Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

MUSUL İŞGALİNİN 7 HEDEFİ

IŞİD’in Musul işgali, ABD’nin “taşeron koalisyonunun” geri çekilmeyi durdurabilmek adına yaptığı nafile hamlelerden biridir. Fakat çok bileşenlidir ve çok hedeflidir.

Önce bileşenleri, yani Ankara ve Erbil toplantıları da yapılan bu “taşeron koalisyonunun” parçalarını ortaya çıkaralım:

KOALİSYONUN BİLEŞENLERİ

1) Koalisyonun en önemli parçası AKP’dir, Erdoğan’dır.

Anımsarsınız, bu köşede Barrack Obama’nın West Point Harp Akademisi konuşmasını incelerken, Washington’un başta Türkiye olmak üzere dört ülkeye Suriye konusunda yardım yapacağını ilan ettiğine dikkat çekmiştik. Demek ki “eş başkan” görevi başındadır!

2) Irak’ın Sünni ayrılıkçıları.

Allawi, Haşimi ve Nuceyfi Erdoğanların Irak’taki en önemli ortaklarıdır. Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu,  bu isimlerin başında olduğu bir seçim listesini kendi evinde hazırladıklarını itiraf etmişti.

Bir diğer itiraf da dün Bülent Arınç’tan geldi. Arınç bir yanında Haşimi’nin, diğer yanında Nuceyfi’nin olduğu bir toplantıda, Irak seçimlerini ele aldıklarını anlattı.

Irak Meclis Başkanı olan Usame Nuceyfi’nin federalizmi savunduğunu ve yakın zamanda Türkiye’de AKP yetkilileriyle özel görüşmeler yaptığını anımsatalım. Kardeşi Musul Valisi Atil Nuceyfi’nin de IŞİD’in işgalindeki özel bir rol aldığını önemle belirtelim.

Haşimi ise zaten Irak’ta idamla yargılanmış ve kaçarak Erdoğan’a sığınmış biridir. İstanbul’da saklanan Haşimi, IŞİD’in Musul’u işgaline “devrim” demiştir!

3) Kürt örgütleri.

Musul hamlesinde KDP’nin başı çektiğini, PKK’nin ise pozisyonu gereği bu koalisyonun doğal parçası olduğunu belirtmeliyiz.

Talabani’nin partisi KYB’nin pozisyonu İran etkisi nedeniyle oynaklık gösteriyor. Son süreçte KYB bürolarına birçok intihar saldırısı düzenlenmesi de bu oynak tutumu nedeniyledir.

Diğer yandan Kuzey Irak seçimlerinde ikinci parti olan Goran Hareketi ise Maliki’nin kurmaya çalıştığı geniş tabanlı hükümet koalisyonunda yer almaya istekli göründüğü için konumu diğerlerinden farklıdır.

4) IŞİD ve benzeri örgütler.

Dün uzun uzun anlattığımız için üzerinde durmayacağız. Ancak ABD’nin bu tür örgütleri gerektiği zaman “terör örgütü listesine” bile dâhil ederek kullanabildiğini yeniden vurgulayalım!

Öte yandan Dışişleri Bakanlığı Konsolosluğumuzu işgal edenlerden “IŞİD mensupları” diye söz etmekte, Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç IŞİD’in Türkiye’yi hedef almadığını söylemekte ve hükümetin gazetesi Yeni Şafak “IŞİD bizimkileri rehin almadı, misafir ediyor” şeklinde haberler yapmaktadır! Önemlidir.

MUSUL HAMLESİNİN 7 HEDEFİ

Taşeron Koalisyonu’nun Musul işgali hamlesinin saptayabildiğimiz 7 hedefi vardır:

1) Suriye’de kaybeden ABD, Ukrayna cephesini açarak hamle üstünlüğü elde etmeye çalışmıştı ancak bunda da başarılı olamadı. Obama’nın son konuşmasından anlaşıldığına göre ABD yeniden Ortadoğu’da mevzi kazanmaya dönük hamleler yapacaktır. İşte IŞİD’in Musul hamlesi bunlardan biridir.

2) ABD açısından Suriye ile Irak içinde petrol bölgesi olan bir yayı sorunlu hale getirmek, yani Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan İran, Irak, Suriye hattı içinde gedik açmak önemli bir jeopolitik kazanımdır.

3) Bu sorunlu bölgeye dayanarak Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri olarak üçe bölünmesi kolaylaşacaktır.

4) Kerkük ve Musul’u bu hamleyle Bağdat’tan koparmak, “Türkiye himayesinde Kürdistan”ın önünü açacaktır. Böylece Erdoğan ile Barzani işbirliği, petrolden öteye geçecek, daha da ete kemiğe bürünecektir.

5) “Türkiye’yi Kürtlerle büyütme” adı altında Fars-Arap bloğuna karşı düşmanlık sürdürülecektir.

6) Türkiye Suriye’de Rojava’ya yani Suriye Kürdistanı’na razı edilecektir.

7) Washington için Maliki’nin ABD’den yardım istemek zorunda kalması önemli bir hedeftir. ABD, böylece “katlandığı” Maliki’yi bir parça hizaya sokabilecektir!

Ancak tüm bu hedeflerin gerçekleşme şansı yoktur. Dünya Atlantik merkezli değil, Asya merkezli dönmektedir ve ABD’nin bu hamleleri nihai sonucu değiştiremeyecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Haziran 2014

Yorum bırakın

HİKMETYAR’DAN IŞİD’E

Türk Konsolosluğu’nun basılmasından sonra Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan tüm açıklamalarda dikkat çeken bir ayrıntı vardı: Ahmet Davutoğlu’nun başında bulunduğu bakanlık, “IŞİD mensupları” diyor ve ısrarla “terörist” sıfatını kullanmıyordu.

AKP-IŞİD İLİŞKİSİ

Bu ayrıntı çok şey anlatıyor. En başta da, Suriye’de rejimi devirme operasyonunda AKP’nin terörist örgütlerle girdiği ilişkileri:

1) MİT TIR’ları IŞİD ve benzeri örgütlere silah yardımı götürüyordu. “Türkmenlere insani yardım” gerçek değildi. Zaten “insani yardım” olsa gizlenmez ve Kızılay’la ulaştırılırdı.

2) Konya-Adana hattında yakalanan roket parçaları, sarin gazı yapımında kullanılabilecek kimyasallar belgelidir.

3) Yaralanan IŞİD komutanlarının Hatay ve Kilis hastanelerinde tedavi edildiğinin fotğrafları vardır.

4) Bosna’dan Afganistan’a kadar dünyanın pek çok yerinden IŞİD ve benzeri örgütler içerisinde Esad’a karşı savaşmak için gelen teröristler, AKP hükümetinin sağladığı imkânlarla Suriye’ye geçti. Ellerinde silahlarla sınırı geçip, sabah geri dönen teröristlerin görüntüleri internette bolca vardır.

5) ABD’li senatör Richard Black açık açık CIA’nın Libya’dan Türkiye’ye silah sevk ettiğini, MİT’in de bu silahları Türkiye’den Suriye’ye taşıdığını belirtmektedir. (Örneğin İskenderun Limanı’na terörist ve silah boşaltan Al Antisar gemisi). Black, her ay 250 İslamcı militanın CIA tarafından Türkiye’de eğitildiğini söylemektedir.

6) IŞİD, ele geçirdiği Suriye’nin Rakka şehrindeki petrolü, Türkiye’de satmaktadır.

IŞİD’İN DOĞDUĞU ŞARTLAR

AKP-IŞİD ilişkisine dair daha pek çok kanıt var ancak yerimiz yok. Biz bu ilişkinin siyasi boyutuna odaklanalım:

1) IŞİD, 2006’da ABD’nin Irak’ı işgali koşullarında ortaya çıktı ve büyüdü.

2) IŞİD, Erdoğan hükümetinin Esad’ı devirme hedefinin bir parçası olarak Suriye’ye geçti ve büyüdü.

Son 1 yıldır ABD’den yükselen “cihatçı örgütlere silah gitmesin” lafları gerçekçi değildir. IŞİD ve benzeri cihatçı örgütler ABD’nin yarattığı siyasal iklimde ortaya çıkar, ABD’nin ihtiyaçları doğrultusunda iş yapar ve işi bitince de “terör örgütü” listesine alınarak postundan yararlanılır. ABD son olarak IŞİD’i AKP hükümetini Suriye’de PKK-PYD’ye mecbur etmenin bir aracı olarak kullanmaktadır.

CIA’nın SSCB’ye karşı Afganistan’da İslamcı Cihatçı yetiştirmesinden bu yana bu ilişki böyledir. Bu tür örgütler ABD’nin “ılımlı İslam” projesini uygulayabilmesinin de aracı yapılmıştır: Radikal İslam’ın panzehri, Ilımlı İslam olmuştur!

Erdoğan’ın kendisi de böyledir: ABD’nin Ilımlı İslam projesinin bir aracı olarak 2002’de iktidar yapılmıştır. Bu nedenle de çok övündüğü gibi “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı” olmuştur.

Böylece Hikmetyar’ın dizinin dibinde başlayan siyasi yolculuğu, Esad karşıtı cephede IŞİD’le buluşmasına kadar sürmüştür.

IŞİD HAMLESİ GERİ TEPECEK

Kimi AKP sözcülerinin bugün IŞİD hatta ABD karşıtı görüntülü açıklamaları aldatmacadır: IŞİD, projesini ABD’nin yaptığı, Erdoğan’ın liderliğine oturtulduğu, Şii hilal karşıtı Sünni eksen oluşturma hedefinin bir eseridir!

Ve Erdoğanların sürüldüğü “stratejik derinlikli” projelerin sonucu şudur: IŞİD Musul’u, Barzani de “IŞİD’e karşı savunacağım” bahanesiyle Kerkük’ü işgal etmiştir!

Stratejik hedef en başında olduğu gibi Irak’ı üçe bölmektir: 1) Bağdat’ı kapsayan, Basra merkezli Şii Arap bölgesi. 2) Musul’u kapsayan Felluce merkezli Sünni Arap bölgesi. 3) Kerkük’ü kapsayan Erbil merkezli Kürt bölgesi.

Ancak bu stratejik hedef Suriye’de Esad kayasına çarpmıştır. Bugünkü hamle, taktik bir hamledir: Kerkük-Musul petrolleri üzerinden Bağdat’ı sıkıştırma, Tahran-Bağdat-Şam eksenini bölme, Türkiye’yi Suriye’de Rojava’ya razı etme, Türkiye’yi Ortadoğu’da Fars ve Araplara karşı Kürtlerle zorunlu cephe kurmaya mecbur etme hamlesidir.

Ancak geri çekilme ve savunma içinde bir hamledir, başarı şansı yoktur. Hatta denilebilir ki bu zayıf hamlenin yenilgisi, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı, Ahmet Davutoğlu’nun Başbakan ve Hakan Fidan’ın Dışişleri Bakanı olma hayalini de noktalayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Haziran 2014

Yorum bırakın

IŞİD’İN MUSUL İŞGALİ NE ANLAMA GELİYOR?

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü, önce Musul’u ardından da Kerkük’ün güneyini aldı. Böylece “Cihatçı” örgüt Suriye’deki Rakka’dan Irak’ın El Anbar ve Felluce hattına uzanan bölgenin hâkimi oldu. Örgütün bu hattın yukarısında, Gaziantep’ten Mardin’e uzanan dört sınır kapısını da kontrol ettiğini belirtelim.

Peki, bu tablo nasıl oluştu? IŞİD’in işgalleri ne anlama geliyor?

Önce olgulara bakalım:

IŞİD: BARZANİ BÖLGESİNE SALDIRMAYIZ

1) IŞİD’in hem Suriye’de hem de Irak’ta yüklendiği bölgeler petrol bölgeleri!

Önce Musul, ardından da Kerkük’ün güneyini alan IŞİD’in hedefinde “cihat” yerine “Kerkük-Yumurtalık” hattı olduğu anlaşılıyor.

Ankara’nın Erbil’le Bağdat’a rağmen 50 yıllık anlaşma yaptığı ve Irak petrolünü kaçak olarak satmaya çalıştığı bir süreçte bu hamlenin gelmesi önemli.  Tabi şu olguyla birlikte…

2) Barzani’nin partisi KDP’nin Meclis Grup Başkanı Ümit Hoşnav, Musul’daki durumun Maliki’nin suçu olduğunu ve peşmergelerle IŞİD arasında bir çatışma istemediklerini açıkladı. Barzani’nin yayın organı Rudaw’a konuşan IŞİD sözcüsü de, Kürt bölgesine saldırı planları olmadığını açıkladı.

3) Bu arada Mesut Barzani’nin müsteşarı Kifah Mahmut, Bağdat’ın ABD’den yardım istemesini önerdi!

4) Bu noktada da ilginç bir tablo oluştu: Maliki uluslararası örgütlerden yardım istedi. Ancak Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, ABD’nin devreye girmesi gerektiğini savundu.

Şu notu da belirtelim: Nuceyfi Irak’ta federalizmi savunuyor ve Musul’dan hızla kaçan Vali de, Nuceyfi’nin kardeşi, Atil Nuceyfi’dir!

5) Bu arada Barzani ile IŞİD arasındaki saldırmazlık açıklamalarıyla birlikte şu ayrıntı da önem kazanıyor: Kerkük ve Tuzhurmatu’da Talabani’nin peşmergeleri var; Barzani’nin değil.

IŞİD’E KARŞI AKP-PKK BİRLİĞİ MODELİ

6) Bu arada PKK de Güney Kürdistan’ı savunmaya hazır olduklarını açıklayarak, arası bozuk olduğu KDP’ye el uzattı.

7) Türkiye’deki kimi Açılım sözcüleri de IŞİD’in Musul’u almasını fırsat bilerek, “IŞİD Suriye’de hem AKP hükümetinin hem de PKK-PYD’nin düşmanıdır; ortak düşmandır” özetli çıkışlar yaptılar.

Bu sözcüler, ABD’nin yeni Suriye planına oldukça uyumlular: Suriye’de Cihatçı kılıklı IŞİD ve Nusra’ya karşı ABD-AKP-PKK cephesi oluşturulmaya çalışılıyor. Nusra’nın son olarak Ankara’nın terör örgütü listesine sokulması anlamlı.

Böylece ABD, IŞİD ve Nusra’yı çok maksatlı kullanmış olacak. Hatta Washington IŞİD’in Musul işgalini de, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi biraz da hizaya sokabilmenin fırsatı olarak kullanmaya çalışacak.

TÜRKİYE, IRAK, SURİYE VE İRAN ORTAKLIĞA MECBUR

Kuşkusuz emperyalizmin projeleri üzerinden yürüyen bu tür işbirliği modelleri hem yıkılmaya, hem de bumerang etkisi görmeye mahkûmdur. AKP Hükümeti sayesinde Türkiye de bunu yaşamıştır: Esad’ı devirsin diye MİT TIR’larıyla yardım gönderilen IŞİD şimdi Musul’da Türk TIR şoförlerini rehin almış oldu!

Bu “stratejik derinlik” diye çıkılan Suriye macerasının önce “değerli yalnızlığa” şimdi de “çaresizliğe” dönüşmesidir.

Ancak Türk milleti açısından da derslerle doludur: Türkiye’nin, Irak’ın, Suriye’nin ve İran’ın siyasal birliği ile toprak bütünlüğü birbirine göbekten bağlıdır. Birinin aşınması, diğerini de etkiler. Birinin bölünmesi, diğerlerini de bölünmeye götürür.

Bu coğrafyada Türk, Fars, Arap ve Kürt halklarını barış içinde yaşatacak tek proje, emperyalizme karşı birlikte cephe kurma projesidir!

O cephenin önündeki en büyük engel ise sadece Türkiye için değil, Ortadoğu için de güvenlik sorunu olan AKP hükümetidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Haziran 2014

Yorum bırakın

BAYRAĞI O DİREKTEN ERDOĞAN İNDİRDİ

 

AKP ve PKK, Lice’de bayrak indirilmesi konusunda da ortaklık yaptı: Öcalan bayrak indirilmesine “provokasyon” dedi, HDP bayrak indirilmesini tasvip etmediğini açıkladı, Erdoğan da “bayrağımızı indirenden hesap soracağız” dedi.

AK Medya da, Erdoğan, Öcalan ve HDP’nin bayrak konusunda aynı eksende yer almasından hareketle, “Kandil İmralı’ya karşı” yayınlarına başladı.

Nasıl bir tiyatro oynandığını anlatmaya çalışacağız. Son söyleyeceğimizi en baştan söyleyerek başlayalım: O bayrağı o direkten indiren, Erdoğan’dır!

ÇANKAYA KAMPANYASINA DOLAYLI KATKI

Hem “analar eyleminde” hem de “Lice yolu” konusunda yazdıklarımızda bir noktaya dikkat çekmiştik: Her iki haklı ve desteklenmesi gereken eylem de Erdoğan’ın cumhurbaşkanı kampanyasına malzeme yapılmaktadır! Bu gerçeği görmeden yapılacak her siyaset, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına hizmet edecektir.

O nedenle de özellikle belirtmiştik: Lice yolu Lice’den değil, Ankara’dan açılır, Kandil’den açılır, İmralı’dan açılır. Lice yolu, AKP-PKK ortaklığına vurularak açılır.

O yazımız kimilerince “TSK’nin Lice operasyonuna karşı olduğumuz” şeklinde yorumladı. Milliyetçi Yeniçağ gazetesi ise mesajımızın anlamını önemseyerek o bölümü medya sayfasında yayımladı.

Her neyse, biz görüşümüzde ısrarlıyız ve olan biten her şeyi, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına katkı sunup sunmamasına bakarak ele alacağız.

Devam edelim:

LİCE AÇILIM’IN SONUCUDUR

1) Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının aritmetiği şudur: 30 Mart’ta aldığı yüzde 43-45 aralığındaki oy ile PKK’nin vereceği yüzde 7’lik oy. Ancak PKK oyları aynı zamanda milliyetçi oyların kaybıdır.

Erdoğan bu nedenle her iki oyu da alacak bir seçim stratejisi belirlemiştir: Açılım’da hem 2.aşamaya geçmesi hem de PKK karşıtlığı bu nedenledir. PKK’den çocuklarına isteyen analara sahip çıkması bu nedenledir. Lice yolunun kapatılmasına karşı çıkması bu nedenledir. Bayrak indirilmesine tepki göstermesi ve bayrak şovu yapması bu nedenledir.

2) PKK’nin örgütünü gençleştirmesi ve dağa çocukları, gençleri çıkarması AKP-PKK ortaklığının ve Açılım’ın sonucudur. PKK’nin Kalekol yapılmasını bahane ederek Lice yolunu kapatması Açılım sayesindedir. TSK’nin günlerce bu kepazeliğe seyirci kalması ve toplamda PKK’nin bölgede yaptığı her eylem karşısında elinin kolunun bağlı kalması “Açılım sekteye uğramasın” diyedir. Eylemde maskeli birinin askeri kışlaya girmesi, direğe çıkması ve bayrağı indirmesi “süreç zarara uğramasın” diyedir.

BAYRAK ÇANKAYA KAMPANYASI İÇİN İNDİRİLDİ

3) O askeri kışlanın komutanı da, “bayrağı indiren çocuktu, ikaz ettik, dinlemedi” diyen Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel de istifa etmelidir.

Ama şu gerçek da dikkate alınmalıdır: Bayrak indirme eylemi, Lice’de askeri mevzilere sızmaya çalışan bir kişinin vurulmasını protesto sırasında yapıldı. Bayrak indirme eyleminden önce, bir kişinin vurulması nedeniyle Savcılık soruşturma başlatmış ve görevli askerlerin silahlarına el koymuştu. Bu şartlarda bayrağı indirmeye çalışana karşı askerin eli kolu zaten bağlanmış olmuyor mu? AKP ile PKK’nin Oslo mutabakatı tam bu noktada yeniden okunmalıdır!

4)  Lice konusunda açıklaması alınsın diye HDP heyetinin hızla İmralı’ya gönderilmesi devlet teorisi açısından ibretliktir. Neticede Öcalan “bayrak indirilmesi provokasyondur” dedikten sonra HDP bayrak indirilmesini tasvip etmediğini açıklamış, Erdoğan da ekranlardan kükreyerek “bayrağımızı indiren çocuk da olsa hesabını soracağız” demiştir. Böylece cumhurbaşkanlığı sürecinde milliyetçi oyları avlayacağı bir bayrak şovuna başlamıştır. Tokat eylemine övgü dizmesi şov sürsün diyedir.

Tabelalardan TC’yi söken bir hükümetin bayrak ilgisi, açık ki cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgilidir. O nedenle bitirirken belirtiyoruz: O bayrağı o direkten indiren PKK’li bir çocuk da olsa, KCK iddianamesine yansıyan MİT elemanlarından birinin kışkırttığı bir çocuk da olsa, gerçekte Erdoğan’dır.

O bayrak Erdoğan Çankaya’ya çıkabilsin diye indirilmiştir!

Grup konuşmasındaki şu sözleri bile tek başına kanıttır: Önce askere “o bayrağı indireni neden indirmedin” diye yüklenmiş, devamında ise “o çocuk oraya vurulsun ve HDP kitleleri tahrik etsin diye gönderildi” demiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Haziran 2014

Yorum bırakın

PETROL KAÇAKÇILIĞI ORTAKLIĞI

Bir süredir konuşuluyordu. AKP hükümeti Barzani’nin petrolünü İsrail’e satıyor!

Şimdi bu iddia bir resmiyet kazandı. Ayrıntılara geleceğiz ama önce konunun çerçevesi ile ilgili birkaç önemli saptama yapalım:

1) Petrol aslında Barzani’nin ve Kuzey Irak’ın değil, Irak’ındır!

2) Bağdat, Barzani’nin Kuzey Irak’ta çıkarılan petrolü kendisinin onaylamadığı bir şekilde Türkiye’ye göndermesine karşı çıkıyor.

3) En son Neçirvan Barzani’nin 50 yıllık olduğunu söylediği AKP-Barzani petrol anlaşması, bu nedenle geçersizdir ve yasadışıdır.

4) Dolayısıyla Barzani’nin AKP’ye gönderdiği her varil petrol, aslında kaçaktır!

5) Bağdat kaçak yollardan yurtdışına çıkarılmış petrolünü alacak ülkeler ve şirketler için yasal yollara başvuracağını ilan etti.

KAÇAKÇILIĞA EN UYGUN ÜLKE: İSRAİL

Gelelim yeni duruma…

Irak Petrol Bakanlığı, Barzani yönetimini, İsrail’e petrol satmak ve ülkeyi 34 milyar dolar zarara uğratmakla suçladı.Bakanlığın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, AKP hükümetinden, Irak’ın doğal kayaklarıyla ilgili egemenliğine saygı duymasını istedi!

Açık ki ortada bir petrol kaçakçılığı var! AKP bu nedenle Barzani petrolüne “normal” bir müşteri bulamıyor.

Örneğin 1 milyon varil ham petrol taşıyan United Leaderhsip adlı tanker, yük kaçak olduğu için bir aydır dünyanın değişik sularında zikzaklar çiziyor. En son Meksika Körfezi’nden tekrar geri dönen ve Fas kıyılarına yanaşan tanker, Rabat yönetiminin itirazı nedeniyle oradaki alıcısına yükü boşaltamadı. Açıkta öylece bekliyor.

Irak Petrol Bakanlığı’nın açıklamasından anlaşıldığına göre AKP-Barzani aklı, kaçakçılığına yeni bir ortak buldu: İsrail!

Neticede İsrail, böylesi bir kaçakçılık için bulunabilecek en uygun ortaktır! Bağdat’ın itirazı nedeniyle dünyanın alamadığı AKP-Barzani kaçak petrolünü, bir tek İsrail alabilecektir!

AKP, BARZANİ, İSRAİL, G. KIBRIS EKSENİ

Burada önemle belirtmeliyiz: AKP’nin İsrail’le otaklığı, Barzani petrolünün çok ötesindedir.

Nitekim Enerji Bakanı Taner Yıldız birkaç kez, İsrail’in Güney Kıbrıs açıklarında bulduğu doğal gazı, Türkiye üzerinden batı pazarlarına satabileceğini açıkladı. (Bu konu zaten artık masadadır ve ABD’nin devreye girdiği son Kıbrıs müzakerelerinin merkezindedir.)

Dahası AKP hükümeti bunu, “Güney Kıbrıs gazını, Kuzey Irak modeliyle satabiliriz” diye formüllendirdi.

Dolayısıyla Ortadoğu’da şöyle bir eksen belirmiş oluyor: AKP-Barzani-İsrail-G.Kıbrıs.

Bu dörtlüye petrol kaçakçılığı ortaklığı da diyebiliriz.

Kuşkusuz Erdoğan’ın oğlu Burak Erdoğan’a ait Safran-1 adlı geminin İsrail’e, hem de Rus malları taşıdığı bir süreçte, bu ortaklık hiç kimse için şaşırtıcı olmayacaktır!

BÖLGENİN GÜVENLİK SORUNU: AKP

Ancak belirtelim. Dünyanın dengelerinin değiştiği, ABD emperyalizmine karşı Ortadoğu’da yeni mevziler kazanıldığı bir dönemde, AKP-Barzani-İsrail-G.Kıbrıs ekseninin başarı kazanma şansı yoktur.

Çünkü bu ortaklık, hem yasadışıdır, hem bölge karşıtıdır hem de düşmanlık içermektedir.

AKP hükümeti, Türkiye’nin coğrafyasının avantajlarını ve jeopolitik konumunu bölge karşıtı bir şekilde kullanmaktadır.

Bu coğrafya tarihte nasıl kavimler kapısı olduysa, şimdi de enerji nakil istasyonu olmaktadır. Mesele bunun komşularla barış içinde, karşılıklı yarar gözetilerek yapılabilmesidir.

İran, Irak ve Suriye gibi üç güney komşumuza düşmanlık yaparak izlenecek bir enerji politikası, Türkiye’yi kısa vadede bölgeyle ama orta vadeyle de dünyayla karşı karşıya getirecektir.

Yani AKP hükümet, her bakımdan hem Türkiye için, hem de bölge için bir güvenlik sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Haziran 2014

Yorum bırakın

KILIÇDAROĞLU ERDOĞAN’I BAŞKAN YAPAR!

Başlıktaki soruyu mantıksız bulanlar, lütfen Deniz Baykal’ın Erdoğan’ı Başbakan yaptığını anımsasın: 3 Kasım 2002 seçimlerinden 12 gün sonra AB Komiseri Günter Verheugen Baykal’la görüşür ve Erdoğan’ın başbakan yapılmasını ister. Yanıt olumludur, zira Verheugen bir araya geldiği Erdoğan’a “Deniz Baysal seni Başbakan yapacak” der.

Sonra Siirt seçimleri bahanesi, yasal düzenlemeler ve “muhtar bile olamayacak” konumdaki Erdoğan, üç ay sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olur. Geride kalan 12 yılda da, son olarak yardımcısı Beşir Atalay’ın itiraf ettiği gibi Türkiye Cumhuriyeti devletiyle hesaplaşır!

ÇANKAYA’YI MİLLİYETÇİ OYLAR BELİRLEYECEK

Ancak nihai hesaplaşma bitmedi: Daha güneydoğu özerk olacak, Türkiye federasyon olacak, Erdoğan da başkan olacak! Hesapları bu…

Bu hesabın gerçekleşmesi için öncelikle Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması gerekiyor. Peki, nasıl çıkar? Aritmetik şöyle: AKP’nin 30 Mart’ta yakaladığı yüzde 43-45’lik bir oy ile PKK’nin yüzde 7’lik oyunun toplamı Çankaya’nın kapısını açacak.

Ancak burada kritik sorun şu: AKP ile PKK’nin seçim ittifakı Erdoğan’a yüzde 7 oy getirir ama partisinden de daha fazla oy götürür!

İşte Erdoğan bunu bildiği için, hem PKK’yi hem de 30 Mart’ta aldığı milliyetçi oyları idare etmeye çalışıyor. Zaman zaman PKK karşıtı mesajlar veriyor, anaların durumundan yararlanmaya çalışıyor vs.

Anımsatalım: 30 Mart seçimlerini milliyetçilik kazandı. Hem MHP’nin oyları arttı, hem de AKP’nin güç kaybı seçim öncesi yoğunlaştığı milliyetçi söylemle durdu.

KILIÇDAROĞLU PKK’NİN OYUNA TALİP

Artık başlıktaki soruyu neden sorduğumuza gelebiliriz.

Erdoğan’dan sonra bu kez Almanya’ya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gitti. Her ikisi de Almanya’da cumhurbaşkanlığı seçimleri için oy istedi.

Ancak Kılıçdaroğlu, Erdoğan’dan farklı olarak PKK’den de oy istedi: “HDP’nin tabanını oluşturan Kürt vatandaşlarımızın, CHP’nin göstereceği ya da destekleyeceği adaya destek olmalarını bekleriz.”

Bakın hiçbir CHP’li kendini kandırmasın ve bu sözler salt “herkesin oyuna talip olma” durumu sanılmasın! Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik şartının kaldırılmasını AKP’den bile daha hevesli isteyen Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi “yenileme” hedefi işte buralardan geçmektedir!

ÇATI ADAY DİNAMİTLENİYOR

Kılıçdaroğlu PKK’nin oyuna talip olurken, aslında “çatı aday” fikrini de dinamitlemektedir. Zira PKK’nin gelecek oyu, MHP’nin gidecek oyu demektir!

Kaldı ki PKK’nin oyu CHP’ye gitmez. Çünkü pek çok PKK sözcüsünün de belirttiği gibi Erdoğan’ın varlığı, Açılım’ın garantisidir. PKK Erdoğan ile mevziler kazanmış, onunla büyümüş, onunla özerkliği inşa etmeye soyunmuştur!

Hiç kimse PKK’ye Erdoğan’dan daha yararlı olamaz!

CHP KENDİ OYUNU DA KAYBEDER

Kılıçdaroğlu PKK’nin oyuna talip olarak, aynı zamanda CHP’nin mevcut oyunu da kaybedecektir. Zira her seçim, bölücülükle birleşmenin oy kaybettirdiğinin ispatıdır.

Hatta CHP için daha da somut göstergeler vardır. CHP sürekli kazandığı Tunceli’yi, Erdoğan ile PKK’nin Dersim çıkışını sahiplenerek en sonunda kaybetmiştir.

Kılıçdaroğlu’nun PKK’den oy talep etmesi, en sonunda Çankaya’yı da Erdoğan’a teslim etmesini sağlayacaktır.

Yani CHP’nin önceki Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Başbakan yaptığı Erdoğan’ı, CHP’nin şimdiki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Cumhurbaşkanı yapmaya soyunmuştur!

Ancak umarım CHP yönetimi içinde Kılıçdaroğlu’nun bu hamlesine dur denilir ve Çankaya Erdoğan’a altın tepside ikram edilmez. Edilmeyecektir de!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Haziran 2014

Yorum bırakın

ÇİN’İN ATAĞI, ABD’NİN SAVUNMASI

Geçen hafta Singapur’da yapılan Asya-Pasifik Güvenlik Zirvesi, ABD ile Çin’in karşılıklı meydan okumasına dönüştü.

ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, Çin’i bölgede istikrarı bozmakla suçladı.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korg. Wang Guanzhong, Hagel’in sözlerini provokatif olarak niteldi ve kabul edilemez olduğunu belirtti. Askeri üniformasıyla konuşan Wang Guanzhong, ABD ve Japonya’nın Çin’e saldırabilmek için birbirini teşvik ettiğini ancak bunun düşünülemeyeceğini kaydetti.

Ardından Tümg. Zhu Chenghu, ABD medyasına çok sert bir açıklama yaptı: “Amerikalılar bir düşman olarak Çin’i ele alırsa, biz Çinliler, kendimizi ABD’nin ‘nitelikli bir düşmanı yapmak için’ adımlar atacağız.”

ABD STATÜKONUN KORUNMASINI SAVUNUYOR

Bu sertlikteki açıklamalar, ABD’nin son güvenlik doktrinine dayanarak Çin’i çevrelemeye çalışmasının doğal bir sonucuydu. Sık sık belirttiğimiz gibi, ABD, birincisi Tayvan’a destek vererek, ikincisi Japonya ve Güney Kore’den silah göstererek, üçüncüsü Hindistan-Güney Kore-Japonya yayına yaslanarak, dördüncüsü Avustralya-Filipinler-Tayland hattını kaldıraç yaparak ve beşincisi ASEAN’a dayanarak Çin’i bölgede çevrelemeye çalışıyor.

Ancak Washington bunda başarılı olamıyor. Hatta Singapur’daki Güvenlik Zirvesi’nde de ortaya çıktığı gibi ABD aslında “statükonun korunmasını” savunuyor!

Nitekim Hagel, konuşmasında özellikle “Asya-Pasifik bölgesindeki jeopolitik dengeyi koruyacaklarına” vurgu yaptı.

Zaten Singapur’daki Zirve, ABD ile Çin’in güvenlik doktrinlerinin çarpışmasıydı aslında. Çin’in Rusya ile örtüşen güvenlik doktrininin temeli şu: “Asya’daki bazı devletlerin güvenliğinin sağlanması için başka devletlerin çıkarlarının feda edilmesi kabul edilemez.”

ABD ise buna karşı, Asya’da güvenliğin sağlanması için eski blok yaklaşımını öneriyor. Asya basını Zirve’yi bu nedenle, “ABD Çin’le soğuk savaşa hazırlanıyor” şeklinde yorumladı.

ABD-ÇİN MAKASI KAPANIYOR

Sonuçta Singapur, ABD ile Çin’in dünya çapında karşı karşıya gelmesinin yeni bir sahnesi oldu. O sahnede daha çok destek toplayan ise Çin oldu. ABD’nin gittikçe telaşlanması da bundan…

Washington, Pekin ile arasındaki makas daraldıkça, Pekin’in ekonomik büyüklüğünün satın alma paritesine göre bu yılın sonunda kendisini geçeceğini gördükçe, kendisi savunma harcamalarını kısmak zorunda kalırken Çin’in savunma harcamalarını açıkladığının bile üzerinde yaptığını gördükçe, endişelenmektedir.

ABD devleti içindeki “gerçekçiler” ile “müdahaleciler” arasındaki çarpışma da bu nedenle büyümektedir.

ÇİN-RUSYA ORTAKLIĞI, ABD’NİN YENİLGİSİDİR

ABD’yi asıl endişelendiren ise Çin ve Rusya’nın 30 yıllığına yaptığı 400 milyar dolarlık doğal gaz anlaşmasıdır. Zira Washington bu anlaşmanın sadece bir ekonomik anlaşma olmadığını, ötesinde Moskova ile Pekin arasında sürekli geliştirilen bir stratejik bağ olduğunu bilmektedir.

Çin ile Rusya’nın bu yıl içinde hem Doğu Akdeniz’de, hem de Güney Çin Denizi’nde ortak askeri tatbikat yapması işte bu bağın sonuçlarıdır.

Çin ile Rusya arasında yapılan her yeni anlaşma, aslında ABD’nin nihai yenilgisinin bir göstergesidir. Şundan: ABD devlet aygıtına yön veren stratejistlerden Zbigniew Brzezinski, güç erozyonuna uğrayan ABD’nin dirilişinin başarısını “daha büyük Batı” inşa edebilmesine bağladı. “Daha büyük Batı” ise Rusya’yı da o havuza dâhil etmekten geçiyordu.

ABD’nin AB ile serbest ticaret anlaşmasına yönelmesi işte bu “daha büyük Batı” inşası içindi. Ancak Washington, bu dönemde değil Rusya’yla yakınlaşmak, önce Suriye’de, sonra da Ukrayna’da, Moskova’yla daha fazla karşı karşıya gelmiş oldu. Ve en sonunda da Moskova ile Pekin’in 30 yıllık dev anlaşmasını izlemek zorunda kaldı.

Kısacası Doğu-Batı savaşında güç dengesi artık geri dönülmez bir şekilde Asya’nı lehine kaydı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Haziran 2014

Yorum bırakın

ÖCALAN MASASI VE AKP’NİN ROLÜ

HDP bir süredir Türkiye’nin çeşitli merkezlerinde “Öcalan’a özgürlük” masaları açıyor; ellerinde megafon, yurttaşları çıldırtırcasına “Öcalan’a özgürlük” diye bağırıyor, imza istiyor.

Nitekim İstanbul Gaziosmanpaşa’da bu tahrik durumu bir gerilime ve saldırıya dönüştü.

BÖLÜCÜLÜĞE ÖZGÜRLÜK MASALARI

Türkiye’de her hangi bir konuda her hangi bir yerde imza masası açmak o kadar kolay olmuyor. İdareden izin almanız gerekiyor, aksi taktirde siz masayı daha açamadan masa toplanır ve gözaltına alınırsınız.

Peki, HDP’nin “Öcalan’a özgürlük” masaları izinli mi? Bildiğim kadarıyla değil, zaten idarenin bu amaçlı bir masaya imza vermesi normalde mümkün de değildir.

Peki, o zaman HDP bu masaları nasıl açabiliyor? Liseli gençlerin, “parasız eğitim” talebi için bile imza toplayamadığı koşullarda Türkiye’nin en önemli meydanlarında nasıl “Öcalan’a özgürlük” istenebiliyor?

Yoksa idare, “nasıl olsa Açılım’ın 3. aşamasında Öcalan’a özgürlük var” diyerek, olayı görmezden mi geliyor, getirtiliyor?

PKK’NİN 2 HEDEFİ

HDP’nin bu masaları neden açtığı ortada: Birincisi “normalleştirmek”, ikincisi de “ayrıştırmak” için. HDP şu hesabı yapıyor:

1) Bu masalar küçük gerilimlere rağmen Kadıköy gibi meydanlarda açılabilirse, “Öcalan’a özgürlük” konusu kamuoyu nezdinde normalleştirilir.

2) Halk bu masalara saldırdığı taktirde Türk-Kürt ayrışması için fırsat doğar; sıradan Kürt, Kürt’e saldırı görüntüleriyle PKK’nin çekim alanına girer.

Sonuçta Açılım, çözüm değil, çözülme sürecidir; birlik değil, ayrışma projesidir!

SİLAH VE PROVOKATÖR

AKP’nin ve kolluk kuvvetlerinin “Öcalan’a özgürlük” masalarına sessiz kalması, Açılım’ın anlamı içinde anlamlıdır. Hatta Gaziosmanpaşa olayında olduğu gibi başka açılardan da anlamlıdır:

1) Gaziosmanpaşa’da HDP’nin kışkırtıcı standına ilk olarak 1 Haziran günü, 30-40 kişilik bir grup saldırdı. Grup içeresinde elinde silah bulunan biri 4 el ateş edip, 2 kişiyi yaraladı. Şahıs ateşlediği silahı olay yerine atıp, grupla birlikte uzaklaştı. (Yurt Gazetesi,1 Haziran 2014)

2) HDP’nin daha sonra tekrar stant açmasıyla bir gerilim daha yaşandı. O gün pembe tişörtlü bir şahıs önce HDP’lilerin arasında zafer işareti yaparken ve slogan atarken, daha sonra da ülkücü grup içerisinde bozkurt işareti yaparken DHA tarafından görüntülendi.

Normal bir ülkede bu şahıs, daha eylem sırasındayken polisin dikkatini çekmeli ve gözaltına alınarak kışkırtma engellenmeliydi. Ancak polis bunu yapmadı ve DHA’nın fotoğrafları iki gün boyunca sosyal medyada gündem olduktan sonra harekete geçerek pembeli provokatörü yakaladı.

Emniyet’in açıklaması da ilginçti: “Bu şahsın provokatif amaçlı olarak eylemlerde yer aldığı, hatta polis ya da MİT görevlisi olabileceği şeklinde çeşitli haberler ve yorumların yapıldığı görülmüştür. Yakalanan şahsın, Asayişe Müessir Fiillerinden dolayı 9 ve bakaya suçundan 1 adet olmak üzere toplam 10 adet kaydının olduğu, ayrıca Küçükçekmece 13. Asliye Ceza Mahkemesi’nce arandığı anlaşılmıştır.” (Hurriyet.com.tr, 5 Haziran 2014)

Özetle Emniyet, “şahıs ajan değil, hırsızdır” diyordu! Ancak istihbarat örgütlerinin bu tip kışkırtmalarda tam da dosyası böyle olanları kullandığını önemle not etmeliyiz!

Ve şimdi de “olay yerine atılan silahın” akıbetinin peşine düşmeliyiz.

AKP VE PKK BİRLİKTE YARARLANIYOR

Birkaç gündür belirttiğimiz gibi; PKK’den çocuklarını isteyen anaları sonuna kadar savunalım, Lice yolunun açılması için TSK’nin operasyon yapmasını destekleyelim, PKK’nin meydanlara “Öcalan’a özgürlük” masaları kurmasına karşı çıkalım…

Ama fotoğrafın sadece görünen kısmıyla değil, arkasıyla da ilgilenelim. Cumhurbaşkanlığı seçimi süreciyle doğrudan ilgili bu gelişmeleri salt görünen kısmıyla değerlendirmeyelim. Çünkü AKP-PKK ortaklığının milletimizi ayrıştırma hamlelerine karşı mücadele, en başta her ikisinin yararlandığı bu tip olayları aydınlatmaktan geçer!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Haziran 2014

Yorum bırakın

FETİH-HAMAS ORTAKLIĞININ ANLAMI

Filistinli örgütlerden El Fetih Batı Şeria’yı, Hamas Gazze’yi 7 yıldır ayrı ayrı yönetiyordu. Bu bölünmüş Filistin tablosu en çok İsrail’i memnun ediyordu.

Ancak geçen günlerde iki örgüt ortak hükümet kurma kararı alarak bu ayrılığa bir son verdi. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın onayladığı kabinede 12 El Fetih’li ve 5 Hamas’lı bakan yer alıyor. Başbakanlığını Rami Hamdallah’ın yaptığı hükümetin görevi, ülkeyi 6 ay içinde seçime götürmek.

HAMAS’TAKİ DEĞİŞİM

İsrail için ikinci şok ise ABD’nin bu yeni hükümetle çalışabileceğini açıklamasıydı. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile görüşen ABD Dışişleri Bakanı John Kerry bu mesajı açık açık verdi.

Tel Aviv ise Kerry’nin açıklamalarından sonra birkaç ayrı kanaldan “ABD’nin kendilerini derin hayal kırıklığına uğrattığını” belirtti.

Öte yandan AKP hükümeti de Washington’un açıklamasından sonra Fetih-Hamas ortak hükümetinden memnuniyet duyduğunu açıkladı!

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? İsrail ile ABD ve Türkiye bu konuda karşı karşıya mı geldi? Bu sorunun yanıtı için önce şu iki olguyu anımsamalıyız:

1) Hamas, ABD ve Türkiye’nin Suriye karşıtı politikaları sonrasında merkezini Şam’dan Katar’ın başkenti Doha’ya taşıdı. Hamas böylece İran-Suriye eksenine karşı konumlanmış oldu.

2) Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal’i bu kararı almaya sevk eden en önemli etkenlerden biri Tayyip Erdoğan’dı. AKP hükümeti sık sık davet ettiği Meşal üzerinden Ortadoğu’da Esad karşıtı hamleler yapmaya çalışıyordu. Esad’ın düşeceğini ve batı kampının kazanacağını varsayan Meşal de, Erdoğan-Davutoğlu-Fidan üçlüsünün politikalarına uyum göstermekte zorlanmıyordu.

Ancak işler hiç de umdukları gibi gitmedi. Esad yurt savunmasını kazandı.

BÖLGEDEKİ DEĞİŞİM

Bu durum haliyle Hamas’ı yeniden pozisyon almaya zorladı. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Hamas lideri Halid Meşal ile geçen ay çok önemli bir görüşme yaptı. Meşal’in o görüşmeden sonra yaptığı şu açıklama, Hamas açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğuna işaret ediyordu: “Hamas olarak, Başkan Esad’ın ve Suriye halkının Filistin direnişine yönelik desteğini unutmamız mümkün değildir.”

Bu görüşmeden sonra iki önemli gelişme daha yaşandı:

1) Gazze’deki Hamas hükümetinin başkanı olan İsmail Haniye’nin Tahran’ı ziyaret edeceği açıklandı.

2) Bu ziyarete, Hamas’ın İran-Suriye ekseniyle ilişkisini kesmesine karşı çıktığı için Siyasi Büro üyeliği düşen Mahmud Zahhar’ın da katılabileceği belirtildi.

Bir de bölgesel çapta yaşananlar var elbette:

1) Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud Faysal, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif’i Riyad’a davet etti ve bölgenin meselelerini masaya yatırmayı teklif etti.

2) Kuveyt Emiri, İran’ı ziyaret etti.

3) Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi’nin seçimlerden sonra Suriye yönetimiyle ilişkileri düzeltmeye yönelik adımlar atacağı açıklandı.

ABD VE AKP KAYBETTİ

Peki, tüm bunlar toplamda ne anlama geliyor?

1) İran-Suriye ekseni kazandı. (Çin-Rusya bloğu kazandı.)

2) Mısır bu eksenle düşmanlığı bitirdi.

3) ABD, Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar kaybetti.

4) Suudi Arabistan hızla manevra yapmaya başladı. Riyad, hem Mısır’ın yeni yönetimine destek verdi hem de İran’a barış eli uzattı.

5) Körfez ülkeleriyle karşı karşıya gelen Katar da konum değiştirmeye başladı. Öncelikle İhvan’dan desteğini çekti.

6) ABD Ortadoğu’da büyük güç erozyonuna uğradı. Washington gücünü kaybettikçe, araçları merkezkaç eğilimi göstermeye başladı. ABD, kimseyi karşısına alabilecek durumda olmadığı için Irak’ta Maliki’ye ve Mısır’da Sisi’ye mecbur kaldı. ABD İsrail’e rağmen İran’la müzakere yaptı ve Fetih-Hamas birleşmesini tanımak zorunda kaldı.

7) AKP dış politikası mı? Irak petrolünü, Barzani petrolü olarak Yunan tankerine koyup satmaya çalışan AKP müşteri bulamıyor; Tanker Meksika körfezinden geri dönüp Fas kıyılarına yanaştı. İşte AKP’nin dış politikası bu tanker gibidir: Hem enerji kaçakçılığı yapmaktadır hem de rotasızdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Haziran 2014

Yorum bırakın

LİCE YOLU LİCE’DEN AÇILMAZ!

Güvenlik kuvvetleri, günlerdir PKK tarafından kapatılmış olan Diyarbakır-Bingöl yolunun açılması için dün operasyon başlattı.

Kuşkusuz operasyon yapılmalıdır ve o yol açılmalıdır. Zira o yolu açamamak, pratikte bölgede PKK egemenliği ve özerklik demektir.

Ancak o yolun neden günlerdir açılamadığı da yanıtını bulmalıdır. Hatta o yolun hangi siyasi program sonucunda kapatıldığı ve neden buna seyirci kalındığı da sorgulanmalıdır.

PKK YOLU ÖZERKLİK İÇİN KAPATIYOR

Lice yolu neden kapalı? PKK Lice’de kalekol yapılmasını protesto ettiği için.

Çünkü kalekol varsa bölgeye TSK egemendir, yoksa PKK egemendir. Kalekol varsa bölgeye Ankara egemendir, yoksa Diyarbakır egemendir. Kalekol varsa Türkiye vardır, yoksa özerklik vardır.

Gelelim PKK’nin neden yol kapatabildiğine ve TSK’nin neden buna seyirci kaldığına… Bunun yanıtı Erdoğan-Öcalan mutabakatından, AKP-PKK ortaklığından geçmektedir.

AKP ile PKK, üç aşamalı bir planda anlaşmıştır. Bu planın birinci aşaması geri çekilmedir ve PKK değil, pratikte TSK geri çekilmiştir. PKK dağdan inmemiş, çocuk ve gençleri dağa çıkararak örgütü gençleştirmiştir. Hepsi Ankara’nın bilgisi dâhilinde ve açtığı yolda olmuştur.

Şimdi de AKP ile PKK, hem Beşir Atalay’ın hem de Öcalan’ın belirttiğine göre anlaşmanın 2. aşamasına geçmiştir. Bu aşama ise “yasal güvencelerle” ilgilidir.

AKP-PKK ANLAŞTIYSA OPERASYON NİYE?

Artık soru şudur: Madem AKP ile PKK şu anda yeni bir anlaşma yaptı ve Açılım’da 2. aşamaya geçti, o zaman TSK’nin Lice yolu için PKK’ye operasyon yapması neden? Yoksa TSK, AKP’ye rağmen mi bir operasyon yapıyor?

Bu sorunun yanıtı Türkiye’nin önündeki en önemli meseleyle doğrudan ilgilidir. O mesele de cumhurbaşkanının kim olacağıdır. Zira Cumhurbaşkanının kim olacağı konusu sadece Türkiye’nin önündeki bir 5 yılı değil, Türkiye’nin geleceğini tümden ilgilendirmektedir.

Durum şudur: Erdoğan kazanırsa parlamenter sistem yıkılacaktır, başkanlığa geçilecektir, yeni anayasa ile federasyona gidilecektir.

Ve Erdoğan bu hedefi nedeniyle önündeki tüm meseleleri kendisini Çankaya’ya taşıyacak şekilde çözmeye çalışmaktadır. Erdoğan için her mesele Çankaya yolunu açıp açmayacağına göre ele alınmaktadır.

Kuşkusuz biz de böyle düşünmeliyiz ve her meseleyi Erdoğan’ın Çankaya planını bozmak üzere ele almalıyız.

LİCE YOLU ANKARA’DA AÇILIR!

Artık bu gerçekten hareketle “madem AKP ile PKK 2.aşamaya geçti, neden TSK Lice yolu için operasyon yapıyor” sorusunu yanıtlayabiliriz.

Çünkü Erdoğan’ın hem PKK’nin yüzde 7 oyuna ihtiyacı var ama hem de PKK ortaklığı nedeniyle AKP’den gidecek oyu durdurmaya ve özellikle MHP tabanındaki bir miktar milliyetçi oyu almaya ihtiyacı var. Bunun yolu da PKK “karşıtlığından” geçmektedir.

Elbette anaların PKK’den evlatlarını istemesi haklıdır, önemlidir ve desteklenmelidir. Elbette TSK kapanan yolları açmalı ve PKK’ye müdahale etmelidir.

Ama Erdoğan PKK ile ortaklığı sürdürürken bu iki haklı olayı kendi Çankaya planına alet etmeye kalkıyorsa, o zaman bu iki olaya destek vermekle yetinmeyecek, Erdoğan’ın hesabını da ortaya çıkaracağız.

Aksi takdirde doğru iş yaparken, Erdoğan’ın Çankaya planına alet olmuş oluruz.

Bitirirken belirtelim: Lice yolu gerçekte Lice’den açılmaz! Çünkü o yol aslında Lice’den değil, Ankara’dan ve İmralı’dan kapatılmıştır. Lice yolu Lice’de değil, Ankara’da, İmralı’da ve Kandil’de açılır!

Çünkü PKK yolu özerklik için kapatıyor. Özerklik ise hem AKP’nin programında hem de Erdoğan-Öcalan mutabakatında var!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Haziran 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın