Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Askeri üsse karşı mescit
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/07/2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yıl töreninden dönüşte, uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlarken çok vahim bir karşılaştırma yapıyor…
Gazeteci, KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın açıklamasını anımsatıyor önce: “Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. ABD ve AB ile anlaştıkları haberleri çıktı ve yalanlanmadı.”
Gazeteci, ardından Arıklı’nın “Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşarak deniz üssü kurma zamanı geldi” beklentisini de aktararak soruyor: “Deniz ve Hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu?”
Erdoğan’ın bu net soruya yanıtı ise şöyle: “Ada’da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhalde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askeri üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz” (AA, 21.7.2024)
Böylece Kıbrıs konusunda Türkiye’nin en vahim politikalarını izleyen ve son yıllarda düzelttiği iddia edilen Erdoğan, “Yunan deniz üssüne karşı Türk mesciti” politikasıyla kırık dolu Kıbrıs karnesine bir kırık daha eklemiş oldu!
Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya kalktılar
Üstelik Erdoğan’ın Kıbrıs’daki hataları, telafi edilecek taktik hatalar da değil, stratejik düzeyde hatalardı. Karşılığı, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla 1 Mayıs 2004’te AB’ye katılması oldu. Böylece Kıbrıs meselesi, garantörler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin meselesi olmaktan, fiilen AB’nin meselesi olmaya dönüşmüş oldu.
Özetle AKP’nin Annan Planı’nı desteklemesi, stratejik düzlemde bir hataydı ve bedeli ağır oldu. O süreçte Annan Planı’na karşı Rauf Denktaş çırpınıyor, Türkiye’deki havayı değiştirmek için toplantılara katılıyordu. Başbakan Erdoğan ise ne yazık ki Denktaş’ı Türkiye’den kovmaya bile kalkmıştı, “Ne anlatacaksan git Kıbrıs’ta anlat” demişti.
Bakmayın bugün iktidarın 50. yıl ve Denktaş söylemlerine… O yıllarda AKP-FETÖ-liberaller Denktaş’a karşı birleşmişti. Öyle ki Denktaş’ın adını Ergenekon iddianamesine bile koymuşlardı!
Toprak verme ve asker çekme tavizi
Şimdilerde unutuldu ama o yıllarda toprak vermeye bile hazırlardı. Örneğin 2004 yılında, ABD’de, Harvard Üniversitesinde şöyle diyordu Başbakan Erdoğan: “Adanın şu an yüzde 36’sı KKTC’nin yaşam alanıdır. Belli bir oranda toprak verebiliriz. Biz garantör ülke olarak tavsiye ederiz. KKTC bu yaklaşımı gösterir” (Hürriyet, 31 Ocak 2004).
Sırf AB’den müzakere tarihi alabilmek için, KKTC’den Türk askerini bile çekmeye hazırlardı! Örneğin o süreçte Erdoğan, KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ile 5 bin Türk askerini çekme formülünü bile görüşmüştü (Barkın Şık, Milliyet, 14.6.2004).
AKP’nin Kıbrıs’taki teslimiyetçi politikasını anlamak için Batılı diplomatların anılarına bakmak bile yeterli aslında. Örneğin İngiliz diplomat Peter Westmacott’un, kitabında, “başta Türk limanlarının ve havaalanlarının açılmasını öngören Ankara Protokolü’nün imzalanması olmak üzere, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü nasıl tek taraflı ödünler vermeye ikna ettiklerini ve Türkiye’ye verilen sözlerin ne kadar havada kaldığını” yazması ibretliktir (E. Büyükelçi Süha Umar, Cumhuriyet, 15.9.2021).
Erdoğan yeni tavizlere açık
Peki Erdoğan Kıbrıs politikasındaki tüm hatalarından döndü mü? 15 Temmuz’dan sonra Kıbrıs konusunda değiştiği söyleniyor. Öyle mi peki?
6-7 Temmuz 2017’de Crans-Montana’da hangi tavizlerin verildiğini KKTC’li gazeteci Sabahattin İsmail açıklamıştı. Daha geçen yıl Erdoğan “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” demişti (AA, 24.7.2023).
Erdoğan, gerekirse yeni tavizler verebileceğini açık açık söylüyorken ve “askeri üsse karşı mescit” politikası açıklıyorken, elbette hiçbir şeyin garantisi yoktur. Dahası ana muhalefet partisinin Kıbrıs politikası da bundan pek ileride ve olası tavizleri frenleyebilecek nitelikte değildir ne yazık ki…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2024
ABD’nin Karadeniz-Kafkasya planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/07/2024
Washington’da yapılan son NATO Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirisindeki bir madde, AK-Medya tarafından AKP’nin başarısı olarak nitelendi. Zira bildirinin 31. maddesinde 1936 tarihli Montrö Sözleşmesine atıf vardı.
Doğru, vardı ama çarpıcı bir detayla…
“Karadeniz’in güvenliği, emniyeti, istikrarı” denilirken araya “seyrüsefer özgürlüğü” kavramı da eklenmişti!
ABD’nin ‘seyrüsefer özgürlüğü’ kurnazlığı
Oysa Montrö Sözleşmesi, tam da Karadeniz’in güvenliği için savaş gemilerine “seyrüsefer özgürlüğünü” sınırlamanın sözleşmesidir. Karadeniz’de savaş gemileri için “seyrüsefer özgürlüğü” yok, “seyrüsefer kısıtlılığı” var.
Elbette bunu en iyi bilen de “özgür/açık Karadeniz” isteyen ABD’dir. ABD, 75 yıldır Karadeniz’e “sınırsızca” girebilmek için “açık kapılar” bulma peşindedir.
Dahası ABD için Karadeniz stratejik bir hedeftir; Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e indirdiği “yeni demir perde”de Karadeniz kritik önemdedir.
Öyle olduğu için de ABD, daha Ukrayna savaşı bile ortada yokken, bu hedefini ince ince o zamanki NATO bildirisine işaretlemişti.
NATO bildirisindeki Karadeniz hedefleri
Bugünü anlamanın önemli kılavuz metinlerden biri NATO’nun 14 Haziran 2021 tarihli bildirisidir.
ABD NATO bildirisine iki kritik madde eklemişti:
1) NATO üyeleri, üyelikleri gerçekleşene kadar Ukrayna ve Gürcistan’la ikili ilişkilerini, özellikle de askeri ilişkilerini geliştirmelidir.
2) NATO, Karadeniz bölgesinde bir bütün olarak, karada, denizde ve havada daha çok varlık bulundurmalıdır.
Ermenistan’da Pentagon temsilcisi
ABD Ukrayna üzerinden Rusya’ya açtığı Batı cephesine ek olarak bir de Kafkasya’da Güney cephesi açmaya uğraşıyor ama bunda bir türlü başarılı olamadı. Saakaşvili’nin Ukrayna’dan dönerek ayaklanma başlatmaya çalışması Tiflis’in kararlı duruşuyla boşa çıkarıldı. Gürcistan hükümeti devamını önlemek için “Yabancı Acente Yasası”nı çıkardı.
ABD şimdilerde bir de Ermenistan kartı oynamaya çalışıyor. Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan Washington’daki NATO Zirvesi’nin etkinliklerine davet edildi. Ardından ABD ordusunun Ermenistan Savunma Bakanlığı’nda temsilci bulunduracağı gündeme geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uzra Zeya haberi doğruladı ve ABD ile Ermenistan arasında “yeni bir stratejik aşamanın başladığını” söyledi.
İki bölgesel adım ihtiyacı
ABD bu hamlesiyle ikili bir hedefi sağlamaya çalışıyor:
1) Rusya’ya karşı Güney cephesi açmaya uğraşıyor.
2) Astana üçgeni (Türkiye-Rusya-İran) arasına kama gibi girmeye çalışıyor.
Tam da bu zamanda, Astana üçgeninin en önemli gündemi olan Ankara-Şam normalleşmesi konusunda ABD’nin tutum açıklaması da önemli. ABD Dışişleri Bakanlığı “Türkiye ile Suriye arasındaki normalleşme çabalarını desteklemediğini” açıkça ilan etti.
Bu durumda yapılacaklar ortada ve net:
1) Ankara-Şam normalleşmesini başlatmak, hızlandırmak.
2) 3+3 platformunu (Türkiye – Rusya – İran) + (Azerbaycan – Gürcistan – Ermenistan) hayata geçirmek.
Görüldüğü üzere Türkiye’nin NATO üyeliği, NATO’nun Türkiye’yi hedef almasını önlemiyor! Çare içinde değil, NATO’nun dışında olmakta…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2024
Trump’a ‘uzun savaş’ kurşunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/07/2024
Çağımız ne yazık ki kavramların alt üst edildiği, anlamlarının boşaltıldığı ve olgunun algıyla perdelenmeye çalışıldığı bir çağ. Bunun bir örneği ABD seçiminde yaşanıyor. Biden ile Trump’ın seçim yarışı, demokrasi ile faşizmin mücadelesi diye sunuluyor. Trump’ın adaylığı Amerikan demokrasisine tehdit olarak görülüyor.
Amerikan demokrasisinin ne derece demokrasi olduğu zaten ayrı konu. Ancak Biden’ı demokrat, Trump’ı faşist yapan ne?
Amerikan mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarları için Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen Biden demokrat ama Ukrayna’da savaşa karşı olan Trump faşist, öyle mi? Uluslararası hukuku ve kurallı düzeni ayakları altına alarak Rusya’nın 300 milyar dolarına çöken Biden demokrat ama Rusya’ya yaptırıma karşı çıkan Trump faşist, öyle mi? (İkisi de emperyalist ABD’nin başkanıdır nihayetinde!)
Brüksel’den Budapeşte’ye yaptırım
Benzer durum Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de geçerli. Orban da ülkesinin AB dönem başkanlığını alır almaz, Avrupa için büyük bir tehdit olan Ukrayna-Rusya savaşını durdurmaya soyundu. 10 günde Ukrayna, Rusya, Çin ve ABD’de barış turu yaptı; Zelenski, Putin, Xi Jinping ve Trump’la barışı konuştu.
Ama Atlantik medyasına göre Avrupa için barış arayan Orban faşist, ABD’nin arkasına vagon gibi dizilerek kıtayı ateşe atan Avrupa liderleri ise demokrat, öyle mi?
Avrupa’nın Atlantikçi liderleri Orban’a kazan kaldırmış durumdalar:
– 63 Avrupa Parlamentosu milletvekili, Macaristan’ın AB’deki oy hakkının elinden alınmasını talep etti.
– AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Orban’ın Avrupa’nın kararlılığını baltaladığını savundu.
– AB Konseyi Başkanı Charles Michel “AB dönem başkanlığının AB adına Rusya ile temas kurma yetkisi yoktur” dedi.
– AB Dış ilişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell “Macaristan Başbakanı’nın hiçbir şekilde AB’yi temsil etmediğini” iddia etti.
– AB Komisyonu, AB üyesi Macaristan’a yaptırım uyguladı.
– AB hükümetleri, Macaristan’daki bakanlık toplantısına bakan yerine devlet memuru gönderdi.
Orban’ın üç önerisi
Oysa Ukrayna’daki savaşın bitmesi Ukrayna’nın da Avrupa’nın da çıkarına. Ama ABD mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarlarına değil!
Washington, bu çıkarların gereği olarak adım adım, zorlaya zorlaya Berlin’i Paris’i, Brüksel’i kendi stratejisine eklemledi ve şimdi bu başkentler Avrupa’nın çıkarını savunan Orban’a karşı ABD’nin çıkarının tetikçiliğini yapıyorlar!
Orban’ın temaslarının ardından Avrupalı liderlere gönderdiği mektup gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Washington-Brüksel hattında olgu algıyla ne kadar eğilip bükülmeye çalışılsa da bükülemiyor. İşte barış misyonuna soyunan Orban’ın mektubundaki üç öneri:
1) “NATO adına Avrupa stratejimiz, ABD’nin savaş yanlısı politikasını kopyaladı. Bugüne kadar egemen ve bağımsız bir Avrupa stratejimiz ya da siyasi eylem planımız olmadı. Bu politikanın devamının, gelecek için mantıklı olup olmadığının tartışılmasını öneriyorum.”
2) “Kiev ile üst düzey temasları sürdürürken, Moskova ile doğrudan diplomatik iletişim hatlarının yeniden açılmasını öneriyorum.”
3) “Çin ile bir sonraki barış konferansının detayları üzerine görüşmeler yapılmasını öneriyorum.”
Barış arayışına kurşun
Ve asıl önemlisi de şu: Trump’la görüşmesinden edindiği izlenimi bir mektupla Avrupalı liderlere aktaran Orban açık açık belirtiyor: “Trump, seçim zaferinin hemen ardından, resmen göreve başlamayı bile beklemeden Ukrayna’da barış için arabulucu olarak hareket etmeye hazır.”
İşte Trump’a 13 Temmuz 2024’te sıkılan kurşunun önemli bir nedeni de bu. O kurşun Amerikan egemen sınıfı içindeki 2008 kriziyle birlikte derinleşmeye başlayan çelişmenin, artık uzlaşmazlığa evrildiğinin işaretidir.
Trump seçildiğinde iddia ettiği gibi hızla Ukrayna’ya barış getirebilir mi getiremez mi göreceğiz. Zira uzlaşmaz çelişkiler nedeniyle, namluya yeni mermiler sürülebilir!
Ama mesele şudur: Son tahlilde Türkiye için de, stratejik özerklik ve bağımsızlık arayan Avrupa için de, Ukraynalılar için de, dünya için de asıl önemli olan bu savaşın bir an önce bitmesidir. Üstelik, Trump’ın bu bitişi “asıl hedefimize yani Çin’e yönelelim” diye istiyor olmasına rağmen!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2024
15 Temmuz’un yanıt bekleyen o sorusu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/07/2024
Milli Savunma Bakanı, eski Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz darbe girşimi sırasında Genelkurmay II. Başkanı olan Yaşar Güler’in Sabah gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Okan Müderrisoğlu’nun sorularını yanıtlayan Güler, ilginç şeyler söylüyor.
Darbecilerle Genelkurmay karargâhındaki ve sonra götürüldüğü Akıncı üssündeki mücadelesini anlatan Güler aynen şöyle diyor: “Onlar için problem bendim. Bunların asıl yüzünü, her şeyi bilen tek bir adam var. O da benim.” (Sabah, 10.7.2024).
Her şeyi bilen tek adam
Bu satırları okuyan Güler’den önceki Milli Savunma Bakanı, Güler’den önceki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne düşünmüştür acaba?
Her şeyi bilen tek adam var ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar değil, dönemin Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Güler yani…
Nitekim yine Sabah’taki söyleşiye göre, Akar ne yapacağını da Güler’e soruyor: “Genelkurmay Başkanı’na durumu anlattım. ‘Ne yapalım’ dedi. MİT Müsteşarı’nı Genelkurmay’a çağıralım’ dedim.” (Sabah, 10.7.2024).
15 Temmuz darbe girişiminin ardından yanıtı hâlâ ortada olmayan ve benim ısrarla üzerinde durduğum o sorunun yanıtını bu durumda “her şeyi bilen tek adam”a sormalıyız:
Aksakallı’nın sorusu
TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu, Komisyon Başkanı Reşat Petek’in kendi kişisel internet sitesinde yayınlanmıştı. 667 sayfalık rapor da ortaya koyuyor ki, Genelkurmay Karargâhı ve MİT Müsteşarlığı darbe girişiminin olacağını “en az” 12 saat öncesinden biliyordu. Yine rapordan anlaşıldığı kadarıyla, bildikleri bilindiği için de FETÖ’cüler darbeyi öne çekmiş, 16 Temmuz saat 03.00 yerine, 6 saat önceden, 15 Temmuz saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.
Bu öne çekilme olayının önemi şurada. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “aldıkları tedbirler nedeniyle FETÖ’cülerin paniğe kapıldığını, erken harekete geçmek zorunda kaldıklarını ve bunun da darbe girişiminin akamete uğramasında önemli bir faktör olduğunu” belirtmişti (TBMM Raporu, s.335).
Gelelim o soruya: Peki en az 12 saat önceden bilinen ve bu nedenle tedbirler alınarak akamete uğratılması sağlanan darbe girişimi önlenemez miydi?
Bakın bu sorunun asıl sahibi, 15 Temmuz darbe girişimine karşı en kritik mücadeleyi yürüten isimdir; dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’dır ve aynen şöyle demiştir: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).
Hulusi Akar’ın bu soruya yanıtı olmadı… Madem FETÖ için asıl problem kendisi, madem FETÖ konusunda her şeyi bilen tek adam kendisi, o zaman bu sorunun yanıtını Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler vermelidir: 15 Temmuz’da Genelkurmay I. ve II. Başkanları, Akar ve Güler, neden “personel kışlayı terk etmesin” emrini vermedi?
Akar-Güler o makamda olabilir miydi?
Yaşar Güler 15 Temmuz söyleşisinde şunları da söylüyor: “Ergenekon kumpasında çok kıymetli, özel yetişmiş personelimizi kaybettik ve bunun acısını daha sonra çok çektik. Onları kaybettiğimiz için FETÖ’cü alçak ve hainler yönetimde kendilerine alan açarak şans bulmaya başladılar. Hepsi, yüzde yüz FETÖ operasyonuydu.” (Sabah, 10.7.2024).
Güzel, o zaman şu soruları da ekleyelim: Ergenekon kumpaslarıyla en kıymetli kadrolar tasfiye edilirken, sadece FETÖ’cüler mi kendilerine yer açmış oldu? Ergenekon kumpasları olmasa, Akar ve Güler Genelkurmay Başkanı olabilecek miydi? Akar ve Güler yerine asıl sahipleri o makamlarda oturuyor olsa, FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimine soyunabilir miydi?
Ve yanıtı ortada olan şu soruyu da soralım: AKP’nin siyasi desteği olmasa, FETÖ o destek üzerinden Ergenekon kumpaslarıyla TSK’nin en kıymetli kadrolarını tasfiye etmese, 15 Temmuz darbe girişimi olur muydu?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2024
Erdoğan’ın NATO’da Gazze başarısızlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/07/2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan, beş uçak ve geniş heyetiyle Washington’a giderken şöyle diyordu: “NATO liderler zirvesinde Gazze’de Filistin halkına yönelik katliamları gündeme taşıyacağız.” (AA, 9.7.2024).
Sonuç mu? Elbette ABD’nin patronu olduğu NATO’da bu mümkün değildi. Nitekim açıklanan 38 maddelik sonuç bildirgesinde ne İsrail’in İ’si, ne Filistin’in F’si, ne de Gazze’nin G’si vardı.
38. maddenin sonunda 2026 zirvesinin Türkiye’de yapılacağı yazılıydı. Demek ki AK-medya için yine de bir “başarı öyküsü” haberi vardı! Bir de Erdoğan’ın açığı kapatmak için zirve sonrasında yaptığı basın toplantısında söyledikleri… Örneğin “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik” diyordu, oysa şikayet eden tek başına Güney Afrika’ydı ve AKP aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Örneğin “İsrail yönetiminin NATO’yla ortaklık ilişkisini sürdürmesi mümkün değildir” diyordu, oysa İsrail’in NATO ortaklığında Ankara’nın onayı vardı, İsrail’in NATO’yla işbirliği mekanizmalarına katılmasında AKP’nin oluru vardı!
ABD fermanıyla hareket eden örgüt
Türkiye’nin NATO içinde ne kadar “değerli” olduğunu propaganda eden renk renk düzen siyasetçileri, Türkiye’nin NATO’da ne denli etkili olduğunu “pazarlayan” bıyıksız ve badem bıyıklı diplomatlar, Türkiye’nin NATO’da ABD’yi dengelediğini “savunan” liberal ve siyasal İslamcı akademisyenler, NATO üyelerinin eşit olmadığını, ABD’nin NATO’nun patronu olduğunu, ABD’nin tek oyunun diğer tüm üye ülkelerin oylarının toplamından daha ağır olduğunu anlamışlar mıdır sizce?
Elbette gerçeği onlar da biliyor ama NATO’nun propagandasını, pazarlamasını ve savunmasını yapmak en temel işleri. O nedenle Türk milletine yalan söylemeyi sürdürecekler.
Tabii istisnalar da var. Örneğin AKP’li Mehmet Metiner o gerçeği çırılçıplak ortaya koydu: “NATO ABD’nin silahlı sopasıdır. ABD başkanları ne ferman buyurursa ona göre hareket eden askeri ittifakın adıdır. Gerisi kamuflajdır. Hatta kandırmacadır.” (Yeni Şafak, 12.7.2024). Kuşkusuz Metiner’in partisi o kamuflajı ve aldatmacayı en çok yapan partidir.
“NATO tehdit ama yine de NATO’da olmalıyız” yanlışı
Metiner’in yazısının asıl üzerinde durulması gereken kısmı ise şöyle: “NATO dünya barışını asıl tehdit eden bir ABD silahlı aparatıdır. Türkiye’nin başkaca şansı olmadığı için bulunmak mecburiyetinde olduğu bu askeri ittifak son kertede Türkiye’nin de ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından bir tehdit unsurudur. Rusya’ya ve Çin’e boyun eğdirebilirlerse bütün dünya ABD imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve askeri anlamda sömürgesine dönüşecektir.”
Öncelikle şunu belirtelim: ABD’nin Rusya ve Çin’e boyun eğdirebilmesi mümkün değil. Tersine hegemonyası zayıflayan ABD, boyun eğdirebilmenin değil, mevcut düzenini “kendi bölgesinde” koruyabilmenin stratejisini izliyor.
Ve gelelim tartışılması gereken noktaya: Evet, Metiner haklı, bu gerçeğe gözler kapatılsa da, son kertede NATO Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından tehdittir. Ancak Metiner “Türkiye başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” görüşünde ise büyük yanlış içerisindedir. Öyle ki bu yanlış, yazısındaki tüm doğruları götürecek önemdedir.
Başka şans elbette var
Tersine, Türkiye’nin başka şansı var, Türkiye NATO’da olmak zorunda değil. Hele de 38 maddeli sonuç bildirgesinden sonra NATO’da olmak Türkiye için artık daha büyük bir yüktür. Çünkü NATO’nun Washington’daki bu son zirvesinden çıkan temel sonuç şudur: ABD, NATO’daki müttefiklerini Rusya ve Çin’e karşı cepheye sürmeye çalışıyor.
“Başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” olduğunu iddia ettikleri Türkiye’nin ABD tarafından Rusya ve Çin’e karşı pozisyon almaya zorlanması, Ankara’nın intiharı olur!
II. Dünya Savaşı’nın ardından “başka şans yok” söylemiyle izlenen Atlantikçilik siyaseti dün de yanlıştı; çünkü Türkiye’nin “bağlantısızlık” gibi başka bir şansı vardı. “Başka şans yok, NATO’dan çıkamayız” söylemi bugün daha da yanlıştır; çünkü yine “bağlantısızlık” var, hele de “çok kutupluluk” şartlarında geniş manevra alanları var, “NATO’daki gibi fiilen egemenliğinizi devretmek zorunda kalmadan” siyasi ve ekonomik ortaklıklar kurabileceğiniz platformlar var, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var, BRICS var, yükselen Asya var, bölgesel birlik olanakları var…
Yeter ki “NATO göz bağı” çıkarılabilsin!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 2024
CHP’nin Batıcılık sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2024
AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor.
Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.
Neo-Abdülhamitçi AKP
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.
Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum.
Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!
CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı
Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…
Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar.
İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!
AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!
Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.
Asya yükseliyor, Avrupa inişte
Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor?
Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.
Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!
10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024
Kurşun asker
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/07/2024
Türk-İslam sentezli ideoloji, varlığını topluma kabul ettirebilmek için başından beri aynı yöntemi uyguluyor: 1) Ne ise tersinin olduğunu iddia ediyor. 2) Tersinin olduğunu iddia etmekte zorlandığı durumlarda, konumunu maskeliyor.
Örneğin başından beri Batıcı bir harekettirler ama tersini iddia ederler, karşıtlarının Batıcı olduğunu savunurlar. “Biz Batının teknolojisini alırız ama kültürüne karşıyız” deyip, solcuları Batıcılıkla suçlamaya kalkarlar.
Nedir dayanakları? Çünkü solcular Batı’nın aydınlanma kültürüne işaret ediyorlardır; örneğin Fransız Devrimi’nin eşitlik, özgürlük, kardeşlik şiarını savunuyorlardır, örneğin Marksizmi devrimci bir eylem kılavuzu görüyorlardır, örneğin Batı’nın aydınlanmacı filozoflarının ve Batı’nın bilimsel katkılarının öneminin altını çiziyorlardır.
Böylece ABD’yi, AB’yi, NATO’yu savunan Türk-İslam sentezi güya Batı karşıtı olmuş olacak, ABD’ye, AB’ye, NATO’ya karşı mücadele eden solcu ise Batıcı olmuş olacak!
Utanmaz kalem
Amerikancı Soğuk Savaş kültürünün gri propaganda yöntemidir bu. Çünkü neredeyse hiçbir sağcı gururla “ben sağcıyım” diyemez. Ancak gururla solcu olduğunu söyleyenlere karşı her türlü kirli savaşı yürütürler.
İşte son örneği: Bazı solcu gazetecileri ABD ve AB’nin dolma kalemi olmakla suçlayıp, sosyal medyadan “kurşun” kalemli tehditler savuruyorlar! Oysa asıl dolma kalem kendileridir; dahası ABD’nin, AB’nin, NATO’nun gönüllü kurşun askeridirler.
“Batı’nın dolma kalemi” diye çamur attıkları o kalemler, ABD’nin FETÖ eliyle yürüttüğü Ergenekon kumpaslarına karşı kalemleriyle mücadele ederken, kendileri “utanmaz kalem”di.
En utanmazları da bu Batıcılık tartışmasında “Kemalizm İngilizdir” diyerek, feslisinden kumarbazına sözde ideologlarının kalemşörlüğünü yapanlardır kuşkusuz.
Bozkurt meselesi
Bozkurt tartışması da böyledir. Türk-İslam sentezi yine yaptığının tersini savunmakta, savunduğunun tersini yapmaktadır.
Kısaca tarihlerine bakarsak: Türk-İslam sentezcileri NATO’cudurlar, Amerikancıdırlar, AB’yi stratejik hedef ilan ederler, “her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına alırız” derler, Andımız’ı kaldırırlar, tabelalardan T.C.’yi sökerler, ümmetçilik yaparlar…
Sonra, işte şimdi olduğu gibi, ihtiyaca göre Bozkurtçuluk yaparlar…
Çünkü besledikleri cihatçı aparatlar Türk bayrağını yırtarak kendilerini zor durumda bırakmıştır; futbolcunun bozkurt selamı o tabloyu perdelemek için bulunmaz fırsattır.
Dolayısıyla Türk-İslamcıların tuzağına düşmemek gerekir. Bu tür tartışmaları günlük dar siyaset koridorunda değil, geniş ideolojik alanda ve sınıfsal düzlemde yapmak gerekir.
Atatürk’ün ülkesinden Mao’nun ülkesine
Ah güzel ülkem…
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün çeşitli toplantıları için bulunduğum Şanghay’da, Beijing’de, Qingdao’da ayın arka yüzünden otomasyonlu limanlara, yapay zekadan yeşil enerjiye çeşitli konular ele alınırken, ülkemde bu konuların tartışılıyor olması ne acı…
Oysa Mao’nun mozolesini ziyaretimde deftere “Büyük devrimci Atatürk’ün ülkesinden büyük devrimci Mao’nun ülkesine dostluk ve dayanışma duygularıyla geldim” diye başlamıştım sözlerime…
”Kemalizm İngilizdir” çamuruyla ellerini kirletenlerle mücadele ede ede, büyük devrimci Atatürk’ün ülkesinde elbette yeniden bilimi kılavuz edineceğiz bir gün…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2024
Pan Guang’ın iki önerisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/07/2024
BRICS gibi Şanghay İşbirliği Örgütü de (ŞİÖ) genişliyor. Şanghay Beşlisi diye yola çıkan örgüt, Astana’da Belarus’un da katılmasıyla 10 üyeye ulaştı. Gözlemciler ve Türkiye’nin de bulunduğu diyalog ortaklarıyla birlikte örgüt, Asya’nın büyük kısmını bir araya getirmiş oldu.
Şanghay’da, örgüte üye, gözlemci ve diyalog partneri olan ülkelerden gazeteciler olarak akademisyenlerle bir yuvarlak masa toplantısı yaptık. Toplantıda bulunan kıdemli isimlerden Prof. Pan Guang, üzerinde durulması ve tartışılması gereken iki öneri yaptı.
Oy çokluğu mekanizması
Prof. Pan Guang’ın ilk önerisi, ŞİÖ’nin karar alma mekanizması ile ilgili. Örgütün genişlediğini, eskisi gibi kararların oybirliği ile alınmaya devam etmesi halinde, örgütün hızlı karar alamayacağını, hantallaşacağını dile getiren Prof. Pan Guang, oybirliği sisteminden oy çokluğu sistemine geçilmesini önerdi.
Prof. Pan Guang’un ikinci önerisi daha da ilginç. Terörizmle mücadele, ayrılıkçılığa karşı koyma ve sınır sorunlarını çözme gibi örgütün kuruluş ilkelerini anımsatan Prof. Pan Guang, barışı sağlama hedefi için bir güvenlik mekanizması önerdi. Önerisinin askeri olmadığını önemle vurgulayan Prof. Pan Guang, Birleşmiş Milletler’e (BM) taraf bir polis mekanizması tarifi yaptı.
Eşitlik anlayışını zayıflatmaz mı?
Konuşmamda, Prof. Pan Guang’ın önerilerini önemli bulduğumu, bu nedenle mutlaka tartışılması gerektiğini belirttim ve ekledim:
İki önerinin de avantajları ve dezavantajları var. Prof. Pan Guang zaten avantajları anlattı, o nedenle ben öneriler konusunda bir fikri katkı yapmak için dezavantajları üzerinde duracağım.
İki öneri konusunda üç endişem var:
1) ŞİÖ genişliyor, genişleyen ŞİÖ’nün oybirliğiyle karar alması kuşkusuz eski hızını düşürüyordur. Ancak oybirliği yerine oy çokluğu mekanizmasına geçmek, bir çekim merkezi olan ve genişleyen ŞİÖ’nün bu olumlu genişleme özelliğini durdurmaz mı? Yeni ülkeler karar alma mekanizmasındaki fonksiyonlarının zayıflayacağı endişesiyle örgüte katılmakta çekince duymaz mı? Duyacağını düşünüyorum.
Polis mekanizmasının riskleri
2) ŞİÖ’yi güçlü ve çekici kılan özelliklerinden biri eşitlikçiliği. Ancak oybirliği mekanizmasından oy çokluğu mekanizmasına geçmek bu özelliğini aşındırmaz mı? Oy çokluğu sonucu oyu karara dönüşmeyen ülkelerin eşitliği erozyona uğramaz mı? ŞİÖ’nün eşitlikçi anlayışı zayıflamaz mı? Zayıflayacağını düşünüyorum.
3) Asıl önemlisi, bir polis mekanizması nasıl çalışacak, hangi şartlarda çalışacak? Bir ülkedeki hükümeti hedef alan ayaklanmalarda, o hükümetin çağrısı ile mi kullanılacak polis mekanizması? Meselenin egemenlik boyutu zaten problem ama ayrıca o ülkenin güvenlik kuvvetlerinin çözemediği sorunu bu polis mekanizması nasıl çözecek? O ülkenin güvenlik kuvvetleri ya da bir bölümü ayaklanmadan yana diye sorun çözülmüyorsa, bu o güvenlik kuvvetleriyle polis mekanizmasının çatışmaya girmesi ile sonuçlanmaz mı? Ve daha önemlisi: Kimi hükümetler için muhalefetin toplumsal eylemleri terör eylemi olarak nitelenebilir, nitekim niteleniyor. Bu durumda o hükümetin çağrısıyla devreye girecek bu polis mekanizması taraf tutarak o ülkenin iç politikasında sorunlu bir pozisyon almış olmayacak mı?
Tartışılmalı
Zaman yeterli olmadığı için Prof. Pan Guang’ın endişelerim konusunda görüşlerini daha da detaylandırma şansı olmadı. Ama mutlaka meselenin bu yönlerini de kafasında tartmış olmalı.
Bakalım, belki de Pan Guang bir giriş yaptı ve bu öneriler ŞİÖ’nün önüne gelip değerlendirilecektir. ((Ertesi gün zirvede Putin ”ŞİÖ’nün bölgesel terörle mücadele yapısında reform yapacağız” dedi.) Biz de böylece “ham durumdaki kendi görüşlerimizi” gözden geçirme ve geliştirme fırsatı buluruz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Temmuz 2024
Suriyesizler!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/07/2024
Kayseri olayları, başka illere sıçraması ve ardından Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı tepkiler ve Türk bayrağı yakılması…
Şanghay’dan saat farkıyla izlediğim olayların ardından sosyal medyada yorumladım: “Türk bayrağını yakanlar Suriyeli değil Suriyesiz! AKP’nin Suriye’ye karşı desteklediği ve Suriye içinde kendi denetiminde kurduğu nüfuz bölgesinde yaşayan Suriye karşıtı Suriyesizler bunlar. Neden? Çünkü bölgenin zorladığı Ankara-Şam normalleşme çabasından rahatsızlar, Kayseri’deki olayı bahane edip Ankara ile Şam’ı karşıt tutmaya çalışıyorlar. Daha önce de normalleşme gündeme geldiğinde, yine provokasyonlar yapmışlardı.”
İktidar üç kere suçludur
Diğer yandan Erdoğan’ın Kayseri olayları konusunda muhalefeti suçlaması, tam bir hedef saptırmadır. Türkiye’de çıkmış ve AKP’nin bu politikası sürdüğü müddetçe çıkacak tüm olayların “asıl” sorumlusu iktidarın kendisidir.
Çünkü AKP sığınmacı sorunu konusunda üç kere suçludur:
1) İktidar, sınırları açıp Suriye’ye cihatçı gönderirken, Türkiye’ye de sığınmacı doldurduğu için suçludur.
2) İktidar, Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları engelleyip, AB’yle fon karşılığında geri kabul anlaşmaları imzalayarak Türkiye’yi Avrupa önünde tampon ülke, göçmen ve sığınmacı deposu yaptığı için suçludur.
Tampon Ülke kitabımda (Kırmızı Kedi, 2021) anlaşmaları ayrıntılı yazdım. O anlaşmaları nasıl savunduklarını da… Başbakan Binali Yıldırım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2019’da “Avrupa’nın huzurunu 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlıyordu. Yani iktidar Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını, Avrupa istila edilmesin diye Türkiye’nin istila edilmesini sağlamış oldu!
3) İktidar, Şam’la normalleşme fırsatlarını sürekli elinin tersiyle iterek, sığınmacıların dönüşünü fiilen engellediği için suçludur.
Emperyalist göç stratejisi
Unutulmasın: Göç ve sığınmacı sorunu başından beri sıradan bir “mazlumlara kapı açma” olayı değildi, üst boyutu “emperyalist göç stratejisi”, alt boyutu Erdoğan’ın çifte hedefiydi: Sığınmacıları hem Türkiye’deki ümmetçilik projesinde kullanacaklar hem de ÖSO (Özgür Suriye Ordusunun ismini sonra Suriye Milli Ordusu SMO yaptılar) üzerinden Suriye topraklarında “nüfuz bölgesi” kuracaklardı.
Yani Türkiye’nin sığınmacı sorununun kaynağı, ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, o politikalarla işbirliği yapan AKP iktidardır.
Bu tablo bizi sorunun hangi perspektifle ele alınması gerektiğine götürür:
Tepki sorunun kaynağına gösterilmeli
Tepkiyi sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine sığınmacılara göstermek, büyük hatadır ve daha önemlisi olası sonuçlarıyla değerlendirilirse kendi kendimize tuzağa düşmektir. Tepki sorunun sonucuna değil, sorunun kaynağına gösterilmelidir.
Sığınmacı sorunu konusunda gösterilebilecek en iyi tepki, Ankara-Şam normalleşmesini savunmak ve iktidara Şam’la görüşmesi için baskı yapmaktır. (Üstelik önceki yazımda da belirttiğim gibi bu kez normalleşme konusunda bölgesel gelişmelerin dayatması da var.) Çünkü normalleşme hayata geçtiği takdirde:
1) Şam yönetimi tüm topraklarında egemen olacak, ABD sponsorlu PYD devleti olasılığı ortadan kalkacaktır.
2) Dünyanın dört bir yanından Suriye’ye Esad’ı devirmeye gönderilmiş/gelmiş cihatçı örgütler tasfiye edilecektir.
3) Ankara kurduğu, beslediği ÖSO’yu dağıtmak zorunda kalacaktır.
4) Suriyelilerin vatanlarına geri dönüşü başlayacaktır.
Muhalefet iktidarla normalleşme, yumuşama arayışı hatasını terkedip, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi için iktidara karşı sertleşmeli, ağır siyasi baskı uygulamalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2024