Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

NATO Müdürlüğü!

Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, Antalya’da düzenlenen “Savunma ve Havacılık Sanayiinde Küresel Stratejiler Konferansı”nda yaptığı konuşmada, gündemlerinde “NATO Müdürlüğü” olduğunu açıkladı.

Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Dördüncü ve en önemli konunun başkanlık bünyesinde kurulması önerilen NATO Müdürlüğü olduğuna işaret eden Görgün, ‘Bu konuda kısa vadede organizasyonel bir adım atacak ve yapılanmamızı buna göre şekillendireceğiz. Yapılandırılacak müdürlüğümüz ayrıca Avrupa Birliği, OECD, Birleşmiş Milletler ve OCCAR ilişkileri ve faaliyetlerini takip edecek.” (AA, 18.2.2024).

NATO, bağımsız savunma sanayisine karşı

Metinden böyle bir müdürlüğün hangi amaçla açılacağını anlamak pek olası değil. Diyelim ki amaçları NATO ülkelerine savunma sanayimizin ürünlerini satmak olsun, o durumda bile Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesinde bir NATO Müdürlüğü’ne ihtiyaç var mı peki? Elbette yok.

Açıkça belirtelim: Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesinde bir NATO Müdürlüğü açmak, Savunma Sanayii Başkanlığı’nın kuruluş felsefesine aykırıdır. Çünkü:

Savunma Sanayii Başkanlığı, geç bir tarihte, 1985 yılında, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” olarak başladı. 1989’da Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na dönüştü, 2017’de Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı, 2018’de de Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı oldu.

Peki 1985’e kadar Türkiye’nin gündeminde neden “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme” konusu yoktu? Çünkü o iş ABD ve NATO’ya havaleydi; “Artık NATO’dasınız, boşuna savunma sanayi geliştirmeyle uğraşmanıza gerek yok, biz en alasını size satarız” dönemiydi.

NATO bir yanıyla zaten üye ülkeleri “NATO standardı” adı altında ABD silahlarına mecbur etme ve bağımsız savunma sanayisi geliştirmelerini engelleme örgütüydü. (Bakın bugün bile bu geçerli. Avrupa kendisine ait bağımsız nükleer caydırıcılık istiyor ama NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, buna ABD adına “NATO’yu baltalar, NATO’nun nükleer caydırıcılığı yeterli” diye itiraz ediyor.)

Aselsan, Havelsan, Roketsan ve Savuna Sanayii

Peki, Türkiye’nin NATO’ya girdiği 1952’den itibaren “savunma sanayii” ABD ve NATO’ya havale edildiyse, 1985’te neden “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme”ye ihtiyaç duyuldu?

Çünkü 70’lerin ikinci yarısında ABD/NATO’ya “bağımlı” olduğunuzda ne olduğu görüldü! ABD Kıbrıs Barış Harekatı dolayısıyla Türkiye’ye askeri ambargo uyguladı, yedek parça vermedi, mühimmat vermedi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zaafa uğrattı.

Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ABD ambargosu üzerine 1975’te Aselsan’ı, 1982’de Havelsan’ı kurdu. İşte, bugün adı Savunma Sanayii Başkanlığı olan “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” 1985’te bu iki bağımsız ve ulusal adımın üstünde inşa oldu. Nitekim 3 yıl sonra, 1988’de de Roketsan doğdu.

F-16 çıpası

Yani özetle Türkiye’de savunma sanayisini geliştirme işi, ABD/NATO’nun ambargosu karşısında Türkiye’nin bağımsız ve ulusal bir yol çizme arayışından çıkmıştı. Şimdi o yolla inşa edilmiş bir kurum içinde, o yola ters bir şekilde “NATO Müdürlüğü” oluşturmak, işin felsefesine de, hedefe de, amaca da, 40 yıllık emeğe de aykırıdır.

Bunun kamuoyuna duyurulmasının Türkiye’nin NATO’ya girişinin 72. yıldönümünün “kutlandığı” güne getirilmesi ise ayrıca not edilmelidir.

Sıkça soruldu: ABD, 40 yıldır Türkiye’ye sattığı F-16’ları bu kez neden satmakta bu kadar ayak sürüdü? Satış sadece İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasının şartı mıydı?

Fazlası var: F-16 satışı sadece F-16 satışı değildir, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmanın aracıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2024

3 Yorum

Rabiacılık rafta, pragmatizme devam

Normal şartlarda siyasette “U sınıfı” ehliyet yoktur. Ancak iktidarın şansı, kendisine U dönüşlerinde bedel ödetebilecek bir muhalefetin bulunmamasıdır.

Erdoğan 21 yılda, 21 temel iç ve dış politikada U dönüşü yaptı. Bu U dönüşlerinin Türkiye’ye ekonomik faturası milyarlarca dolar tuttu ama siyasi faturası olmadı.

Mısır bu U dönüşlerinden biri. 12 yıl sonra Erdoğan Sisi’yle normalleşti ve 14 Şubat’ta Kahire’yi ziyaret etti.

Türkiye Mısır’la neden bozuşmuştu? Çünkü Erdoğan, Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya hattında Müslüman Kardeşler (İhvan) rejimleri istiyor, kendisini de “İhvan coğrafyasının” siyasi lideri olarak konumlandırıyordu. Sisi, İhvan’cı Mursi’yi devirince, Erdoğan koltuğun İhvan’a devredilmesini istedi ve Türkiye-Mısır ilişkilerini kopardı.

Yalnızlığın maliyeti

Peki ne oldu ne değişti de Erdoğan 12 yıl sonra Kahire’ye gitmeyi kabul etti? Mısır cephesinde hiçbir değişiklik yok: Erdoğan’ın desteklediği Mursi mahkeme salonunda geçirdiği baygınlık sonrasında öldü, Müslüman Kardeşler (İhvan) önemli oranda tasfiye edildi, Mursi’yi deviren Sisi hâlâ cumhurbaşkanı…

Kısacası Mısır cephesinde bir değişiklik yok ama Erdoğan, uluslararası ilişkilerde yalnızlığın iddia edildiği gibi “değerli” olmadığını gördü. Dahası, iyice bozduğu ekonomi bu yalnızlığı kaldıramayacak duruma geldi.

Erdoğan’ın “İhvan eksenli Ortadoğu inşası” hayali, Türkiye’nin güneyle ticaretini mahvetti. Türk TIR’ları, Suriye üzerinden Ürdün’e, oradan Suudi Arabistan ve Körfez’e mal taşıyordu. Erdoğan’ın Suriye politikası o yolu tıkadı. Türk TIR’ları için daha maliyetli yeni rota, Ro-Ro ile Mısır limanına, oradan önce kara sonra deniz yoluyla Suudi Arabistan’a ve Körfez’e oldu. Erdoğan’ın Mısır politikası o yolu da kapattı. Üçüncü rota deniz yoluyla İsrail limanı, oradan Ürdün üzerinden Suudi Arabistan ve Körfez oldu.

Ancak artık Türk ekonomisi bu maliyetleri kaldıracak durumda değil. Sisi değişmediği halde, Erdoğan’ı ettiği tüm sözleri yutarak Sisi’yle normalleşmeye iten ekonomik neden işte bu.

Sisi’yi seçime alet ettiler

İktidarın Mısır’la ilişkileri neden bozduğunu sorgulamaya kalktığınızda hep şu şöyle dediler: “Dış politika milli meseledir, iç politikaya alet edilmemelidir, içeride siyasi çekişme olur ama dışarıda birlik, beraberlik…”

İyi de dış politikayı iç politikaya asıl alet eden iktidar değil mi? Anımsayın, bir önceki yerel seçimde Erdoğan miting meydanlarında “Ya Binali Yıldırım’a oy vereceksiniz ya Sisi’ye” diyerek İmamoğlu ile “katil, zalim, darbeci” dediği Sisi’yi eşitlemişti.

Peki ders alınmış mıdır bundan? Birkaç hafta sonra seçim meydanlarında “Ya Murat Kurum’a oy vereceksiniz ya Netanyahu’ya” demezse, belki…

Asıl gösterge Suriye

Mısır’la ilişkilerin bozulmasını eleştirenler, yıllardır iktidara “Mısır’ı kimin yönettiği Mısırlıların sorunudur” diyordu, “önemli olan ilkelerdir ve Türkiye’nin çıkarlarıdır” diyordu, Mısır’la ilişkilerin bozulmasının ekonomik ve siyasi maliyetine işaret ediyordu. İktidar ise bunları söyleyenlere “Sisici, darbeci” sıfatı yapıştırıyordu.

Bugün Erdoğan Mısır dönüşü uçakta şöyle diyor: “Dış politika, karşılıklı çıkar eksenli inşa edilir ve o zeminde yönetilir” (AA, 16.2.2024).

Neyse, keşke dersler çıkarılsa ama dersler çıkarılıp çıkarılmadığının temel göstergesi ne Körfez’dir ne de Mısır’dır; Suriye’dir. Suriye’yle normalleşme, Türk dış politikasının en önemli ihtiyacıdır; terörle mücadeleden sığınmacı sorununa, Doğu Akdeniz’de enerji-politik güç mücadelesinden ABD’nin bölge siyasetine kadar her konunun asıl öznesi Suriye’dir.

Orada ısrar ettiklerine göre, “Erdoğan Rabiacılığı rafa kaldırdı, pragmatizme devam ediyor” diyebiliriz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2024

1 Yorum

ABD F-16 için YPG’ye güvence mi verdi?

ABD, Türkiye’nin parasını ödediği F-35’lere el koydu, parayı da iade etmedi. AKP hükümeti ise kısmen parayı kurtarmak için bu kez ABD’den F-16 almaya soyundu. “Müttefik” ABD, bunun için bile kırk dereden su getirdi, başta İsveç’in NATO üyeliğinin onayı olmak üzere şartlar dayattı.

AKP hükümeti, bu vahim tabloyu “başarı” diye yutturmaya çalışıyor; “ABD’nin vermem dediği F-16’ları nasıl da aldık” diye propaganda yürütüyor.

Ancak daha tehlikelisi, konuyu muhalefetin ele alma biçimidir. Çünkü hükümete şu gerekçeyle muhalefet ediyorlar: “S-400 aldınız, F-35’lerden ve bunun getirisinden olduk.”

Mandacılık formülü

“S-400 aldınız, F-35’lerden ve getirisinden olduk” formülü, açık söyleyeyim, bir çeşit “mandacılık” formülüdür!

İçinde “bağımsız ulusal savunma sanayii hedefi” olmayan, bu hedefe ulaşmak için silah envanterini kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden tasarlamayı düşünmeyen, bu çerçevede gerekirse “ortak üretim” ve “teknoloji transferi” gibi dertleri olmayan, sürekli ve doğrudan ABD silahı almayı amaçlayan bir bağımlılık formülü, bir mandacılık formülü…

Bu basit hesap tuzağına düşen emekli askerler de var. “S-400’ü aldık, kullanmadık şu kadar zarar; F-35’lerin parası geri ödenmedi şu kadar zarar; F-35’lerin parçalarını üretemeyeceğiz şu kadar zarar” diye muhasebe defteri tutuyorlar.

Oysa o muhasebe defterinin “bağımsız ulusal savunma” hedefinin yanında ne kadar değersiz olduğunu asıl onların bilmesi gerekirdi.

Müttefik kazıkları

Basitçe anlatalım: Kendi ürettiğiniz silah olmadığında ve dahası tek bir yere bağımlı olduğunuzda;

– Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında olduğu gibi sözde müttefikiniz size ambargo uygular, mühimmat vermez, yedek parça vermez, savunmanızı zaafa uğratır.

– 1990’lardaki gibi müttefikiniz, “benim sattığım tankları sınır ötesi operasyonlarda kullanamazsın” diyerek elinizi kolunuzu bağlar.

– Kullandığınız sistemin teknolojisini tekelinde tutan müttefikiniz, bundan yararlanarak size siyasi bedeller ödetmek için, bazen radarınızı bozarak kendi geminizi kendi uçağınıza vurdurtur, bazen kendisi doğrudan tatbikatta “yanlışlıkla” geminizi vurur; uçağınızı, helikopterinizi düşürür…

Milletvekilleri neden suskun?

Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan YPG’nin oluşturduğu SDG’nin komutanı Mazlum Abdi, “ABD, Türkiye’ye satılan F-16’ların bize karşı kullanılmayacağı konusunda güvence verdi” dedi (cumhuriyet.com.tr, 13.2.2024).

F-16 alabilmek için TBMM’de ortaklaşa İsveç’in NATO üyeliğine onay veren iktidar ve muhalefet milletvekillerinin “bu da nereden çıktı” diye tepki göstermesini bekliyorum 24 saattir. Bu satırları yazarken, hâlâ bir tepki yoktu…

Neden? Terör örgütü açıklamalarını ciddiye almadıkları için mi, yoksa müttefikleri ABD’ye çok güvendikleri için mi?

Havacıların çıkarması gereken ders

Türkiye’nin dün “satın aldığı tankı terör örgütüne karşı kullanamaması” gibi bir durumun bu kez uçaklar için yaşanabilmesi olasılığı, yaptığınız her türlü muhasebe kaydından daha önemlidir.

Havacılar bu türden kâr-zarar hesaplarıyla uğraşacağına, Denizcilerin zorlaya zorlaya MİLGEM’i başarmasının ortaya çıkardığı stratejik ve taktik kârlara odaklanmalıdır.

Ve siyasetçiler de asıl şu soruları sorgulamalılar: Türkiye’nin şu dönemde en önemli güvenlik kaygısı terör örgütünden kaynaklanıyor. Satın aldığı silahları terör örgütüne karşı kullanamayacaksa kime karşı kullanacak? Silahlar, hangi komşumuza karşı “serbestçe kullanmaya” izinli?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2024

2 Yorum

Rus iç savaşı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD’li gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı söyleşide, Ukrayna-Rusya savaşını bir iç savaş olarak değerlendirdi.

Rus tarihine değinen Putin, Ukraynalılar ile Rusların aynı etnisite olduğunu savundu. Ukraynalılık fikrinin daha çok Polonya’nın bugünkü Batı Ukrayna topraklarına egemen olduğu dönemde uyguladığı özel bir ayrıştırma siyaseti olduğunu belirten Putin, “Başlarda, Ukraynalı kelime olarak devletin kenarında yaşayan veya sınır muhafızlığı yapan kişi anlamına geliyordu. Bu etnik bir grup anlamını taşımıyordu” dedi.

Putin buradan hareketle, geleceğe dair bir öngörüde bulundu: “Ne olursa olsun er ya geç anlaşacağız ve biliyor musunuz, belki de mevcut durumda kulağa garip gelebilir, ama halklar arasındaki ilişkiler eski haline dönecek.”

Putin devamla, yaşanan savaşta teslim olmayı reddeden Ukraynalıların “Ruslar teslim olmaz” diye bağırarak ölümü tercih ettiğini söyledi ve şu çok dikkat çekici tezi ortaya attı: “Onlar hâlâ kendilerini Rus görüyor. Bu anlamda tüm yaşananlar iç savaş olarak gösterilebilir. Batı’dakiler, bu savaşın Rus halkın bir kısmını diğerinden sonsuza kadar kopardığını düşünüyor. Hayır. Yeniden birleşme olacak.”

Savaş 2014’te başladı

Putin’in dikkat çeken bir diğer mesajı da, daha önce dile getirdiği, “savaş 2022’de değil, 2014’te başladı” teziydi: “Ukrayna’da 2014’te meydana gelen darbe, CIA desteğiyle silahlı muhalefet tarafından gerçekleştirildi. Ukrayna’daki çatışmayı bu ülkede yaşanan devlet darbesi körükledi. Ukrayna yönetimi savaşı 2014’te başlattı. Bizim amacımız bu savaşı durdurmak. 2022’de savaş başlatmadık, ona son vermeye çalıştık.

Atlantik medyasının gözlerden uzak tutmaya çalıştığı bu gerçek, asıl nedenleri ve ABD’nin hedefini anlamak bakımından çok önemli. Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya “özel askeri harekat” başlatmasından sadece iki gün sonra bu köşede o gerçeğe işaret etmiştim: “Rusya’nın askeri harekâtı, ‘asıl savaşı’ bitirme hedefli savunma saldırısı olarak da yorumlanabilir. Çünkü sekiz yıldır Donbass’ta zaten savaş vardı. 2014’te Amerikancı darbeyle hükümet devrildiğinde, Kırım, Donetsk ve Lugansk darbeye karşı pozisyon aldı. Kırım bağımsızlık ilan etti, referandumla Rusya’ya katıldı. Ukrayna, Donetsk ve Lugansk’a saldırdı. 2015’te Minsk Anlaşması’yla bu iki bölgeye ‘özel statü’ kararlaştırıldı ancak Ukrayna uymadı ve sekiz yıldır Donetsk ve Lugansk’ı, yani Donbass bölgesini vuruyor. Batı medyası üzerini örtse de sekiz yılın sonunda Donbass’ta 2.600 sivil öldürüldü (bazı kuruluşların verilerine göre 3 bini çocuk olmak üzere 13 bini sivil, toplamda 14 bin insan öldürüldü), on binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı” (Cumhuriyet, 26.2.2022).

Hedef Rusya’yı eski sınırlarına itmek

Aslında bu gerçeği Ukrayna da biliyor. Üç gün önce görevden alınan Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujni, çok konuşulan Economist dergisindeki söyleşisinde bu gerçeğe işaret etmişti: “Bizim için, ordu için savaş 2014 yılında başladı. (…) Tüm bunlar 24 Şubat 2022’de ölçeğin artmasıyla oldu. Ondan önce 403 km’lik bir cephemiz ve 232 güçlü noktamız vardı. Ve 24 Şubat’ta bu cephe 2,500 km’ye çıktı” (Economist, 15.12.2022).

Evet, bu savaşı 2014’te asıl başlatan ABD’ydi. Nedenini de ABD resmî kurumlarına “strateji hazırlayan” Stratfor’un kurucusu George Friedman’dan aktaralım: “Eğer Batı, Ukrayna’yı kontrol altında tutabilseydi, Rusya savunmasız kalabilecekti. Belarus’la olan güney sınırları ve Rusya’nın güneybatı sınırı açık hale gelecekti. Ukrayna ve Batı Kazakistan arası mesafe yaklaşık 400 mildir ve Rusya Kafkaslara gücünü bu bölgeden gösteriyordu. Rusya bu durumda Kafkasları kontrol etme gücünü yitirecek ve Çeçenya’dan daha kuzeye çekilecekti. Ruslar, Rusya Federasyonu’nun bazı bölümlerinden çıkacak, Rusya’nın güney sınırları çok zayıflayacaktı. Böylece Rusya çok eski sınırlarına çekilene kadar parçalanma sürecekti” (Gelecek 100. Yıl, Pegasus, 2009, s.103).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Şubat 2024

1 Yorum

Zalujni’yi Pentagon mu tasfiye etti?

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, sonunda Genelkurmay Başkanı Zalujni’yi görevden aldı. Sonunda diyoruz, çünkü Zelenski-Zalujni çatışması bir süredir Ukrayna savaşının en çok tartışılan konusuydu.

Sorunun kaynağı, ABD/NATO destekli Ukrayna taarruzunun bir metre toprak kazandıramaması ve siyasilerin bunun faturasını askerlere kesmek istemesidir esas olarak…

Alman NTV televizyonuna demeç veren Alman E. Albay Wolfgang Richter’e göre, Zelenski-Zalujni çatışması, Devlet Başkanı’nın taarruzun sürdürülmesini istemesi ancak Genelkurmay Başkanı’nın imkân ve kabiliyetleri gereği orduyu savunmaya çekmesinden kaynaklandı. Zelenski kaybedilen toprakların alınmasını istiyor, Zalujni ise bunun “illüzyon” olduğunu belirtiyor (Sputnik, 6.2.2024).

Tabloyu özetle siyasi hedef ile askeri gerçekler arasındaki derin uçurum olarak niteleyebiliriz. Zelenski hedef belirliyor ama Zalujni sahadaki gerçekler nedeniyle o hedefe ulaşamıyor.

Zalujni, bu çelişmeyi Economist dergisinde açıkça ortaya koymuştu zaten, “Rusya ile savaşın çıkmaza girdiğini” savunmuştu.

ABD’li askeri danışmanları dinlemedi

Peki Zelenski neden sahadaki gerçeklere uymayan bir hedef belirliyor? Meselenin bam teli işte burası.

Çünkü Zelenski Ukrayna’nın değil, ABD’nin ihtiyaçlarına göre hareket ediyor. ABD’nin Ukrayna stratejisi “uzun savaş”a dayanıyor. Savaş ne kadar uzarsa, Rusya o kadar meşgul edilecek, Avrupa-Rusya ilişkileri o derinlikte kesilecek, ABD Avrupa’ya daha fazla sıvılaştırılmış doğalgaz satabilecek, ABD AB’yi tahakkümü altında tutabilecek, Rusya ve Çin’e karşı Atlantikçiliği Avrupa’da sürdürebilecek vb.

O nedenle çatışma aslında Zelenski ile Zalujni arasında değil, Pentagon ile Zalujni arasındaydı. Politico’nun analiz haberine bakılırsa, başarısız taarruz sırasında Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujni, Pentagon’un askeri danışmanlarını dinlememiş, kendi taktiklerini uygulamıştı (Sputnik, 8.2.2024).

Gerçi Pentagon’un taktikleri de izlense, sonuç değişmeyecekti; çünkü stratejide yapılan hata taktiklerle düzeltilemezdi.

Ukrayna’nın çıkmazı  

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Zalujni’nin yerine Genelkurmay Başkanlığına Kara Kuvvetleri Komutanı (Albay General) Aleksandr Sırski’yi atadı. Ukrayna Savunma Bakanı Rüstem Umerov değişimi şu sözlerle yorumladı: “Savaş aynı kalmaz. Savaş değişir ve değişiklik gerektirir. Yeni yaklaşımlara ve yeni stratejilere ihtiyacımız var” (AA, 8.2.2024).

Nasıl değerlendirmeliyiz peki bu sözleri? Zelenski’nin bir süredir istediği kapsamlı seferberlikle oluşturulacak 500 bin kişilik ordu ile yeni bir taarruza mı yönelecekler? Bu ilkinden daha feci sonuçlanacaktır, seferberlik ordusu daha da deneyimsiz olacak çünkü. Ya da yeni strateji Pentagon’un “özel savaş”ı mı olacak?

Hangi seçenek seçilirse seçilsin, Zalujni’nin saptadığı gibi bir çıkmaza girmiş durumdalar. Sürekli Batı’ya muhtaç şekilde, kongre ve parlamentoların askeri yardım onaylarına bel bağlayarak Ukrayna’nın hedeflerine ulaşabilmesi mümkün değil.

Dahası Ukrayna’nın, ABD’nin “uzun savaş” stratejisini sürdürdüğü müddetçe, savunulacak toprağı bile kalmayabilir.

Bu görülüyor olmalı ki komşuları II. Dünya Savaşı’ndan önceki haritaya göre pusuda bekliyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2024

2 Yorum

Suriye’siz bölge güvenliği olmaz

Birkaç haftadır Türkiye-İran-Irak üçgeninde önemli güvenlik temasları yapılıyor. İstihbaratçılardan cumhurbaşkanlarına uzanan temaslar var. İran Cumhurbaşkanı Reisi Türkiye’deydi. Önce MİT Başkanı İbrahim Kalın, ardından da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile Genelkurmay Başkanı Org. Metin Gürak Irak’taydı.

İran Cumhurbaşkanı Reisi, Ankara’da şu önemli denklemi kurdu: “Türkiye’nin güvenliğinin bizim güvenliğimiz, bölge ülkelerinin güvenliğinin bizim güvenliğimiz olduğuna ve bölge ülkelerinin herhangi biri için en ufak bir güvensizliğin tüm herkese zararı olduğuna inanıyoruz.”

Irak Başbakanı Sudani de Milli Savunma Bakanı Güler ve Genelkurmay Başkanı Org. Gürak’a “Türkiye ile Irak’ın güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğunu” söyledi.

Sonuç olarak hem Tahran hem de Bağdat, “kolektif güvenlik” temelli denklemler ortaya koydular.

Komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte

Peki AKP hükümeti de böyle düşünüyor mu? “Irak’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” diyor mu, “İran’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” diyor mu?

Jeopolitikçi bir yaklaşımla “terörü kaynağında yok etme” adı altında, sürekli komşunun toprağında derinliği artırarak hat inşa etme çizgisinin bir çıkmaz olduğunu daha önce bu köşede birkaç kez ele almıştık. Son olarak Bahçeli’nin Irak’ın 35 km derinliğindeki kalıcı üsleri korumak için 60 km derinlikte “huzur hattı” önermesini eleştirmiştik. Çünkü bu jeopolitikçi yaklaşımın, yarın da 60 km derinlikteki hattı 100 km’den koruma ihtiyacını doğuracağını belirtmiştik.

Bu jeopolitikçi anlayışın yerini, “kolektif güvenliğin” alması gerektiğini söylemiş, “komşuya rağmen komşunun toprağında” çizgisini, “komşuyla birlikte” çizgisine dönüştürmenin önemine işaret etmiştik.

Suriye’nin toprak bütünlüğü

Türkiye, İran ve Irak arasında, “senin güvenliğin benim güvenliğimdir” anlayışıyla bir “kolektif güvenlik” oluşturulabilirse, bu bölge için çok önemli bir adım olur.

Ancak yetmez. Çünkü bölgesel “kolektif güvenliğin” sağlanabilmesi, Suriye’nin de denkleme dahil edilebilmesiyle mümkündür.

Bir kere bölgeye stratejik düzlemde tehdidin kaynağı ABD’dir. ABD Suriye’nin kuzeyinde bir koridor inşa etmeye çalışarak, sadece Suriye’yi değil, Türkiye’yi, Irak’ı ve İran’ı da tehdit etmektedir.

ABD’nin 2003’te Irak’a saldırısı öncesinde bölge ülkelerinin gördüğü, işaret ettiği ama uygulayamadığı denklemdi: Irak’ın toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, Suriye’nin toprak bütünlüğüdür, İran’ın toprak bütünlüğüdür.

Bugün de, son 10 yıldır olduğu gibi, Suriye’nin toprak bütünlüğü Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, Irak ve İran’ın toprak bütünlüğüdür.

AKP’nin sorunu kangrenleştiren hayali
Peki o zaman Suriye neden denklemde değil? Daha da somutlaştırırsak, Ankara neden hâlâ Şam ile normalleşmekte direniyor?

Geçen seneki adımların “asker çekme” konusunda tıkandığını yazmıştık. Rusya bunu artık resmi olarak da ilan etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentyev, “Türkiye’nin Suriye’ye uzun vadede asker çekme güvencesi vermediği için sürecin durduğunu” açıkladı.

Bakın, kısa ya da orta vadede değil, uzun vadede bile AKP hükümeti Suriye’ye “asker çekeceğinin güvencesini” vermiyor!

Neden? Çünkü iktidar hâlâ, imkânsızlığına rağmen, Suriye topraklarında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” kurabileceğini hayal ediyor. Ancak bu hayal, bölgede yeşermekte olan “kolektif güvenlik” anlayışını sabote ediyor.

Ankara, Şam ile anlaşıp “güncellenmiş Adana mutabakatı” ile çözeceği sorunu, kangrenleştirmektedir. Üstelik bu durum, sığınmacı sorununun çözümünü de geciktirmekte, giderek o sorunun da kökleşmesini sağlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2024

2 Yorum

ABD Irak ve Suriye’den çekilir mi?

7 Ekim, bölgemizde birden çok fayı hareketlendirmiş durumda: Kendisini direniş ekseni olarak tanımlayan örgütler, 7 Ekim sonrası şartları, ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığından kurtulmak için fırsat görüyorlar. Pentagon’un açıklamasına göre, 7 Ekim’den bu yana ABD üslerine yapılan saldırılar 150’yi aştı.

Irak hükümeti de ABD’nin askeri varlığını hedef almış durumda. Irak Başbakanı Muhammed Şiya el Sudani’nin ofisinden 5 Ocak’ta yapılan açıklamada, ABD öncülüğündeki IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonun ülkedeki misyonunu sonlandırması amacıyla, Bağdat yönetiminin bir komisyon kuracağı duyurulmuştu.

Irak Başbakanı Sudani, o günden bu yana birkaç kez IŞİD’in Irak devleti için artık bir tehlike oluşturmadığını belirterek, ABD koalisyonunun ülkeden ayrılması gerektiğini söyledi. (Suriye hükümeti zaten ABD’yi işgalci olarak tanımlıyor ve ülkeyi terk etmesini istiyor. Resmi olarak Irak’ta 2500, Suriye’de 900 ABD askeri var.)

Pentagon ve Dışişleri’nden çekilmeye itiraz

ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığı konusu sadece bölgede değil, ABD içinde de tartışılıyor. Bu tartışmaları değerlendiren Virginia Senatörü Richard Black, ABD Başkanı Biden’ın asker çekmeyi istediğini ancak iki nedenle bu yönde bir adım atamadığını belirtiyor:

1) Yahudi lobisi engelliyor. (Çünkü İsrail ABD’nin bölgedeki askeri varlığına muhtaç.)

2)Dış politikada yerleşik olan müesses nizam” çekilmeye direniyor. (Sputnik, 2.2.2024).

Biden, Black’in söylediği gibi mi düşünüyor, bilmiyoruz ama bildiğimiz şu: Hem ABD Savunma Bakanlığı’ndan hem de ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bu konuda açıklamalar geldi. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austinasker çekme planının olmadığını” söylerken, ABD Dışişleri Bakan Siyasi İşler Müsteşarı Victoria Nuland da “çekilme olmayacak” dedi.

IŞİD: ABD için kullanışlı düşman

ABD askerlerinin Irak ve Suriye’deki varlığının gerekçesi IŞİD. ABD bu örgüte karşı mücadele için hem bir uluslararası koalisyon kurmuş durumda, hem de bu örgüte karşı PKK’nin Suriye kolu PYD başta kimi örgütleri kullanarak onlara “meşruiyet” kazandırmaya çalışıyor. Ancak Bağdat yönetiminin de belirttiği üzere IŞİD artık Irak devleti için tehlike değil.

Ne hikmetse, IŞİD tam da bu tartışmalar sürecinde birden saldırılarını artırdı! Üstelik sadece Irak ve Suriye’de değil, İran ve Türkiye’de de terör eylemleri düzenliyor. İran’da Kasım Süleymani’nin ölüm yıldönümü törenlerini kana bularken, Türkiye’de de Santa Maria Kilisesine saldırdı. (2014’te yazdığım IŞİD: Karar Terör kitabını okuyanlar bilecektir, bu örgüt ABD açısından tam bir “kullanışlı düşman” niteliğindedir. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle.)

Bölge ülkeleri “IŞİD tehlikesi yok, ABD askerleri çekilmeli” derken, IŞİD terör saldırıları düzenliyor. ABD Dışişleri Bakan Siyasi İşler Müsteşarı Victoria Nuland da neden çekilmeyeceklerini açıklarken, “IŞİD hâlâ pek çok yerde aktif. Bu dün İstanbul’da da görüldü” diyor (CNN Türk, 29.1.2024).

Kısa vadede değil ama uzun vadede gidici

ABD’nin kısa vadede Irak ve Suriye’den çekilmesi pek olası değil. Irak yönetimi çekilmesi için baskıyı sürdürüyor ancak ABD, Irak’tan çekildiği anda Suriye’den de çekilmek zorunda kalacağını bildiği için çekilmeye direniyor.

Ancak uzun vadede ABD’nin Irak ve Suriye’den çekilmek zorunda kalacağı da ortada. Çünkü hem 3400 askerle yürütemeyeceği işlerin ağırlığı altında, hem ek askere evet diyecek bir Amerikan kamuoyu yok ve imal etmesi zor, hem de ABD askerleri çekilene kadar direniş ekseninin saldırılarını sürdüreceği anlaşılıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2024

2 Yorum

ABD’nin 2024 Çin stratejisi

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan 30 Ocak 2024’te Dış İlişkiler Konseyi’nde yaptığı “ABD-Çin İlişkilerinin Geleceği” başlıklı konuşmasıyla ve CIA Direktörü William Burns, aynı gün Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foreign Affairs’te yayımlanan “Casusluk ve Devlet Yönetimi” makalesiyle, Washington’un Beijing’e karşı 2024 stratejisini ortaya koydular:

ABD: Asıl rakibimiz Çin

Her iki yetkili de ABD’yi tahtından etme potansiyeline sahip tek ülkenin Çin olduğu saptamasını yapıyor öncelikle:

Sullivan: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek devlet olduğunu tespit ettik.”

Burns: “Çin, ABD’nin hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek rakibi olmaya devam ediyor. (…) Rusya en yakın tehdit olsa da Çin uzun vadede daha büyük bir tehdit.”

ABD’nin müttefik ağı oluşturma çabası

Trump yönetiminin Çin stratejisinin sorunlu olduğunu belirten Sullivan, Çin’e karşı “müttefik ağı” oluşturan yeni bir strateji uyguladıklarını belirtiyor: “Hint-Pasifik müttefiklerimiz ve ortaklarımızla bağlarımızı birkaç yıl önce pek mümkün olmayan, hatta düşünülemeyecek şekillerde güçlendirmeye çalıştık. AUKUS’u başlattık. Dörtlüyü yükselttik. Vietnam, Filipinler, Hindistan, Endonezya ve diğerleriyle ilişkilerimizi geliştirdik. Japonya ve Kore Cumhuriyeti ile Başkan Biden’ın Camp David’de ev sahipliği yaptığı tarihi bir zirve ile sonuçlanan tarihi bir üçlü başlattık. ASEAN’ın yanı sıra Pasifik Adaları liderleriyle de zirveler düzenledik.”

Sullivan’a göre bu stratejinin merkezinde “Avrupa ve Hint-Pasifik ittifaklarını birbirine bağlama” konusu var.

Büyük rekabet

Gerek Sullivan gerekse Burns, ABD’nin Çin’e karşı tutumunu “büyük rekabet” olarak niteliyorlar ve içini şu şekilde dolduruyorlar:

Sullivan: “ABD ve ÇHC’nin ekonomik olarak birbirlerine bağımlı olduklarının ve ulus ötesi sorunları ele alma ve çatışma riskini azaltma konusunda ortak çıkarlara sahip olduklarının da farkındayız. On yıllar boyunca ÇHC’yi şekillendirmek ya da değiştirmek için gösterilen açık ya da zımni çabaların başarılı olmadığının farkındayız. ÇHC’nin öngörülebilir gelecekte de dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olmasını bekliyoruz. Bu da rekabet ederken bile birbirimizle yan yana yaşamanın yollarını bulmamız gerektiği anlamına geliyor. ÇHC ile rekabet çatışmaya, karşı karşıya gelmeye ya da yeni bir Soğuk Savaş’a yol açmak zorunda değildir.”

Burns: “Çin ile rekabet, bu ülke ile ABD arasındaki yoğun iktisadi karşılıklı bağımlılık ve ticari bağlar zemininde gerçekleşiyor. Bu tür bağlar iki ülkeye ve dünyanın geri kalanına oldukça iyi hizmet etti ama aynı zamanda ABD’nin güvenliği ve refahı açısından kritik kırılganlıklar ve ciddi riskler yarattı.”

ABD ne yapacak?

Peki seçim yılı olan 2024’te ABD Asya-Pasifik’te, Avrupa’da ve Ortadoğu’da nasıl bir yol izleyebilecek?

Sullivan: “Uluslararası hukukun izin verdiği her yerde uçarak, yelken açarak ve faaliyet göstererek bölgede seyrüsefer özgürlüğünü desteklemeye devam edeceğiz.  Ve ulusal güvenliğimizi korumak üzere tasarlanmış özel ulusal güvenlik tedbirlerini uygulamaya devam edeceğiz. (…) Kızıldeniz’den Kore Yarımadası’na kadar zorlu bölgesel ve küresel meseleler hakkında Pekin ile konuşacağız.”

Burns: “Çin ile rekabet Washington’un en yüksek önceliği olmaya devam edecek, ancak bu diğer zorluklardan kaçabileceği anlamına gelmiyor. Bu yalnızca ABD’nin dikkatli ve disiplinli bir şekilde hareket etmesi, aşırıya kaçmaktan kaçınması ve nüfuzunu akıllıca kullanması gerektiği anlamına geliyor.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2024

Yorum bırakın

Yeşil darbe

21 yıl önce TBMM, CHP’li vekillerin desteğiyle Anayasa’yı değiştirerek Erdoğan’a milletvekili olma yolu açtı.

21 yıl sonra TBMM, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayarak, Hatay’dan seçilen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürdü.

21 yıllık bu dönüşüm, AKP’nin renkli darbelerinin son halkasıdır: AKP, ABD destekli turuncu darbe ile iktidar oldu, FETÖ destekli mavi darbeyle devletin kurumlarını tasfiye etti, Türk-İslam sentezli yeşil darbe ile kendi rejimini inşa etmeye çalışıyor.

Milletin iradesini yansıtmayan Meclis

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), fiilen artık milletin meclisi değildir çünkü vekilleri, milletin aleyhine karar almaktadır. Sadece son bir haftada alınan şu iki karar bile vekillerin oylarının milletin tutumunu yansıtmadığını göstermektedir:

1) Milletin çoğunluğunun tutumunun aksine, Meclisteki vekiller NATO’nun genişleme programını onayladı.

2) Anayasa Mahkemesinin kararına uyulmadı ve Can Atalay’ın milletvekilliği hukuksuz olarak düşürüldü.

Öyle bir hukuksuzluk ki zaten “anayasal düzen” olmaktan çoktan çıkmış düzeni, artık “anayasalı düzen” saymak bile zor…

Anayasa’ya darbe

Can Atalay üç kez Anayasa Mahkemesine hak ihlali için başvurdu. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi ama hem İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, hem de Yargıtay 3. Ceza Dairesi, sarayın desteğiyle karara uymadı. Üstelik Yargıtay 3. Ceza Dairesi, “Anayasa Mahkemesi’nin kararının hukuki değerinin olmadığını” savundu!

Böylece Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu tutumuyla Anayasa’nın 153. ve 158. maddelerini yok saymış oldu. Anayasanın 153. maddesine göre “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” ve “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar”. Yine anayasanın 158. maddesine göre “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır”.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, iki maddeyi yok sayarak anayasayı da yok saymış oldu. Böylece saray desteğiyle anayasaya darbe yapılmış oldu.

Hedef: Yeni rejim için yeni anayasa

AKP için Anayasa, uyulması gereken bir toplum sözleşmesi değil. İktidar o nedenle defalarca anayasayı değiştirdi, gücü oranında deldi. Hatta BahçeliMadem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek, Erdoğan’a “Türk tipi başkanlık modeli” hediye etti. O da yetmedi. Erdoğan sonrasında anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı oldu.

Sonuç olarak AKP 21 yılda anayasayı neredeyse baştan aşağı değiştirdi, idari sistemi yıktı, parlamenter sistem yerine uygulaması “tek adam rejimi” olan başkanlık sistemini getirdi.

Ancak Saray’ın hâlâ ulaşamadığı hedefi var: Rejimi yıktı ama yerine yenisini tam olarak inşa edemedi. İşte Erdoğan “yeni anayasa” ile inşa etmekte olduğu rejimine anayasallık kazandırmaya çalışıyor. Saray, bu amaçla Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında kendisini “hakem” gibi konumlandırarak, “çözüm yolunun yeni anayasadan geçtiğini” savunuyor. Yani yarattığı krizi, kendisine kaldıraç yapmaya çalışıyor.

Meclis yoksa alanlar var

Can Atalay meselesinin iktidar açısından bu kadar önemli olmasının nedenlerinden biri de Gezi’dir, yani milyonların katıldığı Haziran Halk Hareketi’dir.

İktidar, -tekrarlanmamasını umarak- Gezi’yi “suç” gibi göstermeye çalışıyor. O nedenle de Can Atalay başta Gezi davasından tutuklananların içeride kalmasını sağlamaya uğraşıyor.

Ancak mesele şu: Haziran’da milletin iradesi alanlardaydı, Meclisin iradesine darbe vurulduğu şartlarda, milletin iradesini yine alanlarda göstermesi, anayasal hakkıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1.2.2024

2 Yorum

NATO’körlük

Halkın büyük çoğunluğu ABD’ye ve NATO’ya karşıyken, nasıl oluyor da Amerikancı ve NATO’cu partiler en çok oyları alıp iktidar ve ana muhalefet partileri olabiliyorlar?

Önemli nedenlerden biri, bu partilerin propagandalarıyla uygulamalarının zıtlığıdır. Bunu “propaganda da ‘yerli ve milli’ ama uygulamada Atlantikçilik” diye özetleyebiliriz.

Erdoğan, Bahçeli, Özel

Örneğin AKP Genel Başkanı Erdoğan “Uluslararası Adalet Divanının kararı dünya 5’ten büyüktür haykırışımızın adeta bir aksisedasıdır” diyor. Peki bunu diyen iktidar neden dava açan taraf olmuyor, neden ABD himayesindeki İsrail’e karşı tek bir somut adım atmıyor? Başkasının davasından propaganda üreterek mi Filistin’e destek olunacak?

Örneğin MHP Genel Başkanı BahçeliABD’nin komşu ülkelerdeki varlığı gayriahlakidir, gayrihukukidir, gayrimeşrudur” diyor (AA, 28.1.2024). Kesinlikle doğru ama ya emperyalist ABD’nin Türkiye’deki varlığı? Asıl sorun, Yunanistan’daki ABD üssüne itiraz edip Türkiye’deki ABD üssünden memnun olmakta, ABD askerlerinin Irak ve Suriye’deki varlığından şikayetçi olup Türkiye’deki varlığına duacı olmaktadır.

Örneğin CHP Genel Başkanı Özel daha 40 gün önce “Bizim yolumuz 6. Filo’yu denize dökenlerin yoludur” diyordu ama 40 gün sonra partisi TBMM’de NATO’nun genişleme programına onay verdi. Halbuki 6. Filo’yu deniz dökenler “Kahrolsun ABD, kahrolsun NATO” diyordu.

Bu üç örnek bile propaganda-uygulama zıtlığını resmetmeye yeterli sanırım.

NATO demokrasi katilidir

Türkiye’de köklü ve güçlü bir NATO’culuk var. Siyasetten orduya, diplomasiden ekonomiye uzanan çok derin bir NATO’cu ağ var. Ne zaman ABD’/NATO’ya karşı kamuoyu oluşsa, bu ağ harekete geçer ve yatıştırmaya çalışır, NATO’nun Türkiye için ne kadar hayati olduğunu propaganda eder.

Örneğin NATO’yu “Türk demokrasisinin teminatı” ilan ederler. Oysa tersine NATO Türk demokrasisini (Atatürk halkçılığını) biçti, “sol”la mücadele üzerinden siyasal İslamcılığın önünü açtı, Türk-İslam sentezinin iktidar olmasının yollarını döşedi; NATO’ya bağlı Gladyo aydınlarımızı katletti.

Örneğin NATO’yu “anayasal düzenin teminatı” ilan ederler. Oysa NATO’cu darbeler, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler anayasal düzeni, 27 Mayıs Anayasasını hedef almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi “anayasalı düzeni” ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

Veto kartı masalı

Örneğin bir de Türkiye’nin NATO’daki veto kartının ne derece değerli olduğunu pazarlarlar; sanırsınız o kart olmasa, Türkiye mahvolur! Oysa Türkiye o kartı 1) 1976’da Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünde, 2) 2009’da Rasmussen’in genel sekreterliğinde, 3) 2012’de İsrail’in NATO’ya işbirliği ortaklığında, 4) 2013’ten sonra Mısır’ın NATO tatbikatlarına katılmasında, 5) 2017’de Avusturya’nın NATO ortaklığında, 6) 2019’da Baltık ve Polonya Savunma Planı’nda ve 7) 2022’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kullandı.

Peki kullandı da ne oldu? Yunanistan NATO’ya döndü, Rasmussen NATO Genel Sekreteri oldu, İsrail NATO’nun işbirliği ortağı oldu, NATO karargâhında odası oldu, Mısır tatbikatlara katılıyor, Avusturya ortaklığı sürdü, Baltık ve Polonya Savunma Planı hayata geçti, İsveç ve Finlandiya NATO üyesi oldu!

Bir de “Türkiye olmasa Güney Kıbrıs NATO’ya girer” propagandası var. Halbuki NATO’ya girse, ABD ve İngiltere Güney Kıbrıs’la en fazla bu kadar askeri işbirliği yapabilecek zaten!

Kısacası, NATO’culuk Türk demokrasisini, ekonomik gelişimini, ulusal savunma sanayisini, eğitimini, kültürünü mahvetti.

NATO’culukla mücadele mandacılıkla mücadeledir; NATO’culukla hesaplaşarak bağımsız olunur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2024

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın