Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
FETÖ kimin Frankeştayn’ı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/07/2019
SETA’ya göre FETÖ Kemalistlerin Frankeştayn’ı!
Evet, yanlış okumadınız! SETA direktörlerinden Enes Bayraklı, 15 Temmuz’un yıldönümü için hazırladığı makaleye “Kemalizm’in Yarattığı Bir Frankeştayn: FETÖ” başlığını kullanmış.
Şöyle gerekçelendiriyor kısaca: “Kemalistler eğer bu topraklarda dindar ve muhafazakâr olmayı bir suç haline getirip baskı altına almasalardı, bu terör örgütü bu kadar neşv-ü nema bulmazdı.”
Böyle diyerek aslında, “Kemalist baskı olmasaydı, cemaat terör örgütüne dönüşmezdi” demeye de getiriyor ayrıca!
Siyasi ayak
SETA, AKP’nin düşünce kuruluşudur. Kurucusu Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerden İbrahim Kalın’dır. SETA’da yazılanlar o nedenle Saray’ın resmi görüşüdür.
15 Temmuz’un yıldönümünde yazılan bu makale de, “AKP-FETÖ suç ortaklığı” tarihini yok sayarak, suçu başkasına atma girişimidir.
AKP, FETÖ’yle suç ortaklığının üstünü örtmek için başından beri birbiriyle çelişen şu üç tezi ortaya atıyor:
1. FETÖ bizden önce vardı ve bizden önce devleti ele geçirdi.
2. Gülen’i Kasım Gülek pazarladı; yani FETÖ’nün arkasında CHP var.
3. Zaten Kemalistlerin dindarlara baskısı olmasaydı, Cemaat FETÖ olmazdı.
(Şimdilerde bu “savunma”ya, bir yenisi eklendi: Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun ayrı partiler kurmak üzere AKP’den kopması, “hani siyasi ayak?” baskısı altındaki Saray’a fırsat doğurdu: İşte “siyasi ayak” diyorlar! Kuşkusuz bu üçlü AKP içinde hem Batı’ya hem de FETÖ’ye en yakın olan isimledir; fakat “siyasi ayak” onlardan ibaret değildir!)
FETÖ, ABD’nin Frankeştayn’ıdır
Gelelim AKP’nin tezlerine…
Evet, FETÖ AKP’den önce de vardı fakat bu hukuken AKP-FETÖ suç ortaklığının üstüne örtmez! Zira AKP’den öncesi ve sonrası açısından çok temel bir fark vardır: FETÖ AKP’den önce devlete sızıyordu; fakat AKP’yle birlikte ve işbirliğinde devlete yerleşti, devlet oldu!
Fetullah Gülen’in Kasım Gülek ilişkisi CHP ve Kemalistlerle ilişkisine işaret etmez, ABD’yle ilişkisine işaret eder ki, AKP’nin pek çok ismini FETÖ’ye bağlayan da yine bu ilişkidir!
Şundan: Çünkü FETÖ aslında ABD’nin Frankeştayn’ıdır!
FETÖ, Saray’ın ve SETA’nın iddia ettiği gibi Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle oluşmadı; ABD tarafından komünizme, sola, sol Kemalizm’e karşı kullanmak için oluşturuldu!
Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneklerine uzanan sicili de, Kasım Gülek’le ilişkisi de, (Türkeş aracılığıyla CIA şeflerinden Ruzi Nazar’la tanışan ve o ilişkiler üzerinden MİT’in başına geçen) Fuat Doğu’yla irtibatı da, o irtibatta görev yapan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’le bağı da tek bir şeye işaret eder: Gladyo’ya!
Anti-Kemalist ortaklık: AKP-FETÖ-PKK
Evet, FETÖ Amerikan Gladyo’sunun alt örgütlerinden, operasyonel araçlarından biridir!
Bugün AKP’nin ağababaları içinde olup da geçmişte Kanlı Pazar’da ABD adına rol alanlar gibi, Fetullah Gülen de ABD adına pek çok operasyonda rol almıştır!
AKP ile FETÖ’yü siyasal bir koalisyonda birleştiren de işte bu ilişkidir!
Yani FETÖ Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ortaya çıkan bir terör örgütü değildir; tersine ABD’nin sola/Kemalistlere operasyon için kurduğu bir örgüttür!
Bu o kadar öyledir ki, konu Kemalizm düşmanlığı olunca, AKP de, FETÖ de, PKK de aynı cephede mevziiye girmektedir!
İşte Ergenekon-Balyoz kumpaslarındaki işbirliklerinin zemini de budur: Kemalizm düşmanlığı!
O kumpaslarda AKP savcıdır, FETÖ operasyonu yapan polistir, PKK ise kirli ve yalancı tanıktır özetle… Mahkeme de ABD’dir!
Gladyo’nun panzehri: Sol ve Kemalizm
AKP elbette bugün FETÖ’yle mücadele etmektedir. Fakat suç ortaklığının kendisine siyasi bir maliyete dönüşmemesi için, mücadeleyi sorunlu yürütmektedir.
Dahası, AKP’nin Kemalizm ve laiklik karşıtlığı yeni FETÖ’lere zemin yaratmaktadır! Öyle ki tarikatlar ve cemaatlerin FETÖ’den boşalan yerlere yerleştirilmesine siyasi araçlık yapmaktadır AKP yine!
Bugünün büyük gerçeğidir: Gladyo’nun panzehri soldur, Kemalizm’dir; dindarları dincileştirerek ABD’nin hizmetine sokan tarikatların ve cemaatlerin panzehri de laikliktir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2019
Türk-Amerikan ilişkilerinde 5 sorun
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/07/2019
Sanki her şey güllük gülistanlıkmış da, Türkiye S-400 alınca Türk-Amerikan ilişkileri bozulmuş gibi bir algı var!
Kuşkusuz AKP’nin tavrı da bu algıyı kuvvetlendiriyor. Zira Erdoğan, Çavuşoğlu ve Akar meseleyi “S-400’leri almak bizim için tercih değil, zorunluluktu; ABD patriot satsa S-400 almak zorunda kalmazdık” diye sunuyor.
Erdoğanların meseleyi bu şekilde sunuşu, AKP’nin dış politikasına dair hep yaptığımız şu analizi doğruluyor: AKP Rusya’yla kendisine Suriye’de alan açarak, bunu ABD ile ilişkilerinde pazarlık kartı olarak kullanmaya çalışıyor.
Oysa S-400’ler Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasının nedeni değil, sonucudur. İşte S-400’ler olmasa da var olan 5 önemli sorun:
1. Amerikan Koridoru
ABD’nin bölgemize dair en temel hedefi, Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru açmaktır. Bu bölge üzerinde çoğunlukla Kürtler yaşadığı için mesele ABD’nin Kürtlere devlet oluşturması biçiminde sunulmaktadır. Oysa ABD’nin derdi Kürtler değildir; bu koridorun üzerinde Aborjinler yaşıyor olsaydı, Aborjin sevdalısı olurlardı. Nitekim ABD stratejik bir hedef olan bu “Büyük Kürdistan” hedefinde, geride kalan yıllar içinde, kendi şartları gereği Kürtleri sattığı, ayaklandırıp yarı yolda bıraktığı durumlar da oldu.
Dolayısıyla emperyalist ABD’nin kurmaya çalıştığı enerji koridoru, aslında bir Kürt koridoru değildir; Amerikan koridorudur.
Amerikan koridoru, fiilen Irak, Suriye, Türkiye ve İran topraklarının bölünmesiyle oluşabiliyor. ABD bu stratejik hedefini, elbette gücü doğrultusunda, uzun vadeye yayarak gerçekleştirmeye çalışıyor: 25 yılda Irak’taki parçayı inşa etti, o parçayla birleştireceği Suriye parçası için 8 yıldır uğraşıyor. Devamının -tabi gücü yeterse; ki yetmeyecek- Türkiye ve İran olacağı, artık NATO salonlarında bile zaman zaman haritalarda ortaya çıkıyor!
2. Doğu Akdeniz’e askeri yığınak
Doğu Akdeniz’de büyük bir enerji savaşı başladı. AKP hükümeti önce Denktaş karşıtlığı sonra da İhvancılığı nedeniyle Doğu Akdeniz’de yanlış bir çizgi izledi. Suriye ve Mısır’la diplomatik ilişkileri olmayan Türkiye, Münhasır Ekonomik Bölge ilan edemedi ve Doğu Akdeniz’de yalnızlaştı.
ABD’li enerji tekelleri ise Rumlarla ve İsrail’le sözleşmeler imzalıyor ve Doğu Akdeniz’den en büyük payı alabilmek için adaya yerleşmeye çalışıyor: İngiltere’nin olan üsler yeterli gelmediği gerekçesiyle Rumlardan yeni ve kendine ait üs istiyor.
3. ‘Soykırım’ sopası
ABD Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan enerji koridoru projesinde ve hidrokarbon kaynakları için Doğu Akdeniz’e yerleşme hedefinde, kimi konuları Türkiye’ye karşı sopa olarak kullanıyor. Bunların başında da Ermeni meselesi geliyor. “Karşılıklı kırım” olarak nitelenen bir sorunu, “soykırım” statüsüne çıkarma tehdidiyle Ankara’yı sürekli sıkıştırıyor.
4. İran’a karşı koçbaşı
Irak ile İran’ın karşı karşıya gelmesi, 80’lerde ABD için çok önemli bir hedefti; Irak’a yeşil ışık yakarak ve her iki tarafa el altından silah satarak bunu sağladı. ABD 90’larda ise Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmeye çalıştı: 90’lardaki kimi suikastlara İran izleri yerleştirmeye ve suikastı protesto eylemlerini İran karşıtlığına dönüştürmeye çalışan Amerikancılık, bunda başarılı olamadı. Fakat bu hedefinden vazgeçmiş değil ve risk yarınlar için de geçerli.
Diğer yandan başta İsrail’in güvenliği için İran’a karşı, örneğin Kürecik’e kurulan radar gibi konular, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmenin araçları olarak kullanıldı hep. ABD, şimdi de olası bir İran saldırısında, Türkiye’yi İran’a karşı koçbaşı olarak kullanmanın yollarını arıyor.
5. Mali operasyonlar
ABD, Irak harekâtına karşı çıkan Ecevit hükümetine yaptığı 21 Şubat mali operasyonun bir benzeri, Rahip Brunson krizi sırasında da Erdoğanlara yatı. (Kuşkusuz Türk ekonomisini ABD’nin istediği kırılgan kıvama getiren ve kendi tarım ve sanayisini bitirme pahasına iktidar olabilmek ve iktidarda kalabilmek için ABD tekelleriyle anlaşmalar yapan Erdoğan’ın kendisidir!)
Bu 5 temel sorun da göstermektedir ki, Türkiye ABD’nin stratejik ortağı değil, stratejik hedefidir! Ve S-400’ler olmasa da bu sorunlar vardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2019
Asya Yüzyılı ve G-3
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/07/2019
İçinde bulunduğumuz çağın en önemli gerçeği şudur: ABD’nin “21. yüzyılı Amerikan Yüzyılı yapma” hayali bitti. 21. yüzyıl, Asya Yüzyılı oluyor…
Kuşkusuz emperyalist ABD bunu kolayca kabul etmeyecek, etmiyor. Çin-Rusya ortaklığına karşı ABD-Hindistan ittifakı kurmaktan, Çin’le “ortak liderliğe” kadar pek çok seçeneği önünde tutuyor. Fakat ABD açısından sorun şu ki, bu seçeneklerin birçoğu seçenek olmaktan uzak.
Çünkü asıl mesele üretim meselesi ve “yaşlı kapitalizm” miadını dolduruyor. Kapitalist dünyanın merkezinde, artık insanlar umudu başka yerde arıyor: Sosyalizmde!
National Interest‘in yayınladığı Harris Poll araştırması önemli: 1981 ile 1996 yıllarında ABD’de doğan 23-38 yaş arasındaki “Y” kuşağı gençlerinin yüzde 49,6’sı, yaşamlarını sosyalist bir ülkede sürdürmek istiyor. Amerikalıların dörtte üçü sağlığın, üçte ikisi de eğitimin ücretsiz olmasını istiyor.
Yani kapitalizm artık kendi merkezinde reddediliyor!
ABD’nin Çin’e karşı müttefik arayışı
Aslında tablo ABD açısından sürpriz değil. Zira ABD’li uzmanlar daha 1990’ların başında itibaren Çin’le ABD arasındaki makasın kapanacağını görüyorlardı. Fakat bu kadar hızlı olacağını hesaplayamadılar. 1990’larda ekonomik büyüklükle ilgili makasın 2050’de kapanacağını hesapladılar, 2000’lerin başındaki hesaplarında bunu 2030’a çektiler. Fakat makas 2014’te kapandı!
Şimdi ABD üretim, ticaret ve ekonomik büyüklükteki gerilemesini, çok önde olduğu silah gücüyle dengeleme arayışında!
Stratejik düzeyde ise tablo şu: ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi uygulamak istedi. Çin’i dengeleyecek “daha geniş Batı”da Rusya olmalıydı: Rusya-AB ilişkileri, NATO-Rusya ortaklıkları denendi ancak olmadı. Tersine Rusya, Çin’le stratejik ortak oldu!
ABD’nin işi artık daha zordu. Bu kez sadece Çin’e karşı değil, Çin-Rusya ittifakına karşı da terazide ağırlık yapacak bir müttefike ihtiyacı vardı.
O müttefik ise ancak Hindistan olabilirdi. Çin’e yetişen nüfusu ve hızla büyüyen ekonomisiyle Hindistan, “çok merkezli dünya”nın ABD, AB, Çin ve Rusya’dan sonra beşinci merkeziydi.
Pentagon’un Hint-Pasifik strateji raporu
Soğuk Savaş boyunca ABD ya da SSCB kampında yer almayarak Bağlantısızlar Hareketi’ne lidelik eden Hindistan, aslında o konumuna yakın bir pozisyonda durabilmeye çalışıyor: ABD’yle de, Çin’le de iyi geçinmeye çalışıyor.
ABD’nin Hindistan planına karşı hamle yapan Pekin ve Moskova, Yeni Delhi’yi tarihsel sorunlar yaşadığı Pakistan’la birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yaptı.
ABD ise Hindistan’dan vazgeçme lüksüne sahip değil. Pentagon’un 1 Haziran’da açıkladığı “Hint-Pasifik Strateji Raporu”, daha adından başlayarak, bunun en somut örneği. Kavram olarak “Asya-Pasifik”i kullanan Pentagon, artık “Hint-Pasifik” kavramını kullanıyor.
64 sayfalık raporun özeti ise şu: ABD, kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan ediyor. Çünkü “dünyanın en büyük 10 ordusundan 7 tanesi Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”
Pentagon raporuna göre “ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin ise ABD’nin esas rakibidir.
Ya müttefik? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!
G-20’de iki G-3
Japonya’daki son G-20 zirvesi, esas bu yönüyle önemliydi: Hindistan önümüzdeki dönemin büyük çarpışmasında nerede olacak?
G-20’de o nedenle iki de G-3 zirvesi yapıldı:
1. G-3: Çin-Rusya-Hindistan zirvesi.
2. G-3: ABD-Japonya-Hindistan zirvesi.
Kısacası iki G-3’ün ortak bileşeni olan Hindistan’ın pozisyonu, büyük güçlerin büyük stratejilerinin en önemli sorunu olacak. ABD “kritik bölge”de duyduğu ihtiyaç nedeniyle, hem ŞİÖ’de hem de BRICS’te Çin ve Rusya’yla birlikte hareket eden Hindistan’ı yanına çekebilmek için çok uğraşacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2019
S-400: Tercih mi, zorunluluk mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/07/2019
S-400’ler nihayet geldi… 12 Temmuz 2019 tarihi, Türk-Amerikan ilişkileri açısından artık bir “milat”dır.
Türkiye elbette kısa vadede ABD yaptırımlarından olumsuz etkilenecektir ancak daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi orta ve uzun vadede Türkiye kazançlı çıkacaktır:
S-400’lerin askeri boyutu
Türkiye silah envanterini çeşitlendirerek tek ülkeye bağımlılığı kıracaktır ve S-400’leri milli füze savunma sistemi inşa etmenin ara aşaması olarak değerlendirecektir.
ABD’nin S-400’lere karşılık Türkiye’yi F-35 programından çıkarması, aslında bir yaptırım değil, Türkiye’ye iyilik olacaktır. 6 Haziran 2019’da bu köşede belirttiğimiz gibi yüzde 85 oranında ABD’ye bağımlı hava kuvvetlerimiz F-35 ile yüzde yüz bağımlı olacaktır ve yazılımı ABD’nin elindeki bu uçakların en kritik zamanda “kullandırılmayabileceği” riskiyle hep karşı karşıya olacağız!
Askeri ambargonun, örneğin 1975’te Türkiye’ye orta ve uzun vadede nasıl kazançlara (Aselsan) dönüştüğü ortadadır.
S-400’lerin siyasi boyutu
11 Mart 2019’de bu köşede belirttiğimiz gibi S-400’lerin Türkiye yararına şu iki siyasi sonucu olacaktır: 1. Türk-Amerikan ilişkilerine eşitlik ve denge gelecektir. 2. Türk-Rus ilişkilerinin seviyesi yükselecek, Astana formatı kurumsallaşacak ve bölge merkezli dış politika uygulama koşulları gelişecektir.
Özetle 25 Şubat 2019’da bu köşede altını çizdiğimiz gibi S-400’ler ABD’ye bağımlılığın panzehridir.
“ABD yerine Rusya’ya bağımlı oluruz” endişeleri yersizdir; zira birincisi Rusya “bağımlı olunabilecek” bir süper güç değildir; ikincisi temel hedef milli füze savunma sistemi kurmaktır ve Rus füze savunma sistemi, teknoloji transferi boyutuyla bu temel hedefin aşamasıdır.
Türkiye’nin S-400 alabilmesi de, bir yönüyle ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgilidir zaten.
Milli egemenlik meselesi
Burada esas sorun, AKP hükümetinin S-400’lere bakışıdır. Erdoğan’dan Çavuşoğlu ve Akar’a kadar AKP yönetimi S-400’lerin alımını “bir tercih değil, zorunluluk” olarak nitelemektedir. Kendi ifadeleriyle AKP S-400’leri tercih etmemiş, Obama yönetimi patriot vermediği için almak zorunda kalmıştır!
O nedenle S-400’ler AKP için kendi ajandasını uygulayabilmenin bir enstrümanı; Rusya’yla kendisine alan açan bir anahtar, ABD’yle pazarlıkta elinde tutacağı bir karttır. (Kuşkusuz AKP’nin niyetinden bağımsız olarak S-400’lerin alınması Türkiye için çok yararlı olmuştur.)
Oysa AKP’nin “tercih değil zorunluluk” gördüğü S-400’ler, Türkiye’nin çıkarları için siyasi bir tercih, güvenlik ihtiyacı ve ABD’ye karşı milli egemenlik meselesidir aslında!
Yeri gelmişken önemle belirtelim: ABD’yle 1964’teki krizin ardından 1967’de SSCB ile anlaşan ve 1974’teki krizin ardından 1975’te İncirlik başta 21 ABD üs ve tesisini kapatan Süleyman Demirel’di, ancak o dönem hiçbir muhalefetin aklına Demirel’i antiemperyalist ilan etmek ve Amerika’yla savaştığını iddia ederek desteklemek gelmedi!
Güvenli bölge sorunu
AKP’nin “tercih değil zorunluluk” şeklindeki bakışı, iki önemli risk taşımaktadır:
Birincisi, yine AKP yönetiminin belirttiği gibi Patriot almak istemeleridir. S-400 aldıktan sonra patriot da almak güvenlik ihtiyacı ile değil, AKP’nin iktidarda kalmak için ABD tekellerini memnun etme zorunluluğuyla açıklanır ancak!
İkincisi, S-400’lere ve ondan kaynaklanacak ekonomik yaptırımlara karşılık AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde ABD’ye taviz verme potansiyelidir.
Bu konuda endişeliyiz. Zira S-400’lerin Türkiye’ye gelmesinin ardından Hulusi Akar ile ABD Savunma Bakan Vekili Mark Esper arasında yapılan telefon görüşmesinden sonra Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada kullanılan şu ifade endişemizin kaynağıdır: “Görüşmede Suriye’de güvenli bölge oluşturulması konusunda önümüzdeki hafta bir ABD heyetinin acilen Ankara’ya gönderilmesi konusunda mutabakata varıldı.”
Nedir bu aciliyet? Hem de S-400’lerin hemen üstüne!
ABD’nin uygulayacağı yaptırımlar değil, asıl tehdit Suriye’de güvenli bölgedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2019
İhvancılık Doğu Akdeniz’de de kaybettiriyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/07/2019
Önceki yazımızda hükümet kaynaklarına da dayanarak, Libya’da fiilen bir savaşın içinde olduğumuzu belirtmiştik.
AKP hükümetinin de destek verdiği bir operasyonla NATO kuvvetleri Kaddafi rejimini yıkmış ve Libya’yı bölmüştü. Libya’da biri Tobruk, diğer Trablus merkezli iki güç var ve AKP hükümeti Trablus merkezli olanı destekliyor.
Ve geçen yazımızda da incelediğimiz gibi, desteklemekten öte Tobruk merkezli güce karşı Türkiye’den gönderdiği operasyonel birlikle Trablus merkezli gücün yanında savaşıyor!
Libya’nın Doğu Akdeniz’la ilgisi var mı?
Türkiye’nin Libya’daki taraflardan birini destekleyerek diğerine karşı savaşmasının, Türkiye’nin Doğu Akdeniz çıkarlarıyla ilgili olduğunu savunanlar var. Biz buna iki nedenle katılmıyoruz.
1. Henüz Doğu Akdeniz’de hidrokarbon rezervlerinin bulunmasından, bunun çıkarılmasıyla ilgili anlaşmalar yapılmasından ve Batı’ya hangi güzergâh üzerinden gönderileceği sorunu üzerinden yeni ittifaklar kurulmasından önce AKP hükümeti Libya’da taraf oldu.
2. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını koruyabilmesi, Libya’da savaşmasından değil, Suriye ve Mısır’la anlaşmasından geçiyor!
Türkiye Libya’da Doğu Akdeniz çıkarları için değil, AKP hükümetinin “özel ajandası” nedeniyle taraf!
Putin’in Libya mesajları
O “özel ajanda”ya geçmeden önce, Libya konusunda örneğin Rusya’nın nasıl bir tutum aldığına bakalım…
Putin geçen hafta Libya konusunda dört önemli mesaj verdi:
1. “Libya’daki olayların nasıl başladığı önemli. NATO Libya’yı bombaladı, devlet sistemini yok etti.” Putin bu mesajıyla çözüm için sorunun kaynağına inilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
2. “İdlib’den Libya’ya sızma endişe verici.” Soçi Mutabakatına göre Türkiye’nin sorumluluğunda olan İdlib’de mutabakatın gerekleri tam olarak yerine getirilmedi ve AKP hükümeti ısrarla Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye ordusunun harekâtına karşı çıkarak, fiilen İdlib’deki terörist grupları korumuş oluyor. Şimdi onlardan bazılarının Libya’ya geçmiş olması da ciddi sorun yaratıyor. (Bu grupların Libya sahasında kimin yanında konumlanacakları ileride daha da ciddi soruna dönüşecek!)
3. “Serrac (Trablus) ve Hafter’le (Tobruk) eşit ilişkilere sahibiz.” Putin, Libya’daki iç savaşta tarafsız olduklarını, iki taraftan birini -üstelik sahada silahla savunmanın- yanlış olduğunu belirtmiş oluyor.
4. “Hedef diyalog ve devletin inşası.” Putin Libya’nın bölünmesini değil, birliğini savunuyor; bunun yolunun da NATO’nun yıktığı devletin inşasından geçtiğini vurguluyor.
AKP’nin özel ajandası
Peki Erdoğan’ın Libya’ya bakışı Astana ortağı Putin’den neden bu kadar çok farklı? Elbette iki ülkenin çıkarları farklıdır ama bu örnek özelinde mesele AKP’nin İhvancılığıyla ilgilidir!
İşte bu “özel ajanda” nedeniyle AKP Libya’da taraf ve yeter ki taraf olduğu kesim bir bölgede iktidar olsun, Libya’nın bölünmesine bile razı!
Ki aynısı Suriye’de yaşanmadı mı ve kimi düzeltmelere rağmen hâlâ yaşanmıyor mu? Her şey AKP’nin isimlerini verdiği İhvancıları hükümetine monte etmesi için Esad’a baskısıyla başlamadı mı?
Peki Mısır’la ilişkimiz neden bozuk? AKP’nin desteklediği İhvan yönetimi Mısır’da devrildiği için değil mi?
Ya Suriye’de Esad’ı devirme ortaklığı yaptıkları Suudi Arabistan’la neden ilişkiler bozuldu? İhvancılık nedeniyle değil mi?
Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ihtiyacı
İşte Türkiye’nin dış politikası bu İhvancılık anlayışına esir maalesef…
İhvancılık nedeniyle Türkiye, Suriye ve Mısır’la sorunlu ve bu iki ülkelerle sorunlu olmak Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırıyor!
Yunanistan ve Rum Kesimi’nin İsrail’le ittifak kurduğu, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Doğu Akdeniz enerjisinden pay almak için bu üçlüyü desteklediği ve Türkiye’ye karşı cephe aldığı koşullarda, Doğu Akdeniz’in iki önemli ülkesi olan Suriye ve Mısır’ın Türkiye’nin yanında konumlanması kritik önemde olmaz mı?
Hele de Rusya’nın bile Türkiye’nin gönderdiği sondaj keşif gemisinin Kıbrıs’ın egemenliğine tehdit olduğunu savunduğu koşullarda!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2019
Libya’da savaşıyor muyuz?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/07/2019
Baştan yanıtlayalım: Evet, Libya’da savaşıyoruz!
Türkiye’nin haberi yok ama Türkiye’yi yönetenler milletten ve milletin meclisinden habersiz Libya’da savaşıyorlar!
Nasıl savaşıyoruz, neden savaşıyoruz gibi sorulara yanıt vermek için baştan başlamamız gerekiyor:
Libya’yı bölüp iç savaşa taraf olmak
Anımsayacaksınız, Erdoğan önce “ne işi var NATO’nun Libya’da” demiş ve Libya’ya müdahaleye karşı çıkmıştı. Ancak 15 gün sonra “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diyerek müdahaleye destek vermiş, hatta daha talep gelmeden Haçlı donanmasına gemi dahil etmişti!
Sonuçta Haçlı donanması ve hava filosu kuruldu, Libya bombalandı, Kaddafi yıkıldı, Libya’nın zayıf devleti çöktü ve ülke ikiye bölündü: Biri Tobruk’ta diğeri Trablus’ta iki ayrı yönetim oluştu.
Libya’yı bölenlerin bazıları Tobruk’taki yönetimi, General Hafter’i, bazıları da Trablus’taki yönetimi, Serrac’ı destekledi. AKP hükümeti bu bölünmede Trablus yönetimini ve Serrac’ı destekliyor…
Geçerken belirtelim: Libya’da ayrı yönetim kuran iki taraf da müspet değil ve Libyalılar Kaddafi’nin kıymetini gün geçtikçe daha da iyi anlıyorlar!
Türkiye Libya’da düşman ilan edildi
Bundan birkaç ay önce, nisanda, General Hafter Trablus’u ele geçirmek üzere taarruza başladı. Adım adım ilerledi, mevzi kazana kazana Trablus’a yaklaştı.
Ancak haziran ayının sonunda Hafter Trablus’a çok yakın bir yerde, beklenmedik şekilde yenildi. Ne olduysa ondan sonra oldu.
Önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti.
Türkiye’nin yanıtı sert oldu: Dışişleri Bakanlığı, “Libya’da 6 Türk’ün alıkoyulması haydutluk ve korsanlık niteliğindedir” şeklinde bir açıklama yaparken, Savunma Bakanı Hulusi Akar da “Hasmane tutum ve saldırıların bedeli çok ağır olacak” diyordu. Erdoğan da “tedbir alırız” diyerek Hafter güçlerini uyarıyordu.
Libya’ya asker gönderildi
Peki ne olmuştu da Hafter güçleri doğrudan Türkiye’yi hedef ilan etmişti?
Yanıtı, AKP hükümetinin ideolojik yayın organı Yeni Şafak yazıyordu. Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet, 3 ve 4 Temmuz günleri yazdığı makalelerinde konuya açıklık getiriyordu.
Mehmet Acet’in 3 Temmuz tarihli yazısına göre olan şuydu: “General Hafter komutasındaki birliklerin Trablus’taki hükümeti devirmek için başlattığı operasyon, istenildiği gibi gitmemişti. Bunun nedeni de Türkiye’nin Trablus hükümetinin imdadına yetişip sağladığı fiili destek idi. Bu duruma öfkelenen Hafter, sözcüsü üzerinden Türkiye’ye karşı savaş ilan eder gibi tehditler savurdu.” (Yeni Şafak, 3.7.2019)
Hükümet kaynaklı olduğu anlaşılan habere göre Türkiye fiilen Libya’daki savaşa müdahil olmuş, desteklediği tarafın imdadına yetişmek üzere Libya’ya fiili destek göndermişti!
Acet ertesi gün bu vahim durumu, sanki normalmiş gibi daha da ayrıntılandırdı: “Trablus hükümeti adına bir grup, ‘Bizim sizden başka gidecek kapımız yok’ diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yardım istiyorlar. Devamında Türkiye ile Libya arasında daha önceden yapılan güvenlik anlaşması hukuki bir zemin olarak kabul edilip harekete geçiliyor. Buradan giden destek sayesinde birlikleri püskürtülünce Hafter, sözcüsü üzerinden savaş ilan eder gibi açıklamalar yapıp, hemen ertesinde 6 Türk vatandaşını rehin alıyor.” (Yeni Şafak, 4.7.2019)
Yani AKP hükümeti, TBMM’nin de haberi olmadan Libya’ya destek (operasyonel birlik) gönderiyor ve yabancı bir ülkedeki savaşa giriyordu!
Savaş çıkarma kolaylığı
Türkiye adına vahim bir durum bu; hem iç politika açısından hem de dış politika…
İç politika açısından vahim, çünkü tek adam rejiminde saray kararıyla Türkiye bir savaşın içine kolayca sokulabiliyor!
Dış politika açısından vahim, çünkü Türkiye “bir ülkeyle daha” ciddi sorunlu bir sürece girmiş bulunuyor.
Mısır’da taraf tutarak bu ülkeyle diplomatik ilişkileri koparan, Suriye’de doğrudan kendisi taraf olup Esad yönetimini devirmeye kalkan ve fiilen bu hedefinden hâlâ vazgeçmeyen AKP hükümeti, şimdi bir de Libya’da filli savaşa girmiş oldu!
Türkiye’nin bu ülkelerde neden taraf olduğunu ve sahaya girdiğini; Libya’daki bu yeni durumun genelde Türk dış politikasını, özelde Doğu Akdeniz’deki durumu nasıl etkileyeceğini; Libya’da ve genel olarak dış politikada nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini de sonraki yazımızda ele alacağız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2019
Çin’e verilen söz Suriye’de tutulacak mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/07/2019
Erdoğan’ın Çin ziyareti oldukça önemliydi. Çünkü Türkiye ile Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi” içinde işbirliği yapması, öncelikle ciddi ekonomik kazançtır.
Çin medyasından öğrendiğimize göre Erdoğan, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’le görüşmesinde şöyle diyor: “Çin’in Sincan bölgesindeki insanların Çin’in gelişimi ve refahı içinde mutlu bir yaşam sürdüğü bir gerçektir.”
Yine Çin medyasına Şi Jinping’in şu sözleri de yansıdı: “Türkiye’de Çin aleyhine ayrılıkçı herhangi bir harekete izin verilmeyeceği taahhüt edildi.”
Uygur ayrılıkçılığına tavır
Kuşkusuz Erdoğan bu sözleri Çin yatırımına ihtiyacı nedeniyle söylüyor. Nitekim Çin’in Global Times gazetesine bir makale yazan Erdoğan işadamlarına şöyle seslendi: “Çinli işadamlarını Asya ve Avrupa’nın kesiştiği nokta ile Kuşak ve Yol projesinin kalbinde yer alan ülkemize yatırım yapmaya çağırıyorum.”
Fakat gerekçesi ne olursa olsun, Erdoğan’ın Çin’deki Uygur ayrılıkçılığına karşı tavır alması son derece önemli bir gelişmedir.
Artık mesele, Pekin’de sergilenen bu tavrın gereğini yapmaktır. Erdoğan Pekin’deki tavrını hem Türkiye’de hem de Suriye’de sürdürmelidir.
Öncelikle iktidar sözcülerinin Uygur ayrılıkçılığını kaşıyan ve öven sözleri ile iktidara yakın medyanın Uygur ayrılıkçısı isimleri parlatan yayınlarına son verilmelidir.
İkinci olarak da Ankara’da Uygur ayrılıkçısı örgüte yapılan her türlü destek kesilmeli ve bu örgütün Türkiye’de siyasal faaliyet yapması engellenmelidir.
Suriye’deki Uygurlar
Fakat asıl önemlisi, Ankara’nın Uygur ayrılıkçılığına karşı açıkladığı bu tavrı Suriye’de sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Zira Suriye’de Esad yönetimine karşı savaşan Uygur ayrılıkçıları, Ankara’nın kontrolündeki Özgür Suriye Ordusu ile sahada işbirliği yapmakta ve kollanmaktadır.
Kaldı ki AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da bu ayrılıkçıları şu tür haberlerle sürekli övmektedir: “Çin’in kuzeybatısındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden Suriye’ye yaşadıkları baskılar dolayısıyla göç eden bir grup Uygur Türkü Suriyeli muhaliflerle birlikte Esed yönetimine karşı savaşıyor.”
Türkistan İslam Partisi’ne bağlı olarak Esad yönetimine karşı savaşan bu gruplar hem El Kaide ile bağlantılıdır, hem de sahada doğrudan Özgür Suriye Ordusu ÖSO ile eşgüdüm halinde hareket etmektedirler.
Dolayısıyla artık mesele şudur: Erdoğan Pekin’de verdiği sözü Suriye’de tutacak mıdır? Ankara, Suriye’de Esad rejimini yıkmaya çalışan bu ayrılıkçı örgüte verilen desteği kesecek midir?
Tabi Türkiye için en yararlısı, Özgür Suriye Ordusu’na desteği de kesip, Ankara’nın Şam’la anlaşmasıdır!
İdlib’de kriz tırmanıyor
Ancak AKP hükümeti Esad’ın ortakları olan Rusya ve İran’la işbirliği yapmasına rağmen, hâlâ Esad karşıtlığını sürdürmekte ısrarlı!
Sahadaki gerçekler Ankara’nın Şam’la anlaşması gerektiğini gösterirken, AKP hükümeti hem sahada hem masada tersine pozisyon almaya devam ediyor.
Sahada İdlib’de, Esad yönetiminin kendi topraklarına egemen olmasını sağlayacak askeri operasyonuna engel oluyor! Öyle ki, artık bu mesele gittikçe Ankara ile Moskova arasında da sorun olmaya başladı. Oysa İdlib’den Uygur ayrılıkçıları da dahil tüm teröristlerin temizlenmesi, Türkiye’nin yararınadır!
İstanbul’da Suriye’ye başkan seçmek!
Yine masada da Şam’a karşı hamleler sürdürülmektedir. Örneğin son olarak Esad karşıtları İstanbul’da toplanıyor ve bir genel kurul yaparak “Suriye Geçici Hükümeti”ne başkan seçiyorlar!
Ankara’nın kurdurduğu SMDK’nin başkanı Abdurrahman Mustafa, “Suriye Geçici Hükümeti”ne AKP’nin desteğiyle başkan oluyor! Ve Ankara’nın desteğindeki Özgür Suriye Ordusu da bu hükümetin ve SMDK’nin ordusu olarak sahada Esad’ı devirmeye çalışıyor!
Özetle, Çin yatırımını çekmek için Çin’deki Uygur ayrılıkçılığına karşı açıklama yapmak yetmez, Uygur ayrılıkçılığına Türkiye’de ve Suriye’de verilen fiili desteği kesmek gerekir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2019
Osaka’da CEO’lar mutabakatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/07/2019
Japonya’nın Osaka kentindeki G-20 zirvesi sırasında Erdoğan ile Trump’ın bir araya gelecek olması, haftalardır merakla bekleniyordu. Zira Türkiye S-400 alma kararlılığını ilan ediyor, ABD de S-400’den vazgeçmediği taktirde Türkiye’ye yaptırım uygulayacağını ve F-35 programından çıkaracağını söylüyordu.
Gazeteler Erdoğan-Trump görüşmesini “yaptırım yok”, hatta “ABD geri adım attı” şeklinde verdi. Peki öyle mi?
Trump’ın yaptırım kaldırma yetkisi yok
Kuşkusuz Erdoğan’ın “Trump bugün yaptığı açıklamada yaptırım konusuna açıklık getirdi. Böyle bir şeyin olmayacağını kendisinden dinlemiş olduk,” sözlerine bakarak görüşmeden “yaptırım yok” sonucu da çıkarılabilir; Trump’ın “Obama yönetimi Türkiye’nin Patriot almasına izin vermedi, bu sebeple başka füze almak zorunda kaldılar. Türkiye başka biriyle anlaşınca da ‘Tamam size satarız’ dediler. Bence Türkiye’ye adil davranılmadı,” sözlerine bakarak “ABD geri adım attı” sonucu da çıkarılabilir…
Ancak her iki sonuç da görüşmenin esas sonucunu vermez, eksik ve yanlı kalır. Şundan:
Trump’ın “yaptırım yok” sözü olsa bile, böyle bir yetkisi yok!
ABD Kongresi, “ABD’nin Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası”nı (CAATSA) Trump’a rağmen çıkardı. Çünkü Kongre, Obama döneminde uygulamaya konan yaptırımları güvenceye almak istiyordu. Trump yasayı Kongre’nin baskısı üzerine Ağustos 2017’de imzalamak zorunda kaldı.
Yani CAATSA, fiilen ABD Başkanı’nın yaptırım kaldırma yetkisini sınırlandırmak için çıkarıldı!
Dolayısıyla Trump’ın CAATSA yaptırımlarını kaldırma yetkisi yok, gerekçe gösterebilmesi şartıyla yaptırımların uygulanmasını 6 ay erteleme yetkisi var sadece…
Bu durumda Osaka’daki Erdoğan-Trump görüşmesinden çıkan esas sonuç ne oldu peki?
50 milyar dolarlık “yaptırım”
Özeti şu: Erdoğan ve Trump, iki devlet adamı olarak değil ama ülkelerini şirket gibi yöneten iki iş insanı olarak, iş konuştular, alışveriş mutabakatı yaptılar.
Bunu da Erdoğan açıkladı zaten: “Bizim S-400 olayı bir taraftan yürürken Amerika’dan da Lockheed Martin’den Boeing uçaklarını alıyoruz. 100 adet Boeing alıyoruz Lochkeed Martin’den. Serbest piyasa ekonomisinin olduğu bir dünyada bunları birbirine karıştırmayacağız.”
Yani fiilen Erdoğan yaptırımların “ertelenmesi” karşılığında, ABD’den 100 Boeing uçağı alma sözü vermiş oldu Trump’a! Yaptırımın mı, yoksa 100 Boeing almakla başlayacak alışverişin mi Türkiye adına daha az maliyetli olduğunu iktisatçılar hesaplayacaktır…
Zira Erdoğan Trump’a “stratejik ortaklıkları ve savunma sanayine yapmak istedikleri yatırım” nedeniyle “ABD ile 75 milyar dolarlık ticaret hacmine doğru ilerlediklerini” söyledi!
Şaşırıyoruz, çünkü Türkiye ile ABD’nin mevcut ticaret hacmi 20 milyar dolardır ve bunun 75 milyar dolara ilerleyebilmesi, ancak “ABD’den sürekli silah/uçak alımı” ile mümkün olabilecektir!
Ve eğer alacağımız Boeingler 747 modeliyse, tanesi 400 milyon dolardan 100 tanesi 40 milyar dolar yapar ve 20 milyar dolarlık ticaret hacmimiz 60 milyar dolara çıkar. Erdoğan’ın belirttiği 75 milyar dolarak çıkmak için de Patriot almak gerekir ek olarak!
Trump’ın “güzel insanları”
Yani anlayacağınız Osaka’dan “krizi erteleme” karşılığında ABD’den yüklü uçak alımı sonucu çıktı esas olarak.
Trump’ın Türkiye heyetine “Ne kadar güzel insanlar. Bunlarla anlaşmak çok kolay. Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” diye seslenmesi ve Türk heyetinin “çuval” kadar incitici bu ifadeye gülümsemesi yeterince açıklayıcı…
Nitekim Trump “güzel insanlarla” kolay anlaşmasına örnek bile verdi: “Erdoğan çetin biri ama ben kendisiyle iyi anlaşıyorum. PYD’yi vuracaktı, yapmamasını istedim, bunu yapmadı.”
15 Mart 2015’te “Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum” diyen ve “başkanlık sistemi” adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2019
Türk ordusuna darbenin 4. aşaması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/06/2019
“Güçlü ordu, güçlü Türkiye” demektir…
Ordu yurt savunması içindir ve “güçlü ordu” düşmanı caydırır! Yani ordunuzun güçlü olması, savaşmaya gerek kalmamasının da sigortasıdır. Barış iklimleri ordunuzun, silahınızın olmadığı iklimler değildir; tersine, güçlü ordunuzun ve etkili silahlarınızın olduğu iklimdir.
Ve güçlü ordu, en gelişmiş organizasyon olarak deprem gibi ulusal afetlerle mücadeledeki belirleyici rolünden, dış politika hedefinizi gerçekleştirmenin aracı olmaya kadar pek çok öneme sahiptir.
Kısacası ordu, milletin gözü gibi koruması gereken bir kurumdur. Oysa tersine bizzat milletin temsilcilerince orduya darbe üstüne darbe vuruluyor!
1. aşama: Ergenekon-Balyoz kumpasları
AKP-FETÖ işbirliğiyle yürütülen Ergenekon-Balyoz kumpasları, Türk ordusuna darbenin 1. aşamasıydı.
21. yüzyılda AKP şeklinde partileşen tarikatlar koalisyonu, 1. Meşrutiyet’ten beri kendilerine engel gördükleri “milli ordu”yu tasfiye etmek için, ABD’nin de desteğiyle darbenin 1. aşamasını başlattılar.
“Askeri vesayetten kurtulmak” diye propaganda ettikleri darbenin 3 hedefi vardı:
a. Türk ordusunu ABD-AKP-FETÖ siyasetlerine itiraz edemez hale dönüştürmek.
b. NATO’ya mesafeli Avrasyacı komutanları tasfiye etmek.
c. “Komutanın değil, imamın emrine itaat eden” subayların önünü açmak, onları yükseltmek…
2. aşama: FETÖ darbe girişimi
1. aşama belli ölçülerde başarılı oldu ve AKP’nin YAŞ desteğiyle pek çok FETÖ’cü subay hızla yükseldi, general oldu…
Ve o generaller, AKP ile FETÖ’nün ayrışmasında, 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundular.
Fakat FETÖ’nün darbe girişimi hükümete olduğu kadar, TSK’ye de darbe girişimiydi. Neyse ki gerçek subayların kararlı mücadelesinin öncülüğünde püskürtüldü.
3. aşama: “Allah’ın lütfu” dönemi
FETÖ’nün darbe girişimi AKP’ye göre “Allah’ın lütfu”ydu. Darbe girişimini fırsata çevirip Türk ordusunu parçaladılar!
Gerçek anlamıyla parçaladılar, orduyu parçalara bölüp bakanlıklara dağıttılar: Jandarma ve Sahil Güvenlik’i TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na bağladılar. Askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağladılar, askeri okulları kapattılar ve harp okullarını tek bir üniversite çatışı altında birleştirip sivil rektöre bağladılar. Bazı askeri birimleri kapattılar, “şehir dışına çıkarıyoruz” diyerek arazilerine el koydular. Yüksek Askeri Şura’yı “mini Bakanlar Kurulu”na çevirdiler; kimin general olacağına dışişleri, adalet, hazine ve eğitim gibi ilgisiz bakanlar karar verecekti!
4. aşama: askerlik yasası
Ve Türk ordusuna darbenin 4. aşamasını da TBMM’den çıkardıkları “askerlik yasası” ile uyguladılar.
Yeni askerlik yasasına göre askerlik artık 6 ay olacaktı, “bedelli askerlik” sürekliydi ve parası olan bedelini ödeyerek o 6 ayı da yapmayacaktı…
6 aylık askerlik ve sürekli bedelli askerlik, birisi hemen, ikisi zaman içinde üç sonuç doğuracaktır:
a. Ordunun yarıya yakını bir anda terhis olacak.
b. TSK’nin” halk ordusu” özelliği ortadan kalkacak.
c. TSK’nin “milli ordu” karakteri aşınacak.
Sonuç
TBMM’den geçen, Erdoğan’ın hızla onayladığı ve Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren yasanın ne anlama geldiği açıktır:
1. Ordunun yarısının terhis edilmesi ancak mütareke dönemlerine görülebilir!
2. Askerliğin 6 aya inmesi ve sürekli bedelli olması, pratikte askersizlik demektir!
3. Darbenin bu son aşaması, doğuracağı sonuçlar itibariyle, Türk ordusuna vurulmuş en büyük darbedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2019
Öcalan mektubun karşılığında ne aldı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/06/2019
Tamam, saray istedi ve Öcalan HDP’ye “tarafsız kal” mektubu yazdı. Peki karşılığında saray Öcalan’a ne verdi?
Belki de kafalarda bu soru oluşmasın diye mektup “devletin PKK’yi bölmek için Öcalan’ı kullanması” diye sunuluyor ısrarla…
Devletin operasyonu olsa, herhalde seçime 3 gün kala beklenmezdi!
Açık ki mektubun esas hedefi, Öcalan’ın etkileyebileceği kadar HDP seçmenini sandıktan uzak tutmak ve Binali Yıldırım’a bu şekilde dolaylı destek vermekti.
Devlet Bahçeli’nin “neden Öcalan’ın talimatına uymuyorsun” diyerek HDP’ye kızması bile bu esas hedefi işaret ediyordu!
6 Mayıs mektubunun iki mesajı
Öcalan’ın karşılıksız mektup yazmayacağını PKK tarihini az çok bilen herkes tahmin eder…
Peki Öcalan mektubunun karşılığında ne aldı?
20 Mayıs’ta bu köşede “Rojava-İstanbul açılımı” başlıklı bir makale yazmış ve Erdoğan–Bahçeli oluruyla 6 Mayıs’ta Öcalan’la yeninden başlatılan görüşmelerden yansıyan ilk mektubu incelemiştik.
O ilk mektubun iki mesajı vardı:
Birincisi İstanbul içindi; “kutuplaşmadan uzak durulmalı” diyordu.
İkincisi Rojava’yaydı; “PYD Suriye’nin bütünlüğü içinde, anayasal güvence ile çözüm aramalı, Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” diyordu.
Anayasa taslağındaki özerklik
Suriye’nin bütünlüğü içinde ve anayasal güvence ile çözüm araması demek, özetle “ayrı devlet değil, Suriye içinde özerklik” demekti.
Rusya’nın hazırladığı anayasa taslağında “özerklik” olduğunu bilen Öcalan, belli ki Moskova’nın Şam’ı ve Ankara’yı bu “çözüm”e ikna edeceğini düşünüyor!
Öyle düşündüğü için de PYD’nin, tam da ABD’yle Suriye’nin kuzey doğusunda güvenli bölge pazarlıkları yapan Türkiye’yle çatışmamasını, Ankara’nın hassasiyetlerine duyarlı olmasını istiyordu.
Peki o pazarlık ne aşamada?
ABD, PYD’yi güneye çekmeyi ve 30 km’lik bir bandı Türk-Amerikan denetiminde güvenli bölge yapmayı teklif ediyor…
PKK ile PYD’yi ayrıştırmak
Peki “PYD PKK’nin Suriye koludur, ABD’nin PYD’ye desteği PKK’ye destektir” gerçeği ortadayken, AKP hükümeti bu söylemden vaz mı geçecek?
Açıkçası bu sürpriz olmaz. Nitekim ABD’yle güvenli bölge pazarlıklarının başladığı süreçte, 8 Ocak’ta New York Times’a makale yazan Erdoğan şöyle diyordu: “Suriye Kürtleriyle herhangi bir sorunumuz olmadığını ifade etmek istiyorum. Savaş koşullarında birçok genç Suriyelinin seçenekleri olmadığı için PYD/YPG saflarına katıldığını biliyoruz.”
Peki bu dönüşüm nasıl sağlanacak? PKK ile PYD’yi Türk kamuoyunun zihninde ayrıştırarak!
Bunun da iki anahtarı var:
Biri Öcalan, ki Suriye’de özerklik onun için zaten hedefti ve o hedefin PKK-PYD ayrışmasıyla gerçekleşmesi sorun olmayacaktır!
İkincisi de Barzani, ki ABD Barzani-PKK farkı üzerinden Irak’ta Kürt özerk bölgesini Ankara’ya kabul ettirebilmişti!
Neçirvan Barzani’nin Irak Kürdistanı başkanı olarak bu süreçte Ankara’da ağırlanmasını da önemle not edelim elbette!
Türkiye’ye kaybettiren anlaşma
Özetle, “Türk devletinin PKK’yi bölmek için Öcalan’ı kullanması” diye sundukları operasyon, Ankara’nın Irak’taki Kürdistan’ndan sonra Suriye’de de Kürdistan’ı kabul etmesi şeklinde sonuçlanabilir.
Daha şimdiden, Öcalan yine ağzına bakılan “önemli siyasi aktör” mertebesine çıkarıldı!
Kısacası Erdoğan ile Bahçeli, İstanbul’u kaybetmemek için Türkiye’ye kaybettirmeyi göze alabiliyor.
Türkiye’nin asıl “beka” sorunu işte bu anlayıştır!
Peki AKP’nin bunları Türkiye’ye kabul ettirmeye gücü yetecek mi? Göreceğiz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2019