Posts Tagged Çin
Hürmüz savaşının 7 etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/04/2026
ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.
Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkansız.”
Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a Kasım’da seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek.
Ve ABD tabloyu değiştiremezse, bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:
Dolardan çıkış ve yuanın rolü
1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek.
İşte ABD İran’ı aşamayınca, dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.
ABD’nin güvenlik şemsiyesi sorunu
2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu.
3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.
Atlantikte ayrışma
4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.
5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır.
İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Bir çok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.
İsrail saldırganlığı gemlenecek
6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak.
ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak.
Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.
7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2026
İspanya Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/04/2026
Fransa, Kanada, İngiltere ve Almanya liderlerinin ardından İspanya Başkanı Pedro Sanchez de Çin’i ziyaret etti, 19 anlaşma imzaladı.
Oysa kısa bir süre öncesine kadar G7, NATO ve AB ülkeleri olan bu ülkeler, ABD’nin stratejisi gereği Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” olarak görüyor, bu ülkeyle işbirliğinin sınırlanması gerektiğini savunuyor ve hatta Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çıkması için İtalya’ya baskı yapıyorlardı.
Peki ne oldu da şimdi sıra sıra hepsi Pekin’de Xi Jinping’le buluşup anlaşmalar imzalıyor?
Çin’le işbirliği Avrupa’nın yararı
Atlantik ittifakındaki çatlak, Kanada ve Avrupalıları “ABD’den ayrı Çin’le işbirliğine” yöneltiyor. Zira “müttefikleri” gördü ki artık ABD doğrudan tehdit ediyor: Washington yönetimi Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, AB toprağı Grönland’ı ele geçireceğini ilan ediyor, gümrük tarifesi uyguluyor, ticaret savaşı açıyor…
ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a saldırması ama İran’ın ABD’ye direnebilmesi, ABD’nin müttefiklerini yardıma çağırması ama reddedilmesi, bu ülkelerle ABD’nin arasını biraz daha açtı.
Ayrıca bu ülkeler, Çin’le işbirliğinin getirisini ve kazan-kazan formülünün kazancını gördüler.
Sanchez: Çin’den başkası çözemez
Sanchez’in Pekin’deki temaslarına dönersek…
Filistin’e tam destek veren ve tanıyan, İsrail’in soykırımına karşı eylemli karşı duruş sergileyen, İran’a saldırıda ABD’nin üs taleplerini reddeden İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez, Çin’i Ortadoğu’da göreve çağırdı.
Çin’den Ortadoğu’da barış için daha aktif rol üstlenmesini isteyen Sanchez’in şu sözleri, dünyanın değişimine işaret etmesi bakımından önemli: “İran’daki durumu ve Hürmüz Boğazı’nı Çin’den başka çözebilecek herhangi bir taraf hayal etmekte çok zorlanıyorum.”
Çin Devlet Başkanı Xi Jnping’in yanıtı da yine dünyanın değişimine ve yeni ortaklıklara, yeni işbirliklerine işaret ediyor. Xi, İspanya’ya, “uluslararası düzeni korumak ve güçlünün haklı olduğu orman kanununa sapılmasını önlemek üzere birlikte çalışma” çağrısında bulundu.
Çin’in barış kapasitesi
İspanya Çin’den neden ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı ateşi söndürmesini istiyor? Bir çok neden sayılabilir ama en önemlisi, Çin’in söndürme kapasitesi olduğunu görmesidir.
Çin, “barış yapabilme” kapasitesini, hem de Ortadoğu’da, yakın zamanda göstermişti. Çin’in Pekin’de İran-Suudi Arabistan barışına imza atması ABD’yi nasıl şaşırtmış ve endişelendirmişti, anımsayın.
Daha yakın zamana gelelim. Pakistan’ın ABD ve İran’a sunduğu son ateşkes önerisinde acaba Çin’in hiç katkısı yok mu? Pakistan İslamabad’da Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’la dörtlü girişim başlatmıştı ama aynı zamanda Çin’le de ikili girişim başlatıp, “Çin-Pakistan’ın Ortadoğu için beş önerisini” duyurmuştu.
Çin’in dört önerisi
Tam bu süreçte, Ortadoğu’daki savaşın göbeğinde olan ülkelerden birinin, Birleşik Arap Emirlikleri’in (BAE) veliaht Prensi Zayid el Nahyan da Çin’deydi.
Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, el Nayhan ile görüşmesinde, Ortadoğu’da barış için dört maddelik önersini sundu:
1) Barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesi için ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi inşası teşvik edilmeli.
2) Ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne tam saygı gösterilmeli.
3) Dünyanın güçlünün zayıfı ezdiği düzene dönmesini önlemek için uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesinin otoritesi korunmalı.
4) Tüm taraflar Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin kalkınmasına elverişli bir ortam oluşturmak üzere birlikte çalışmalı.
Çin ile bölge ülkelerinin işbirliği
Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dörtlüsünün çabası ile İspanya’nın ateşi söndürmesi için aktif rol üstlenmesini istediği Çin’in girişimini buluşturabilmek, buna Avrupa’dan katkı alabilmek, ateşkes hâlâ sürerken, kritik önemli.
ABD’nin bu bölge ülkelerini, kendisiyle hareket etmeye zorlamasına karşı koyabilmek ise öncelikli ve çok önemli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Nisan 2026
Trump’ın ablukası önce Atlantik’i vurur
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 16/04/2026
Pakistan’daki 21 saatlik ABD-İran müzakeresi, ABD’nin savaşta alamadığını masada alma çabasına sahne oldu. İran, masada da ABD’ye istediğini vermeyince, ABD yeni bir “çareye” başvurdu: Abluka!
ABD Başkanı Donald Trump “Hürmüz Boğazı’na girmeye veya boğazdan çıkmaya çalışan tüm gemileri ablukaya alma süreci başlatacaklarını” ilan etti.
Trump’ın Hürmüz çaresizliği
ABD açısından ne kadar vahim bir tablo:
Hürmüz Boğazı zaten açıktı. ABD saldırınca, İran kapattı.
Boğaz kapanınca enerji piyasaları altüst oldu. ABD bunu telafi edebilmek için rezervlerinden piyasaya petrol bile sürmeye mecbur kaldı. Ancak çare olmadı.
Trump, Hürmüz’ü açabilmek için müttefiklerini yardıma çağırdı ama reddedildi. Sonra “Hürmüz benim sorunum değil, kim oradan petrol alıyorsa o açsın, Fransa açsın, İngiltere açsın, Çin açsın” dedi. Hatta Hürmüz’ü açmaya yardıma gelmiyorlar diye “NATO’dan çıkarım” şantajına bile başvurdu.
Nihayetinde Trump Hürmüz’ü açamayınca İran’la müzakereye mecbur kaldı ama masada da beceremedi.
Şimdi “ablukaya abluka” uygulama çaresine başvuruyor!
Tam bir çaresizlik…
ABD’nin abluka planı neden işe yaramaz?
Trump yönetimi, uygulayacakları deniz ablukasının Çin’i ve Avrupalıları vuracağını hesaplıyor. Çünkü bu ülkeler İran ve Körfez ülkelerinden petrol alıyor. Petrole erişimleri kesilince Çin’in İran’a baskı yapacağını, Avrupalıların da ABD’ye askeri destek vermek zorunda kalacağını hesaplıyorlar.
Acaba öyle mi? Yoksa tersi sonuçlar mı üretecek?
Çin’in rezervi sağlam ve başka kaynakları da var.
Avrupalılar ise ABD’ye destek vermeye mecbur olmayabilirler. Tersine ABD’nin bu hamlesi, ABD ile Avrupa arasındaki ağır sorunlara bir yenisini daha eklemiş olur ve Atlantik içindeki çatlak daha da büyüyebilir.
Kısacası Trump-Rubio-Hegseth’in bu “çaresi” de diğerleri gibi ABD’ye çare olmayacak…
ABD aslında kimlerle çarpışıyor?
ABD’nin Venezuela’ya saldırısı da İran’a saldırısı da sadece bu ülkelere saldırısı değildir. ABD bu ülkeler üzerinden Küresel Güney’le, Asya’yla, BRICS’le, Çin’le çarpışmaktadır aslında…
ABD inişe geçen hegemonyasını koruyabilmek için, kurduğu düzenden kalanların üzerine oturabilmek için, aşınan liderlik kapasitesini sürdürebilmek için, kısacası inişini frenleyebilmek için saldırıyor…
ABD rakiplerinin önünü kesebilmek için, rakiplerinin ticaretini boğabilmek için, rakiplerinin kaynaklara erişimini engelleyebilmek için saldırıyor…
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, son açıklamasında bunu çırılçıplak ortaya koydu.
Rubio asıl hedefin Çin olduğunu söylüyor
Rubio, ABD’nin Venezuela’ya saldırısının asıl nedenini açıkladı: Venezuela’nın Çin, Rusya ve İran’la ilişkisi.
1) Rubio, Venezuela petrol endüstrisinin ABD’nin düşmanları tarafından değil, ABD tarafından kontrol edilmesi için bu ülkeye saldırdıklarını söylüyor.
Çin, Rusya ve İran, Rubio’nun iddia ettiği üzere Venezuela petrol endüstrisini kontrol etmiyordu, Venezuela’yla petrol ticareti yapıyordu. Rubio o ilişkiyi çarpıtırken kendi ilişki türünü sergilemiş oluyor: Venezuela petrol endüstrisini ABD kontrolünde tutmak!
2) Rubio, “Burası Batı yarımküre. Çin, Rusya ve İran’ın bizim coğrafyamızda ne işi var” diyor.
Dünyanın dört bir tarafında 180 askeri üssü olan, başkentlerin, hükümetlerin içine kadar girmiş emperyalist ABD, başkalarına “benim coğrafyama giremezsin, benim coğrafyamdaki bir ülkeyle ticaret yapamazsın” diyor.
ABD’nin sahte müdahale gerekçeleri
Bu açıklamanın ortaya koyduğu gerçek şudur: ABD’nin herhangi bir ülkeye müdahalesini demokrasi, insan hakları, iyi-kötü yönetim üzerinden gerekçekelendirmek, ABD’nin emperyalist amaçlarının örtüsüdür.
Buna Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da ve şimdi de İran’da aldanmak, elbette “aldanmak” değildir!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Nisan 2026
Kağıttan kaplan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2026
Kağıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanılmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kağıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin Başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
Böylece 7 yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’a ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
ABD zayıfladığı için NATO zayıf
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kağıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kağıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kağıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kağıttan kaplandır.
ABD güçlü olsaydı yalnız kalmazdı
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, hepsi ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken, geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse, bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)
Amerikan Hegemonyasının Sonu
Nicholas Mulder, 17 Mart 2026’da İngiliz Financial Times’da şu başlıkla yazdı: “ABD’nin ekonomik savaşta hakimiyeti dönemi sona erdi.”
Atlantik coğrafyasında konuşulan ve tartışılan artık budur. ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, “süper devlet” olmadığı, kurallarını koyduğu düzeni koruyamadığı, hatta çıkarı için kendisinin de düzenin kurallarına uymadığı, bu nedenle düzenin yıkılmakta olduğu artık ABD’nin müttefikleri tarafından saptanan ve Davos’ta, Münih’te dile getirilen bir gerçekliktir.
2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı inceledim. ABD hegemonyasının zayıfladığını verilerle ortaya koyup, bununla çok kutuplu/merkezli dünya inşası arasındaki ilişkiyi analiz ettim. ABD’nin hegemonyasının “sonu” ise elbette bir “uzun çöküş” süreci içindedir.
ABD bir çıkış bulamazsa ki çıkışsızlıktan İran’a saldırdı, hamlesi tarihe bu sürecin hızlandırıcısı olarak kaydedilecektir.
Örtülü Amerikancılık
ABD’nin zayıflamasının bir başka yansıması da Amerikancıların halidir. Kamuoyunu yönlendirebilmekteki etkisizliklerini “Türkiye’de ne çok İrancı varmış” diyerek açıklamaya çalışıyorlar.
İrancılık diyerek karalamaya çalıştıkları, Türkiye’deki milyonların ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmasıdır. Bugün milyonlar emperyalist-siyonist ittifakın komşusuna saldırısına karşı çıkarak hem haklının ve mazlumun yanında konumlanıyorlar, hem de ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni”ne itiraz ederek Türkiye’yi savunuyorlar.
Açıktan “Amerikancıyım, Atlantikçiyim” diyemeyenler ise milyonların bu tutumunu İrancılık diye yaftalayarak örtülü Amerikancılık-İsrailcilik yapıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2026
Hürmüz: Petrodolar sisteminin bozulduğu yer
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/03/2026
ABD’nin İran’a saldırısı bölgesel düzlemde “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” kurmak içindir ama küresel düzlemde Çin’le mücadelesinin bir aşamasıdır.
ABD’nin Çin’le mücadelesinin İran boyutunda Kuşak ve Yol’u kesme ve dedolarizasyon (dolardan çıkma) eğilimini durdurma amacı var. Bunu daha da somutlarsak, “ABD, petrolün dolar dışı paralarla satılma eğilimine karşı mücadele ediyor” diyebiliriz.
Çünkü ABD hegemonyası iki temel sütun üzerinde duruyor: Silah ve dolar. Doların gücü arkasındaki silahtan ve petrol satış para birimi olmasından geliyor. Petrodolar sistemi özetle budur.
Dolar dışı paralarla petrol alışverişi
İşte bu sistem çözülüyor: Küresel Güney ülkeleri, Çin’in ve Rusya’nın teşvikiyle ikili ticaretlerini dolar yerine ulusal paralarla yapmaya başladılar. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, petrolü dolar yerine kendi ulusal parası yuan ve satıcı ülkenin ulusal parasıyla almaya başladı.
Çin’in Rusya, Venezuela ve İran’la yaptığı bu türden alışverişe Suudi Arabistan da dahil olmuştu. Riyad yönetimi en büyük müşterisi olan Çin’e petrolü yuanla satmaya başlamıştı.
Petrolün dolar dışı paralarla alışverişi eğilimi ABD için en kötü durumdu.
Gwadar-Kaşgar hattı
ABD’nin son açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Ulusal Savunma Stratejisi belgelerinde de var. Kendi ihtiyacı kadar petrol üretebilen ABD için kritik konu, rakiplerinin petrol alışverişini denetleyebilmek.
Bu pratikte ABD’nin Çin’e petrol satacak ülkelerin petrol satışını denetleyebilmesi ve Çin’in petrol ticareti güzergâhını kontrol altında tutabilmesi demektir.
İşte Hürmüz Boğazı’nı ABD açısından kritik önemde yapan budur. Hürmüz Boğazı, Çin’in petrol alışverişinin iki kritik boğazından biridir.
Diğeri ABD askeri gücünün denetleyebildiği Malaka Boğazı’ydı. Çin o engeli Pakistan üzerinden aşmıştı. Hürmüz Boğazı’ndan çıkan Çin petrol tankerlerinin bir bölümü, Malaka Boğazı’nı geçmek ve uzun bir yolu katederek Çin limanlarına ulaşmak yerine, petrolünü Pakistan’daki Gwadar limanına boşaltıyor bir süredir. Gwadar’dan Pakistan’ın en kuzeyine uzanan petrol boru hattı ile taşınan o petrol, Çin’in batısındaki Kaşgar’a, Xinjiang Özerk Bölgesine ulaştırılmış oluyor. İşte Pakistan’daki terör saldırıları ile ABD’nin Uygur meselesini kaşımasının zemininde bu var.
ABD Rus petrolüne ihtiyaç duydu
İran, ABD saldırısının belli bir aşamasında Hürmüz Boğazı’nı ABD ve İsrail’le bağlantılı gemilere kapattı. Bu, boğazı savaşın en önemli cephesi haline getirdi.
ABD güçlü donanmasına rağmen günlerdir boğazı açamadı. Çünkü füze ve dronlar, ABD gemilerinin yaklaşmasını önlüyor.
Boğazın kapanması ciddi bir enerji krizi doğurdu. ABD’nin buna bulduğu iki çare var: Rezervlerden piyasaya petrol sürülmesi ve Rus petrolünün “geçici süreyle” satın alınması.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, “Rus petrolünün satın alınabilmesi için geçici yetki sağlayacağız” dedi. Böylece Rusya’dan petrol alışverişine koyduğu cezalandırmayı gevşetmek zorunda kaldı.
Rezerv konusu ise daha kritik. ABD ve müttefikleri 400 milyon varil petrolü piyasaya sürüyor. Bunun 172 milyon varilini doğrudan ABD karşılayacak. Böylece 415 milyon varillik ABD rezervi 243 milyon varile düşecek.
Bu pratikte şu demek. ABD ikinci kez piyasaya rezerv sürmek zorunda kalırsa, rezervini tüketmiş olacak. O zaman petrol fiyatlarını kontrol altında tutabilmesi mümkün olmayacak. Şu halde bile petrol fiyatı savaş başına oranla yüzde 40 artmışken…
Trump Çin’den yardım istiyor
ABD Başkanı Donald Trump’ın “petrol fiyatının artması bizim de işimize gelir” demesi gerçeği yansıtmıyor. Öyle olsa piyasaya rezerv sunmazdı. Tersine petrol fiyatının artmaya başlamasının enerji piyasalarından tüm ekonomiye yapacağı etkiden korkuyor.
Trump bu nedenle Hürmüz Boğazı’nı açabilmek için çağrı yapmaya başladı. Uçak gemileri olan İngiltere ve Fransa’dan özellikle yardım istiyor. Almanya başta Avrupa’dan yardım istiyor. Olumlu yanıt alamadığı için de müttefiklerini tehdit ediyor: “Eğer Avrupa ve diğer müttefiklerimiz Hürmüz Boğazı’nı açmak için bize destek vermezse NATO’yu çok kötü bir gelecek bekliyor.”
Avrupa’dan istediği yardımı alamayan Trump, çaresizlikten Çin’e çağrı yaptı: “Ekonomileri bizimkinden çok daha fazla Hürmüz Boğazı’na bağlı olan diğer ülkeleri burayı koruma konusunda teşvik ediyoruz. Çin yüzde 90, Japonya yüzde 95, Güney Kore yüzde 35.”
Trump’ın bu açıklamaları ABD’nin düştüğü durumu resmediyor: Rusya’dan petrol alınmasını önleyerek Moskova’yı zayıflatmayı umuyordu, Rus petrolünün satın alınabilmesi için geçici yetki çıkarıyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutarak Çin’e petrol satışını denetlemeyi hedefliyordu, Hürmüz’ü açabilmek için Çin’den yardım istiyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Mart 2026
Şantaj mı, denge arayışı mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/02/2026
Önce şu listeye bir bakalım: Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung, Kanada Başbakanı Mark Carney, İrlanda Başbakanı Micheál Martin, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo ve Almanya Başbakanı Frederic Mertz…
ABD’nin müttefiki olan bu ülkelerin liderleri, son bir ayda Pekin’i ziyaret ederek Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le görüştüler. Bu listeye Aralık 2025’te öncülük eden ise Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’du.
Bu ülkelerin bazıları Çin’le “stratejik ortaklık” imzaladı, bazıları ise “kapsamlı stratejik ortaklığı” derinleştirme kararı aldı. Peki neden? ABD’nin müttefikleri neden bir ay içinde Çin’e yanaştı? Bu yakınlaşma müttefiklerinin “baskı yapan ABD’ye” şantajı anlamına mı geliyor yoksa bu ülkeler ABD’ye karşı Çin’i bir dengeleyici olarak mı görüyorlar?
Ziyaretler Davos-Münih zemininde
Bu ziyaretler Davos-Münih Güvenlik Konferansı zemininde gerçekleşti. Biri ekonomi, diğeri güvenlik merkezli bu iki organizasyonda çoğu Atlantik lideri “düzenin yıkılmakta olduğunu” tespit etti ve sorumlusu olarak da ABD’yi işaret etti. En çarpıcılarını anımsayalım…
Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Carney “Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık o güzel hikâye bitti” dedi. Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteledi.
“Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporu “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor” saptaması yaptı ve Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtti: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”
Cari mesaj – olası çıktı
Görüleceği üzere ABD’nin müttefiklerinin Çin’le yakınlaşması birincisi ABD’nin baskısı altında, ikincisi de “yeni düzen doğumu sancıları” öncesinde gerçekleşti. Bu durumda baştaki sorunun her iki yanıtı da geçerlidir.
1) ABD’nin müttefikleri, baskı yapan hatta tehdit eden ABD’ye karşı siyasi şantaj yapmak üzere Çin’e yaklaşıyorlar. Washington’a “elindeki sopayı bırakmazsan Çin’e yanaşırız” mesajı veriyorlar.
2) ABD’nin müttefikleri, tehdidi Çin’le dengelemeyi planlıyorlar.
Bunlardan birincisi taktik, ikincisi ise stratejik düzeydedir. Birincisi cari mesajdır, ikincisi ise olası süreç çıktısıdır. Birincisi önceliklidir, ikincisi ise şartlara bağlıdır.
Çünkü Çin’i ziyaret eden ülkelerin her birinin ne derece tehdit altında olduğu ve buna bağlı olarak hangi ana hedefi belirlediği değişmektedir. Örneğin ABD Başkanı Trump’ın 51. eyalet muamelesi yaptığı Kanada bu ülkeler içinde tehdidi en yakında hisseden ülkedir. Örneğin Çin’de çok miktarda şirketi bulunan Almanya’nın Çin politikası diğerlerine göre daha derindir. Örneğin ABD’nin önünü açtığı Japon militarizminden Çin kadar olmasa da rahatsız olan Güney Kore’nin endişeleri diğerlerinden farklıdır.
Pekin’i ölçmeye çalışıyorlar
Kısacası Çin’i ziyaret eden bu ülkelerin her birinin tek tek özel nedenleri var ama bu özel nedenler, elbette bu ülkelerin ABD müttefikliğini bırakmak istediği anlamına gelmiyor. Tersine Çin’e yanaşma kartıyla ABD müttefikliğini kurtarmayı amaçlamaları önceliklidir.
Tabii Atlantik düzenin çözülmeye ve çok kutuplu bir dünyanın oluşmaya başladığı şartlarda, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’nın stratejik bazı hesaplar yapmaması elbette mümkün değil. Davos-Münih düzleminde ortaya çıkan “düzenin yıkılmakta olduğu” saptamasının kaçınılmaz sonucu, yıkılanın yerine ne konacağı ve kimler tarafından konacağı meselesidir.
İngiltere, Fransa ve Almanya liderlerinin Çin mesaisinin bir yönü de budur. Londra, Paris ve Berlin, hem yıkılmakta olan düzenin hasarını Çin’le birlikte ne derece azaltabileceklerini hesaplamaya çalışıyorlar ama hem de “yeni düzen doğumu sancıları” öncesinde Pekin’in tutumunu, katkısını, payını ölçmeye çalışıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Şubat 2026
ABD’nin ‘altın çağı’ mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/02/2026
ABD Başkanı Donald Trump, Kongredeki rekor süreli konuşmasını kendi propagandasına dönüştürdü. Trump, ikinci başkanlık dönemini “ABD’nin altın çağı” olarak niteledi.
Türkiye’de de kimi kesimler Trump’ın saldırgan politikalarına bakarak, ABD’nin yükselişte olduğunu savunuyorlar.
Peki gerçekten de ABD yükselişte mi? ABD altın çağını mı yaşıyor?
Stratejik gerilemede taktik ataklar
Etkisine bakılırsa ABD’nin “propaganda düzeyinde” bir altın çağ yaşadığı söylenebilir ama gerçekte ABD altın çağını kaybetti ve küresel etkisi bakımından inişte.
Trump’ın Grönland’ı istemesi, Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapması, Panama kanalı için baskı kurması, Venezuela Devlet Başkanını kaçırması, Küba’ya abluka uygulaması, İran’ı vurmakla tehdit etmesi ve birçok ülkeye ambargo uygulaması kuşkusuz bir güç gösterisidir ama bu ABD’nin yükselişte olduğu ve altın çağını yaşadığı anlamına gelmemektedir.
Bu saldırılar, stratejik gerilemede taktik ataklardan ibarettir.
ABD üretim ve ticarette geriledi
Gerçeği olgularda ve verilerde aramalıyız. O verilerin en temel olanlarında ise tablo şöyledir:
ABD’nin dünya sanayi üretimindeki payı yüzde 17’ye gerilerken, Çin’in payı yüzde 29’a yükseldi.
ABD’nin tarım üretimindeki payı yüzde 18’e gerilerken, Çin’in payı yüzde 25 civarında.
Hizmet üretiminde ise ABD’nin payı yüzde 20 civarındayken, Çin’in payı yüzde 13’tür.
Çin yüzde 14’le dünya ticaretinde de liderdir ve ABD’nin payı yüzde 12’ye düşmüş durumda. Çin, 120’den fazla ülkenin birincil ticaret ortağı durumunda.
Kısacası üretim ve ticaret ABD’nin Çin’e geçildiği alanlar.
ABD’nin hâlâ avantajlı olduğu alanlar
Enerjide ise durum farklı. ABD’nin dünya petrol üretimindeki payı yüzde 20 civarında, Çin’in payı ise yaklaşık yüzde 5. ABD’nin doğalgaz üretimindeki payı yüzde 24, Çin’in payı ise yüzde 6.
Görüldüğü üzere petrol ve doğalgaz, ABD’nin açıkara avantajlı olduğu alan ama Çin yenilenebilir enerji ile hızla yükseliyor. Çin’in yenilenebilir enerjide payı yüzde 32, ABD’nin ise yüzde 14.
ABD’nin avantajını hâlâ koruduğu alanlardan biri de yükseköğretim. Dünyanın en iyi 100 üniversitesinden 28’i ABD’nin, 6’sı ise Çin’in.
Ve ABD askeri alanda hâlâ açıkara üstün durumda. ABD’nin savunma harcaması yaklaşık 1 trilyon dolar, Çin ise savunmaya 250 milyar dolar ayırıyor. Yani ABD’nin savunma harcaması Çin’in tam dört katı.
Başkandan başkana değişim sorunu
Bu verilerin dışında başka ölçütler de tabloyu netleştirmemizi sağlar. Bunlardan siyasal bakımından en kritiği savaş-barış diyalektiğidir.
Büyük üstünlük belirtilerinden biri, savaşı çıkaranın avantajlıyken barış masasını da kurabilmesidir. ABD’nin bu alanda gerileme içinde olduğu ortada. Hatta ABD’li birçok analist, sonuçları ve kazanımları bakımından ABD’nin aslında Irak ve Afganistan’da savaşı kaybettiğini belirtmektedir.
Önemli ölçütlerden biri de stratejide devamlılıktır. Eskiden çoğu siyasi analist şöyle düşünürdü: ABD’de Cumhuriyetçi ya da Demokrat farketmez, devletin stratejisi ve temel politikaları devam eder, Başkanlar rengi değil tonu değiştirir.
Bu ölçüt artık değişmiş durumda. Politikaların başkandan başkana değişiminde keskinlikler var, tondan renge geçmeler var. En tipik örnek Ukrayna’dır. Demokrat Biden Ukrayna’da Rusya’ya karşı “uzun savaş” stratejisi belirlemişken, Cumhuriyetçi Trump bundan tamamen vazgeçti ve Ukrayna’nın taviz vererek Rusya’ya uzlaşmasını savunuyor.
Çok kutupluluğun ilk yararları
Amerikancılar nasıl propaganda ederse etsin, hatta kimi liberal solcular “ABD’nin gerilediği iddiası çok abartılı, çok kutupluluğun ne faydası oldu” diye yorumlasalar da gerçek şudur: ABD hegemonyası zayıflamakta, ABD’nin küresel gücü gerilemekte, çok kutuplu dünya inşa olmaktadır. Elbette süper devletlerin gerilemesi bugünden yarına sonuçlanmaz, o nedenle ABD’nin gerilemesi “uzun çöküş” içindedir.
Ve bu değişimin bu aşamadaki yararları şunlardır: Örneğin ABD’nin IMF ve Dünya Bankası gibi küresel yapılardaki etkisi zayıflamakta, bu da sömürü ilişkilerini yavaş yavaş değiştirmektedir. Örneğin ABD’nin uluslararası hukuk yapılarındaki etkisi zayıflamakta, bu da ABD’nin müttefiklerinin ceza almasına dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin BM’deki karar tasarılarındaki sayısal üstünlüğü artık yoktur. Ve en önemlisi, ABD karşısında bir güç merkezi oluşması, ülkelere “çok taraflılık” şansı vermekte, bu da manevra alanlarının genişlemesini sağlamaktadır.
Bu yararlar çok kutupluluk inşa oldukça artacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Şubat 2026
BM düzenine üç tehdit
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2026
Önce Davos’da, ardından Münih’te “uluslararası düzenin yıkıma uğradığı” saptandı. Uluslararası düzen dedikleri 1945 düzenidir, BM düzenidir. Yani II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin veto yetkili güvenlik konseyini oluşturdukları düzendir. Beş daimi üyenin nükleer gücü nedeniyle nükleer düzen de diyebiliriz. (Amerikan düzeni ise 1947 Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı ile 1945 düzenini ABD lehine bozan ikinci bir yoldur.)
Şimdi Avrupa, bu BM düzeninin yıkıma uğradığından yakınıyor ki Avrupa’nın iki üyesi, İngiltere ve Fransa, BM düzeninin en tepesindeki beşli konseyin üyesidir.
Ama sorun şu ki bugüne gelinmesinde, yani BM düzeninin yıkıma uğramasında Avrupa’nın da payı ve suçu vardır.
BM düzenine NATO tehdidi
BM düzeni, dünden bugüne üç tehdit altında.
İlk tehdit SSCB’nin dağılmasının ardından NATO’nun başlattığı saldırganlıktı. Bu saldırganlık önce Yugoslavya’yı parçalayarak, ardından da Rusya’ya doğru genişleyerek ilerledi.
Bugün her ne kadar Avrupa Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini BM düzenini bozan “egemenliğe karşı güç kullanımı” diye niteliyorsa da Rusya’nın müdahalesi bir neden değil sonuçtu. Düzeni asıl tehdit eden NATO genişlemesine karşı bir varlık-yokluk tepkisiydi. Askeri anlamda NATO kuşatmasına karşı bir yarma harekatıydı.
Dolayısıyla Avrupa, ABD’nin patronluğunda NATO’nun bu saldırgan genişlemesine destek vererek, dahası bizzat Almanya’nın Yugoslavya’nın parçalanmasında rol almasıyla, gerçekte BM düzenine ilk tehdidin bir parçası olmuştu.
BM düzenine İsrail tehdidi
BM düzenine ikinci tehdit, İsrail’in Filistin’i de aşarak yürüttüğü bölgesel saldırganlıktır. ABD ise beşli konseydeki veto yetkisiyle bu saldırganlığı dizginlemeye çalışan BM’nin elini kolunu bağlayarak BM düzenini arkadan vurmuştur. Elbette ABD doğrudan İsrail saldırganlığının askeri, mali ve siyasi sponsoru olarak BM düzenini önden de vurmuştur.
Washington şimdi “BM Gazze’ye barış getiremedi ama ABD Başkanı getirdi” diyerek, Trump’ın başkanlığındaki Barış Kurulu’nu alternatif BM’ye dönüştürme peşindedir.
Almanya ve Japonya nükleer peşinde
BM düzenine üçüncü tehdit, nükleer tehdittir.
Hayır, ABD, İsrail ve Avrupa’nın diline doladığı İran’ın nükleer çalışması değil tehdit olan. Ki İran uluslararası kurallara uyarak, tıpkı onlarca ülkenin yaptığı gibi askeri olmayan barışçıl nükleer çalışma yürütüyor. Ve Tahran yönetimi uzun yıllardır İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını sürekli tekrarlıyor. Ki ilgili kurumlar da denetimlerinde bunu defalarca teyit ettiler.
BM düzenine yönelik nükleer tehdit Almanya, Japonya ve Polonya’dan geliyor!
Almanya Başbakanı Friedrich Merz CFR’nin ünlü dergisinde yazdı: “Avrupa’da nükleer caydırıcılık konusunda Fransa ile gizli görüşmelere başladık.” (Foreign Affairs, 13.2.2026)
Japonya’nın saldırgan Başbakanı Sanae Takaichi’nin danışmanı Japon medyasına konuştu, “Japonya artık kendi nükleer caydırıcılığını geliştirmeyi düşünmeli” dedi.
Yani 1945’in iki faşist mağlubu, Almanya ve Japonya birkaç yıldır başlattıkları askerileşmeyi ve silahlanmayı, şimdi nükleer ile taçlandırmak istiyorlar.
Onlara Avrupa’da merkezi bir güç olma peşindeki Polonya da dahil oldu. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, “Rusya tehdidi gerekçesini göstererek Polonya’nın kendi nükleer silah programını geliştirmesi gerektiğini” belirtti.
Çin’in rolü
Çin ise tersine “BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesini” savunuyor. O nedenle Çin ve Rusya, BM düzeninin iyi-kötü hâlâ sürebiliyor olmasının dayanakları durumunda.
“BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesi” ise BM Güvenlik Konseyi’nin reformuyla geliştirilebilir. Bunda kriter ise Güney Amerika ve Afrika’nın da BM Güvenlik Konseyi’nde doğrudan temsil edilebilmesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Şubat 2026
Çin’e özgü sosyalist finans
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/02/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “Çin’e özgü sosyalist finans” makalesi, küresel finans merkezlerinde çok ses getirdi. Çin Komünist Partisinin (ÇKP) ideolojik ve politik çizgisini yansıtan Qiushi dergisinde yayınlanan makale aslında yeni değil, Xi’nin 2024 tarihli bir konuşmasına dayanıyor. Ancak konuşma eski olmasına rağmen, iki yıl sonra makale olarak yayınlanması, dikkat çeken bir etki yarattı.
Bu etkinin ana kaynağı, son iki, hatta özellikle son bir yılda yaşanılanlar aslında.
Düzenin sonunun işaretleri
ABD Başkanı Donald Trump’ın rakiplerine hatta müttefiklerine açtığı ticaret savaşları ve ABD’nin yazdığı kurallara uymaması, “sistemin çözülmeye başlaması” olarak yorumlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta bunun bir G7 ülkesi lideri tarafından açıkça ifade edilmesi, sürecin ne denli hızlı ilerleyebileceğine işaret ediyor.
Kanada Başbakanı Mark Carney’in o sözlerini anımsayalım: “Kurallara dayalı düzen hikayesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık ‘o güzel hikaye’ bitti.” Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteliyor.
Yuan’ın küresel rezerv para olma hedefi
İşte Xi’nin iki yıl önceki konuşmasının makale halinin bu kadar ses getirmesinin nedeni budur; ABD’nin doları siyasi bir araç olarak kullanmasının zirve yapması ve bunun sonucunda da doların rezerv para olarak “güvenli liman” rolünün sorgulanması.
İngiliz Financial Times başta finans gazetelerinin Xi’nin makalesini “Yuan’ın küresel rezerv para olması hedefinin ilanı” diye öne çıkarması bundan.
Xi makalesinde Çin’in nasıl “güçlü bir finans ülkesi” olacağı üzerinde duruyor ve bunun temel şartını şu şekilde formüle ediyor: “Uluslararası ticaret, yatırımlar ve döviz piyasalarında yaygın biçimde kullanılan, merkez bankalarının rezervlerinde yer alan güçlü bir ulusal para birimine sahip olmak.”
Bu da “dolar merkezli sisteme” Yuan’ın alternatif olması iddiası diye yorumlanıyor.
Sosyalist finansın özellikleri
Xi, makalesinde “Çin’e özgü sosyalist finans” anlayışını sistematik hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti.
Xi’ye göre bu modelin temel özellikleri şunlar:
– Parti liderliğinin merkezde olması,
– Finansın reel ekonomiye hizmet etmesi,
– Risklerin sıkı biçimde denetlenmesi,
– Piyasa ve hukuk temelli yeniliklerin teşvik edilmesi,
– İstikrarın korunması.
Çin’e özgü finansal kültür
Xi’ye göre “finansal büyük güç” olmak, yalnızca büyük bir ekonomiye sahip olmakla sınırlı değil. Ne gerekiyor başka peki?
Xi yanıtını şöyle veriyor: “Güçlü bir merkez bankası, sistemik riskleri yönetebilen makro ihtiyati çerçeve, küresel ölçekte faaliyet gösterebilen finansal kurumlar ve uluslararası yatırımcıları çekebilen finans merkezleri.”
Xi’nin yaklaşımında asıl dikkat çeken ise meselenin sadece ekonomi olmadığını belirtmesi, etik ve kültürel zeminin önemini vurgulaması. Xi bu amaçla “Çin’e özgü finansal kültür” inşa edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu kültürün temel özelliklerini de “dürüstlük, güvenilirlik, temkinli hareket etme ve hukuka bağlılık” diye açıklıyor.
Evet, büyük bir ekonomi, güçlü bir merkez bankası, uluslararası finansal kurumların anlam kazanabilmesi, o ülkenin dürüst, güvenilir ve hukuka bağlı olmasından geçiyor.
Böylece Xi, ABD’nin kurallara uymadığı yeni dönemde, “kurallara bağlılık” diyor.
Üretim, ticaret, rezerv para
ABD hegemonyası temel olarak iki sütun üzerinde yükseldi: Askeri sütun ve dolar sütunu. Bu iki sütun birbirine bağımlı. Birinin zayıflaması, diğerini de etkiliyor. Çünkü ABD’nin doları “silah gücüyle” dünyaya egemen para kabul ettirmesi, 800 üsse yayılmış askeri gücünün yarattığı ekonomik sorununun da çaresi. ABD’nin darphanede sürekli dolar basabilme avantajı yani.
İşte mesele bu. ABD’nin lüksünü yaşadığı bu dönem kapanıyor. Doların rezerv para olma oranı düşmeye başladı. 20 yılda bu oran yüzde 70’ten yüzde 56’ya geriledi.
Çünkü ABD artık küresel ticaretin lideri değil. Dünyada en fazla ticaret yapan ve en çok ülkenin birinci ticaret partneri olan ülke Çin. Ve Çin adım adım ticaretinde Yuanı ve ticaret yaptığı ülkenin ulusal parasını kullanmaya başladı. En önemlisi de Çin’in Suudi Arabistan, İran, Venezuela ve Rusya’yla petrol alışverişinde doların yerine yuan ile ulusal paraları tercih etmeye başlamış olması.
Diğer yandan ABD dünyanın en büyük üreticisi de değil, o tahtına da Çin oturdu. Haliyle üretenin parası da üretimle paralel olarak etkinleşecektir.
Doların Yuan’a açtığı savaş
Tamam, bugün Yuan’ın rezerv para olma oranı yüzde 2 seviyesinde ama ABD egemen sınıfı, önümüzdeki süreçte bunun adım adım artacağından endişe ediyor.
Trump’ın asıl kabusu da bu…
İşte dolar bu nedenle Yuan’a savaş açmış durumda.
Trump bu nedenle Venezuela’ya operasyon yapıyor, bu nedenle gümrük tarife savaşları açıyor.
Ama en önemlisi de şu: Trump bu nedenle BRICS’i dolardan vazgeçmemesi için açık açık tehdit ediyor.
Tabii nafile…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Şubat 2026