Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Esad karşıtlığının sonuçları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/11/2019
Önce Astana Süreci’nin, ardından Fırat Kalkanı Harekatı’nın, sonrasında Zeytin Dalı Harekatı’nın, son olarak da Barış Pınarı Harekatı’nın Erdoğan’ı Esad’la görüşmeye “mecbur edeceği” savunuluyordu ancak Erdoğan Esad’la bir türlü görüşmedi!
Erdoğan iç ve dış baskı oluştuğunda ya da Astana ortakları Adana Mutabakatı’nı işaret ettiğinde ise “Ben görüşmem, istihbarat düzeyinde görüşülür tabi” deme yolunu seçti.
Elbette istihbarat düzeyinde, hatta askeri düzeyde de görüşülür; zira savaşan iki devlet bile savaşın ortasında o düzeyde görüşür ama Türkiye’nin ve Suriye’nin ihtiyacı olan görüşme siyasi görüşmedir, diplomatik ilişkidir!
Esad’ın işaret ettiği görüşme
Nitekim Esad da askeri düzeyde görüşmeler yaşandığını belirtiyor: “Türkiye ile askeri düzeyde görüşüyoruz. Keseb’de muhtemelen iki veya üç toplantı yapıldı ve Rusya’da bir veya daha fazla toplantı yapıldı. Sayıyı tam olarak hatırlamıyorum, zira son iki yılda meydana geldiler.”
Peki görüşüldü de o askeri temaslardan bir sonuç çıktı mı? Onun da yanıtını veriyor Esad: “Ancak gerçek bir sonuç olmadı. En azından Astana’da kararlaştırılan İdlib’in silahtan arındırılmış bölgesinden çekilme ile ilgili bir çözüme ulaşmayı bekliyorduk. Bu yaşanmadı.”
Peki sonuç almak için ne gerekiyor? Onun da yanıtı var Esad’ın sözlerinde: “Ulusların çıkarları söz konusu olduğunda, kişisel duygularımızı bir kenara bırakmalıyız. Eğer bir araya gelmek sonuç verecekse, ulusların çıkarları için her şeyin yapılması gerektiğini söyleyebilirim.”
Ulusun ve AKP’nin çıkarı farklı
Evet, Esad gibi Türkiye kamuoyunun çoğunluğu da “ulusların çıkarı” gereği Erdoğan ile Esad’ın görüşmesini istiyor.
Fakat Suriye meselesinde “ulusun çıkarı” ile “iktidarın çıkarı” temelden farklı… O nedenle Erdoğan ısrarla Esad’la görüşmüyor!
Ulusun çıkarı ne? Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün korunması, bunun için de terör koridorunun engellenmesi, Şam yönetimini devirmeye çalışan her türlü dış destekli terörün son bulması, ABD emperyalizminin Suriye’den kovulması…
Peki AKP iktidarının çıkarı ne? AKP en başından itibaren Esad’ı devirmeyi hedef edindi, olmayacağının görünmesinden sonra da Suriye’nin kuzeyinde kendi denetiminde bir ÖSO devletçiği kurmayı (yani federalizm) hedefledi.
Ve AKP iktidarı, kendi çıkarını gerçekleştirebilmek için de ulusun çıkarı olan konuyu “görünür hedef” ilan etti: Terör koridorunu önlemek! (Ki daha birkaç yıl öncesine kadar PYD liderini Ankara’da kırmızı halı ile karşılayıp “Özerkliğinize karışmayız, yeter ki ÖSO’yla Esad’a karşı ittifak yapın” diyorlardı!)
Oysa terör koridorunu önlemenin en kolay yolu Suriye’yle birlikte hareket etmekti. Ancak AKP terör koridorunu, gerçekte yerine ÖSO koridoru inşa etmek üzere önlemek istediğinden, Esad’la anlaşmamakta ısrar etti!
Esad karşıtlığı ABD’ye yarıyor
Olan çok kısaca budur ve AKP’nin çıkarını gerçekleştirmek için terör koridorunu önlemek üzere harekete geçmiş olması, yine de önemli bir işi yerine getirmiştir; bu bakımdan yararlıdır.
Fakat Türkiye’nin tam sonuç alabilmesi ve olası tuzaklara düşmemesi için Suriye’yle anlaşmak, artık dünden daha acildir! Şundan:
Erdoğan’ın Barış Pınarı Harekatı’na rağmen, hâlâ Esad’la anlaşmamakta ısrar etmesi, harekatın amacına zarar veriyor. Şöyle ki:
Türk ordusunun harekâtı karşısında PYD/YPG Şam’a yanaşmak zorunda kaldı ve deyim yerindeyse teslim bayrağı çekti. Ankara Şam’la anlaşsa, Rusya’nın da Şam-PYD görüşmelerindeki garantörlüğüyle mesele büyük oranda çözülecekti; YPG birlikleri Suriye ordusu içinde eritilecekti…
Ancak Ankara’nın Şam karşıtlığını sürdürmesi hem Washington’a hem de PYD’ye fırsat doğurdu.
1. Trump, 13 Kasım’da Erdoğan’la Beyaz Saray’da yapacağı görüşme öncesinde yeniden PYD’ye çengel attı ve “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” dedi.
2. PYD, Şam yönetiminin “Suriye ordusuna katılın” önerisini olumlu değerlendiriyordu. Trump “petrol bölgesi bekçiliği” görevi verince, Esad’ın önerisini reddettiler.
Böylece Erdoğan’ın Esad’la anlaşmamasının kısa vadede ilk iki olumsuz sonucu ortaya çıktı.
Açık ki, yanlışta ısrar, daha da büyük sorunlara yol açacak!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2019
Bu tezgâh tutmamalı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/11/2019
Hep söylüyoruz: Ankara ile Şam’ın işbirliği, kritik önemde. Aynı şekilde Türk ordusu ile Suriye ordusunun sahadaki işbirliği de…
Açık ki hem YPG, hem de ÖSO içinde kimi gruplar, provokasyonlarla bu iki orduyu karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Bu bölge için büyük felaket olur. ÖSO tarafından ele geçirilenlere uygulanan işkence görüntüleri de işte bu provokasyonların bir parçasıdır.
O nedenle “aman dikkat” diyoruz ve uyarıyoruz:
Türk ordusunun ÖSO ile birlikte hareket etmesi hem siyaseten hem de askeri olarak büyük bir yanlıştı, hâlâ da yanlıştır!
Siyaseten yanlıştır çünkü Suriye’nin resmi ordusu zaten vardır ve “Özgür Suriye Ordusu” ya da “Suriye Milli Ordusu” diye bir yapı kurduğunuzda, “Suriye’nin birliğini” savunmanız sözde kalır. Çünkü bir ülkede bir ordu olur, iki ordu iki devlet demektir!
Askeri olarak da yanlıştır. Türk ordusu ÖSO’ya ihtiyaç duymadan da terörle mücadele edebilir ama ÖSO’yla birlikte hareket etmesi, TSK’yi sahada provokasyonlara açık hale getirmektedir. ÖSO’nun Türk ambulansında, Türk askerinin gözü önünde ele geçirilenlere işkence yapması suçtur ve sorumluluğu nedeniyle TSK’yi de bağlayabilecek niteliktedir.
Türk ordusunun yüksek komutanları bu tabloya müdahale etmeli ve siyasetin emriyle hareket etmek durumunda kaldıkları ÖSO’nun suç teşkil eden bu uygulamalarını hızla önlemelidir. Diğer yandan ÖSO’nun suç içeren uygulamalarına müdahale etmeyen, hatta marifetmiş gibi o görüntüleri çekip medyaya servis eden TSK mensuplarına da hızla soruşturma açılmalıdır. Diğer yandan tüm bunlardan bağımsız olarak da, askeri harekât teçhizatı işlevi olmayan, yani bir askerin yanında bulunması gerekmeyen cep telefonları da toplanmalıdır!
Türk ordusu ve Suriye ordusunu karşı karşıya getirme tezgâhları şu ana kadar tutmamıştır, şu andan sonra da tutmaması için önlemler alınmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Kasım 2019
Ortadoğu’da büyük gaz savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/11/2019
ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çekiliyor ancak geri bir mevzide, Suriye petrol yataklarında kuvvet bulunduracağını ilan ediyor.
Hegemonyası inişe geçen ABD için bu ne kadar mümkün olacak, soru işaretli ama Ortadoğu’daki gaz savaşının yeni bir boyutta süreceğine işaret ediyor elbette…
O nedenle incelemeliyiz:
Amerikan Koridoru
ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru inşa etme hedefi, bugün bölgemizde yaşadığımız sorunların temelidir.
Kuşkusuz bir proje olarak bu koridor, sadece enerji koridoru değildir; aynı zamanda İsrail’in güvenliği için bir koridordur; üzerine bir Kürt devleti inşa edilecek koridordur; bölge ülkelerini bölecek bir koridordur!
Koridor bir enerji koridoru olarak da Çin’in enerjiye ulaşımını engelleme koridorudur; Rus gazının önemini azaltma koridorudur; İran gazının satışını durdurma koridorudur; Katar, Mısır ve Doğu Akdeniz gazlarını kontrolüne alma koridorudur.
Bu mesele anlaşılmadan ne 8 yıldır süren Suriye meselesi anlaşılır, ne Körfez-Katar gerginliği anlaşılır, ne bir yönü İhvan meselesi olan Türkiye ve Katar’ın Suudi Arabistan’la karşı karşıya gelmesi anlaşılır, ne de Doğu Akdeniz’de yaşanmakta olan yeni enerji savaşı anlaşılır.
Daha anlaşılır olması için bölgedeki somut gaz projelerinin güzergahını ve akıbetlerini özetleyelim:
Mısır, Katar ve İran gazı
1. Mısır gazı, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Türkiye güzergahını izleyerek Avrupa pazarına ulaştırılacaktı.
2008’de başlayan proje, 2011’de Suriye’de “ortaya çıkan” iç karışıklık sonucunda rafa kalktı.
2. Katar 2009’da Suriye’ye bir boru hattı önerisi götürdü: Katar gazı Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye güzergahı üzerinden Avrupa pazarına ulaştırılacaktı.
Katar’ın projesi bir ABD projesiydi. Esad yönetimi müttefikleri Rusya ve İran’ın çıkarlarına aykırı olan bu projeyi reddetti.
3. Esad yönetimi, Katar gazının taşınması projesini reddedip, 2011’de İran gazının taşınması için bir anlaşma yaptı. İran, Irak, Suriye güzergahları üzerinde bir boru hattı inşa edilecek ve İran gazı Doğu Akdeniz’den Avrupa pazarına satılacaktı.
Suriye nasıl karıştırıldı?
Tunus ve Mısır’da halk hareketlerinin iktidar devirdiği şartlarda, ABD 14 Mart 2011’de İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi” topladı. Zirvede Başbakan Erdoğan “Değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz” derken, Dışişleri Bakanı Davutoğlu da “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütmezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz” uyarısı yaptı.
Ve 4 gün sonra 18 Mart 2011’de Suriye’de iç karışıklık başladı.
Ankara Esad‘a İhvan’ı hükümete monte etmesi önerisi götürdü, haliyle reddedildi. Körfez ülkelerinin Haziran 2011’de Esad’a götürdüğü teklif ise şuydu: Eğer Esad İran-Irak-Suriye boru hattı anlaşmasını iptal ederse hem 150 milyar dolar yardım yapacaklardı hem de iç karışıklığı sona erdireceklerdi! Esad bu teklifi reddedince sınırlar açıldı ve pek çok ülkeden on binlerce terörist Suriye’ye karışıklığı büyütmek ve yönetimi devirmek için sokuldu.
Enerjipolitik
Suriye’deki iç karışıklığa ABD adına üç ülke vekalet ediyordu: Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar.
Ancak Esad ve Suriye halkı direndi; İran ve Rusya yardım etti… Böylece Atlantik cephesinin Esad’ı devirme ve Suriye’yi bölme hedefi gerçekleşemedi.
Bu süreçte Mısır ile Kıbrıs ve İsrail ile Kıbrıs arasında büyük doğalgaz rezervleri bulundu.
Bir başka önemli gelişme daha vardı: İhvan eksenli olarak ABD’nin Suriye’deki vekilleri bölündü. Şöyle ki, 2011’in başında Mübarek’i deviren halk hareketine sonradan dahil olan örgütlü güç İhvan, halkın devrimini çalmıştı. Halk daha sonra İhvan iktidarını yıkmak için de ayaklandı. Bu kez halkın devrimini asker çaldı ve Sisi başa geçti. Ardından Mısır’da Sisi’yi destekleyen Suudi Arabistan ile Sisi’ye karşı çıkan Türkiye ve Katar ayrıştı.
Babasının tahttan feragat etmesiyle başa geçen yeni Katar Emiri el Tani, doğalgaz rezervi ortak sahada bulunan İran’la işbirliği yapmak istedi ve Körfez ülkelerinin hedefi oldu. (İlk üç büyük gaz rezervi: Rusya 35, İran 33 ve Katar 25 trilyon metreküp; bunun 51 trilyon metreküpü İran-Katar ortak sahasında)
Doğu Akdeniz’deki rezervler ise Mısır, İsrail ve Kıbrıs Rum kesimini ve elbette Yunanistan’ı müttefik yaptı. Yine İsrail ile Suudi Arabistan da İran’a karşı stratejik işbirliği kararı aldı.
Doğu Akdeniz’deki esas ortak
Çok kısaca özetlediğimiz şu tablodan çıkan önemli bir sonuç var: 2011 öncesi tablo, Türkiye için enerjipolitik bakımından da çok daha iyi bir tabloydu.
Peki tablo diğer yandan neye işaret ediyor? Türkiye sadece “terör koridoru” nedeniyle değil, Doğu Akdeniz gaz savaşında mevzi elde edebilmek için de o coğrafyaya en yakın ülke olan Suriye’ye işbirliği yapmak zorunda!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2019
ABD ve Rusya mutabakatlarındaki YPG sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/10/2019
ABD için Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan Amerikan Koridoru stratejik bir hedeftir. Washington yönetimi “yenilmeden” bu hedefinden “kesin olarak” vazgeçmez.
ABD, artık hegemonyası inişe geçtiği için bu hedefini bölgeye dayatamamakta, ancak daha geri mevzilerde bu hedefi için tutunmaya çalışmaktadır.
Daha somut söylersek: ABD’nin 30 km derinlikten YPG’nin çıkmasını kabullenmesi, hegemonyasının inişi nedeniyledir; ancak “kara ordusu” YPG’yi şimdi Suriye’nin petrol bölgesinde görevlendirmesi, geri mevzide tutunma çabasıyla ilgilidir.
Trump’la ateşkes, Putin’le sona erdirme
Trump yönetimi, ekonomiye ağır maliyeti nedeniyle Suriye’den çekilmek istiyor ancak çekilmeyi birbirine bağlı olan şu dört konunun güvencesi çerçevesinde yerine getirmeye çalışıyor: 1) İsrail’in güvenliğini garantiye alarak, 2) PKK/PYD/YPG kartından vazgeçmeden, 3) İran’ı baskı altında tutmaya çalışarak ve 4) Irak ile Suriye’deki petrol/gaz bölgelerini denetiminde tutarak…
İşte Barış Pınarı Harekâtı, Trump ile Erdoğan’ın uzlaştığı bu zeminde başladı ve 2. ile 4. maddelere dokunan boyuta varmadan önce, 120 saatlik bir “ateşkes” ilan edilerek, 480×30 yerine 120×30 kilometrekare alanda bir “cep bölge”de mutabakata varıldı.
Ve yine Barış Pınarı Harekâtı, o 120 saatlik “ateşkesi” takip eden 150 saat sonunda, Rusya’nın YPG’yi 120×30 kilometrekarelik alanın her iki tarafındaki bölgeden çıkarmayı vaat ettiği ikinci bir mutabakatla tamamen sona erdirildi.
Bu iki mutabakatın kazananlarını, kaybedenlerini ve ortaya çıkan siyasi tabloyu önceki yazımızda incelemiştik. Bugün ise her iki mutabakatta var olan YPG sorununa dikkat çekeceğiz ve çözüme işaret edeceğiz.
ABD ve Rusya’nın YPG’ye ortak bakışı
1. Her iki mutabakatta da YPG “terör örgütü” olarak nitelenmiyor.
2. Trump/Pence, Erdoğan’la mutabakatının hedefine, YPG’yi 30 km derinliğin altında güvenceye almayı koymuştu. Nitekim Trump “Türkiye Kürtlere ateş açmaması gerektiğini tümüyle anlıyor, yoksa geniş çaplı yaptırımlar uygularım” (25.10.2019) demiş ve AKP’ye yaptırımları kaldırmıştı.
Rusya’yla varılan mutabakatta da YPG aslında dolaylı güvence altında. Putin’in mutabakat sonrası yaptığı basın açıklamasında “Kürtlerin hukukundan” bahsetmesi, “çok uluslu Suriye” gibi federasyona işaret eden nitelemelerde bulunması “Suriye Kürtleriyle diyalog” mesajı vermesi, o güvenceye işaret etmektedir.
3. Türkiye’nin her iki mutabakat ortağı da, ABD ve Rusya da, kırmızı bültenle aranan YPG komutanı Mazlum Kobani’yi doğrudan muhatap kabul ediyor: ABD Başkanı Trump, Mazlum Kobani’yle doğrudan telefonda görüşüyor ve kendisini “General Kobani” olarak kutluyor! Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ise Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov ve komutanlarıyla birlikte “General Kobani” ile video konferans yapıyor ve bunu medyaya servis ediyor!
ABD ve Rusya’nın YPG’ye farklı bakışı
Elbette Moskova’nın PYD/YPG’ye yaklaşımı ile Washington’un yaklaşımı aynı değil ve pek çok noktada örtüşmüyor: ABD Kürtleri Suriye’yi bölmenin aracı olarak kullanmaya çalışırken, Rusya Kürtleri Suriye’nin bütünlüğü içinde tutmaya çalışıyor. Bu çok önemli ve temelden bir farktır.
Kuşkusuz o bütünlüğün “siyasi birlik” temeli yerine “federasyon” içinde olup olmaması Moskova açısından kırmızıçizgi ya da büyük sorun değil!
Tersine Moskova, ABD’nin kartı olmaktan çıkarılacak bir PYD’nin, Suriye’de federasyon altında kültürel özerkliğini kabul edebileceğine dair işaretler veriyor uzun zamandır…
YPG konusunda Türkiye’nin ortağı kim?
Evet, ABD temel hedefinden vazgeçmiş değil ve geri bir mevzide tutunmaya çalışıyor: Pentagon YPG’yi Suriye’deki petrol bölgesinin bekçisi ve İran’ı Irak-Suriye sınırında tutacak bir sınır muhafızı olarak elde tutmaya çalışıyor.
Türkiye; ABD’nin son tahlilde Suriye’yi bölme hedefini koruyacak bir şekilde YPG’yi petrol bekçisi olarak kullanma amacıyla; Rusya’nın YPG’yi Suriye’nin bütünlüğü içinde ama federasyona razı olarak kabul etme politikası arasında sıkışmak zorunda değil!
Türkiye’nin YPG konusunda yegâne ortağı Suriye’dir: Şam yönetimi Barış Pınarı Harekatı’ndan önce, 16 Eylül 2019’da YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDG’yi “terör ögütü” ilan etti ve bir mektupla BM’ye şikâyet etti.
Tek başına bu gerçek bile Ankara ile Şam’ın işbirliği yapması gerektiğini ortaya koymaktadır!
Kürtleri bir terör örgütüne asker olmaktan çıkarıp ülkeye yurttaş yapacak olan çözüm de, Kürtleri ABD’nin kara ordusu ve petrol bekçisi olmaktan kurtaracak çözüm de Ankara-Şam işbirliğinden geçer!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ekim 2019
Soçi’den çıkan siyasi tablo
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/10/2019
Soçi’de Erdoğan ile Putin arasında imzalanan 10 maddeli Mutabakat Muhtırası, Suriye meselesinde yeni bir dönemin başlangıcıdır.
ABD’nin kaybettiği ve Suriye’nin birliğini yeniden sağlayacağı yeni dönemin…
Erdoğan muzaffer mi oldu?
Meseleyi sadece son 10 günü ile değerlendirenler, nasıl yapıyorlarsa, tabloda Trump’ı, hatta Putin’i dize getiren bir “muzaffer Erdoğan” portresi görüyorlar!
8 yılı, Erdoğan’ın Esad rejimini yıkma ve İhvan rejimi kurma hedefini, o hedefi gerçekleştirmek için PYD’yle bile işbirliği aramasını, Suriye’nin kuzeyinde PYD bölgesinin oluşmasına katkı yapmasını, sınırlarını Esad’ı devirmeye gelen uluslararası teröristlere açmasını, Şam yönetimi ve ordusu yerine topraklarında sözde hükümet ve ordu kurmasını bir kenara bırakır ve sadece son 10 güne bakarsak, doğru, Erdoğan’ı da kazananlar listesine yazabiliriz.
Tabi yangını çıkaran, her söndürülme hamlesinde üstüne benzin döken ama en sonunda, o da başkasının zoruyla eline tutuşturulan bir kova suyu sönmekte olan yangına döken biri ne kadar başarılıysa, Erdoğan da o kadar başarılıdır!
Kuşkusuz, 8 yıl safhalara ayrılıp ayrı ayrı incelenebilir ama sonuçtan “muzaffer Erdoğan” çıkarmak, hem bilimsel değildir, hem de haliyle apolitik bir incelemedir. Zafer nidaları atanların durumu, 8-0 geride oldukları bir maçta son dakikada gol atıp, “ilk 89 dakikanın ne önemi var, önemli olan son dakikadır” deyip, 8-1 yenildikleri maçı, 1-0 yenmiş gibi sevinenlere benziyor…
Gelelim son 10 güne…
Mutabakatın sonuçları
Barış Pınarı Harekâtı için hangi hedefi koydu iktidar? 440 km genişliğinde ve 32 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulacak, YPG terör örgütü temizlenecek ve Türkiye’deki Suriyeliler güvenli bölgeye yerleştirilecek.
Önce ABD’yle 120 saat, üzerine Rusya’yla yapılan 150 saatlik “operasyonu durdurma” mutabakatı sonucunda tablo şimdi nasıl peki?
1. Barış Pınarı Harekâtı bitti. Bunu önce Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, ardından da Milli Savunma Bakanlığı ilan etti.
2. Erdoğan’ın 440 km uzunluğunda ve 32 km derinliğinde güvenli bölge hedefi gerçekleşmedi; yerine 120 km uzunluğunda ve 32 km derinliğinde bir cep bölge elde edebildi.
3. Erdoğan’ın hedefi olan ama ele geçirilemeyen diğer 320 km uzunluğundaki bölge ise Suriye ile Rusya’nın denetiminde olacak. Türkiye, bu 320 km uzunluğundaki bölgenin Kamışlı dışındaki kısmında ama 10 km derinlikte kalmak şartıyla, Rusya’yla birlikte kontrol devriyesi atacak.
4. YPG, 32 km derinliğin dışına çıkarılacak.
Peki, bu tabloya göre kimler kazandı, kimler kaybetti?
ABD, YPG ve İsrail kaybetti
1. Yukarıda belirttik; öncelikle ABD kaybetti!
2. İkinci olarak YPG kaybetti. Tamam, şimdilik 32 km’nin dışında varlığını koruyacak ama ABD’nin desteği olmadan kazanımlarını sürdürme şansı yok.
3. Üçüncü olarak İsrail kaybetti; zira Amerikan Koridoru, İsrail’in güvenliğinin de garantisiydi.
Esad, Putin ve Türkiye-Suriye dostluğu kazandı
1. Kazananların en başında Esad var; yıkılmadı ve 8 yıllık saldırıdan ülkesini tek parça olarak çıkarmayı başardı. İşgal olarak nitelediği “güvenli bölge”nin de en sonunda ortadan kalkacağını biliyor. Barış Pınarı Harekâtı’nı fırsata çevirerek, kuzeyde yeniden egemenlik kurmaya başladı.
2. Putin kazandı. Savaşı ABD başlattı ama barışı Rusya getiriyor. Putin şimdi bu diplomatik başarıyı bölgede silah satışı dahil, askeri ve ekonomik kazanımlara dönüştürmekte kullanacak.
3. Türkiye-Suriye dostluğu kazandı! Soçi’de Putin’le el sıkışan Erdoğan, mecburen ele geçirmek istediği 320 km’de Şam yönetiminin varlığını kabul etti. Bu harita, Ankara ile Şam işbirliğinin zemini olacak. Erdoğan istemese de, Türkiye ile Suriye yönetimi anlaşacak!
4. Erdoğan’ın İhvancılığı ve mezhepçiliği Suriye’de kaybetti ama siyasi manevraları ve ittifak yapabilme becerisi ile Türkiye’de iktidarını koruyabildi. Bir yönüyle Erdoğan da kazanmış oldu: Siyasi hatalarından kaynaklanan kayıplarını, Türk ordusunun gücünü kullanarak telafi etmeye çalıştı ve bunu, muhaliflerinin de dolaylı desteğiyle, iç politikada bir kazanıma dönüştürdü!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2019
Mektup ve mutabakat
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/10/2019
7 Ağustos tarihli Erdoğan-Trump Mutabakatı: Tampon Mutabakatı diyebileceğimiz bu anlaşma 440 km genişliğinde ve 5-10 km derinliğinde bir bölgenin ele geçirilmesini hedefliyordu. AKP hükümeti 5-10 km derinlik yerine, derinliğin 30 km’ye çıkarılmasıyla tamponun güvenli bölgeye dönüştürülmesini ve bölgenin denetiminin Türk askerinde olmasını istiyordu. Trump’ın Suriye’den asker çekme girişimine karşı olan Kongre ve Pentagon ise denetimin sadece Türk askerinde olmasını kabul etmiyor, ABD askeriyle birlikte olması gerektiğini zorluyordu. 10 km derinliğin ise altındaki PYD bölgesinin fiilen AKP tarafından tanınması karşılığında, 30 km’ye çıkarılabileceği kabul ediliyordu.
6 Ekim tarihli Erdoğan-Trump Uzlaşması: 2 ay boyunca bir gelişme sağlanamaması üzerine Trump ve Erdoğan karşılıklı geri adım atarak 6 Ekim tarihli uzlaşmada, Güvenli Cepler Mutabakatı’nda buluştular: ABD askerleri operasyon bölgesinden çekilecek; Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacak; ABD bu operasyonun içinde olmayacak ve desteklemeyecek; ABD’ye yük olan IŞİD’li tutuklular ve ailelerinin barındırıldığı kampların sorumluluğu Türkiye’de olacak; Türkiye “cep bölgeler” kuracak…
Barış Pınarı Harekâtı
Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı bu şartlarda başladı ama Astana ortakları İran ve Rusya’dan bile istediği desteği alamadı. Bunun en önemli nedeni harekatın Şam yönetimiyle bir anlaşmaya varılmadan yapılıyor olmasıydı. Diğer yandan AKP hükümetinin sahadaki kimi “toprak bütünlüğüne” aykırı eylemleri, özellikle Tahran’da ama Moskova’da da ciddi endişe yaratıyordu. Ancak Moskova yine de harekattan kimi kazanımlar gördüğü için Tahran gibi kökten karşı çıkmıyordu.
Nitekim Şam-Moskova açısından şu kazanımlar oldu: PYD Şam’a 4 maddelik taahhütname ile zorunlu yanaştı; Suriye ordusu, Türk ordusunun denetimine aldığı alandan daha fazlasında, tek kurşun atmadan egemenliğini tesis etti ve AKP’nin hedefi açısından kesintisiz bir 440 km genişliğinde bölge ele geçirmek, eğer Suriye ordusuyla savaşmayı göze almayacaksa, imkânsız hale geldi.
Diğer yandan Pentagon, “kara ordusu” YPG’nin Şam’a teslim olma sürecini stratejik bir kayıp olarak gördü ve ABD Kongresi, Trump’ın Suriye’den çekilme kararını engelleyecek bir tasarıyı hızla devreye soktu. Azil soruşturmasıyla da sıkışmış olan Trump, içeriden gelen bu büyük basıncı içeride dengelemek için hemen her gün Türkiye’yi hedef alan sosyal medya mesajları paylaştı. Erdoğan o tehditlere neden sessiz olduklarını şu sözlerle açıkladı: “Trump baskıları hafifletmek için mecburen tweet üzerinden bazı mesajlar veriyor.”
Erdoğan-Pence Mutabakatı
İşte bu şartlarda ve AKP’nin 8 gündür sessiz kaldığı, kabul edilemez nitelikteki 9 Ekim tarihli “Trump mektubu”nun gölgesinde 17 Ekim’de Erdoğan-Pence Mutabakatı yapıldı.
Harekatın 10. gününde yapılan bu üçüncü mutabakat, imzalanan 13 maddesi incelendiğinde görülecektir ki, iki taraf açısından da hem geri adımlar hem de kazançlar içermektedir:
ABD açısından kazançlar:
1. TSK baskısı altındaki YPG, 5 günlük silah bırakma kararıyla, 32 km derinliğin altındaki “korunaklı bölge”ye taşınacaktı. (Peki ABD o bölgede kalabilecek mi, soru işareti.)
2. PYD’nin Şam yönetimine teslim olma sürecine müdahale edilmiş oluyordu.
3. Moskova’nın zorladığı olası Ankara-Şam ilişkisi baltalanıyordu.
4. Ankara’nın Atlantik cephesinde olan bir ayağı, yeni bir anlaşma ile orada tutulmaya devam ettiriliyor ve Astana cephesinde olan diğer ayağı yerinden oynatılmaya zorlanıyordu.
Erdoğan açısından kazançlar:
1. Erdoğan, 120 km genişliğinde ve 32 km derinliğinde bir cep bölge kazanacaktı.
2. Kişisel mal varlığının da dahil edildiği ABD yaptırımlarını askıya aldırtıyordu.
3. Dünyanın “harekâtı durdurun” baskısına karşı zaman kazanıyordu ve ABD’yle anlaşarak o baskıları bir ölçüde sönümlüyordu. (ABD’nin, Rusya’yla birlikte BM’de Türkiye karşıtı açıklama yapılmasını engellediği unutulmamalı!)
4. Ve elbette mutabakata rağmen harekât, İstanbul’u kaybederek iktidarı inişe geçen Erdoğan için önemli bir siyasi kazanç oldu.
Tuzağa dikkat
Fakat Erdoğan ile Trump’ın anlaşmasının nasıl sonuçlar doğurabileceği, ancak Putin’in yapacağı hamleden sonra netleşecektir. Zira Suriye’de inisiyatif Putin ve Rusya’dadır; Trump ve ABD’nin mutabakat hamlesi ise geri bir mevzide tutunma hamlesinden öte bir şey değildir!
Bitirirken, ABD’nin tüm bu mutabakatlarla zorlamak istediği o tuzak hedefi anımsatalım: Türkiye’yi PYD’yi tanımaya mecbur etmek! “Türkler ile Kürtler arasında arabuluculuk yapacağız” diyen Trump’ın mutabakatı “İki çocuğun (TSK ve YPG) kavga etmesine izin verdik, sonra da ayırdık” şeklinde tanımlamasını ve Erdoğan-Pence Mutabakatı görüşmeleri boyunca ABD heyetinin eşzamanlı olarak PYD yetkilileriyle görüşerek bir “dolaylı müzakere” başlatmasını önemle not edelim!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2019
Kürt’ü ‘kart’ olmaktan çıkarmak
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/10/2019
PKK’nin Suriye tarihini çok kısaca dört dönemde inceleyebiliriz:
1. Dönem: Hafız Esad’ın, biraz da Ankara’nın 1982’deki İhvan ayaklanmasına verdiği desteğe yanıt olarak PKK’yi himaye ettiği ve Türkiye’ye kötü komşuluk yaptığı dönem.
2. Dönem: Türkiye’nin sınıra asker yığarak Şam’ı, Öcalan’ı himaye etmekten vazgeçirttiği ve 1998’de Adana Mutabakatı imzalatarak başlayan iyi komşuluk dönemi. Bu dönem PKK’nin büyük güç kaybettiği dönemdir.
3. Dönem: ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle başlayan ve PKK’nin bölgede güç olmaya başladığı dönem. Suriye yönetimi bu dönemde Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerini sürdürdü ve Adana Mutabakatı’nın gereğini yerine getirdi. 2003’te kurulan PYD, Beşar Esad yönetiminin baskısı altındaydı.
4. ABD’nin ve maalesef Türkiye’nin Suriye’de Esad rejimini devirmeye kalktığı 2011 yılından sonraki dönem. PKK’nin Suriye kolu PYD bu süreçte büyük güç kazandı; Obama’nın ifadesiyle Suriye’de ABD’nin “kara ordusu” oldu.
Bu dönemde Ankara da Esad karşıtlığı temelinde maalesef PYD’yi destekledi; Öcalan’ın PYD’ye talimatlarının ulaştırılmasından, PYD lideri Salih Müslim’e “özerkliğinize karışmayız” desteği vermeye kadar…
PKK’nin ABD gücüne bağımlılığı
Bu çok kısa özetten çıkan sonuçlar şunlardır:
1. ABD bölgemizde güçlüyken, PKK de güçlüdür; ABD zayıfladığında PKK de zayıflar!
2. Bölge güçlüyken ve bölge ülkeleri arasında işbirliği varken PKK zayıflar, bölge ülkeleri birbirine karşıt konumlandığında ise PKK güç kazanır!
Bu iki sonuca ek olarak, bir de bölge ülkelerinin birbiriyle rekabetinden kaynaklı üçüncü bir sonuç vardır:
3. Bölge ülkelerinin birbirilerine karşı “Kürt kartı” kullanması, PKK’ye alan açar!
Kürtlerin için dersler
Trump, göreve geldiği ilk günden beri Ortadoğu’dan çekilmek istiyor; Trump karşıtı güç odağı ise bölgede bulunmayı sürdürmekten yana…
Trump bu nedenle son iki yılda üç kez geri çekilme açıklaması yaptı ancak devamını somut olarak getiremedi.
Trump ikinci kez seçilerek bu çizgisini sürdürebilir mi, hatta ikinci kez seçilse bile bu çizgisini sürdürebilir mi, kesin bir şey söylemek şu aşamada pek mümkün değil.
Fakat kesin olan bir şey var: ABD hegemonyası inişte ve Beyaz Saray’ı kim yönetirse yönetsin, büyük askeri operasyonları finanse etmesi artık pek mümkün olmayacak!
Bu gerçeği en iyi okuması gerekenlerin başında Kürtler gelmektedir. İşte bir kez daha görülmüştür: ABD çıkarları için PKK’yi “kara ordusu” olarak da kullanır ve yine çıkarları gereği ortada da bırakır!
Sadece PKK mi? Barzani de elbette!
Son 25 yılda ABD’nin Kürtleri kaç kez sattığı, Kürtler açısından alınabilecek en önemli derstir!
ABD üst düzey Dışişleri yetkilisinin Amerika’nın Sesi’ne yaptığı şu açıklama tüm Kürtlere ders olmalıdır: “Kürtlere hiçbir zaman Türkiye’ye karşı onları askeri güç kullanarak savunacağımızı söylemedik.”
PYD’nin Şam’a taahhütnamesi
Barış Pınarı Harekâtı ile bölge için yeni bir fırsat oluştu: PYD’yi ABD kartı olmaktan çıkarmak!
Şam yönetimi ile PYD arasında yapılan görüşmeler, işte bu fırsatı kullanabilmenin yoludur.
Elbette PYD, ABD kendisini sattığı için Şam yönetimine yanaştı…
Elbette PYD, TSK baskısı altında olduğu için Şam yönetimiyle anlaşma arıyor…
Ancak bu iki gerçeğe rağmen AKP cephesinden “Şam-PYD görüşmelerine” tepki göstermek anlamsızdır. Sonuçları itibariyle PYD’nin ABD’nin “kara ordusu” olmasındansa, Suriye ordusuna “dahil olması” Şam’ın da, Ankara’nın da yararınadır; hatta Kürtlerin de!
Üstelik AKP cephesinden sunulduğu gibi ortada bir “anlaşma” da yoktur; tersine dün Mehmet Yuva’nın ayrıntılarını Aydınlık’ta yazdığı gibi, 4 maddeli bir “taahhütname” vardır: PYD’nin Şam’a taahhütleri…
Özetle PYD, “Suriye Arap Cumhuriyeti ordusu saflarında ve bayrağı altında yer almaya” söz vermiştir. Bu aslında “beyaz bayrak” çekilmesidir. Zira tek bayrak altında PYD ayrı bir yapılanma olarak kalamayacak ve eriyecektir.
Şimdi Ankara, Şam ile işbirliği yaparak, Suriye ordusunun ülkenin kuzeyinde egemenliğini tesis etmesini kolaylaştırmalıdır.
ABD’yi tamamen devreden çıkartacak ve Kürtleri de bölgede “ABD’nin kartı olmaktan” kurtaracak işbirliği fırsatı kapımızdadır.
AKP’nin “fetih” hevesiyle Türkiye’ye bu fırsatı teptirmesi kesinlikle kabul edilemez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2019
Putin’in üç hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/10/2019
AKP hükümetinin başından itibaren büyük yanlışlıkla süren Suriye dış politikasındaki tek doğru taktiği, Rusya’nın uzattığı eli tutarak Astana Süreci’ne başlamasıydı. Ancak o süreç de Erdoğan’ın Esad karşıtlığını sürdürmesi nedeniyle sorunlu yürüyordu.
Şimdi o “tek doğru taktik” de ciddi risk altında…
AKP hükümetinin Barış Pınarı Harekatı’nı Şam’a rağmen başlatması ve “Şam’la diyalog” çağrılarına kulak tıkayarak sürdürmesi, Astana İttifakı’nda ciddi sıkıntıya dönüşüyor.
Aktif çekimser
İran net bir şekilde Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna askerî harekâtına karşı çıkıyor. Moskova ise Erdoğan’ın Trump’la “kısmi uzlaşısına” dayalı Barış Pınarı Harekâtı konusunda kendi çıkarları nedeniyle “aktif çekimser.”
Moskova, Türkiye’nin askerî harekâtı ile Trump’ın Suriye’den askerlerini çekme kararını uygulayabilmesi arasında olumlu bir doğru orantı görüyor.
Kremlin için Suriye’deki tüm sorunların en başında geleni ABD’nin Suriye’deki varlığıdır. Bu sorunu ortadan kaldıracak her gelişme, Moskova için değerli.
Kremlin, ABD çekildikten sonra nasılsa işlerin daha kolay çözüleceğini öngörüyor. Bu hedefin gerçekleşmesi için de potansiyel riskleri baskılayarak Türkiye’nin askerî harekâtını şu denge üzerinde tutmaya çalışıyor: Şam’la diyaloga zorlamak ve Trump’la kapsamlı bir işbirliğine dönüşmesini engellemek.
Moskova’nın mesajları
Kremlin ilk günden itibaren harekata desteklerinin “her durumda Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması koşuluna bağlı olduğunu” belirtti. Zira Moskova, Ankara’nın sahadaki kimi uygulamalarının Astana Süreci’nde dile getirilen “Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini savunma” sözüyle çeliştiğini dikkatle not ediyor.
Aynı nedenle, Kremlin dışında, Rus parlamentosunun üst kanadı Federasyon Konseyi ile alt kanadı Duma’dan da Ankara’ya uyarılar geliyor:
Örneğin Federasyon Konseyi’nin Dışişleri Komitesi Başkanı Konstantin Kosaçev “Türkiye’nin Suriye’ye başlattığı harekatın bölgedeki durumu olumsuz etkileyeceğini” savunuyor. Örneğin Duma’nın Savunma Komitesi Başkanı Vladimir Şamanov, Moskova’nın “Kürt nüfusun çıkarlarını dikkate alacak” şekilde görüşme masası kurması gerektiğini savunuyor.
Putin’den iki çıkış
Putin, şimdi tüm bu çok parametreli denklemleri çözmek üzere taktik bir hamle başlatmış durumda. Putin bu amaçla harekatın 3. ve 4. gününde ikisi birbiriyle ilintili iki mesaj verdi.
Putin’in öncelikle verdiği mesaj, ABD’nin Türkiye’nin kucağına bıraktığı IŞİD sorunuyla ilgiliydi: “Türkiye’nin Suriye’deki harekâtı neticesinde esir alınmış olan IŞİD militanları kaçabilir, Ankara’nın bu durumu kontrolü altına alıp alamayacağı konusunda emin değilim.”
Putin’in ikinci mesajı ise TSK’nin Suriye’deki varlığının hukuki durumuna ilişkindi: “Suriye topraklarında yasalara aykırı olarak bulunanlar bu bölgeyi terk etmeli ve bu tüm ülkeler için geçerli. Eğer Suriye’nin gelecekteki meşru yönetimi, ülkede Rus silahlı kuvvetlerinin bulunmasına gerek duymadığını açıklarsa, bu durum Rusya için de geçerli olacak.”
Peki Ankara’yı sıkıntıya sokacak bu açıklamalar ne anlama geliyor?
Moskova çok açık bir şekilde Şam’la işbirliğine dayalı sürdürülmeyen askeri harekatın hem sahada hem uluslararası hukuk alanında karşılaşacağı büyük zorluklara dikkat çekerek, Ankara’ya “Şam’la işbirliği”nin artık zorunlu olduğunu belirtiyor!
Kremlin’in amacı
Moskova, ABD’yi dışarıda tutacak bir süreci tesis edebilmek için üç yol belirlemiş durumda:
1. Ankara’yı Şam’la diyaloga zorlayarak, Erdoğan-Trump uzlaşmasını ortadan kaldırmak.
2. Şam ile PYD arasında diyalog başlatarak, harekât nedeniyle sorunlu hale gelen ABD-PYD ilişkisini asgari seviyeye indirmek; ABD’nin Kürt kartını elinden almak.
3. Bu iki konuda ay sonuna kadar önemli bir gelişme sağlayarak, Anayasa Komitesi toplantısını kararlaştırılan takvimde başlatabilmek.
Kremlin bu üç hedefi gerçekleştirmek üzere diplomatik girişimler başlatmış durumda.
Kısacası sadece Ankara’dan değil, Moskova’dan, hatta Tahran’dan ve Bağdat’tan görünen ihtiyaç da aynı: Ankara’nın Şam’la işbirliğine “artık” girmesi!
Çünkü tüm sorunların en sağlıklı çözümü buradan başlıyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2019
‘Güvenli cep’ mutabakatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/10/2019
Erdoğan ile Trump’ın 6 Ekim Pazar gecesi telefon görüşmesinde vardıkları mutabakat, 5-7 Ağustos’ta askeri heyetler arasında yapılan üç günlük müzakerenin sonunda varılan “güvenli bölge” mutabakatının devamıdır.
Öyle olduğu için de Trump, 6 Ekim telefonunda yanında Savunma Bakanı Mark Esper’i ve Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley’i bulundurmuş ve öyle olduğu için de kamuoyuna yapılan açıklamayı danışmanına bizzat kendisi yazdırmıştır.
7 Ağustos mutabakatı özetle Türk ordusunun 480 km boyunca ve 5-10 km derinliğince Suriye’ye girmesi ve bir güvenli bölge oluşturmasıydı. Türkiye bunu 30 km derinliğe zorluyor ve denetimin Türk ordusunda olmasını şart koşuyordu. ABD ise pazarlığa açık derinliğin altındaki PKK/PYD/YPG bölgesinin güvenliğini planlıyor ve bu nedenle güvenli bölgede denetimi Türk ve Amerikan askerlerinin birlikte sağlamasını savunuyordu.
Her iki taraf da -ipleri koparmamak için- 7 Ağustos mutabakatından geri adımlar atarak, 6 Ekim mutabakatında buluştular.
6 Ekim mutabakatı
6 Ekim mutabakatından çıkan kararlar şunlar: Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacak; ABD bu operasyonun içinde olmayacak ve desteklemeyecek; ABD askerleri olası operasyon bölgesinden çekilecek; ABD’ye yük olan IŞİD’li tutuklular ve ailelerinin barındırıldığı kampların sorumluluğu Türkiye’de olacak; Erdoğan 13 Kasım’da Beyaz Saray’da Trump’la buluşacak.
Tabii varılan mutabakat, Trump’ın bölgeden çekilme isteğine karşı ABD’nin çıkarlarının orada bulunmaktan geçtiğini savunan kesimleri çok rahatsız etti. Trump’ın bu hamlesine ABD’de büyük tepkiler oldu.
Azil soruşturması baskısı altındaki Trump, sonrasında birkaç açıklamayla, örneğin operasyonun bir sınırının olduğunu ve o sınırın aşılması halinde Türkiye’ye “ekonomik sopa” gösterileceği tehdidini savurarak, süreci dengelemeye çalıştı.
Ortada bir mutabakat olduğu için ve Trump’ın bu tehditleri bir denge arayışı nedeniyle yaptığı düşünüldüğünden, Saray’dan o açıklamalara ciddi tepki gösterilmedi maalesef!
Yeni uzlaşma noktası
6 Ekim mutabakatı, başta da belirttiğimiz gibi, 7 Ağustos mutabakatının ardından her iki tarafın geri adımlarıyla vardıkları yeni ama kısmi bir uzlaşma noktasıdır.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un mutabakatın ardından Washington Post’ta yayımlanan “ABD’nin kazanımlarını korumak bizim çıkarımızadır” mesajlı makalesi de bu yeni uzlaşma noktasıyla ilgilidir.
Somut tablo artık şudur: ABD, Türkiye’nin operasyonunu ve desteklediği YPG kuvvetlerinin biraz daha güneye inmesini kabul ederek geri adım atmıştır. Türkiye ise 480 km boyunca olmayan, birkaç noktadan yapılacak 30 km derinlikli operasyonlara -şimdilik- razı olmuştur.
ABD, bu geri adımına karşılık IŞİD sorumluluğunu Türkiye’ye yıkma kârı elde etmiş ve hava sahasını kapatmak gibi zorluklarla TSK’yi “sınırlı” harekâta mecbur etmeyi hesaplamıştır.
Kısacası 6 Ağustos varılan “güvenli bölge” mutabakatının yerini, şimdi “güvenli cep” mutabakatı almıştır.
Bulanık siyasi hedef
Ancak pazarlıklar ve geri adımlar, üstelik ABD’nin PYD devleti inşa etme hedefi ile AKP’nin Suriye’den toprak kazanma hedefi, Türk ordusunun harekâtının siyasi hedefini bulanık hale getiriyor!
Nedir siyasi hedef? PYD koridorunu dağıtmak mı? Yoksa sadece güvenli cepler oluşturmak mı? Hatta AKP’ye içeride siyasi bir kazanca dönüşecek bir toprak kazancı mı? Açık ve kesin değil! Üstelik IŞİD sorumluluğu gibi yeni yüklerle daha da bulanık hale geliyor.
Geçen hafta da belirtiğimiz gibi, “AKP’nin fetih niyeti, Türkiye’nin PKK koridoruna karşı haklı operasyonunu gölgeleme riski ve baltalama potansiyeli taşıyor!”
AKP’nin şu noktada bile Esad karşıtlığını sürdürüyor olması, soruna yeni sorunlar ekleme riski doğuruyor. Hem bu risk nedeniyle hem de olası operasyonun ABD’yle kısmi uzlaşma içermesinden dolayı, Ankara’ya Moskova ve Tahran’dan “toprak bütünlüğüne” dikkat çeken uyarılar ve “operasyon yerine Şam’la diyalog” çağrıları geliyor.
Sorunun en maliyetsiz çözümü hâlâ şu: Esad’la anlaşarak ve Ankara ile Şam arasındaki Adana Mutabakatı’nı yeniden uygulayarak, ABD’nin PYD devletçiği hedefini ortadan kaldırmak! Bunun dışındaki çözüm girişimleri hem maliyetli hem ABD’ye “kazanımlarını koruma” şansı veriyor hem de Suriye’nin bölünmesi riskini artırıyor!
Not: Bu makale, Barış Pınarı Harekatı başlamadan önce kaleme alındı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
10 Ekim 2019
Sözde toprak bütünlüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/10/2019
Erdoğan “Belki bugün, belki yarın denecek kadar yakın” diyerek Fırat’ın doğusuna operasyon yapılacağı sinyali verdi.
Erdoğan açısından içeride erken seçim baskısı, dışarıda (ABD’de) Trump’a azil soruşturması, kuşkusuz bir operasyonu içeri için fırsata çeviriyor, dışarısı bakımından da şartlarını kolaylaştırıyor.
Fakat Fırat’ın doğusuna “kapsamlı” bir operasyonun en nihayetinde Suriye’nin kuzeydoğusuna bir operasyon olduğunu bilmeli ve Şam yönetimine rağmen yapıldığı sürece, uluslararası hukuk açısından çok sorunlu olacağını görmeliyiz.
Fırat’ın doğusuna operasyonun hedefleri
AKP hükümeti açısından Fırat’ın doğusuna (Suriye’nin kuzeydoğusuna) yapılacak operasyonun üç nedeni var:
1. AKP hükümeti, 2011 tarihli “Esad rejimini” yıkma ve Şam’da İhvan rejimi kurma hedefini, zorunlu olarak 2015’ten sonra Suriye’nin kuzeyinden “toprak kazanmaya” güncelledi.
2. AKP hükümeti, Suriye’nin kuzeydoğusuna yapılacak operasyonla PKK koridorunu yıkmak istiyor.
3. AKP hükümeti, içeride ciddi siyasal, sosyal ve ekonomik soruna dönüşen Suriyeli sığınmacıları Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleştirmek istiyor.
Bu hedeflerden ikincisi, yani PKK koridorunu dağıtma hedefi Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından esas olsa da, Türkiye ve Suriye Kürtlerinin arasına Arap sığınmacıları yerleştirme niyetli üçüncü hedef, bu hedefi/çıkarı, sonrası için sorunlu hale getirme potansiyeli taşıyor.
Diğer yandan “Suriyeli sığınmacıları Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleştirme” hedefinin, “PKK koridorunu dağıtma” hedefine dayanak yapıldığını; “Kürt koridorunu dağıtma” haklı hedefinin de “Suriye’den toprak kazanma hedefine” örtü yapıldığını görmek gerekiyor.
AKP’nin fetih niyetinin olguları
Evet, AKP hükümetinin Suriye’nin kuzeyiyle ilgili esas hedefi, toprak kazanmaktır! Bunu bir siyasi analizin sonucunda değil, somut olgulara bakarak söylüyoruz.
Diyeceksiniz ki, AKP resmiyette “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği” diyor ama!
Evet, Astana toplantılarında diyor ama sahada da tersine şunları yapıyor:
1. AKP medyasında “82. il: Halep” manşeti atıldı (5.8.2015).
2. AKP, İdlib’deki çeşitli grupların temsilcileri ile Türkiye’deki Suriyelilerin temsilcilerini Cilvegözü Sınır Kapısı’nın bitişiğinde toplayarak 425 üyeli bir “meclis” kurdu (17-18.9.2017).
3. AKP’nin topladığı o meclis, kısa bir süre sonra, “milli selamet hükümeti”ni ilan etti (2.11.2017).
4. Erdoğan, “Afrin’e fetih yakındır” diyerek, “o toprakları ele geçirme” ve “elde tutma” niyetini ortaya koydu (25.2.2018).
5. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu“Azez’e kaymakam, Cerablus’a emniyet müdürü, Mare’ye jandarma komutanı atadık” dedi (28.1.2018).
6. İktidarın ortağı Devlet Bahçeliise “Suriye yönetimi teröristlerle işbirliği yaparsa toprakların bir kısmını elimizde tutmanın yolu açılacaktır” diyerek, Suriye topraklarını elde tutmaya gerekçe üretti (6.3.2018). Nasılsa Suriye yönetimini toptan terörist görüyorlardı!
7. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Suriye toprakları olan El-Bab, Azez ve Afrin’de, Gaziantep Üniversitesine bağlı fakülteler kurulacağı ilan edildi, Resmi Gazete’de yayımlandı (3.10.2019).
8. AKP’nin 2017’de kurduğu “Suriye geçici hükümeti”nin sözde başbakanı Abdurrahman Mustafa, yanında sözde savunma bakanı ve genelkurmay başkanı Selim İdris ve ÖSO komutanları ile Şanlıurfa’da basın toplantısı düzenledi (4.10.2019). Basın toplantısında Özgür Suriye Ordusu’nu oluşturan ve daha önce “milli ordu” ve “ulusal kurtuluş cephesi” adı altında birleşen grupların tek çatı altında toplandığı, “Suriye geçici hükümeti savunma bakanlığı”na bağlandığı ve “düzenli orduya” geçileceği ilan edildi!
Türkiye’nin önündeki büyük sorun
AKP hükümetinin Şam’a karşı Suriye geçici meclisi, hükümeti ve ordusu kurması; Suriye topraklarındaki yerleşim yerlerine Türkiye’den kaymakam, emniyet müdürü ve jandarma komutanı ataması, Suriye topraklarında kararname ile üniversite kurması, açık ki “toprak bütünlüğünü savunma” sözünün değil, “toprak kazanma niyeti”nin göstergeleridir!
AKP hükümeti, tam da bu nedenle hem Astana ortaklarının hem de Türk kamuoyunun “Esad’la barış” çağrısına kulaklarını kapatıyor ve Esad’a “katil” demeyi sürdürüyor!
Fakat önümüzdeki süreç açısından asıl mesele şu: AKP’nin fetih niyeti, Türkiye’nin PKK koridoruna karşı haklı operasyonunu gölgeleme riski ve baltalama potansiyeli taşıyor!
Türkiye’nin Şam yönetimini tanımadan, onunla anlaşmadan yapacağı “sınır ötesi” operasyonlar şu anda sadece meşruiyet sorunu taşıyor ama ileride Türkiye’nin önüne çok büyük sorunlar bırakacaktır.
AKP’nin uluslararası boyutta yaratacağı sorunları sonrasında çözmek ise öyle kolay olmayacaktır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2019