Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
AK Parti, KARA madenci
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/05/2014
Özelleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma: 238 kurban.
Bakın bu gerçeği sadece biz kurbanlar değil, bizi kurban edenler de söylüyor. Soma Holding’in sahibi Alp Gürkan, iki yıl önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajda “maliyetleri düşürdük, kâr yaptık” diyor!
Nasıl düşer maliyetler? İşçi sayısını düşürerek, az işçiyi çok çalıştırarak…
Hadi daha da somut söyleyelim: TV’lerin dün sabah anons ettiği “Başbakan Erdoğan’ın Soma ziyareti için yoğun güvenlik önlemleri alındı” cümlesindeki güvenliği, çalışan işçiler için almayarak!
İşin güvenliğini, işçinin sağlığını Allah’a havale ederek!
AK-İŞADAMLARI MİLLETİN A’SINA KOYUYOR!
Nitekim bu tür kazalarda AKP Hükümeti’nin hep söylediği gibi, Soma felaketi de “Allah’ın takdiridir”, zaten bu ölümler “madenciliğin kaderinde vardır!”
O nedenle hükümet ilk dakikalardan itibaren en iyi bildiği işi yaptı; Soma’ya 80 imam seferber etti!
Belirledikleri havuz işadamları “milletin a’sına koymayı” çok iyi biliyordu, kendileri de gömmeyi!
Hızlı trenle, sel felaketiyle, kaçakçı diyerek…
Ve en çok da madenlerde…
201 ÖLÜM AKP’DE ENDİŞE YARATMIYOR!
Bakın bunları biz kızgınlıkla söylemiyoruz, bize zorla söyletiyorlar.
Örneğin AKP’nin anayasa uzmanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, Soma’daki madenden bahsederken “köstebek yuvası” diyor! Adamın bilinçaltında maden işçisi zaten köstebekten ibaret!
Örneğin hükümetin Soma’da görevlendirdiği Enerji Bakanı Taner Yıldız, 201 kişinin öldüğünü açıkladığı konuşmasında “sayı endişe etiğimiz bir noktaya gidiyor” diyor!
Demek ki 201, henüz endişe edilecek bir sayı değil hükümet için! Zira borsa çalışıyor, hisse senetleri alınıp satılıyor…
İnsan haliyle merak ediyor: Bu hükümetin endişe eşiği ne acaba?
YASIMIZI İSYAN EDEREK TUTALIM
İnsanı taneyle sayan, 201 ölümü henüz endişe olarak görmeyen “AK” hükümet, ancak üzerinden 19 saat geçtikten sonra “ulusal yas” ilan edebildi!
Yani 3 günlük yasın bile 1 gününü baştan çalmışlardı!
Bakın mesele basittir ve ortadadır: Ekmeğinin peşinde ölenler ile paraları sıfırlayamayanların mücadelesidir bu…
O nedenle 19 saat bekleyen bu hükümete inat, yasımızı isyan ederek tutalım: İşlerimizi durdurarak, okullarımızı boykot ederek, alanlara çıkarak…
Emeklerimizi sömürenlere, “oy için bedava kömür” sistemi kuranlara karşı ayağa kalkalım!
Soma’da bu acılar yaşanırken “bunlar olağan şeyler, işin doğasında var” diyebilen Erdoğan’ın yüzüne karşı haykıralım!
Ve biber gazıyla ya da karbon monoksitle ölmemek için, hayatı emekçilerle birlikte yeniden yaratalım.
15 yaşındaki Berkin Elvan ekmek almaya giderken ölmesin diye, 15 yaşındaki Kemal Yıldız ekmek parası kazanabilmek için madende can vermesin diye hayatlarımızı kalkan yapalım…
Buna gücümüz de var, insanlığımız da…
Zira işçimiz, AKP’nin Burhan Hoca’sının köstebek demesine inat, Soma’dan yaralı çıkarılıp ambulansa bindirilirken söylediği şu cümle kadar temiz ve büyüktür: “Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin.”
AK Partiymiş, KARA madenciymiş…
Vicdansızlar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mayıs 2014
ABD’NİN KIBRIS’TAKİ ASIL HEDEFİ RUSYA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/05/2014
Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’yi 1974 Barış Harekâtı nedeniyle Rum yönetimine 90 milyon avro tazminat ödemeye mahkûm etmesi, Aydınlık’ın dün manşetten ilan ettiği gibi çifte kıskacın birincisiydi.
İkincisi ise ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Kıbrıs’a geliyor olmasıydı. Washington’dan gelen bilgilere göre Biden, “taraflara bölgenin güvenliği ve barışı için çalışmalarını yoğunlaştırması gerektiğini hatırlatmak için” Kıbrıs’a gelecek. Yani baskı için!
Bu çifte kıskacı anlayabilmek için çok boyutlu bir inceleme yapmamız gerekiyor:
AİHM’İN ZAMANLAMASI
Kıbrıs müzakereleri, Türk ve Rum tarafını iki ayrı toplum olarak aynı federasyonda birleştirme işidir. Son 15 yılda birkaç ülkeyi bölen emperyalist ABD’nin, ısrarla Kıbrıs’ı “birleştirmek” istemesi, aslında Kıbrıs adasını Rum tekeline alma, AB içine sokma ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’i Batı’nın çıkarlarına uygun hale getirme projesidir.
Bu projeyle KKTC federasyonla ortadan kalkacak ve Türkiye’nin garantörlüğü sonlandırılacaktır.
Müzakere masasında altı başlık var: Yönetim, toprak, mülkiyet, AB, ekonomi ve garantörlük.
Müzakereler kritik bir dönemeçteyken ve 13 Mayıs’ta taraflar mülkiyet ve federal yetkiler konularını ele alacakken, bir gün önce, 12 Mayıs’ta AİHM’in Türkiye’yi Rum yönetimine 90 milyon avro tazminata mahkûm etmesi tesadüf değildir. AİHM bu kararın esasa ilişkin bölümünü 2001 yılında almıştı ve tazminatı daha sonraya bırakmıştı. 13 yıldır bekleyen AİHM, tam da gününü buldu!
Peki neden?
DOĞU AKDENİZ’DE ASKERİ MÜCADELE
Mesele sadece Kıbrıs konusunda Türkiye’ye baskı değildir; bu kez bu da dâhil fakat daha da ötesidir! Açalım:
ABD için Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kontrolü ve batmayan bu uçak gemisinden Ortadoğu’daki çıkarların korunmasıdır.
Ancak Kıbrıs’ın bu jeopolitik önemine iki gelişme daha eklendi:
ABD Suriye’de istediği sonucu alamadı. Rusya hem Ortadoğu’daki üssü olan Suriye’deki Tartus Üssü’nü korudu hem de Kıbrıs adası ile Suriye arasındaki bölgede kalıcı filo görevlendirdi.
Hatta bu bölge Rusya ile Çin’in ortak deniz tatbikatı yaptığı, İran savaş gemisinin Süveyş’ten geçip ziyarete geldiği bir bölge oldu. Yani ABD’nin nüfuz alanına girilmiş oldu!
ABD, bu baskıyı dengeleyebilmek için Akdeniz’de “NATO Daimi Deniz Görev Grubu 1” isimli bir filoyu görevlendi. Grubun resmi görevi şu: “Ukrayna krizi nedeniyle ve NATO’nun müttefiklere güvence verilmesi, deniz güvenliğinin güçlendirilmesi ve dayanışma ile hazırlığın sergilenmesi.”
“Aktif Çabalar” operasyonu yürüten NATO filosunun dün itibariyle büyütülmesi kararlaştırıldı. Bu da Kıbrıs konusunda üçüncü kıskaçtır!
Trajik olan Türkiye’nin de TCG Gemlik firkateyni ile bu kıskaca destek verecek olmasıdır!
İSRAİL-RUM DOĞAL GAZI
Kıbrıs jeopolitiğine eklenen ikinci gelişme ise İsrail-Rum Yönetimi ortaklığı ile Kıbrıs çevresinde bulunan büyük doğal gaz rezervleridir.
ABD, hem Güney Kıbrıs’taki bu gazın hem de İsrail’in kendi gazının Türkiye üzerinden Batı pazarlarına taşınmasını istemektedir.
Washington böylece hem AB’nin Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltmayı, hem de Ortadoğu’da Türkiye-İsrail ekseni kurmayı hedeflemektedir.
Bu konuda da Cuma günü yeni bir gelişmenin yaşanacağı, Erdoğan ile Netanyahu’nun anlaşacakları iddia edilmektedir.
Bu da Kıbrıs’ta dördüncü kıskaçtır!
Sonuç olarak artık şunu söyleyebiliriz: ABD’nin Kıbrıs hamlesi, hem Türkiye’yi hem de Rusya’yı hedef almaktadır. Hatta bu kez daha çok Rusya’yı hedef almaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Mayıs 2014
‘KÜRDİSTAN’ İÇİN ÜMMET YOLU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/05/2014
Diyarbakır’da hafta sonu yapılan Demokratik İslam Kongresi, 15 maddelik bir sonuç bildirgesi yayımladı.
Ayrıntılarına geleceğiz, ancak hemen belirtelim. Kongre başlamadan önce yazdığımız “Kürt-İslam sentezi” başlıklı incelemede dikkat çektiğimiz noktalar sonuç bildirgesinde mevcut.
PKK’NİN İSLAM AÇILIMI
O yazıda iki temel vurgu yapmıştık:
1) PKK’nin özerklik hedefinin önündeki en önemli engellerden biri, bölgedeki PKK dışı kuvvetlerin toplam büyüklüğüydü. Bu dört kuvvet, yani AKP, Cemaat, Barzani ve Hizbullah, İslam ortak paydasına sahipti. Öcalan’a göre PKK’nin bunların toplamını aşması, İslam’a sarılmaktan geçiyordu. Bu gerçeklik, Kürt-İslam sentezi ihtiyacı doğurmuştu.
2) Kürt-İslam sentezine dayalı çözüm sadece Türkiye için değil, başta Suriye olmak üzere bölge içindi. PKK’nin Suriye’de özerklik ilan ettiği bölgede, İslamcı örgütlerle rekabeti için de bir İslam Açılımı gerekiyordu.
SONUÇ BİLDİRGESİNİN RUHU
Peki, PKK’nin Şeyh Sait ve Said-i Nursi’ye adadığı Demokratik İslam Kongresi çalışmaları, hangi sonuçları doğurdu, hangi hedefleri ilan etti?
15 maddeli sonuç bildirgesinin ruhu bize göre şu dört başlıkla özetlenebilir:
1) Kürt sorununun bölgesel çözümünün yolu, PKK’ye göre “ümmet” olmaktan geçmektedir. Medine Sözleşmesi’ne uygun olarak, İslam ümmeti çatısı altında özerklik olabilecektir. Kürt sorunun çözümü İslam dünyasının sorumluluğundadır. PKK, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği gibi örgütleri göreve çağırmaktadır.
2) Özerkliğin en önemli basamağı olan anadil konusunda da PKK için referans İslam’dır. Kongre’ye göre anadil Allah’ın verdiği bir haktır.
3) Ana hedef için bölge ülkeleri sınırlarını açmaya zorlanmalıdır. Bunun yolu da “insani yardım” baskısıdır.
4) Kürt sorununun çözümü için Öcalan serbest bırakılmalıdır!
TARİHİN TEKERLEĞİ TERS DÖNER Mİ?
Görüldüğü gibi PKK, “Büyük Kürdistan” hedefi için artık tarihin tekerleğini ters çevirmeyi önüne görev koymuştur. Milleti ümmet yapmak, pratikte kapitalizmi feodalizme dönüştürmek demektir.
Son üç yüzyıldır Feodalizm, Burjuva Demokratik Devrimleri ile yıkıldı, ümmet toplumu yerine millet inşa edildi, imparatorluk ve derebeylikleri yerine ulusal devletler kuruldu, krallar, padişahlar yıkıldı halkın seçtiği devlet başkanları idareyi aldı…
Şimdi PKK üç yüzyıldır süren bu gelişmeyi, tarihin ileri doğru atılmasını durdurup, tarihin tekerleğini geri çevirecek, öyle mi?
PKK’NİN MİLLİ DEVLET DÜŞMANLIĞI
Bakın şu gerçeği bir kez daha vurgulayalım: PKK en başından beri Kürdistan’ı ancak Türk milli devletini yıkarak kurabileceğini bilmektedir.
Bugün PKK liderlerinin “ulusal devletten vazgeçtik” demesi bir tercih değil, zorunluluktur ve özerkliği de son tahlilde ulusal devleti yıkacak bir basamak olarak görmektedirler.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye milli devletlerini aşındırarak inşa edilecek bir bölgesel özerkliğin yolu, PKK’ye göre İslam Açılımı ile mümkündür.
Milli devletin milleti yerine İslam ülkelerinin ümmeti diyerek birleşme görüntülü ayrışma da diyebiliriz buna…
Sonuçta hayaldir ve çaresizliğin türevidir.
ÇÖZÜM MİLLİ DEVLETLER BİRLİĞİNDE
Kürt sorununun çözümü İslam ümmeti olmaktan değil, bölgedeki milli devletlerin birliğinden geçmektedir:
Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ın, hatta KKTC ile Azerbaycan’ın dâhil olacağı bir Batı Asya Birliği içinde Türk, Kürt, Arap ve tüm diğer kadim halklar birlikte yaşayacaktır!
Aksi düşmanlıktır, kandır, halkların birbirine kırdırılmasıdır…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mayıs 2014
EDEPSİZ SALDIRININ 9 SONUCU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/05/2014
Dünya Psikologlar Günü’ne denk gelen Danıştay’ın 146. kuruluş yıl dönümü töreni, bol malzemeye sahipti. Erdoğan’ın kendisini kaybederek kürsüde konuşan Türkiye Barolar Birliği TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na “edepsiz” dediği anlar, eminiz tıp biliminin ilgisini çekmiştir.
AKP’nin tarihine “edepsiz vaka” olarak geçecek bu olay, bize göre şu 9 sonucu doğurmuştur:
1) BAŞBAKAN AÇISINDAN
Dinledikten sonra bir de okudum. TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun konuşmasında tek bir hakaret ya da edep dışı söz yoktu.
Fakat Feyzioğlu’na önce laf atan, sonra ayağa kalkıp had bildirmeye çalışan, olmayınca da etrafını toplayıp salonu terk eden Erdoğan’ın davranışları baştan aşağı saygısızcaydı.
Erdoğan bu davranışıyla, kendisine yöneltilen eleştirileri haklı çıkarmış oldu.
2) GAZETECİLİK AÇISINDAN
Metin Feyzioğlu’nun konuşmasında tek bir hakaret ya da edep dışı söz olmadığı için ertesi gün gazete köşelerinde kırk takla atmak zorunda kalan AK Medya kalemşorlarının, en sonunda konuyu “söz değil ama davranış edepsizlikti” lafına bağlamaları, mesleğimiz adına vahimdi.
Feyzioğlu’nun konuşmasında hakaret bulamayan meslektaşlarımız, Erdoğan’ın salonu terk ettikten sonra AKP kampında yaptığı ve 18 kanaldan canlı verilen konuşmasında bolca malzeme bulabilirdi. Örneğin Erdoğan’ın Feyzioğlu için “Anayasa profesörüymüş. Senden bir şey olmaz” demesi gibi.
3) CUMHURBAŞKANI AÇISINDAN
Devletin 1 numarasının Abdullah Gül olmadığı, olamayacağı bir kez daha anlaşıldı. Yeri 3 numara olan Erdoğan’ı “sakinleştiremeyen” hatta 3 numara kalkıp çıkınca peşi sıra arkasında yürüyen bir cumhurbaşkanı, siyasi ömrünü tamamlamıştır.
Fakat daha önemlisi devletin en tepesindekilerin düştükleri durumdur. Danıştay töreninde ortaya çıkan tablo, Erdoğan Hükümeti’nin aslında yönetememesinin bir sonucudur.
Haziran Halk Hareketi ile birlikte iktidarı sarsılan Erdoğan, yönetme krizini 30 Mart sonuçlarına rağmen aşamamıştır!
4) GENELKURMAY BAŞKANI AÇISINDAN
Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in “Erdoğan’dan çok Erdoğancı” diye tanımlanabilecek tavrı, tutuklu yakınlarında hayal kırıklığı yarattı.
Silah arkadaşlarının bir kumpasla hapiste olmasını TSK’ye karşı bir “edepsizlik” olarak görmeyen ama Feyzioğlu’nun konuşmasını Erdoğan’a karşı edepsizlik sayarak arkasından onu takip eden Özel, gittikçe yalnızlaşmaktadır!
5) CHP AÇISINDAN
Ana muhalefet partisi CHP de Feyzioğlu’na yönelik saldırıda sınıfta kaldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu Baro Başkanı’nın sözlerini eleştirdi.
Daha da kötüsü, Loğoğlu, tıpkı AKP gibi Feyzioğlu’nun saygısızlık ettiğini savunarak CHP’ye yapılan “yandaş muhalefet” eleştirilerine haklılık kazandırdı.
Kim bilir, belki de CHP, Feyzioğlu’nu cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda rakip gördüğündendir…
6) DANIŞTAY BAŞKANI AÇISINDAN
Danıştay Başkanlığı’nın olaydan sonra bir açıklama yayınlayarak Feyzioğlu’nu “konukları rahatsız etmekle” suçlaması, Danıştay Başkanı’nın düğmesiz olan cübbesini Erdoğan’ın karşısında elleriyle iliklemeye çalışmasıyla uyumlu olmuştur!
7) SİYASET BİLİMİ AÇISINDAN
Kuşkusuz Erdoğan siyasetin sadece siyasi partilerin işi olmadığını çok iyi bilmektedir. Ancak buna rağmen gün geçtikçe, siyaseti “yasaklamaya” soyunmaktadır. Son olarak Metin Feyzioğlu’na da “sen siyasi konuşamazsın” diyen Erdoğan, anlaşılmaktadır ki, siyaseti sadece kendine hak görmektedir: Erdoğan’ı öven konuşmalar serbesttir ama eleştiren konuşmalar siyasisidir ve yasaktır!
Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı “cübbeni çıkar öyle siyasi konuş” lafı, içerikten yoksundur. “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek doğrudan yargıya müdahale eden Erdoğan, Feyzioğlu’na siyaseti yasaklamaya kalkabilecek en son insandır!
Kaldı ki, “yasama, yürütme, yargı” sacayağına dayanan rejimlerde yargının en önemli görevi, zaten siyaseti denetlemektir. Yargı, en başta siyasetin yasalara uygun iş yapıp yapmadığını denetler.
8) ÖCALAN AÇISINDAN
Erdoğan’ın Metin Feyzioğlu’nun konuşmasına edepsizlik dediği saatlerde, Öcalan da Erdoğan’ın “tek bayrak, tek devlet, tek millet” sözlerine “zırvalık” diyordu.
Öcalan’ın bu sözü Demokratik İslam Kongresi’ne gönderdiği 6 sayfalık konuşmasındaydı ve konuşma metni Adalet Bakanlığı tarafından HDP’ye teslim edildiği için hükümetin bilgisindeydi.
Anlaşılan Baro Başkanı’na “posta koyan” Erdoğan, Öcalan’a karşı çaresizdi!
Artık konu Egemen Bağış’ın sahasındadır. Zira Beyaz Saray Erdoğan’ı hedef alan beysbol sopasını gösterdiğinde, “bunda bir şey yok, Amerikalılar için beysbol sopası tespih gibidir” açıklamasıyla akılları felç edebilmiştir. Zırvalık kelimesine de mutlaka AKP çevrelerini ferahlatan bir açıklama bulacaktır.
9) REJİM AÇISINDAN
Bakanlara saat takan, İçişleri Bakanı’nı kendisi kalkan yapan Reza Zarrab’ın “hayırsever işadamı”, Öcalan’ın “barış elçisi” ilan edildiği bir rejimde, Metin Feyzioğlu’na “edepsiz” denmesi normaldir!
Bu rejim, zaten bu yüzden yıkılmaktadır! Yıkılma işareti belirdikçe daha da öfkelenmekte, daha da saldırganlaşmaktadırlar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mayıs 2014
KÜRT-İSLAM SENTEZİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/05/2014
Abdullah Öcalan’ın 8 ay önce yapılmasını istediği Demokratik İslam Kongresi, Diyarbakır’da toplandı. Dün başlayan ve iki gün sürecek olan Kongre’ye 300 din alimi, seyda, mele, ilahiyatçı ve akademisyen katılıyor.
Biz, izleyemediğimiz bu kongreyle ilgili asıl değerlendirmemizi, kongre bittikten ve ortaya bir sonuç bildirgesi çıktıktan sonra yapacağız. Ama şimdilik, çağrıcıların açıklamalarına ve kongrenin programına bakarak bir ön değerlendirme yapacağız.
ÖCALAN’IN SARILDIĞI MASKE: DEMOKRASİ
Öncelikle Öcalan’ın İslam Kongresi’nin önüne taktığı “demokratik” kavramına değinelim. Bu kavram PKK’de, tıpkı ABD’de olduğu gibi bir maskeye işaret etmektedir.
ABD nasıl “demokrasi” getireceğiz diyerek bir ülkeyi işgal ediyorsa, PKK de her türlü bölücü ve ayrımcı hamlesinin önüne “demokratik” kavramını ekleyerek onu perdeliyor. Demokratik Ortadoğu, demokratik konfederalizm, ve demokratik özerklik derken, şimdi de demokratik İslam kavramıyla karşı karşıyayız.
Burjuva demokratik devrimler çağının demokrasi kavramı ile bu devrimlerin yıktığı feodalizmin ideolojilerinin cümle içinde bile yan yana gelemeyeceği bir gerçekliktir. Eski yazılarına bakılırsa, Öcalan da bu gerçeği bilmektedir. Ancak Öcalan, “günün ihtiyaçları” açısından “demokratik İslam” diyebilmektedir.
PKK, DÖRT KUVVETE KARŞI
Peki, “günün ihtiyaçları” nedir? Öcalan bu kongreye neden ihtiyaç duymuştur?
Yanıtımızı anlamayabilmek için PKK’nin egemenlik kurmak istediği bölgedeki kuvvetler skalasına bir göz atalım. Bölgede PKK’den başka, etkinlik ve büyüklüğüne göre şu kuvvetler yer almaktadır: AKP, Gülen Cemaati, Barzani ve Hizbullah…
Bu arada belirtelim, Gülen Cemaati bölgede güç kaybediyor fakat 30 Mart seçimlerinde de görüldüğü gibi HÜDAPAR ile seçimlere giren Hizbullah’ın beklenenden büyük bir etkisi var.
Bir diğer önemli gerçek de, Cemaat ile Barzani’nin hem Kuzey Irak’ta hem de Güneydoğu Anadolu’da Öcalan karşıtlığı üzerinden müttefik olduğudur; tabi şimdilik…
PKK dışındaki dört kuvvetin de “İslam” paydasına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hatta Barzani’nin partisi KDP’nin geçmiş yıllarda PKK’yi “seküler” olmakla suçladığını da anımsamalıyız.
İşte PKK, demokratik özerklik ilan etmek istediği bölgede daha etkin olabilmek ve bu dört rakibinin toplamından daha büyük olabilmek için İslam’a sarılmıştır!
Öcalan’ın geçmişte söylediklerini reddederek Şeyh Sait’e ve Said-i Nursi’ye sarılması, hatta Sırrı Süreyya Önder üzerinden Fethullah Gülen’e selamlarını iletmesi, bu nedenledir.
30 Mart seçimlerinden sonra BDP milletvekili Altan Tan’ın dikkat çektiği şu gerçek PKK açısından önemlidir: “12 ilde bizim oyumuz 1 milyon 830 bin, AKP’nin oyu ise 1 milyon 845 bin. Bu rakamlarla özerklik olmaz.”
Evet, olmaz. Gerçi o rakamların toplamı da PKK hanesine yazılsa, özerklik yine olmaz, o ayrı…
İSLAM’LA ÖZERKLİĞE
PKK, özerklik ilan etmek istediği coğrafyadaki 12 ilde toplam oyunu artırmayı hedeflemektedir. Bunun yolu da İslam ortak paydasına sahip dört kuvvetle yarışmaktır.
PKK, İslam’ı da kendisine bir araç haline getirerek, hatta ağalık rejimi üzerinden feodalizmin hâlâ bir ölçüde sürdüğü bu topraklarda Kürt-İslam sentezi yaparak özerkliğe koşmak istiyor.
Nitekim Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi’nin toplanmasını isterken işaret ettiği “Hz. Muhammed’in Medine Şura çalışmalarını esas alın” çağrısı da doğrudan özerklikle ilgilidir.
Zaten mesajı alan HDP MYK üyesi Hüda Kaya da, Medine Şurası’nı hemen şu sözlerle anlatmaya başladı: “Çok hukuklu, çok dilli, yani herkes için kendi iç şeriati ile yargılama ve yönetme öngören bir yapı var Şura’da. Bir nevi Peygamber efendimizin üst merci olduğu bir yapıda aslında, kanton, özerk yapı, yerinden yönetim gibi farklı isimlerle isimlendirebileceğimiz benzer bir yapı çıktı ortaya.”
PKK’nin asıl hedefi görüldüğü gibi özerkliktir; çağrıcıların ifadesiyle, “Demokratik İslam Kongresi’nin hedefi, İslam’ın özünü ortaya çıkarmaktır” sözleri palavradan ibarettir. O öz 1500 yıldır çıkarılamamış da, iş Öcalan ve PKK’ye mi kalmış!
SURİYE’DE ÖZERKLİK HEDEFİ
Öte yandan Demokratik İslam Kongresi çağrısının bir diğer hedefi de Suriye’dir, Suriye’deki özerkliktir.
Nitekim 21 Ekim 2013’te BBC’ye konuşan Sabahat Tuncel, Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi toplanmasını istemesinin Suriye’deki gelişmelerle ilgili olduğunu açıklamıştı.
Çünkü PKK’nin Suriye’de özerklik için de İslamcı örgütlerle yarışması gerekmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mayıs 2014
ERDOĞAN-ÖCALAN MUTABAKATI HANGİ AŞAMADA?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/05/2014
Dün Erdoğan ile Öcalan’ın üzerinde anlaştığı 5 maddeli mutabakatı yazmıştık. O maddeler şunlardı:
1) AKP ile PKK seçim ittifakı yapacak.
2) Anadilde eğitim kabul edilecek.
3) Öcalan serbest bırakılacak ve siyaset yasağı kaldırılacak.
4) Özerklik uygulanacak.
5) Başkanlık sistemi ile federasyona geçilecek.
Bugün ise bu maddelerin nasıl uygulandığını ve mutabakatta hangi aşamaya gelindiğini inceleyeceğiz:
1) SEÇİM İTTİFAKI
AKP ile PKK’nin seçim ittifakı birkaç yönlüdür:
a) İttifak, 2009 yerel seçimlerinden, 2010 referandumundan, 2011 genel seçiminden ve 2014 yerel seçimlerinden önce ülkenin güvenlik ortamını Erdoğan için uygun hale getirmeyi içerir.
b) İttifak, referandumlarda tam desteği içerir.
c) İttifak, seçimlerde, iki tarafa da kazanamayacağı yerde ortağını dolaylı desteklemeyi içerir.
2) ANADİLDE EĞİTİM
Anadilde eğitim konusu, aşama aşama ilerletilen bir hedeftir.
Önce Kürtçe kursları açılarak, ardından Kürtçeyi seçmeli ders yaparak, konu belli bir aşamaya getirilmiştir.
Kuşkusuz Kürtçe konuşulması, Kürtçe kitaplar yazılması, Kürtçe radyo-televizyonların olması ve okullarda Kürtçe öğretilmesi, Kürt kökenli yurttaşlarımızın en temel demokratik hakkıdır.
AKP ve PKK, bu demokratik hakkı, “anadilde eğitim” için bir basamak olarak kullanmaktadır.
Bir dilin öğretilmesi başka, o dille eğitim yapılması başkadır. Açık ki, ikinci bir dille eğitim verilmesi, kısa ve orta vadede hızlı bir ayrışmayı, uzun vadede de kopuşu getirecektir. Dil ortaklığı, millet olma ve birlikte yaşama iradesinin olmazsa olmaz şartıdır.
3) ÖCALAN’IN SERBEST BIRAKILMASI
Öcalan’ın serbest bırakılması ve siyaset yasağının kaldırılması için belli aşamalar kat edildi.
a) Öcalan’ın kaldığı cezaevine “arkadaş” gönderildi.
b) Öcalan’ın toplantılar yaparak ülke siyasetine müdahale etmesinin önü açıldı. BDP heyetleri periyodik olarak İmralı’da Öcalan’la toplanarak, siyaset üretmektedir.
c) BDP heyetleri, İmralı ile Kandil arasında mekik dokuyarak, Öcalan’ın Türkiye’yi aşan bölgesel siyasetler yapabilmesini sağlamaktadır.
d) MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Öcalan’la düzenli görüşüyor. O ikili görüşmelerde Öcalan, Fidan’ın (Erdoğan’ın) taleplerini BDP üzerinden PKK’ye, Fidan da Öcalan’ın taleplerini Erdoğan üzerinden TBMM’ye getiriyor.
Örneğin Öcalan, Fidan’ın isteğiyle HDP’yi kurduruyor. Fidan da Öcalan’ın isteğiyle Erdoğan’a “Akil Adamlar heyeti” kurduruyor.
4) ÖZERKLİK
Özerklik konusu, mutabakatın gelinen aşamasında en önemli dönemeçtir. Dün de belirtiğimiz gibi mutabakat aslında Erdoğan ile Öcalan’ın değil, ABD’nin verdiği yol haritasının bir ürünü olduğu için, özerkliğin temelini oluşturacak çalışmalara 2009 tarihli Kürt Açılımı’ndan çok önce başlanmıştır.
Özerklik için dışarıdan BM İkiz Sözleşmeleri kabul edilerek ve AB Yerel Özerklik Şartı’yla ilgili şerhin kaldırılmasına çalışılarak; içeriden de Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları Kanunu, Büyükşehir Yasası gibi yasalar çıkarılarak yol döşenmiştir.
Gündemdeki yeni aşama, özerkliği topluma yutturabilmek için “denetimli özerklik” aldatmacasını uygulayabilmektir. Diyarbakır ve İstanbul’un iki pilot il seçilmesi, Akil Adamlar Heyeti’nin de bu pilot özerk illeri denetlemesi planlanmaktadır.
5) YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK SİSTEMİ
Bir Türk-Kürt federasyonu için rejim değişikliği şarttır. Üniter yapılara uygun olan parlamenter sistemle federasyona geçilemeyeceği için, yeni bir anayasa yapmak ve başkanlık sistemi ile federasyon modeline geçmek gerekmektedir.
Yeni Anayasa’nın ve Başkanlık Sistemi’ne geçişin takvimi 2013 yılıydı. Ancak bu köşede birkaç kez vurguladığımız gibi Haziran Halk Hareketi, hem yeni anayasa ve başkanlık sistemi girişimini rafa kaldırdı, hem de Kürt Açılımı’nın takvimlerini öteledi.
Şimdi AKP, 30 Mart’tan aldığı güçle, kaldığı yerden devam etmek istiyor. Erdoğan, Yeni Anayasa’yı henüz yapamasa da, BDP’nin desteğiyle cumhurbaşkanlığı seçimlerini fiilen bir başkanlık seçimine dönüştürerek, süreci ilerletmeyi planlıyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mayıs 2014
ERODĞAN İLE ÖCALAN’IN 5 MADDELİK MUTABAKATI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/05/2014
Hükümet ile Öcalan’ın özerklik konusunda uzlaştığı haberi, dünün en önemli haberiydi.
Namık Durukan’ın haberine göre Öcalan’la görüşme heyetinde yer alan HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Öcalan’la devlet heyeti arasında iki görüşme yapıldığını ve bu görüşmede iki konuda mutabakat sağlandığını belirtti. Buldan, mutabakat sağlanan iki konuyu, “Bölgesel Özerk Yönetim Yasası ve “Demokratik Sivil Toplum Yasası” olarak açıkladı. (Milliyet, 8 Mayıs 2014)
Ancak HDP, gün içinde bir açıklama yaparak bu haberi yalanladı.
Oysa Buldan’ın açıklaması ve haber doğruydu. Bunu biz de iki kaynaktan teyit ettik.
ÖCALAN: UZLAŞMA DÜZEYİ YAKALADIK
Üstelik HDP’nin yalanlamasını yalanlayan yakın tarihli bir “tutanak” vardı: BDP’li İdris Baluken ile Pervin Buldan’ın İmralı’da Öcalan’la yaptığı 14 Ekim 2013 tarihli görüşmenin tutanağı…
O tutanakta Öcalan açık açık özerklik konusunda hükümetle bir düzeyin yakalanmış olduğunu belirtiyordu: “Heyetle her şeyi geniş bir şekilde ele alabiliyoruz. Mesela bir MİT Müsteşar Yardımcısı Kürt hareketinden olabilir mi gibi? Seçimle iş başına gelen bir köy güvenlik birimi mesela. Belediyelere bağlı trafik polisi, zabıta, bekçi gibi. Türk ordusu bünyesinde bir Kürt birimi niye olmasın. Devletle bütün bu konuları tartıştım. Belli bir uzlaşma düzeyi yakalanmış durumda. Ancak faşist iktidarların yıllardır toplumun beynini sömürmesi var. Toplumun hazır olması gerekiyor.”
TSK ve MİT’te kadro ve birim, köy güvenliğini sağlayacak PKK timleri, BDP’li belediyelere bağlı emniyet ve asayiş birimleri… Tüm bunlar özerkliğin abecesiydi!
Öcalan’ın “toplumun hazır olması gerekiyor” dediği bu konularla ilgili, Erdoğan da daha önceden “hazmettire hazmettire uygulayacağız” demişti! Hazım işi için de, yine Öcalan’ın önerisiyle Akil Adamlar heyeti kurulmuştu!
AÇILIM’IN ÇERÇEVESİNİ ABD ÇİZDİ
Bakın bir konuyu iyice berraklaştırmamız lazım. Kürt Açılımı ya da AKP ile PKK arasındaki müzakereler öyle gün geçtikçe çerçevesi ortaya çıkan, tarafların karşılıklı birbirine sunduğu yeni öneriler demeti değildir. Tersine, programı olan, hepsi en başında belirlenmiş maddeleri olan bir mutabakattır.
Ve o mutabakatın sahibi de ABD’dir, Washington’daki Kürt uzmanlarıdır; Graham Fuller’dir, Alan Makovsky’dir ve son olarak da David Phillips’tir… 2009’dan beri AKP’nin Kürt Açılımı bohçasından çıkardığı her yeni hamle, David Philips’in 2007 tarihli özel raporunda vardır.
İşte özerklik konusu da bu nedenle yalanlanamayacak bir anlaşmadır. Nitekim Aysel Tuğluk, 7 Mart 2013’te yayımlanan Kasım 2012 tarihli bir ses kaydında,AKP’nin ağır topu Bülent Arınç’ınkendilerine şöyle dediğini söylemektedir:“Özerklik, anadilde eğitim tabi ki bir haktır.”
MUTABAKAT AĞIR DA OLSA UYGULANIYOR
Kısacası ABD bir yol haritası belirlemiş ve Erdoğan ile Öcalan da o belirlenen yol haritasına uygun olarak 5 maddeli bir mutabakatı uygulamaya sokmuştur. Mutabakatın maddeleri Öcalan’ın ifadesiyle “toplum hazır oldukça”, Erdoğan’ın ifadesiyle de “toplum hazmettikçe” kamuoyunun önüne getirilmektedir.
İşte Erdoğan ile Öcalan’ın üzerinde anlaştığı o 5 maddeli mutabakat:
1) AKP ile PKK seçim ittifakı yapacak.
2) Anadilde eğitim kabul edilecek.
3) Öcalan serbest bırakılacak ve siyaset yasağı kaldırılacak.
4) Özerklik uygulanacak.
5) Başkanlık sistemi ile federasyona geçilecek.
Diğer tüm maddeler ve üzerinde konuşulan konular, mutabakattaki bu beş maddenin türevleridir.
Bu beş maddede bugüne kadar ne aşamaya gelindiğini ve mutabakatın nasıl uygulandığını da yarın inceleyelim.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mayıs 2014
ÇANKAYA DENKLEMİ NASIL ÇÖZÜLÜR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/05/2014
Önemli konular, artık geometrik şekillerle anlatılır oldu. Siyasiler bu yöntemi mesajlarının daha net anlaşılması için tercih ediyorlar.
Örneğin Erdoğan krizi teğetle açıklamıştı, Öcalan F Tipi yapıya ilk paralel diyendi, Bahçeli de Çankaya için üçgeni tercih etti…
Biz de “çerçeve” çizerek derdimizi anlatmaya çalışalım.
İKİ TEMEL YANLIŞ
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, cumhurbaşkanı adayı konusunda “ortak aday” mesajı vererek önemli ve doğru bir çıkış yaptı. Bakalım CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuya aynı ölçüde olumlu yaklaşabilecek mi?
Çünkü Ağustos’ta yapılacak seçimler, cumhurbaşkanı seçmenin çok ötesinde bir anlama sahiptir.
Bu konuda bize göre iki temel yanlış yapılıyor:
1) Seçim, Erdoğan ile Gül arasında sıkışan bir yarış gibi kabul ediliyor. Türkiye’nin başka bir seçeneği yokmuş gibi, ya Erdoğan’ın ya da Gül’ün cumhurbaşkanı olacağı varsayılıyor.
2) PKK, cumhurbaşkanı seçimlerinin kilidi olarak sunuluyor. Üstelik hem AKP, hem de CHP çevreleri PKK’ye bu misyonu yüklüyor.
AKP, yüzde 43,5’ine 2. turda PKK’nin yüzde 6,6’sını eklemeyi, CHP de PKK’nin oylarını AKP’ye kaptırmamayı seçim stratejisinin merkezine koyuyor.
Birkaç gündür medyada işlenen “BDP’nin oylarını alan kazanır” tezi bu bakımdan anlamlıdır.
TÜRKİYE CEPHESİ’NİN DOĞRULARI
Peki, bu iki temel yanlışın doğrusu nedir?
1) Türkiye “ya Erdoğan, ya Gül” seçeneğine mahkûm değildir. Erdoğan ya da Gül, cumhurbaşkanı adayı olarak değil fakat en fazla AKP’nin göstereceği aday olmak bakımından yarışmaktadır. AKP’nin son tahlilde hangisine karar vereceği, Türkiye Cephesi’nin meselesi değildir.
Türkiye Cephesi için önemli olan, büyük ihtimalle Erdoğan’ın ya da o çıkamazsa yerine aday gösterilecek Gül’ün karşısında bir “kazanacak ortak aday” gösterebilmektir.
Burada aritmetik, sadece 100 eksi 43,5 eşittir 56,5 değildir. “Kazanacak ortak aday” aynı zamanda o 43,5’in içinden de oy alabilecek olandır.
2) Cumhurbaşkanlığı seçiminde PKK’yi kilit ilan etmek, Öcalan’ı tayin edici kritik aktör görmek, sadece mevcut siyasetin bir iflası değil, aynı zamanda ABD’nin Kürt Açılımı’nın devamıdır!
PKK’nin 6,6’sıyla Türkiye’nin dizayn edilebileceğini sananlar, 30 Mart seçimlerinin şu aritmetiğine yeniden bakmalıdır:
30 Mart 2014 yerel seçiminin il genel meclis sonuçlarını, son genel seçime göre kıyaslarsak: AKP, 49,9’dan 43,3e düştü, yani 6,6 puan kaybetti. CHP 25,9’dan 25,6’ya düştü, yani 0,3 puan kaybetti. MHP 12,9’dan 17,6’ya yükseldi, yani 4,7 puan kazandı. BDP’nin oyu ise değişmedi, 6,6’da kaldı. Yani AKP ve CHP oy kaybetti, BDP oyunu korudu, MHP ise oyunu artırdı.
Bu tablonun ortaya çıkardığı en önemli gerçek şudur: Seçimleri “milliyetçilik” kazandı. Nitekim AKP’nin de beklenenden fazla oy çıkarması, Erdoğan’ın seçimlere doğru “milliyetçi” argümanlara sarılmasına bağlanmaktadır.
BÖLÜCÜLÜK DEĞİL VATANSEVERLİK KAZANACAK
Artık Çankaya’nın hangi çerçeve içinde kazanılabileceğine gelebiliriz.
Çerçevenin bir köşesinde, yukarıda da belirttiğimiz gibi milliyetçilik vardır ve bu köşe, MHP’den başlayarak pek çok parti seçmenin oyuna taliptir.
Çerçevenin ikinci köşesinde halkçılık vardır ve halkçılık ile başta CHP olmak üzere bir çok partinin oyu alınabilecektir.
Çerçevenin üçüncü köşesinde sosyalistler vardır ve onların oyu, Haziran Halk Hareketi içindeki konumları nedeniyle, niteliğinden dolayı çok önemlidir.
Çerçevenin son köşesinde de cumhuriyetçilik vardır ve cumhuriyetçilik bu topraklarda laik kesimlerden muhafazakâr orta Anadolu’ya kadar pek çok kesimi kapsayan en önemli çatıdır.
Erdoğan’ın, ya da o olmazsa Gül’ün karşısına çıkacak “kazanacak ortak aday” özetle milliyetçi, halkçı, sosyalist ve cumhuriyetçi kitleyi kucaklayabilecek bir isim olmalıdır.
Bu dört akımın ortak noktası ise vatanseverliktir, yurtseverliktir. O nedenle daha şimdiden ilan edebiliriz: Çankaya seçimlerini bölücülük değil, vatanseverlik kazanacaktır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Mayıs 2014
TÜRKİYE SOL’U PKK’YE DİRENMELİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/05/2014
Hem TKP, hem de ÖDP içerisinden gelen mesajlara göre “1 Mayıs ve Vatansız Sol” yazımız, alınganlık yaratmış!
Arkadaşlarımızın “Vatansız Sol” dememizi üstlerine alınmış olmasına üzüldüm. Zira hem Türk bayrağı taşıyan ve kendisini yurtsever sayan TKP’ye, hem de Suriye konusundaki vatansever tavrını yakından bildiğim Alper Taş’ın yönettiği ÖDP’ye “Vatansız Sol” diyemeyeceğimiz ortadadır!
Vatansız Sol’dan kastımız, o yazımızda da belirttiğimiz gibi, PKK kuyrukçuluğu yapan Sol’dur!
PKK’NİN KUYRUĞU, ERDOĞAN’IN YOLU
Hem TKP’nin hem de ÖDP’nin PKK kuyrukçusu olmadığını, olmayacağını biliyoruz ve bundan büyük memnuniyet duyuyoruz.
O yazımızda da belirtiğimiz gibi Vatansız Sol’culuğa itirazımız iki yönlüdür: Vatansız Sol hem PKK’nin kuyruğundadır, hem de Erdoğan’ın yolunda…
Nasıl olduğunu da KESK Başkanı Lami Özgen örneği üzerinden vermiştik. Özgen hem Fidan-Öcalan ikilisinin kurduğu HDP’nin Danışma Kurulu üyesidir ama hem de Erdoğan’ın seçtiği Akil Adamlar’dan biridir.
Böyle solculuk da olmaz, buradan sınıf mücadelesi de çıkmaz!
Erdoğan’ın Akil Adamı’nın Taksim çağrısıyla gerçek anlamda 1 Mayıs da kutlanmaz!
PKK’DEN ÖDP’YE ‘HDP’YE KATIL’ TEHDİDİ
Bakın bu iddiamızın üzerinden daha üç gün geçmeden bizi doğrulayan bir gelişme yaşandı.
Dün gazetelerde okudunuz. PKK, ÖDP’yi tehdit ediyor: “Ya HDP’ye katılırsın, ya da kendini feshedersin” diyor…
Selahaddin Erdem imzasıyla Özgür Politika’da yazan Duran Kalkan şöyle diyor: “Şimdi yeni bir radikal demokratik alternatif olarak Halkların Demokratik Partisi HDP geliştirilmeye çalışılırken de en ciddi engel olarak ÖDP ortada duruyor. Ne kendini feshediyor, ne de gelip HDP birliğine katılıyor. (…) HDP önündeki ÖDP engeli kesinlikle aşılmalıdır. Bunun da en doğru yolu, kuşkusuz ÖDP’nin Mahir Çayan çizgisine girerek günümüzde bu çizginin pratikleşmesi olan HDP birliği içinde yer almasıdır. Yok eğer böyle yapmıyorsa, o zaman kim olduğunu ve kimlere hizmet ettiğini ortaya koymalıdır. Yoksa radikal demokratik hareket bu görevi yapacak ve ÖDP’yi gerçek ifadesine kavuşturmak zorunda kalacaktır.”
Ya “bana katıl, ya da kendini feshet” diyen bir zihniyetin kuyruğunda Sol’culuk yapılabilir mi? Bu kafanın kuyruğunda onurlu bir duruş sergilenebilir mi?
HDP, MİT PROJESİDİR
Benzeri tehditleri geçmiş yıllarda göğüsleyen TKP gibi Alper Taş ve ÖDP’nin de PKK’ye boyun eğmeyeceğini biliyoruz.
Ve bu vesileyle “PKK kuyrukçuluğunun” eksen haline geldiği şu günlerde HDP tuzağını yeniden anımsatıyoruz:
HDP, PKK’nin kurduğu her hangi bir parti değildir. HDP bir Hakan Fidan projesidir.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Abdullah Öcalan’a kurdurduğu bu partiyle Sol’u PKK’nin kuyruğuna takıp etkisizleştirmeyi ama daha önemlisi Halk Hareketi tehdidini savuşturabilmeyi, yönünü ve yatağını değiştirebilmeyi hedeflemektedir.
Öcalan’ın Haziran Halk Hareketi sırasındaki “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısının Erdoğan’a can simidi olduğu gerçeğini Sol çok iyi analiz etmelidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2014
2014’TE NASIL DENİZ GEZMİŞ OLUNUR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/05/2014
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı öldürüldüğü günde anmanın en iyi yolu, mücadelelerini sürdürme kararlılığı gösterebilmektir. Öbür türlü, tıpkı kapitalizmin Che Guavera sevgisini sömürmesi ve ona dair anıları metalaştırarak satması gibi, bir de Denizleri sömürme günlerine dönülecektir…
Peki, o kararlılık nasıl sürdürülür? Öncelikle Deniz’in fikirlerini öğrenerek…
Onun İttihat ve Terakki Fırkası, Kürt meselesi, Ermeni tehciri, Mustafa Kemal Atatürk, Kemalizm, 27 Mayıs Devrimi, Türk Bayrağı konularındaki gerçek fikirleri, kuşkusuz neo-liberal solun yarattığı Deniz Gezmiş algısına hiç uymuyor.
Peki, bugün Deniz’in bu konudaki fikirlerine, onun devamı olduğunu iddia eden “sol” örgütler sahip çıkıyor mu? Herkesin bildiği yanıtı, bırakın kendileri versin!
Biz şu soruya yanıt verelim: Deniz’in fikirlerine ve onun devrimci kararlılığına, bugün en çok hangi gençlik örgütü sahip çıkıyor?
GÖREV ATATÜRK’TEN ALINDI
2012 yılının 6 Mayıs’ında Ufuk Ötesi’nde şu başlık vardı: “Denizlerin bayrağını TGB taşıyor.” Bu iddialı başlığı şu nedenle atmıştık.
Deniz, 23 Aralık 1969 tarihli Devrim dergisinin yaptığı bir söyleşide şöyle demişti: “Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri bir araya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.”
Bizim bu alıntıyı yaptığımız günlerde, Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Mehmet Pakdemirli, Bülent Arınç’ı protesto eden TGB yöneticileri Erdem Özdemir ve Burak Ünlü’yü üniversiteden atmakla tehdit ediyordu. Gençler, kameraların önünde rektöre, “biz görevi Atatürk’ten aldık” yanıtını veriyordu!
Erdem ve Burak, tıpkı Deniz gibi, görevi Atatürk’ten alıyordu!
O gün yazımızı şu cümleyle bitirmiştik: “Ve Namık Kemallerden Deniz Gezmişlere, oradan da TGB’lilere geçen JönTürk devrimciliği, bu 19 Mayıs’ta bağımsızlık bayrağını bir kez daha dalgalandırmaya hazırlanıyor!”
O yazıdan 13 gün sonra TGB Taksim’de 240 bin gençle büyük bir eylem yaptı.
Bir yıl sonra Haziran Halk Hareketi olduğunda, o devrimci dalganın ilk adresinin 19 Mayıs 2012 tarihli bu eylem olduğu, çoğumuzun genel kabulü oldu.
DENİZ’İN İNTİKAMINI ALMAK
Madem Haziran Halk Hareketi dedik, bir de o yılın 6 Mayıs’ında ne yazdığımıza bakalım:
Caddebostan Kültür Merkezi’nde Denizlerin anıldığı bir etkinliği paylaşmışım sizlerle…
Mücadele arkadaşları Deniz’i anlatmış, Can Dündar da “Delikanlım” diye belgesel yapmıştı. Önce o belgeseli izlemiş, sonra da Sönmez Targan’ın yönettiği, Gökalp Eren, Hacı Tonak, Bora Gezmiş ve Can Dündar’ın katıldığı paneli dinlemiştik.
Son olarak da ismini Soner Yalçın’ın verdiği “Bir avuçtuk, Deniz olduk” başlıklı sergide Denizlere ait kitapları, eşyaları incelemiştik.
Uzatmayalım, o panelde Sönmez Targan şöyle demişti: “Demokratik direnme hakkımızı kullanarak AKP’yi yıkacak ve Deniz’in intikamını alacağız.”
Bu konuşmadan 25 gün sonra, Türkiye Deniz oldu ve 80 ilde ayağa kalktı: Haziran Halk Hareketi, AKP iktidarını yıkamadıysa da sarstı, salladı…
MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM SÜRECİ
Bunları “şöyle yazdık, böyle oldu” demek için yazmadık kuşkusuz… Derdimiz, 1968’de Deniz’leri, 2012’de TGB’yi ve 2013’te de Türk milletini başarılı kılan özü bulmak.
Bizi o öze götürecek veri ise her üç devrimci eylemin ortaklığında yatıyor: Milli Demokratik Devrim, yani Kemalist Devrim.
Deniz’lerin 1968 hareketi de, 2013’ün Haziran Halk Hareketi de esas olarak emperyalizmin işbirlikçisi olan bir iktidarı devirmeyi hedefleyen milli demokratik devrim girişimidir!
Deniz de TGB’li devrimciler de o nedenle “Atatürk’ten görev aldıklarını” ilan etmiştir. Bugün Türkiye hâlâ Milli Demokratik Devrim sürecindedir.
2014-2015 büyük değişim yılı, ancak bu gerçek üzerinden inşa edilebilir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mayıs 2014