Finans Kapital Partisi: AKP

AKP bir halk partisi değildir, mali sermaye (finans kapital) partisidir. Yani AKP fiilen kapitalizmin en sömürücü kanadının siyasetteki temsilcisidir.

14 Ekim 2021’de bu köşede, “Mali sermaye partisi: AKP” başlığıyla konuyu incelemiştik. Önceki gün Merkez Bankası’nın politika faizini bir puan daha düşürerek 13’e indirmesiyle, AKP’nin bu özelliği daha da netleşti.

Kur Korumalı Mevduat soygunu

AKP’nin Kur Korumalı Mevduat projesi, pratikte hazineden bankacılık sistemine para transferiydi. Yüzde 17 faiz getirili sistem özetle şöyleydi: Parası olan bankaya para yatıracak, o paraya yüzde 14 faizi banka, kalan yüzde 3’ü hazine verecekti. Eğer dövizin yükselişi bunun üzerindeyse, o fark da hazineden ödenecekti.

Hazine kim? Hazinenin esas omurgasını “ücretli çalışanlar” oluşturuyor. Ücretli çalışanların da yarısı asgari ücretli. Yani bankaya yatıracak parası olanın faizini, bankaya yatıracak parası olmayan ödüyor özetle. Robin Hood’un fakirden alıp zengine vermesi kısaca…

Saray faizi bir puan düşürünce Kur Korumalı Mevduatta tablo şöyle olacak: Banka’nın vereceği faiz 14’ten 13’e düşecek, ücretli çalışanın vergisiyle oluşan hazinenin ekleyeceği faiz 3’ten 4’e yükselecek. Yani hazineden para transferi artacak.

13’le para topla, 40’la sat

Mali sermaye (finans kapital), yani bankalar sadece böyle mi kazanıyor? Hayır.

Asıl vurgun şöyle işliyor: Bankalar AKP’nin Kur Korumalı Mevduat kıyağıyla, ağırlıklı olarak orta sınıftan paraları yüzde 13 faizle topluyor. Sonra o paraları sanayiciye yüzde 40-45 faizle kredi olarak veriyor. Aradaki farkla da bankalar, yani mali sermaye, daha da büyüyor.

Bu arada bankalar yurtdışından, Londra’dan, New York’tan kredi alıp, Türk sanayicisine yine yüksek faizle veriyor. Böylece Türkiye’deki bankacılığın topladığı sermaye, fiilen uluslararası sermayeye kazanca dönüşüyor. Nitekim Türkiye bankacılık sektörünün yarısından fazlası artık yabancı.

Dolayısıyla AKP’nin ekonomi-politiği, bankacılığı, New York bankerlerini, Londra tefecilerini beslemiş oluyor.

Bankalar kâr rekoru kırıyor

Sayılarla anlatalım: Şu anda bankacılık sektörünün yaklaşık 3.3 trilyon liralık “TL mevduatı” var. Bunun yaklaşık yüzde 36’sı AKP’nin Kur Korumalı Mevduatlarından oluşuyor. Yani 1 trilyon liradan fazlası. Dolayısıyla bu büyüklükteki paraya faizi hazine, yani ücretli çalışanlar ödüyor.

Bankaların ise ağzı kulaklarında. Kârlılık rekoru üstüne rekor kırıyorlar. Bankalar birleşip parti kursa, AKP’nin kazandırdığından daha fazlasını kazandıramaz!

Kur Korumalı Mevduatın ilan edildiği 21 Aralık 2021’den 18 Ağustos 2022’ye kadar olan dönemde sınai endeksi yüzde 42, BIST100 yüzde 58 artarken bankacılık endeksi yüzde 82 yükselmiş (Yalçın Karatepe, İktidar kimi sübvanse ediyor?, Birgün, 19.8.2022).

Bankacılık ve Düzenleme Kurulu’nun (BDDK) açıklamasına göre bankalar Kur Korumalı Mevduat ile kârlarını katlıyor:

Örneğin “Bankacılık sektörü net kârı nisan ayı sonu itibarıyla, geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık 5’e katlanarak 98,2 milyar TL oldu. Geçen yıl bankaların net karı 20,7 milyar TL idi.” (Dünya, 3.6.2022).

Örneğin “bankacılık sektörün haziran sonu itibarıyla ilk altı ay dönem net kârı 169 milyar 145 milyon lira oldu” (Cumhuriyet, 4.8.2022).

Asgari ücretliden sanayiciye herkes kaybediyor

Kısacası, AKP ile bankalar yani mali sermaye / finans kapital çok mutlu. Finans kapital kârına bakar; parlamenter rejim yıkılmış mı, tek adam rejimi mi var, eğitim imam hatipleşmiş mi, pazarda domates kaç lira olmuş, işçi ücreti ne kadar yükselmiş, işsizlik artmış mı, umurunda olmaz…

Sonuç olarak finans kapital ve onun siyasi temsilcisi AKP karşısında, asgari ücretliden sanayiciye kadar tüm sınıflar kaybediyor. Kuşkusuz en çok kaybeden en alttakiler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ağustos 2022

1 Yorum

Çavuşoğlu Çavuşoğlu’na karşı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Letonya Dışişleri Bakanı Edgar Rinkevics ile ikili görüşmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında çok tartışılan Suriye çıkışına “düzeltme” yaptı.

Çavuşoğlu, “Sadece Suriye içerisindeki bazı provokatörler değil, Türkiye içerisinde bu işi kızıştırmak isteyenler de sözlerimi çarpıttılar” dedi. Peki provokatörler ve iş kızıştırıcılar, hatta AK-medya bile nasıl çarpıtmıştı Çavuşoğlu’nun sözlerini? “Barıştırma değil uzlaştırma kelimesini kullanmıştım” diyor Dışişleri Bakanı, amaca yaklaşımı açısından sanki iki kelime arasında büyük fark varmış gibi…

Çarpıtmanın çarpıtması

Ancak Çavuşoğlu doğru söylemiyor. Büyükelçiler Konferansı’ndan sonra düzenlediği basın toplantısında medyaya yansıyan sözlerini tüm medya yanlış mı anladı diyerek baştan sona izledim. İki gazeteci tarafından ayrı ayrı iki kere Suriye konusu soruluyor.

İlkinde Çavuşoğlu çok net olarak “rejimle muhalefeti anlaştırmalıyız” diyor.

İkinci soruya yanıtında ise yine çok net olarak “rejimle muhalefeti barıştırmalıyız” diyor.

Dolayısıyla Çavuşoğlu’nun “sözlerimi çarpıttılar, barıştırma değil uzlaştırma kelimesini kullandım” sözleri, önceki sözlerini çarpıtmış oluyor. Çünkü “çarpıttınız” diyen Çavuşoğlu, gerçekte kullandığını iddia ettiği “uzlaştırma” kelimesini değil, “anlaşma” ve “barışma” kelimelerini kullandı.

Buna AKP tipi diplomaside “çarpıtmanın çarpıtması” yasası ya da daha basitçe “Çavuşoğlu Çavuşoğlu’na karşı” diyebiliriz.

Kalın çizgi

Konuyla ilgili bu köşede iki makale yazmıştık. Her iki makalemizde de Dışişleri Bakanı’nın akşam yaptığı “rejimle muhalefeti anlaştırmalıyız/barıştırmalıyız” açıklamasına, Dışişleri Sözcüsü’nün sabah yeni bir açıklama yaptığına dikkat çekmiştik.

Öyle ki bu, “açıklamanın açıklaması” olarak bir “düzeltmeden” öte, bir “çizgi farkına” işaret ediyordu. O nedenle Çavuşoğlu’nun hem Ukrayna hem de Suriye konusundaki çıkışlarıyla İbrahim Kalın çizgisi arasındaki farka dikkat çekiyorduk.

“Çavuşoğlu Çavuşoğlu’na karşı” çıkarak ve “çarpıtmanın çarpıtmasını” yaparak, işte saraydaki o kalın çizgiye teslim olmuş oluyor. Tabi yine o makalemizde sorguladığımız gibi, tüm bu “karşıtlıklar”, ana çizgiyi besleme amaçlı taktikler değilse…

Erdoğansız seçenek

Çavuşoğlu’nun Çavuşoğlu’yu yalanlaması, ilk makalede dikkat çektiğimiz Putin-Erdoğan örtüşmesi ve Erdoğan’ın bu örtüşmeyi seçim fırsatına çevirmek istemesi konusunu aydınlatıyor.

Şöyle demiştik: “Moskova’nın PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğine işaret etmesi ile AKP’nin seçim sürecinde sığınmacı sorununa çözüm üretme ihtiyacı çakışmış durumda. Son mesajlar bu ‘taktik düzlemin’ gereği…”

İşte bunu gördüğümüz için de “rejim ile muhalefet anlaşmalı/barışmalı” mesajının içerdiği soruna işaret ederek şöyle demiştik: “Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar.”

Sorunun bam teli işte burasıdır: Çavuşoğlu ister ilk söylediğindeki gibi rejim ile muhalefeti “anlaştırma/barıştırma”, ister sonradan söylediği gibi “uzlaştırma” işine soyunsun, iki iş de sorunludur. Çünkü asıl yapılacak iş ÖSO karargâhını dağıtmaktır.

Ankara her halükârda Şam ile normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız. Çavuşoğlu, ÖSO ve AKP’deki ÖSO’cuların tepkisi karşısında “sözlerim çarpıtıldı, barıştırma değil uzlaştırma dedim” sözleriyle “Çavuşoğlu’na karşı” çıkarak “Erdoğanlı” seçeneğin “ÖSO bagajının” büyüklüğünü ortaya koymuş oldu. Çünkü komşu devlete karşı “ordu kurmak”, turşu kurmaya benzemiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ağustos 2022

1 Yorum

Putin’in anti-Amerikanizmi

Mihail Gorbaçov’un SSCB’yi dağıtmasının ardından Boris Yeltsin’in yıkıma götürdüğü Rusya Federasyonu’nu yeniden ayağa kaldıran Vladimir Putin, KGB görevlisi olarak elbette komünist/sosyalist rejimin bir memuruydu. Fakat Putin sosyalist değil, en azından Rusya Federasyonu Devlet Başkanı olduğundan beri…

Ancak Putin’in sağlam bir anti-emperyalist olduğunu, somutlarsak, esaslı bir anti-Amerikancı olduğunu söyleyebiliriz.

PUTİN’İN SAHADAN ÖĞRENİYOR

2007 yılındaki Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD’ye karşı yaptığı çıkıştan sonra Putin’in adım adım konuşmalarındaki anti-emperyalist, anti-Amerikancı tonu koyulaştırdığını rahatlıkla dile getirebiliriz.

Ancak özellikle bu yıl, 4 Şubat’ta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le birlikte imzaladığı “ortak bildiri”den bu yana Putin’in konuşmalarında anti-Amerikancı tonu koyulaştırmasının ötesinde, ABD’ye karşı mücadelenin de programını inşa etmeye başladığını söyleyebiliriz.

Bunda “Çin’e özgü sosyalizmin” lideriyle gelişen ortaklığının etkisi olduğu muhakkak ama daha önemli etkenin, sahada ABD’ye karşı çarpışma pratiğinin kaçınılmaz bir şekilde teoriye yansıması olduğunu ifade edebiliriz.

SALDIRGAN VE SÖMÜRGECİ ABD TAHLİLİ

Putin son olarak Moskova Uluslararası Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasıyla esaslı bir anti-Amerikanizm programı ortaya koydu. Bu nedenle Putin’in bu çok önemli konuşmasını incelemeliyiz:

Öncelikle Putin ABD ve müttefiklerinin hangi hedef gereği neler yaptığını ortaya koyuyor. “ABD ve vassallarının”, tehdit, şantaj, baskı, provokasyon, darbe ve iç savaş yoluyla egemen devletleri kendisine boyun eğdirmeye çalıştığını belirten Rusya lideri, tüm bunların ABD açısından tek amacı olduğunu ortaya koyuyor: “Diğer ülkelerin sırtından geçinmeyi sağlayan modeli sürdürmek.”

Böylece Putin emperyalist kapitalizmin saldırgan ve sömürgeci karakterlerine işaret ederek, o karakterlerin üzerine inşa ettiği düzeni hedef alıyor.

ABD AB’NİN GÜVENLİĞİNE KARŞI

Putin, emperyalist ABD’nin aslında Avrupa güvenliğini de hiçe saydığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Rusya lideri “ABD’nin Avrupa güvenliği vaatlerinin ikiyüzlülük olduğunu” belirterek, gerçekte ABD’nin Avrupa üzerinde askeri altyapısını büyüterek aslında Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye attığını savunuyor.

Böylece Putin ABD’nin NATO’yu genişleterek ve Batı Avrupa ile Avrupa-Asya’nın en büyük parçası olan Rusya’yı karşı karşıya getirerek Avrupa güvenlik mimarisini hedef aldığını ortaya koymuş oluyor.

UKRAYNA HALKI: HARCANAN ER

Rusya Devlet Başkanı Putin, ABD’nin Ukrayna’yı satranç tahtasındaki piyon gibi kullandığını da ifade ediyor. Putin’in kullanılan Ukrayna halkı için seçtiği kavram ise oldukça uyarıcı: “Harcanan er.”

Putin, ABD’nin NATO’yu genişleterek, Ukrayna’ya NATO üyeliği vermeye çalışarak, Kiev yönetimini Rusya’ya karşı ağır silahlarla donatarak, sekiz yıldır Dombas katliamına göz yumarak, anti-Rusya projesini destekleyerek, neo-Nazi ideolojisinin yayılmasını sağlayarak, Ukrayna halkını “harcanan er” konumuna ittiğini belirtiyor.

Ve Putin’e göre ABD bu çatışmayı uzatmaya çalışarak hatta başka coğrafyalarda çatışmalar kışkırtarak, modelini/düzenini sürdürmeye çalışıyor. Putin ABD’nin “NATO sistemini Asya-Pasifik bölgesine yaymaya çalıştığına” da önemle dikkat çekiyor.

TEK KUTUPLU DÜNYA DÜZENİ ÇAĞI GEÇMİŞTE KALDI

Peki ABD’nin düzenini koruyabilmek için sergilediği bu emperyalist saldırganlıklar işe yarıyor mu?

Putin yaramadığı konusunda net ve şöyle ifade ediyor: “Tekrar ediyorum: tek kutuplu dünya düzeni çağı geçmişte kaldı.

Rusya lideri, mevcut “küresel modelin” sahiplerinin tüm güçleriyle uğraşmasına rağmen, bu modelin “ölüme mahkûm” olduğunu vurguluyor ve “tarihsel ölçekteki jeopolitik değişimlerinin farklı bir yöne ilerlediğini” savunuyor.

Putin yeni dünyanın nasıl olduğunu ve ulusların önüne neleri getirdiğini/getireceğini de şöyle ifade ediyor: “Uluslararası hukuk ve daha adil ilişkiler üzerine inşa edilmiş çok kutuplu bir dünya, ortak tehditlerle mücadele için yeni fırsatlar sunuyor. Bunların arasında bölgesel çatışmalar ve kitle imha silahlarının yaygınlaşması, terörizm ve siber suçlar yer alıyor.”

Ve Putin uluslararası topluma, ABD’nin ulusları hedef alan bu saldırganlığına ve meydan okumalarına karşı koymak için tüm devletlerin birleşmesi gerektiği mesajını veriyor.

PUTİN’İN DÖRT MADDELİ FORMÜLÜ

Sonuç olarak Putin, 4 Şubat’tan 16 Ağustos’a kadar geçen yaklaşık altı ayda yaptığı çok önemli açıklamalarla anti-Amerikanizminin programını dört madde ile çerçevelemiş oluyor:

1) ABD emperyalizmi sömürü düzeni üzerine küresel bir model/sistem inşa etmişti.

2) Bu model, ABD ve müttefiklerinin tüm çabasına rağmen artık sürdürülemez durumda. ABD, modelinin ömrünü uzatabilmek için daha da saldırganlaştı; bu amaçla Ukrayna’yı da kullanıyor, AB’yi de…

3) ABD saldırganlığı tüm ulusları hedef alıyor, dolayısıyla tüm devletler ABD’ye karşı birleşmeli.

4) Tek kutuplu dünya düzeni çağı kapandı, çok kutuplu dünya düzeni çağı başladı.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ağustos 2022

2 Yorum

6’lı Masa’nın Davutoğlu sorunu

Türkiye ile Suriye’nin normalleşme “olasılığı” bile Ahmet Davutoğlu’nu rahatsız etti. Böylece Davutoğlu, Ankara-Şam normalleşmesi karşıtlığında, ABD ve İsrail ile ilk üçü paylaşmış oldu.

Davutoğlu’nun rahatsızlığı şu bakımdan önemli: Davutoğlu muhalefette olsa da, mimarlığını yaptığı Suriye politikası, hâlâ AKP iktidarı tarafından güncellenerek uygulanıyor.

Ankara Şam’la normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız

Davutoğlu, Ankara-Şam normalleşmesine neden karşı çıktığını, yayınladığı sosyal medya mesajında net ortaya koydu: “Rusya, Esad rejimini meşrulaştırmaya çalışıyor.”

Oysa gerçek tablo şudur: Esad yönetimi, kendi halkının çoğunluğu nezdinde zaten meşru. Meşruluk kazanmayan ise Davutoğlu’nun “ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hedefiyle ilan ettiği “komşularla sıfır sorun” adlı “komşularla sırf sorun” çizgisiydi.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus hattını izleyen “İhvan ülkelerine” liderlik yapma hayali çoktan yıkıldı. Erdoğan artık o hayali kurmaktan ziyade, Suriye’de “ÖSO nüfuz alanı” kurarak, “fetih yapan güç” konumu kazanıp, bununla iktidarını sürdürme hayali peşinde.

Ancak o hayalin bile sonu geliyor; ister Erdoğan iktidarı ile isterse yeni iktidar ile, Türkiye en sonunda Suriye’yle normalleşmeye gidecek. Bu, sığınmacı sorununa çözüm bulmak, Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarmak, Rusya ve İran’la işbirliğini stratejik seviyeye çıkarmak, Astana Platformu’nu bölgede genişletip kurumsallaştırmak için büyük ihtiyaç çünkü.

Davutoğlu ve Babacan çizgileri

AKP’nin dış politikasından tam olarak çıkarmadığı Davutoğlu çizgisi, gittikçe iktidarın değil muhalefetin sorunu olmaya başlıyor.

Zira CHP’nin Suriye politikası en başından beri Davutoğlu’nun çizgisiyle ters. Dahası, Kılıçdaroğlu yıllardır, “iktidar olunca ilk işimiz Suriye’yle normalleşmek” diyor. Peki bu hedef, Davutoğlu ile nasıl mümkün olacak?

CHP’nin AKP türevleriyle sorunu tek değil ki? Bir de Babacan var. Örneğin “Beşli Çete’yle mücadele” diyen, özelleştirilen stratejik kurumların yeniden kamulaştırılmasını savunan CHP, o kurumları özelleştiren Babacan’la bunu nasıl sağlayacak?

Neyse, bir asıl konumuza dönelim…

Ukrayna’da Kalın-Çavuşoğlu farkı

İktidarın dış politikasında birbiriyle çelişen İbrahim Kalın ile Mevlüt Çavuşoğlu çizgileri mi var, yoksa farklı söylemlerle ana çizgiyi besleme taktiği mi uyguluyorlar?

Örneğin Çavuşoğlu Rusya’nın Ukrayna’ya askeri harekatının başladığı ilk günlerde, “savaş” isimlendirmesinden özenle uzak durmuştu. Sorulduğunda “Uzmanlarımız bir kere savaş hali var mı, onu çalışıyor” diyordu, “çünkü Türkiye savaş halini hukuken kabul ederse, Montrö’de gereğini yapmak zorunda” kalacaktı.

Ancak İbrahim Kalın sosyal medyada “Ukrayna savaşının dördüncü gününde…” diye başlayan bir mesaj paylaştı. Hemen ardından Fahrettin Altun da “savaş” sözünü kullandı mesajında. Öyle ki İngiliz ajansı Reuters, “Kalın ve Altun’un ‘savaş’ nitelemesi Boğazların Rus savaş gemilerine kapatılmasının önünü açabilecek bir söylem değişikliği” diyerek memnuniyet içerikli haber bile yapmıştı.

Suriye’de Çavuşoğlu ile diğerleri farkı

Benzerini şimdi de yaşıyoruz. Çavuşoğlu’nun akşam yaptığı “Esad’la muhalefeti anlaştırmalıyız” açıklamasına, ertesi sabah Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç yanıt veriyor: “Muhalefetle dayanışmamız sürecektir.”

Suriye’deki çeşitli bölgelere “kaymakam, jandarma komutanı, emniyet müdürü atamakla” övünen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, paylaştığı sosyal medya mesajında “Türkiye, Suriye rejimi altında inleyen insanları asla yalnız bırakmadı, bırakmaz” diyor.

Medyadaki etkili kimi AKP’li kalemler, Çavuşoğlu’nun normalleşme mesajını “Kılıçdaroğlu’nun politikasına teslimiyet” olarak yorumluyor.

Özetle, görünen o ki Suriye’yle normalleşme konusu henüz iktidarın toplamı açısından netleşmemiş durumda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2022

2 Yorum

ÖSO karargâhı dağıtılmalı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Erdoğan-Esad telefon görüşmesi olabilir” iddiasının söz konusu olmadığını açıkladı. Ancak Çavuşoğlu, kesilen istihbarat örgütleri arası görüşmelerin yeniden başladığını, hatta Belgrad’daki Bağlantısızlar Toplantısı’nda, kendisinin de Suriye Dışişleri Bakanı ile “ayak üstü sohbet” ettiğini söyledi.

Çavuşoğlu’nun asıl dikkat çeken açıklaması ise “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barışın olması gerektiğini, Türkiye olarak da böyle bir durumda destek olabileceğimizi söyledik” demesiydi.

ÖSO içinde rahatsızlık

Çavuşoğlu’nun bu açıklaması, Türkiye’nin “Esad rejimini yıkma” hedefiyle kurduğu ve sahaya sürdüğü ÖSO içinde rahatsızlık yarattı.

Açıklamanın hemen ardından Türkiye’nin protesto edildiği yürüyüşler yapıldı, Türk bayrağı yakıldı.

Suriye Milli Ordusu Siyasi Büro Şefi Mustafa Secari, Çavuşoğlu’nu suçladı: “Çavuşoğlu, halkımın duygularını ve hassasiyetlerini dikkate almadan bir açıklama yaptı. Açıklamalarına daha fazla özen ve dikkat göstermesi gerekiyordu.”

Ardından “Suriye Milli Ordusu Manevi Rehberlik Heyeti” bir açıklama yayınlayarak, Türk bayrağını yakanları “cahiller” diye suçladı ve “cahillerin bilgilendirileceklerini” belirtti.

Sözcüden Bakanın açıklamasına açıklama

ÖSO içindeki rahatsızlığın benzerinin Ankara’da da oluştuğu görüldü. Nitekim Çavuşoğlu’nun “Esad yönetimi ile ÖSO barışmalı” özetli mesajını yorumlayan pek çok AKP’li, sosyal medyada “bunun Kılıçdaroğlu’nun politikasının kabulü anlamına geldiğini” belirterek eleştirdi.

Daha çarpıcı olanı ise Dışişleri’nin, Dışişleri Bakanı’nın açıklaması üzerine ertesi sabah açıklama yapmasıydı. Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, “Türkiye’nin Anayasa Komitesi’nin kurulmasında öncülük yaptığını, muhalefete ve Müzakere Heyeti’ne siyasi süreçte tam destek verdiğini ama rejimin ayak sürümesi nedeniyle bu sürecin ilerleyemediğini, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun dün ifade ettiği hususların buna işaret ettiği” söyledi.

Sözcünün Bakanının açıklamasına açıklama yapması da böylece kayıtlara geçti.

ÖSO değil, Ankara Şam’la barışmalı

Aslında Çavuşoğlu’nun açıklaması, öyle üzerinde fırtına koparılacak bir çıkış değildi. Zira Esad yönetimi ile o yönetimi devirmeye çalışan ÖSO’yu “barıştırma” işi oldukça sorunludur: Hem ABD’nin geçmişteki “Ankara ile Kandil’i barıştırma” girişimlerinin bir benzeridir ama hem de mesele ÖSO’nun değil, Ankara’nın Şam’la barışmasıdır.

Çünkü ÖSO, Suriye yönetimini devirmek üzere “yabancı topraklarda/Türkiye’de” kurulmuş, Türkiye tarafından Esad’ı devirmesi için sahaya sürülmüş, 10 yıldır Suriye topraklarında Suriye ordusuna karşı çarpışmış bir terör grupları çatı örgütüdür.

Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar.

Taktik değil stratejik ihtiyaç

Peki Şam’da girişim nasıl algılanmaktadır? Esad’a yakın Vatan gazetesi, durumu “Erdoğan’ın güvenli bölge oluşturma bahanesiyle yarattığı krizi yatıştırma çabası” olarak yorumluyor.

Erdoğan’ın “güvenli bölge” ile bir “ÖSO nüfuz bölgesi” kurmak istediği, “briket ev projesi” ile sığınmacıların bir bölümünü oraya taşıyarak bir taşla iki kuş vurmaya çalıştığı, yani aynı zamanda seçim sürecinde “sığınmacı sorununu çözen parti” imajı çizmeye çalıştığı sır değil.

Peki AKP bu hedefinden artık vaz mı geçiyor?

Moskova’nın PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğine işaret etmesi ile AKP’nin seçim sürecinde sığınmacı sorununa çözüm üretme ihtiyacı çakışmış durumda. Son mesajlar bu “taktik düzlemin” gereği…

Ancak Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme ihtiyacı “stratejik düzlemde” bir ihtiyaçtır. O nedenle “ÖSO’nun karargâhını dağıtarak” açık ve net bir tutumla pozisyon alabilmek kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2022

1 Yorum

ŞİÖ üyeliği İdlib’den geçer

Erdoğan Soçi dönüşü uçakta gazetecilere, Putin’in eylülde Özbekistan’da yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) toplantısına davetini açıkladı.

Türkiye, Haziran 2012’deki ŞİÖ zirvesinde örgütün “diyalog ortağı statüsü”nü almıştı. Peki Soçi’deki davet, Türkiye’nin üyelik sürecini hızlandırır mı?

İnceleyelim:

ŞİÖ’nün ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele programı

ŞİÖ, 26 Nisan 1996’da Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın katılımıyla “Şanghay Beşlisi” olarak kuruldu. Hedef, SSCB’nin dağılmasının ardından ABD’nin Orta Asya ülkelerine yönelik hamlesini engelleme ve ABD’nin Orta Asya’da ayrılıkçı ve aşırılıkçı (dinci/siyasal İslamcı) örgütleri kullanmasını önlemekti.

15 Temmuz 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla beşli, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştü. ŞİÖ önce Hindistan ve Pakistan’ı, son olarak da İran’ı üye kabul ederek dokuz üyeye ulaştı.

ŞİÖ’nün ayrıca gözlemci üyeleri ile diyalog ortakları var.

Gözlemci üyeler: Afganistan, Moğolistan ve Belarus.

Diyalog ortakları: Türkiye, Sri Lanka, Kamboçya, Nepal, Azerbaycan, Ermenistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Katar.

ŞİÖ, düzenli olarak “Terörizm, Ayrılıkçılık ve Aşırıcılıkla Mücadele Programı” yayınlayarak, kuruluş ilkesini sahada uyguluyor. (Ki bu Orta Asya’da FETÖ’yle de mücadeleydi.) Örgüt, üyelik başvurularını da bu kriteri esas alarak değerlendiriyor.

Türkiye-ŞİÖ ilişkisi

Türkiye ŞİÖ üyesi olma isteğini 2007’de ortaya koydu. Erdoğan, Ocak 2007’deki Rusya ziyareti sırasında bu hedefini Putin’e iletti. Putin de bu isteği Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’e aktardı.

Ancak Türkiye’nin müracaatı kabul edilmedi. (Türkiye’yle birlikte müracaat eden İran önce gözlemci üye, ardından da tam üye oldu.)

Türkiye’nin üyelik talebi kabul edilmeyince, Ankara bu kez 2011’de ŞİÖ’ye diyalog ortağı statüsü için başvurdu. Örgüt, Türkiye’nin diyalog ortağı statüsünü Haziran 2012’deki zirvede onayladı.

Türkiye’nin üyeliğinin neden kabul edilmediği üzerine çeşitli nedenler tartışılabilir. Ancak 2007 müracaatının bir resmiyet ve ciddiyet taşımadığı da mutlaka not edilmelidir. “Erdoğan’ın üyelik isteğini Putin’e iletmesi, Putin’in de Nazarbayev’e aktarması” yöntemi, gerçek bir başvuru olmaktan ziyade, Erdoğan’ın Batı’yla pazarlık kartı oluşturma çabası olarak yorumlanabilir.

Peki bugün için durum nedir?

İki sorun, bir çözüm

Türkiye artık ŞİÖ’nün diyalog ortağı statüsüne sahip. Bu üyeliğe gidecek yolu kolaylaştıran bir durum elbette. Ancak üyeliğin önünde çok önemli iki sorun var:

1) Türkiye, son tahlilde Çin ve Rusya’yı düşman gören NATO’nun üyesi. Türkiye’nin de imzasıyla NATO Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i de “baş rakip” ilan ederek buna uygun bir mücadele stratejisi belirledi.

Kuşkusuz Beijing ve Moskova açısından, küresel güç mücadelesinin kritik bir evresinde NATO içinde bir ayrışma oluşturması amacıyla Türkiye’nin üyeliğe kabulü, taktik bir düşünce olabilir.

2) ŞİÖ’nün kuruluş ilkeleriyle, yani ayrılıkçı ve aşırılıkçı terörizmle mücadele hedefiyle, Ankara’nın ÖSO çatısı altındaki çeşitli radikal İslamcı gruplarla ilişkisi çelişmektedir. Çünkü bu grupların önemli bir kısmı Rusya tarafından terörist olarak değerlendirilmektedir.

Yani Türkiye’nin İdlib’de o gruplarla Suriye ordusu arasına koyduğu gözlemci noktaları, aslında Ankara ile ŞİÖ üyeliği arasında da bir engel fonksiyonu taşımaktadır. Dolayısıyla İdlib düğümünün çözülerek Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi, pek çok sorunun çözümünün anahtarı olduğu gibi, artık Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği yolunun açılmasının da kolaylaştırıcısı durumundadır.

Putin de tersinden, İdlib’in çözümü için Erdoğan’a ŞİÖ yolu gösteriyor büyük olasılıkla….

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ağustos 2022

1 Yorum

Tek Çin – Bir Buçuk Savaş

1969’dan önce ABD’nin askeri doktrini, “iki buçuk savaş” stratejisi üzerine inşa edilmişti. Buna göre ABD aynı anda (bir) SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına, (iki) Çin’in Güneydoğu Asya’da saldırısına ve (buçuk) Ortadoğu’daki bir karışıklığa karşı koyabilirdi.

Vietnam, ABD’ye boyunun ölçüsünü öğretti.  Amerikan kamuoyu, ABD askerlerinin büyük kayıp verdikleri bu savaşa artık karşı çıkıyor ve evlatlarının ülkeye dönmesini istiyordu. İşte Richard Nixon bu şartlarda ABD başkanı oldu.

Nixon’un ilk önemli işi ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığı Henry Kissinger’dan “iki buçuk savaş” stratejisini ABD gerçeğiyle uyumlu hale getirmesini istemesi oldu.

NIXON DOKTRİNİ

Kissinger ve ekibi konu üzerinde çalıştı, önce beş, ardından üç strateji ürettiler. Kissinger’a göre SSCB ve Çin’in aynı anda saldırısı olası değildi.

Nihayetinde karar verilen “bir buçuk savaş” stratejisi oldu. Buna göre ABD aynı anda (bir) SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına, (buçuk) Ortadoğu’daki bir karışıklığa karşı koyabilirdi.

Nixon, bunu Dış Politika Raporu’nu açıkladığı Kongre’deki 18 Şubat 1970 oturumunda şöyle savunacaktı: “Doktrin ve imkanları birbiriyle uyumlu hale getirmeye yönelik çabamızda, en iyi tanımlanan şey olarak ‘bir buçuk savaş’ stratejisini seçmiştik” (Henry Kissinger, Beyaz Saray Yıllarım, 1. Cilt, Kopernik, 2021, s.299-300).

Ardından Nixon Doktrini açıklandı. Buna göre ABD müttefiklerine nükleer koruma sağlayacaktı ancak saldırıya uğrayana talep etmesi halinde sadece silah, eğitim ve ekonomik destek verecekti, artık savaşlara Amerikan askeri göndermeyecekti.

ABD bu doktrin gereği Vietnam’dan çekildi.

VARŞOVA MÜZAKERELERİ

İki buçuk savaş stratejisi, bir buçuk savaş stratejisine indirildiğine göre ABD stratejiden eksilen Çin’le normalleşmeliydi. Kissinger bu ihtiyacı “küresel bir dengeyi şekillendirebilmek için Çin’e yöneldik” diye açıklayacaktı.

ABD, 2 Mart 1969’da başlayan ve 7 ay sürecek olan Zenbao Adası’ndaki Çin-SSCB çatışmasını Çin’le normalleşebilmek için fırsat olarak görüyordu. Ancak temas nasıl sağlanacaktı?

Dünya turuna çıkan ABD Başkanı Nixon, her durakta muhataplarına “Beijing’le iletişime açığız” mesajı verdi. Pakistan lideri Yahya Han ve Romanya Cumhurbaşkanı Nikolay Çavuşesku’dan açıkça “temas kanalı” olmalarını istedi.

Temas Varşova’da sağlandı. Kissinger’ın talimatıyla ABD’nin Varşova Büyükelçisi Stoessel, Yugoslav Moda Şovu’nda Çin Maslahatgüzarı Lei Yang’a merdivenlerde “ciddi görüşmelere hazırız” mesajı verdi. Böylece diplomasi tarihine Varşova Müzakereleri diye geçen görüşmeler başladı.

ABD KABUL ETTİ: TAYVAN ÇİN’İN PARÇASI

Bu görüşmeler bir ara ABD’nin Kamboçya operasyonu nedeniyle kesildiyse de, Pinpon Diplomasi ile ivme kazanmış ve en sonunda Kissinger’ın Nixon adına 9 Temmuz 1971’de Çin’e ziyaretinin kabul edilmesiyle sonuçlanmıştı.

Beijing yönetimi, iki yılın sonunda, Washington’a ABD-Çin normalleşmesinin şartını kabul ettirmişti: Tayvan.

Tayvan, BM Genel Kurul kararıyla ihraç edildi, Kissinger “Tayvan’ı Çin’in parçası kabul ettiklerini” açıkladı. 21 Şubat 1972’de Çin’i ziyaret eden ABD Başkanı Nixon da 28 Şubat’ta Şanghay Bildirisi’ni imzalayarak “tek Çin” ilkesini, “Tayvan’ın Çin’in parçası” olduğunu ve kademeli olarak Tayvan’dan çekilmeyi kabul etti.

ATEŞLE OYNAN KENDİNİ YAKAR

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ziyaretiyle kışkırttığı Tayvan konusunun tarihsel arka planı işte budur.

ABD şimdi zayıflayan hegemonyası nedeniyle çözülen düzenini koruyabilmek için Tayvan kartı ile oynama çalışıyor. Tayvan’da kriz yaratarak Asya-Pasifik’te Çin’e karşı ittifaklar inşa etmeye çalışıyor.

Ancak Xi Jinping’in Joe Biden’a söylediği gibi “ateşle oynayan kendisini yakar!”

Biden ekibinin tarihten çıkarması gereken sayısız ders var…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Ağustos 2022

1 Yorum

Amerikan düzeni çözülürken

ABD hegemonyasının ve kurallarını Washington’un yazdığı düzenin zayıflamasının iki önemli sonucunu yaşıyoruz uluslararası ilişkilerde:

1) Ülkeler arasında dolar yerine ulusal paralarıyla ticaret eğilimi güçleniyor.

2) ABD müttefiki ülkelerin, ABD’yle ilişkililerine ek olarak Çin ve Rusya ile ayrı ve bağımsız ilişki geliştirme eğilimi artıyor.

Doğalgazda ruble kararı

Erdoğan ve Putin’in 5 Ağustos’taki Soçi zirvesinden çıkan en önemli sonuç, ruble kararıydı. Daha zirve tamamlanmadan Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak basına müjdeledi: “Liderler, görüşmeler sırasında doğalgaz teslimatlarında kısmen ruble cinsinden ödemeye başlanacağı konusunda anlaştı” (Sputnik, 5.8.2022).

Erdoğan da dönüş yolunda uçakta ayrıntılandırdı: “Sayın Putin’le ruble üzerinde mutabık kaldık. (…) Bir de Rusya’nın Mir kartı var. Şu anda bizim beş bankamız bunun üzerinden çalışmalarını sürdürüyor” (AA, 6.8.2022). Böylece Mir ile SWIFT dışında da bir seçenek oluşturulmuş olacak.

Bu tablo pek çok ülke açısından, ABD’nin rakiplerini hatta müttefiklerini yaptırım kartıyla tehdit ettiği ve Çin’e ticaret savaşı başlattığı süreçle hızlanan bir durum aslında. Bir süredir Çin, Rusya, Hindistan, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan başta olmak üzere pek çok ülke, ABD’nin bu tutumuna karşı, ikili ticaretlerinde ulusal paralarını kullanma yolunu seçmeyi gündemlerine aldılar.

Nitekim bunlardan en önemlisi, Suudi Arabistan’ın yakın zamanda Çin’e sattığı petrolün ödemesinin yuan ile yapılmasını önermesiydi. Suudi önerisinin gerekçesi daha da anlamlı; rezervinde yuan bulundurmak. (Bu arada İsrail bile Merkez Bankası rezervine yuan ekleme kararı aldı.)

ŞİÖ daveti

ABD’nin Soğuk Savaş düzeni ilişkileri adım adım çözülüyor. AB bile ABD’den “stratejik özerklik” arayışındaydı bir süredir. ABD o çözülmeyi önlemek için Ukrayna krizini kullanıyor; Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i “baş rakip” ilan ettirerek stratejik özerklik arayanları NATO’yla Atlantik’e çapalıyor.

ABD’nin Türkiye ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerinin ise eli daha rahat. ABD ile müttefiklik ilişkisini sürdürerek Rusya ve Çin’le de pek çok alanda önemli işbirlikleri yapıyorlar. S-400, ulusal paraların kullanılması, ŞİÖ ve BRICS adaylıkları örneğin…

Suudi Arabistan; Rusya’nın S-400 füze savunma sistemi ve Su-35 savaş uçaklarıyla ilgileniyor, ABD’ye karşı petrol piyasalarında Rusya ile işbirliği yapıyor, Çin’e petrolü yuanla satmak istiyor, “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılıyor.

Türkiye bu konularda Suudi Arabistan’dan daha da ileride. Son olarak Erdoğan Putin’in Türkiye’yi eylülde Özbekistan’da yapılacak ŞİÖ toplantısına davet ettiğini açıkladı. Türkiye BRICS üyeliğiyle de ilgileniyor.

Çok taraflılık

Bu tablo karşısında iki itiraz dile getiriliyor: 1) Türkiye ABD yerine Çin ve Rusya’ya mı bağımlı olsun? 2) Türkiye dolar yerine ruble ve yuan ile mi borçlansın?

Türkiye, ABD’ye de Çin’e de Rusya’ya da bağımlı olmasın elbette; tam bağımsızlık hedeftir.

Çin ve Rusya’yla iyi ilişkiler geliştirmek, Türkiye’yi görünür gelecekte bu iki ülkeye bağımlı yapmaz ama Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığını azaltır. İşin püf noktası da burada: İttifak kaçınılmaz olarak bağımlılığı ve ittifakın hedefi olanlarla hasım olmayı getirir. Bunun tersi ise herkesle karşılıklı yarara dayalı dostluktur. ABD zayıfladıkça bu eğilim güçleniyor.

Amerikancılık seçim kazandırmaz

Elbette Erdoğan aynı zamanda seçim yatırımı yapıyor. Ama sonuçta, Çin ve Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin çıkarları açısından yararlı ve doğrudur. Erdoğan da dünyadaki bu esas eğilimi saptamış ve onu kendi politik geleceğinin kaldıracı haline getirme kıvraklığı sergilemektedir.

Muhalefetin asıl görmesi gereken budur: Türkiye’de artık Amerikancılık yaparak kazanılabilecek bir seçim yoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2022

1 Yorum

Tarikat-siyaset-sınav

Sınav yolsuzluğu FETÖ’ye özgü bir durum değildir, genel bir AKP dönemi uygulamasıdır. Çünkü tarikatlar ve cemaatler, siyasetin korunaklı gölgesinde, sınavlar üzerinden “kendi gençlerini” devlete yerleştirme yarışındalar. Dün FETÖ, bugün Menzil, İsmailağa ve diğerleri…

Çünkü AKP bir tarikatlar koalisyonudur. Öyle olduğu için de AKP “FETÖ’yle” bir ölçüde mücadele eder ama “FETÖ’cülükle” mücadele edemez. FETÖ’cülük tarikatçılıktır, FETÖ’cülük cemaatçiliktir, FETÖ’cülük saray rejimi altında devletin tarikat ve cemaatlere parsel parsel dağıtılmasıdır.

20 yılda öyle bir rejim inşa ettiler ki, devletin bakanlıklarından başkanlıklarına, müdürlüklerinden dairelerine kadar hemen her taraf tarikatlar ve cemaatler tarafından paylaşılmaktadır. Dahası devletin kurumları, tarikat ve cemaatlerin iktidar kavgalarına bile sahne olabilmektedir.

FETÖ’nün albayları da askeri öğrenciydi!

Tarikat ve cemaatlerin saray rejimi altında yürüttüğü sınav yolsuzlukları, geleceğe yatırımdır. Örneğin FETÖ sınav yolsuzluklarıyla adım adım Türk Silahlı Kuvvetleri içinde kuvvet biriktirdi ve işi en sonunda 15 Temmuz’da darbe girişimine götürdü.

15 Temmuz günü halka kurşun sıkan o generaller, o albaylar, o binbaşılar, o yüzbaşılar, o teğmenler FETÖ’nün sınav yolsuzluklarıyla harp okullarına girdiler, askeri öğrenci oldular. Harp okullarına yönetici olup, kendi öğrencileri dışındaki sınavı kazananları bezdirme operasyonları yaptılar, ağır cezalar vererek o öğrencileri okullardan ayrılmaya zorladılar, yüz kızartıcı suçlar üreterek o öğrencileri tasfiye ettiler. Öyle ki kimi dönemlerde neredeyse FETÖ’nün onayından geçmemiş askeri öğrenci kalmamıştı.

İşte harp okullarına FETÖ’nün sınav yolsuzluklarıyla askeri öğrenci olarak girenler, TSK içinde siyasetin desteğiyle adım adım yükseldiler, kritik köşeleri tuttular, kendilerine arkadan gelenlere yer açmak için kumpaslarla TSK’nin Atatürkçü subaylarını tasfiye ettirdiler.

Yeri gelmişken anımsatalım: “Askeri öğrenciler 15 Temmuz’da emre uydular, o nedenle masumlar” diyerek yürütülen siyasi kampanya tam bir tezgahtır. O askeri öğrencilerin de çoğu çalınmış sorularla harp okullarına giren ve başkalarının yerini gaspeden FETÖ’cülerdir!

FETÖ okullarından bürokrasiye taşınan kuşak

AKP iktidarı altında 20 yıl ama 12 Eylül rejimini de sayarsak 40 yıl, Türk-İslam sentezi adı altında tarikat ve cemaatler palazlandırıldı ve devletin personel ihtiyacı bu havuzdan karşılandı.

AKP’nin ilk dönem yöneticilerinin çocukları olan kuşak, bugün devletin çeşitli kurumlarını yönetiyor. Bunların çoğu FETÖ okullarında okudu, FETÖ dershanelerinde sınavlara hazırlandı, FETÖ sorularıyla kazandı!

Yani sınav yolsuzluklarıyla gençliğin geleceği çalındı: Onlar işsiz kaldı, ama siyasetin korunaklı gölgesinde tarikat ve cemaat sorularıyla yükselenler üç-beş maaşa konarak sınıf atladı. En birikimli akademisyenler yerlerinde bekletilirken ya da çok bekletilerek tasfiye edilirken, tarikat ve cemaat bağlantılılar yükseltildi. Bilimi izleyen doktorlara, tarikat ve cemaat bağlantılı falcılar, büyücüler amir yapıldı. Rejimin “giderlerse gitsinler” demesi boşuna değil. (İnadına kalmalılar ve mücadele etmeliler!)

Laiklik sınav yolsuzluğunun da panzehridir

Sonuç olarak gençlerimizin geleceği, tarikat ve cemaatlerin devleti ele geçirme yarışı nedeniyle çalınmakta ve karartılmaktadır. Çünkü tarikat ve cemaatlerin varlık gerekçesi “dindar nesil” yetiştirmek değil, “dinci nesil” yetiştirmektir, mürit artırarak önce toplum hayatında, sonra devlet içinde iktidar odakları kurmaktır.

Görüldüğü gibi laiklik sadece 15 Temmuz’un panzehri değil, “sınav yolsuzluklarının” da panzehridir.

Biliyoruz ki “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, uygarlık yoludur.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ağustos 2022

Yorum bırakın

ABD’nin ‘Tayvan kartı’ oyunu

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’ı ziyareti, ABD’nin Çin’le imzaladığı “Üç Ortak Bildiri”deki taahhütlerinin ihlali anlamına geliyor. ABD yönetimi, “ziyaret resmi değil” deme kurnazlığıyla, ihlali perdelemeye çalışıyor.

Oysa Nancy Pelosi ziyaretini ABD Temsilciler Meclisi sıfatıyla yaptı ve bu makam ABD hiyerarşisinde 3 numaradır.

ABD’nin 1971 tarihli Çin stratejisi

Tayvan sorununu doğru anlamak için ABD’nin Çin’le imzaladığı “Üç Ortak Bildiri”yi ve ABD’yi o bildirileri imzalamaya iten stratejiyi incelememiz gerekir öncelikle…

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (Dışişleri Bakanı) Henry Kissinger, 1971 yılında, “Çin’in büyük güç olmasını durdurma modeli” olarak, bu ülkeyle anlaşmayı ve ticareti geliştirmeyi önerdi. Bu aynı zamanda ABD’nin SSCB’ye karşı Çin’le işbirliği arama modeliydi. Kissinger 1971 yılında iki kez Çin’e gitti ve “Tayvan’ın Çin’in bir parçası olduğunu” ilan etti.

O tarihe kadar ABD Tayvan’ı tanıyor, dahası BM Genel Kurulu’nda Çin yerine Tayvan’ın olmasını destekliyordu. ABD’nin bu yeni stratejisiyle birlikte durum değişti. Aynı yıl BM Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamayla Tayvan üyelikten ihraç edildi.

Ertesi yıl ABD Başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etti. Ve ardından ABD ile Çin arasındaki “Üç Ortak Bildiri”nden ilki geldi.

ABD’nin imzaladığı Üç Ortak Bildiri

Şanghay Bildirisi olarak da bilinen 1972 tarihli 1. Bildiri, “ABD, Tayvan’ın Çin’in parçası olduğunu kabul eder” esasına dayanıyor.

2. Bildiri 1978’de imzalandı ve ABD, Çin’in “üç ilke”sini kabul etti. Bunlar, birincisi, “Tayvan’la resmi ilişkiyi kesmek”, ikincisi, “ABD’nin Tayvan’la imzaladığı 1954 tarihli savunma anlaşmasının feshi” ve üçüncüsü, “Tayvan’dan asker çekme” konularıydı.

3. Bildiri, 1982’de imzalandı ve ABD’nin Tayvan’a silah satışını azaltarak tamamen sonlandırmasıydı.

İşte ABD-Çin ilişkileri bu “Üç Ortak Bildiri”ye dayanmaktadır.

ABD kendi imzasına uymuyor

Ancak ABD imzaladığı bu “Üç Ortak Bildiri”nin gereğini yapmayan, anlaşmaya uymayan, metindeki kelimeler üzerinden anlaşmanın etrafından dolanan işler yapıyor.

Örneğin 2. Bildiri ile Tayvan’la yaptığı 1954 tarihli savunma anlaşmasını sonlandırıyor ama üç ay sonra bu kez Kongre’den “Tayvan’la İlişkiler Yasası”nı çıkarıyor.

Örneğin 3. Bildiri ile Tayvan’a silah satışını sonlandırmayı kabul ediyor ama “Tayvan’la İlişkiler Yasası” uyarınca silah satmaya devam ediyor.

Örneğin 1. Bildiri’deki “ABD, Tayvan’ın Çin’in parçası olduğunu kabul eder” ifadeni, “kabul etmek” başka, “tanımak” başka diye yorumlayarak Tayvan’la ilişkisini sürdürüyor.

İşte şimdi de “Pelosi’nin ziyareti resmi değil” diyerek, imzaladığı anlaşmaların etrafından dolanıyor.

ABD’nin “kendi imzasına uymayan” bu tutumu, hemen her ülkenin dikkate alması gereken bir uluslararası hukuk sorunudur!

ABD’nin 4 hedefi

Peki ABD neden “Tayvan kartı” ile oynuyor? Emperyalist ABD’nin stratejik ve taktik düzlemde 4 hedefi var:

1) ABD, baş rakip gördüğü Çin’i çevrelemek istiyor.

2) ABD, Çin’e çok yakın bir bölgede asker bulundurmak istiyor.

3) ABD, krizli zemin üzerinden varlık bulundurma gerekçesi üretiyor.

4) ABD, bu kartı, Çin’le farklı konulardaki müzakerelerinde koz kartı olarak elde tutmaya çalışıyor.

Tabii ABD tüm bu hedeflere ulaşabilmeyi de, kendi “tek kutuplu dünya düzenini” sürdürebilmek için yapıyor. Ancak nafile…

O düzen bitti, yenisi adım adım inşa oluyor. Emperyalist ABD’nin Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kullanması da, Tayvan’ı Çin’e karşı bir “koz kartı” yapmaya çalışması da, Balkanlar’ı karıştırması da, Gürcistan üzerinden Rusya’ya karşı yeni bir cephe açmayı planlaması da “ana tablo”yu değiştiremeyecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ağustos 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın