Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Esad ile Erdoğan’ın mesajlarının arka planı

Şanghay İşbirliği Örgütü‘ne üye, gözlemci üye ve diyalog ortağı olan ülkelerden birer gazeteci olarak komisyonların etkinliklerini izlemek üzere Çin’deyiz ama aklım Suriye sınırında. Zira bu çok önemli sorunumuz için yine bir fırsat doğdu.

İzleyebildiğim kadarıyla kamuoyunun bir bölümü, Erdoğan’ın Esad’la yeniden görüşebileceğine dair mesajına, haklı olarak önem atfetmedi. Çünkü benzeri mesajlar, sığınmacı sorununun etkisiyle Mayıs 2023 seçimi öncesinde de vardı, hatta bakanlar düzeyinde harekete bile geçilmişti. Ama seçim bitince normalleşme mesajları da bitmişti.

Diğer yandan Erdoğan’ın mesajındaki bazı vurgular da kamuoyu açısından samimi bulunmadı. Bir kere hâlâ Esad yerine Esed diyordu. Ve daha önemlisi, sahadaki uygulamanın tersine, “Bizim Suriye’nin içişlerine karışmak gibi bir derdimiz asla yok” diyerek, normalleşmeye “gerçeklik ve doğruluk” zemininde başlamıyordu (AA, 28.6.2027).

Moskova: Koşullar çok elverişli

Ancak Erdoğan’ın mesajı, bu kez salt iç politik ihtiyaçtan değil, bazı bölgesel gelişmelerin dayatmasından kaynaklanıyor gibi. 

Zira Erdoğan’ın mesajından bir gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad önemli bir çıkış yapmış ve Ankara’ya “adım atılmalı” işareti vermişti. 

Esad, Rusya Devlet Başkanlığı Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrantyev’i kabulü sırasında şunları kaydetmişti: “Suriye, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesine, bu sürecin egemenliğine saygı ve Suriye devletinin egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme arzusuna dayanması halinde olumlu yaklaşmaktadır” (Sputnik, 27.6.2024).

Lavrantyev’in görüşmede normalleşme müzakereleri için “koşulların her zamankinden daha elverişli olduğunu” belirtmesi ise önemli ipuçları taşıyor. 

Bu mesajdan üç gün önce, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle demişti: “Suriye ile ilgili Rusların ve bizim tarafın başardığı en önemli şey rejimle muhalifler arasında savaşın şu an itibariyle devam etmiyor oluşudur” (Habertürk, 24.6.2024).

Gerçi asıl başarı Atlantik baskısına boyun eğmeyen Esad yönetiminindir, saldırılara karşı vatan savunması yapan Suriye ordusunundur ve muhalifleri umutsuzluğa mahkum eden Şam’ın kararlılığıdır ama başarıyı kim sahiplenirse sahiplensin, şu aşamada Suriye devleti ile Atlantik destekli muhalifler arasında bir çatışmanın yaşanmıyor olması, normalleşme için çok değerli bir zemindir. 

Üç bölgesel gelişme

Gelelim hangi bölgesel gelişmelerin bu yeniden normalleşme eğilimli mesajları tetiklediğine, hatta dayattığına.

1) Kuşkusuz ABD sponsorlu PYD’nin devletleşme hedefli seçim arayışında olması, taraflara işbirliği dayatıyor. Esad’ın mesajındaki “egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme” vurgusu önemli.

2) Bölge devletleri, ABD askerlerini bölgeden çıkarma kararı aldı ve bunu Washington’a dayatıyor. Bağdat, ABD’yi müzakere masasına oturtmayı başardı. Irak’tan çekilmek zorunda kalan ABD’nin, Suriye’de tutunma şansı zayıflar. 

3) Türkiye ve Irak merkezli Kalkınma Yolu projesi, komşuları da kapsama potansiyeliyle hayata geçirilmeye çalışılıyor. Hakan Fidan Çin’deki temasları sırasında, Körfez’i Avrupa’ya bağlayacak bu projenin Kuşak ve Yol ile entegrasyonunu dile getirmişti.

Kalkınma Yolu’nun hayata geçmesi yolun güvenliğine bağlı. Ve hem Ankara ile Bağdat, hem de Tahran ile Şam, ABD sponsorlu teröre karşı ikili-üçlü işbirliği yapmaya başladı. Örneğin Irak İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sınır Güçleri Komutanı Muhammed el-Sıedi, Türkiye ve İran sınırlarının güvenliği için Ankara ile iki, Tahran ile altı aşamadan oluşan plan ve yöntem belirlediklerini açıkladı (CGTN Türk, 25.4.2024). 

Pazarlığa kurban edilmemeli

Kısacası Moskova’nın belirttiği gibi “koşullar her zamankinden daha elverişli” ve yukarıda işaret ettiğimiz bölgesel gelişmeler Ankara-Şam normalleşmesini dayatıyor. 

Mesele, dün bunu seçime kurban eden Erdoğan’ın şimdi de NATO zirvesi ile başlayacak Atlantik’le yeni pazarlığında kullanıp kullanmayacağı.

Ancak önemle belirtelim: Erdoğan bu fırsatı şimdi de kullanmazsa, partisinin ve iktidarının gerilemesini daha da hızlandırmış olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2024

, , , , ,

1 Yorum

Lityum darbesi nasıl önlendi?

Bolivya’daki askeri darbe girişimi, bu ülkenin Çin ve Rusya ile kurduğu “eşit ekonomik ilişki”ye karşı ABD’nin denediği ikinci lityum darbesidir. 

Batarya (pil) nedeniyle zaten iletişim teknolojisinin en önemli ihtiyacı olan lityum, özellikle son yıllarda elektrikli otomotiv sektörünün ihtiyacı da eklenince, çok daha önemli hale geldi. Lityumun fiyatı hızla arttı. Tahminlere göre 2040’a kadar lityuma talep 40 kat daha artacak.

Peki lityum nerede? Dünyadaki bilenen toplam lityumun 86 milyon ton olduğu hesaplanıyor. Lityuma en fazla sahip üç ülke ise şöyle sıralanıyor: Bolivya’da 21, Arjantin’de 19 ve Şili de 10 milyon ton. Yani toplam lityumun yüzde 60’ı sadece bu üç ülkede.

Tesla markalı darbe

Ancak ABD açısından bir sorun var: Washington, “arka bahçesindeki” ülkelerle eskisi gibi sömürge anlaşmaları yapamıyor. Latin Amerika’da yükselen Bolivarcı dalga ile çok kutupluluk ve Küresel Güney’in uluslararası ilişkilere ağırlık koymasının birleşmesi, tıpkı Afrika’da olduğu gibi bu kıtada da ülkelerin ABD yerine Çin’le “eşit ilişki” modelini seçmesine neden oluyor. 

2006 yılında Bolivya’nın ilk yerli devlet başkanı seçilen Eva Morales, 2019’a kadar yönettiği ülkede sadece okuma yazma oranını artırıp, yoksulluğu azaltmadı, sadece ülkenin Gayri Safi Milli Hasılasını dört kat büyütmedi; bunu sağlamak için öncelikle ülkenin doğal kaynaklarını yöneten şirketleri kamulaştırarak sömürü düzenini değiştirdi. 

Kamulaştırılmış bu devlet şirketleri 2019 yılında Çin’le çok önemli lityum anlaşması imzalayınca, ABD harekete geçti ve darbe yaptı. Lityum’a Tesla otomobili nedeniyle en çok ihtiyaç duyan Elon Musk’ın sosyal medyadaki o mesajı küstahçaydı ama açıklığı nedeniyle öğreticiydi: Bir sosyal medya kullanıcısı Musk’a “Asıl halkın çıkarına olmayan şey, senin lityuma sahip olabilmen için ABD hükümetinin Bolivya’da darbe yapmasaydı” deyince, Musk şu yanıtı vermişti: “Kime istersek darbe yaparız.”

ABD’nin Çin-Rusya rahatsızlığı

Evet, ABD 2019’da Bolivya’da lityum darbesi yaptı ve Morales’i devirdi. Ancak Amerikancı cuntanın Jeanine Anez hükümeti bir yıl sonra halka ve Morales’in Sosyalizme Doğru Hareket Partisi’ne yenildi. 8 Kasım 2020’de Luis Arce hükümeti işbaşı yaptı, Morales 9 Kasım 2020’de Bolivya’ya döndü. 

Morales’in eski Maliye Bakanı Arce, gerçi kimi konularda ondan ayrılsa da, temel konularda kamucu çizgiyi sürdürdü. Bolivya, bu yıl Çin’le yeni bir lityum anlaşması daha imzaladı. Buna göre Çin 1 milyar dolarlık yatırım daha yapacaktı. Bolivya bu yıl ayrıca Rusya’yla da lityum anlaşması yaptı. 

Yani ABD lityum için 2019’da Morales’i devirmiş ama hedefine ulaşamamıştı. Cuntacılar yenilmiş, Bolivya kamucu çizgisini sürdürmüştü: ABD’yle değil, Çin ve Rusya’yla işbirliği yapıyordu.

Darbeye karşı grev gücü

ABD Güney Komutanlığı (SOUTHCOM) Komutanı General Laura J. Richardson iki yıl önce Atlantik Council’de şu mesajı vermişti: “Dünyadaki lityumun yüzde 60’i lityum üçgeni olan Bolivya, Arjantin ve Şili’de. ABD Büyükelçileriyle konuştuğumuzda görüyoruz ki Çin lityum konusunda bu bölgede çok gelişmiş ve çok agresif bir zeminde. Bölgenin bu stratejik doğal kaynakları ABD için ulusal güvenlik meselesidir. Bölgedeki rakip güçlere karşı oyunu hızlandırmamız gerekir” (Caner Çiftçi, cumhuriyet.com.tr, 27.6.2024).

İki yıl sonra ABD ikinci kez harekete geçti ama bu kez başaramadı: Bolivya İşçi Merkezi darbeye karşı süresiz grev ilan ederek, sosyalistler militan tutum alarak, halk alanlara çıkarak Amerikancı darbe girişimini önledi.

Bitirirken önemli bir değişime işaret edelim. Emperyalist ABD, hegemonyası zirvedeyken, 20 yüzyıl boyunca, Latin Amerika’dan Afrika ve Ortadoğu’ya, kolayca darbe yapıyor ve rejimleri değiştiriyordu. 21. yüzyılda ise hegemonyası zayıfladıkça Amerikancı darbelerin yerini, püskürtülen darbe girişimleri alıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

AKP’de iki çizgi

Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)

Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.

Chatham House’dan verilen mesaj

Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı. 

Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.  

Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).

Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok

Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”

Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”

Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!

Aydınlık’ın manşeti

Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor. 

Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).

Normalleşme ile zaman kazanma 

Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu. 

Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi. 

Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.

İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Servet vergisi yerine bahşişten vergi düzeni

Devrimciler açısından 27 Mayıs neden ilerici, 12 Eylül neden gericidir? Yanıtı sınıf mücadelesindedir; süreçlerin hangi sınıfa ne verdiği ve ne aldığıyla ilgilidir. 

27 Mayıs Devrimi’nin ilk icraatlarından biri, 31 Aralık 1960’ta çıkarılan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunudur. Bu kanunla “vergi tavana” yayılarak, zenginlerden servet vergisi alınmaya başladı. 

12 Eylül Darbesi’nin en önemli icraatlarından biri ise 18 Nisan 1984’te 2995 sayılı kanunla 27 Mayıs’ın servet vergisi yasasını yürürlükten kaldırmak oldu. “Vergiyi tabana” yayma yoluyla emekçileri yoksullaştırdılar.

28 Şubat sürecinde yine halk yararına bir yasa çıktı: Maliye Bakanı Zekeriya Temizel 1998’de “nereden buldun yasası”nı hazırladı. 1999’dan itibaren uygulanacak olan bu yasa, koalisyondaki ANAP’lı, MHP’li sermaye temsilcilerinin varlığı nedeniyle seçim sonrasına bırakıldı. 

3 Kasım 2002’deki seçimi AKP kazandı ve ilk uygulamalarından biri, 9 Ocak 2003’te 4783 sayılı kanunla Temizel’in hazırladığı yasayı yürürlükten kaldırmak oldu.

“Yeşil neoliberal” program

Bu üç yasa, aynı zamanda Türkiye’nin “çok kısa ekonomi-politik tarihinin” özetidir:  

27 Mayıs sürecinde halktan yana tutumla, zengin vergiye mecbur edildi. 12 Eylül ve Özal ise tersini yapıp halka kemer sıktırdı, zengini kolladı. 28 Şubat ise bu ağır düzeni frenlemeye çalıştı, gücü yetmedi. 

Ve en sonunda Türkiye 2000’lerde siyasal İslamcılığa teslim oldu: Erdoğan döneminde patronlar için greve karşı OHAL düzeni oluşturuldu, zenginlere sürekli vergi affı getirildi, burjuvaziye “vergiden kaçınma” fırsatı sağlandı, KKM başta çeşitli yollarla sermaye transferleri yapıldı ve “nereden bulduğunun önemi yok” denilerek kaynağı belirsiz her paranın girişine ve faizi alıp gitmesine açık bir ekonomi modeli uygulandı. 

Bu “yeşil neoliberal” program ile yeni zenginler oluşturuldu, eski büyük zenginler daha da zenginleştirilerek hallerinden memnun halde tutuldu, hatta yurtdışına sermaye kaçırmalarına göz yumuldu. 

Elbette zenginlerin zenginleştiği bir düzende, yoksullar daha da yoksullaştı. Yoksul emekçilerin bir kısmını sendikasızlaştırarak, bir kısmını tarikat-cemaat düzenine mecbur ederek etkisizleştirdiler.

Sınıfsal tercih

Bu düzen epey bir süredir aslında sürdürülemez halde. “Tamir programına” sahip alternatifi olmadığı için iktidar, iktidarda kalmaya devam edebiliyor yıllardır. Düzencilerin düzeni sürdürülebilmesinin yolu ise yoksulu yoksullaştırmanın ötesine geçebilmelerine, yoksulu açlığa mahkum edebilmelerine bağlı artık. İşte evinize sipariş getiren moto kuryeye vereceğiniz bahşişten bile vergi almaya gözkoymaları bundandır!

Bu bir sınıfsal tercihtir: Ya sermayesini Avrupa’ya kaçırıp Türkiye’de “milli takım” reklamlarıyla “millicilik oynayan” burjuvaziden, lafta “yerli ve milli” olup pratikte daha az maaş vereceği için yabancı emekçi çalıştırıp daha fazla artık-değer sömüren fabrikatörlerden, kamu kaynaklarını hortumlayanlardan, Cumhuriyet’in kamu iktisadi teşekküllerini bedavaya alıp kârına kâr katanlardan, belediye-imar yoluyla ölçüsüz zenginleşenlerden, faiz rantıyla semirenlerden “gerçek vergi” alacaksınız, ya da üç kuruş bahşiş alan emekçiden… 

Mehmet Şimşek’in TBMM’ye göndermeye hazırlandığı vergi paketi işte budur.

Seçimden birinci parti çıkıp erken seçim talep etmeyenlerin normalleşme aldatmacası üzerinden AKP’ye toparlanma fırsatı vermesinin ilk ağır faturalarından biri ne yazık ki budur. Ellerinde bir “tamir programı” olup olmadığı ise bir başka sorundur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2024

, , , , , , , , ,

3 Yorum

Menderes’ten Erdoğan’a Patrikhane

Fener-Rum Patriği Dimitri Bartholomeos’un İsviçre’deki Ukrayna konferansına “ekümenik” sıfatı ile katılması ve gözlemci olarak katılımcı ülke temsilcileriyle birlikte ortak bildiriyi imzalaması, 200 yıllık “emperyalizm-patrikhane” ilişkisinin beşinci evresi ile ilgilidir. 

Yani Patrikhane meselesi, sadece bir din meselesi değil, öncelikle bir siyaset meselesidir. Zaten devrimci Atatürk’ün laikliği, tüm tarikat ve cemaatleri olduğu gibi, Patrikhane’yi de siyasal araç olmaktan çıkarmanın gereğiydi.

Kurtuluş Savaşı’na karşı Patrikhane

Patrikhane, 19. yüzyıl boyunca İngiliz, Fransız ve Rus emperyalizminin siyasal aracı oldu. 1821’de Mora İsyanı ile başlayan bu birinci evre, I. Dünya Savaşı’na kadar sürdü.

Patrikhane’nin emperyalizmle ilişkisi açısından ikinci evresi, İngiltere ve Yunanistan adına Kurtuluş Savaşı’na karşı pozisyon aldığı 1919-1922 dönemidir. Öyle ki Patrikhane Rum çetelerinin silahlandırılması ve organizasyonunda önemli bir rol oynamıştır.

Bu iki evre, Atatürk’ün devrimci tutumu ve laik anlayışıyla kesintiye uğradı. Fatih Kaymakamlığına bağlanan Fener-Rum Patrikhanesi, siyasal bir merkez olmaktan çıkarılıp, Ortodoks Rumların dini kurumuna indirgendi. 

Komünizme karşı mücadelede Patrikhane

II. Dünya Savaşı sırasında başlayan Türkiye’nin Atlantik kampına dahil olma çizgisi, Cumhuriyet’in Patrikhane politikasını da bozdu ve ne yazık ki Patrikhane’yi yeniden emperyalizmin kullanımına bıraktı. Böylece üçüncü evre başladı.

Fener-Rum Patrikhanesi, ABD emperyalizminin  SSCB’ye karşı başlattığı çevremele doktrininin bir uygulama aracı olacaktı; hem SSCB’nin Balkan/Slav halkları üzerindeki etkisini dengelemekte hem de Balkanlarda komünizmle mücadelede kullanılacaktı. ABD bu amaçla Kuzey ve Güney Amerika Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Athenagoras’ı Fener-Rum Patriği yaparak 1 Kasım 1948’de Türkiye’ye gönderdi. Patrik olabilmenin şartı Türk vatandaşlığını gerektirdiğinden, Athenagoras daha uçaktayken vatandaşlığa kabul edildi!

Ve ABD Patrikhane’yi 1950’de başlayan Bayar-Menderes döneminde SSCB’ye ve komünizme karşı kullandı. Patriği “ekümenik” kabul ettirmeye çalışarak tüm Ortodoks kiliselerinin başı yapmaya çalıştı. Başbakan Adnan Menderes, 5 Haziran 1952’de Patrik Athenagorası ziyaret ederek, II. Dünya Savaşı’nın ardından aşınmaya başlayan Atatürk’ün patrikhane politikasını değiştirmeye soyundu. 27 Mayıs bu süreci kesintiye uğrattı, Türk devleti ABD’nin Patrikhane politikasına direndi.

ABD’nin Ukrayna stratejisinde Patrikhane

Emperyalizm-Patrikhane ilişkisi açısından dördüncü evre, SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla başladı. Yugoslavya’nın parçalanması, Doğu Avrupa ve Balkanların Batı kampına dahil edilmesi sürecinde Patrikhane, AB ve ABD’nin bir aracına dönüştü. Bu dönem Ankara’ya yeniden “ekümenik” baskılarının uygulandığı yıllar  oldu.

Emperyalizm-Patrikhane ilişkisi açısından beşinci evre ise ABD’nin Ukrayna stratejisi ile başladı. 17 Aralık 2018’de bu köşede “Ortodoks kiliselerinin kavgası” başlığı ile konuyu incelemiştim: “Kiev Patrikhanesi, Rusya’dan ayrılarak bağımsız Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin kurulduğunu ilan etti. Kiev bu kararı, İstanbul Fener-Rum Patrikhanesi’nin desteğiyle aldı.”

İşte Patrik Bartholomeos’un İsviçre’deki Ukrayna konferansına “ekümenik” sıfatı ile katılması ve bildiri imzalaması, ABD’nin Rusya’ya karşı sürdürdüğü topyekün mücadelenin bir parçasıdır. Fatih Kaymakamlığına bağlı bir din adamının küresel güç mücadelesinde yardımcı aktör olarak rahatça kullanılabilmesi ise AKP iktidarının emperyalizmle ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Patriğin geçmiş yıllarda yaptığı “Erdoğan söz verdi” türünden açıklamaları gazete ve TV arşivlerindedir. O gün Erdoğan’a verdiği sözü tutturmayan siyasal iklim, yine tutturmayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2024

, , , , , , , , , , ,

3 Yorum

Avrasya güvenlik sistemi

İsviçre/Cenevre’de düzenlenen “barış” konferansı barış adına başarısızlıkla sonuçlandı. Savaşın tarafı Rusya davet edilmediği için, konferans zaten her durumda başarısızlığa mahkumdu. Nitekim Rusya davet edilmediği için Çin başta pek çok ülke katılmadı, katılanların önemli bir kısmı da alt düzeyde temsilci gönderdi. Ve katılan ülkelerden BRICS üyeleri başta Küresel Güney ülkeleri de hazırlanan “ortak bildiri”yi imzalamadı. 

ABD ve İngiltere zaten Ukrayna savaşına barış aramıyor; “uzun savaş” istiyor, bunun için savaşa askeri ve mali kaynak arıyor, ayrıca NATO ülkelerinin Washington’un küresel stratejisinde hizalanmasını hedefliyor. 

Ukrayna’ya 2008’de “NATO yolu” açarak Rusya’yla krizi başlatan ABD, şimdi de Atlantik kampını Çin’e karşı seferber etmeye çalışıyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in haftada bir “Çin Avrupa’daki savaşı körüklüyor” yalanına sarılması, tam da bu nedenledir. Stoltenberg, bu kez yalanına bir de tehdit ekledi: “NATO müttefikleri, ihtiyaç duyulması halinde, Çin’in faaliyetlerini maliyetli kılmaya hazır olmalı.” (AA, 17.06.2024)

ABD’nin Avrasyalaşmaya karşı hamlesi

Mesele şu ki bir ABD memuru olarak NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Çin’den çok pratikte NATO müttefiklerini tehdit etmektedir. “Hazır ol” komutu, NATO ülkelerinin ABD çıkarlarına hizalanması içindir çünkü. 

“Ufuk Ötesi” köşesinde çok sık altını çizdik: ABD’nin Ukrayna kriziyle amaçladığı hedeflerden biri Rusya’yı geriletmek, ekonomisini zayıflatarak Kremlin’i sıkıştırmak ve en sonunda federasyonu parçalamaksa da, bir diğer hedefi de “stratejik özerklik” diyerek ABD’den ayrı yol çizmeye çalışan AB’yi yeniden tahakküm altına almaktı.

ABD Ukrayna kriziyle Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e bir “yeni demir perde” indirerek, Avrupa ile Asya’nın Avrasyalılaşma sürecini kesmeye çalıştı. Ukrayna kizi ile Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinin dışına itti.

Tarafsızlık statüsünün önemi

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, işte bu yeni durum nedeniyle, Cenevre konferansı sürecinde ikili bir hamle yaptı: 

1) Putin, Ukrayna ile ateşkesin şartlarını ilan etti: a) Ukrayna birliklerinin Donetsk ve Luhanks halk cumhuriyetleri ile Herson ve Zaporijya bölgelerinden çekilmesi. b) Ukrayna’nın NATO’ya üye olma planından vazgeçtiğini resmen ilan etmesi.

Burada bir parantez açalım: Ukrayna’nın tarafsızlık statüsü, SSCB’nin dağılmasından bu yana Avrupa barışının konularından biriydi ve bu statüyü bozmaya çalışan ABD, Avrupa barışını sabote etti. Avrupa tarihi incelendiğinde, 500 yıldır bu tür “tarafsızlık statüleri” ile büyük savaşların barışa evrildiği görülecektir.

Avrupa-Atlantik’ten Avrasya’ya

2) Putin, Avrasya için ortak güvenlik sistemi önerdi: “Avrasya’da ortak güvenliğin ikili ve çok taraflı garantilerine ilişkin yeni bir sistem konusunda istişareleri başlatma zamanı geldiğini düşünüyorum. Bununla birlikte Avrasya bölgesindeki dış güçlerin askeri varlığının kademeli şekilde azaltılmasına yönelik çalışmaların yapılması gerekiyor.” (AA, 14.6.2024).

Putin Avrasya güvenlik mimarisinin oluşum sürecinin, NATO ülkeleri dahil tüm Avrupa ülkelerine açık olduğunu da belirtti. 

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un formülü daha sade: “Avrupa-Atlantik güvenliği kavramı Rusya için artık geçerli değil. Avrasya bölgesinde güvenliğin sağlanması gerekiyor.”

Avrupa’nın önündeki iki yol

Bu dönüşüm, “çok kutupluluk” sürecinin doğal sonucudur aslında. Küresel Güney güçleniyor, ABD’nin tekelindeki konular uluslararasılaşıyor, demokratikleşiyor.

Bu tablo karşısında Avrupa ülkelerinin önünde iki zıt yol var: Ya ABD stratejisine eklemlenip ABD’nin çıkarları için Çin ve Rusya’ya düşmanlaşıp kaybedecek ya da Avrupa-Atlantik güvenliği, Avrupa-Asya (Avrasya) güvenliğine dönüşecek…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2024

1 Yorum

Erdoğan G7’ye neden davet edildi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan İtalya’da yapılan G7 liderler zirvesinin ikinci gününe davet edildi ve G7’nin “Afrika ve Akdeniz – Yapay Zeka ve Enerji” konulu yüksek düzeyli oturumuna katıldı. Oturumun ardından aile fotoğrafı çekildi.

Peki G7 liderler zirvesinin ev sahibi İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı neden davet etti?

Afrika-Akdeniz coğrafyası

Sorunun yanıtı öncelikle Erdoğan’ın katıldığı oturumun “coğrafyasıyla” ilgili: Afrika ve Akdeniz… 

Daha derin bir yanıta ilerlemek için ise Anadolu Ajansı’nın yorumuna başvurduğu Dr. Valeria Giannotta’nın değerlendirmesine bakmamız gerekiyor. Şöyle diyor İtalyan akademisyen: “Roma, ‘Mattei Planı’ olarak da adlandırılan AB Küresel Geçit Projesi’ni tamamlayıcı nitelikte olan Afrika Planı’nı destekleyerek pragmatik bir şekilde ‘Küresel Güney’e odaklanıyor. Bu yenilenen yaklaşım, Türkiye gibi diğer kilit aktörlerle olan güçlü ilişkilere de dayanıyor.” (AA, 15.6.2024).

O zaman gelin AB Küresel Geçit Projesi’nin ve Mattei Planı’nın ne olduğuna bakalım. Ve elbette bu yılın başında yapılan Meloni-Erdoğan görüşmesinin içeriğini anımsayalım.

Roma’nın Afrika planı

AB’nin Küresel Geçit Projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne karşı geliştirdiği bir projedir. Ancak pek geliştiği söylenemez.

Mattei Planı ise İtalya Başbakanı Meloni’nin Afrika için yeniden gündeme getirdiği eski bir İtalyan planıdır. Plan ismini ENI enerji şirketinin kurucusu Enrico Mattei’den almaktadır. 1950’li yıllarda İtalya’nın enerji güvenliği için oluşturulmuştur. Çünkü İtalya, bugün bile doğalgaz ihtiyacının yüzde 40’ını Afrika ülkelerinden sağlamaktadır. 

Roma’nın planı bugün yeniden gündeme getirmesinin ise iki boyutu vardır: Ukrayna krizi nedeniyle ABD’nin Avrupa’ya yaptığı enerji yaptırımı baskısı ve Afrika kaynaklı göç… 

İşte Meloni bu nedenle bu yılın başında, 29 Ocak 2024’te Roma’da düzenlediği uluslararası zirvede (yeni) Mattei Planı’nı açıkladı. Planın iki hedefi vardı: İtalya’nın Afrika ile Avrupa arasında enerji alanında bir köprü görevi üstlenmesi ve Afrika’ya yatırımlarla göçün kısıtlanması… 

İtalya Başbakanı Meloni zirvede 5.5 milyar avroluk bir yatırım programı açıkladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de AB’nin Afrika’ya Küresel Geçit Projesi kapsamında 150 milyar avro yatırım yapmayı öngördüğünü hatırlattı ve ekledi: “Mattei Planı, AB-Afrika ortaklığının bu yeni aşamasına önemli bir katkı.”

Afrika Birliği ise İtalya’nın planına tepki göstermiş, Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Moussa Faki “Biz dilenci değiliz, daha adil ve tutarlı bir dünyaya giden yolu açabilecek yeni bir ortaklık modeli için bir paradigma değişikliği istiyoruz” demişti.

Atlantik’te Çin ve BRICS rahatsızlığı

Peki Erdoğan Küresel Geçit Projesi’nin ya da yeni Mattei Planı’nın neresinde? 

Meloni, Roma’da Mattei Planı’nı açıklamadan 10 gün önce Türkiye’yi ziyaret etti ve Erdoğan’la görüştü. İtalyan haber ajansı ANSA’ya göre görüşmenin esas konusu, “göç alanındaki işbirliğini güçlendirme”ydi. 

Göç kriziyle karşı karşıya olan ülkelerin ilk görüşmek istediği adres, haliyle bir süredir AKP hükümetiydi. Çünkü iktidar AB’den aldığı fonlar karşılığında Türkiye’yi Avrupa önünde bir “tampon ülke” yaparak uluslararası model oluşturmuştu. AB bazı Afrika ülkelerine de bu modeli uygulamak istiyordu.

İşte Erdoğan’ın Meloni tarafından G7 zirvesine davet edilmesi ve “Afrika ve Akdeniz – Yapay Zeka ve Enerji” konulu yüksek düzeyli oturuma katılmasının öncelikli nedeni göç konusuydu. Ancak fazlasının da olduğu anlaşılıyor.

Erdoğan G7’ye davet edilerek ve “geniş G7” aile fotoğrafına dahil edilerek, Türkiye’ye yerinin “Batı kampı” olduğu hatırlatılmaktadır. Hakan Fidan’ın Çin ziyareti, orada verdiği mesajlar, Rusya’daki BRICS toplantısına katılması sadece AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak’ı, AKP’nin Atlantik takımını, CHP’li Namık Tan’ı değil, elbette ve öncelikle Washington’u rahatsız etti çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Haziran 2024

, , , , , , ,

1 Yorum

‘Gemi krizi’nin perde arkası

Baştan belirtelim: Türkiye ile Çin arasında bir gemi krizi yok. Ancak varmış gibi ısrarla yazılıyor. Yazılmaya devam ettiği için de konunun perde arkasını artık anlatmak gerekiyor.

Kriz neydi, nereden çıktı? Oradan başlayalım:

O yorum

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 3-5 Haziran’da Çin’i ziyaret etti. Bu köşede de ayrıntılı ele aldığımız gibi ziyaret çok önemli mesajlara sahne oldu.

Ancak bir Çinli profesörün geziyi analiz ettiği değerlendirmesindeki yanlış bir habere dayanan yorum, sanki Fidan’ın ziyareti sırasında Türkiye ile Çin arasında bir gemi krizi varmış gibi algılandı. 

Şanghay Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi İcra Direktörü Doç. Dr. Yang Chen, Fidan’ın ziyaretini ve mesajlarını çok olumlu bulduğunu belirttiği, ziyaretin Türkiye-Çin ilişkilerini birçok alanda geliştireceğini savunduğu değerlendirmesinin sonunda şöyle diyordu: “Türk donanmasına ait Yavuz fırkateyni Tayvan Boğazı’nı geçerek Doğu Çin Denizi’ne girmiş ve PLA 052D füze destroyerinin takip ve izleme yapmasına neden olmuştur. Türkiye’nin donanma fırkateyninin bu hareketinin Çin’in temel çıkarlarını ihlal ettiği açıktır.” (Harici, 10.6.2024).

Tayvan çıkışlı haber

Oysa Fidan ziyaretinde “tek Çin” mesajı vermiş, Çin’e yönelik ayrılıkçı faaliyetlerden silahlı terör eylemlerine, yaptırımlardan kalkınmasını engelleyen girişimlere kadar her türlü müdahaleye karşı çıkmıştı. Dolayısıyla bir Türk savaş gemisinin ya da Milli Savunma Bakanlığı’nın, Dışişleri Bakanı’nın işaret ettiği politik çizginin aksine Tayvan konusunda farklı bir pozisyon izlemesi eşyanın tabiatına aykırıydı.

Kaldı ki ifadede zaten baştan maddi hata vardı: Şöyle ki Türkiye’nin “Yavuz fırkateyni” yoktu; Yavuz sınıfı fırkateynleri vardı. Onların da hiçbiri bahsedilen bölgede değildi. 

Zaten “gemi krizi” yorumuna neden olan “ilk haber” de Tayvan çıkışlıydı!

20 ülke, 24 liman

TCG Kınalıada korveti, Türkiye-Japonya diplomatik ilişkilerinin 100. yıldönümü ve Ertuğrul fırkateyninin seyrinin 134. yılı anma etkinliklerine katılmak üzere Japonya’ya doğru yola çıkmıştı. Güzergahındaki Asya limanlarına da uğruyor, deyim yerindeyse Asya halklarını selamlıyordu. 

Örneğin 13 Mayıs’ta Malezya’nın Selangor kentinde bulunan Port Klang Kruvaziyer Limanı’nı, 24 Mayıs’ta Tayland’ın başkenti Bangkok’taki limanı, 30 Mayıs’ta Çin’in Hong Kong Özel İdari Bölgesi’ndeki Kai Tak Limanı’nı, 5 Haziran’da Güney Kore’nin Busan Limanı’nı ziyaret etti ve 9 Haziran’da Japonya’ya ulaştı. 

TCG Kınalıada 8 Nisan’da Türkiye’den ayrılırken, yolculuğunun 4.5 ay süreceği ve 20 ülkede 24 limanı ziyaret edeceği açıklanmıştı. Rota Suudi Arabistan’ın Cidde kentinden başlamak üzere, sırasıyla Cibuti, Somali, Maldivler, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Tayland, Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore ve Japonya limanlarını kapsıyor; ardından da dönüşünü Filipinler, Singapur, Sri Lanka, Hindistan, Pakistan, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün limanları üzerinden tamamlıyordu. 

Çinli yetkililer gemide onur konuğu

TCG Kınalıada Tayvan Boğazı’ndan geçerek Çin’in Hong Kong Özel İdari Bölgesini ziyaret etmişti. Burada üst düzeyde karşılanmış ve gemide resepsiyon verilmişti. Hong Kong Hükümeti Baş Sekreter Yardımcısı Cheuk Wing-hing ve Çin Dışişleri Bakanlığı Hong Kong Komiseri Cui Ciençun resepsiyonun onur konuğu olmuştu. 

Yani Hakan Fidan’ın ziyareti sırasında Türkiye ile Çin arasında bir gemi krizi yaşanmamıştı. Tersine, Türkiye ile Çin arasında çok olumlu bir “gemi resepsiyonu diplomasisi” yaşanmıştı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2024

, , , ,

3 Yorum

AKP’ye göre BRICS: Jeopolitik dengeleyici

Batı merkezli bakış açısına göre çok kutupluluk, Güney’in (ya da Doğu’nun) Batı’nın karşısına bir kutup çıkarmasıdır. Haliyle “liberal kapitalist dünya” bu yaklaşımıyla çok kutupluluğu “bloklaşma” olarak yorumlamaktadır.

Oysa çok kutupluluk bloklaşma değildir, uluslararası sistemi demokratikleştirme çabasıdır; uluslararası sorunlarda “küçük devletler”in de etkili olabilmesinin yoludur. BRICS üyesi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davasına liderlik edebilmesi örneğinde olduğu gibi… 

Küresel ekonomiyi demokratikleştirmek

Nasıl ki çok kutupluluk uluslararası sistemi demokratikleştirme yolu ve çabası ise BRICS de küresel ekonomiyi demokratikleştirmenin kurumlaşmasıdır. Ama bununla sınırlı değil…

Çin’in BRICS’i “yeni tip çok taraflı işbirliği mekanizması” diye tarif etmesi bundandır. 

Çünkü kurallarını emperyalist ABD’nin yazdığı “kurallı düzen” artık işlememektedir: ABD kendi yazdığı kuralların bazılarını, bugünkü çıkarları gereği uygulamamaktadır. Bu da düzensizliğe ya da tek yönlü düzene yol açmaktadır: ABD’nin ticaret savaşı açması, pek çok ülkeye yaptırım uygulaması, uluslararası hukuka aykırı olarak devletlerin merkez bankası rezervlerine el koyması, savaş hukukuna bile aykırı olarak işgal ettiği ülkelerin petrolünü, buğdayını çalması vb.

Emperyalist eşkiyalığa karşı BRICS

İşte BRICS bu “emperyalist eşkiyalığın” karşısında demokratik ve eşit ekonomik ilişkiler kurulabilmesinin mekanizmasıdır.

BRICS’in büyük ilgi görüyor olması bu nedenledir. ABD’nin antidemokratik uygulamaları arttıkça BRICS bir çekim merkezine dönüşmektedir. 5 üyeli BRICS bu nedenle geçen yıl 10 üyeli bir yapıya dönüştü. Şu anda 30’dan fazla ülke çok kutupluluğun en önemli aracı görülen bu platforma ilgi göstermektedir. Bu nedenle bir süredir BRICS+ formatlı toplantılar da yapılmaktadır. (Kremlin sözcüsü Peskov, yeni formatlar üzerinde de çalışıldığını söyledi.)

BRICS’e ilgi gösteren ülkelerden biri de Türkiye’dir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS toplantısı için Rusya’da bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı kabulünde söylediği şu sözlerle Türkiye’nin üyelik isteğini bir nevi resmileşleştirmiştir: “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşılıyoruz ve bu birliğe üye ülkelerle birlikte olma arzusunu kesinlikle mümkün olan her şekilde destekleyeceğiz.”

Nitekim Fidan da “kurallara dayalı sistem olarak adlandırılan düzenin dengeli ve hızlı çözüm sunmada yetersiz kaldığını” savunarak “BRICS ile işbirliğimize değer veriyoruz. BRICS içindeki çeşitliliğin kalkınma ve istikrarı artırmak için önemli bir araç olduğuna inanıyoruz” dedi.

Zihin bulanıklığı

Ancak AKP’de genel olarak BRICS hâlâ stratejik bir kurum olarak görülmemektedir. AKP Batı’yla ilişkilerinde BRICS’ten taktik “jeopolitik dengeleyici” olarak yararlanmak istemektedir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan BRICS’i, “çok taraflılık” uygulamasında değerlendirilecek bir araç olarak görürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek için BRICS, “yeni Kalkınma Bankası’nın fonlarından yararlanmak” için ilgi gösterilecek adrestir. Cumhurbaşkanı Erdoğan için ise BRICS, ABD ile pazarlıkta kullanılacak bir karttır.

Türkiye’yi yükselen Asya’da parlak bir yıldıza dönüştürmek, kuşkusuz “neo-Abdülhamitçi”liğin ve neoliberalizmin neden olduğu bu zihniyet bulanıklığını aşabilmeye bağlıdır. Bu da öncelikle temel bir iç politika sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2024

, , , , , , ,

2 Yorum

Avrupa’yı Nazilerden kim kurtardı?

II. Dünya Savaşı, emperyalistler arasındaki savaş boyutuyla I. Dünya Savaşı’nın devamıdır. Hatta İngiliz-Fransız emperyalizmi, çelişmeyi kapitalizm ile sosyalizm arasında bir çatışmaya dönüştürme stratejisi gereği, başta Nazi saldırganlığını Sovyetler Birliği’nin üstüne sürme politikasını uyguladılar. 

Emperyalistlerin niyetlerini doğru saptayan SSCB, Almanya ile ekonomik anlaşma yaparak, kendisini hedef alması kaçınılmaz saldırıya karşı hazırlık yapmak üzere zaman kazanma taktiği uyguladı.

Almanya 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırdığında bile, İngiltere-Fransa ikilisinin Avrupa’nın kapitalist başkentlerini hedef alan Nazileri ilk sosyalist devletin üzerine sürebilme hayali devam ediyordu. Ve ne acı ki o hayalin faturasını işgale uğrayan Avrupa’nın halkları ödedi.

Hitler’le anlaşma aradılar

Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Maurice Thorez bu gerçeği şu sözleriyle ortaya koyuyordu: “Bizim yöneticilerimiz Hitler’i öfkelendirmek istemedi. Onlar, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldıracağı gün kendisiyle gizlice anlaşacakları ümidini besliyordu.”

İngiltere ve Fransa’nın bu tutumu, savaş sonrası Nürnberg Duruşması kayıtlarına da geçti. Alman General Alfred Jodl şöyle diyordu: “Batıdaki 110 Fransız ve İngiliz tümeni, 23 Alman tümeni karşısında tamamen eylemsiz kaldıkları için biz bir savaş felaketinden kurtulmuş olduk.”

İngiliz General Bernard Montgomery de anılarında belirtiyordu: “Almanya Polonya’yı yuttuğunda Fransa ve İngiltere’nin kılı kıpardamamıştı.” Çünkü o süreçte özellikle Fransa’da kimi siyasetçiler hâlâ Hitler’le bir anlaşma arıyordu. 

ABD de Hitler’in Polonya’yı yutmasından beş gün sonra “tarafsızlık politikası” uygulayacağını ilan ediyordu. Sonuç olarak Hitler bu durumu, 1940’ın başına kadar “barış manevraları” ile kullanarak zaman kazanıyor, konumunu güçlendiriyordu. 

ABD ikinci cepheyi geciktirdi

Bu uzun girişi şundan yaptık: ABD ve Fransa liderleri, Avrupa’yı Nazilerden kurtardığı iddiasıyla Normandiya Çıkarması’nın 80. yılını kutluyor. Oysa Avrupa’yı Nazilerden kurtaran Normandiya Çıkarması değildir, milyonlarca emekçisinin canı pahasıha Sovyetler Birliği’dir!

Yukarıda özetlediğimiz sürecin devamında Naziler, 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekatı ile SSCB’ye saldırdı ve Moskova önlerine kadar geldi. Sovyet emekçilerinin büyük direnişi ve ardından 2 Şubat 1943’te Alman birliklerinin Stalingrad’da teslim oluşuyla II. Dünya Savaşı’nın gidişatı değişmeye başladı. Sonrasında Almanlar adım adım önce SSCB’den ardından Doğu Avrupa’dan çıkarıldı. 

Savaş boyunca SSCB lideri Stalin, ABD ve İngiltere’den Avrupa’da bir “ikinci cephe” açmalarını istedi. Ancak ABD ve İngiltere ağırdan aldı, çünkü Nazileri geriletmeye başlayan komünistlerin güç kaybetmesini istiyorlardı. İşte bu nedenle ikinci cepheyi ancak Haziran 1944’te açtılar. ABD’li General Dwight Eisenhower komutasında Amerikan ve İngiliz birlikleri Fransa sahillerinden Normandiya Çıkarması’nı yaptılar. Çünkü daha fazla gecikirseler, Almanya’ya kadar dayanmış olan SSCB güçleri Avrupa’nın diğer ucundan çıkabilirdi!

Avrupa’yı Sovyet emekçiler kurtardı

Sonuç olarak Nazi hükümet merkezi Berlin 2 Mayıs 1945’te kente giren Sovyet birliklerine, batıdaki kuvvetleri 7 Mayıs’ta, doğudaki kuvvetleri 9 Mayıs’ta teslim oldu. 

Normandiya Çıkarması’nın gecikmesinin faturasını bedenleriyle milyonlarca Sovyet emekçisi ödedi. Ama 80 yıl sonra “Avrupa’yı Nazilerden kurtardık” diye kaymağını emperyalistler yemeye çalışıyor. Üstelik tıpkı Amerikan şirketlerinin savaşın ilk dönemi boyunca Nazilerle ticareti sürdürmesindeki ikiyüzlülük gibi, şimdi de Normandiya Çıkarması’nı Ukrayna’ya desteğe dönüştürmeye çalışıyorlar.

Unutulmamalı: Bolşevikler 1917’de Çarlık Rusya’sını yıkıp ilk sosyalist devleti inşa etmeye başladığında, Avrupalı emperyalistler bir süre Kızıl Ordu’ya karşı Beyaz Ordu’yu destekleyerek sosyalistleri ezmeye çalıştı. İngiltere 1924’te, ABD ise 1933’te SSCB’yi tanıyabildi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , ,

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın