Posts Tagged Çin

G3: ABD-Çin-Rusya zirvesi

“Avrupa aklını başına toplamalı ve ABD’ye hiç güvenilemeyeceğini anlamalı. NATO anlaşması güvenilir olmaktan çıktı.”

Bu sözler, Serbestiyet’te yazan Em. Büyükelçi Yalım Eralp’e ait. Eralp’in Atlantikçi çizginin en önemli diplomat temsilcilerinden biri olması, elbette sözlerini daha da anlamlı kılıyor. 

Kuşkusuz Eralp bunu Ukrayna politikaları üzerinden ve AB’ci bir perspektiften söylüyor ama son tahlilde iki saptama da doğru. ABD-AB ilişkilerinin ve o ilişkinin merkezindeki NATO’nun zayıflama eğiliminde olmasının, devletlerarası ilişkilere Atlantik cephesinden bakanlar tarafından da artık saptanıyor olması önemli…

Amerikan Hegemonyasının Sonu

2019’da Amerikan Hegemonyası’nın Sonu (Kırmızı Kedi Yayınları) isimli kitabımı yayımladığımda, diplomasi ve akademi çevrelerinden küçümseyenler olmuştu. Onlara göre biz sosyalistler hayal kuruyorduk; ABD güçlüydü, yenilmezdi, ABD’nin liberal kapitalist demokrasisi küreye liderlik etmeye devam edecekti, Türkiye ABD’nin müttefiki olmayı korumalıydı, Rusya bitmişti, Çin balonu da her an patlayabilirdi… 

Anlaşılan başka meslek sahipleri, diploması ve akademi çevrelerinden daha öngörülüydü: Kitap 9 baskı yaptı!

Gelişmelerin hızı diplomasi ve akademi çevrelerini de olumlu etkilemeye başladı: Atlantik Cephesi’nin Ukrayna’da Rusya’yı geriletememesi, ABD ve İsrail’in İran’a diz çöktürememesi, ABD’nin Çin’e açtığı ticaret savaşını kazanamaması ve bunlara bağlı olarak Atlantik dünyası içinde ortaya çıkan kırılmalar, NATO 3.0 dönüşümü ve ABD’nin Batı yarımküreye odaklanma doktrini, dünyayı daha nesnel analiz etmelerini sağlamaya başladı. 

Dünya tahlili

Artık genel eğilim şöyledir: 

– Çok merkezli bir dünya inşa oluyor. 

– Ekonominin ardından siyasette de ağırlık merkezi Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymaya başlıyor.

– Küresel Güney’in uluslararası platformlardaki ağırlığı artıyor. Zenginler kulübü G7’nin ağırlığı azalıyor.

– Uluslararası ticarette dolardan çıkma ve karşılıklı ulusal paraları kullanma eğilimi ağır da olsa ilerliyor.

– Orta büyüklükteki devletlerin manevra alanı genişliyor.

– ABD İran’a diz çöktüremedi ve petrodolar sisteminin karşılığı olarak Körfez ülkelerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramadı. Bu güvenlik mimarisinde değişimler başlatıyor.

– ABD, Çin-Rusya stratejik işbirliğini bozamadı, Çin ve Rusya’ya rağmen küresel sorunları çözemeyeceğini kabul etmeye başladı. 

Kısaca genel eğilim böyledir, inişli çıkışlı olacaktır ama süreç bu yönde ilerleyecektir.

Üçlü zirvenin önemi

Yukarıda sıraladığım maddelerden sonuncısı yenidir ve kritik önemdedir: ABD’nin Çin ve Rusya’ya rağmen küresel sorunları çözemeyeceğini kabul etmeye başlaması, devletlerarası ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. 

Konu ilk kez bu ayın başında Putin tarafından kamuya açık bir fikir olarak dile getirildi. Ardından Putin ve Trump telefonda görüştü. Trump, “Xi de isterse üçlü görüşmeye açık olduğunu” söyledi. Rubio üçlü görüşmeyi “dünya için çok olumlu” diye niteledi. Çin konuya daha mesafeli… 

Üçlü görüşmenin gündemi açısından her ne kadar Trump nükleer silahsızlanmayı, Putin Ukrayna savaşının çözümünü öne çıkarıyorsa da bunun şu aşamada olasılık olarak konuşuluyor olması bile çok önemli. 

ABD’nin Çin ve Rusya’sız küresel sorunlara çözüm bulamayacağını kabul etmesi, kuşkusuz en başta ABD-AB ilişkilerini etkileyecektir ama iyi değerlendirebilirse bu Brüksel’e, Rusya’nın da dahil olduğu bir Avrasya Güvenlik Mimarisi inşa edebilme fırsatı doğuracaktır. 

Yalım Eralp’ları asıl hayal kırıklığına uğratan bu olasılık sanırım. Kafalarındaki “Atlantik Dünyası”nın çökmeye başlaması… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Zorunlu ‘yük paylaşımı stratejisi’

ABD dün  itibariyle Irak’tan tamamen çekildi. 1 Ekim tarihi Irak’ta “Egemenlik Bayramı” ilan edildi. 

Bu hem 23 yıllık işgalin hem de 35 yıllık Ortadoğu stratejisinin sonudur. 1990’dan itibaren bölge için “açık askeri saldırganlık” stratejisi başlatan ABD açısından 30 Eylül 2026, bir dönemin kapanması anlamına geliyor. 1 Ekim 2026 ise bölgemiz açısından yeni bir dönemin başlaması demek.

Donroe Doktrini

ABD’nin Irak’tan son askerini çekmesi “gerileme sürecinin” sonucudur. Obama yönetiminden itibaren ABD, Afganistan ve Irak işgallerini sonlandırma ve adım adım askeri güçlerini azaltma kararı aldı ve Beyaz Saray’a gelenler bunu sıra sıra farklı ölçeklerde uyguladılar.

Diğer yandan ABD’nin “Büyük Ortadoğu”dan çekilmesi, son olarak Trump yönetiminin doktrinleştirdiği, “genel gerilemeye” uygun Donroe Doktrini ile birlikte düşünülmelidir. ABD, batı yarım kürede egemenliği esas alan, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yükü müttefiklerine paylaştırarak buradaki ağırlığını azaltan ve azalttığı kuvveti Pasifik’te Çin’i çevrelemekte kullanmayı amaçlayan bir doktrin belirledi.

Emperyalistler nasıl çekilir?

“ABD ne yaparsa bir büyük planın gereği yapar” görüşü doğru değildir: Donroe Doktrini, bir gerileme sürecinin “zorunlu” sonucudur. ABD öyle istediği için değil, zorunda kaldığı için çekiliyor.

ABD gerilediği için çekiliyor, iktisadi kapasitesinin bir kaç cephede birden büyük askeri varlık bulundurmasını artık sağlayamadığı için çekiliyor. Emperyalist ABD güçlü olsa, değil Irak’tan çekilmek, İran engelini de geçip, sıra sıra her yeri işgal etmek ister, her yeri yönetmek ister, tüm doğal kaynaklara el koymak ister. 

Çekilmek, işgal etmekten vazgeçmek, yönetmeyi bırakmak, emperyalizmin doğasına aykırıdır ve emperyalistler ancak güç kaybederlerse çekilirler.

Dünya tahlili

Dünya tahlilini doğru yapmadan, süreci strateji düzleminde anlamak ve genel gidişat eğilimini belirlemek olası değil. Olmaktan olan şudur: Çin ABD ile makası kapatıyor, “tek merkezli dünya” kısa dönemi kapandı, “çok merkezli dünya” adım adım inşa oluyor ve Çin’in göbeğinde olduğu Küresel Güney ülkeleri ABD’yi küresel politikalarda yavaş yavaş dengeliyor. 

ABD’nin geri çekilmesi, işte bu genel sürecin içindedir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığını İran’da yapamaması da bu genel süreçle uyumludur. “Amerikan hegemonyacılığının sonu” açısından İran bir dönüm noktasıdır, ileride daha iyi görülecektir.

ABD varlığının daralması

Kuşkusuz ABD için bölgeden geri çekilme, elbette bir “tam çekilme” değildir. ABD hem petrodolar sisteminin ihtiyacı nedeniyle hem ileri karakolu İsrail’in geleceği nedeniyle, tutunabildiği kadar bölgede tutunmak isteyecektir. Bu aşamada önemli olan ABD askeri varlığının bölgemizin derinliklerinden Körfez’e doğru daralmasıdır. 

ABD’nin “tam çekilmesi”, çok merkezli dünyanın inşasına paralel olarak, Amerikan güvenlik mimarisinin adım adım çözülmesiyle, bölgede yeni güvenlik mimarisi inşasıyla, geniş işbirliğiyle, emperyalizme alan daraltarak, önümüzdeki dönemde elbette yaşanacaktır.

ABD’nin işleri devralınmamalı 

Dolayısıyla bölge açısından mesele şu soruya verilecek doğru yanıttır artık: ABD’nin yük paylaştırma stratejisinin yükleyeceği ağırlıklar, bölge ülkeleri için fırsat mıdır, yoksa sıkıntı ve zorluk mu? 

Taktik düzeyde kimi ülkeler bundan kısa vadede yarar sağlasa da, stratejik düzeyde bunun nasıl bir zorluk olduğu mutlaka anlaşılacaktır. 

“ABD’nin işlerini” devralan, ABD’nin yenilgisini paylaşır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Tukidides Kapanı’nın önündeki zirve

ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Şi Cinping’in zirvesi, Tukidides Kapanı’nın önünde yapıldı. 

Nedir Tukidides Kapanı ya da Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatürüne giren Tukidides Tuzağı/Kapanı kavramı, hegemon güç – yükselen güç analizinde kullanılıyor. 

Peki ABD ile Çin, Tukidides Tuzağı’ndaki gibi “kaçınılmaz durumla” mı karşı karşıyalar?

Şi üç kez uyardı 

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, ABD liderlerini Tukidides Tuzağı konusunda üç kez uyardı. 

Şi ilkinde, 2015 yılındaki ABD ziyareti sırasında, “Dünyada Tukidides Tuzağı diye bir şey olmadığını” söyledi. 

İkincisinde, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesinde ABD Başkanı Joe Biden ile görüşen Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping üç mesaj vermişti: 1) “Tukidides Tuzağı” tarihsel olarak kaçınılmaz değil. 2) Yeni bir “Soğuk Savaş” yapılmamalı çünkü kazanılamaz. 3) Çin’i çevrelemek akılsızcadır, kabul edilemez ve başarısızlığa mahkûmdur. 

Gerçi doğrudan Joe Biden’a söylenmişti ama zamanlaması açısından aynı zamanda az sonra Beyaz Saray’a oturacak olan Donald Trump’a da yapılan uyarıydı bu. 

Nitekim üçüncüsünde Şi Cinging, bu yılın mayıs ayında Çin’e giden Trump’a doğrudan da o uyarıyı yaptı ve “Çin ile ABD, Tukidides Tuzağı’ndan büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?” diye sordu.

Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. O ziyaret sonrası bu köşede yaptığım analizde, “Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil” demiştim. Neye dayandırıyordum peki? 

Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı mutlaka ele geçirilmeli.

Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor. 

Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor. 

İlişkilerin iyileştiği zirve

Aradan geçen bir kaç aylık zaman, en azından şu aşamada, Çin’in ABD’yi Tukidides Tuzağı’na düşmekten kurtarabildiğini gösteriyor. Zira Washington’da yapılan son zirvede “ilişkilerin iyileştiği” mesajı verildi. 

Trump, durumu “ilişkilerimiz hiç bu kadar iyi olmamıştı” diye tanımlarken, Şi Jinping “ABD-Çin işbirliği her sorunu çözemezse de bu işbirliği olmadan dünyadaki sorunların çoğunu çözmek zor olacak” mesajı verdi.

Ve ikili, “yeni bir ticaret düzenlemesinde anlaştıklarını” duyurdular. Böylece Çin’e ticaret savaşı açan ABD, bir kez daha geri adım atmış oldu.

İran ve çatışma faktörleri

ABD’yi dizginleyen faktörlerden birinin de İran olduğunu önemle belirtmek isterim. ABD İran’a diz çöktürebilse, bugün Şi Cinping’le görüşmesinin tonu biraz daha farklı olabilirdi.

Masaya zafer kazanan değil, yenilen bir lider olarak oturan Trump’ın haliyle Şi karşısında eli zayıftı. Dahası Mayıs’ta Pekin ziyareti sırasında bir ilk olmuş, Şi Jinping geleneksel Çin diplomasisinin dışına çıkarak, ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmıştı. Şi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söylemişti. 

Şi’nin o sert mesajının ardından ABD’nin Tayvan hamlelerinde gerileme görüldü. Çin-ABD ilişkisinin olmazsa olmazı durumundaki Tayvan konusunda yumuşama, diğer alanlara olumlu yansımış oldu. Kuşkusuz ABD emperyalist bir ülke ve fırsatını bulduğunda yeniden Çin’e karşı diş göstermeye çalışacaktır. Kızıl ejderha ise Tukidides Kapanı’na düşmemesi için kartalı kollamayı sürdürecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’da 7 ABD-Çin farkı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2 Eylül 2026’da Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yaptığı görüşmede, Ortadoğu için kapsamlı bir “yeni güvenlik mimarisi” önerdi. Çin Dışişleri Bakanlığı bunu dört maddelik öneri olarak yayımladı:

1) Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri belirlemeli.

2) Sorunlar tek tek değil, bütünlüklü çözülmeli; Filistin merkezde tutulmalı.

3) Güvenliğin, ekonomik kalkınma temeli oluşturulmalı.

4) BM ve uluslararası hukuk merkezli bir sistem kurulmalı. 

ABD’den bölge ülkelerine kayan mimari

Xi’nin önerisi, 2022 Çin-Arap Zirvesi’ndeki “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir Ortadoğu güvenliği” önerisinin geliştirilmiş hali. Pekin, özetle Ortadoğu’da “ABD merkezli güvenlik düzeni” yerine “bölge ülkeleri merkezli ortak güvenlik düzeni” öneriyor.

Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la yaptığı ortak savunma anlaşması ve bunun yeni üyelere açık bir Mekke Paktı olarak sunulması, tabii İran’a karşı olmaması şartıyla, Çin’in Ortadoğu için önerdiği yeni güvenlik mimarisiyle örtüşüyor. Buradaki temel sorun, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu ittifakı, ABD’yle ittifaklarının tamamlayıcısı olarak sunmaları. 

Toplamda ise ABD ile Çin’in Ortadoğu’ya yönelik güvenlik mimarisi yaklaşımları birbirine tamamen zıt durumda. Karşılaştıracak olursak:

İran ve İsrail’e yaklaşım farkı

1) Sistemin merkezi: ABD’ye göre ABD’nin bölgedeki askeri/siyasi varlığı ve ikili ittifakları, önemli dayanak durumunda ve sistemin merkezini oluşturuyor. Çin’e göre ise sistemin merkezi, bölge ülkelerinin kendileri. Xi, Ortadoğu halklarının “kendi işlerinin efendisi” olması gerektiğini söylüyor.

2) İsrail’in yeri: İsrail, ABD’nin bölgesel stratejisinin bir numaralı ortağı durumunda. ABD’nin güvenlik mimarisi, bölge ülkelerinin İsrail ile normalleşmesinin genişletilmesini içeriyor. Çin ise İsrail’e ayrıcalıklı/merkezi bir rol tarif etmiyor; güvenliği bütün bölge ülkelerinin ortak güvenliği üzerinden tanımlanıyor.

3) İran’ın yeri: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve çevrelenmesi ABD stratejisinin çok önemli unsuru. Çin ise İran’ın dışlanmasını öngören bir güvenlik sistemine karşı. Çin’e göre İran bölgesel güvenlik düzeninin temel parçası.

Mimaride dış güçler meselesi

4) Filistin sorunu: ABD için Filistin sorunu konusu, İsrail-Arap normalleşmesinin alt başlığı niteliğinde. Xi ise açıkça Mısır’da “Filistin sorunu Ortadoğu sorununun merkezinde kalmaktadır ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir” dedi.

5) Dış güçler sorunu: ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde, ABD’nin kendisi doğrudan bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünde. ABD bunu askeri mevcudiyet, güvenlik garantileri ve ortaklıklar yoluyla sürdürmek istiyor. Xi ise açıkça “dış güçlerin müdahalesine karşı çıkılması” gerektiğini söylüyor ve “bölge güvenliğinin bölgenin iç dinamiklerinden üretilmesi gerektiğini” savunuyor.

Kalkınmaya dayalı güvenlik anlayışı

6) Güvenlik ile kalkınma ilişkisi: ABD’nin güvenlik mimarisi ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık, ittifaklar ve ortaklıklara dayanıyor. Çin ise kalkınmayı güvenliğin temeli görüyor. Çin’e göre ekonomik çıkarların bütünleşmesi, karşılıklı güven ve çatışmanın kaynaklarının azaltılması hattı inşa edilmeli.

7) Uluslararası düzen: ABD’nin güvenlik mimarisi anlayışında, ABD liderliğindeki ittifaklar ve ikili/çok taraflı güvenlik ortaklıkları belirleyici durumda. Çin ise bunu BM Şartı, uluslararası hukuk ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün toplamı diye formüle ediyor. Xi Jinping, dış güçlerin “çifte standartları” terk etmesini istiyor.

Stratejik özerklik

ABD’nin güç kaybı, Çin’in ABD’yi dengelemeye başlaması, Ortadoğu’ya bakışlarındaki zıtlık ve toplamda çok kutuplu/merkezli dünyanın inşası, bölge ülkelerinin önüne stratejik düzlemde geniş bir manevra alanı yaratıyor. Mesele bölge ülkelerinin bunu değerlendirebilmesi. 

20. yüzyılı İngiliz/ABD emperyalizminin ağır baskısı altında geçiren ve ABD güvenlik mimarisine hapsolan bölge ülkelerinin önünde, artık “stratejik özerkliklerini” kazanma fırsatı var. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin istediği Japon neo-militarizmi

II. Dünya Savaşı sonrası ABD-Japonya ilişkilerini üç bölüme ayırabiliriz:

1. Aşama: ABD’nin teslim olmak üzereyken nükleer bomba kullanarak Japonya’ya diz çöktürmesi ve işgal etmesiyle başlayan bu süreçte, Washington Tokyo’ya bir “barış anayasası” kabul ettirdi. 1947 tarihli bu anayasanın 9. maddesi, Japonya’nın demilitarizasyonu (silahsızlanması, askersizleşmesi) amaçlıdır: “Japonya savaşı devlet politikası olarak reddeder; uluslararası anlaşmazlıklarda güç kullanımını yasaklar; kara, deniz ve hava kuvvetleri bulundurulamayacağını söyler.”

2. Aşama: Ancak 1949-Çin Devrimi, 1950-Kore Savaşı ve SSCB ile Soğuk Savaş nedeniyle ABD Japonya’da semi-militarizasyona (yarı askerileşmeye) izin verdi: 1950’de Ulusal Polis Yedek Gücü ve 1954’te Öz Savunma Kuvvetleri oluşturuldu. 

Abe-Kişida uygulamaları 

3. Aşama: Çin’in güçlendiği ve çok kutuplu bir dünya inşasının başladığı süreçte ise ABD bu kez Japonya’nın militarizasyonunun önünü açtı. 

Japonya Başbakanı Şinzo Abe döneminde, 2014’te, bazı Japon hukukçuların ifadesiyle, “anayasa değiştirilmeden anayasanın değiştirilmesiyle” neo-militarizasyon (yeni-askerileşme) sürecine girildi: Anayasanın 9. maddesi değiştirilmeden ama farklı yorumlanarak ve sonra yeni yasalarla, Japonya’nın “savunmadan saldırıya” dönüşümü başlatıldı. Buna göre Japonya sadece kendisine değil, müttefiklerine saldırıldığında da askeri güç kullanabilecekti. Devamında 2015’te Japon Parlamentosu Güvenlik Yasaları çıkardı. Buna göre artık Japon ordusu “ABD kuvvetlerini koruyabilir, müttefik operasyonlarına katılabilir ve doğrudan saldırıya uğramasa bile belirli şartlarda asker kullanabilir.”

2022’de ise Fumio Kişida hükümeti üç temel belge (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi ve Savunma Güçlendirme Programı” yayımladı. Böylece Japon ordusunun artık “gelen saldırıyı karşılamakla yetinmeyip, gerekirse saldırının geldiği üsleri vurabilmesi” kararlaştırılmış oldu. 

Japonya’ya NATO standardizasyonu  

Bu yeni dönem, ABD’nin Japonya’yı “NATO standartlarına” yaklaştırma dönemidir. Böylece Japonya, 2022’den itibaren NATO standardı olan “savunma harcamasına GSYH’nin yüzde 2’sini ayırma” hedefine bağlanmış oldu. Bundan sonra Japonya başbakanları her NATO liderler zirvesine davet edilmeye başlandı. ABD ayrıca NATO ortağı yapılan Japonya’nın başkentinde bir “NATO irtibat ofisi” açmaya çalışıyor. 

Bu sürecin silahlanma bakımından en önemli boyutu, Japon savunma sanayisini NATO ülkeleri üretim zincirine entegre etmekti. Bu Japonya’nın ABD’den silah almasından başlayarak çeşitli NATO ülkeleriyle ortak silah üretme programına girmesine kadar uzandı.

En dikkat çeken konu ise askeri rütbelerin, Japon İmparatorluk Ordusu’nda kullanılan rütbelerle değiştirilmesinin düşünülüyor olmasıdır. Bu, Japon ordusu kimliğinin, tarihsel olarak Japon militarizmine yeniden bağlanması demektir!

ABD Japonya’yı neden askerileştiriyor? 

Üç aşamada kısaca incelediğimiz bu dönüşümün tek nedeni var: ABD, Japonya’yı Çin’e karşı askeri üs yapmaya çalışıyor. ABD bu amaçla “Müşterek Operasyon Komutanlığı” adı altında ABD ile Japon ordularının entegrasyonunu derinleştiriyor. Ayrıca Japonya ve Güney Kore ile birlikte üçlü savunma ortaklığı oluşturdu.

ABD’nin Japon neo-militarizasyonunun önünü açmasının son uygulamaları şunlardır:

– Japonya, bu yıl ilk kez Filipinler’deki askeri tatbikata resmi olarak katıldı ve 80 yıl sonra ilk kez yurtdışında saldırı amaçlı füze ateşledi.

– Japonya II. Dünya Savaşı’nın ardından ilk kez geçen hafta merkezi bir istihbarat yapılanmasına girişti ve Japonya Ulusal İstihbarat Bürosunu kurdu. 

– Japon Donanması, önceki gün ilk kez JS Chôkai destroyeri ile RGM-109 Tomahawk seyir füzesi ateşledi. 

1.600 km menzilli bu füze ile Japonya, ABD çıkarının gereği olarak neo-militarizasyonunun esas hedefini orataya koymuş oldu: Toprağını savunma değil, başkasının toprağına saldırı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ağustos 2026

, , ,

Yorum bırakın

Altı Ok Çin’de

Yeni Parti – CHP ayrışmasının konularından biri de Altı Ok. Kılıçdaroğlu cephesi ayrılmaları frenlemek için Altı Ok’çuluk propagandasına başladı. Kendilerinin Altı Ok’çu, yani Atatürkçü olduğunu vurgulayarak gidenlerin Atatürk ve Altı Ok’tan “kaçtığını” savunuyorlar. 

Kuşkusuz sadece Kılıçdaroğlu ve CHP’deki ekibi değil, saray operasyonunun fiili parçası olan çevrelerde de “Kılıçdaroğlu eşittir Altı Ok” güzellemesi başladı. 13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu CHP’yi Altı Ok’tan uzaklaştırmakla suçlayanların bugün Kılıçdaroğlu’ndan Altı Ok’çu çıkarmaya çalışması ise siyasetin seviyesi bakımından ibretlik.

CHP’nin Altı Ok sorunu

Kılıçdaroğlu Altı Ok’çu değil. CHP’yi yönettiği 13 yılda Altı Ok’u altı kere bile anımsamayan, anımsadığında da “Altı Ok yeniden yorumlanmalıdır” diyerek Atatürk’ün Altı Ok’unu sulandıran Kılıçdaroğlu’nu “Altı Okçu” diye pazarlamaya çalışmak, nafile bir çabadır.

Kaldı ki Altı Ok, uzun zamandır CHP’de esas olmaktan çıkmış durumdadır ve program düzeyinde CHP’nin asıl sorunu da zaten budur. Atatürk’ün devrimciliğinin, milliyetçiliğinin, devletçiliğinin çoktan terkedildiği, son yıllarda Atatürk’ün laikliğinin de sulandırıldığı bir partidir.

CHP Altı Ok’ta ısrar edebilseydi, zaten Türkiye bugün bu durumda olmazdı.

İdeolojik düzeyde tablo şudur: Kalanlar da gidenler de aslında 13 yılda Atatürk’ün CHP’sini birlikte “yeni CHP” yapanlardır: Yeni Parti’cilerin ayrılması ise CHP’yi elbette “yeni CHP” olmaktan çıkarmıyor, elbette yeniden “eski CHP”ye dönüştürmüyor; kalan Atatürk’ün eski CHP’si değil, Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun eskittiği CHP’dir. 

Çin’in kalkınma programı

Altı Ok CHP’nin amblemindedir, iki kelime yazı olarak programındadır ama çoktandır uygulamada yoktur. 

Oysa Altı Ok şu anda Çin’dedir. Çin’in 40 yıldır uyguladığı ve kalkınmasına neden olan program, kabaca Altı Ok’tur. Çin Halk Cumhuriyeti, devrimcidir, cumhuriyetçidir, milliyetçidir, devletçidir, halkçıdır ve laiktir. 

Türkiye ile Çin’in ekonomi verilerini incelediğinizde açıkça görürsünüz: Türkiye iyi kötü Altı Ok programını uygularken Çin’in ilerisindeydi. Türkiye Altı Ok’tan vazgeçerken ve Çin Altı Ok’u uygularken önce makas kapandı, ardından tablo tersine döndü. Şimdi Çin nominal hesaplara göre dünyanın ikinci, satınalma paritesine göre dünyanın en büyük ekonomisi durumunda. 

Kültürel zenginlik meselesi

Bir hafta boyunca Türkiye’den 15 gazeteciyle birlikte Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesindeydik. Altı Ok programının Uygurların hayatını da geliştirdiğini gözlemledik. Çin’in büyük ekonomik atılımından ve bunun doğurduğu refahtan her bölge yararlanıyor.

Ziyaretimiz yine “belli çevreleri” rahatsız etti. Bir partinin ırkçı genel başkan yardımcısı ve seferber ettiği aparatlar, gezimiz boyunca gazetecileri sosyal medyadan “yalanlarıyla” taciz etti.

En büyük yalanları Uygurların dilinin yasak olduğu şeklinde. Oysa Uygurların “arap alfabeli” dili hayatın tam merkezinde. Bugüne kadar yüzlerce Uygurluyla tanıştım, hepsinin ismi Uygurcaydı, Uygurca konuşuyor, Uygurca eğitim almış. Tüm bölgede iki tabela var, uçaklarda Uygurca anons var, Uygurca tv ve gazeteler var. Uzun uzun yazmaya gerek yok, bir ülkenin bayraktan sonraki en önemli sembolü parasıdır, Çin’in parasında bile Uygurca var.

Neden? Çünkü Çin, farklı etnisiteleri bir kültürel zenginlik olarak görüyor. 

NATO’Türkçü Uygurculuk

Uygurculuk yapanların derdi başka tabi. Onlar bölgenin Çin’den koparılmasını istiyorlar. Tam da ABD’nin arzuladığı gibi. Bunun propagandasını da Türkiye’de “Türkçülük” diye ama “ırkçılık” düzeyinde yapıyorlar ve bunun siyasi izdüşümü elbette NATO’Türkçülüktür. Örneğin o ırkçı genel başkan yardımcısının ekibi, bölgeye giden gazetecilerin aslında Türk olmadığını propaganda ediyor. Şu kişiler Kürt, şu kişiler Ermeni diye, şunun kafa şekli Türk değil diye yayın yapıyorlar!

Dolayısıyla bu tipler sadece Çin’de değil, daha önemlisi Türkiye’de bölücülük yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Atatürk’ün bu tanımı etnisiteyi dışarıda bırakan modern millet tanımıdır, etnik değil siyasal kimliği esas alır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Japonya merkezli Nikei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik. 

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

Fidan’ın NATO’ya daveti

Ancak Fidan’ın asıl önemli mesajı NATO’yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye’nin 7-8 Temmuz’da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti. 

Fidan’ın bu ülkeleri sıralarken, bu ülkelerden “NATO’nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin’e karş Hindistan’a dayanmak istiyor 

ABD’nin Japonya planlaması

Dışişleri Bakanı Fidan’ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara’daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son bir kaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan’ın davetini, Washington’un talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor? 

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD’nin Çin’e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin’e karşı Japonya ve Güney Kore’yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu. 

Avustralya ise ABD’nin Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksınız, ABD, Fransa’nın Avustralya’yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere’yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS’u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda’yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’nin Asya-NATO’su alt grupları

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO’nun Asya’ya genişlemesine karşı olduğu için, birkaç zirvedir ABD’nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD’nin Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor. 

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO’sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor. 

Bunlar, 1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş’tan kalma ABD, İngiltere, Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı… 

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD’nin NATO’yu Asya’ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO’nun Asya’ya genişlemesi Türkiye’nin çıkarına değildir; tersine ABD’nin bu stratejisi, Türkiye’yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir. 

NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz’den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu’dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumdayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO’nun alanını kaydırarak, onu güncelliyor ve cephesini Avrasya’ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO’dan çıkmalıyken, Ankara’dakiler Türkiye’yi daha çok NATO’ya sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Orman kanununun panzehri

Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırladı. Uluslararası basında iki ziyaretin farkları üzerine çeşitli analizler yapılıyor. 

Ancak iki ziyareti birbiriyle kıyaslamak doğru bir yöntem değil. Çünkü ilki rakibin, ikincisi ise ortağın ziyaretiydi. Bu nedenle ilkinde “çatışma” dahil birçok uyarı, ikincisinde de ise ortaklığın her boyutta derinleştirilmesi amacı vardı. 

Hegemonizme karşı işbirliği

Bu temel fark Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı 40 anlaşmaya ve iki ülkenin dünyaya ilan ettiği ortak bildiriye yansıdı. 

Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu dünya düzeninin inşasına ilişkin ortak bildirisi” içeriği, mesajları ve hedefleriyle yeni dünya düzenine işaret ediyor.

Pekin ve Moskova’nın ortak bildirideki tespitleri şunlar: “Tek taraflı zorlayıcı yaklaşımlar, hegemonizm ve blok çatışması gibi olumsuz yeni sömürgeci eğilimler yükselişte. Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘orman kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıya.”

İki lider bu riske karşı dünyaya “çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler” çağrısı yapıyor.

Çin ve Rusya bu bildiriyle “tek taraflı yaptırımların, blok siyasetinin, sıfır toplamlı oyun stratejilerinin ve hegemonya girişimlerinin kabul edilemez olduğunu” belirterek, askeri ittifakların genişlemesini reddediyor ve insan haklarının diğer devletlerin iç işlerine müdahale için bahane olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Askeri işbirliğinin derinleştirilmesi

Çin ve Rusya, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisine de ortak tutumla karşı çıkıyor. 

Pekin ve Moskova, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine doğru genişleme eğilimine karşı çıkarken, Japonya’nın silahlanma programına ve askerileşmesine dikkat çekiyor, Tokyo’nun “ciddi güvenlik riski” oluşturduğunu belirtiyor.

İki ülke, bölgedeki bu risklerin karşılığında, askeri ilişkilerini daha ileri seviyeye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bunu ortak askeri tatbikatları artırarak, hava ve deniz devriyelerini genişleterek, savunma koordinasyon mekanizmalarını güçlendirerek ve güvenlik alanındaki karşılıklı koordinasyonu derinleştirerek yapacaklar. 

Küresel yönetişim sistemi

Putin’in Çin’e 25. ziyareti bu. Her ziyaret, iki ülkenin işbirliğinin ve ortaklığının seviyesinin artmasıyla sonuçlandı. Bunu bazen “en sert kaya” benzetmesiyle, bazen de “Mao ile Stalin’in işbirliğini aşan işbirliği” benzetmesiyle sundu iki başkent… 

İki liderin bu son zirvesinde de, Xi, ikili ilişkilerin “binlerce darbeye rağmen yeni zirvelere ulaştığını” belirtti. Xi, iki ülkenin “karmaşık ve değişken dünyada, daha adil ve makul bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışmasına” işaret etti. 

İran’a destek

İki liderin gündeminde iki çatışma da vardı. 

İran’a destek veren Xi ve Putin, ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırısının uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini ihlal ettiğini belirttiler. 

İki liderin Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin ortak saptamları ise meselenin köküne işaret ediyor: Çözümün, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu savundular. 

Putin başından beri “kök meselenin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyordu. 

Üç sonuç

Çin-Rusya zirvesini küresel güç mücadelesi bağlamında analiz edersek:

1) ABD hegemonyası zayıflıyor, çok merkezli/kutuplu yeni dünyanın inşası güçleniyor.

2) ABD’nin küresel liderlik kapasitesi zayıflıyor, Küresel Güney’in uluslararası ilişkilerdeki etkisi artıyor.

3) ABD-Avrupa işbirliği zayıflıyor, Çin-Rusya işbirliği güçleniyor. (Hatta Avrupa içinde ABD’den bağımsız Çin’le yararlı işbirliği yapma eğilimi yükseliyor.)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın elinden düşen iki kart

ABD’nin iki stratejik kartı var: Kürt kartı ve Tayvan kartı. 

İlkini bölgemizde, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de kullanıyor. İkincisini ise Çin’e karşı kışkırtıyor.

İran ve Çin, Trump’ın elindeki bu iki kartın koz değerini düşürdü. 

ABD basını: Trump Tayvan’ı sattı

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’den dönerken uçakta gazetecilere şöyle dedi: “Çin çok büyük, çok güçlü bir ülke. Tayvan ise çok küçük bir ada. Düşünün, orası Çin’e sadece 59 mil uzaklıkta. Biz ise 9 bin 500 mil uzaktayız. Bu biraz zor bir problem.”

Bu yorum ABD basını tarafından “Trump Tayvan’ı sattı” diye yorumlandı. 

Peki Trump’ı bu değerlendirmeye mecbur eden neydi? Çin’in gücü ve önceki yazımızda da altını çizdiğimiz gibi Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ilk kez bu konuda ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmasıydı. 

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD-Çin zirvesini değerlendirdiği ertesi günkü açıklamasında bunun altını bir kez daha kalın bir şekilde çizdi: “Tayvan sorunu uygun şekilde ele alınırsa ABD-Çin ilişkileri istikrarlı olacak. Aksi halde, iki ülke arasında gerginlikler ve hatta çatışmalar yaşanabilir, ilişkilerin geneli tehlikeye girebilir.”

İran Kürt kartını zayıflattı

Trump’ın elindeki Kürt kartını düşüren ise İran oldu. 

ABD’nin İran’a saldırısından önce İran’daki beş Kürt örgütü birleşerek rejimi yıkma hedefi ilan etmişti. Ancak İran ABD’ye direnirken ve ABD’nin müttefik ülkelerindeki üslerini vururken, bu beş örgüt harekete geçemedi bile. 

ABD ve İsrail bunun üzerine uzun yıllardır yatırım yaptıkları Kuzey Irak’taki Kürtleri devreye sokmaya çalıştı. Trump, savaşın ortasında bizzat Barzani ile Talabani’yi arayarak İran’da devreye girmelerini istedi. Ama onlar da genel gidişatı gördükleri için Washington’un çağrısını geçiştirdiler. 

Trump o günden beri bölgedeki Kürt örgütlerini suçluyor; “para verdik, silah verdik ama işlerini yapmadılar” diyor. 

Kürtlere ve Tayvan’a “hırsızlık” suçlaması

ABD Başkanı Donald Trump’ın elindeki Tayvan kartının Çin’in gücü ve Kürt kartının da İran’ın direnişi karşısında zayıflaması, bölgemizdeki Kürtler açısından da Tayvan Çinlileri açısından da derslerle doludur.

Bir kere Trump’ın Kürtlere ve Tayvan Çinlilerine yönelik yaptığı “hırsızlık” suçlaması bile yeterince ağır bir derstir. 

Trump İran’a karşı Kürtleri harekete geçiremediği günden bu yana neredeyse her gün en az bir kez Kürtleri “hırsızlıkla” suçluyor, “gönderdiğimiz silahları çaldılar” diyor, “verdiğimiz silahları isyancılara ulaştırmadılar” diyor. 

Trump Tayvan konusunda da “hırsızlık” suçlaması yaptı. Çin dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yaparken “Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı” dedi. 

Bu tarz Trump’a özgüdür sanılmasın, genel emperyalist ABD liderliği tutumudur; kimi zaman kullanır atar, kimi zaman böyle suçlar. Kürtlerin de Tayvan Çinlilerinin de çıkaracağı bir başka ders işte budur.

ABD güvenlik şemsiyesi delik deşik

Dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderlik kapasitesinin erozyona uğradığı ve çok merkezli/kutuplu bir dünyanın inşa olduğu bir süreç. ABD’nin bu gidişatı frenleyebilmek için attığı askeri adım Hürmüz Boğazı’na takıldı. 

Bunun birçok sonucu ortaya çıkmaya başladı. İşaret ettiğimiz “koz kartları” meselesi zorunlu sonuçlardan biridir. 

Ama daha önemlisi ve bu türden koz kartlarını sıra sıra düşürecek olanı ise şu: ABD’nin müttefiklerine açtığı “güvenlik şemsiyesinin” işe yaramadığı Körfez’de çok net bir şekilde görüldü. 

Bunun yansımalarını görmeye daha yeni başlıyoruz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İran’da askeri, Çin’de diplomatik yenilgi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyaretinden önce Ufuk Ötesi’nde yaptığımız analizde, “Trump’ın İran’da yenilerek, zayıf bir elle Çin’e gittiğini” belirtmiştik. 

Trump İran’da askeri yenilgi alarak gittiği Çin’de, bir de diplomatik yenilgi aldı. 

Atlantik’te şımarık, Çin’de saygılı Trump

Trump, iki ay öncesine kadar Çin’e karşı çatışmacı bir dil kullanıyordu. Bu ziyarette Trump’ın çatışmacı dilinin yerini, işbirliği arayan çok ölçülü bir dil aldı. Trump birçok meselede Çin ile birlikte hareket etmeye istekli görüntü verdi. 

Birçok uluslararası gözlemci, Trump’ın Pekin’deki konuşmasını, “ilk kez devlet adamlığı profiline yaklaştı” diye yorumladı. Trump’ın saldırgan, kibirli, şımarık, üsttenci, ölçüsüz dilinin yerine, Pekin’de muhatabına çok saygılı ve kibar bir dili vardı.

Özetle Atlantik ve Ortadoğu başkentlerindeki şımarık Trump’ın yerine, Çin’in başkenti Pekin’de çok saygılı ve ölçülü bir Trump gördük. 

İran’ın ABD’ye verdiği ders

Trump’ın ruh hali düzelmiş değil elbette. Onu Pekin’de saygılı olmaya zorlayan güçtür; birincisi Çin’in büyük gücü ve ikincisi de İran’ın verdiği ders. 

Bu köşede daha önce “Trump Hürmüz’de battı” başlıklı bir analiz yapmıştık. Evet, Trump İran’da boyunun ölçüsünü aldı ve o ölçünün de etkisiyle, başka ülkelere davrandığı gibi Çin’e davranamayacağını gördü. 

İran’a diz çöktüremeyen ABD’nin, Çin karşısında eşitliği ve dengeli ilişkiyi kabul etmek dışında bir çaresi yok artık. 

Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil

ABD’nin güç kullanımı seçeneği elbette var ama bu bir çözüm ya da çare değil. Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping açık açık uyardı Trump’ı, “Tukidides Tuzağına” düşülmemesini, “o tuzağı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma oluşturulmasını” savundu. 

Nedir Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”

ABD ve Çin aynı kaçınılmaz durumla karşı karşıya mı peki? Xi Jinping’in uyarısı bundan kaçınılabileceğine işaret ediyor. 

Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı ele geçirilmeli.

Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor. 

Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor. 

İlk kez “çatışma” uyarısı

ABD’ye savaşı tercih etmemesi gerektiğini anlatmanın yollarından biri de savaşın maliyetini göstermektir. İran Küresel Güney adına, Asya adına iyi bir ders vermiş ve o maliyeti hissettirmiş oldu ABD’ye. Çin bunun üzerine “çatışma” uyarısı ekleyerek ABD’ye kesin bir sınır çizdi. 

Evet, Pekin’deki ABD-Çin zirvesinin en kritik konusu Tayvan’dı ve Xi Jinping ilk kez geleneksel Çin diplomasisini aşarak ABD’ye “çatışma” uyarısı yaptı. Xi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söyledi. 

Bu, bugüne kadar Çin’in ABD’ye Tayvan konusunda yaptığı en sert uyarıydı. 

Çünkü İran’da da görüldü ki ABD’nin en iyi anladığı dil, gücün dilidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2026

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın