Archive for category CGTN Türk
Barış içinde birarada yaşamanın ilkeleri 70 yıldır güncel
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/05/2024
Birleşmiş Milletler (BM), 8 Aralık 2017 tarihinde aldığı kararla, 16 Mayıs’ı Uluslararası Barış İçinde Birlikte Yaşama Günü olarak kabul etmişti.
365 gün içinde neden mi 16 Mayıs?
Çünkü 16 Mayıs 1954’te, Çin halk Cumhuriyeti Başbakanı Zhou Enlai, ünlü “Barış İçinde Birarada Yaşamanın Beş İlkesi”ni açıklamıştı.
Barışçı bir uluslararası düzenin ilkelerinin ilan edildiği gün, yani 16 Mayıs, elbette Uluslararası Barış İçinde Birlikte Yaşama Günü’ne en yakışan gündür.
Çin önerdi, Bağlantısızlar Hareketi sahiplendi
Zhou Enlai’nin dünyaya duyurduğu beş ilke şunlardı:
– Egemenliğe ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı.
– Saldırmazlık.
– Birbirlerinin iç işlerine karışmama.
– Eşitlik ve karşılıklı yarar.
– Barış içinde birarada yaşama.
Bu ilkeler bir yıl sonra, 18-24 Nisan 1955’te Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan Bağlantısızlar Hareketi’nin de prensipleri haline geldi.
Soğuk Savaş’a karşı dünya barışını savunan ve beş ilkeye uyulması halinde barış içinde birarada yaşanabileceğini savunan Çin, Hindistan, Endonezya, Mısır ve Yugoslavya başta onlarca ülke, Soğuk Savaş dünyasına karşı alternatif bir dünya oluşturmaya çalıştı: Nispeten başarılı oldu ve etkisini günümüze kadar sürdürdü.
ABD, atom bombası atarak barışı önledi
II. Dünya Savaşı’nın sona ermekte oluşu, fiilen dünyayı barışa götürecek koşulların da gelmekte olduğunun habercisiydi. Ancak ABD daha savaşın sonunda Japonya’ya attığı atom bombasıyla barışı önleyen ülke oldu. Bombayı Japonya’ya atmıştı ama mesajı SSCB’ydi. Böylece 45 yıl sürecek Soğuk Savaş başladı.
Ancak Soğuk Savaş, yeni bir savaş potansiyeli de taşıyordu. Nitekim iki süper gücü karşı karşıya getiren bazı krizler de oldu. İşte Bağlantısızlar Hareketi’nin Barış İçinde Birarada Yaşama ilkeleri bu nedenle dünya için kritik önemdeydi.
Nitekim Bağlantısızlar Hareketi iki süper gücü nispeten dengelemeye de çalışmış oldu.
Yugoslavya’ya saldıran ABD barışı bozdu
SSCB’nin dağılması, dünyanın bir kesiminde yeniden barış umudu doğurdu. Varşova Paktı dağıldığına göre NATO da dağılacak, askeri paktların olmadığı dünya daha güvenli olacaktı!
Bu elbette mümkün değildi, çünkü emperyalist ABD tersine dünyayı sömürebilmek için daha iyi şartlara kavuştuğunu düşünüyordu. Böylece ABD bir kez daha barışı bozmaya yöneldi.
Yugoslavya’yı parçalayarak Avrupa’nın güvenlik mimarisini kendi çıkarlarına göre inşaya soyundu, NATO’yu Doğu Avrupa’da genişleterek Rusya’yı geriletmeye çalıştı, ardından Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etti, sonrasında da Libya ve Suriye’ye saldırdı.
ABD tüm bu yıllar içinde Ortadoğu’daki ileri karakolu olan İsrail’i kollayarak, Filistin’deki savaşın da sponsorluğunu yapmış oldu. Ve elbette yine tüm bu yıllar içinde askeri darbelerle, renkli devrimlerle/darbelerle, siyasi cinayetlerle pek çok ülkenin rejimini hedef aldı.
Çin’den Ukrayna-Rusya ve İsrail-Filistin sorunlarına çözüm önerileri
Bugün hem Ukrayna’da hem de Ortadoğu’da yaşanan savaşların fiili tarafı durumundaki ABD, Çin’i “baş rakip”, Rusya’yı “yakın tehdit” ilan ederek ve ticaret savaşlarından özel askeri operasyonlara uzanan bir dizi hamle yaparak, dünya barışını hedef almaktadır.
İşte bu koşullarda Barış İçinde Birarada Yaşamanın Beş İlkesi dünya halkları için dünden daha önemli hale gelmiştir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin mevcut yönetimi, Zhou Enlai’nin açıkladığı temel ilkeleri zemin kabul ederek, bugün ABD’nin tarafı olduğu savaşlara karşı barışı inşa etmeye çalışıyor. O temel prensiplere ek olarak son yıllarda açıkladığı Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi ile barışı arıyor.
Çin’in Mart 2023’te Suudi Arabistan ile İran barışına arabuluculuk yapması, hem barış masası kurabilme yeteneğini ortaya koymuş hem de dünyanın önüne başarılı bir örnek getirmiştir.
Bugün Çin iki cephede birden barışı zorlamaktadır; hem Ukrayna-Rusya savaşı için hem de tarihsel İsrail-Filistin sorununa çözüm için ortaya koyduğu temel ilkelerin kökleri, 70 yıl önce açıklanan Barış İçinde Birarada Yaşamanın ilkelerindedir.
16 Mayıs Uluslararası Barış İçinde Birlikte Yaşama Günümüz kutlu olsun, 16 Mayıs ruhu barışı zorlasın…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Mayıs 2024
ABD’nin Avrupa’da nükleer hazırlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 30/04/2024
Bir hafta içinde Polonya ve Fransa’dan gelen nükleer mesajlar dikkat çekici. Avrupa’da bir nükleer silah konuşlandırma hazırlığı mı var? Bugün bu soruna bakacağız.
Önce şu tarihsel gerçeğe dikkatinizi çekeyim: ABD sürekli birilerinin nükleer silah kullanabileceğini propaganda eder. Bu öyle kapsamlı bir devlet propagandasıdır ki Beyaz Saray’dan Hollywood’a kadar birlikte çalışırlar. Dönemin siyasi ihtiyacına göre nükleer silahı kullanacak olan adres Rusya olur, Kore DHC olur, komünistler olur, milliyetçiler olur. İran çoktan edindiği nükleer silahı atmaya hazırlanır, Pakistanlı bilim adamları terör örgütlerine nükleer silah satar, Çin ve Rusya dünyayı yok edecek nükleer saldırı planlar vb. Filmin sonunda da “özgürlükler ülkesi demokratik ABD” tüm dünyayı bu tehlikelerden korur.
Film deyip geçmeyin, bunlar devlet politikasıdır ve unutmayın ABD Irak’ı “kitle imha silahı” yalanıyla işgal etti, SSCB’ye karşı bütün bir Soğuk Savaş’ı nükleer üzerine kurguladı.
Tabii unutulmaması gereken asıl gerçek de şu: Propagandada nükleer silahı ABD’nin “düşmanları” kullanıyor ama gerçekte nükleer silahı dünyada bir tek ABD kullandı!
Artık Avrupa’daki nükleer tartışmaya geçebiliriz.
Polonya NATO’daki nükleer hazırlığı açık etti
Önce Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda konuştu. Polonya’nın Fakt gazetesine verdiği röportajda, “ülkesi ile ABD arasında bir süredir nükleer silah paylaşımının tartışıldığını” belirterek şunları söyledi: “Eğer müttefiklerimiz, NATO’nun doğu kanadını güçlendirmek için topraklarımızda nükleer silah konuşlandırmaya karar verirse, biz buna hazırız.” (Anadolu Ajansı, 22.4.2029).
Duda’nın bu röportajı Polonya’da büyük sorun oldu. Büyük sorun olmasının nedeni iç politik çekişme mi yoksa “Polonya ile ABD arasında bir süredir nükleer silah paylaşımının tartışıldığının” açık edilmesi mi, tartışılır elbette…
Duda’nın çıkışıma müdahale Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorskiy’den geldi. Sikorskiy Polsat televizyonundan şu mesajı verdi: “Sayın Cumhurbaşkanına en üst düzeyden konu hakkında konuşmaması gerektiği söylendi. Cumhurbaşkanı, Bakanlar kurulu tarafından belirlenen dış politikayı temsil eder.” (Sputnik, 26.4.2024)
Ancak Polonya Dışişleri Bakanı Sikorskiy de açıklamasında asıl önemli konuya işaret etmiş oldu: “Bunlar, NATO’nun nükleer planlama grubunda son derece gizlilik ortamında tartıştığımız ciddi konular.”
Demek ki ABD Avrupa’da nükleer silah konuşlandırması için NATO içinde bir takım tartışmalar başlatmış. Daha doğrusu ABD kendi stratejisini uygulamak için hazırlıklara başlamış.
Fransa’nın nükleer şemsiye mesajının anlamı
Polonya’da ifşa olan bu konuya ilk itiraz Fransa’dan geldi. Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine konuşan Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu, Polonya’da nükleer silah konuşlandırılmasının Rusya ile NATO arasındaki “Karşılıklı İlişkiler, İşbirliği ve Güvenlik Anlaşması”nı geçersiz kılabileceğini söyledi.
“AB’deki tek nükleer güç biziz ve özelliğimiz NATO Nükleer Planlama Grubuna dahil olmamamız” diyen Fransa Savunma Bakanı Lecornu, “Ancak Polonya’da nükleer silah konuşlandırılması NATO-Rusya anlaşmasını iptal edeceği için müttefikler arasında tartışılmasını gerektirecektir” dedi (Sputnik, 29.4.2024).
Evet, NATO ülkeleri içerisinde sadece ABD, İngiltere ve Fransa nükleer güçtür ve AB’nin tek nükleer gücü de Fransa’dır. Üstelik Fransa, “planlama ve caydırıcılıkta özerklik” için NATO’nun Nükleer Planlama Grubu’nda da değil.
İşte Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da ülkesinin bu özelliğini AB içinde liderlikte kullanma fırsatına çevirmek istemiş olmalı ki bir nükleer çıkış da ondan geldi.
Bir süredir NATO’dan ayrı özerk bir Avrupa savunması isteyen Macron, bu kez “ortak Avrupa savunması için nükleer şemsiye olabileceklerini” söyledi. Ancak Macron’a, ülkesindeki çeşitli siyasi partilerden yoğun tepkiler geldi. Özetle Fransız muhalefeti Macron’u “Avrupa topraklarını savunma adı altında Fransa’nın stratejik özelliğini tasfiye etmekle” suçladı.
Türkiye İncirlik’teki ABD silahlarından kurtulmalı
Konuyu AB içinde bir tartışma olarak görmemek gerekir, çünkü konu NATO üyesi olarak Türkiye’yi de ilgilendirmektedir. ABD’nin Avrupa’ya nükleer silah konuşlandırmayı NATO Nükleer Planlama Grubunda tartışıyor olması, NATO’nun güneydoğu kanadı ülkesi olan Türkiye’yi iki kere ilgilendirmektedir.
İki kere demem şundan: Yaklaşık iki ay önce Em. Tümamiral Cem Gürdeniz şu başlıklı yazısıyla uyarmıştı: “İncirlik’teki Amerikan nükleer silahlarından kurtulmalıyız” (Veryansın, 3.3.2024).
Çünkü Gürdeniz’in belirttiği gibi “ABD’nin 0,3 ila 170 kilotonluk farklı başlıklara sahip B61 nükleer bombaları, İtalya, Almanya, Türkiye, Belçika ve Hollanda’daki hava üslerinde bulunuyor.” Ve ABD’nin Rusya’ya karşı nükleer planlamayı daha da genişletmesi ve derinleştirmesi, elbette nükleer silah konuşlandırdığı ülkeleri hedef haline getirecektir.
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov 30 Ocak 2024’te şöyle demişti: “NATO Rusya’yı düşman ilan ettiği için planlamalarımızda ABD, İngiltere ve Fransa’nın nükleer silahları ile ABD’nin nükleer silah bulundurduğu beş NATO ülkesindeki nükleer silahları tek bir nükleer silah cephaneliği olarak kabul ediyoruz ve planlamamızı buna göre yapıyoruz.”
O nedenle Gürdeniz’in önerisini anımsatarak bitirelim: “Türkiye’nin kullanımında hiçbir yetkisi olmadığı bu silahlar ve radar Türkiye’den uzaklaştırılmalıdır. İçimizdeki Amerikan mandacılarının büyük direniş göstereceğini bilerek buradan teklifimizi yapalım. Bu bombaları Girit’e; Radar üssünün de Güney Kıbrıs’a taşınması Türkiye’nin geleceği için çok daha ehvendir.” (Veryansın, 3.3.204).
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
30.4.2024
Ortadoğu’da koridor mücadelesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/04/2024
Aksa Tufanı’nın sonuçlarından biri de Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun rafa kalkması oldu. Çünkü denizyolu ve demiryolu ayakları olan bu koridorun rotası şöyleydi: Hindistan’dan denizyoluyla Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanacak, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’e ulaşacak, tekrar denizyolu ile Yunanistan’a varacak.
Merkezinde İsrail’in olduğu bu koridor, imzadan öteye gidemedi. Oysa ABD Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya ve AB ile mutabakat zaptını imzalarken ne de umutluydu. Çünkü Washington bu koridorun Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a alternatif olacağını düşünüyordu.
ABD Başkanı Joe Biden “büyük bir anlaşma”, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “İsrail tarihindeki en büyük işbirliği” diyordu.
Aksa Tufanı İsrail merkezli koridoru rafa kaldırdı
Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan bağımsız olarak şu iki nedenle Kuşak ve Yol’a alternatif olması zaten olası değildi:
1) Koridorun finansman sorunu vardı; ABD bu sorunu AB ve Japonya sermayesi ile aşmayı planlıyordu.
2) Koridorun Körfez-İsrail arası demiryolu boyutu, trenle taşınacak konteyner sayısının sınırlılığı nedeniyle Kuşak ve Yol karşısında zayıf kalıyordu.
Ayrıca artık çok kutupluluk vardı, Çin’in Körfez ülkeleriyle iyi ilişkileri vardı…
İşte bu nedenlerle, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nu analiz ettiğim CGTN Türk’teki 12 Eylül 2023 tarihli makalemde şöyle demiştim: “Koridor, Kuşak ve Yol’un alternatifi olamaz ama ortak çıkarları yükseltmek üzere Kuşak ve Yol’un içinde koridor olabilir.”
İsrail iki devletli çözümü kabul etmediği ve Gazze’ye barış gelmediği müddetçe “Kuşak ve Yol’un içinde koridor olma” fırsatına bile kavuşamayacak tabii ki…
Kalkınma Yolu
Ancak Kuşak ve Yol içinde değer kazanabilecek yeni bir koridor daha doğuyor: Kalkınma Yolu.
Bir süredir hazırlıkları yapılan projenin mutabakat zaptı, Erdoğan’ın 22 Nisan’da Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında imzalandı. Türkiye, Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin imzaladığı proje ile Körfez’den Avrupa’ya, Irak ve Türkiye üzerinden kara, demir ve deniz yolları açılıyor.
Basra Körfezi’nin kuzeyindeki Büyük Fav Limanı’ndan başlayacak demiryolu, Türkiye’ye ulaşınca, bir kolu Ceyhan Limanı’na, bir kolu da İstanbul’a uzanacak. Böylece hem karadan hem de denizden Avrupa’ya iki farklı yol devam edecek.
Projenin 2028’de tamamlanması ve 17 milyar dolara mal olması bekleniyor.
Yol-Güvenlik-İşbirliği-Barış
Kalkınma Yolu bir bölge projesi. ABD bu projeye çeşitli nedenlerle mesafeli.
Çünkü…
Kalkınma Yolu, ancak güvenliği sağlanarak çalışabilecek. Bu da ABD’nin varlık bulundurarak istikrarsızlık yaratmaya çalıştığı ve böylece Irak’ın merkezinden koparmaya çalıştığı Kuzey Irak’ın istikrarının sağlanmasını gerektiriyor, Türkiye ile Irak’ın ortaklığını gerektiriyor, projeden yararlanacak Erbil yönetiminin Ankara ve Bağdat’la iyi işbirliğini gerektiriyor…
Ve daha önemlisi…
Kalkınma Yolu’nun daha başarılı sonuçlara ulaşabilmesi için, İran’ın da projeye dahil edilebilmesinde şu yararlar var: Geniş bölge işbirliği hem ABD’nin Irak ve Suriye’deki varlığına karşı basınç uygulayabilecek, hem Suriye’nin kuzeyindeki istikrarsızlığa son verebilecek ama hem de Kafkasya merkezli yol ve projelerde geniş ölçekli işbirliği sağlayacaktır.
Haliyle bu tablo içerisinde Kalkınma Yolu Kuşak ve Yol’a alternatif değil, onun orta koridor altındaki bölgesel bütünleyeni olacaktır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Nisan 2024
Hegemonik Güvenlik – Küresel Ortak Güvenlik
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/04/2024
Dünyada şu anda iki temel güvenlik yaklaşımı var: İlki ABD’nin savunduğu “hegemonik güvenlik”, ikincisi ise Çin’in savunduğu “küresel ortak/kolektif güvenlik.”
ABD’nin savunduğu güvenlik anlayışını yaşadık, yaşıyoruz. Çin’in 21 Nisan 2022’de açıkladığı “küresel güvenlik inisiyatifi” ise özetle şu ilkelere dayanıyor:
1. Güvenlik, işbirliği içinde ortak savunulmalı.
2. Egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmeli: İçişlerine müdahaleler son bulmalı ve ülkelerin toplumsal sistem tercihine saygı gösterilmeli.
3. Güvenliğin bölünmezliği prensibi esas alınmalı: Kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine inşa etmeme yaklaşımı temel prensip olmalı.
4. Krizlere barışçıl çözüm aranmalı ve tek taraflı yaptırımlar kaldırılmalı.
5. Terör ve iklim gibi küresel sorunlar birlikte göğüslenmeli (Kuşak ve Yol, Kırmızı Kedi, 2022, s. 26)
Çin 21 Şubat 2023’te ise Küresel Güvenlik İnisiyatifi Konsept Belgesi yayımladı. Özetle Beijing yönetimi dünyaya “zıtlaşma yerine diyalog, ittifak yerine ortaklık, sıfır toplamlı oyun yerine kazan-kazan ilişkisine dayanan yeni bir güvenlik yolunun izlenmesi” çağrısı yaptı.
ABD – Çin güvenlik anlayışı farkı
Önümüzde duran iki güvenlik anlayışı arasındaki temel farklar şunlardır:
– Hegemonik güvenlik, sıfır toplamlı oyuna; küresel ortak güvenlik ise kazan-kazan ilkesine dayanmaktadır.
– Hegemonik güvenlik bölünebilir güvenliği, küresel ortak güvenlik ise bölünmez güvenliği esas almaktadır. ABD, kurallarını kendisinin belirlediği düzenin devamını sağlayarak emperyalist çıkarlarını koruyabilmenin güvenliğini inşa etmeye çalışıyor; bu ABD’nin ve bir avuç müttefikinin güvenliği için dünyanın geri kalan büyük kısmının güvensizliğine dayanıyor. Çin ise “kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine inşa etmeme yaklaşımını, yani bölünmez güvenlik anlayışını” temel prensip kabul eden ortak bir küresel güvenlik öneriyor.
– Hegemonik güvenlik paktlarla, askeri ittifaklarla uygulanmaktadır; küresel ortak güvenlik ise işbirlikleri, ortaklıklar aramaktadır.
Bu iki güvenlik anlayışının sahaya yansıması ise şöyledir:
Hegemonik güvenlik, Yugoslavya’yı böldü, Afganistan ve Irak’ı işgal etti, Libya ve Suriye’yi parçalamaya uğraşıyor, Ukrayna’yı kullanarak Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı “uzun savaş” stratejisi izliyor, Ortadoğu’da İsrail saldırganlığını destekliyor, bölgelere silahlı ticaret, ülkelere rejim ve devletlere hukuk dayatıyor.
Küresel ortak güvenlik ise Ortadoğu’da İran ile Suudi Arabistan’ı barıştırdı, Ukrayna-Rusya savaşına çözüm önerisi sunuyor, Filistin devletinin tanınmasına çalışıyor, kürenin dört bir tarafındaki ülkelerle “senin rejimin sana, benim rejimim bana” diyerek ilişki kuruyor, rejim ya da hukuk dayatmadan ekonomik ilişki kuruyor, ticaret yapıyor.
ABD’nin Avrupa’daki faaliyetleri
Emperyalist ABD, hegemonik güvenlik anlayışını hem Avrupa’da hem de Asya-Pasifik’te dayatmaya çalışıyor:
Avrupa’da durum şu:
Ukrayna üzerinden NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletmeye çalışması, ABD’nin “Avrupa güvenlik mimarisini” yıkma hedefinin de gereğiydi. Böylece Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atarak, Avrupa ile Asya’yı bölerek Avrupa üzerinde tam tahakküm kurmaya çalışıyor.
Diğer yandan ABD İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya dahil ederek, yakın geleceğin en önemli güç mücadele alanını oluşturacak Arktik bölgesinde alan kazanmaya çalışıyor. ABD İsveç ve Finlandiya üzerinden, Rusya’ya baskı kurmaya çalışıyor.
Diğer yandan ABD, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e inen bir “yeni demir perde” inşa ediyor. Arktik, Baltık, Doğu Avrupa, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz üzerinde ABD üslerini artırıyor, NATO üslerini genişletiyor. Özellikle ABD’nin son dönemde Yunanistan’da açtığı üsler ve Romanya’da NATO’nun Avrupa’daki en büyük üssünü oluşturma çabaları dikkat çekiyor.
ABD’nin Asya-Pasifik’teki faaliyetleri
Emperyalist ABD’nin “baş rakip” gördüğü Çin’e karşı Asya-Pasifik’te sergilediği faaliyetleri ise şunlardır:
ABD, Asya-Pasifik’te Çin’e karşı askeri ittifaklar inşa ediyor. Avustralya ve İngiltere ile kurduğu üçlü AUKUS, esas olarak Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirme çalışmasıdır. ABD AUKUS’u, Japonya ve Yeni Zelanda ile genişletmeye çalışıyor.
Diğer yandan ABD, fiilen işgali altında olan Japonya ve Güney Kore’yi bir savunma ortaklığı çerçevesinde hızla askerileştirmeye başladı.
ABD, bu arada Tokyo’da “NATO irtibat ofisi” kurmaya çalışarak, Pasifik’teki Hawaii’yi NATO sorumluluk alanına dahil etme niyetini ortaya atarak, adım adım Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünü (NATO) Asya-Pasifik’e genişletmeye çalışıyor.
Diğer yandan Güney Çin Denizi’nde kendi askeri varlığına gerekçe oluşturabilmek için çeşitli kışkırtma eylemleri sürdürüyor. Son olarak Japonya, Avustralya ve Filipinler ile birlikte Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan bir askeri tatbikat başlattı.
ABD ayrıca Asya-Pasifik’i hızla silahlandırıyor. Tayvan başta bölgeye yoğun silah satışı sürdürüyor. Ama daha önemlisi, Asya-Pasifik’e orta menzilli füze yerleştirme hazırlığında. ABD Pasifik Bölgesi Kara Kuvvetleri (USARPAC) Komutanı Charles Flynn, Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaptığı açıklamada, yakın tarihte Hint-Pasifik bölgesine orta menzilli füzeler yerleştirmeyi planladıklarını belirtti.
Uluslararası güvenliğin temeli
Görüldüğü üzere ABD ile Çin’in savundukları güvenlik anlayışları, taban tabana zıttır; biri dünyamız için savaş riski doğururken, diğeri barışı hedeflemektedir.
Çin’in dünyanın gündemine getirdiği küresel ortak/kolektif güvenlik anlayışının, BM düzleminde ele alınması, diğer ülkelerin katkılarıyla geliştirilmesi ve uluslararası hukuk güvencesi kazandırılarak uluslararası güvenliğin temelini oluşturması, dünya halklarının geleceği açısından kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
9 Nisan 2024
Turuncu darbeyle mücadele yasası
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/04/2024
Komşumuz Gürcistan, parlamentosunda çıkarmaya çalıştığı bir yasa nedeniyle Atlantik kampının büyük baskısı altında. ABD ve AB büyükelçileri bazen sopa göstererek, bazen “AB üyeliği” havucu göstererek Gürcistan hükümetine geri adım attırmaya çalışıyorlar.
Yasanın kendisinden önce, bu ağır baskının üzerinde durmalıyız. Zira Batı’nın “demokrasi” palavrasını gözler önüne seriyor. ABD ve AB açık açık bir ülkenin iç işlerine müdahale ediyor, egemenliğini yok sayıyor, parlamentosundaki yasama faaliyetini engelliyor.
Son olarak ABD Büyükelçisi Robin Dunnigan, AB Büyükelçisi Powel Gercinski ve Britanya Büyükelçisi Mark Clayton, Gürcistan Başbakanı İrakli Kobakhidze ile toplantı yaparak, üçlü baskı uyguladılar.
Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı yasa tasarısı
Batı’nın engellemeye çalıştığı yasa tasarısı, “sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın mali durumlarının yıllık yayımlanmasını” amaçlıyor. Yurtdışından yüzde 20’den fazla fon alan sivil toplum kuruluşları ile medyanın mali durumlarını şeffaf hale getirilerek kamuoyunun bilgi sahibi olmasını hedefliyor.
Tasarı daha önce de parlamentodan geçirilmeye çalışılmış, yine ABD ve AB’nin ağır baskısı yaşanmış, Batı destekli muhalefet protesto gösterileri düzenlemişti. Hükümet bunun üzerine yasa tasarısını geri çekmişti. Ancak son dönemde büyük fon girişleri olunca, hükümet yeniden adım attı.
Aynı koro yine ayağa kalktı, tasarıyı “Avrupa’ya evet, Rus yasalarına hayır” sloganıyla engellemeye çalışıyorlar. Oysa Gürcistan parlamentosunun çıkarmaya çalıştığı yasa tasarısı Batı’da da var.
Nitekim Halkın Gücü Partisi milletvekili Mihail Kavelaşvili, “Burada Rus olan nedir, anlamıyorum. ABD’de, Fransa’da benzer bir yasanın yürürlükte olduğunu söylüyoruz” diyor. İktidardaki Gürcü Rüyası Partisi Genel Sekreteri Mamuka Mdinaradze de, hem muhalefete hem Batı’ya seslenerek, “Bizim yasa tasarımızda, ABD, AB, Avustralya, Kanada yasalarında olmayan en az bir madde bulun” diyor.
ABD’deki yasadan daha liberal
Parlamentoda yasa tasarısının görüşüldüğü son toplantı şiddete sahne oldu. Batı destekli muhalefet milletvekilleri, kürsüde konuşan parlamento çoğunluk lideri Mamuka Mdinaradze’yi yumrukladılar.
Mdinaradze, sivil toplum sektörünün, Gürcistan’da “en şeffaf olmayan sektör” olduğunu, bunun, Avrupa Konseyi’nin Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadelenin Değerlendirmesine İlişkin Uzmanlar Komitesi’nin 2020’den itibaren Gürcistan’a yönelik tavsiyelerini içeren belgesinde de yer aldığını belirtiyor.
İktidardaki Gürcü Rüyası ve Halkın Gücü liderleri, bu yasa tasarısının, ABD’deki Yabancı Acenteler Kayıt Yasası’ndan (FARA) çok daha liberal olduğunu vurguluyorlar.
Amaç Rusya’ya ikinci cephe açmak
Üzerinde bu kadar gürültü koparılan yasaya ABD ve AB’nin itirazının gerçek nedeni açık: Gürcistan’daki sivil toplum kuruluşlarını kendi amaçları doğrultusunda sınırsızca fonlamak istiyorlar. Çünkü bu sivil toplum kuruluşlarına dayanarak, yine 2003’te olduğu gibi “Gül Devrimi” adı altında “turuncu darbe” yapmak istiyorlar. Çünkü güdümlerinde olacak bir hükümet üzerinden, Rusya’ya güneyinden ikinci bir cephe açmak istiyorlar.
ABD bu amacını aslında açıkça ortaya koyuyor. Öyle ki ilk turuncu darbenin aktörü olan Mihail Saakaşvili’yi Ukrayna’da savaşın başlamasından dört ay önce yeniden Gürcistan’a göndermişlerdi. Oysa Saakaşvili Ukrayna vatandaşlığına geçmiş, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın koordinatörlüğünde oradaki turuncu darbede rol almış, daha sonra Odessa Valisi olup, turuncu darbeye karşı çıkan Donbass halkı üzerinde “özel savaş” yönetmişti.
Tüm bu tablo nedeniyle de önceki Gürcistan Başbakanı İrakli Garibaşvili açık açık dünyaya seslenmiş, “iktidarda olduğumuz sürece burada ikinci bir cepheye izin vermeyeceğiz” demişti.
ABD fonladığı kuruluşları korumaya çalışıyor
Kısacası ABD ve AB, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi Gürcistan’da da bir Zelenski bulma peşinde. Zelenski’yi iktidara taşıyan yol ise fonlanmış sivil toplum kuruluşlarının CIA koordinatörlüğünde düzenlediği ve adına “renkli devrim” dedikleri “turuncu darbe” ile açılan kapıdan başlamıştı.
İşte ABD ve AB, bir benzeri operasyon için fonladıkları sivil toplum kuruluşlarını korumak istiyorlar. Demokrasi yine hikaye yani…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Nisan 2024
31 Mart sonucunun dış politikaya etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/04/2024
Seçimden sonra dile getirilen tezlerden biri şu: AKP’nin yerel seçimde ikinci parti konumuna düşmesi nedeniyle Erdoğan’ın eli zayıfladı, Batı ne isterse yapmaya mecbur kalacak, Türkiye kaybedecek…
Bu tezin hiçbir geçerliliği yok. Çünkü Erdoğan’ın eli güçlüyken de Batı’nın istediklerini yapıyordu!
AKP TBMM’nin üçte iki çoğunluğunu aldığında Erdoğan ABD’nin BOP eşbaşkanı oldu. Erdoğan Irak’a saldırıda kullansın diye ABD’ye Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını açtığında eli güçlü bir başbakandı.
Çok eskide mi kaldı dediniz? Daha dün Erdoğan ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onaylarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi? Erdoğan son 10 yıldır ABD ve AB’nin talebiyle milyonlarca sığınmacıyı fon karşılığında Türkiye’de tutarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi?
Neoliberal ekonomi – dış politika ilişkisi
21 yılın dış politika tavizlerini burada listelemeye gerek yok, tablo ortada.
“Seçim sonrası eli zayıfladı, Batı’nın istediklerini yapmaya mecbur kalacak” varsayımı, Erdoğan’ın Atlantik düzeni karşıtı olduğu hayaline dayanıyor. Oysa Erdoğan hep Atlantikçidir. O düzen içinde zaman zaman taktik seviyede itirazlarda bulunması, stratejik konumunu değiştirmez. Kaldı ki neoliberal ekonomi programı uygulayan birinin Atlantik düzeninin dışında olma şansı yoktur.
Evet, Türk dış politikasın yönünü belirleyen en önemli etkenlerden biri uygulanan ekonomik programdır. Neoliberal program ile Atlantikçilik birbirinin bütünleyenidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Neoliberal programı uygulayan hükümetlerin Atlantik düzeninden çıkma şansı yoktur; o düzenin içinde en fazla taktik seviyede itirazları olur. O itirazlar da “stratejik değerlenme” çabasıdır.
İşte Erdoğan’ın sabah “Eyyy ABD” dedikten sonra akşam ABD’nin talebini yerine getirmesinin “sırrı” buradadır.
Dış politikanın borç bulma sorunu
Erdoğan’ın dün “nas” diyerek faizleri düşürmesi neoliberal programın dışında değildi. Hatta uygulanan “kur korumalı programla” ortaya çıkan “Türk doları” sonucu, tam da neoliberalizmdi. Büyük sermaye transferleri oldu, her neoliberal programın kaçınılmaz sonucu gibi, zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı…
Bu sermaye transferlerinin, bu belli kesimleri zenginleştirme programının sonucu olarak kasa boşaldı. Dolayısıyla Erdoğan’ın önüne ikinci bir sorun olarak, iktidarını sürdürebilmek için “büyük borç” bulma sorunu çıktı. İşte bu da Türk dış politikasını etkileyen yeni faktör olarak önümüzde duruyor.
Kaldı ki Erdoğan zaten bu faktör nedeniyle yeniden “Amerikan açılımı” denilecek bir sürece başlamıştı. Hükümet temsilcilerinin “beyaz sayfa” güzellemeleri altında savunma sanayisinde NATO müdürlükleri kurmak, savunma diyalog grupları oluşturmak, ortak üretim işbirlikleri aramak, ABD’nin talebiyle Yunaistan’la normalleşerek Doğu Akdeniz’de geri adım atmak gibi hamlelerle 9 Mayıs’a gelinmişti. Yani Erdoğan’ın 4 yıldır Biden’la Beyaz Saray’da görüşme umudu işte böyle doğmuştu.
Yani “9 Mayıs’ta taviz” 30 Mart günü vardı, 31 Mart sonucuyla ortaya çıkmadı.
Dış politika dinamiği
31 Mart seçim sonucunun dış politikaya etkisi için asıl üzerinde durulması gereken konu şudur:
AKP’nin 2019 yerel seçimindeki yüzde 44 oyu, yüzde 35’e geriledi. CHP’nin 2019’daki yüzde 30 oyu ise yüzde 37’nin üstüne çıktı.
Peki CHP’nin yüzde 37’nin üzerine çıkarak birinci parti olmasındaki “belirleyici yeni oylar” kimlerin oyudur? Açık ki iktidarın neoliberal ekonomi programına tepki gösterenlerin oyudur; açlığa mahkûm edilen emekliler, yarısı asgari ücretle çalıştıran işçiler; özetle ezilenler, yoksullar, emekçiler, alt sınıflar…
Kısacası emekçiler neoliberal ekonomi programına itiraz oyu kullandı.
Diğer yandan AKP’nin Gazze politikası ile ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getiren tutumunun da tepki oylarına dönüştüğü ortada.
Sonuç olarak neoliberal ekonomi programına itiraz ile dış politikadaki tavizlere itirazları topladığınızda, ortaya önemli bir “dış politikayı etkileyen dinamik” oranına ulaşırsınız.
Dolayısıyla bugünün meselesi şudur: CHP, bu dinamiğe dayanarak Türkiye’nin dış politikasını değiştirmeye ve bunun için AKP’ye basınç uygulamaya yönelecek mi? AKP’deki “neoliberal ekonomi – Atlantikçilik” ilişkisi ne yazık ki -belki biraz daha alt tonda- CHP’de de mevcut.
Dolayısıyla yarının meselesi de şudur: Sosyalistler, CHP’nin yukarıda işaret ettiğimiz dinamiğe dayanarak dış politikayı değiştirmeye yönelmesini zorlayabilecek mi?
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Nisan 2024
Yeni Soğuk Savaş’ın aracı olarak demokrasi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/03/2024
Emperyalist ABD için dünyaya “tam egemen olmak” dün de söz konusu değildi, bugün de… ABD açısından gerçekçi olan, dünyayı ikiye bölerek kendi dünyasına egemen olmasıydı.
İşte Soğuk Savaş bunun geçen yüzyıldaki yöntemiydi. ABD daha II. Dünya Savaşı bitmeden 1944’te kurmaya başladığı yapılarla “kendi dünyasının” düzenini oluşturmaya soyundu. Böylece Atlantik’in iki yakasındaki dünyaya egemen olacaktı.
Dünya esas olarak kapitalist dünya ve sosyalist dünya diye ikiye ayrılmıştı. Atlantik patronu ABD, kendi dünyasını kapitalizm-liberalizm-demokrasi özdeşliği üzerinden tahkim edecek ve bunu yavaş yavaş Atlantik’in dışına dayatacaktı. Ekonomiyle, kültürle yapacaktı bunu.
SSCB’nin yıkılması ile ABD’nin elinin iyice serbestleştiği şartlarda o dayatma, doğrudan silahlı bir dayatma halini aldı. ABD Yugoslavya’yı bölerken de, Afganistan ve Irak’ı işgal ederken de, Libya ve Suriye’ye saldırırken de aracı demokrasiydi. Halklara bombayla demokrasi götürüyordu, özgürlük götürüyordu, insan hakları götürüyordu!
Bunun nasıl bir palavra olduğu elbette görüldü, ancak ne yazık ki milyonların kanıyla görüldü…
ABD’nin yeni Soğuk Savaş’ı
ABD, son birkaç yıldır yeni bir “Soğuk Savaş” düğmesine basmış durumda, çünkü yine kamplaşmaya ihtiyacı var. Çok kutupluluk ve Küresel Güney’in ortaya çıkması, ABD’nin eski dünyasını bile etki altına almıştı; Atlantik’in öbür yakasındaki kimi ülkeler ABD’den özerk hareket etmek istiyordu, AB ayrı bir güç merkezi olmak istiyordu.
İşte ABD “yeni Soğuk Savaş”ı bu tablo nedeniyle başlattı: Çin ve Rusya “tehlikesi” üzerinden Avrupa’yı yeniden yanında tutacaktı; askeri aygıtı NATO’yu genişleterek sıkıştırdığı Rusya’nın boğulmamak için hamle yapmasını, özerklik arayan Avrupalı müttefikleri üzerinde yeniden tahakküm kurmanın zemini yapacaktı.
Artık SSCB yoktu, kapitalist sisteme geçmiş bir Rusya vardı. Çin ise hem kendi sosyalizmini çevre ülkelere dayatmıyor hem de bu nedenle SSCB gibi bir blok kurmuyordu. Dolayısıyla ABD için şartlar eski Soğuk Savaş’taki gibi kapitalist-sosyalist dünya saflaşmasına uygun değildi.
ABD eski Soğuk Savaş’ın kapitalizm-liberalizm-demokrasi özdeşliğinin demokrasi parçasını aldı ve yeni Soğuk Savaş için esas ayraç haline getirdi. Eski dünyası üzerinde yeniden tahakküm kurmak isteyen ABD için yeni saflaşma artık şöyleydi: Demokrasiler ve otokrasiler!
Türk demokrasisini Amerikancılık budadı
Emperyalist ABD bunu bizzat 2021 yılında Demokrasi Zirvesi düzenleyerek kurumsallaştırmaya geçti. 2023 yılında ikincisini ve şu günlerde de üçüncüsünü düzenliyor.
Demokrasinin bir bölme kavramı haline getirildiği bu yeni Soğuk Savaş’ta ABD’nin yanında olanlar “demokrat”, ABD’ye karşı olanlar ya da tarafsız olanlar, hatta ABD’nin yanında olduğu halde kendi bölgesinde özerk davranmaya çalışanlar toptan otokrat ilan edildi!
Türkiye de ABD’nin demokrasi zirvelerine dahil edilmeyenler ülkelerden biri. Oysa ABD’nin kampında, NATO üyesi, kapitalist ve ABD’nin savunduğu türden demokrasiye de listedeki pek çok ülkeden daha yakın. Ama bölgesinde özerk davranmaya çalışıyor, ama Rusya’yla iyi ilişkiler kuruyor, ama İran’la işbirliği yapıyor vb…
Elbette Türk demokrasisi “tek adam rejimi” ile hayli tırpanlanmış durumda ama bu hali bile ABD’nin demokrasi zirvesine davet ettiği kimi krallıklardan elbette çok daha demokratik…
Üstelik Türk demokrasisinin budanması da Türkiye’nin “Küçük Amerika olma” hedefli Atlantik süreciyle başladı; ABD’nin komünizmle mücadele süreçlerinde ağır yaralar aldı; ABD’nin o süreçte panzehir haline getirdiği Türk-İslam sentezcileri eliyle bugünkü büyük çöküşüne uğradı. Yani ABD’nin demokrasi zirvesine davet etmediği Türkiye’nin demokrasisinin bu gerilemesinde emperyalist ABD doğrudan sorumludur!
Hangi demokrasi?
Neyse, mesele zaten demokrasi de değildir. Çünkü demokrasi ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için araçtır. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi ilerici kavramlar, ne yazık ki ABD’nin elinde pazarı “serbest piyasaya” açılacak ülkelere karşı kullanılan bir sopaya dönüştü.
Son birkaç yıldır ise ABD bunu zengin Batı/Kuzey ile gelişen Doğu/Güney arasındaki kamplaşmanın ayracı haline getirmeye çalışıyor.
Oysa demokrasi, bir halk yönetimi olarak, belki de en ilkel halini günümüz ABD’sinde sürdürüyor. Antik-Yunan’da demokrasi nasıl sadece mülk sahibi özgür yurttaşlara bir hak idiyse, bugün de “Amerikan demokrasisinde” aslında esas olarak sermaye sahipleri, hatta sermayenin mali kanadı için bir hak… ABD’de birbirinin aynısı iki parti arasında süren “demokrasi oyununda” başkan adayları, seçiciler tarafından belirleniyor, seçilebilmenin esas kriterini de “en çok reklam fonu toplayabilmek” oluşturuyor. Yani Amerikan demokrasisinde gerçekte halk yok! Parayı veren düdüğü çalar demokrasisi!
Temsili rejimin “gerçek demokrasi” diye dayatıldığı, demokrasinin olmazsa olmazı olan eşitliğin ise “fırsat eşitliği” aldatmacasıyla ortadan kaldırıldığı bu demokrasi, ABD tarafından zorla dayatılmaya çalışılıyor.
Oysa halk demokrasileri, halkın mahallelerden, işyerlerinden, üniversitelerden itibaren karar süreçlerine daha doğrudan katıldığı Çin benzeri örneklerinde çok daha olgun hallerini yaşıyorlar. ABD’nin bu daha olgun demokrasileri “otokrasi” diye yaftalamaya kalkması ise elbette emperyalist ABD’nin illüzyon uğraşından başka bir şey değildir.
Unutulmamalı, sınıflı toplumlarda “saf demokrasi” yoktur, “sınıf demokrasisi” vardır; yani mesele “hangi sınıf” meselesidir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Mart 2024
Amerikan silahı – Çin barışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/03/2024
Uluslararası boyutlu krizlere müdahalede iki model karşı karşıya gelmiş durumda: ABD “silah satarak” krizleri derinleştirirken, Çin “barış masası kurmaya çalışarak” çözüm arıyor. Yani bir taraf krizi harlamanın, diğer taraf ise krizi çözmenin aktörü olarak sahnede…
ABD, mevcut krizlerden bazılarının aynı zamanda sorumlusu durumunda. Örneğin Ukrayna’da…
ABD enerji şirketleri 3 kat kazandı
Emperyalist ABD tekelleri, covid-19 salgınını, savaş ekonomisiyle aşmaya çalışıyor. ABD’nin hem enerji şirketleri hem de silah şirketleri, Ukrayna krizi üzerinden kasalarını dolduruyor.
Önceki yazımda verileri aktarmıştım: ABD’nin petrol ve doğalgaz şirketlerinin kârları, Biden döneminde, yani çoğu Ukrayna savaşı sürecinde, üçe katlandı. İlk 10 şirket, Trump yönetimindeki aynı dönemde 112 milyar dolar birleşik net gelir elde etmişti. Biden yönetiminin ilk üç yılında ise 313 milyar dolarlık birleşik net gelir elde etmiş durumda.
ABD’nin ilk 10 şirketinin toplam piyasa değeri, Trump’ın ilk üç yılındaki yüzde 12’lik düşüşe oranla, bu dönemde yüzde 132 artarak 1,1 trilyon doların üzerine çıktı.
Avrupa silah deposuna dönüştü
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yayınladığı veriler, benzer tablonun silah endüstrisi için de geçerli olduğunu gösterdi:
Avrupa’nın silah ithalatı 2019-2023 döneminde, 2014-2018 dönemine kıyasla yüzde 94 arttı. Bu iki katlık artış ile Avrupa, ABD’nin istediği gibi silah deposuna dönüşmüş oldu.
Avrupa’nın en çok silah ithal eden ülkesi, yüzde 23 pay ile Ukrayna oldu. Ukrayna’ya en çok silah ihraç eden iki ülke ise yüzde 69 ile ABD ve yüzde 30 ile Almanya oldu.
ABD, 2014-2018 dönemine oranla 2019-2023 döneminde silah ihracatını yüzde 17 artırdı. Fransa ise bu dönemde silah ihracatını yüzde 47 artırarak Rusya’yı geçti ve ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı oldu. Bu veri, Macron’un Ukrayna’daki şahinliğinin de kaynağı elbette!
ABD’nin silaha ayırdığı pay
ABD silah üretimini ve satışını artırırken, Avrupa’yı silah deposu haline getirirken, medyası da tersinden propagandaya yöneldi geçen hafta: Amerikan medyası, Çin’in savunma harcamalarını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırma kararını, “Çin Tayvan’a saldırmaya hazırlanıyor” diye propaganda etti.
Oysa Çin’in savunma harcamasını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırması olağan bir durum. Çünkü hâlâ Çin’in savunmaya ayırdığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 1.5 seviyesinde. Oysa ABD’nin savunmaya harcadığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 3,5’u düzeyinde…
Yani silaha, savaşa, saldırıya asıl parayı ayıran ABD’dir.
Çin’in barış hamlesi
Evet, ABD Ukrayna krizine silah yığarken, Çin Halk Cumhuriyeti ise bir barış masası kurmaya çalışıyor. Daha önce Ukrayna konusunda 12 maddelik bir barış planı açıklayan Çin, “ikinci tur mekik diplomasisi” başlattı. Çin’in Özel Temsilcisi Li Hui, bu kapsamında geçen hafta sırasıyla Rusya, AB Genel Merkezi, Polonya, Ukrayna, Almanya ve Fransa’yı ziyaret etti.
Çin hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın kabul edileceği, tüm tarafların eşit şekilde katılacağı ve barış planlarının adil şekilde ele alınacağı bir uluslararası barış konferansı öneriyor.
Böylece Çin’in Şubat 2023’te açıkladığı 12 maddelik barış planı, yeniden Avrupa’nın gündemine sunulmuş oldu. “Çin’in Ukrayna Krizinde Siyasi Çözüme Dair Tutumu” başlıklı barış planında öncelikle “düşmanlıkların durdurulması”, “müzakerelerin yeniden başlatılması”, “Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilmesi”, “stratejik risklerin azaltılması” ve “tüm ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesi” çağrıları yer alıyor. Plan bunlara ek olarak “insani krizin aşılması”, “tahıl anlaşmasının uygulanması”, “Ukrayna’nın restorasyonu” ve “nükleer santrallerin güvenliğinin sağlanması” konularına işaret ediyor.
Ukrayna krizi ve ABD baskısı nedeniyle büyük ekonomik kayıplar yaşayan Avrupa ülkeleri için Çin’in barış planı, aynı zaman bir çıkış planıdır!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
12 Mart 2024
AB’de otonomculuk – trans-Atlantikçilik çatışması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/02/2024
Ukrayna savaşının öncesinde AB içinde üç önemli konu öne çıkıyordu:
1) AB otonom / stratejik özerk olmalıydı. Yani Soğuk Savaş dönemindekinden farklı olarak, AB, ABD’den daha bağımsız hareket etmeliydi.
2) AB bunu sağlamak için kendi güvenliğini kendisi üstlenmeliydi. Bu amaçla Avrupa ordusu kurulması konusu el alınmıştı.
3) AB, Çin’le ilişkisini ABD’den ayrı yürütmek istiyordu.
Anımsayalım:
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron AB’nin ABD’ye olan bağımlılığını azaltmasını ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesini, stratejik özerkliği savunuyordu.
AB Konseyi Başkanı Charles Michel, “NATO önemli ama özerk olmanın yollarını arıyoruz” diyordu.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini, bunun için de stratejik özerklik geliştirmek zorunda olduğunu belirtiyordu.
NATO’DA SAVUNMA PAYI TARTIŞMASI
İşte Ukrayna savaşı bu üç konuyu temel meseleler olmaktan çıkardı. Elbette bu meseleler Avrupa için stratejik meselelerdir ve asla kapanmaz, hatta rafa bile kalkmaz, en fazla gündemdeki yeri şu anda olduğu gibi alt sıralara düşer…
Zira AB’nin bu üç meseleden vazgeçmesi demek, 21. yüzyılın büyük güç mücadelesinde hiçbir iddiası olmaması ve ABD’nin yedeğinde kalması demektir.
Bu nedenle başında beri Ukrayna savaşının çok boyutlu olduğuna işaret ediyoruz: ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı hedef alıyor ama aynı zamanda bu savaş üzerinden Avrupa-Rusya ilişkilerini koparmaya uğraşıyor ve AB üzerinde yeniden tahakküm kuruyor.
Çünkü ABD’nin asıl rakibi Çin’e karşı mücadelesinde AB’ye ihtiyacı var; AB ile trans-Atlantik ilişkileri yeniden sağlamlaştırmasına ihtiyacı var.
NATO bu sağlamlaştırmanın en önemli aracıdır.
İşte NATO tartışmalarını bu kapsamda yorumlamalıyız.
Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de şimdi de NATO üyelerini savunma paylarını yüzde 2’ye çıkarmaya zorlayan sözleri, ABD ve AB içinde tepki görse de son tahlilde NATO’culuktur.
Joe Biden cephesinin NATO’yu genişletme programı ise zaten NATO’culuktur.
LEYEN VE STOLTENBERG OTONOMİCİLERİ HEDEF ALDI
ABD, Ukrayna savaşı nedeniyle AB’nin otonomi arayışlarını bir oranda frenledi ama rafa kaldırtamadı.
Münih Güvenlik Konferansı yeniden otonomi tartışmasına sahne oldu. AB’nin otonomicileriyle trans-Atlantikçileri konferansta karşı karşıya geldiler.
Almanya ve AB’nin en Atlantikçi isimlerinin başında gelen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, otonomicilere karşı şu sözleri kullandı:
“Şimdiye kadar çok ‘Avrupacı’ konuştum ama ben aynı zamanda bir ‘trans-Atlantikçi’yim. Güçlü bir Avrupa inşa etmemiz gerektiğini düşünüyorum ama bu ancak ABD ve Kanada ile el ele yürür.”
Otonomiciler aynı zamanda Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir nükleer caydırıcılığa da sahip olmasını istiyorlar. Münih Güvenlik Konferansında onlara yanıtı ise NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg verdi:
“NATO’nun onlarca yıldır işe yarayan nükleer caydırıcı rolü var. Bu, ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle yaptığı bir şey. NATO’nun nükleer caydırıcılığının sorgulanması, fayda sağlamaz. Gerçekten inandırıcı bir caydırıcılık ihtiyacı duyduğumuzda NATO’yu baltalayacaktır.”
AB EKONOMİSİNİN ÇİN İHTİYACI
Görünen o ki AB içinde otonomiciler ile trans-Atlantikçilerin çatışması önümüzdeki süreçte biraz ısınacak.
Çünkü Ukrayna’da Atlantikçilerin çabaları tıkanmış durumda. Batı destekli taarruz hiçbir ilerleme kaydetmedi, tersine Ukrayna’nın yeni Genelkurmay Başkanı Aleksandr Sırskiy’nin bazı cephelerden adım adım çekilme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor.
Batı’nın mali yardımı da askeri yardımı da, eski Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujni’nin belirttiği “çıkmaza girme” durumunu açacak gibi görünmüyor.
Ukrayna savaşı nedeniyle ekonomileri daralan AB ülkeleri ve bu ülkelerin burjuvazileri, ABD zorlamalı yaptırımların hafifletilmesini ve özellikle Çin’le ticaretin artırılmasını istiyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Şubat 2024
Haydut devlet
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/02/2024
Biliyorsunuz, ABD, resmî belgelerinde kimi ülkeleri “haydut devlet” diye niteliyor. Kavram 1970’lere kadar uzanıyorsa da, ABD siyasi literatüründe 11 Eylül 2001’den sonra yaygınlık kazandı.
Evet, Washington yönetimi son 20 yıldır, İran, Irak, Libya, Suriye ve Kore DHC gibi ülkelere “haydut devlet” diyor, böylece bu ülkelere “kovboyluk” yapma hakkı olduğunu savunuyor!
Ancak dünyanın asıl haydut devleti, emperyalist ABD’dir. Hatta ABD’nin yaptıklarını nitelemeye “haydutluk” kavramı bile hafif kalacaktır.
İşgalleri, saldırıları, suikastları, cinayetleri, darbeleri bir kenara, sadece şu yaptıklarına bile haydutluk, eşkıyalık, hırsızlık gibi kavramlar yetmeyecektir.
ABD İRAN UÇAK VE GEMİLERİNE EL KOYDU
1) ABD, İran’ın Venezuela’ya sattığı yolcu uçağına el koydu. Venezuela kargo şirketinin, İran’ın Mahan Hava Yolları’ndan aldığı Boing 747 kargo uçağı, “İran’a yönelik ihracat kısıtlamaları” gerekçesiyle Arjantin’den ABD’ye götürüldü!
2) ABD, 9 Aralık 2022’de el koyduğu İran’a ait Marwan 1 adlı gemideki mermileri, daha sonra Ukrayna Rusya’ya karşı kullansın diye bu ülkeye göndermişti!
3) ABD, 20 Temmuz 2020’de Venezuela’ya giden dört İran tankerine el koydu ve gemilerdeki 1 milyon 116 bin varil petrolü 40 milyon dolara satıp, buna da “tazminat” diye el koydu!
4) ABD 2022’de Yunan adası yakınlarındaki bir İran petrol tankerini durdurup, içindeki petrolü bir başka gemiye aktararak götürdü!
ABD VENEZUELA’NIN ALTINLARINA EL KOYDU
5) Beyaz Saray, Venezuela’nın ABD bankalarında bulunan hesaplardaki kontrol hakkını elinden alarak, bu hakkı kendini devlet başkanı ilan eden Juan Guaido’ya devretti!
6) İngiltere Merkez Bankası, Venezuela’nın yaklaşık 2 milyar dolar değerindeki 31 ton altınına el koydu.
7) Beyaz Saray, “Venezuela Devletinin Varlıklarının Dondurulması” başlığıyla yayımladığı kararname ile bu ülkenin ABD’deki mal varlıklarına el koydu!
8) Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank, Venezuela’ya ait 20 ton altına el koydu.
DÜZENLİ PETROL HIRSIZLIĞI
Bunlar İran ve Venezuela’ya yönelik “Amerikan haydutluğundan” bazı örneklerdir. Birkaç da başka ülkelere karşı haydutluğundan örnekler anımsatalım:
9) ABD, kuzeydoğusunu işgal ettiği Suriye’nin petrolünü günlük düzenli olarak çalıyor!
10) ABD, Türkiye’ye ait F-35’lere el koydu ve bu uçaklar için ödenen paranın da üstüne yattı!
11) AB ülkeleri, ABD’nin talebiyle Rusya Merkez Bankası’nın 200 milyar avrodan fazla parasını dondurdu. Bu parayı işletip faiziyle Ukrayna’ya yardım etti.
12) ABD, Ukrayna savaşının ilk bir yılında, Ruslara ait 58 milyar dolarlık mal varlığına el koydu.
13) ABD, Rusya vatandaşlarına ait dünyanın çeşitli limanlarında demirli lüks yatlara el koydu.
DAHA ADİL ULUSLARARASI DÜZEN TALEBİ
ABD’nin haydutluklarını sıralamaya bu köşe yetmez, bir fikir vermesi için sadece 13 örnek listeledim.
Peki ABD bu “el koymaları”, “mal varlığı dondurmaları”, “paraları bloke etmeleri” hangi hukuka dayandırıyor? Uluslararası hukukun hangi yazılı kuralı buna izin veriyor?
Elbette uluslararası hukukta bulamazsınız, adres “Amerikan orman kanunu”dur!
Ve aynı ABD, son yıllarda “kurallı dünya düzenini hedef alıyor” diyerek sürekli Çin’den şikâyet ediyor!
Hangi düzen, hangi kural!
Tersine, ABD’nin kendisi var olan kurallara uymuyor; kurallarını kendi yazdığı düzeni bile işine gelmediği durumlarda uygulamıyor.
Ve Çin başta Küresel Güney’in pek çok ülkesi, tam da bu nedenle “daha adil bir uluslararası düzen” talep ediyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Şubat 2024