Posts Tagged Çin

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Japonya merkezli Nikei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik. 

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

Fidan’ın NATO’ya daveti

Ancak Fidan’ın asıl önemli mesajı NATO’yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye’nin 7-8 Temmuz’da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti. 

Fidan’ın bu ülkeleri sıralarken, bu ülkelerden “NATO’nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin’e karş Hindistan’a dayanmak istiyor 

ABD’nin Japonya planlaması

Dışişleri Bakanı Fidan’ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara’daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son bir kaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan’ın davetini, Washington’un talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor? 

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD’nin Çin’e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin’e karşı Japonya ve Güney Kore’yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu. 

Avustralya ise ABD’nin Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksınız, ABD, Fransa’nın Avustralya’yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere’yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS’u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda’yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’nin Asya-NATO’su alt grupları

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO’nun Asya’ya genişlemesine karşı olduğu için, birkaç zirvedir ABD’nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD’nin Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor. 

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO’sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor. 

Bunlar, 1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş’tan kalma ABD, İngiltere, Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı… 

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD’nin NATO’yu Asya’ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO’nun Asya’ya genişlemesi Türkiye’nin çıkarına değildir; tersine ABD’nin bu stratejisi, Türkiye’yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir. 

NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz’den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu’dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumdayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO’nun alanını kaydırarak, onu güncelliyor ve cephesini Avrasya’ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO’dan çıkmalıyken, Ankara’dakiler Türkiye’yi daha çok NATO’ya sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Orman kanununun panzehri

Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırladı. Uluslararası basında iki ziyaretin farkları üzerine çeşitli analizler yapılıyor. 

Ancak iki ziyareti birbiriyle kıyaslamak doğru bir yöntem değil. Çünkü ilki rakibin, ikincisi ise ortağın ziyaretiydi. Bu nedenle ilkinde “çatışma” dahil birçok uyarı, ikincisinde de ise ortaklığın her boyutta derinleştirilmesi amacı vardı. 

Hegemonizme karşı işbirliği

Bu temel fark Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı 40 anlaşmaya ve iki ülkenin dünyaya ilan ettiği ortak bildiriye yansıdı. 

Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu dünya düzeninin inşasına ilişkin ortak bildirisi” içeriği, mesajları ve hedefleriyle yeni dünya düzenine işaret ediyor.

Pekin ve Moskova’nın ortak bildirideki tespitleri şunlar: “Tek taraflı zorlayıcı yaklaşımlar, hegemonizm ve blok çatışması gibi olumsuz yeni sömürgeci eğilimler yükselişte. Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘orman kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıya.”

İki lider bu riske karşı dünyaya “çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler” çağrısı yapıyor.

Çin ve Rusya bu bildiriyle “tek taraflı yaptırımların, blok siyasetinin, sıfır toplamlı oyun stratejilerinin ve hegemonya girişimlerinin kabul edilemez olduğunu” belirterek, askeri ittifakların genişlemesini reddediyor ve insan haklarının diğer devletlerin iç işlerine müdahale için bahane olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Askeri işbirliğinin derinleştirilmesi

Çin ve Rusya, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisine de ortak tutumla karşı çıkıyor. 

Pekin ve Moskova, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine doğru genişleme eğilimine karşı çıkarken, Japonya’nın silahlanma programına ve askerileşmesine dikkat çekiyor, Tokyo’nun “ciddi güvenlik riski” oluşturduğunu belirtiyor.

İki ülke, bölgedeki bu risklerin karşılığında, askeri ilişkilerini daha ileri seviyeye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bunu ortak askeri tatbikatları artırarak, hava ve deniz devriyelerini genişleterek, savunma koordinasyon mekanizmalarını güçlendirerek ve güvenlik alanındaki karşılıklı koordinasyonu derinleştirerek yapacaklar. 

Küresel yönetişim sistemi

Putin’in Çin’e 25. ziyareti bu. Her ziyaret, iki ülkenin işbirliğinin ve ortaklığının seviyesinin artmasıyla sonuçlandı. Bunu bazen “en sert kaya” benzetmesiyle, bazen de “Mao ile Stalin’in işbirliğini aşan işbirliği” benzetmesiyle sundu iki başkent… 

İki liderin bu son zirvesinde de, Xi, ikili ilişkilerin “binlerce darbeye rağmen yeni zirvelere ulaştığını” belirtti. Xi, iki ülkenin “karmaşık ve değişken dünyada, daha adil ve makul bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışmasına” işaret etti. 

İran’a destek

İki liderin gündeminde iki çatışma da vardı. 

İran’a destek veren Xi ve Putin, ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırısının uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini ihlal ettiğini belirttiler. 

İki liderin Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin ortak saptamları ise meselenin köküne işaret ediyor: Çözümün, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu savundular. 

Putin başından beri “kök meselenin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyordu. 

Üç sonuç

Çin-Rusya zirvesini küresel güç mücadelesi bağlamında analiz edersek:

1) ABD hegemonyası zayıflıyor, çok merkezli/kutuplu yeni dünyanın inşası güçleniyor.

2) ABD’nin küresel liderlik kapasitesi zayıflıyor, Küresel Güney’in uluslararası ilişkilerdeki etkisi artıyor.

3) ABD-Avrupa işbirliği zayıflıyor, Çin-Rusya işbirliği güçleniyor. (Hatta Avrupa içinde ABD’den bağımsız Çin’le yararlı işbirliği yapma eğilimi yükseliyor.)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın elinden düşen iki kart

ABD’nin iki stratejik kartı var: Kürt kartı ve Tayvan kartı. 

İlkini bölgemizde, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de kullanıyor. İkincisini ise Çin’e karşı kışkırtıyor.

İran ve Çin, Trump’ın elindeki bu iki kartın koz değerini düşürdü. 

ABD basını: Trump Tayvan’ı sattı

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’den dönerken uçakta gazetecilere şöyle dedi: “Çin çok büyük, çok güçlü bir ülke. Tayvan ise çok küçük bir ada. Düşünün, orası Çin’e sadece 59 mil uzaklıkta. Biz ise 9 bin 500 mil uzaktayız. Bu biraz zor bir problem.”

Bu yorum ABD basını tarafından “Trump Tayvan’ı sattı” diye yorumlandı. 

Peki Trump’ı bu değerlendirmeye mecbur eden neydi? Çin’in gücü ve önceki yazımızda da altını çizdiğimiz gibi Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ilk kez bu konuda ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmasıydı. 

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD-Çin zirvesini değerlendirdiği ertesi günkü açıklamasında bunun altını bir kez daha kalın bir şekilde çizdi: “Tayvan sorunu uygun şekilde ele alınırsa ABD-Çin ilişkileri istikrarlı olacak. Aksi halde, iki ülke arasında gerginlikler ve hatta çatışmalar yaşanabilir, ilişkilerin geneli tehlikeye girebilir.”

İran Kürt kartını zayıflattı

Trump’ın elindeki Kürt kartını düşüren ise İran oldu. 

ABD’nin İran’a saldırısından önce İran’daki beş Kürt örgütü birleşerek rejimi yıkma hedefi ilan etmişti. Ancak İran ABD’ye direnirken ve ABD’nin müttefik ülkelerindeki üslerini vururken, bu beş örgüt harekete geçemedi bile. 

ABD ve İsrail bunun üzerine uzun yıllardır yatırım yaptıkları Kuzey Irak’taki Kürtleri devreye sokmaya çalıştı. Trump, savaşın ortasında bizzat Barzani ile Talabani’yi arayarak İran’da devreye girmelerini istedi. Ama onlar da genel gidişatı gördükleri için Washington’un çağrısını geçiştirdiler. 

Trump o günden beri bölgedeki Kürt örgütlerini suçluyor; “para verdik, silah verdik ama işlerini yapmadılar” diyor. 

Kürtlere ve Tayvan’a “hırsızlık” suçlaması

ABD Başkanı Donald Trump’ın elindeki Tayvan kartının Çin’in gücü ve Kürt kartının da İran’ın direnişi karşısında zayıflaması, bölgemizdeki Kürtler açısından da Tayvan Çinlileri açısından da derslerle doludur.

Bir kere Trump’ın Kürtlere ve Tayvan Çinlilerine yönelik yaptığı “hırsızlık” suçlaması bile yeterince ağır bir derstir. 

Trump İran’a karşı Kürtleri harekete geçiremediği günden bu yana neredeyse her gün en az bir kez Kürtleri “hırsızlıkla” suçluyor, “gönderdiğimiz silahları çaldılar” diyor, “verdiğimiz silahları isyancılara ulaştırmadılar” diyor. 

Trump Tayvan konusunda da “hırsızlık” suçlaması yaptı. Çin dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yaparken “Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı” dedi. 

Bu tarz Trump’a özgüdür sanılmasın, genel emperyalist ABD liderliği tutumudur; kimi zaman kullanır atar, kimi zaman böyle suçlar. Kürtlerin de Tayvan Çinlilerinin de çıkaracağı bir başka ders işte budur.

ABD güvenlik şemsiyesi delik deşik

Dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderlik kapasitesinin erozyona uğradığı ve çok merkezli/kutuplu bir dünyanın inşa olduğu bir süreç. ABD’nin bu gidişatı frenleyebilmek için attığı askeri adım Hürmüz Boğazı’na takıldı. 

Bunun birçok sonucu ortaya çıkmaya başladı. İşaret ettiğimiz “koz kartları” meselesi zorunlu sonuçlardan biridir. 

Ama daha önemlisi ve bu türden koz kartlarını sıra sıra düşürecek olanı ise şu: ABD’nin müttefiklerine açtığı “güvenlik şemsiyesinin” işe yaramadığı Körfez’de çok net bir şekilde görüldü. 

Bunun yansımalarını görmeye daha yeni başlıyoruz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İran’da askeri, Çin’de diplomatik yenilgi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyaretinden önce Ufuk Ötesi’nde yaptığımız analizde, “Trump’ın İran’da yenilerek, zayıf bir elle Çin’e gittiğini” belirtmiştik. 

Trump İran’da askeri yenilgi alarak gittiği Çin’de, bir de diplomatik yenilgi aldı. 

Atlantik’te şımarık, Çin’de saygılı Trump

Trump, iki ay öncesine kadar Çin’e karşı çatışmacı bir dil kullanıyordu. Bu ziyarette Trump’ın çatışmacı dilinin yerini, işbirliği arayan çok ölçülü bir dil aldı. Trump birçok meselede Çin ile birlikte hareket etmeye istekli görüntü verdi. 

Birçok uluslararası gözlemci, Trump’ın Pekin’deki konuşmasını, “ilk kez devlet adamlığı profiline yaklaştı” diye yorumladı. Trump’ın saldırgan, kibirli, şımarık, üsttenci, ölçüsüz dilinin yerine, Pekin’de muhatabına çok saygılı ve kibar bir dili vardı.

Özetle Atlantik ve Ortadoğu başkentlerindeki şımarık Trump’ın yerine, Çin’in başkenti Pekin’de çok saygılı ve ölçülü bir Trump gördük. 

İran’ın ABD’ye verdiği ders

Trump’ın ruh hali düzelmiş değil elbette. Onu Pekin’de saygılı olmaya zorlayan güçtür; birincisi Çin’in büyük gücü ve ikincisi de İran’ın verdiği ders. 

Bu köşede daha önce “Trump Hürmüz’de battı” başlıklı bir analiz yapmıştık. Evet, Trump İran’da boyunun ölçüsünü aldı ve o ölçünün de etkisiyle, başka ülkelere davrandığı gibi Çin’e davranamayacağını gördü. 

İran’a diz çöktüremeyen ABD’nin, Çin karşısında eşitliği ve dengeli ilişkiyi kabul etmek dışında bir çaresi yok artık. 

Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil

ABD’nin güç kullanımı seçeneği elbette var ama bu bir çözüm ya da çare değil. Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping açık açık uyardı Trump’ı, “Tukidides Tuzağına” düşülmemesini, “o tuzağı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma oluşturulmasını” savundu. 

Nedir Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”

ABD ve Çin aynı kaçınılmaz durumla karşı karşıya mı peki? Xi Jinping’in uyarısı bundan kaçınılabileceğine işaret ediyor. 

Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı ele geçirilmeli.

Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor. 

Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor. 

İlk kez “çatışma” uyarısı

ABD’ye savaşı tercih etmemesi gerektiğini anlatmanın yollarından biri de savaşın maliyetini göstermektir. İran Küresel Güney adına, Asya adına iyi bir ders vermiş ve o maliyeti hissettirmiş oldu ABD’ye. Çin bunun üzerine “çatışma” uyarısı ekleyerek ABD’ye kesin bir sınır çizdi. 

Evet, Pekin’deki ABD-Çin zirvesinin en kritik konusu Tayvan’dı ve Xi Jinping ilk kez geleneksel Çin diplomasisini aşarak ABD’ye “çatışma” uyarısı yaptı. Xi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söyledi. 

Bu, bugüne kadar Çin’in ABD’ye Tayvan konusunda yaptığı en sert uyarıydı. 

Çünkü İran’da da görüldü ki ABD’nin en iyi anladığı dil, gücün dilidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2026

, , , , , ,

1 Yorum

Trump Çin’e yenilerek gidiyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Savaşı nedeniyle ertelediği Çin ziyareti, 14-15 Mayıs’ta olacak. Demek ki Hürmüz Savaşının en azından bu aşamasının sonu geldi. 

Çünkü Hürmüz Savaşı ya da ABD’nin İran’a saldırısı, son tahlilde ABD’nin Asya’ya saldırısının başlangıcıydı. ABD fırsat buldukça, Asya’ya karşı “silahlı siyaset” izlemeyi sürdürmek isteyecektir. Tabii İran’ın etkili yanıtı, ABD’nin fırsat koridorunu fazlasıyla daraltmış oldu.

Trump’ın eli zayıf

Hürmüz Savaşı’nın bu haliyle ABD’ye çok kritik bir yenilgi tattırdığı ortada. 

Bu ABD-Çin ilişkileri bağlamında şu anlama geliyor: Trump, ertelediği eski tarihe göre, şimdi Çin’e daha zayıf bir elle gidiyor. 

ABD İran’da yenildi, Trump İran’da siyaseten kaybetti. Bu, Trump’ın Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in karşısına daha zayıf oturması demek. 

Daha geniş planda ise anlamı şu: ABD Çin’e ticaret savaşını kazanamadı, ardından Trump’ın yaptırımları Pekin’in geri adım atmaması nedeniyle sonuç alamadı. 

Bunların üstüne İran’da yenilmiş bir ABD’nin Çin üzerinde baskı kurabilmesi artık düne göre çok daha zor.

Siyasi kaldıraçlar

Trump’ın Çin ziyaretinin zemini ekonomi-politik, öncelikli amacı da Çin’le ticareti dengelemek ve Çin’in ticaret kapasitesini sınırlayabilmek. 

ABD bunu sadece ekonomik araçlarla, yani gümrük tarifelerini artırmak benzeri araçlarla yapmıyor, aynı zamanda siyasi araçları kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor. 

Bu siyasi kaldıraçlar şunlar: Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı, Filipinler ve Avustralya gibi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği, Uygur kışkırtması ve Tayvan meselesi. 

Ancak ABD bu siyasi araçları bakımından da Hürmüz’de kan kaybetmiş oldu. 

Amerikan caydırıcılığı’ sorunu

İran’da yenilen, müttefiklerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramayan, müttefik desteği olmadığında bir bölge savaşını kazanamayan, stok yenileme zorluğu yaşayan ABD’nin elindeki kartları daha etkili kullanabilme kapasitesi zayıfladı. 

Örneğin “İran’a karşı Arap ülkelerindeki üslerini koruyamayan bir ABD, Çin’e karşı topraklarımızdaki üslerini nasıl korur” sorusu artık Japonların ve Güney Korelilerin gündemindedir. Bu ülkelerde ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e düşmanlık yapılmasını savunanların eli zayıflıyor, Çin’le bağımsız ve iyi ilişki geliştirmek isteyenlerin eli güçleniyor.

Dolayısıyla ABD’nin İran’da yenilmesi, Washington’un Çin’e uygulamaya çalıştığı askeri çevreleme stratejisini zayıflatacaktır.

ABD’nin nafile Tayvan hamlesi

Gelelim asıl konuya, Tayvan’a. Çin için ABD’yle kurulacak her türden ilişkinin, yapılacak her türlü işbirliğinin ön şartı Tayvan’dır, “tek Çin” politikasıdır. Dolayısıyla konu Trump’ın ziyaretinin de parçasıdır. 

ABD resmen “tek Çin” politikasını kabul ediyor ama attığı imzalara aykırı olarak Tayvan’la farklı bir tür ilişki geliştirmeye çalışıyor. ABD Tayvan’ı bağımsız bir ülke olarak tanımıyor ama uydusu niteliğindeki çoğu ada devleti olan 11 ülkenin Tayvan’ı tanımasını sağlıyor. 

Tayvan’ı tanıyan tek Afrika ülkesi olan Esvati’ye bir “Tayvan lideri” gezisi planlandı. Bu gezi, Trump’ın Çin ziyareti öncesinde, Washington’un “Tayvan kartı elimde” mesajından başka bir şey değil. Tam da Tayvan’ın ana muhalefet partisi Kuomintang’ın lideri Cheng Li-wun’un Pekin’i ziyaret ederek Xi Jinping’le görüştüğü ve “barışın tohumlarını ekme” mesajı verdiği süreçte “Tayvan liderini” uluslararası sahaya çıkarmak, tipik bir Amerikan işi. 

Şu farkla ki Washington’un bu çabalarının artık koz değeri yok.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Hürmüz savaşının 7 etkisi

ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.

Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkansız.”

Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a Kasım’da seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek.

Ve ABD tabloyu değiştiremezse, bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:

Dolardan çıkış ve yuanın rolü

1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek. 

İşte ABD İran’ı aşamayınca, dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.

ABD’nin güvenlik şemsiyesi sorunu

2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu. 

3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.

Atlantikte ayrışma

4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.

5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır. 

İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Bir çok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.

İsrail saldırganlığı gemlenecek

6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak. 

ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak. 

Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.

7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İspanya Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı

Fransa, Kanada, İngiltere ve Almanya liderlerinin ardından İspanya Başkanı Pedro Sanchez de Çin’i ziyaret etti, 19 anlaşma imzaladı. 

Oysa kısa bir süre öncesine kadar G7, NATO ve AB ülkeleri olan bu ülkeler, ABD’nin stratejisi gereği Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” olarak görüyor, bu ülkeyle işbirliğinin sınırlanması gerektiğini savunuyor ve hatta Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çıkması için İtalya’ya baskı yapıyorlardı.

Peki ne oldu da şimdi sıra sıra hepsi Pekin’de Xi Jinping’le buluşup anlaşmalar imzalıyor? 

Çin’le işbirliği Avrupa’nın yararı 

Atlantik ittifakındaki çatlak, Kanada ve Avrupalıları “ABD’den ayrı Çin’le işbirliğine” yöneltiyor. Zira “müttefikleri” gördü ki artık ABD doğrudan tehdit ediyor: Washington yönetimi Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, AB toprağı Grönland’ı ele geçireceğini ilan ediyor, gümrük tarifesi uyguluyor, ticaret savaşı açıyor… 

ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a saldırması ama İran’ın ABD’ye direnebilmesi, ABD’nin müttefiklerini yardıma çağırması ama reddedilmesi, bu ülkelerle ABD’nin arasını biraz daha açtı. 

Ayrıca bu ülkeler, Çin’le işbirliğinin getirisini ve kazan-kazan formülünün kazancını gördüler. 

Sanchez: Çin’den başkası çözemez 

Sanchez’in Pekin’deki temaslarına dönersek… 

Filistin’e tam destek veren ve tanıyan, İsrail’in soykırımına karşı eylemli karşı duruş sergileyen, İran’a saldırıda ABD’nin üs taleplerini reddeden İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez, Çin’i Ortadoğu’da göreve çağırdı. 

Çin’den Ortadoğu’da barış için daha aktif rol üstlenmesini isteyen Sanchez’in şu sözleri, dünyanın değişimine işaret etmesi bakımından önemli: “İran’daki durumu ve Hürmüz Boğazı’nı Çin’den başka çözebilecek herhangi bir taraf hayal etmekte çok zorlanıyorum.”

Çin Devlet Başkanı Xi Jnping’in yanıtı da yine dünyanın değişimine ve yeni ortaklıklara, yeni işbirliklerine işaret ediyor. Xi, İspanya’ya, “uluslararası düzeni korumak ve güçlünün haklı olduğu orman kanununa sapılmasını önlemek üzere birlikte çalışma” çağrısında bulundu.

Çin’in barış kapasitesi

İspanya Çin’den neden ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı ateşi söndürmesini istiyor? Bir çok neden sayılabilir ama en önemlisi, Çin’in söndürme kapasitesi olduğunu görmesidir. 

Çin, “barış yapabilme” kapasitesini, hem de Ortadoğu’da, yakın zamanda göstermişti. Çin’in Pekin’de İran-Suudi Arabistan barışına imza atması ABD’yi nasıl şaşırtmış ve endişelendirmişti, anımsayın. 

Daha yakın zamana gelelim. Pakistan’ın ABD ve İran’a sunduğu son ateşkes önerisinde acaba Çin’in hiç katkısı yok mu? Pakistan İslamabad’da Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’la dörtlü girişim başlatmıştı ama aynı zamanda Çin’le de ikili girişim başlatıp, “Çin-Pakistan’ın Ortadoğu için beş önerisini” duyurmuştu. 

Çin’in dört önerisi 

Tam bu süreçte, Ortadoğu’daki savaşın göbeğinde olan ülkelerden birinin, Birleşik Arap Emirlikleri’in (BAE) veliaht Prensi Zayid el Nahyan da Çin’deydi. 

Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, el Nayhan ile görüşmesinde, Ortadoğu’da barış için dört maddelik önersini sundu:

1) Barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesi için ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi inşası teşvik edilmeli.

2) Ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne tam saygı gösterilmeli.

3) Dünyanın güçlünün zayıfı ezdiği düzene dönmesini önlemek için uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesinin otoritesi korunmalı. 

4) Tüm taraflar Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin kalkınmasına elverişli bir ortam oluşturmak üzere birlikte çalışmalı.

Çin ile bölge ülkelerinin işbirliği 

Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dörtlüsünün çabası ile İspanya’nın ateşi söndürmesi için aktif rol üstlenmesini istediği Çin’in girişimini buluşturabilmek, buna Avrupa’dan katkı alabilmek, ateşkes hâlâ sürerken, kritik önemli.

ABD’nin bu bölge ülkelerini, kendisiyle hareket etmeye zorlamasına karşı koyabilmek ise öncelikli ve çok önemli.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Nisan 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın ablukası önce Atlantik’i vurur

Pakistan’daki 21 saatlik ABD-İran müzakeresi, ABD’nin savaşta alamadığını masada alma çabasına sahne oldu. İran, masada da ABD’ye istediğini vermeyince, ABD yeni bir “çareye” başvurdu: Abluka!

ABD Başkanı Donald Trump “Hürmüz Boğazı’na girmeye veya boğazdan çıkmaya çalışan tüm gemileri ablukaya alma süreci başlatacaklarını” ilan etti. 

Trump’ın Hürmüz çaresizliği

ABD açısından ne kadar vahim bir tablo: 

Hürmüz Boğazı zaten açıktı. ABD saldırınca, İran kapattı. 

Boğaz kapanınca enerji piyasaları altüst oldu. ABD bunu telafi edebilmek için rezervlerinden piyasaya petrol bile sürmeye mecbur kaldı. Ancak çare olmadı. 

Trump, Hürmüz’ü açabilmek için müttefiklerini yardıma çağırdı ama reddedildi. Sonra “Hürmüz benim sorunum değil, kim oradan petrol alıyorsa o açsın, Fransa açsın, İngiltere açsın, Çin açsın” dedi. Hatta Hürmüz’ü açmaya yardıma gelmiyorlar diye “NATO’dan çıkarım” şantajına bile başvurdu. 

Nihayetinde Trump Hürmüz’ü açamayınca İran’la müzakereye mecbur kaldı ama masada da beceremedi. 

Şimdi “ablukaya abluka” uygulama çaresine başvuruyor!

Tam bir çaresizlik…

ABD’nin abluka planı neden işe yaramaz?

Trump yönetimi, uygulayacakları deniz ablukasının Çin’i ve Avrupalıları vuracağını hesaplıyor. Çünkü bu ülkeler İran ve Körfez ülkelerinden petrol alıyor. Petrole erişimleri kesilince Çin’in İran’a baskı yapacağını, Avrupalıların da ABD’ye askeri destek vermek zorunda kalacağını hesaplıyorlar. 

Acaba öyle mi? Yoksa tersi sonuçlar mı üretecek?

Çin’in rezervi sağlam ve başka kaynakları da var. 

Avrupalılar ise ABD’ye destek vermeye mecbur olmayabilirler. Tersine ABD’nin bu hamlesi, ABD ile Avrupa arasındaki ağır sorunlara bir yenisini daha eklemiş olur ve Atlantik içindeki çatlak daha da büyüyebilir. 

Kısacası Trump-Rubio-Hegseth’in bu “çaresi” de diğerleri gibi ABD’ye çare olmayacak… 

ABD aslında kimlerle çarpışıyor?

ABD’nin Venezuela’ya saldırısı da İran’a saldırısı da sadece bu ülkelere saldırısı değildir. ABD bu ülkeler üzerinden Küresel Güney’le, Asya’yla, BRICS’le, Çin’le çarpışmaktadır aslında… 

ABD inişe geçen hegemonyasını koruyabilmek için, kurduğu düzenden kalanların üzerine oturabilmek için, aşınan liderlik kapasitesini sürdürebilmek için, kısacası inişini frenleyebilmek için saldırıyor… 

ABD rakiplerinin önünü kesebilmek için, rakiplerinin ticaretini boğabilmek için, rakiplerinin kaynaklara erişimini engelleyebilmek için saldırıyor… 

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, son açıklamasında bunu çırılçıplak ortaya koydu.

Rubio asıl hedefin Çin olduğunu söylüyor

Rubio, ABD’nin Venezuela’ya saldırısının asıl nedenini açıkladı: Venezuela’nın Çin, Rusya ve İran’la ilişkisi. 

1) Rubio, Venezuela petrol endüstrisinin ABD’nin düşmanları tarafından değil, ABD tarafından kontrol edilmesi için bu ülkeye saldırdıklarını söylüyor. 

Çin, Rusya ve İran, Rubio’nun iddia ettiği üzere Venezuela petrol endüstrisini kontrol etmiyordu, Venezuela’yla petrol ticareti yapıyordu. Rubio o ilişkiyi çarpıtırken kendi ilişki türünü sergilemiş oluyor: Venezuela petrol endüstrisini ABD kontrolünde tutmak!

2) Rubio, “Burası Batı yarımküre. Çin, Rusya ve İran’ın bizim coğrafyamızda ne işi var” diyor.

Dünyanın dört bir tarafında 180 askeri üssü olan, başkentlerin, hükümetlerin içine kadar girmiş emperyalist ABD, başkalarına “benim coğrafyama giremezsin, benim coğrafyamdaki bir ülkeyle ticaret yapamazsın” diyor. 

ABD’nin sahte müdahale gerekçeleri

Bu açıklamanın ortaya koyduğu gerçek şudur: ABD’nin herhangi bir ülkeye müdahalesini demokrasi, insan hakları, iyi-kötü yönetim üzerinden gerekçekelendirmek, ABD’nin emperyalist amaçlarının örtüsüdür. 

Buna Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da ve şimdi de İran’da aldanmak, elbette “aldanmak” değildir!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Kağıttan kaplan

Kağıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanılmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı. 

Kavram, Mao’nun kağıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin Başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi. 

Böylece 7 yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’a ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.

ABD zayıfladığı için NATO zayıf

Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor. 

NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kağıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kağıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kağıttan kaplandır. 

Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kağıttan kaplandır.

ABD güçlü olsaydı yalnız kalmazdı

ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, hepsi ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.

ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken, geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!

Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse, bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)

Amerikan Hegemonyasının Sonu

Nicholas Mulder, 17 Mart 2026’da İngiliz Financial Times’da şu başlıkla yazdı: “ABD’nin ekonomik savaşta hakimiyeti dönemi sona erdi.”

Atlantik coğrafyasında konuşulan ve tartışılan artık budur. ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, “süper devlet” olmadığı, kurallarını koyduğu düzeni koruyamadığı, hatta çıkarı için kendisinin de düzenin kurallarına uymadığı, bu nedenle düzenin yıkılmakta olduğu artık ABD’nin müttefikleri tarafından saptanan ve Davos’ta, Münih’te dile getirilen bir gerçekliktir. 

2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı inceledim. ABD hegemonyasının zayıfladığını verilerle ortaya koyup, bununla çok kutuplu/merkezli dünya inşası arasındaki ilişkiyi analiz ettim. ABD’nin hegemonyasının “sonu” ise elbette bir “uzun çöküş” süreci içindedir.

ABD bir çıkış bulamazsa ki çıkışsızlıktan İran’a saldırdı, hamlesi tarihe bu sürecin hızlandırıcısı olarak kaydedilecektir. 

Örtülü Amerikancılık

ABD’nin zayıflamasının bir başka yansıması da Amerikancıların halidir. Kamuoyunu yönlendirebilmekteki etkisizliklerini “Türkiye’de ne çok İrancı varmış” diyerek açıklamaya çalışıyorlar. 

İrancılık diyerek karalamaya çalıştıkları, Türkiye’deki milyonların ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmasıdır. Bugün milyonlar emperyalist-siyonist ittifakın komşusuna saldırısına karşı çıkarak hem haklının ve mazlumun yanında konumlanıyorlar, hem de ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni”ne itiraz ederek Türkiye’yi savunuyorlar.

Açıktan “Amerikancıyım, Atlantikçiyim” diyemeyenler ise milyonların bu tutumunu İrancılık diye yaftalayarak örtülü Amerikancılık-İsrailcilik yapıyorlar. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Hürmüz: Petrodolar sisteminin bozulduğu yer

ABD’nin İran’a saldırısı bölgesel düzlemde “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” kurmak içindir ama küresel düzlemde Çin’le mücadelesinin bir aşamasıdır. 

ABD’nin Çin’le mücadelesinin İran boyutunda Kuşak ve Yol’u kesme ve dedolarizasyon (dolardan çıkma) eğilimini durdurma amacı var. Bunu daha da somutlarsak, “ABD, petrolün dolar dışı paralarla satılma eğilimine karşı mücadele ediyor” diyebiliriz. 

Çünkü ABD hegemonyası iki temel sütun üzerinde duruyor: Silah ve dolar. Doların gücü arkasındaki silahtan ve petrol satış para birimi olmasından geliyor. Petrodolar sistemi özetle budur. 

Dolar dışı paralarla petrol alışverişi

İşte bu sistem çözülüyor: Küresel Güney ülkeleri, Çin’in ve Rusya’nın teşvikiyle ikili ticaretlerini dolar yerine ulusal paralarla yapmaya başladılar. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, petrolü dolar yerine kendi ulusal parası yuan ve satıcı ülkenin ulusal parasıyla almaya başladı. 

Çin’in Rusya, Venezuela ve İran’la yaptığı bu türden alışverişe Suudi Arabistan da dahil olmuştu. Riyad yönetimi en büyük müşterisi olan Çin’e petrolü yuanla satmaya başlamıştı. 

Petrolün dolar dışı paralarla alışverişi eğilimi ABD için en kötü durumdu. 

Gwadar-Kaşgar hattı

ABD’nin son açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Ulusal Savunma Stratejisi belgelerinde de var. Kendi ihtiyacı kadar petrol üretebilen ABD için kritik konu, rakiplerinin petrol alışverişini denetleyebilmek. 

Bu pratikte ABD’nin Çin’e petrol satacak ülkelerin petrol satışını denetleyebilmesi ve Çin’in petrol ticareti güzergâhını kontrol altında tutabilmesi demektir. 

İşte Hürmüz Boğazı’nı ABD açısından kritik önemde yapan budur. Hürmüz Boğazı, Çin’in petrol alışverişinin iki kritik boğazından biridir. 

Diğeri ABD askeri gücünün denetleyebildiği Malaka Boğazı’ydı. Çin o engeli Pakistan üzerinden aşmıştı. Hürmüz Boğazı’ndan çıkan Çin petrol tankerlerinin bir bölümü, Malaka Boğazı’nı geçmek ve uzun bir yolu katederek Çin limanlarına ulaşmak yerine, petrolünü Pakistan’daki Gwadar limanına boşaltıyor bir süredir. Gwadar’dan Pakistan’ın en kuzeyine uzanan petrol boru hattı ile taşınan o petrol, Çin’in batısındaki Kaşgar’a, Xinjiang Özerk Bölgesine ulaştırılmış oluyor. İşte Pakistan’daki terör saldırıları ile ABD’nin Uygur meselesini kaşımasının zemininde bu var. 

ABD Rus petrolüne ihtiyaç duydu

İran, ABD saldırısının belli bir aşamasında Hürmüz Boğazı’nı ABD ve İsrail’le bağlantılı gemilere kapattı. Bu, boğazı savaşın en önemli cephesi haline getirdi. 

ABD güçlü donanmasına rağmen günlerdir boğazı açamadı. Çünkü füze ve dronlar, ABD gemilerinin yaklaşmasını önlüyor.

Boğazın kapanması ciddi bir enerji krizi doğurdu. ABD’nin buna bulduğu iki çare var: Rezervlerden piyasaya petrol sürülmesi ve Rus petrolünün “geçici süreyle” satın alınması. 

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, “Rus petrolünün satın alınabilmesi için geçici yetki sağlayacağız” dedi. Böylece Rusya’dan petrol alışverişine koyduğu cezalandırmayı gevşetmek zorunda kaldı. 

Rezerv konusu ise daha kritik. ABD ve müttefikleri 400 milyon varil petrolü piyasaya sürüyor. Bunun 172 milyon varilini doğrudan ABD karşılayacak. Böylece 415 milyon varillik ABD rezervi 243 milyon varile düşecek. 

Bu pratikte şu demek. ABD ikinci kez piyasaya rezerv sürmek zorunda kalırsa, rezervini tüketmiş olacak. O zaman petrol fiyatlarını kontrol altında tutabilmesi mümkün olmayacak. Şu halde bile petrol fiyatı savaş başına oranla yüzde 40 artmışken… 

Trump Çin’den yardım istiyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın “petrol fiyatının artması bizim de işimize gelir” demesi gerçeği yansıtmıyor. Öyle olsa piyasaya rezerv sunmazdı. Tersine petrol fiyatının artmaya başlamasının enerji piyasalarından tüm ekonomiye yapacağı etkiden korkuyor. 

Trump bu nedenle Hürmüz Boğazı’nı açabilmek için çağrı yapmaya başladı. Uçak gemileri olan İngiltere ve Fransa’dan özellikle yardım istiyor. Almanya başta Avrupa’dan yardım istiyor. Olumlu yanıt alamadığı için de müttefiklerini tehdit ediyor: “Eğer Avrupa ve diğer müttefiklerimiz Hürmüz Boğazı’nı açmak için bize destek vermezse NATO’yu çok kötü bir gelecek bekliyor.”

Avrupa’dan istediği yardımı alamayan Trump, çaresizlikten Çin’e çağrı yaptı: “Ekonomileri bizimkinden çok daha fazla Hürmüz Boğazı’na bağlı olan diğer ülkeleri burayı koruma konusunda teşvik ediyoruz. Çin yüzde 90, Japonya yüzde 95, Güney Kore yüzde 35.”

Trump’ın bu açıklamaları ABD’nin düştüğü durumu resmediyor: Rusya’dan petrol alınmasını önleyerek Moskova’yı zayıflatmayı umuyordu, Rus petrolünün satın alınabilmesi için geçici yetki çıkarıyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutarak Çin’e petrol satışını denetlemeyi hedefliyordu, Hürmüz’ü açabilmek için Çin’den yardım istiyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Mart 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın