Posts Tagged BDP
SEÇİM ANALİZİ -1- SEÇİMİ “AKP-BDP-CHP” İTTİFAKI KAZANDI!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 13/06/2011
12 Haziran 2011 Genel Seçimleri için pek çok sonuç dile getirilebilir. Ama biz Türkiye’yi içine sokacağı zorluklardan hareketle, bu ilk incelememizde, iki önemli sonuç üzerinde duracağız:
1.) Dış politika açısından; Başbakan Erdoğan “Balkon konuşmasında” yaptığı değerlendirmede “Ankara kazandı, Şam kazandı” dedi.
2.) İç politika açısından; AKP-CHP-BDP arasında “Yeni Anayasa” ittifakı oluşturulacağının işareti verildi.
Açalım:
“ANKARA KAZANDI, ŞAM KAZANDI”
Başbakan Erdoğan, partisinin yüzde 50 oy kazandığı seçimlerden sonra yaptığı geleneksel balkon konuşmasında kurdu bu bağı: “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün, demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır.”
İlk bakışta ilgisiz gibi duran bu denklem, AKP’nin varlık nedeniyle doğrudan ilgilidir. Bu denklem, Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmasının gereğidir.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı aynı zamanda BOP eşbaşkanı olursa, doğal olarak kazandığı seçim nedeniyle Şam da kazanmış olur!
ABD’nin Suriye’yi parçalama planında görev alacak muhalefete Antalya’da evsahipliği yapan bir parti için, seçimleri elbette Şam kazanmış olur! “ABD’nin BOP’u içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” diye 7 yıl önce taahhütte bulunan bir Başbakan için, seçimleri elbette Diyarbakır-Gazze ekseni kazanmış olur! (Diyarbakır ile Gazze’yi eşitlemenin siyaseten Türkiye’yi içine sokacağı sıkıntı, başlı başına bir yazı konusudur).
Kısacası, seçimleri “yüzyıllık hesaplaşma” olarak değerlendiren AKP, seçim başarısını da ABD’nin BOP’unun bir ayağı olan yeni-Osmanlıcılık içinde tanımlamıştır!
“YENİ ANAYASA” İTTİFAKI
Seçimler, üç partili bir TBMM’nin, AKP ne denli yüksek oranda oy alırsa alsın, tek başına anayasa değiştirecek 367 milletvekili sayısına ulaşamayacağı gerçeğini somut olarak gösterdi. AKP açısından TBMM’yi MHP’siz şekillendirmek, bu nedenle çok önemliydi. Seçim süreci boyunca AKP’nin “Kürt Açılımı”nı sanki başka parti yapmış gibi yüksek perdeli milliyetçi bir görüntü verme gayreti, bu hesabın gereğiydi.
Başbakan Erdoğan, “balkon konuşmasında” bunun seçim gereği olduğunu, yeniden eski sözlerine dönerek ortaya koydu!
Erdoğan, yüzde 50 oya rağmen düşen ve 326 olan milletvekili sayısıyla artık yeni Anayasa konusunda doğal müttefiki olan BDP’ye yeniden dönmek durumunda. Seçim sürecinde “Ben olsam Apo’yu asardım” diyen Erdoğan’ın balkon konuşmasında, “kalbini kırdığım herkesten helallik istiyorum” demesine bakalım BDP nasıl tepki verecek?
AKP ve BDP arasındaki doğal “yeni Anayasa” müttefikliği, her iki partinin milletvekili sayısının 361’de kalması nedeniyle sayısal olarak mümkün değil. Ancak sayısal olarak mümkün olsa da CHP’siz, siyaseten yine de mümkün değildir.
Daha önce çok vurguladığımız için kısaca değinelim: CHP, bu ülkenin kurucu partisidir. Onun mazbatası, imzası, onayı olmadan rejim değişikliği yapılması mümkün değildir. AKP’nin gücü üniter yapıyı değiştirmeye yetmez. “Başkanlık Sistemi” gibi, “Federal Anayasa” gibi değişikliler ve “Özerklik” sonrası “federatif bir Türkiye” için CHP onayı şarttır, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli Türk-Kürt Federe Devleti” için CHP’nin imzası şarttır.
İşte “yeni CHP” bu gerçeğin bir sonucudur!
Bu bakımdan seçimleri CHP düzleminde de incelememiz gerekmektedir:
CHP KAYBETTİ, YENİ CHP KAZANDI
CHP her ne kadar 2007 Genel Seçimleri’ne göre hem oy oranını hem de milletvekili sayısını artırdıysa da, Kılıçdaroğlu ve yeni ekibinin ortaya koyduğu hedefler bakımından kesinlikle başarısızdır.
Kılıçdaroğlu, bir kısmı CHP’ye yabancı olan yeni ekibiyle birlikte inşa ettiği yeni partinin iktidar olabilmesinin formülünü “2D’ye karşı 2Y” olarak belirlemişti. Kılıçdaroğlu CHP’ye Genel Başkan olduktan sonra yaptığımız analizlerde, bu formülün başarılı olmayacağını ısrarla vurgulamıştık. Güya “yeni CHP” AKP’yi, 2D’ye yani “Din ve Darbe” kartına karşı 2Y ile yani “Yolsuzluk ve Yoksulluk” silahıyla vuracaktı. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın elinden din ve darbe silahını alacaktı!
Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si bu formüle uygun olarak AKP’nin elinden “din”i almak için Cumhuriyet’i tahrip eden şu tavizleri verdi:
Kılıçdaroğlu 2007 yılından beri gündemde olmayan türban konusunu eline aldı ve üniversitelerde serbest olmasının yolunu açtı. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin çekincesini geri çektiğini ifade etmesi, YÖK’ün Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayarak bir genelge yayımlamasına ve türbanı üniversitelere sokmasına neden oldu. Bunu fırsat bilen çeşitli tarikat ve cemaatler, türbanı ilköğretim okullarına kadar soktu.
Türban kartını bu hamleyle AKP’nin elinden aldığını sanan Kılıçdaroğlu, hemen ardından “cemaatlere saygılıyım” dedi, “laiklik tehlikede değil” beyanatları verdi. Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı, seçim döneminde cemaat bağlantılı kimi yeni CHP’lilerce “tekke ve zaviyelerin kapatılması yanlıştı” gibi Kemalist Devrim’e en sert yönelen hamlelere dönüştü.
AKP’nin sözde “din” kartına darbe vuran CHP, ardından “darbe” konusuna yöneldi. 27 Mayıs’ın yanlış olduğunu söyleyerek bu alandaki açılımlarına soyunan Kılıçdaroğlu, CHP’nin 2007 yılında desteklediği 27 Nisan’ı da eleştirdi. (Öyle ki, Başbakan Erdoğan bile bunu fırsata çevirip seçim döneminde “27 Nisan muhtıra değildi” açıklaması yaptı). Yetinmeyen Kılıçdaroğlu 35. maddeyi kaldıracaklarını, profesyonel askerliğe geçeceklerini, bedelli askerlik getireceklerini, askerliği 6 aya indireceklerini, üniversite öğrencilerine yazları staj kabilinde askerlik yaptıracaklarını söyledi… Önüne AKP’nin “darbe karşıtlığı” kartını almayı hedef koyan yeni CHP, bu açılımlarla militarizm karşıtı bir parti yerine asker karşıtı bir partiye dönüşmüş oldu. Bunu seçime tahvil etmeye soyunan AKP de, taktik olarak, CHP’ye karşı TSK savunuculuğuna soyundu. (İlginçtir, askeri her konuya itiraz eden Kılıçdaroğlu, TSK’nın Libya’ya gönderilmesine ise TBMM’de açık destek verdi).
Bu iki açılımın kısmen sınanacağı ilk çarpışma 12 Eylül halk oylamasıydı. Ancak orada da Kılçdaroğlu “genel af” diyerek “hayır” cephesinde yer alan MHP seçmenlerini kaybetti.
12 Haziran Genel Seçim süreci ise “yeni CHP”nin misyonunu daha da somut ortaya koymasına dönüştü: Dersim’i tartışmaya açarak seçim sürecini başlatan ve AKP’ye İnönü üzerinden Cumhuriyet’e saldırma imkânı sunan yeni CHP, son adım olarak da “özerklik” dedi!
CHP’nin, dış ve iç cephede yaratılan rüzgâra rağmen “anlamlı oy artışı” sağlayamaması, işte değişim yerine dönüşüm hatta başkalaşım yaşamasının sonucudur!
Not: Bir sonraki seçim analizimizde, Ergenekon sürecinin ve mağduriyet meselesinin seçimlere etkisini işleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
13 Haziran 2011
8 MADDEDE YSK’NIN BDP VETOSUNUN ANALİZİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/04/2011
Yüksek Seçim Kurulu’nun 12 milletvekili adayını veto etmesi, aynı zamanda BDP’nin AKP’yi, AKP’nin de BDP’yi komplo yapmakla suçlamasına neden oldu. Ancak üç günlük süreç analiz edilirse, aslında her iki partinin de, sonuçları bakımından, Türkiye’ye komplo yaptığı görülecektir!
Gelin sürecin en önemli parametrelerini tek tek ele alalım:
YSK’NIN BDP VETOSU NE ANLAMA GELİYOR?
1..) 2002 seçimlerinde ABD Büyükelçisi’nin talebi doğrultusunda yasaklı Tayyip Erdoğan’ın ismini seçim pusulasına dahil eden, Siirt’te uydurma seçimlere alan açan YSK’nın tarafsızlığı ve pozisyonu zaten soru işaretlidir. YSK’nın bu durumu, süreci kullanmanın zeminini oluşturmuştur.
2..) BDP, bazı milletvekili adaylarının veto edilmesine, ilk dakikadan itibaren “savaşa engel olmayız” şeklinde tepki göstermiştir. Bu tepki en yalın haliyle, Türkiye’yi PKK terörü üzerinden tehdit etmektir!
Nitekim YSK’nın kararından bir saat sonra, Türkiye’nin pek çok kesiminde BDP taraftarları sokağa çıkmış ve türü tipik “kalkışma” olarak nitelendirilecek eylemlere imza atmışlardır. BDP taraftarlarının YSK’nın karına tepkisi, İstanbul gibi şehirlerde dükkânlara, araçlara hatta içinde yolcu taşıyan belediye otobüslerine molotof atmak şeklinde olurken, Diyarbakır gibi BDP’li belediyelerin bulunduğu illerde, belediyenin iş makineleriyle emniyet güçlerine saldırmak biçimine dönüşmüştür.
3..) YSK’nın kararı BDP dışında AKP ve CHP tarafından da ilk dakikadan itibaren kınanmıştır! Hemen tüm siyasi partiler, BDP’nin arkasında saf tutmuşlardır! BDP, YSK’nın vetosuyla birlikte, yapmayı planladığı ve yapabileceği seçim çalışmasından kat be kat fazla etkiye sahip bir olanak bulmuştur.
İKİNCİ HABUR REZALETİ
4..) PKK ve BDP taraftarlarının sokakları zapt etmesi, Türkiye Cumhuriyeti devletini “esir” almıştır. Hükümetin yönettiği devlet, kalkışma karşısında aciz bıraktırılmıştır! Türkiye’ye, üç gün boyunca ikinci Habur rezaleti yaşatılmıştır. YGS’deki şifre skandalını protesto eden gençleri “karşılarına 10 bin genç” sürmekle tehdit eden iktidarın başı, emrindeki kolluk kuvvetlerini gereği gibi kullanmamıştır. Hak arayan işçiye, memura, öğrenciye yetkisi dışında zulmeden kolluk kuvvetleri, iktidarın tavrı nedeniyle BDP taraftarlarına “hoşgörülü” davranmıştır. Kolluk kuvvetleri nadiren “hoşgörü” dışına çıktığında ise her ne hikmetse “Türk – Kürt ayrışmasına” hizmet edecek nitelikte işlere imza atmışlardır; Öldürücü maksatlı ateşli silah kullanmak gibi, ya da Diyarbakır’da olduğu gibi yakaladığı BDP taraftarlarını, sanki karakolmuş gibi AKP Diyarbakır İl Başkanlığı’na sokmak gibi…
Sokakları esir alan bu görüntüler, AKP’den CHP’ye, ılımlı İslamcılardan muhafazakârlara, sosyal demokratlardan liberallere, geniş yelpazede doğrudan ve dolaylı destek görmüştür. Hemen her kesim sokakları esir alan bu kalkışmaları “demokratik hak” olarak değerlendirmiştir.
“Ergenekon” soruşturmasında sağdan sola “hukuk” çığırtkanlığı yapanlar, yargıya saygı isteyenler, bir yargı kurumu olan YSK’nın –doğru ya da yanlış- kararına değil saygı göstermek, kararı boğmak için sokakları zapt edenlere alkış tutmuşlardır.
11 seçimin 8’inde hapiste olan Doğu Perinçek’in ve Ergenekon soruşturması kapsamında üç yıldır tutuklu yargılanan ama hâlâ suçlarını bilmeyen siyasi parti başkanları ve yöneticilerinin siyasal hakları konusunda en küçük bir “demokratlık” sergilemeyen bu kesimler, terör örgütü üyeliğinden hüküm giymiş BDP’li isimleri ise militanca savunmuş ve TBMM’ye girmelerine kimsenin engel olamayacağını ekranlardan haykırmışlardır!
5..) Üç günlük sürecin en dikkat çeken görüntüsü ise “eli taşlı bölücülerle”, “eli sopalı dincilerin” karşı karşıya geldiği sahneydi! İşte Türkiye bu sahnenin hâkimiyetine hazırlanmaktadır.
Bu sahneyi AKP ve BDP’nin seçim listelerindeki şu olgularla birlikte okumamız gerekmektedir.
GÜNEYDOĞU ADAY LİSTELERİ NASIL OKUNMALI
6..) AKP, Güneydoğu Anadolu’daki mevcut milletvekillerinin yüzde doksanının üzerini çizdi. Kürt Açılımı’nın kilit isimleri olan Dengir Mir Mehmet Fırat, İhsan Arslan, Abdurrahman Kurt gibi isimlerin liste dışı bırakılması dikkat çekicidir. Bu isimlerin yerini BDP-HADEP kökenli Mehmet Metiner ve İslamcı Kürt kimlikli kişiler almıştır. Daha önce AKP’nin aday göstereceği ifade edilen Barzanici Haşim Haşimi’nin ise listede yer almaması ilginçtir.
BDP’nin listesinin en önemli özelliği ise -AKP’nin tersine- Barzanici parti KADEP’in Genel Başkanı Şerafettin Elçi’ye yer vermesiydi. İkinci önemli özellik ise AKP’nin Kürt Açılımı’nı destekleyen Altan Tan’ın listede bulunmasıydı. (HADEP kökenli Mehmet Metiner AKP listesine girerken, Refah Partisi kökenli Altan Tan BDP listesine girdi). Bu ittifaklar dışında ana gövde olarak PKK/BDP’nin üç ana akımın da listede yer alması dikkat çekiciydi.
Son iki genel seçimde bölgede başa baş yarışan iki parti arasındaki ağırlık, şimdi BDP lehinedir. AKP, listesine bakılırsa, sanki bölgede yarıştan çekildiğini en baştan ilan etmiş gibidir. AKP’nin bölge örgütleri de listeleri şaşkınlıkla karşılamıştır. Hatta kimi AKP’liler, bunun bilerek yapıldığını düşünmektedirler.
Peki, bölgede BDP’nin yeni rakibi kim olacaktır? CHP mi?
Kemal Kılıçdaroğlu’nun bölgenin oyuna talip olmak için üye yaptığını söylediği eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nu, bölge yerine İstanbul’dan aday göstermesi, CHP’nin bölgede yarışmayacağı şeklinde okunmaktadır.
ERDOĞAN’IN SEÇİM AÇILIMI
Şimdi gelin YSK vetosundan dolayı yaşananlara ve partilerin bölgedeki aday listelerine, sondan başa giderek, şu üçüncü grup olguları da ekleyelim:
7..) Başbakan Erdoğan, “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın bireysel sorunu vardır” diyerek, “Kürt Açılımı”nın Kürtlerin anladığı şekliyle bittiğini ilan etmiştir. (Kürt Açılımı, Kuzey Irak üzerinden bir ABD projesi olarak devam ediyor). Türk sözcüğünü kullanmaktan imtina eden Erdoğan, son dönemde “tek devlet, tek millet, tek bayrak” çizgisine soyunmuştur.
“İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyecek kadar TSK karşıtı bir çizgi izleyen AKP, CHP’den TSK’ya gelen salvoları fırsat bilip, TSK avukatlığına soyunmuştur. Hatta “kâğıttan kaplan” benzetmesi yaptı diye CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. (Ama AKP gerçekte TSK’yı etkisizleştirme politikasını sürdürmektedir).
Başbakan Erdoğan, seçim startını Avrupa Konseyi toplantısında, Strazburg’da vermiştir. Erdoğan’ın konuşması, holding ve yandaş medya tarafından aynı kulaklıkla dinlenmiş ve Erdoğan’ın Avrupa’ya rest çektiği, fırça kaydığı şeklinde okura sunulmuştur. Oysa konuşmanın satır araları vahimdir. Daha önce Papa heykeli altında AB anayasasını imzalayan Tayyip Erdoğan, işi Haçlı seferlerini övmeye kadar götürmüştür: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur. Bugün, Batı medeniyetinin temellerinde de Doğu medeniyetinin temellerinde de bu karşılaşmanın etkisini hiç kimse inkâr edemez”.
Bugüne kadar “ver kurtul” politikası izleyen AKP ve Başbakan Erdoğan, seçim sürecine girilince “Kıbrıs’ta stratejik ilgilerinin olduğunu” ilan etmiştir. (Ancak ABD ve AB ile en temel konuda, yani Türk Ordusu’nun adada işgalci olduğu iddiasında müttefik olmayı sürdürmektedirler. Erdoğan, Papandreu’nun Erzurum’da yaptığı bu suçlamayı yanıtsız bırakmıştır).
AKP’li belediye tarafından, Ermeni Açılımı’nın bir sembolü olarak dikilen “İnsanlık Anıtı”, bölgede güçlenen MHP’nin etkisini kırmak üzere, ansızın “ucube”ye dönüşmüş ve yıkılma aşamasına gelinmiştir!
Seçim sürecine girildiğinde ortaya çıkan bu sözde politikaların en önemli hedefi, AKP’yi MHP ve CHP karşısında güçlendirmektir. MHP’nin baraj altında kalması, AKP’nin anayasa değiştirecek sandalyeye kavuşmasının anahtarıdır.
HEDEF: TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ
8..) Ancak BOP Eşbaşkanı olan Tayyip Erdoğan’ın temel hedefi AKP’yi “Türklerin” partisi yapmaktır.
Açalım:
12 Haziran seçimleriyle oluşturulan Meclis, artık BDP milletvekili adaylarının da ifade ettiği gibi “kurucu Meclis” işlevi görecektir. Yani, 1923 Cumhuriyeti yıkılacak ve yerine yenisi yani “Türk – Kürt Federe Devleti” ilan edilecektir. AKP’nin “yeni anayasa” ve “başkanlık sistemi” ısrarı Atlantik merkezli bu projenin gereğidir. ABD’nin Büyük Ortaoğu Projesi içinde AKP’nin yaptığı yeni-Osmanlıcılık politikasının esası budur.
İşte AKP, federasyonun İstanbul başkentli Türk parçasının, BDP de Diyarbakır başkentli Kürt parçasının temsilcisi olacaktır. “Kurucu Meclis”te kurucular olarak federasyona imza atacaklardır. AKP’nin Güneydoğu Anadolu’yu BDP’ye karşı boşaltması ve ülkenin batısında ulusalcı, milliyetçi oylara yönelmesi bu nedenledir.
Erdoğan’ın 2004 yılında verdiği “BOP içinde Diyarbakır’ı merkez yapma” sözü ile İstanbul’u üç yıldır finans başkenti yapmaya dönük hamleleri işte bu projede birleşmektedir.
Atlantik merkezli bu proje konusunda Abdullah Gül’ün deyimiyle “tarihi fırsat” yakalanmıştır, yani “kurumlar arası işbirliği” sağlanmıştır. TÜSİAD başta olmak üzere işbirlikçi sermayeyle, milli devletin tasfiyesi konusunda uzlaşılmıştır.
Ancak son tahlilde, yıkmak da, kurmak da projelerle değil “silahla” olacaktır!
Her türlü iç savaş senaryosuna, yaratılmak istenen Türk ve Kürt düşmanlığına karşı ülkemizin önemli bir sermayesi vardır:
Türkler ve Kürtler, bin yıllık ortak yaşama dayanan ve 80 yıl önce emperyalizme karşı “kardeşlik formülü” olarak ete kemiğe bürünen birlikteliklerine sıkı sıkıya sarılmayı sürdüreceklerdir! Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e düşman edecek girişimlere elbirliği ile karşı duracaklardır! Çünkü Kürtsüz Türk’ün ve Türksüz Kürt’ün emperyalizme yem olacağı artık görülmektedir!
Bu nedenle, 12 Haziran seçimleri tarihidir. Nitelik olarak bu sürece karşı çıkabilecek, dur diyecek adayları TBMM’ye sokmak kritik önemdedir.
MEHMET ALİ GÜLLER