Archive for category Politika Yazıları

Almanya-Çin-Rusya üçgeni

Önceki yazımızda, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin savaşın ortasında neden ABD’ye çağrıldığını incelemiştik.

Özetle, ABD’nin stratejik hedefleri gereği Ukrayna’da “uzun savaş” istediğini, savaşı uzatmak için de savaş alanını gerekirse genişletmeyi amaçladığını göstermiştik.

Sorumuzun yanıtına, bugün de karşıt cephenin hareket planı üzerinden bakarak yanıt bulmaya çalışacağız.

İki Almanya

Almanya’nın başından itibaren ABD’nin Ukrayna savaşına karşı çıktığını, çünkü bu savaşın hem Alman ekonomisini hem de Almanya’nın Fransa ile birlikte yürütmeye çalıştığı “stratejik özerklik” çabasını hedef aldığını belirtmiştik.

Ancak Almanya bu direncini sürdüremedi. ABD, hem Almanya’daki Amerikancılığın temsilcisi olan hükümet ortakları üzerinden hem de Kuzey Akım’a terör saldırısı gibi uygulamalarla Berlin’in direncini önemli oranda kırdı. “İki Almanya” başlıklı makalemizde o süreci incelemiştik.

Öte yandan Alman sermaye sınıfı içerisinde de gün geçtikçe rahatsızlık büyüyor. Amerikan enerji şirketlerinin, Rus gazının yerine ABD iç pazarının 3-4 katı fiyatlarla Almanya’ya sıvılaştırılmış doğalgaz satarak ekonomiye verdiği zarardan, Biden yönetiminin “Enflasyonu Azaltma Yasası”nın Alman sanayisini baltalamasına kadar bir çok etken, ABD kapitalistleriyle Alman kapitalistlerinin çelişmesini derinleştiriyor.

Bu tablo, Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’i, Alman hükümetinin Amerikancı kanadının temsilcisi Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’a rağmen Ukrayna savaşını bitirme arayışına itiyor.

ABD’yi rahatsız eden iki görüşme

Scholz’un kasım başında Çin’e yaptığı ziyaret, esas olarak Alman sanayisinin Rusya’daki kayıplarını Çin’le dengeleme hedefini gözetiyordu. Devamı, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le geçen hafta yaptığı görüşme oldu.

Daha ilginci de salı günü yapılan bu görüşmeyi, çarşamba günü eski Rusya Devlet Başkanı Dmirty Medvedev’in Putin’in mesajını götürmek üzere Beijing’e yaptığı ziyaretin izlemesiydi.

Birbirini izleyen bu görüşmelerin ortak noktası ise Çin’in Rusya ve Almanya’ya mesajlarıydı. Xi Jinping Steinmeier’e “Çin’in barış görüşmelerini teşvik etmeye kararlı olduğunu” söylerken, Medvedev’e de “barış görüşmelerini aktif olarak teşvik ettiğini” vurguladı.

Bhadrakumar: ABD’ye meydan okuma

Hindistan’ın eski önemli diplomatlarından M.K. Bhadrakumar, bu tabloyu değerlendiği çok önemli makalesinde şu yorumu yapıyor: “Almanya, Berlin’in Ukrayna’da barış yapıcı olarak benzersiz bir konuma sahip olduğunu gördüğü Çin ile yapıcı angajmanı sürdürerek ABD’ye meydan okuyor” (Asia Times, 25.12.2022).

Hint diplomat, “Biden yönetiminin Rusya ile derinden bir vekalet savaşına girdiği ve Ukrayna’yı ‘gerektiği sürece’ desteklemek için her türlü niyete sahip olduğu mevcut kavşakta, Alman liderlerinin Ukrayna’da Çin ile barışı tartışabilmesini” cesurca bir hareket olarak niteliyor.

Ukrayna’da bir “Almanya-Çin-Rusya üçgeni” kurulmakta olduğuna dikkat çeken Hint diplomat Bhadrakumar, Scholz ve Steinmeier’in “ABD’nin Almanya-Çin ortaklığını yok etmesine izin vermeyeceğini ve Almanya’nın bir vasal devlete indirgenmesini kabullenmeyeceğini” belirtiyor.

İnisiyatif ABD’de değil

Görüldüğü üzere, ABD’nin Zelenski’yi çağırarak “uzun savaşı” sürdürebilmek için gerekirse cepheyi genişletme hedefi ortaya koyması, bir yandan da Almanya-Çin-Rusya üçgeninde inşa edilen barış masasını engelleme niyeti taşıyor.

Kuşkusuz bunun ABD’yi -1945 yılından bu yana ilk kez- rakiplerinin inisiyatifine yanıt verme pozisyonuna indirgendiğini de saptamalıyız.

Çok merkezlilik/kutupluluk zaten böyle inşa oluyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2022

1 Yorum

Zelenski’nin açıklamadığı anlaşma

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski savaşın ortasında ABD’ye neden çağrıldı? Kongre’de konuşması için mi? Bunu zaten internet yoluyla yapıyordu. Patriot almak için mi? O istemeden ABD zaten pek çok silah gönderiyordu? Mali destek almak için mi? ABD periyodik mali yardım yapıyor zaten.

Sorumuzun yanıtı belki de Zelenski’nin dönüş yolundaki şu sözlerindedir: “Washington’dan iyi sonuçlarla dönüyoruz. Patriot konusu Ukrayna için çözüldü. Maddi destek de olacak. Ayrıca başka anlaşmalar da var ve daha sonra bunlardan bahsedeceğiz.

Zelenski’nin şu anda bahsedemediği “başka anlaşmalar” ne ola ki?

ABD ‘uzun savaş’ istiyor

Pek çok kez belirttik: ABD Ukrayna’da “uzun savaş” istiyor. Çünkü ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak yıpratmayı, Rusya’sız bir Avrupa güvenlik mimarisi inşa etmeyi, Batı Avrupa’yı yeniden kendi stratejisine eklemlemeyi ve Arktik-Baltık’tan Doğu Akdeniz’e uzanan yeni bir “demir perde” inşa etmeyi hedefliyor.

Beyaz Saray’ın bu maçla Zelenski’nin “savaşa devam” iradesini sürdürebilmesine ve Zelenski üzerinden de Amerikan kamuoyunun cilalanmasına ihtiyacı var. Çünkü hem Ukrayna’da hem de ABD’de “barış masası kurulmalı” diyenlerin sesleri yükselmeye başladı.

İşte Zelenski’nin ABD’ye çağrılması ve Kongre’den NASA’ya ABD içinde “halkla ilişkiler” çalışmasında kullanılması bu nedenleydi. Tabi daha önemlisi “uzun savaş”ın nasıl sürdürülebileceğinin ele alınmasıydı…

Neo-Con Albayın işaret ettiği olasılık

Emekli ABD’li Albay Douglas Macgregor, “Washington, Ukrayna’nın acısını uzatıyor” başlıklı bir makale yazdı (theamericanconservative.com, 20.12.2022). Neo-Con Albay, aksi propagandaya rağmen Ukrayna’da savaşın kötüye gittiğini, Ukrayna Silahlı Kuvvetler Komutanı Zaluzhny’nin artık “yardım değil yeni ordu istediğini” belirtiyor ve sahadaki tablodan hareketle ABD’nin Vietnam’daki vekalet savaşının ardından Ukrayna’daki vekalet savaşının da felakete gittiğine dikkat çekiyor.

Macgregor, ABD’nin tıpkı Vietnam’daki gibi Ukrayna’da da “savaş kazanılana kadar çekilmeyeceğiz” çizgisini sürdürdüğünü belirtiyor ancak NATO’nun bölündüğünü ve ABD’nin bu çizgiye Polonya ve Romanya dışında destek bulamadığını kaydediyor.

Ve Neo-Con Albay Macgregor, Johnson’un Vietnam konuşmasıyla benzeştirerek, Biden’ın da “ABD liderliğinde Ukrayna’ya ABD-Polonya-Romanya silahlı kuvvetleri gönderilebileceği” tehlikesine işaret ediyor.

Polonya’nın katılabileceği savaş

Bu olası mı peki? Yüzde yüz hayır diyemeyiz. Çünkü:

ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Adam Kinzinger, durduk yere “NATO Rusya’yı üç gün içinde saf dışı bırakabilir” iddiasına bulunmuyor (cumhuriyet, 20.12.2022).

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Marcin Ociepa, laf olsun diye “Bizim katılacağımız bir savaş olasılığı nedir? Son derece yüksek. Siyasi açıdan bir şeyin olasılığı en az yüzde 30 ise, o halde buna şimdiden hazırlanıyorum” demedi (Sputnik, 29.11.2022).

Polonya Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak, ABD’nin göndereceği Patriot sisteminin “Polonya’nın güvenliğini, Ukrayna’nın güvenliğini ve NATO’nun tüm doğu kanadının güvenliğini” sağlayacağını boşuna belirtmedi (trthaber, 22.12.2022).

Unutmadan, Polonya’ya düşen Ukrayna füzelerinin “Rus saldırısı” diye propaganda edilmesinin üzerinden daha iki ay geçti!

Polonya’nın üç deniz hevesi

Kısacası, ABD’nin stratejik hedefleri gereği, Rusya’ya karşı savaşı biraz daha genişletebileceği tamamen olasılık dışı değil. Cephenin genişletilmesinde Polonya’nın hevesli olduğu ortada.

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın 2015 yılında başlattığı ve Baltık, Adriyatik ve Karadeniz arasında işbirliğini esas alan “Üç Deniz İnisiyatifi” ile İngiltere, Polonya ve Ukrayna arasında kurulan “küçük Avrupa ittifakı”, Polonya’nın “stratejik” heveslerine işaret ediyor.

Görünen o ki, çok zayıf da olsa çılgınlık düzeyindeki bu olasılığı Moskova da tamamen yok saymıyor. Rusya’nın son dönemde dikkat çektiği nükleer kabiliyeti de, Belarus’la askeri işbirliğini hızlandırması da olası bir çılgınlığı caydırma amacı taşıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Aralık 2022

1 Yorum

Beyaz yaka aldatmacası

Her asgari ücret tespit döneminde kamuoyunun önüne çıkıp sürekli “asgari ücrete zam enflasyonu artırır” diye propaganda yapanlar konumuz değil. Çünkü o kişiler; danışmanı, sözcüsü, kalemi, yorumcusu olduğu büyük sermaye gruplarının çıkarlarını savunmakla görevlidirler.

Konumuz, bu görevlilerin argümanlarıyla emekçinin alacağı üç kuruşluk zamma itiraz eden beyaz yakalılar, orta sınıflar…

Sorun emekçinin zammı değil, patronun şişkin kârıdır

Önce “asgari ücret artışı enflasyonu alevlendirir” tezinin bir büyük sermaye yalanı olduğunu belirtelim. Enflasyonu etkileyen pek çok parametre vardır ve çalışana zam bu parametrelerden esas olanı değildir. Diğer parametreleri yok sayarak, enflasyonla sadece emekçinin maaşı arasında bir ilişki kurmak, elbette sermaye sınıfının çıkarının gereğidir.

Para politikalarıyla ekonomiyi çevireceklerini iddia eden mali sermaye iktisatçıları, onlarca yıldır emekçi ücretlerine yapılan zammın parayı bollaştırdığını ve bunun enflasyon yarattığını savunup duruyor. Oysa pek çok ciddi ekonomistin son yıllarda yaptığı araştırmalarda ve çalışmalarda görüldüğü gibi, çalışanın ücretine yapılan zam, öne sürüldüğü gibi enflasyon artışında belirleyici değil. Çünkü bu zam çok likit ve birkaç haftada kaybolup gidiyor.

Öte yandan, sermaye sınıfı, bu gerçeği örtebilmek için aralık ayında tüm enstrümanlarını seferber eder: Kamuoyunda asgari ücrete yapılacak zammın maliyetlere yansıyacağı, bunun da enflasyonu artıracağı işlenir sürekli.

Oysa sorun emekçinin alacağı üç kuruşluk zam değildir, doğrudan finans kapital düzendir, her yıl sonunda yüzde 150’lerle-200’lerle açıklanan patronların şişkin kârlarıdır, büyük sermaye gruplarının vergilendirilmeyen servet artışlarıdır, sermaye sınıfının temsilcisi olan partilerin kurduğu hükümetlerin periyodik ilan ettiği vergi aflarıdır, ranttır vs.

“Çalışana zam, maliyete yansır” sözü, patronların şişkin kârlarından vazgeçmek istememesinin örtüsüdür. “Asgari ücrete zam enflasyonu alevlendirir” diyen ekonomist danışmanlar, patronlarının bu yüksek kazançlarını halkın gözünden saklama görevlisidirler. O nedenle hiçbiri ekonomist olarak patronun kâr oranının bir parça azaltılmasını savunmaz ama emekçinin üç kuruşluk zammına göz dikerler! Enflasyonun nedeni olarak asgari ücret zammını gösterirler ama emekçinin ödediği oranda vergi ödemezler!

Beyaz yakalar mavileşiyor

Başta belirttiğim gibi, büyük sermaye çıkarını savunuyor, danışmanı görevini yapıyor, o nedenle konumuz onlar değil; konumuz beyaz yakalılar.

Asgari ücret tartışmasında büyük sermaye danışmanlarının yukarıda özetlediğimiz operasyonel tezlerine en büyük destek beyaz yakalılardan geliyor: “Asgari ücrete zam enflasyonu artırır, maaşlarımızın alım gücü zayıflar, asgari ücretle maaşımız arasındaki makas kapanır” diyerek emekçinin zammına fiilen karşı çıkıyorlar. Tıpkı büyük sermaye grupları gibi…

Peki nasıl oluyor da sermaye ile beyaz yakalı, emekçi karşısında aynı çizgide olabiliyor? İşte konumuz bu ve yanıtı, “hegemonya” kavramında… Hegemonya, egemen sınıfın kendi ideolojisini alt sınıflara “rıza yoluyla” kabul ettirmesidir.

Beyaz yakalı, sermaye sınıfının ideolojisinin üstünlüğünü kabul etmiş ve mavi yakalıya karşı o ideolojinin çıkarını savunabilir hale gelmiştir.

Beyaz yakalı, patronunun neden çok kâr yaptığını sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zammı sorgular. Beyaz yakalı, patronunun servet artışının neden vergilendirilmediğini sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zam gözüne batar.

Oysa, beyaz yakalılık tam bir aldatmacadır; sermaye sınıfı ona temiz bir yaka vererek payelendirmiş, kendisini mavi yakalıdan üstün görmesini sağlayarak yanına çekmiştir.

Oysa, beyaz yakalılar ya da orta sınıf, finans kapital düzende kadük bir sosyo-ekonomik tabakadır. Çünkü orta sınıflar da hızla yoksullaşmaktadır. Yani beyaz yakalar mavileşmektedir.

O nedenle mesele orta sınıfın, alt sınıfla kapanan gelir makasında sorumluyu doğru saptaması ve ona göre siyaseten konumlanabilmesidir. Mavi yakalı, beyaz yakalının en büyük müttefikidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2022

2 Yorum

ABD Afrika’da denge arıyor

Washington yönetimi, sekiz yıl aradan sonra 2. ABD-Afrika Zirvesi düzenledi. 49 Afrikalı lider, ABD Başkanı Joe Biden’ın davetiyle üç günlük zirve için Washington’da buluştu. ABD’nin zirvesine, Fransa’yı topraklarından kovan ve Batıcı hükümetleri deviren Mali, Gine, Burkina Faso ve Sudan liderleri davet edilmedi.

Peki, ilk zirveyi 2014 yılında Obama döneminde düzenleyen Washington, sekiz yıl aradan sonra neden ikinci zirveye ihtiyaç duydu? 6 maddede inceleyelim:

ABD’NİN ÇİN RAHATSIZLIĞI

1) ABD, Çin’in Afrika’da kazan-kazan ilkesiyle yürüttüğü ekonomik ilişkilerden ve Afrika’nın Kuşak ve Yol’a entegrasyonundan çok rahatsız.

Çin’in son 10 yılda Afrika’da artan orandaki yatırımı, ticareti ve etkisi, ABD’yi endişelendirmektedir. Öyle ki, Çin’in Afrika’yla ticareti, ABD’nin Afrika’yla ticaretini önce aşmış, ardından da dört katına kadar çıkmıştır.

2021 yılında Çin-Afrika ticareti 254 milyar dolara ulaşırken, ABD-Afrika ticareti 64 milyar dolarda kaldı (Reuters, 15.12.2022).

2) ABD, Çin’in dışında Rusya, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerin de Afrika’yla ilişkilerini geliştirmelerinden rahatsız.

Bu değişimi en iyi ifade eden olgu, ülkelerin Afrika’da düzenlediği zirvelerdir. ABD, Afrika’yla ilk zirvesini, Obama döneminde, 2014 yılında yapmıştı. 8 yıl aradan sonra ikinci zirvesini düzenlemiş oldu. Bu süreçte Çin ve Japonya üçer, Türkiye iki, Rusya ve Hindistan ise Afrika ile birer zirve düzenledi (AA, 15.12.2022).

BIDEN’IN RÜŞVET PAKETİ

3) Peki ABD, Afrika’da Çin başta Rusya ve Hindistan’a karşı nasıl denge oluşturacak? Biden, bunun yolunun rüşvet olduğunu düşünüyor açıkça. Zirvede yaptığı konuşmada bu amaçla bir paket açıkladı ve “Afrika’nın ajandasındaki önceliklerini desteklemek için 55 milyar dolar ayırmayı düşündüklerini” söyledi.

Bu yatırım düşünceden fiiliyata ne oranda geçecek, göreceğiz. Zira Obama döneminde açıklanan projelerin ancak yüzde 25’i hayata geçebilmişti.

Öte yandan Biden, Afrika’daki demokrasilere 75 milyon yatırım yapacaklarını da söyledi ki, bu emperyalist sözlükte, ABD’ye yakın yönetimleri iş başına getirmek için düzenlenecek operasyonların gideri demektir.

4) Afrika, ülke sayısı çokluğu nedeniyle uluslararası kuruluşlarda çok önemli bir oy faktörü. ABD bu faktörü, hem BM’de, hem de G20’de kullanmak istiyor.

54 Afrika ülkesinin çoğunluğu, BM’deki kritik oylamalarda ABD’ye nazaran Çin ve Rusya’yla daha çok birlikte hareket ediyor ve ABD bu tabloyu değiştirmek istiyor.

ABD Başkanı Biden bu amaçla, ABD-Afrika Zirvesi’nin üçüncü ve son gününde şu çağrıyı yaptı: “Afrika, küresel meselelerin konuşulduğu her odada, masada olmalı. Bu nedenle de eylül ayında BM Genel Kurulunda, BM Güvenlik Konseyinin Afrikalı temsilcileri de kapsayacak şekilde reforme edilmesi çağrısında bulundum. Bugün de Afrika Birliğinin G20’ye daimi üye olarak katılması çağrısı yapıyorum” (AA, 15.12.2022).

FRANSA AFRİKA’DAN KOVULDU

5) Sosyalizm dalgasının yükseldiği yıllarda sömürgeciliğe karşı ayağa kalkan Afrikalılar, teker teker bağımsızlıklarını kazanmıştı. Ancak başta Fransa olmaz üzere batılı sömürgecilerin hâlâ kıtada azalsa da etkisi vardı.

Özellikle son on yılda Afrika’nın Çin ve Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler, sömürgeciliğin kalan son izlerini de temizleyebilmek için fırsatlar doğurdu. Son olarak Fransa, Mali’den ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden kovuldu ve kalan son askerlerini de çekmek zorunda kaldı.

İşte ABD, Afrika’da ağırlık oluşturarak Batı’nın bu geri çekilmesini de dengelemek istiyor.

ABD, AFRİKA’YI SEÇİME ZORLUYOR

6) ABD, zirvede açıkça Çin ve Rusya’yı hedef aldı ve Afrika ülkelerini de Çin ve Rusya’yla ilişkileri konusunda uyardı.

Zirvenin ilk günü konuşan ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Çin’in artan ekonomik etkisiyle Afrika’da günden güne “ayak izini” genişlettiğini ve Rusya’nın da Afrika’ya ucuz silah sattığını; iki ülkenin bu hamlelerinin Afrika’da istikrarı bozduğunu ileri sürdü.

Austin’in bu suçlamalarına tepki gösteren Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, zirvede Rusya ve Çin’i hedef alan ABD’nin “eşit diyalog ve adil rekabetten aciz olduğunu gösterdiğini” belirtti (Sputnik, 16.12.2022).

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin ise “Afrika’nın büyük devletler arasında yarış alanı gibi kullanılmasına karşı olduklarını” belirtti (CRI Türk, 13.12.2022).

SONUÇ: AFRİKA ÇOK TARAFLILIKTAN YANA

ABD, Çin ve Rusya’nın artan, Fransa’nın (Batı’nın) azalan etkisini dengelemek için Afrika açılımı yaptı. Ancak Washington yönetiminin bu hamlesinin zayıf yanı, Afrika ülkelerini ABD ile Çin arasında seçim yapmaya zorlayan bir anlayışa sahip olmasıydı.

Afrika ülkelerinin genel eğilimi ise bir seçim yapma yönünde değil elbette. Bu eğilimi ifade eden açıklama ise Etiyorpya’nın BM Büyükelçisi Taye Atske Selassie Amde’den geldi. Etiyopyalı diplomat Reuters’e yaptığı açıklamada tutumlarını şöyle özetledi: “Her iki ülkenin de Afrika ülkeleriyle farklı düzeylerde ilişkileri olması, onları Afrika’nın kalkınması için eşit derecede önemli kılıyor. Ancak, her Afrika ülkesinin kendi ilişkilerini ve çıkarlarını en iyi şekilde belirleme ajansına sahip olduğu bilinmelidir.”

Kısacası, Washington’un bu hamlesine rağmen, önümüzdeki yıllarda da Afrika’da ABD’nin hegemonya diplomasisi değil; Çin’in içişlerine karışmama, karşılıklı yarara ve ortak kazanca dayalı işbirliği diplomasisi etkin olacak görünüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2022

2 Yorum

Çin ABD’yi, Erdoğan Esad’ı suçluyor

Moskova, Ankara-Şam normalleşmesi için bir süredir tarafları zorluyor. Rusya’nın gerekçesi belli: Ukrayna krizinin ağırlığı nedeniyle Suriye sorununu hafifletmek istiyor. Putin bu nedenle doğrudan Erdoğan’dan ricacı oldu ve Rus diplomatlar yazdan beri bu konu üzerinde çalışıyor.

Şam’ın Ankara’yla normalleşme şartlarında esnemeye gittiğine dair de işaretler var. Esad yönetiminin en önemli şartı olan Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi şartı, aşamalı çekilme takviminin oluşturulmasına kadar esnemiş görünüyor. Şam’ın bir diğer şartı da Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesiydi. Bu konuda da aşamalı ilerlenebileceği yönünde izlenimler var. Ve tabii iş gelip İdlib düğümüne dayanıyor…

Putin’in kolaylaştıcılığında üçlü zirve

Sürecin AKP iktidarı tarafından neden ağır götürüldüğünü daha önce bu köşede çok tartıştık, tekrarlamayalım ve gelinen son duruma bakalım.

Erdoğan, Türkmenistan dönüşünde bu konuda yeni bir açıklama yaptı: “Biz, şu an itibariyle Suriye-Türkiye-Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz. Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı” (AA, 15.12.2022).

Anlaşılan o ki, Ankara Moskova’nın talebini kabul etti ancak Esad Erdoğan’la görüşmeyi şu aşamada kabul etmiyor. Bu durumda Ankara Putin’in kolaylaştırıcılığında üçlü zirve istiyor.

Ankara ile Şam’ın normalleşme ihtiyacının önemi nedeniyle her şeye rağmen olumlu bir tablo elbette… Ancak Erdoğan yine de tabloya siyah fırça darbeleri vurmaktan kendini alıkoyamıyor!

Erdoğan’ın o sözleri

Erdoğan’ın yukarıda işaret ettiğimiz olumlu açıklamasının devamında şu sözler şunlar: “Şimdi bu terör örgütü en büyük destekleri nereden alıyor? Koalisyon güçlerinden alıyor. Nereden alıyor? Petrol kuyularından alıyor. Nereye satıyorlar? Rejime satıyorlar. Kim satıyor? Terör örgütü satıyor. Biz tabii bugüne kadar hep sabrettik. Ama artık sabır bitti. Şimdi onların, o rafineleri, petrol kuyuları vesaire, bunlara yönelik de her türlü adımı attık, atıyoruz” (AA, 15.12.2022).

Esad’la görüşmek isteyen biri, onu Suriye petrolü konusunda nasıl böyle suçlayabiliyor, akıl alır gibi değil! Üstelik, daha kısa bir süre önce Çin Dışişleri Bakanlığı ABD’yi “Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yapmakla, bugüne kadar 100 milyar dolardan fazla kaynak kaybına yol açmakla” suçlarken (AA, 2.12.2022).

Suriye’nin kuzeyindeki petrol hırsızlığı konusunda Çin ABD’yi suçlarken, Erdoğan’ın Esad’ı hedef alması, Ankara-Şam normalleşme çabalarına frenden başka bir anlama gelmez ne yazık ki!

Muhalefetin Putin yanlışı

İktidarımızın hali bu ama muhalefetimizin hali de pek ilerisi değil ne acı ki…

Ankara ile Şam’ın normalleşmesinin ne kadar önemli olduğu ortada. Nitekim muhalefet de yıllardır Erdoğan’ı Şam düşmanlığını sürdürdüğü için eleştiriyor.

Gelin görün ki şimdi Putin’in normalleşme için doğrudan devreye girmiş olması, muhalefet içindeki bazı kesimleri neredeyse normalleşmeye karşı konumlanacak duruma getiriyor!

Neler demiyorlar: Putin’i, Erdoğan’a seçim kazandırmak için Esad’la barıştırmaya çalıştırmakla suçluyorlar. Putin’in bu yolla Türkiye’nin içişlerine müdahale ettiğini ileri sürüyorlar.

Akıl alır gibi değil! Benzer tepkileri, Putin Türkiye’de gaz merkezi kurma önerisi yaptığında da göstermişlerdi. Putin’i Erdoğan’a seçim desteği vermekle, hatta Cumhur İttifakı’na katılmakla suçlamışlardı.

Oysa… Türkiye’nin yararına bu önerilere tepki göstermek yerine, bu konularda bunca yıl ayak diretenin Erdoğan olduğunu ortaya koyan ve bu projeleri hayata geçirebilecek asıl adresin kendileri olduğunu sergileyen bir çizgi, başarılı olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2022

2 Yorum

Erdoğan’ın oyun planı

İmamoğlu’na “ahmak davası” üzerinden verilen 2 yıl 7 ay 15 günlük ceza üzerine, Cumhur İttifakı cephesinde iki komplo teorisi dile getiriliyor: 1) Bahçeli başta bazı kesimler, bunun “Kılıçdaroğlu’na yapılan bir operasyon” olduğunu savunuyorlar. 2) AKP içinden bazı kesimler ise bunun “Erdoğan’a yapılan bir operasyon” olduğunu ileri sürüyorlar.

Her iki komplo teorisinin de örtmeye çalıştığı asıl komplo ise Erdoğan’ın saray savaşı için kurduğu şu oyun planıdır:

Bahçeli’nin örtüsü

İmamoğlu’na verilen cezanın hukuksuzluğu ortada: İmamoğlu’nun, YSK üyelerine değil, kendisine ahmak diyen Soylu’ya yanıt verdiği, üstelik görüntülü ortada. Kendisine bu davada 2 yıldan fazla ceza vermesi baskısı uygulanan ama direnen hakimin değiştirildiği de ortada. Dahası, 14 Aralık’ta ceza veren yeni hakimin, 11 Kasım’daki duruşmada “ahmak sözü Soylu’ya yönelik” dediği de ortada.

Tüm bunlar ortadayken, siyasetin cezayı “hukukun kararı” diye yorumlaması, siyasetin hukuğa yaptığı darbeyi gizlemeye çalışması demektir.

Kaldı ki Bahçeli başta bazı kesimlerin verilen cezayı “Kılıçdaroğlu’na operasyon” diye savunmaları asıl operasyonun örtüsüdür. Aslında bu savunma, dolaylı olarak hukuğa yapılan siyasi darbeyi kabul ediyor.

Erdoğan’ın zorunluluğu

İmamoğlu’na verilen cezanın Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı seçiminde yaramayabileceği, ters tepebileceği elbette olasılık…

Ama buradan hareketle İmamoğlu davasında verilen cezayı “Erdoğan’a operasyon” diye nitelemek hem doğru değildir, hem de asıl operasyonu gizlemektedir.

Bu komplo teorisini savunanların yanıldıkları şu: Bir hamlenin Erdoğan’a sonuçları itibariyle yaramayacak olması, o hamlenin adresinin saray olmadığını göstermez. Örneğin Erdoğan’ın İstanbul seçimini iptal ettirtme hamlesinin sonucu da Erdoğan’a yaramamıştı, ancak Erdoğan o hamleyi yapmak zorundaydı.

Bugün de aynı şey geçerli. Çünkü, Erdoğan’ın manevra alanı daralmış durumda ve daralmış yolda bodoslama ilerlemek dışında şansı yok.

Erdoğan’ın tercihi

Sonuç itibariyle İmamoğlu’na verilen hukuksuz ceza, sarayın belirlediği minderde istediği kişiyle güreşme operasyonudur.

Saray, cumhurbaşkanlığı çarpışmasında, mezhep de dahil her türlü etik dışı yöntemle daha kolay hedef alabileceğini düşündüğü Kılıçdaroğlu’nu minderde görmeyi tercih ediyor. Bunu açık açık söylüyorlar zaten.

Sarayın İmamoğlu’nu, Kılıçdaroğlu’na göre daha zor bir rakip gördüğü de biliniyor. Denklemi kendileri kurmuştu nitekim: İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır.

Erdoğan, İstanbul’u kaybettiği İmamoğlu’na, Türkiye’yi de kaybetmek istemiyor.

Üstelik İmamoğlu’nun yasaklanması Saray açısından iki kazanç demek: Adaylığının engellenmesi ve belediyenin, dolayısıyla kaynaklarının AKP’ye geçecek olması…

İnisiyatif kullanabilirse Kılıçdaroğlu’nda

Özetle Erdoğan’ın oyun planı şu: Önce CHP’nin içine, sonra da 6’lı Masa’nın ortasına bombalar bırakarak, muhalefetin iç karışıklık yaşaması ve kendisinin bundan yararlanması. Somutlarsak, önce Kılıdaroğlu-İmamoğlu saflaşmasıyla CHP’yi bölme, sonra 6’lı Masa içinde çatışma çıkarma, ardından türbana destek konusunda 6’lı Masa’yı ayrıştırma ve bu krizden yararlanarak seçimi kazanma…

Erdoğan’ın oyun planın başarısı, planın gücünden ziyade, rakiplerinin hata yapmasına bağlı. O nedenle muhalefetin Erdoğan’ın oyun planını tersine çevirebilmesi, süreci iyi yöneterek buradan Erdoğan’a karşı seçim zaferini kesinleştiren sonuç çıkarabilmesi mümkün.

Yeter ki Kılıçdaroğlu, türbana yasal güvence açılımı, sansür yasası görüşmelerinde TBMM’de olmama, İmamoğlu’na beraat beklediği gerekçesiyle Berlin ziyaretini iptal etmeme gibi hatalarını sürdürmesin.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Aralık 2022

4 Yorum

Akar Jeffrey ile ne görüştü?

ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile ortak operasyonlarımız 9 Aralık itibarıyla yeniden başladı” dedi (Sputnik, 14.12.2022).

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) 2 Aralık’ta yaptığı açıklamada, DSG ile ortak devriyeleri durdurduklarını duyurmuştu (Sputnik, 3.12.2022). Aynı gün DSG Sözcüsü Aram Henna da Türkiye’nin hava harekatı ve olası kara harekatı nedeniyle ortak devriyelerin durdurulduğunu açıklamıştı (Amerika’nın Sesi, 2.12.2022).

Peki durdurulan bu ortak devriyenin yeniden başlatılmasını nasıl yorumlamalıyız? ABD ve gövdesini YPG’nin oluşturduğu DSG, Türkiye’nin kara harekatını artık olası görmüyor mu? Öyle ise ABD’yi böyle değerlendirmeye götüren veriler ne?

ABD ve Rusya kara harekatına karşı

Türkiye’nin Pençe-Kılıç adlı hava herakâtı 20 Kasım’da başladı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arkasından kara harekatı geleceği yönünde kuvvetli mesajlar verdi.

10 gün boyunca kara harekatı Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin de odak noktası oldu. Her iki taraf da Türkiye’nin kara harekatına karşı çıktı.

Moskova Ankara’yı bir yandan kara harekatından vazgeçmeye, diğer yandan da sorunların çözümü için Şam’la anlaşmaya çağırdı bu süreçte. Son olarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov, “Ankara’yı bu operasyonu gerçekleştirmemesi konusunda ikna etmeye çalışmaya devam ettiklerini” belirtti (Sputnik, 12.12.2022).

Dolayısıyla Pentagon’un devriyeleri yeniden başlattıklarını duyurmasını, kolaylıkla hemen “kara harekatı rafa kalktı” şeklinde yorumlayamayız. Ancak…

Jeffrey’den Akar’a ‘tekrar değerlendirin’ mesajı

Bu süreçte Ankara’da dikkat çeken bir görüşme oldu: Milli Savunma Bakanlığı 1 Aralık’ta sosyal medyadan Hulusi Akar’ın James Jeffrey’i bakanlıkta kabul ettiğini bir fotoğrafla duyurdu.

Jeffrey artık ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi değildi, eski bir diplomattı ve resmi hiçbir görevi yoktu. Nitekim bu görüşmeden günler sonra NTV’den Deniz Kilislioğlu’nun bu yöndeki sorusuna Jeffrey “ABD hükümetinin bir yetkilisi değilim. ABD hükümetinden herhangi bir mesaj taşımıyorum” yanıtını verdi (NTV, 13.12.2022).

Eğer öyleyse, Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı, hiçbir resmi görevi olmayan Jeffrey’le bakanlıkta, resmi düzeyde neden görüştü, ne görüştü,?

Akar, görüşmenin ardından Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bizden tekrar değerlendirmemizi istediler. Biz de hassasiyetlerimizi, görüş ve düşüncelerimizi anlattık, verilen sözlerin tutulmasını istedik. Bizi, yani durumu anlamaları gerektiğini vurguladık” (AA, 1.12.2022).

Jeffrey, hangi sıfatla Hulusi Akar’dan kara harekatını tekrar değerlendirebilmesini istedi, bilmiyoruz ama Akar’dan dinlediği hassasiyetleri de dikkate alarak hem ABD’ye hem de Türkiye’ye iki öneri sundu!

Jeffrey arabulucu gibi

Jeffrey, 9 Aralık’ta Foreign Policy dergisinde “ABD Suriye konusunda Türkiye ile nasıl uzlaşabilir?” başlıklı bir makale yazdı. Jeffrey biri ABD ve YPG için, diğeri Türkiye için iki öneri sunuyordu makalesinde:

1) DSG/YPG Kobani ve Menbiç’ten çekilmeli ve karşılığında Türkiye Suriye’nin kuzeydoğusuna harekat düzenlememeli.

2) Türkiye, Suriye’nin kuzeybatısındaki Tel Rifat’a sınırlı operasyon yapabilir, nasılsa oradaki PKK’nin ABD ile ilgisi yok.

Bitmedi.

Jeffrey 13 Aralık’ta NTV’ye yaptığı açıklamada, “Çok küçük kapsamlı ‘girip çıkma’ şeklindeki terörle mücadele operasyonları haricinde hiçbir harekat doğru olmayacak” dedi.

İlginç, değil mi? Önerilerine bakılırsa Jeffrey sanki ABD ile Türkiye arasında bir arabulucu gibi… Eski bir diplomat olan Jeffrey müzakereleri de diplomatlarla değil, askerlerle yürütüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Aralık 2022

1 Yorum

6’lı Transkafkasya Platformu

Çok kutupluluk, “bölgesel işbirliği platformları” inşasını kolaylaştırıyor. Bölgesel işbirliği platformlarının inşası da çok kutupluluğu pekiştiriyor ve derinleştiriyor.

Bu eğilim aynı zamanda ABD emperyalizminin hegemonyasını da zayıflatıyor. Emperyalist ABD’nin hegemonyası zayıfladıkça, devletler “çok taraflı” politikalar izleyebilme olanağına kavuşuyor ve “bölgesel işbirliği platformları” inşa ediyor.

Yani güç ilişkileri, birbirini etkileyerek, birbirine hem neden hem sonuç olarak, ilerliyor…

ÇİN’LE ORTADOĞU’DA YENİ BİR ÇAĞ

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Suudi Arabistan ziyareti de buna örnek oldu. Çin’in Körfez ve Arap ülkeleriyle düzenlediği zirveler, bölgemiz açısından yeni bir süreci başlattı.

Bu ziyaretin ve zirvelerin anlamını Cumhuriyet gazetesinde iki ayrı yazıyla ele aldığım için tekrar etmeyeceğim ama birkaç vurgu yapmalıyım: ABD Başkanı Joe Biden 5 ay önceki Suudi Arabistan ziyaretinde “Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e, dolduracak boşluk bırakmayacağız” demişti (AA, 16.7.2022). 5 ay sonra Suudi Veliaht Prensi Selman, “Çin’le işbirliği yeni bir tarihi çağ başlattı” diyor.

Şöyle ki Çin ve Rusya boşluk doldurmuyor zaten, ABD’nin boşluğu, bölge ülkelerin egemenliklerini ellerine almasıyla kendileri tarafından dolduruluyor. ABD’nin bölgedeki nüfuzu azaldıkça, bölge ülkelerinin egemenliği güçleniyor; bölge ülkeleri egemenliklerini artırdıkça ABD’nin nüfuzu kırılıyor. Çin ve Rusya bu ilişkide “boşluk doldurma” değil, süreci hızlandırma faktörü…

TEMEL ASTANA PLATFORMU

Başlarken “Çok kutupluluk, ‘bölgesel işbirliği platformları”’ inşasını kolaylaştırıyor” demiştik. İşte bunlardan bir diğeri de 6’lı Transkafkasya Platformu’dur.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ifadesiyle o platform şu: “Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in önerisi, Sayın Putin’in, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve diğer liderlerin desteklemesiyle ‘3 artı 3 formatında’ Güney Kafkasya’yla ilgili bir işbirliği planlıyoruz” (Hürriyet, 30.1.2021).

Aslıdan bu “3+3” platformu, çok daha öncesinde, 90’ların sonunda İranlı bir yetkili tarafından da önerilmişti. Ancak hayata geçebilmesi 20 yılı aldı.

20 yıl gecikmenin pek çok nedeni var elbette: 20 yıl önce emperyalist ABD’nin hegemonyası altında tek kutuplu bir dünya vardı. ABD’nin Kafkasya’da güçlü nüfuzu vardı. ABD Gürcistan’da darbe yapıp Rusya’ya karşı Amerikancı bir yönetim hayata geçirebiliyordu vb.

Şimdi şartlar değişti: Çok kutuplu bir dünya inşa oluyor. ABD ve AB’nin Kafkasya’daki nüfuzu kırılıyor. ABD’nin Gürcistan’daki darbe yönetimi yıkıldı vb.

Bunlara eklememiz gereken en önemli etken de şu tabii: Bu platformun omurgasını Suriye’de ABD’siz çözümü hedefleyen üç ülke, Rusya, İran ve Türkiye’nin Astana Platfomu oluşturdu. Yani 6’lı Transkafkasya Platformu, Astana Platformu’ndan doğmuştur ve onun genişletilmiş halidir.

İKİNCİ TOPLANTI HAZIRLANIYOR

Astana Platformu’nun, daha doğrusu platformun iki üyesi olan Türkiye ile Rusya’nın işbirliği, Kafkasya’daki en önemli sorunlardan biri olan Dağlık Karabağ sorununa büyük oranda Azerbaycan lehinde çözüm getirdi. Azerbaycan, işgal altındaki topraklarının büyük kısmını kurtardı.

İşte 6’lı Kafkasya Platformu da, fiilen bu sorunun çözümü sürecinde ve çözümün üzerinden yükselebildi. Çavuşoğlu’nun belirttiği gibi Aliyev önerdi, Erdoğan, Putin ve diğer liderler onayladı. Ardından platform inşa olmaya başladı.

6’lı Transkafkasya Platformu ilk toplantısını 10 Aralık 2021’de Moskova’da, dışişleri bakanları düzeyinde yaptı.

Şimdi 6 ülkenin yetkililerinin, ikinci toplantı için hazırlık yaptığını öğrenmiş bulunuyoruz. Rusya’nın TASS ajansına konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Denis GoncharŞu anda ikinci bir 3+3 formatlı toplantı düzenlemek için çalışmalar sürüyor. Bunun önümüzdeki aylarda gerçeklemesini bekliyoruz” dedi.

EN ÇOK ERMENİSTAN’A YARAYACAK

6’lı Transkafkaya Platformu’nun ikinci toplantısı, kuşkusuz platformu öncelikle kurumsallaştıracaktır.

ABD’nin Ukrayna’nın ardından Gürcistan üzerinden Rusya’ya ikinci bir cephe açmak istediği, bölgede etkisini sürdürebilmek için Azerbaycan-Ermenistan barışına fiilen karşı olduğu, dahası Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol inisiyatifinin orta koridor güzergahı olan bölgede ulaşım ve enerji nakil hatlarının inşasına karşı olduğu şartlarda 6’lı Transkafkasya Platformu’nun toplanması kritik önemde olacak.

Ve bu işbirliği süreci, en çok da Ermenistan’a yarayacak. Ermenistan yetkililerinin ABD ve AB emperyalizmi ile Ermeni diasporasının güdümünden çıkabilmesi ve Azerbaycan’la tam bir barışa varabilmesi, ülkeyi yalıtılmışlığından kurtaracak ve hızla kalkınmasını sağlayacak.

Özetle bölgesel işbirliği platformları, ABD’nin etkisini kırarak, bölgelerin gelişimini sağlayacak.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Aralık 2022

1 Yorum

Ortadoğu’da Çin-ABD farkı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in üç günlük Suudi Arabistan ziyaretinde özellikle Körfez ülkeleri ve 21 Arap ülkesiyle düzenlediği iki zirve, büyük devletlerin dış politika yürütme farklarını ortaya koyması bakımından önemliydi.

ABD ve Çin arasındaki bu farkı dört maddede inceleyecek olursak:

1. İyi komşuluk – düşmanlık farkı

Çin-Körfez İşbirliği Zirvesi sonrası yayınlanan sonuç bildirisinde dikkat çeken bir hedef vardı. Bildiride, “Körfez ülkeleri ile İran arasındaki ilişkilerin iyi komşuluk ve içişlerine karışmama ilkesine uygun olarak yürütülmesi gereğine” işaret edildi.

Gerçi İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cemşidi bu ifadeyi Suudi Arabistan’ın Yemen politikası bağlamında yorumlayarak karşı çıktıysa da, toplamda Çin’in böyle önemli bir zirvenin sonuç bildirisine “Körfez-İran iyi komşuluk ilişkisi hedefini işaretlemesi” çok önemlidir.

Emperyalist ABD ise yıllardır Ortadoğu’daki varlığını, hele de Körfez ülkeleriyle ilişkilerini İran’a düşmanlık temelinde inşa etmeye çalışmıştı.

2. Filistin’e destek, İsrail’e uyarı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile hem Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde, hem de oturum arasında baş başa görüştü.

Xi Jinping, ülkesinin Kuşak ve Yol kapsamında Filistin’e ekonomik yardımları artıracağını belirtirken, Abbas da Filistin davasına siyasi, Filistin halkına ekonomik ve sağlık alanındaki desteği için Çin’e teşekkür etti.

Çin-Körfez İşbirliği Zirvesi sonrası yayınlana sonuç bildirisinde, “1967 sınırlarında iki devletli çözüm temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurularak, Filistin sorununda adil bir çözüme ulaşılması gerektiği” belirtildi. Ayrıca İsrail, “yerleşim yerlerinin durdurulması” konusunda uyarıldı.

ABD ise tersine Arap ülkeleri arasındaki çelişkileri İsrail lehine kullanmanın siyasetini yaptı yıllarca ve İsrail’i Filistin’de yayılmacılığı için teşvik etti, tepkilere karşı kalkan oldu.

3. Hegemonya karşıtlığı

Tıpkı Afrika ülkeleri gibi Arap ülkeleri de Çin’le ilişkilerini ABD’den farklı olarak, hegemonyacılığın olmadığı türden bir ilişki olarak niteliyorlar.

Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde bu farka önemle dikkat çeken kişi, Cezayir Başbakanı Eymen Bin Abdurrahman oldu.

Arap dünyası ile Çin arasındaki stratejik ilişkilerin güçlendirilmesinin önemine işaret eden Bin Abdurrahman, “bu ilişkilerin güçlendirilmesinin tek taraflı politikalardan ve hegemonik çabalardan uzak” olduğunu ve “çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasına katkıda bulunacağını” vurguladı.

4. Kalkınmacı ve gelişmeci işbirliği

Yine tıpkı Afrika ülkeleri gibi Arap ülkeleri de Çin’le ilişkilerini, Batı’yla ilişkilerinden farklı olarak karşılıklı kazanç temelinde görüyorlar.

Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde bu farka dikkat çeken isim Lübnan Başbakanı Necib Mikati oldu. Mikati, zirvedeki konuşmasında, Çin’in “istikrar, kalkınma ve küresel gelişim için bir ağırlık merkezi olduğunu” belirtti. Lübnan Başbakanı Mikati, “dünya ülkelerinin ve halkların yararına olacak şekilde aradaki işbirliğini aktif hale getirme konusunda ümitli olduğunu” dile getirdi.

İlk kez düzenlenen Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinin “Riyad Bildirisi” isimli sonuç bildirisinde, “sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için Arap ülkelerinin Kuşak ve Yol Girişimi’ne ortak olmasının” önemi vurgulandı.

Özetle Çin’in bu hamlesiyle bölgemizde yeni bir süreç başladı diyebiliriz. Nitekim Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Çin’le işbirliğinin “yeni bir tarihi çağ başlattığını” belirtti.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2022

1 Yorum

‘Siyaset üstü’ aldatmacası

Türkiye, Timur Soykan’ın haberinin ardından yeniden “çocuk istismarı” sorununu tartışıyor. Yeniden diyoruz, çünkü şu anda tartışılan örnek tekil değil, yıllardır ama gün geçtikçe daha da yoğun çocuk istismarına tanık oluyoruz, tartışıyoruz…

Laikliğin aşındırılmasıyla çocuk istismarı artışı arasında bir ilişkinin olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Hatta sürecin bütününe bakarak laiklikle ilgili şöyle yeni bir tanım da yapabiliriz: Laiklik; dindarları dincilerden, çocuklarımızı tarikatlardan koruyabilmenin güvencesidir.

Tarikatlar koalisyonu sorunu

İktidarın “çocuk istismarları” karşısında sıkıntılı bir pozisyonda kalması şaşırtmıyor. Zira iktidar bir cemaatler ve tarikatlar koalisyonudur. Bu nedenle de ortaya çıkan her çocuk istismarında, iktidarın bakanları kamuoyuna açıklama yapmakta zorlanıyorlar.

Anımsarsınız. Yıllar önce bir tarikatın eğitim(!) kurumuna bağlı evlerde “çocuklara tecavüz edildiği” ortaya çıkmıştı. AKP’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, partisinin tarikatlarla ilişkisi nedeniyle, konuyu şöyle yorumlamıştı: “Bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.”

Peki, bir başka tarikatta çıkan yeni çocuk istismarı konusunda şimdiki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Derya Yanık ne diyor? Aynen şöyle diyor: “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir.

“Çocuk istismarlarına” karşı mücadele etmesi gereken isimlerin bu açıklamalarına bakınca, ancak şöyle söyleyebiliriz: AKP’nin aile bakanları, “bir kereden bir şey olmaz” seviyesinden, en fazla “siyasetin konusu değil” seviyesine çıkabilmişler!

Çocuk istismarı siyasetin konusudur

“Çıkabilmişler” sözünü olumlu anlamda kullanmıyoruz elbette; sorunun üstüne örtme gayretine atıf yapıyoruz sadece. Çünkü “çocuk istismarı siyasetin konusu değildir” sözü doğru değildir ve tam bir aldatmacadır.

Tersine çocuk istismarı konusu siyasetin en temel konusudur. İnsanın yaşamı, barınması, eğitimi, sağlığı, ekonomisi, kültürü, sanatı, toplum içindeki yeri başta her konu siyasetin konusudur. Siyaset insan ve toplum için vardır. Siyaset insanı ve toplumu daha iyi yaşatabilmek içindir.

İktidarın işine gelmeyen konuları ve sorunları “siyasetin konusu” olmaktan çıkarmaya çalışması, siyaset adına en büyük aldatmacadır. Çünkü iktidar, “siyasetin konusu değil” derken de, karşıtlarını etkisizleştirmek adına sorumlusu olduğu konuları “siyaset üstü” sayarken de siyasetin en alasını yapmaktadır.

Kısacası, her şey siyasetin konusudur ve hatta her şey sınıfsaldır. Böyle olmadığını iddia etmek de bir başka türden siyasettir ve bir sınıfın siyaseti gereğidir.

Ekonomiyi siyasetin müdahalesinden çıkarma’ yanlışı

AKP’nin bu “siyasetin konusu” değil ya da “konu siyaset üstü” şeklindeki siyasetleri, ne yazık ki 20 yılda kurduğu hegemonya ile toplumun bir bölümü tarafından kabullenilmiş durumda. Hatta bu hegemonyanın, muhalefet üstünde bile kısmi bir etki gösterdiğini ne yazık ki söyleyebiliriz. Baksanıza, ekonomi programı açıklayan ana muhalefet partisi bile siyaset üstücülük” aldatmacasında…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasında birkaç kez “siyaset üstü” vurgusu yaptı. Toplamda da konuşmacılar “ekonomiyi siyasetin müdahalesi dışına çıkarma” hedefini koydular.

Tam bir aldatmaca. Çünkü ekonomiye siyasetin müdahale etmemesi demek, ekonominin piyasaya teslim edilmesi demektir. Piyasa da büyük sermayenin kontrolündedir. Ekonomiyi siyasetin müdahalesinin dışına çıkarmak demek, üstelik bir ölçüde vurguladıkları “yeni kamuculuk” anlayışının da antitezidir.

Sonuç olarak, AKP’nin “siyasetin konusu değil” dediği çocuk istismarı da, CHP’nin “siyasetin müdahalesinin dışına çıkaracağız” dediği ekonomi de siyasetin konusudur; siyasetin korumadığı çocuklar tarikatlara, siyasetin müdahale etmediği ekonomi piyasaya teslim edilir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın