Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Neo-mandacılık: NATO’ya lazım olmak!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/01/2024
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 9 Haziran 2021’de ABD’nin Türkiye stratejisini iki maddede özetledi: 1) “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2) “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı.”
27 Ocak 2024 itibariyle Washington’un, Ankara’yı Batı’ya çapalanmış şekilde tuttuğunu ve bazı kritik meselelerde kendisiyle aynı safta olmasını sağladığını söyleyebiliriz. Oysa Türkiye ile ABD’nin “ulusal güvenlik” çıkarları taban tabana zıttı. Peki Washington bunu nasıl sağladı?
NATO gözbağı
Sorunun pek çok yanıtı var ama sonuca etkisi bakımından en önemlisi şu: NATO’culuk.
Türkiye’de öyle köklü bir NATO’culuk var ki iktidardan muhalefete, sistemin önde tuttuğu tüm kesimleri ele geçirmiş durumda. Dolayısıyla NATO’culukla içeride mücadele etmeden, NATO’culuğun siyaset üzerindeki hegemonyasını kırmadan Türkiye’yi “ABD’ye çapalanmaktan” kurtaramayız.
“NATO gözbağı” öyle etkili ki ABD’ye çapalanmanın ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını Atlantik’in çıkarlarına göre şekillendirmenin, bağımsızlığımızı yok ettiğinin bile “farkında” değiller. Tırnak içine aldım, çünkü kritik görevdekiler gayet farkında.
Doğrudan belirtelim: Türkiye’nin çıkarlarını Atlantik’in çıkarlarına göre şekillendirmeyi kabullenmek, ulusal güvenliğimizi NATO konseptine göre biçimlendirmek, neo-mandacılıktır! Çünkü:
ABD’nin yararına, Türkiye’nin zararına
1) NATO’nun genişlemesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü NATO genişlerken, Türkiye’yi komşularıyla ve bölgesiyle karşı karşıya getirmektedir.
2) NATO’nun Karadeniz’e girmesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü NATO’nun varlığı Karadeniz’i barış denizi olmaktan çıkarıp savaşın denizi haline getirir.
3) NATO’nun “Rusya’yı tehdit” ve “Çin’i baş rakip” ilan etmesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü Rusya ve Çin’le ilişkiler Türkiye’nin yararınadır, çünkü Asya’daki diğer Türk cumhuriyetleri Rusya ve Çin’in ortaklarıdır.
4) NATO’nun askeri standartları ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü ABD bu standartlarla kendisini (ve en yakın müttefiklerini) “tek satıcı” ilan etmiş ve hem Türkiye’nin silah envanterini çeşitlendirmesini önlemiş, hem de ulusal savunma sanayisini geliştirmesini yavaşlatmıştır.
Akar’ın sözleri
Listeyi uzatmayı siz okurlara bırakıyorum. Çünkü “peki bu tablo nasıl kabullenilebiliyor” sorusunu yanıtlamalıyım. Daha doğrusu yanıtlamayı doğrudan muhatabına bırakmalıyım:
Eski Genelkurmay Başkanı, eski Milli Savunma Bakanı, AKP Kayseri Milletvekili ve TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar, ABD’nin neden Türkiye’ye F-16 satması gerektiğini şu sözlerle açıkladı: “İçinde bulunduğumuz ortama, çevremizdeki gelişmelere baktığımızda güçlü bir Türkiye NATO için her zamankinden daha lazım, daha gerekli” (AA, 26.1.2024).
NATO için lazım olmak, gerekli olmak… NATO için bugün “daha lazım” olmak…
Türkiye-ABD/NATO ilişkilerinin anahtarı işte bu kavramdır: Lazım olmak.
Türkiye daha önce SSCB’ye karşısında “oyalama piyonu” olarak NATO’ya lazımdı, şimdi de NATO’nun hedeflerine göre Rusya ve Çin’e karşı lazım. Nitekim Soros da “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” demiyor mu!
Bağımsızlıktan vazgeçebilmeyi, neo-mandacılığı kabullenebilmeyi, ulusal çıkarlar taban tabana zıt olmasına rağmen Türkiye’yi Atlantik’e çapalı tutmayı becerebilmeyi ve bunu kitlelere propaganda edebilmeyi, “lazım olma” kavramıyla açıklıyorlar.
Bu “lazım olma” halinden kurtulmak, Türkiye’nin en temel sorunudur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2024
TBMM’deki NATO cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/01/2024
Son seçim öncesi bu köşede birkaç kez yazdım: Türk siyaseti, “başkanlık modeli” ile iki ittifaklı sisteme sıkıştırıldı. Ancak iki ittifak da en temel konularda aynılar; ekonomide neoliberaller, dış politikada Atlantikçiler.
İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM’de onaylanması, bunu bir kez daha ortaya koydu: İsveç’in katılım protokolü, AKP-MHP ve CHP-DEVA oylarıyla kabul edildi.
Böylece iktidar açısından “eyyy İsveç” diye başlayan süreç, yine “tamam ABD, tamam NATO” denilerek tamamlanmış oldu. 23 Ocak 2024’te İsveç’in NATO üyeliğine onay veren CHP’liler ise bir gün sonra 24 Ocak 2024’te Uğur Mumcu’yu anma mesajlarında “kahrolsun ABD, kahrolsun NATO, kahrolsun Gladyo” sloganları atıyorlardı!
Yani AKP “eyyy” ile alt sınıfları kandırırken, CHP de “kahrolsun” diyerek orta sınıfları oyalıyor. Siyasetin asıl çıkmazı işte buradadır.
Atlantik süreci ve Türk-İslam sentezi
12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi ideolojisinin siyasetteki cisimleşmiş hali olan AKP-MHP ittifakı açısından elbette şaşırtıcı bir durum yok.
Siyasal İslamcıların büyük bölümü hiç antiemperyalist olmadı zaten. Çünkü siyasal İslamcılar, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı Kuvayı Milliye saflarında dövüşen Müslümanların ideolojik devamı değil, o Müslümanlara karşı emperyalizmin yedeğindeki Hilafet ordusunda Şeyhülislam fetvasıyla harekete geçenlerin devamıydı. Ve Atlantik sürecinde, emperyalizmin “yeşil kuşak” programı içinde “komünizmle mücadele” hedefinde değerlendirildiler.
Diğer yandan Atlantik süreci, Türk milliyetçilerinin bir bölümünün de değişiminin zeminiydi. Kurtuluş Savaşı’nın ideolojisi “antiemperyalist Türk milliyetçiliği” idi; Atlantik süreci Türk milliyetçiliğini NATO stratejisinde biçimlendirdi, “komünizmle mücadelede” kullandı ve Türk milliyetçilerinin bir bölümü emperyalizmle işbirliği halinde “ülkücü milliyetçi” oldu. İşte ülkücü milliyetçilerin “milliyetçilik sınırı” bu nedenle hep NATO’dur; NATO’ya kadar milliyetçidirler.
Sırada Montrö baskısı var
İsveç’in NATO üyeliği bir İsveç siyaseti değil, ABD siyasetidir; ABD’nin NATO’yu genişletme programının gereğidir. ABD, NATO’yu İsveç ve Finlandiya’ya genişleterek hem Rusya’yı “çevreleme sınırını” uzatmış oluyor ama hem de geleceğin en stratejik mücadele alanı olan Arktik Okyanus’ta kendisine NATO üzerinden alan kazandırıyor.
Önemine işaret ettik: Arktik bölge, buzulların erimesiyle 1) yeni petrol ve doğalgaz rezervleri, 2) zengin maden rezervleri ve 3) yüzde 40 daha kısa Kuzey Rota demek. ABD bu nedenle Arktik’ten Doğu Akdeniz’e inen bir “yeni demir perde” inşa ediyor. Arasında Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz var.
Hiç sürpriz değil işte… AKP, MHP, CHP ve DEVA’nın elbirliğiyle ABD’nin genişleme stratejisine onay verdiği gün, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Müsteşarı Celeste Wallander, “Türkiye de dahil olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerle, Türkiye’nin karar verdiği ve Montrö Sözleşmesi’nin bir nevi vekili olarak Montrö Sözleşmesi’nin bu hükmüne başvurduğu çatışma durumundan uzaklaşabileceğimiz koşullar üzerinde çalışmak istiyoruz” dedi (Harici, 24.1.2024).
Çözülmesi gereken çelişki
ABD, Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirecek “NATO genişleme programı” uyguluyor, terör örgütlerine (PKK/PYD ve FETÖ) destek veriyor, İncirlik’ten İsrail’e Gazze’yi daha iyi vursun diye C-130’la Güney Kıbrıs üzerinden bomba taşıyor, İsrail’e Kürecik Radarından istihbarat desteği sağlıyor, Karadeniz’i Türkiye’nin çıkarına aykırı olarak uluslararası deniz yapmaya ve bunun için de Montrö’yü yürürlükten kaldırmaya uğraşıyor, Türkiye’ye askeri ve ekonomik yaptırım uyguluyor…
TBMM’deki siyasal İslamcı, ülkücü milliyetçi ve Atlantik cumhuriyetçisi partiler ise ABD’nin programına tam destek veriyor. Türk milleti ile milletin meclisindeki partilerin ABD/NATO tutumları arasında büyük çelişki var ve çözülmesi gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2024
Barışı kim bozdu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/01/2024
NATO Askeri Komite Başkanı Oramiral Rob Bauer, önümüzdeki 20 yıl içinde Rusya ile “topyekûn bir savaşa” hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi (cumhuriyet.com.tr, 19.1.2024).
Peki nereden çıktı bu, neden NATO ülkeleri çatışmaya hazırlıklı olmalı? Onu da söylüyor Bauer: “Barış içinde yaşamamızın kesin olmadığını anlamalıyız.”
O zaman haliyle şu soruyu sormalıyız: Peki barışı kim bozdu?
ABD barışı atom bombasıyla bozdu
Barışı ABD bozdu, hem de II. Dünya Savaşı biterken ve dünya barışa hazırlanırken…
Emperyalist ABD, teslim olmaya hazırlanan Japonya’ya iki atom bombası atarak, daha ilk günden barışı bozdu; çünkü o bombaları aslında Japonya’ya değil, kendisine rakip gördüğü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) atıyordu… Dolayısıyla ABD’nin SSCB’yle Soğuk Savaş’ı başlatmasının tarihi olarak o bombaların atıldığı tarihi işaretleyebiliriz.
Nitekim ABD, emperyalist iştahı ve dünya jandarmalığı hevesini kısa bir süre sonra, 1949’da NATO’yu inşa ederek de fiilen gösterdi. (Propaganda ettiğinin aksine, NATO Batı’nın Sovyet tehlikesine karşı kurduğu bir savunma örgütü değildir, tersine SSCB’ye karşı girişeceği çok yönlü saldırının aygıtıdır; nitekim Varşova Paktı NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu!)
Barış içinde yaşamanın beş ilkesi
ABD’nin barışı bozan bu tutumu karşısında dünyanın büyük çoğunluğu Çin ve Hindistan’ın öncülüğünde, daha 1954’te “Barış içinde yaşamanın beş ilkesini” ortaya koydu.
Ama emperyalist ABD, barışı bozdu; Güney Amerika ve Ortadoğu’da suikastlarla, darbelerle bozdu; Laos’ta bozdu, Vietnam’da bozdu… Soğuk Savaş’ın ardından Yugoslavya’yı parçalayarak bozdu, Afganistan ve Irak’ı işgal ederek bozdu, Libya ve Suriye’ye saldırarak bozdu…
Emperyalist ABD, sözünde durmayarak, NATO’yu sürekli Rusya’ya doğru genişleterek barışı bozdu. (Ukrayna’daki savaşın asıl sorumluluğunun NATO’yu genişleten ABD’de olduğunu bugün pek çok ABD’li akademisyen ve uzman bile kabul ediyor.)
ABD’nin NATO planlaması
Ve ABD, önce kendi ulusal strateji belgelerine, ardından da NATO belgelerine Rusya’yı Atlantik cephesi için “yakın tehdit”, Çin’i de “mücadele edilecek baş rakip” diye işaretledi.
Ve bunun gereği olarak da NATO’yu üç cephede, İsveç/Finlandiya hattından, Ukrayna’dan ve Gürcistan’dan Rusya’ya doğru genişletmeye çalışıyor.
Diğer yandan Çin’e karşı bölgede küçük ittifaklar kurarak bunları alt NATO örgütlerine dönüştürmeye çalışıyor. Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üsse dönüştürmeyi hedefleyen AUKUS ittifakı da, Japonya ile Güney Kore liderlerinin son iki yıldır NATO zirvelerine üye gibi davet edilmesi de, NATO’nun Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir irtibat ofisi açmaya çalışması da bu amaçladır.
Küresel Güney’in caydırıcılığı
Özetle, 79 yıl önce atom bombalarıyla barışı bozan ABD, 79 yıldır barışı bozan ülke olmayı saldırganlıklarıyla sürdürmektedir. Haliyle NATO Askeri Komite Başkanı Ora. Bauer’in “barış bozuldu, topyekûn savaşa hazırlanmalıyız” çıkışı bir savunma mesajı değil, saldırganlığın örtüsüdür. Ve tıpkı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “NATO Asya’ya ilerlemiyor, Çin Batı’ya yaklaşıyor” denklemi gibi baş aşağı durmaktadır.
Bitirirken belirtelim: “Barış içinde yaşamanın beş ilkesi” hâlâ insanlığın önündedir ve çok kutuplu dünyayı adım adım inşa eden Küresel Güney inisiyatifi de ABD’nin bu saldırganlığı karşısında en büyük caydırıcılıktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2023
Adım adım Filistin devleti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/01/2024
7 Ekim 2023’ten bu yana bu köşede en çok vurguladığım tezdir: Unutturulan “iki devletli çözüm” yeniden gündem, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı’yla küllerinden doğdu, “iki devletli çözüm” artık kaçınılmaz, Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek…
Artık bu noktadayız: Filistinlilerin “son Filistinli kalsa bile direnişe devam” çizgisi ile çok kutuplu dünya inşası şartlarında Küresel Güney’in siyasi baskısı, ABD’yi “iki devletli çözüm”ü kabule mecbur bıraktı.
Daha doğrusu ABD artık “iki devletli çözüm”ün kaçınılmaz olduğunu gördü ve dışında kalmamak için bu konuda kendisi adım atmaya ve İsrail’i bu çözüme ikna etmeye çalışıyor. Washington böylece Körfez’le ilişkilerini de restore edebileceğini hesaplıyor.
ABD-Suudi planlaması
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Türkiye’den başladığı son Ortadoğu turu, bölgedeki müttefikleriyle “iki devletli çözüm” karşılığı Arap-İsrail normalleşmesinin pazarlığı içindi.
Nitekim Blinken, Davos Forumu’nda yaptığı konuşmada bu pazarlığa işaret eden açıklamalar yaptı: Ortadoğu’da “yeni bir denklemin” oluştuğunu ve “dönüm noktasına” gelindiğini belirtti. Hatta Blinken “Filistin halkının, isteklerini yerine getirme kabiliyetini en üst düzeye çıkaran bir yönetime ihtiyaç duyduğunu” ve “bölgede İsrail ile ilişki kurmaya hazır Arap ve İslam ülkeleri bulunduğunu” söyledi (AA, 17.1.2024).
Özetle Blinken, “Filistin devletini kabul etmesi karşılığında İsrail-Suudi Arabistan anlaşmasına” işaret ediyordu.
Nitekim Davos Forumu’nda konuşan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan da “Bir Filistin devletinin kurulması yoluyla bölgesel barışın güvence altına alınmasını ABD yönetimiyle çalıştıklarını” söylüyordu.
Netanyahu sonrası hazırlığı
Ardından konu ABD basınına sızdırıldı: NBC News, ABD’nin İsrail Başbakanı Netanyahu’ya “Filistinlilere devlete giden bir yol karşılığında Suudi Arabistan’la normalleşme planı” önerdiğini ama Netanyahu’nun reddettiğini duyurdu.
Ve NBC News’e göre ABD yönetimi planı kabul etmeyen Netanyahu’nun sonsuza kadar o görevde kalmayacağını, yeni bir hükümet beklentisi çerçevesinde siyasilerle zemin hazırladığını, Blinken’in ana muhalefet lideri Yair Lapid’le görüşmesinin bu kapsamda olduğunu haber yaptı (cumhuriyet.com.tr, 18.1.2024).
Bu haberlerin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Netanyahu, “Filistin devletinin kurulmasına karşı olduğunu ABD yönetimine bildirdiğini” resmi olarak ilan etti (AA, 18.1.2024).
Yanıt ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller’den geldi: “Filistin devleti olmadan İsrail’in güvenlik meselesini çözmek mümkün değil” (Sputnik, 19.1.2024).
Daha ilginci de İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un bu süreçteki çıkışıydı. Davos’ta konuşan Herzog “Suudi Arabistan’la normalleşmenin Gazze’deki savaştan çıkışın anahtarı olduğunu” savundu (AA, 18.1.2024).
Filistin kazandı
Özetle Biden yönetimi, Ortadoğu’daki etkisinin zayıfladığı şartlarda, Körfez’i kaybetmemek ve “iki devletli çözüm”ün kaçınılmazlığının dışında kalmamak için, gerekirse Netanyahu’yu da kenara iten bir planı hayata geçirmek istiyor. Zira işler uzarsa, Biden yönetimi hem Ortadoğu’yu hem de seçimi kaybedecek. Dahası “iki devletli çözüm” masasına da oturamayacak.
Sonuç olarak 7 Ekim’den önce Filistin devletinin olmadığı bir Arap-İsrail normalleşmesi yaşanıyorken, 7 Ekim’den sonra Filistin devleti karşılığında Arap-İsrail normalleşmesine geçilmiş oluyor.
Böylece Filistin kazanmış oldu, Küresel Güney kazanmış oldu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2024
Amerikan terörü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2024
20 günde iki terör saldırısı; önce 12 ardından 9 kayıp…
Peki ne oldu da PKK terörü harekete geçti?
Daha doğrusu soruyu şöyle sormalıyız: Ne oldu da ABD, yine Türkiye’ye karşı PKK terörünü harekete geçirdi? Zira PKK’nin araç, ABD’nin terörün “asıl kaynağı” olduğu artık geniş kitlelerce de görülen bir gerçek.
Sorunun, biri doğrudan Türkiye ile ilgili, diğeri de bölgeyle ilgili iki yanıtı var:
ABD-PKK terörü ve İsveç onayı
ABD açısından PKK terörü, Türkiye’ye karşı kullanılan bir sopadır. Washington, Ankara’yı siyasi hedeflerine zorlamak üzere sık sık bu sopaya başvurur.
Washington ile Ankara arasındaki en önemli ve yakın/sıcak sorunların başında şu anda İsveç’in NATO üyeliği geliyor. ABD bu konuda Türkiye’ye karşı hem havuç (F-16 satışı) hem de sopa (PKK terörü, doğrudan SİHA düşürme) kullanıyor.
Şu kronoloji dikkat çekici:
ABD, 5 Ekim 2023’te, Türkiye’nin Suriye’deki PYD (PKK’nin Suriye kolu) üslerini hedef alan SİHA’sını düşürdü. Pentagon açık açık “ABD birliklerine yarım kilometre yaklaşan SİHA’nın tehdit olarak değerlendirilerek F-16 uçakları tarafından düşürüldüğünü” dünyaya ilan etti.
Erdoğan, 23 Ekim 2023’te İsveç’in NATO’ya katılım protokolünü imzalayıp TBMM’ye gönderdi.
22-23 Aralık 2023’te PKK, Irak’ın kuzeyindeki Türk üssüne saldırdı: 12 şehit.
26 Aralık 2023’te İsveç’in NATO’ya katılım protokolü TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edildi.
12 Ocak 2024’te PKK, Irak’ın kuzeyindeki Türk üssüne saldırdı: 9 şehit.
ABD’nin varlığı sorgulanıyor
Gelelim baştaki sorumuzun bölgeyle ilgili yanıtına…
7 Ekim, bölgemize önemli bir değişiklik getirdi: ABD’nin Irak ve Suriye’deki üsleri ve askeri varlığı sorgulanıyor. Bu sorgulama sadece siyasilerin sözleriyle değil, doğrudan ABD üslerinin hedef alınmasıyla sahada eylemli sürüyor. Yani bir taraftan Suriye ve Irak hükümetleri ABD’den topraklarını terk etmesini istiyor, bir yandan da İsrail’in Gazze’deki saldırısının destekçisi olduğu için ABD’nin Irak ve Suriye’deki üsleri çeşitli güçlerce hedef alınıyor.
Burada kritik konu şu: ABD, topraklarını terk etmesini isteyen Bağdat’a şu yanıtı veriyor: Bölgede IŞİD tehlikesi sürüyor!
Oysa böyle bir tehlike söz konusu değil. Ama IŞİD en başından beri ABD için “kullanışlı düşman”dı ve İran’da sahaya sürüldü: ABD’nin suikastla öldürdüğü Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2024’teki ölüm yıldönümü törenlerinde bombalar patladı; 103 kişi öldü.
Ve bu süreçte PKK de Türkiye’yi hedef alıyor…
Ne yapmalı?
Aralık ve Ocak’ta Türkiye’yi hedef alan PKK terörü de, Ocak’ta İran’ı hedef alan IŞİD terörü de “Amerikan terörü”dür. ABD-İngiltere-İsrail üçgeni, İran, Türkiye ve bölgeye PKK ve IŞİD terörüyle mesaj veriyor.
7 Ekim, ABD’nin bölgemizdeki askeri varlığını hedef alan bir sonuç üretiyor. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi dörtgeni ve bu dörtgen içerisinde Kuşak ve Yol’un orta koridoru ve Irak-Türkiye merkezli Kalkınma Yolu, hem bölgesel hem de küresel mücadele açısından kritik önemde.
Ve ABD bu mücadeledeki zayıflığını terörle örtbas etmeye çalışıyor.
Bu durumda Ankara’nın bu gerçeğe göre konumlanması gerekiyor. Amerikan terörüne verilecek yanıtlar belli:
1) TBMM İsveç’in NATO üyeliğini reddetmeli.
2) Kürecik Radarı kapatılmalı, İncirlik uçuşları durdurulmalı.
3) Ankara, Şam ile normalleşmeli ve ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığına karşı Ankara-Şam-Bağdat-Tahran işbirliği geliştirilmeli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2023
İsrail kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/01/2024
Yazı işlerine yazı teslim saati geldiğinde duruşma sürüyordu, yani sonucunu bilmiyorum ama önemi de yok; çünkü davanın açılmış olması bile yeterince sonuç zaten.
Evet, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’e Uluslararası Adalet Divanında dava açması, çok önemli bir siyasal hamle.
Dahası Güney Afrika açısından, ahlaki boyutu da dahil, tarihi önemde. Öyle olduğu için de Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa duruşma gününü şu sözlerle değerlendiriyor: “Hiçbir zaman kendimi bugünkü kadar gururlu hissetmemiştim.”
Küresel Güney’in sözcüsü
Ramaphosa’nın haklı gururu bu…
Çünkü halkı, üç yüzyıl sömürülmesinin ardından, II. Dünya Savaşı sonrasında 40 yıl boyunca “beyazların ırkçı yönetimi” altında yaşamak zorunda kalmıştı. Sonunda direniş zaferi getirmiş ve o zaferle Güney Afrika uluslararası toplum içinde sürekli parlayan bir yıldız olmuştur.
Bugün İsrail’in Filistinlilere soykırımına karşı öncü bir tutum alarak Uluslararası Adalet Divanına giden Güney Afrika, adeta Küresel Güney’in sözcülüğünü yapmış oldu.
Küresel Güney’in sembol örgütlerinden BRICS’in üyesi olan Güney Afrika, sonuç ne olursa olsun, tarihe ahlaki tutumuyla geçmiş olacak. Dolayısıyla Ramaphosa’ya kendini gururlu hissettiren o tutum, Küresel Güney’den bakan bizler için de gurur verici…
İsrailli uzmanların uyarısı
ABD-İngiltere destekli İsrail’in hiç beklemediği bir hamleydi bu dava. O nedenle soykırımcı Netanyahu hükümeti için ağır oldu. İsrailli uluslararası hukuk uzmanlarının uyarıları da, Tel Aviv yönetimini endişelendirdi.
2 Ocak 2024 günü CGTN Türk’te yazmıştım: Tel Aviv Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Eliav Lieblich, hükümet yetkililerinin “Gazze’nin haritadan silinmesi” türünden açıklamalarının İsrail’i kendisini savunmakta zor duruma düşüreceğini belirtiyordu. Hayfa Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Dr. Shelly Aviv Yeini, “Soykırım davası, diplomatik izolasyon ve yaptırımlara sebebiyet verebilir” diyordu. İsrailli tarihçi Doç. Dr. Raz Segal “İsrail liderlerinin çok sayıda açıklamaları Filistin halkını yok etmeye yönelik niyeti ortaya koyuyor” diyordu.
Yani Netanyahu yönetimi, Uluslararası Adalet Divanına götürülmeden önce zaten “soykırımcı” damgasını yemişti. Bu damgayı Hitler’den sonra en çok hak eden de kuşkusuz kendisiydi!
Yeni dünyanın şafağındayız
Daha önce bu köşede belirtmiştim: Savaşların sonuçlarını atılan bomba sayılarına ya da ölü sayılarına bakarak doğru değerlendirebilmek her zaman mümkün değildir. Bu savaş da böyledir.
Sadece Gazze’nin dümdüz edilmesine ya da Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısına bakarak İsrail’in kazandığını sanabilirsiniz ama gerçekte kazanan Filistin ve kaybeden İsrail’dir.
Bu gerçeği İsrail’de de görenler var: Örneğin E. General Yitzhak Brick “Gazze’de giderek çamura batıyoruz” (AA, 1.1.2024) diyor, örneğin İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon “Gazze’nin kumdan tepelerindeki bataklığa doğru ilerliyoruz” (cumhuriyet.com.tr, 11.1.2024) diyor, örneğin Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz “Hamas’a karşı savaşı kaybettik” (Sputnik, 26.12.2023) diyor…
Dahası İsrail’le birlikte ABD de kaybetti. Çünkü asıl mesele ortaya çıkan siyasal tablodur. O tabloda dört önemli yeniliğin şafağı var:
1) Çok kutuplu dünyanın şafağındayız.
2) ABD emperyalizminin Ortadoğu’da kaybetmesinin şafağındayız.
3) Filistin devletinin kabulünün şafağındayız.
4) Asya barışının şafağındayız.
ABD, bu tabloyu ne terörü artırarak ne de duruşma gününde Yemen’i bombalayarak değiştirebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2024
Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporu- 2
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/01/2024
Önceki yazımızda bir giriş yapmıştık: ABD’nin ünlü düşünce kuruluşlarından Atlantik Konseyi, “Karadeniz için bir güvenlik stratejisi” ismiyle, 15 Aralık 2023’te bir rapor yayımladı.
32 sayfalık rapor, kolektif bir çalışmanın ürünü. Scowcroft Strateji ve Güvenlik Merkezi’nin Transatlantik Güvenlik Girişimi, Ulusal Siyasi ve İdari Çalışmalar Okulu ve Atlantik Konseyi uzmanlarından oluşan bir görev gücü tarafından hazırlandı. Görev gücündeki tüm isimleri saymayalım ama bir fikir vermesi açısından başındaki ünlü generalleri anımsatalım: James L. Jones ve Curtis M. Scaparotti.
Ukrayna, Gürcistan ve Moldova’ya AB yolu
Rapor, Karadeniz’e kıyısı bulunan ve kıyısı olmadığı halde havzada bulunan ülkelerin toplamıyla ele alınıyor. Böylece Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Rusya dışında, Moldova ve Polonya da raporda yer buluyor.
Rapor esas olarak Karadeniz stratejisini, NATO ve Avrupa güvenlik mimarisinin entegrasyonu üzerine oturtuyor. Bu anlayış, haliyle “Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atmak” şeklindeki temel ABD yaklaşımına uygun.
Rapor, bu hedefle şu önerilerde bulunuyor:
– Ukrayna, Moldova ve Gürcistan için NATO, OECD, AB ve Üç Deniz Girişimi üyeliği mümkün olduğu ölçüde hızlandırılmalı. (AB’nin geçen ay Ukrayna ve Moldova ile üyelik müzakerelerini başlatma ve Gürcistan’a aday ülke statüsü verme kararı aldığını anımsatalım!)
– Romanya ve Bulgaristan’ın Schengen’e katılım için reform çabaları desteklenmeli.
– Polonya Dual-Capable Aircraft programına dahil edilmeli.
NATO Deniz Görev Gücü hedefi
Raporun, Karadeniz stratejisi için ABD hükümetine önerdiği diğer konular ise şunlar:
– NATO aracılığıyla, caydırıcılık ve savunma için Karadeniz devletlerine kapsamlı güvenlik yardımı sağlanmalı.
– Caydırıcılığı desteklemek için çokuluslu NATO oluşumları, Karadeniz’in doğusuna konumlanmalı.
– Uluslararası ticareti korumak ve Rusya’yı caydırmak için Batı Karadeniz’de NATO deniz görev gücü oluşturulmalı.
– Karadeniz’deki başlıca NATO üssü olarak Köstence geliştirilmeli, Romanya’nın askeri tesisleri ve denizcilik kapasitesi yükseltilmeli.
– Güvenlik yardımı ve teknoloji transferi yoluyla Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya deniz gücü güçlendirilmeli. (İşte İngiltere’nin Ukrayna’ya hibe ettiği gemiler de bu kapsamda)
Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporunda Çin de var! Çin’e bir bölüm ayrılan raporda, ABD ve AB’den, Çin’in bölgedeki etkisini ve yatırımını dışlama çabalarını yoğunlaştırması isteniyor. Ve Konsey ABD’ye, Çin’in Rusya’ya ekonomik desteğini sınırlandırması karşılığında ekonomik teşvik sağlamasını öneriyor.
Stratejinin uygulanabilmesi Türkiye’ye bağlı
Bunlar, 32 sayfalık rapordaki önerilerden sadece bir bölümü. Ama sadece bunların bile hayata geçmesi için ABD’nin Türkiye engelini aşması gerekiyor. Zira Türkiye olmadan bu stratejinin uygulanabilmesi olası değil. Bunun için de Montrö Sözleşmesi’nin delinmesi gerekiyor elbette.
Kuşkusuz raporu hazırlayan askeri ve sivil ekip de bunu görüyor ve işte tam da bu nedenle Türkiye için “havuç sepeti” öneriyor.
Rapor ABD’ye, Türkiye ile ilişkileri sıfırlamayı tavsiye ediyor. Ukrayna’ya daha güçlü destek vermesi ve Rusya’ya mesafe koyması karşılığında, ABD ve AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını kaldırmasını, AB’ye katılımı konusunun desteklenmesini ve NATO-Türkiye ilişkilerinin yeniden canlandırılmasını istiyor.
Kısacası, ABD ve İngiltere’nin Karadeniz’i “NATO gölü” yapma hedefi sürüyor. Yani Türkiye’nin Montrö direncini daha da artırması gereken günlere giriyoruz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2023
Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporu- 1
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/01/2024
Karadeniz yeniden ısınıyor. Geçen hafta Türk basınına şu iddia yansımıştı: “Türkiye, İngiltere’nin Ukrayna’ya hibe ettiği mayın avlama gemilerinin Karadeniz’e geçişine izin verdi” (Aydınlık, 2.1.2024).
İddia aynı gün İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi tarafından yalanlandı. Açıklamada, Ukrayna’daki savaş devam ettiği müddetçe gemilerin İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kullanmasına Türkiye’nin izin vermeyeceğinin, müttefiklere bildirildiği belirtildi.
Ardından Rusya’nın Rio Novosti ajansı da “izin verildi” haberini yalanladı: “Bazı medya organlarında yer alan ‘İngiltere tarafından Ukrayna’ya hibe edilen mayın tarama gemilerinin Türk boğazlarından Karadeniz’e geçişine izin verildiği’ haberi doğru değildir. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesi uyarınca boğazları savaşan tarafların savaş gemilerine kapatmıştır.”
İngiliz planı
İngiltere, bir süredir Karadeniz konusunda hamleler yapmaya çalışıyor. İngiliz hükümeti geçen ay yaptığı açıklamada, “Rusya ile savaşında Ukrayna’nın deniz operasyonlarını güçlendirmek için iki Kraliyet Donanması mayın avlama gemisini Ukrayna Donanmasına devredeceğini” duyurmuştu.
Yine İngiltere’nin Norveç ile birlikte yeni bir deniz koalisyonuna liderlik edeceği de İngiliz basınına yansımıştı. Bu kapsamda İngiltere’nin Ukrayna’yla bir mutabakat zaptı imzaladığı, bu zapta göre hem mayın avlama gemilerinin hibe edileceği, hem de mali yardım ile istihbarat paylaşımının yapılacağı belirtilmişti.
ABD planı
Elbette İngiltere, ABD’den ayrı bir Karadeniz stratejisi yürütmüyordu! ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Liz Allen, iki ay önce Bulgaristan’ı ziyaret etmişti. Allen sadece başkent Sofya’ya değil, Karadeniz kıyısındaki Varna’ya da gitmiş, burada donanma yetkilileriyle görüşmüştü (Amerika’nın Sesi, 23.12.2023).
Allen, bu ziyaretten iki hafta sonra, tam da ABD Kongresi’nde “savunma bütçesi” görüşülürken, 16 Kasım 2023’te sosyal medyada şu mesajı paylaştı: “Güvenli, emniyetli, müreffeh ve birbirine bağlı bir Karadeniz bölgesi için mücadelemizi sürdürmeyi amaçlıyoruz” (X, 16.11.2023).
Deniz Kuvvetlerinin yanıtı
Tesadüf! ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Allen’ın Karadeniz’le ilgili bu mesajından bir gün sonra, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Karadeniz’le ilgili çok önemli bir çıkış yaptı.
Oramiral Tatlıoğlu, 17 Kasım 2023’te düzenlenen “Deniz Astsubay Okullarının Kuruluşunun 133. Yıldönümü Töreni”nde yaptığı konuşmada şu mesajları verdi:
– “NATO, Karadeniz’de bazı tedbirler almaya çalışıyor. Ancak Karadeniz’de bu tedbirleri biz kendimiz alacağımızı ifade edip NATO’yu veya ABD’yi Karadeniz’de istemediğimizi beyan ediyoruz.”
– “Amacımız şu, Montrö’ye uyulsun. Türkiye olarak Karadeniz’de bütün güvenliği sağlarız. Karadeniz’i bir Ortadoğu’ya çevirmesinler. Karadeniz’e herhangi bir ülkenin veya NATO’nun girmesini istemiyoruz.”
Evet, Deniz Kuvvetleri Komutanı, ABD ve İngiltere’nin çeşitli yollarla ve araçlarla Karadeniz’e girme niyetine karşı net tutum alıyordu.
‘Karadeniz için güvenlik stratejisi’
NATO’nun 11-12 Temmuz 2023’teki Vilnius zirvesinden bu yana ABD-İngiltere ikilisi yeni Karadeniz hamleleri planlıyor. Amerikan devletine rapor hazırlayan kurumlar da buna uygun olarak harekete geçmiş durumda.
Ünlü Atlantik Konseyi, “Karadeniz için bir güvenlik stratejisi” ismiyle bir rapor yayınladı. Başında emekli generaller James L. Jones ile Curtis M. Scaparotti’nin bulunduğu deneyimli bir ekip, bir süredir üzerinde çalıştıkları raporu 15 Aralık 2023’te yayınladı. Özetle Türkiye’ye havuç ve sopa gösteren, önerileriyle Montrö’yü hedef alan bu rapor, nihayetinde Karadeniz’i bir NATO gölü yapmak istiyor.
Sonraki yazımızda bu raporu ayrıntılı inceleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2024
6 maddede rejim krizi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/01/2024
Anayasa Mahkemesi, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın hak ihlali başvurusunu inceledi ve ikinci kez ihlal kararı verdi. Yargıtay 3. Ceza Dairesi de ikinci kez Anayasa Mahkemesi kararına “uyulmaması” kararı verdi. Dahası, Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararının “hukuki değerli olmadığını” ileri sürdü.
Bu bir hukuk krizinden öte, bir rejim krizidir. Çünkü:
Anayasa’ya darbe
1) Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu tutumuyla Anayasa’nın 153. ve 158. maddelerini yok saymış oldu.
Anayasa’nın 153. maddesine göre “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir” ve “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”
Yine Anayasa’nın 158. maddesine göre “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.”
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, iki maddeyi yok sayarak, Anayasa’yı da yok saymış oldu. Bu açıkça Anayasa’ya darbedir!
Sarayın çıkardığı kriz
2) Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin kararını “Karayılan ve diğer teröristlere TBMM yolunun açılmasını önlemek” diye savunması vahimdir. O zaman bu mantıkla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “Öcalan’la yeniden müzakere edebilir” diyerek AKP hakkında kapatma davası açması gerekir!
3) Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca, Anayasa Mahkemesinin Can Atalay hakkında verdiği ikinci ihlal kararını değerlendirirken şu yorumu yaptı: “Aşağı yukarı 5-6 yıldır süregelen bireysel başvuru yolunun incelenmesindeki yorum farklılığından ve Anayasa’nın durumundan kaynaklanan ve ciddi anlamda derin görüş aykırılıklarımız olduğu bir gerçek.”
Mesele “derin görüş ayrılığının” ötesindedir. Sorun “yorum farkı” değil, “yorum farkını”, Anayasa’yı ihlale gerekçe yapan “siyasi” tutumdadır.
4) Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa’yı açıkça nasıl yok sayabilmektedir? Yargıtay Başkanı “görüş ayrılığını” Anayasa’yı ihlale nasıl gerekçe yapabilmektedir? Kuşkusuz siyasi iradenin, yani sarayın açık desteğiyle…
Sarayın Gezi’yi kriminalize etme hedefi
Peki saray Can Atalay konusunun bu denli bir hukuk krizine dönüşmesini neden istiyor? Bundan ne çıkarı olacak?
5) Saray Gezi’yi, yani Haziran halk hareketini kriminalize etmek istiyor. Gezi’ye Türkiye çapında milyonlar katıldı ve 22 yılda AKP’nin en çok çekindiği olay bu oldu. Bu toprakların en önemli toplumsal direnişlerinden biri olan Gezi’yi “suç” gibi göstermeye çalışabilmek için Can Atalay başta Gezi tutuklularının içeride tutulması gerekiyor!
6) Sarayın asıl hedefi ise bu krizden “yeni anayasa” çıkarmak! Nitekim Erdoğan krizin ilk bölümünde kendisini Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında “hakem” gibi konumlandırmış ve ardından da iktidar cephesi olarak hep bir ağızdan “çözüm yolunun yeni anayasa yapmaktan geçtiğini” savunmuştu.
Yeni rejim için yeni anayasa
AKP’nin anayasayla sorunu ilk değil. Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilmiş olması zaten anayasa kriziydi.
AKP 22 yılda anayasayı neredeyse baştan aşağı değiştirdi, idari sistemi yıktı, parlamenter sistem yerine uygulaması “tek adam rejimi” olan başkanlık sistemini getirdi.
Ancak sarayın hâlâ ulaşamadığı bir hedefi var: Rejimi yıktı ama yerine yenisini tam olarak inşa edemedi. İşte Erdoğan “yeni anayasa” ile inşa etmekte olduğu rejimine anayasallık kazandırmaya çalışıyor.
Dolayısıyla Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Anayasa maddelerini yok sayarak Anayasa Mahkemesinin kararına uymaması, bir hukuk krizinden öte, bir rejim krizidir.
Muhalefetin bu gerçeğe göre konumlanarak hareket etmesi gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2023
Neoliberal özgürlük!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/01/2024
Batı Asya ülkeleri yaşayarak öğrendi: Emperyalist sözlükte özgürlük ve demokrasi, darbe demek, işgal demek, bomba demek…
Ancak egemen Atlantik propaganda aygıtları, ABD’nin demokrasinin ve özgürlüğün kalesi olduğu yalanını her gün ya bir filmle, ya bir haberle, ya da bir “akademik” makaleyle toplumlara şırınga ediyor.
Oysa İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla birlikte ABD üniversitelerinde yaşanan manzara bile tek başına bu propagandaların çürüklüğünü göstermeye yetiyor.
Finans kapitalin üniversitelere baskısı
ABD’nin ünlü üç üniversitesi, Harvard, MIT ve Pensilvanya üniversiteleri, bir süredir mali sermayenin / finans kapitalin hedefinde. Çünkü bu üç üniversitede Filistin’e destek eylemleri yapıldı. Bu okulların bağışçıları ise rektörleri bu eylemleri durdurmaya çağırdı. Rektörler eylemleri “düşünce özgürlüğü” olarak değerlendirince, üniversitelerin bağışları, kaynakları, fonları kesilmekle tehdit edildi.
Ardından finans kapitalin temsilcileri olan ABD Kongre üyeleri, rektörleri sorguladı. “Kampüs Rektörlerini Sorumlu Tutmak ve Antisemitizmle Mücadele” başlıklı oturumda Harvard Rektörü Claudine Gay, Pensilvanya Rektörü Elizabeth Magill ve MIT Rektörü Sally Kornbluth’dan “hesap” soruldu. Filistin’i savunmak, “antisemitizm” olarak damgalanmaya çalışıldı.
Rektörler yine de demokrasi ve düşünce özgürlüğü adına direndi. Ancak neoliberal ekonominin dümenindeki mali sermayenin baskısı, yönetim kurullarını da harekete geçirerek rektörleri istifaya zorladı. Önce Pensilvanya, ardından Harvard rektörü istifa etmek zorunda kaldı.
Bilimsel özgürlüğün sınırı
Üniversiteler kabaca bilimsel bilginin üretildiği yerlerdir; bunu da düşünce özgürlüğü zemininde sağlarlar. Dolayısıyla iki üniversite rektörünün istifa etmek zorunda olması çok önemli bir konudur. Bu nedenle Türkiye’nin önemli bilim yayıncılarına bu istifaları nasıl değerlendirdiklerini sordum.
Cumhuriyet yazarı ve Herkese Bilim Teknoloji Dergisi Yayın Danışmanı Orhan Bursalı, Harvard Rektörü Gay’in “bilimsel ve üniversiter özgürlüğün sınırlarının test edildiği bir siyasi baskı sonucunda istifa ettirildiğini” belirterek şunları söyledi: “İlk siyahi rektör olması da, ABD’de beyaz ırkın üstünlüğü ve siyah nefretin sürdüğünün delili sayılabilir. Harvard Üniversitesi mezunlarından ve sermaye çevrelerinden büyük bağışçıların baskısı net görüldü. ABD’de ve üniversite üzerinde Yahudilerin ve Siyonistlerin etkisinin de akademik özgürlüğü ezecek kadar büyük olduğunu görüyoruz. Bilimsel özgürlük, bilim dışındakilerin iki dudağı arasında.”
Haklar nasıl kazanıldı?
Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu ise ABD’nin bu olayda ikiyüzlü olmadığını, tersine gerçek yüzünü sergilediğini belirterek şunları söyledi: “Batı demokrasisi denilen olgu, burjuvazinin ve onun devletinin topluma bahşettiği kurallar ve yapılar bütünü değildir. Halk kesimlerinin ve emekçi kitlelerin egemenlere, önce aristokrasiye sonra da burjuvaziye karşı verdikleri mücadeleler ile kazanılmış haklardır. Düşünce özgürlüğü de, üniversite özerkliği de, insan hakları da, emek hakları da, hatta parlamento, hukukun üstünlüğü, anayasa gibi kavram ve kurumlar da yüzyıllar süren mücadelelerle kazanılmıştır. Burjuvaziye kalsa bunların hiçbiri olmaz; azami kâr hırsından ve dünya hakimiyetinden başka bir şey kalmaz.”
GazeteBilim Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo da “ABD’deki akademik özgürlüğün, ancak sistem içindeki güç aktörlerinin birbirleriyle rekabetinin sınırları oranında olduğunu, bu rekabetin de zaten piyasadaki burjuva rekabetinin fikirsel alandaki yansıması” olduğunu belirtti ve şu sonuca dikkat çekti: “Buradan çıkan ders bilimin ve aklın, hiçbir zorba otorite olmadan ve ancak insanlık cephesinin içinde yer alarak gerçekten özgürleşebileceğidir.”
Özetle, neoliberalizmin özgürlüğü(!) ancak bu kadardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2024