’i esas rakip, Rusya’yı yakın tehdit yazıp, Avrupa ile bu iki ülke arasına “düşmanlık” sokmayı,
– Bu düşmanlık üzerinden Batı Avrupa’yı yeniden Soğuk Savaş şartlarındaki gibi stratejisine eklemlemeyi,
– “Uzun savaş” ile Avrupa’ya gaz ve silah satarak, eski kıtayı kendisine yeniden bağımlı hale getirmeyi hedeflemektedir.
BERLİN-PARİS’İN YENİ ARAYIŞI
Nitekim, Ukrayna krizi ile birlikte Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışları yara almış ve iki ülke ABD’nin Rusya’ya yaptırım baskısı altında fiilen “stratejik özerklik” adımlarını durdurmuştu.
Dolayısıyla şimdi Macron’un “stratejik özerkliğimizi yeninden düşünmeliyiz” demesi, özetlediğimiz güç ilişkileri tablosu bağlamında, Berlin-Paris ekseninde yeni bir arayışın olduğuna işaret etmektedir.
Nedir o arayış? Avrupa’yı ekonomik olarak büyük krize sokan Ukrayna savaşının sonlanması. Bunun için bir barış masası kurulması, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri operasyonlarından önce Batı’dan istediği güvenlik garantilerinin verilmesi ve Rusya’nın yeniden Avrupa güvenlik mimarisi içinde düşünülmesi…
Bu kuşkusuz, Almanya ile Fransa’nın ABD’ye dirsek gösterebilmesiyle mümkündür.
İşte Macron, yukarıda işaret ettiğimiz çok önemli mesajlarıyla o dirseği göstermeye çalışmaktadır. Macron’un dirsek gösterebilmesi, kuşkusuz Almanya’nın sahada bunun gereklerini yapıyor olmasıyla mümkündür.
Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un kasım ayı başında Çin’i ziyaret etmesi ve Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Stenmeier’in geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile telefon görüşmesi, o dirseğin fiili dayanağıdır.
Nitekim Almanya-Çin temaslarının odağında; iki ülkenin üçüncü taraflardan (ABD’den) bağımsız ilişki geliştirmesi, Avrupa’nın stratejik özerkliğinin önemi ve Ukrayna’da barışın inşası konuları vardı.
ABD-AB SERMAYE SINIFI ÇATIŞMASI
Kuşkusuz ABD, Almanya ve Fransa’nın arayışını önlemeye çalışacaktır, çalışmaktadır. Çünkü ABD’nin hegemonyasını sürdürebilmesi, başta ve öncelikle Avrupa’nın “Amerikan stratejisine eklemlenmesine” bağlıdır.
ABD’nin elinde elbette Almanya ve Fransa’yı sıkıştıracak kartlar mevcuttur:
– Soğuk Savaş ilişkilerinin devlet organlarındaki izleri; Alman hükümeti içindeki Amerikancı koalisyon ortakları, BND içindeki CIA vb.
– Almanya ve Fransa’nın NATO yükümlülükleri.
– Alman ve Fransız sermaye gruplarına uygulanabilecek yaptırımlar.
– ABD denetimindeki yapılar üzerinden Fransa’da çıkarılabilecek iç karışıklıklar.
Evet, ABD bunları denemektedir, denemeyi de sürdürecektir.
Ancak Berlin ve Paris açısından “stratejik özerklik” hedefi, 21. yüzyılda AB’nin bir güç merkezi olup olmayacağı konusudur ve Avrupa sermayesi, büyüyebilmek için ABD’nin tüm girişimlerine rağmen buna çaba gösterecektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Aralık 2022