ABD VE İRAN IŞİD’E KARŞI ORTAK MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/09/2014
İran, IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan süreçte bazı şaşırtan hamleler yaptı:
İRAN PERMERGEYE SİLAH VERDİ
Erbil’de Mesud Barzani‘yle görüşen İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, “IŞİD, sadece Irak için değil,tüm Ortadoğu bölgesi için tehdittir. Bütün ülkeler, diyalog halinde IŞİD terörüne karşı mücadele etmelidir” dedi.
Daha ilginci, ortak basın toplantısında Barzani‘nin IŞİD’e karşı savaşan peşmergeye silah yardımı yapan ilk ülkenin İran olduğunu ilan etmesiydi! (hurriyet.com.tr, 26 Ağustos 2014)
İkinci iddiaya göre ise İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney, Devrim Muhafızları’nın sınır ötesi operasyonlardan sorumlu kolu olan Kudüs Güçleri’nin komutanı Kasım Süleymani‘ye, IŞİD’e karşı savaşan güçlerle işbirliği yapması için izin vermişti!
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Marie Harf, “İran’la askeri eylem koordine etmeyeceğiz ya da istihbarat paylaşmayacağız. Böyle bir planımız yok” dedi. Ancak Harf, tehditle ilgili diğer bölgesel oyuncularla olduğu gibi İranlılarla da diyaloga açık olduklarını, bu kapsamda ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns‘un İranlı muhataplarıyla görüştüğünü belirtti! (yenisafak.com.tr, 6 Eylül 2014)
Aynı şekilde İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Abbas Arakçı da IŞİD’e karşı ABD ile işbirliği yaptıkları iddiasını yalanladı ancak “Tahran ile Washington’un Irak’ta ortak çıkarları olduğunu” da ekledi! (hurriyet.com.tr, 6 Eylül 2014)
Öte yandan Hamaney‘in görevlendirdiği iddia edilen Kudüs Güçleri komutanı Kasım Süleymani‘nin IŞİD’den kurtarılan Amerli kasabasında çekilmiş bi fotoğrafı yayımlandı ve yalanlanmadı. (hurriyet.com.tr, 4 Eylül 2014)
‘BARZANİ İRAN BASKISINA BOYUN EĞDİ’
Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? İran ABD ile IŞİD’e karşı ortak mı? Kürt devletine karşı çıkan Tahran yönetimi nasıl olur da peşmergeyi silahlandırır?
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif‘in şu sözleri, Tahran’ın izlediği taktiklerin hareket noktasına işaret etmektedir: “Irak’ın emniyetini, kendi ülkemizin güvenliği olarak görüyoruz.” (hurriyet.com.tr, 26 Ağustos 2014)
Yani Tahran, IŞİD saldırısı sonrası Irak’ın üçe bölünme ihtimalinin belirmiş olmasını doğrudan kendi güvenliğine tehdit olarak algılamakta ve Irak’ın birliği için konumlanmaktadır.
Bu noktada peşmergeye silah vermesi, artıları ve eksileri olan bir taktiktir ama Tahran’ın ulusal çıkarları dikkate alındığında artılar ağır basmaktadır:
Silah verenin silah alan üzerinde bir ölçüde denetim gücü olacaktır. KYB’yi Irak’ın birliği içinde tutabilen Tahran’ın KDP’ye etkide bulunabilmesi önemlidir.
Örneğin Erbil Selahaddin Üniversitesi’nden Prof. Dr. Osman Ali, şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Ayrıca Barzani en sonunda ya çaresizlik ya da KDP içindeki bir kanadın baskısı yüzünden İran baskısına boyun eğmiş görünmektedir. Erbil’in 30 mil uzağında bulunan bir kasaba olan Mahmur’dan IŞİD kuvvetlerini çıkarabilmek için İran Devrim Muhafızları’nın doğrudan katılımını talep etmekte ve almaktadır.” (ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No:10, 1ylül 2014)
İÇERDE OLMANIN AVANTAJI
Öte yandan yine İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif‘in şu açıklamasına bakılırsa, İran gelişmeler karşısında dışarda kalmaktansa içeri girip sınırlı da olsa bir etkide bulunmak, ABD’nin çıkarlarını dizginlemek istemektedir: “IŞİD’i Suriye’de uzun süre çeşitli şekillerde destekleyen ABD, şimdi ne yapacağına karar veremiyor. IŞİD önce Irak’ta, sonra Suriye’de, daha sonra tekrar Irak’ta faaliyet gösterdi. Yarın başka bir bölge ülkesine, belki de tüm bölgeye yönelece. Tehlikenin ciddiyetinin anlaşılmadığını düşünüyorum. Uluslararası işbirliği şart. ” (yenisafak.com.tr, 7 Eylül 2014)
Sonuç olarak İran, kendi çıkarlarını esas alıyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2014
İŞÇİ, ŞEYCİ VE TANECİLERİ YIKACAK GÜÇTÜR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/09/2014
10 işçi daha öldü, 10 canımız daha kâr hırsına kurban oldu…
İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu onlardan bahsederken “şey” dedi, çalıştıkları şirketin sahibi Aziz Torun onları “tane” diye niteledi…
İsimlerini o nedenle büyük büyük yazıyorum:
TAHİR KARA, HIDIR ALİ GENÇ, İSMAİL SARITAŞ, BİLAL BAL, CENGİZ TATOĞLU, MURAT USTA, MENDERES MEŞE, VAHDET BİÇER, FERDİ KARA, CENGİZ BİLGİ.
Şey ve tane değil, insandılar, işçiydiler, üretendiler…
ŞEHİT GARANTİLİ İŞ!
Evet Vali şey, şirket sahibi tane dedi ama Başbakan Ahmet Davutoğlu ustasında bu işleri öğrenmişti, fetva verdi: “Ölen işçiler şehit hükmündedir.”
Yani sigortasız olabilirler, emeklerinin karşılığını almayabilirler, insan gibi yaşamayabilirler, Soma’da olduğu gibi unutulabilirler ama şehit hükmündedirler!
Şehitlik bunların lügatında kutsal olmaktan çıkmış, kirli rejimlerinin ak-perdesi olmuştur artık!
İHALE DAĞITIM MÜDÜRLÜĞÜ
Rejimleri kirlidir…
Vahşi kapitalizmden bile beterdir, mafyokrasidir!
Mafyokraside cumhurbaşkanı, başbakan ülkenin yöneticisi değil, aslında ihalelerin dağıtım müdürüdür!
12 yıldır ihale dağıtmaktadırlar, cumhuriyetin biriktirdiklerini peşkeş çekmektedirler, kamunun malını yandaşlara bedaha satmaktadırlar…
Boşuna yola çıkarken “ülkemi pazarlamakla mükellefim” dememişlerdi…
Soma’da olduğu gibi son cinayette de “sahipler” o nedenle tanıdıktı, AK-Bujuvaziydi…
KAZA DEĞİL CİNAYET
Bakın cinayet diyoruz, kaza değil…
Elbette kaza olur, elbette insanlar kazalarda ölür…
Ama Türkiye’deki iş kazalarının çoğu, iş cinayetidir…
Çünkü kaza kuralı olan yerde olur, cinayet ise kuralsız yerde…
Mafyokrasilerde kural yoktur…
O nedenle ne kadar uğraşırsanız uğraşın, işçinin yararına bir kanunu hazırladıkları torba yasalara koyduramazsınız…
KAMUCULUK BİTTİKÇE CİNAYETLER ARTAR
Yarın Soma’daki maden faicası gibi Mecidiyeköy’deki asansör cinayetini de toplum olarak unutacağız…
Başka cinayetler olacak, onlara ağlayacağız…
Gelin kendimizi kandırmayalım ve şu gerçeği saptayalım: Kamuculuk bitirildikçe, iş cinayetleri artmaktadır!
Çünkü kamuculukta üretilen gibi üreten de değerlidir!
Oysa mafyokrasilerde üretenin hiçbir değeri yoktur, şeydir, tanedir; önemli olan üretilendir, üründür, onun kazandıracağıdır…
Soyut konuşmuyorum, en somutu, üstelik bildiğim yerden söylüyorum, gemicilik sektöründen…
Tuzla’daki iş kazaları çok da, neden geçmişin Haliç, Camialtı, Taşkızak, Pendik gibi kamu tersanelerinde azdı?
Bir sürü neden sayabiliriz, saydık da…
Gemi Mühendisleri Odası olarak raporlar hazırladık ama bulduğumuz en büyük gerçek şuydu: Haliç’teki tersaneler bölgesinde, bir de tersane içinde gemi adamı yetiştiren okul vardı.
Tersane gibi ağır bir iş kolunda çalışacak işçi, daha okurken o havayı soluyordu; tersanede nasıl yürüyeceğini, nelere basmaması gerektiğini daha öğrenciyken öğreniyordu…
Yani daha işe başlamadan, işiyle ilgili bir “iş güvenliği kültürü” ediniyordu…
Bakınız “iş güvenliği ve işçi sağlığı” konusu elbette önemlidir ama “iş güvenliği kültürü” çok daha önemlidir…
Ve o kültür, sadece kamucu rejimlerde üretilir ve kâr hırsı kültürüyle ters orantılıdır…
İŞÇİNİN ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜ
Kâr hırsının egemen olduğu rejimlerde ise işçi Vali’ye göre şeydir, şirket sahibine göre tane!
Fakat ailesinin vereceği oya ihtiyacı olduğu için Başbakan’a göre şehittir!
Ancak asıl büyük gerçek başkadır:
İşçi bir kez üretimden gelen gücünün farkına vardı mı, ne şey ne de tane olur; şeycileri ve tanecileri yıkacak biricik güce dönüşür!
Ve o zaman geldiğinde, artık fıtratlarında ölmek değil, yıkmak ve yenisini kurmak vardır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2014
NATO’DAN ERDOĞAN’A IRAK-SURİYE GÖREVİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/09/2014
Galler’de yapılan NATO Zirvesi’nde iki önemli karar alındı:
1) NATO Ukrayna’nın yanında olduğunu ilan etti ve Rusya’ya karşı 5 bin kişilik acil müdahale gücü oluşturmayı kararlaştırdı.
2) NATO, IŞİD’e karşı içinde Türkiye’nin de yer aldığı 10 ülkeden oluşan bir koalisyon kurma kararı aldı.
Bardağın boş tarafından bakınca, NATO’nun önemli hamleler yaptığı görülüyor.
Hadi gelin bir de bardağın dolu tafından bakalım:
NATO UKRAYNA’YA CİDDİ DESTEK VEREMEDİ
1) Ukrayna ve NATO’nun Rusya’ya karşı ne yapacağı konusu:
a) Tamam, NATO Ukrayna’nın yanında olduğunu açıkladı ama Kiev’in talebine rağmen onu şu aşamada NATO üyesi yapamayacağını bildirdi.
b) Tamam, NATO Ukrayna’nın yanında olduğunu açıkladı ama destek için asker gönderemeyeceğini belirtti.
c) Tamam, NATO Ukrayna’nın yanında olduğunu açıkladı ama Kiev’e silah yardımı da yapamayacağını iletti.
NATO üyesi ülkeler isterlerse kendi adlarına yardım yapabilirler. Tabii Rusya’ya karşı NATO silah verememişken, üye bir devlet kendi adına nasıl cesaret edip de verecektir, o ayrı konu!
Peki Ukrayna’yı üye kabul etmeyen, asker desteği vermeyen ve silah gönderemeyen NATO nasıl Ukrayna’nın yanında olmuş oldu?
NATO’dan çıkan somut karar şu: Ukrayna’ya lojistik, siber savunma, tıbbi içerikli 15 milyon dolarlık yardım yapılacak!
Ya Rusya’ya karşı oluşturulacağı ilan edilen 5 bin kişilik acil müdahale gücü?
Batı’nın hamlesi karşısında Kırım’ı Ukrayna’dan koparan ve kalan kısmının da doğusu üzerinden Kiev’i tehdit eden Moskova, 5 bin kişilik bir güçten korkar mı?
Bitmedi…
d) Galler’deki zirvede, Baltık ülkeleri Doğu Avrupa’ya NATO üsleri kurulmasını da talep etti. NATO “Rusya’yı kışkırtır” diyerek öneriyi reddetti.
e) Hatta NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, zirvenin ardından yaptığı basın toplantısında, NATO füze savunma sisteminin Rusya’ya yönlendirilemeyeceğini özellikle vurguladı!
Sonuç olarak NATO, Moskova’nın Ukrayna’dan Suriye’ye kadar Atlantik çıkarlarının önünde durmasını engelleyecek türden bir karar alamadı!
Gerçekte Atlantik ittifakı Ukrayna konusunda o kadar çaresiz ve eli kolu bağlanmış durumda ki, Obama NATO Zirvesi sonrası yaptığı açıklamada şöyle demek zorunda kaldı: “Ukrayna ve Rusya arasındaki ateşkesten umutluyum.”
NATO, IŞİD İHALESİNİ TÜRKİYE’YE VERDİ
2) IŞİD’e karşı koalisyon konusu:
Bu köşenin okurları anımsayacaktır: Bize göre IŞİD, ABD için Irak’tan Suriye’ye bir köprüdür, ABD çıkarlarının uygulanabilmesi için kullanılan bir maniveladır.
2 yıldır Beşar Esad‘ı devirme cephesinde kullanılan IŞİD, şimdi de Irak ve Suriye’ye müdahale aracı olarak kullanılmaktadır. ABD, Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlamak, yani Kürt Koridoru hedefini canlı tutmak için IŞİD’i değerlendirmektedir.
Dolayısıyla IŞİD’e karşı mücadele lafı gerçekte palavradır.
NATO’da IŞİD’e karşı koalisyon kurulurken de hedeflenen, yine Kürt Koridoru’nu canlı tutabilmenin koşullarını aramaktır.
IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonun üyelerine ve Obama ile Erdoğan arasındaki görüşmenin sonuçlarına bakılırsa, o ihale de esas olarak Türkiye’ye verilmiştir!
Yani Ankara ABD adına ABD desteğiyle IŞİD’e karşı mücadele ederek, kendi ulusal güvenliğinin karşısında olan Kürt Koridoru projesine çalışacaktır.
15 ay sora yapılan Obama–Erdoğan görüşmesinin sonucu budur ve AKP hükümeti Atlantik çıkarlarına göre konumlanmış ve yeniden “tam olarak” hizalanmıştır!
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Caitlin Hayden‘in Obama–Erdoğan görüşmesinden sonra yaptığı yazılı açıklamada “Irak ve Suriye’de ortaklığa” vurgu yapması meselenin esasıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Eylül 2014
MUHAFAZAKARLIKLA OLMADI, ÖZERKLİKTE YARIŞACAK!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/09/2014
Ne Muharrem İnce ne de Kemal Kılıçdaroğlu, Kurultay’daki konuşmalarıyla Türkiye’nin asıl sorununa yanıt oldular!
Biri CHP’nin sağa kaydığını anlatarak muhalefet etti; diğeri de “Deniz Gezmiş‘in mezarını ziyaret ettim” gibi örneklerle sağa kaymadığını ispat etmeye çalıştı.
Y-CHP AKP’NİN KOZLARINI ALABİLDİ Mİ?
Oysa sorun ortadadır ve çırılçıplak durmaktadır: Türkiye AKP hükümetinden nasıl kurtulacak?
Kılıçdaroğlu ve dönüştürdüğü Yeni CHP’nin bu soruna dört yıldır verdiği yanıt tek: AKP’nin elinden türban, tarikat, cemaat, din gibi kozlar alınacak!
Peki nasıl alınacak? Ondan daha çok savunarak, onun cesaret edemeyeceği kadar ileri giderek!
Hakkını yemeyelim, Kılıçdaroğlu dediğini de yaptı.
Danıştay kararıyla kapanan türban konusunu açtı ve türbanın sadece kamu kurumlarına değil, ilköğretim kurumlarına kadar girmesine neden oldu!
Bu bir yoldu ve o yoldan AKP eze eze, kullana kullana geçti!
Bugün Antalya’da “kadınlar plajı” açılabiliyorsa, bu AKP’den çok ona bu yolu açan Yeni CHP’nin başarısıdır!
Kılıçdaroğlu‘nun Yeni CHP’sinin gözdeleri bu süreçte tarikatları savundu, Atatürk‘ün kapattığı tekke ve zaviyelerin açılmasını istedi, cemaatleri sivil toplum kuruluşları ilan etti…
Tümü gerçekte laikliğe aykırıydı ve “laik” Yeni CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu nedenle şu fetvayı verdi: “Laiklik tehlikede değildir!”
CHP İNTİHAR ETTİ
Peki Kılıçdaroğlu dört yılda bu taktiği uyguladı ve Erdoğan‘ın elinden kozlarını aldı da ne oldu? Seçim kazanabildi mi?
Hayır! Zira aslı varken kimse kopyasına oy vermiyordu!
Erdoğan‘ın girmek istediği yoldaki dikenleri temizleyen Kılıçdaroğlu‘ydu ama oyları AKP topluyordu!
Üstelik birkaç kez…
Yani Yeni CHP sonuçlardan hiç ders almıyordu!
AKP’yi yenebilmenin yolunun, onunla muhafazakarlık yarışından geçdiğini sanıyorlardı, savunuyorlardı…
Türkiye’yi getirdikleri yer ortadır!
CHP Kurultayı’nın dünkü bölümünde Kılıçdaroğlu‘nun yaptığı konuşmadan çıkan tek sonuç şudur: AKP’yi muhafazakarlık yarışıyla yıkamayan Yeni CHP, yeni bir taktik bulmuştur!
Nedir? Yeni CHP, artık AKP’yle sadece muhafazakarlıkta değil, ondan daha çok özerklikte yarışacaktır!
Kılıçdaroğlu bunu ilan etmiş ve Yeni CHP’nin eski ve yeni delegelerinden “yerel yönetimlere özerklik getireceğim” diye oy istemiştir!
Alkışlara bakılırsa o oyu da alacaktır!
Kuşkusuz bu bir intihardır. Ama CHP’nin intiharıdır yoksa Türkiye’nin değil. Türkiye buradan çıkacaktır!
İHTİYAÇ: DEVRİMCİ PARTİ, DEVRİMCİ CUMHURİYET
Anlaşılan o ki, Yeni CHP’nin en üst noktasına, ana karargaha bilim, istatistik, analiz gibi kavramlar girememekte ve CHP’liler karargahlarına esası anlatamamaktadır.
O da şudur: Erdoğan‘ın elinden alınması gereken en büyük koz ne dört yıldır sandıkları gibi muhafazakarlıktır, ne de bugünden itibaren sandıkları gibi özerkliktir!
Erdoğan’ın elinden alınması gereken en büyük koz, onun seçimden seçime ama şerbetleyerek kullandığı milliyetçiliktir, ulusalcılıktır!
Bütün seçim sonuçları ortadadır: Türkiye’de seçimler muhafazakarlık zemininde değil, vatanseverlik zemininde yürümektedir. Erdoğan bu gerçeği bildiği için seçimlerden önce milliyetçiliğe sarılmaktadır.
Erdoğan bilmektedir ama Kılıçdaroğlu bilmemektedir!
Yeni CHP güçlü olduğu o zemini rakibine teslim edip, zayıf olduğu minderde güreşe soyunmaktadır!
Bunun adı intihardır! Ama CHP’nin intiharıdır yoksa Türkiye’nin değil. Türkiye buradan çıkacaktır!
Nasıl mı? CHP Kurultayı’nda asılan “Güçlü CHP, Güçlü Demokrasi, Güçlü Türkiye” sözü yerine “Devrimci Parti, Devrimci Cumhuriyet, Bağımsız Türkiye” sözü uygulanarak!
AKP’yi yıkacak ve Türkiye’yi yeniden Atatürk‘ün rotasına sokacak program bu formüldedir!
CHP intihar etti diye Türkiye çaresiz kalmayacaktır!
Bu iktidar olma formülünü Türkiye’de uygulayabilecek devrimci parti vardır, İşçi Partisi’dir ve görevinin başındadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2014
NATO’NUN TSK İHTİYACI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/09/2014
Galler’de dün başlayan ve bugün tamamlanacak olan NATO Zirvesi, belki de tarihinin en zor dönemeciyle karşı karşıya…
Zira Atlantik ittifakı bir kaç cephede birden sıkışmış durumda:
1) ABD 13 yıldır işgal etmekte olduğu Afganistan’dan çekiliyor. Sonuç mu?
Kimi analistlerin “biz işgal ettik ama Çin kazandı” şeklinde özetlenen yorumu bile eksik kalır. Zira ABD Taliban’la pazarlık yapmak zorunda kaldı, atadığı Karzai‘ye imza attıramaz duruma düştü ve Afganistan üzerinden sıçramayı umduğu Orta Asya içlerine yönelemedi…
2) ABD’nin Ukrayna hamlesi ters tepti. Ukrayna’nın en önemli bölgesi olan Kırım bağımsızlığını ilan edip Rusya’ya katıldı. Kalan parçanın doğusu da Kiev’in otoritesinden adım adım kopmaktadır.
Ukrayna hamlesiyle aynı zamanda transatlantik ittifakı restore etmeyi uman ABD, tersine Avrupa’nın siyaseten bölünmesini sağladı. Almanya merkezli Avrupa ile İngiltere-Fransa merkezli Avrupa Ukrayna ve Rusya’ya tavır konusunda ayrı düştüler.
3) NATO’daki müttefiklerine rağmen Irak’ı işgal eden ama yenilip çıkmak zorunda kalan ABD, bölgesel taşeronlarıyla birlikte hedeflediği Suriye rejimini yıkma görevini de başaramadı. Şimdi bir de IŞİD bahanesiyle savunmada atak yapıyor ve ana hedefi olan Kürt Koridoru’nu canlı tutmaya çalışıyor.
‘GÜNEY KANADININ GÜVENLİĞİ’
NATO’nun gündemindeki 48 saat içinde müdahale edebilecek “öncü güç” oluşturma hedefi, işte bu tablonun ihtiyacı içindir. Ancak yetmeyeceği de görülmektedir!
Peki ABD ne yapacak, nasıl bu tablonun altından kalkacak?
Daha önce incelediğimiz Center for American Progress Raporu’nda Obama‘ya Kürt birliği kurması tavsiye edilmişti. IŞİD’in Musul işgaliyle başlayan sürece bakılırsa Beyaz Saray o tavsiyeye uydu.
Ancak bunun yetmeyeceği görülüyor. Center for American Progress’in Beyaz Saray’a tavsiyesini, Center for New American Security’nin NATO’ya hazırladığı tavsiyeler izliyor…
Gazeteci Ahu Özyurt‘tan aktaracağımız “yol haritasını çizmek” isimli rapor Türkiye açısından oldukça önemli. Zira rapor Türkiye için bir “koruma kalkanı” oluşturulmasını öneriyor!
Raporun “güney kanadının güvenliği” isimli bölümünde NATO Genel Sekreteri’ne şu tavsiyeler yapılıyor: “Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşın yayılması ve IŞİD tehdidine karşı hazırlanması gerekmekte. Genel Sekreter, farklı senaryolar üzerinden bölgedeki durumun kötüleşme ihtimaline karşı ne tedbirler alınması gerektiğini belirlemeli ve NATO’yu bunun için kanalize etmelidir. İttifak, teröristlerin sızmalarını engellemek için bölgeye daha fazla istihbarat, takip ve izleme imkanları kaydırmalı. Bunun yanında Ankara da özellikle cihatçıların sınırdan Yunanistan ve Bulgaristan’a geçişlerini engellemeli.”
Bu önemli paragraftan iki sonuç çıkıyor:
1) Rapor NATO’nun yeni Genel Sekreteri’ne tavsiye raporu da olsa, aslında Beyaz Saray’adır ve ABD’nin IŞİD bahaneli yeni süreçte NATO’ya dayanması gerektiğini savunmaktadır.
2) ABD için cihatçıların Türkiye’den Irak ve Suriye’ye girmesi değil, dönüp Yunanistan ve Bulgaristan sınırından Avrupa’ya geçmesi risktir ve bu nedenle Türkiye’ye görevler düşmektedir!
MİT Mİ, TSK Mİ?
Raporu ayrıntılı inceleyen Ahu Özyurt bu paragrafa dayanarak şu önemli soruyu soruyor: “Tavsiyeler uygulanırsa NATO’nun bu işi MİT ile mi yapmayı tercih edeceği yoksa hep çalıştığı TSK ile daha yakın bir temasa mı geçeceği tartışma konusu.” (radikal.com.tr, 4 Eylül 2014)
Özyurt sorusuna kendi yanıtını da veriyor: “İbre ikincisinden yana görünüyor.”
Biz de öyle düşünüyoruz.
O zaman yeni soru şudur: Bu durum Ankara açısından yeni bir süreci başlatır mı? Esad karşıtlığı, Suriye politikası, IŞİD’le mücadele sorunu, Açılım gibi birbiriyle bağlantılı en temel konular bu yeni durumdan nasıl etkilenir? Hükümetin dağınık götürdüğü bu görevler aynı çizgide mi yürütülür, yoksa bir düzene girip ABD adına daha yararlı bir yoldan mı ilerler?
ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’in NATO Zirvesi’nin hemen ardından yapacağı Türkiye ziyareti bu nedenle büyük önem kazanmıştır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2014
TEĞMENİN TARİHİ DURUŞU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/09/2014
Tarih: 30 Ağustos 2014.
Yer: Kara Harp Okulu.
Kürsüde Teğmen Furkan Üzel, dönem birincisi olarak arkadaşları adına bir konuşma yapmaktadır:
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere büyük komutan ve değerli devlet adamları yetiştiren
Harbiye’den mezun olmanın gururu ve heyecanı içinde olduğunu belirtir.
Atatürk’ün ilke ve inkilaplarının yollarını aydınlattığını, ilim ve aklı rehber aldıklarını söyler.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir mensubu olarak ülkeye, millete, milli birlik ve beraberliğe yönelen her
tehlikeye karşı canı pahasına mücadele edeceğini anlatır ve sonra ekler:
“Geçen yıl Kara Harp Okulu’ndan mezun olan Piyade Teğmen Emre As, bölücü terör örgütünün hain
saldırısı sonucu 20 Ağustos’ta şehit oldu. Şehit As’ı rahmet ve şükranla anıyor, silah arkadaşları ve
kederli ailesine başsağlığı diliyoruz.”
Teğmen Furkan Üzel bu sözleri, az sonra elinden birincilik diplomasını alacağı cumhurbaşkanı ve
başkomutan Erdoğan’ın karşısında söylemiştir. O sözler şu anlamlara gelmektedir:
1) Erdoğan için müzakere edilen örgüt, Teğmen için terör örgütüdür.
2) Erdoğan’ın Hakan Fidan aracılığıyla görüştüğü örgüt, Teğmen’in ve silah arkadaşlarının çarpıştığı
örgüttür. Ve o çarpışmalarda şehitler vermektedirler.
3) Erdoğan’ın Açılım yaptığı örgüt, Teğmen’e göre “milli birlik ve beraberliği” vurmaktadır.
TSK AÇILIM’DAN RAHATSIZ
Kuşkusuz sadece Teğmen Furkan Üzel değil, Harbiye’nin 165. dönem mezunu olan tüm teğmenler
böyle düşünmektedir ve bir yaş büyükleri olan Teğmen Emre As’un bu törenden 10 gün önce
başkomutanlarının müzakere ettiği örgüt tarafından şehit edilmesi nedeniyle kızgındırlar!
Üstelik Açılım’ın geldiği nokta gözler önündedir; uğruna can verecekleri Türk Bayrakları direklerden
indirilmekte, kimi komutanları Açılım zarar görmesin diye bu sürece sessiz kalmaktadır.
Ve dahası terör örgütünün liderlerinden birinin heykeli, göstere göstere silah arkadaşlarının şehit
düştüğü topraklara dikilmiştir.
Bu tablo sadece genç teğmenleri değil, onlardan başlayarak tüm subayları ve generalleri, astsubayları
ve uzman erbaşları rahatsız etmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetler’in hemen her mensubu Açılım’ın çözüm değil çözülme getirdiğini ve Türk ile
Kürt’ün adım adım ayrıştığını görmektedir. Bu nedenle de Açılım’a itiraz etmekte, fikirlerini
komutanlarına söylemektedirler
RESEPSİYONA ASLINDA TEĞMEN KONUŞTU
Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in Açılım konusunda alışıldık olmayan çıkışı, işte bu tablonun
haklı bir yansımasıdır.
Ve gerçekte o akşam, yani 30 Ağustos resepsiyonunda konuşan Org. Necdet Özel değil,
Teğmen Furkan Üzel’dir.
Org. Özel, Teğmen Üzel ve tüm subaylar adına o konuşmayı yapmış ve şaşırtmıştır.
Kuşkusuz Org. Özel’in sözleri eksiktir ama mücadele açısından değerlidir:
“Kırmızı çizgiler aşılırsa gereğini söyleriz” demek “şu ana kadar aşılmadı” anlamıyla eksiktir ama
“bu noktadan daha ileriye gitmemelidir” anlamıyla da değerlidir.
“Açılım’ın içeriğini bilmiyoruz” demek kuşkusuz MGK’de “Açılım kararlılığını sürdürme” ifadesinin
nasıl alındığını soru işaretli hale getirmektedir ama sürecin TSK dışında yürüdüğüne dikkat çekilmesi
de bir yönelime işaret etmesi bakımından anlamlıdır.
HEPİMİZ MÜCADELE MEVZİSİNDEYİZ
Ancak Necdet Özel’in sözleri turnusol kağıdı değildir ve o sözleri olumlu bulan da, “şimdiye kadar
neredeydin” diyen de, o sözleri samimi bulmayan da gerçekte aynı mevzidedir, mücadele zeminindedir
ve Türkiye cephesindedir.
Genelkurmay Başkanı’nın tarihi duruş sergileyebilmesi, Türkiye’nin acil ihtiyaçları açısından, hangimizin
onun sözlerini nasıl yorumladığından bağımsız olarak çok değerlidir.
Çünkü son tahlilde kendi şahsi görüşleri değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ana omurgasının görüşleridir
ve yönelime işaret eder!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Eylül 2014
PKK’NİN HEDEFİ ORTAK KÜRT ORDUSU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/09/2014
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Diyarbakır’da Ezidilerle ilgili yapılan toplantıda söylediği
şu sözler, PKK’nin yeni hedefine işaret etmesi bakımından çok önemlidir:
“Tüm Kürdistan halklarına çağrı yapıyoruz. Ulusal birlik sadece siyasi birlik değil. Gerekirse bu barbarlığa
karşı ortak ordulaşmaya bile gidilmesi tartışılmalıdır. Ortadoğu’daki toplulukların kendi öz savunma
birliklerini oluşturmaları tarihsel bir zorunluluktur.” (El Cezire, 2 Eylül 2014)
Peki bu açıklama ne anlama gelmektedir?
AÇILIM SİLAHSIZLANDIRMA DEĞİLDİR
AKP-PKK Açılımı, PKK’nin silahsızlandırılması değildir. Nitekim Açılım’ın 2. Aşama’sına geçildiğinin ilan
edilmesinden, çerçeve anlaşmasının hazırlandığı şu günlere kadar yapılan resmi açıklamalarda, artık
“silahsızlandırma” diye bir madde bulunmamaktadır.
Silahsızlandırma, Açılım’ı kamuoyuna kabul ettirebilmenin bir aracıydı ve istihbarat raporlarına yansıyan
sonuç zaten şuydu: PKK gençleşti, büyüdü ve daha da modern silahlara kavuştu!
Kaldı ki PKK’nin silahsızlandırılacağı konusu PKK tarafından sürekli yalanlanmıştı. Hatta MİT Müsteşarı
Hakan Fidan’ın müzakere ettiği Öcalan açık açık şöyle demişti: “Çekilirsek gerilla biter görüşüne
katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var.”
Kuşkusuz rakamlar abartılıydı ama Öcalan daha o günden, Demirtaş’ın bugün ilan ettiği “ortak ordu”
ihtiyacına işaret ediyordu. Çünkü Açılım içeride çözülme ama dışarıda da PKK’nin başat güç
haline getirilip bölgede namluya sürülmesi olayıydı!
DEVLET SİLAH VE ORDUYLA KURULUR
IŞİD piyonunun feda edilmek üzere satranç tahtasındaki kısmen zayıf bir bölgeye ilerletilmesinin
hedeflerinden biri buydu: Piyon takasıyla tahtanın o bölgesinde PKK’yi başat güç haline getirmek!
Neden? Çünkü günü geldiğinde o da satranç tahtasındaki at ve fillere karşı kullanılacak! “IŞİD’e karşı
Kürt birliği” diye tezgahlanan süreç bu nedenleydi.
Süreç CAP Raporu’nun Obama’ya tavsiyesine uygundu: Kürtlerin birliği sağlanmalı ve PKK
siyasallaştırılmalı!
Sonuç: IŞİD üzerinden PKK-KDP ittifakı sağlandı, Kerkük “Kürdistan’ın kalbi” olarak işgal edildi, Irak
petrolü Kürt petrolü olarak Türkiye üzerinden satılmaya başladı, peşmerge Batı tarafından
silahlandırılıyor vs.
Bakınız silahlandırma işin esasıdır ve örneğin Almanya’nın “Kürt devletine karşıyız” diye diye
peşmergeyi silahlandırması önemle not edilmelidir. Çünkü Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter
Steinmeier’in belirtmek zorunda kaldığı gibi gönderilen silahlarla Kürt devleti kurulabilir!
Berlin’in bu silahları PKK’ye değil peşmergeye verdiğini açıklaması esası değiştirmez. Zaten süreç
adım adım ilerlemektedir ve Almanya PKK yasağının kaldırılmasını tartışmaya açmıştır bile. Tabii
şimdilik hükümet partisi CDU’dan Philipp Missfelder’in çizdiği şu sınırla: “PKK son haftalarda iyi
şeyler yapmış olsa da PKK yasağı sürecek.”
Kuşkusuz burada başka hesaplar vardır ve örneğin Berlin’in Kürt grupları silahlandırması ABD’yle
olan enerji rekabetinden kaynaklanmaktadır. Ama bu sonucu değiştirmez: Silah varsa ortak ordu
kurulur, ordu olursa devlet kurulur!
AÇILIM’IN DIŞ BOYUTU: NAMLUYA SÜRÜLMEK
Ceyhun Bozkurt’un günlerdir Aydınlık’ta yayımladığı İmralı Tutanakları’nı bir de bu gerçekler
ışığında ve Ahmet Davutoğlu’nun açıkladığı hükümet programındaki yerel yönetimler bölümüyle
birlikte okuyun.
O tutanaklar birinci elden şu gerçeği göstermektedir: Açılım’ın sadece Türkiye boyutu yok, Irak ve
Suriye boyutu da var ve Açılım bu nedenle yerli değil ithaldir, Atlantik kaynaklıdır!
Açılım Türk-Kürt kardeşliğini ve barışı değil, içeride çözülmeyi ve ayrışmayı, dışarıda da Kürtleri
ABD planlarında kullanmayı hedeflemektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Eylül 2014
IŞİD NASIL DURDURULUR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları on 03/09/2014
49 diplomatımızın rehin alınmasından 16 saat önce Dışişleri Bakanlığı’nı uyarmasıyla dikkat çeken MHP
milletvekili Sinan Ogan, Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler hakkında yoğun çalışmaya ve kamuoyunu
bilgilendirmeye devam ediyor.
Ancak önceki gün sosyal medyada paylaştığı şu bilgi hem gerçeği yansıtmıyor hem de konuya bakışta
bir eksen sorunu olduğunu gösteriyor: “Türkmenleri IŞİD zulmünden ABD, Irak hükümeti ve Türkmenlerin
kendisi kurtarıyor. Peki Türkiye nerede? Yok! Bu utanç AKP hükümetine yeter mi?” (Twitter, 31
Ağustos 2014)
TÜRKMENLERİ ABD KURTARMIYOR!
Ogan’ın esas itibariyle AKP hükümetinin eksikliğine dikkat çekme niyetli bu mesajı kimi takipçilerinden
tepki gördü. Bazı sosyal medya kullanıcıları Ogan’a “peşmerge de vardı, onu neden yazmıyorsun” yanıtı
verdiler.
Haklıydılar; perdenin sadece önüne bakıldığında ABD ve peşmerge Türkmenleri kurtarmıştı!
Peki ya gerçek?
Bakınız IŞİD’in ABD manivelası olduğunu saptamadan yapılacak her analiz sorunlu olacaktır!
Reagan için Taliban neyse, Bush için Usame Bin Ladin neyse, Obama için IŞİD odur! (E. Dışişleri
Bakanı Hillary Clinton: “IŞİD ABD projesidir”. Senatör Rand Paul: “IŞİD’i biz silahlandırdık”. CIA şefi
Graham Fuller: “IŞİD’in ana yaratıcısı ABD’dir”.)
AKP karşıtlığı yapabilmek adına ABD_IŞİD ilişkisine göz kapamak ve sadece AKP’nin IŞİD’e lojistik desteği
üzerinden analizler yapmak esası görmemek olacaktır.
IŞİD ABD için Suriye’de iyi ama Irak’ta kötü olabilir mi? Esad’ı devirme cephesinde yer alan IŞİD, ABD ve
AKP’nin tam karşısında olabilir mi?
Hep söyledik: IŞİD, ABD’nin BOP Koridoru’nu canlı tutabilme hamlesinin bir aracıdır.
O nedenle Musul’u işgal etmesine ve ABD’nin Irak’taki ikinci büyük silah stoğunu ele geçirmesine izin
verilmiştir. O nedenle IŞİD’in Musul işgali bahane edilerek Barzani’nin Kerkük’ü işgal etmesi sağlanmıştır.
O nedenle Irak’ın birliğini temsil eden Maliki devrilebilmiştir ve Maliki’nin izin vermediği Kuzey Irak
petrollerinin Türkiye üzerinden satışı yapılabilmiştir.
O nedenle BOP Koridoru’nun önünde engel oluşturan Türkmen bölgeleri IŞİD’in hedefi olmuş ve
Türkmenler bulundukları yerden dağıtılmıştı.
IŞİD’LE MÜCADELE SINIR DENETİMİYLE BAŞLAR
Tüm bu gerçekleri yok sayarak Türkmenleri ABD’nin kurtardığını sanmak sadece bir yanılsamadır
ama buradan hareketle ABD’nin IŞİD operasyonlarına destek vermek, siyasi hatadır!
Çünkü IŞİD’in yaratıcısı IŞİD’e panzehir olamaz! ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın IŞİD’e karşı
peşmergeyi silahlandırması da IŞİD’e panzehir olamaz!
Tersine Batı’nın IŞİD’e hava operasyonu yapması da, IŞİD’e karşı peşmergeyi silahlandırması da
IŞİD üzerinden hedeflenenlere hizmet eder!
IŞİD’in durdurulması gerçekte kolaydır:
1) Türkiye, Suriye ve Irak sınırlarını denetim altına alacak.
2) ABD siyasi ve askeri desteğini, Suudi Arabistan ve Katar da finans desteğini çekecek.
Bu destekler çekildiğinde Bağdat ve Şam IŞİD’i kolayca bitirecektir!
Bunun dışında aranan çözümler çözüm değildir ve ABD’nin yeniden Ortadoğu’ya el atabilmesinin
gerekçesidir!
MISIR DEVREYE GİRECEK
Ve önemle belirtelim: ABD’nin stratejik savunma içinde yaptığı bu taktik saldırılar nihai sonucu
değiştirmeyecektir. Çünkü ABD’nin IŞİD üzerinden dizayn etmeye çalıştığı bölgede üç önemli yeni
gelişme vardır:
1) Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi ile Suriye ve
IŞİD konusunda önemli bir anlaşmaya vardı. Kahire yeni süreçte bu konularda artık öne çıkan
aktör olacaktır.
2) Kahire’nin Riyad üzerindeki etkisi ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un çeşitli temasları
nedeniyle Suudi Arabistan’ın Suriye konusunda tavır değişikliğine yönelebileceği belirtiliyor.
3) Lübnan’daki Müstakbel Hareketi lideri Saad Hariri’nin, Esad’ı devrime hedefinden vazgeçtiği
ve Hizbullah’ı silahsızlandırma iddiasını çektiği açıklandı.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2014
MİLLİ DEVLET NEDEN DİRENEMEDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/09/2014
Erdoğan, 27 Ağustos’u “Yeni Türkiye’nin doğum günü” ilan etmişti ve biz de bunun
Cumhuriyet’in ve eski dedikleri Atatürk’ün Türkiye’sinin yıkılması olduğunu bu köşede belirtmiştik.
Hatta somut sonuçlara baktığımızda aslında Cumhuriyet’i 2007’de yıktıklarını, 7 yıldır rejimlerini
inşa etmeye çalıştıklarını ve 27 Ağustos 2014’te de o rejimi ilan ettiklerini söyleyebiliriz.
Peki Cumhuriyet, daha da somutlarsak milli devlet neden direnemedi?
MİLLİ DEVLET PROGRAMINDAN VAZGEÇİLDİ
1) Kemalist Devrim’in kadroları sayıca yetersizdi ve çabuk havlu attılar. Toprak reformuna karşı
çıkan CHP’lilerin ve toprak ağalarının ortak Demokrat Parti hamlesine karşı koyamadılar. Zira
kadrolar Kemalist’ti ama Mustafa Kemal kadar devrimci değildi; çoğu uzlaşmacılığı tercih etti.
Atatürk’ün en önemli özelliği devrimcilikti ve bu özelliği kuşaklar boyunca Cumhuriyetçiler
tarafından iyi anlaşılamadı. Eski Genelkurmay Başkanlarının bugün “Atatürk’ü tamamen
anlayamadık” özeleştirisi bu nedenle önemlidir.
2) Mustafa Kemal’in 6 Ok’unun yani milli devlet programının önce Anayasa’dan sonra da fiilen
CHP’nin programından çıkarılması, CHP’nin halkçı parti yerine sosyal demokrat bir partiye
dönüşmesi, milli devletin direnememesinin ideolojik nedenlerinin başındadır.
3) Türkiye’nin Batı kampını ve ulusal güvenliği için NATO’yu tercih etmesi, bugün Kemalist çevreler
açısından artık daha net görülmektedir ki, milli devletin intiharıydı. Çünkü NATO, ABD’nin üye
ülkeleri denetleme ve gizli hükümetlerle (Gladyo) yönetme aracıydı.
Arkasına Sovyet dostluğunun imkanlarını alarak emperyalizme karşı zafer kazanmış ve Türkiye
Cumhuriyeti’ni kurmuş Mustafa Kemal’in “SSCB’yle dostluk” vasiyetini yok sayan ve ABD’nin işaret
ettiği şekliyle kuzeyden tehdit algılayan Ankara’nın Batı kampına teslim olması, mazlum milletler
açısından da bir milattır. Oysa Türkiye, örneğin Hindistan gibi bağımsız ve bağlantısız kalabilirdi.
MİLLİYETÇİLİĞE ABD DARBESİ
4) Türkiye’nin Batı kampına girmesi, ideolojik temelde iki büyük sorun yarattı: Milliyetçilik devrimci
köklerinden adım adım koptu ve ırkçılığa evrildi; ABD’nin “komünizmle mücadele” stratejisinin bir
aracına dönüştürüldü. Bu tablo Sol’un da milliyetçilikten kopmasına ve Türkiyeci olmayan yeni bir
Sol anlayışın gelişmesine yol açtı. Dahası Ankara Batı kampının stratejisine uygun olarak, gerçekte
milli devletin en önemli barikatı olan gerçek Sol’u da ezdi.
Cumhuriyet’e asıl darbenin vurulduğu şu son 10 yılda hep milliyetçilik ve ulusalcılığın hedef
alınması, onun milli devletle olan ideolojik bağı nedeniyledir!
5) Tükriye’nin Batı kampına girmesi, ekonomisinin de adım adım teslim edilmesine yol açtı. 1980’e
kadar karma ekonomisini bir şekilde koruyabilen Türkiye, 24 Ocak kararları ve onun sopası olan 12
Eylül’le birlikte “serbest piyasa ekonomisine” entegre edildi. Özelleştirmeler ve yabancılara satış,
küçük bir borsa oyununuyla iktidarların düşürülebilmesine, Ankara’nın sık sık şantaja maruz
kalmasına imkan yarattı.
Milli devlet milli pazar demekti ve pazarını emperyalizme açan milli devlet direnebilme yeteneğini
yitirmeye başladı. Pazarın en önemli işgallerinden biri AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’ydı ve
dönemin Başbakanı Tansu Çiller “son sosyalist devleti (Karma ekonomili Türkiye) yıktık” diyerek bu
anlaşmaya kadeh kaldırdı!
Oysa 2008 krizi de gösterdi ki, karma ekonomi dünyadaki tüm milli ekonomiler için vazgeçilmezdi.
KÜRT SORUNUNA ABD ÇÖZÜMÜ
6) AB aday üyeliği, milli devletin idari yapısının da ortadan kaldırılmasının bir aracıydı. Kaldı ki
idaresininin bir bölümünü Brüksel’e devreden bir milli devlet, zaten artık milli olmayacaktı!
7) Milli devlet milli orduyla direnirdi ama milli ordu, AB uyum yasalarına teslim olarak kendine
kurulan kumpası izlemekle yetindi.
8) Kürt Sorunu milli devletin yıkılmasının bir aracı olarak kullanıldı. Emperyalizme bu sorunu
kullanabilme olanağı veren ise gerçekte Gladyo’ydu, güdümlü Batıcı hükümetlerdi…
“Kürt yoktur, karda yürüyenin çıkardığı kart kurt sesi vardır” anlayışıyla basınçlı bir kap yaratan ve
o kap oluştuğunda da bunu sadece güvenlikçi bir yaklaşımla bastırmaya çalışan Ankara, en sonunda
sorunu emperyalizme teslim etti ve onun bölgesel planlarına uygun olarak “Açılım stratejisini” kabul etti.
Açılım’ın çözüm değil çözülme olduğu, Türk ile Kürt’ün barışı değil ayrışması ve düşmanlaştırılması
olduğu ortadadır!
Kuşkusuz milli devletin direnememesinin daha pek çok nedeni var ama bu köşenin de bir sınırı var.
Başka bir yazıyla yine devam ederiz. Şimdilik şöyle bitirelim: Çözüm yeniden milli demokratik devrimdir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2014
AYDINLIKÇILARIN ÜÇ USTASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/09/2014
Takvimin şu günleri, yakın yapraklarda yitip gidenlerin izlerini taşır: 12 Ağustos’ta Feyza Perinçek, 29 Ağustos’ta Hasan Yalçın ve 6 Eylül’de Işık Soner; farklı yıllarda ama aynı mevsimde…
Üçü de Aydınlıkçıların en özel isimlerindendi ve üçü de biz sonraki kuşak Aydınlıkçılarda derin izler bıraktı…
Partili devrimcilikleriyle, davaya bağlılıklarıyla, halka sadakatlarıyla, işlerine olan ciddiyetleriyle ve başı dik kişilikleriyle…
TİTİZ DEVRİMCİ: FEYZA PERİNÇEK
Feyza Abla, Aydınlık’ın en titiz neferlerindendi. Onun doğru Türkçe merakı, hepimizi geliştirdi, eğitti…
“İse”den sonra virgül koymayacağımızı, geçtiğimiz değil geçen zaman dememiz gerektiğini hep ondan öğrendik…
Hayatımda tanıdığım en kararlı, en mücadeleci ve en başı dik insanlardandı…
Uzun yıllar sağlık sorunları yaşamasına rağmen sanki hiç sorunu yokmuş gibi çalışırdı, hiç “ah” demezdi, sağlık sorunlarının işini titiz yapmasını engellemesine izin vermezdi…
Hastalığının en ağır günlerinde bile partisi için, Aydınlık için emek verebilmenin peşindeydi…
İnce mizah anlayışı, ciddiyetiyle paralel muzip yanları, doğruda direnme kararlılığı ve gençlerle genç olabilme özelliği, bizim kuşak için Feyza Abla’yı hep çok özel kıldı…
Kazasker’deki evinin balkonunda kimi akşamlar iki kadeh parlatarak yaptığımız uzun tartışmaları öyle çok özlüyorum ki…
FİLOZOF DEVRİMCİ: HASAN YALÇIN
21 yaşındaydım; daha Aydınlık’ta yazmanın hayalini bile kurumadığım günlerdi…
Feyza Abla’yla Ahmet Altan’ın yeni çıkan ve çok satan “Tehlikeli Masallar” kitabını tartışmıştım bir akşam.
“Yaz bunları” dedi. Yazdım, Aydınlık’taki ilk yazımdı; yapıcı eleştiriler vardı, olumlu değerlendirilmişti…
Ama hepsinden çok Hasan Yalçın’ın ne düşündüğünü merak ediyordum. Çünkü o Türkiye’nin en iyi roman eleştirmeniydi, Kafka uzmanıydı… Saçak’taki roman incelemeleri, bu alandaki en iyi örneklerdendi…
Hasan Ağabey’le yazımın üzerinden çok zaman geçmeden karşılaştık. Heyecanla fikrini sordum ve verdiği şu kısa yanıt, yazma işimde aldığım en önemli derslerden biri oldu: “Partiyi arkana alarak Altan’a savaş açmışsın. Teke tek mücadelede et!”
Hasan Yalçın filozoftu, onun Selim Uslu mahlasıyla yazdığı yazılar Nasreddin Hoca’dan Neyzen Tefvik’e uzanan bir geleneğin devamıydı….
Hasan Yalçın filozof devrimciydi, onun Aydınlık’taki köşe yazıları devlet teorisine yapılmış en özel katkılarla doluydu…
Hasan Ağabey’in o çok özel yazılarını ölümünün ardından Işık Soner derledi, Kaynak Yayınları’nda kitaplaştırdı, yeni kuşaklara kazandırdı…
ÇALIŞKAN DEVRİMCİ: IŞIK SONER
Işık Soner’le hem Ulusal Kanal’da hem de Aydınlık’ta yan yana çalıştık… Her iki kurumda da yeniden yapılanmaya el attı…
Çok titizdi, çok çalışkandı… Abonelik sistemini düzeltmekten kurumsal işleyişe kadar pek çok yenilik getirdi Aydınlık’a… Koordinatör olarak haber merkezinden rejiye kadar tüm kompartmanların uyum içinde çalışmasını sağladı Ulusal Kanal’da…
Soba borusundan yapılan füzenin mimarlarındandı; o borunun paslarını silip üzerini boyayan devrimciydi…
Onu, kardeşi Feyza Abla’dan sonra tanıdım ama tıpkı Feyza Abla gibi onunla da çok iyi arkadaş olduk… Sık sık buluşur, yemek yer ve sohbet ederdik…
Son olarak Emirgan’da buluşmuş, Çınaraltı’nda uzun bir kahvaltı yapmıştık… Ardından uzun bir yürüyüş…
Hastahaneden önceki o son buluşmamızda farketmeden vedalaşmıştık…
KUŞAKTAN KUŞAĞA AYDINLIKÇILIK
Feyza Perinçek, Hasan Yalçın ve Işık Soner…
Her üçünden de çok şey öğrendim, öğrendik… Biz üçünkü kuşak Aydınlıkçıların öğretmenleriydiler… Öğrencileriolmaktan gurur duyduk…
Partili gazeteciydiler, partili yayıncıydılar, partili devrimciydiler ve Cumhuriyet’in en erdemli evlatlarıydılar…
Şefik Hüsnü’lerden, Nazım Hikmet’lerden devralınan Aydınlıkçı mücadele ruhunun ve kararlılığının en cesur savaşçılarıydılar…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2014