Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
İsrail’in soykırım suçu Divanda
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/01/2024
Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’in Gazze’de işlediği fiillerle 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanında dava açtı ve geçici tedbir kararı alınmasını istedi (AA, 29.12.2023).
Böylece ilk kez bir devlet İsrail’in soykırım suçu için Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açmış oldu.
İSRAİLLİ UZMANLARA GÖRE SOYKIRIMIN KANITLARI
İsrail devleti dava nedeniyle kaygılı. Zira soykırım suçu çırılçıplak ortada. Üstelik İsrail hükümetinin 7 Ekim’den bu yana yaptığı başta “Gazze’yi dümdüz edeceğiz” türünden açıklamalar, soykırım fiiline doğrudan işaret ediyor.
Örneğin İsrailli tarihçi Doç. Dr. Raz Segal, İsrail’in soykırım suçuna işaret eden “Gazze’yi dümdüz etme ve imha etme” ifadelerinin yorumlanması için karşılaştırmalı edebiyat diplomasına gerek olmadığını belirtiyor (AA, 31.12.2023).
İsrailli tarihçi, 12 Aralık 2023’te BM binasında düzenlenen bir panelde yaptığı konuşmada şu sözleri dile getirmişti: “BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi çerçevesinde olayları soykırım olarak adlandırmak için niyet ve faaliyet olması gerekiyor. İsrail liderlerinin çok sayıda açıklamaları Filistin halkını yok etmeye yönelik niyeti ortaya kokuyor.”
DİPLOMATİK İZOLASYON VE YAPTIRIM SONUCU DOĞURUR
İsrail’in önemli gazetelerinden Haaretz, uluslararası hukuk uzmanlarının görüşlerine yer verdiği haberinde, “İsrailli yetkililerin, soykırım davasının Tel Aviv aleyhine sonuçlanmasından endişe ettiğini” yazdı.
Uluslararası Adalet Divanın soykırım kararı verebileceğini düşünen İsrailli uzmanlar var. Örneğin Tel Aviv Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Eliav Lieblich, Güney Afrika’nın başvurusunda soykırımı temellendirdiği iddialarının ciddiye alınması gerektiği uyarısını yapıyor. Zira Prof. Lieblich, hükümet yetkililerinin “Gazze’nin haritadan silinmesi” türünden açıklamalarının İsrail’i kendisini savunmakta zor duruma düşüreceğini belirtiyor.
Prof. Lieblich’in bir diğer uyarısı da Divanın özelliğiyle ilgili: “Bu, İsrail’in yetkisini reddettiği bir BM soruşturma komisyonu ya da Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi değil. Bu, yetkilerini İsrail’in taraf olduğu bir anlaşmadan alan Uluslararası Adalet divanı, dolayısıyla bunu reddedemez.”
Uluslararası Adalet Divanının kararı bağlayıcı, bu nedenle davanın kararı İsrail’i çok zor duruma düşürebilir. Hayfa Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Dr. Shelly Aviv Yeini de buna dikkat çekiyor ve uyarıyor: “Soykırım davası, diplomatik izolasyon ve yaptırımlara sebebiyet verebilir.”
KUŞATMA BİLE SOYKIRIM
İsrail’in “soykırım suçu” o kadar açık ki kendisini Uluslararası Adalet Divanında nasıl savunabileceği, İsrailli uzmanlar için derin bir kaygı oluşturuyor.
Nasıl oluşturmasın ki…
Yaklaşık bir ay önce Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin eski Başsavcısı Luis Moreno-Ocampa, sadece Gazze’yi kuşatmanın bile soykırım sayılacağını savunmuştu.
1948 tarihli BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 2. ve 6. maddelerine işaret eden eski Başsavcı, “bir grubu yok etmek için gerekli şartları yaratmanın soykırım tanımına uyduğunu” belirtmişti (AA, 3.12.2023).
İSRAİL’DE SOYKIRIM ALARMI
İsrailli uzmanların uyarısı, İsrail devletini “alarma geçirmiş” görünüyor. İsrail basınına göre İsrail ordusu ve Yüksek Mahkeme soykırım davasını ele almak için hazırlıklara başladı. Bu çerçevede, İsrail Dışişleri Bakanlığı bir oturum düzenledi.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin öncülüğünü izleyebilecek ülkelerin de devreye girmesi, Tel Aviv’i iyice köşeye sıkıştırabilir. Uluslararası Adalet Divanına ek olarak Uluslararası Ceza Mahkemesine yapılacak başvurular da İsrail’i iki koldan sıkıştırmış olacak.
Ancak asıl önemlisi şu: Bırakın dünya halklarını, Yahudi halkının bir bölümü nezdinde bile İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye sürdürdüğü saldırılar, açık bir soykırımdır.
Uluslararası Adalet Divanında İsrail’in 1948 tarihli BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği sonucu çıkarsa, bu Yahudi halkı için çifte utanç olacak.
Zira 1948 tarihli o sözleşme, büyük oranda Nazilerin Yahudi halkına soykırımı temelinde ortaya çıkmıştır. Böylece İsrailli Yahudiler, kendilerine yapılan soykırımdan hareketle hazırlanmış bir sözleşmeyi ihlal ederek, başkasına soykırım uygulamış bir ülke/halk konumuna düşecek.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Ocak 2023
AKP’nin ‘Yeni Türkiye’sinin üç özelliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/01/2024
AKP iktidarı, Türkiye’yi “Yeni Türkiye” diye niteleyerek, kendinden öncesini “Eski Türkiye” diye kodluyor bildiğiniz gibi. Böylece hem kendi ideolojisine uygun inşa etmeye çalıştığı yapıyla önceki yapı arasına kalın bir set çekiyor, hem de mevcutla mücadelesini “eskiyle mücadele” söylemi üzerinden kolaylaştırmaya çalışıyor.
İktidar bunu yaparken birincisi baskı uygulayarak egemen siyasal iklim oluşturmaya çalışıyor, buradan aldığı güçle ikincisi rejimi değişime zorluyor, üçüncüsü kurumları biçimlendiriyor, dördüncüsü toplumu dönüştürüyor. Bunlar çoğunlukla sıralı olarak değil, içe içe yürüyor.
AKP’nin dönüşümle biçimlendirdiği Yeni Türkiye’nin önemli özellikleri var. Bugün bunlardan üçünü ele alacağız.
Erdoğan’ın özgürlüğü
1) Yeni Türkiye’de Erdoğan’ın herkese hakaret etme “hakkı” var ama hiç kimsenin Erdoğan’ı eleştirme “özgürlüğü” yok. Erdoğan’ın ana muhalefet partisi liderine söylediği sözlerden başlayarak bir “liste” oluştursak, köşenin boyutları yetmez.
Şu kadarını söyleyerek gelinen acı tabloyu resmetmiş olalım: Türkiye İşçi Partisi (TİP), üzerinde Erdoğan’ın fotoğrafının olduğu bir afiş hazırlamıştı. Afişte Erdoğan’ın kimi sözleri, konuşma balonu biçiminde ve tırnak içinde yer alıyordu. TİP, Erdoğan’ın kendi sözlerine yanıt olarak da afişin altına “küfretme, istifa et” yazmıştı.
Bu afiş nedeniyle TİP yetkililerine “Erdoğan’a hakaretten” soruşturma açılmış durumda! Mizah gibi: Erdoğan’ın kendi sözleri, Erdoğan’a hakaretin konusu yapılmış durumda!
Anayasa’ya darbe
2) Yeni Türkiye’de alt mahkemeler, Anayasa’ya aykırı olarak Anayasa Mahkemesi’nin fiilen üstünde artık. Erdoğan ise hepsinin üstünde elbette…
Bildiğiniz gibi Anayasa Mahkemesi iki kez Hatay Milletvekili Can Atalay’ın hak ihlali için karar aldı, karar Resmî Gazete’de yayımlandı ama alt mahkeme uygulamıyor. İktidar cephesinin MHP kolu Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını savunurken, AKP kolu ise bunu yeni bir anayasa yapabilmenin fırsatına çevirmeye çalışıyor.
Pratikte ise iktidar, anayasaya uymayarak ve anayasaya uyulmasını engelleyerek, fiilen anayasaya darbe yapmış durumda. Çünkü Anayasa’nın 153. maddesi net: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”
Bu arada mahkemeler arasındaki hiyerarşiye işaret ederken, tablonun çok daha acı bir boyutuna da dikkat çekelim: Papazı hapisten çıkaran Biden ile gazeteciyi hapisten çıkaran Merkel de uygulamadaki sonuçları itibariyle, hiyerarşinin en üstündedir!
Muhalife yasak, müttefike serbest
3) Yeni Türkiye’de herhangi bir muhalif için dava ve hapis konusu olan sözler ve yorumlar, Cumhur İttifakı için serbesttir.
Pek çok muhalifin bağlamından koparılarak montajlanan sözlerinin nasıl kampanyalarla “teröre destek” haline getirilip hapislere dönüştürüldüğünü defalarca gördük.
Ama örneğin aynı zamanda terör örgütünün de siyasal hedefi olan özerklik ve federasyonun TBMM’de tartışılabilmesini savunabilen HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu için çanlar hiç çalmadı!
Yeniyi ret, eskiyi aşma hedefi
Özetle Yeni Türkiye, Eski Türkiye’yi fazlasıyla aratıyor. İkinci yüzyılda, AKP’nin yenisini reddeden ama eskiyi de aşan bir cumhuriyet inşa etmek zorundayız.
2024 yılının, devrimci cumhuriyeti inşa etme yolunda daha kararlı mücadele ettiğimiz, karanlıktan aydınlığa çıkmaya başladığımız yıl olması dileğiyle, tüm Cumhuriyet okurlarının yeni yılını kutlarım.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2024
Erdoğanizm – Federalizm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/12/2023
AKP’nin müttefiki olarak TBMM’ye giren HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, TBMM’de yaptığı konuşmada, “özerklik ve federasyonun serbestçe tartışılabilmesini” istedi.
Bırakın özerkliği ve federasyonu, örneğin gazeteci Merdan Yanardağ’ın Öcalan ironisine bile tahammül edemeyip, onu “terör propagandası yapmakla” suçlayarak hapse attıran AKP-MHP cephesi, Yapıcıoğlu’na sessiz; “terörü kınama” bildirisine imza atmadığı için CHP’yi “teröre destek vermekle” suçlayan AKP-MHP yönetimi, Yapıcıoğlu’na suskun.
Neden? Çünkü Yapıcıoğlu kendilerinden! Ama bir diğer neden de Barış Terkoğlu’nun ifadesiyle “HÜDA-PAR’ın Erdoğan’ın projesini çalmış” olmasından (Cumhuriyet, 28.12.20223).
Evet, Terkoğlu Erdoğan’ın hazırlattığı 18 Aralık 1991 tarihli “Kürt Sorunu” raporunu anımsattı yazısında. Oradan özetlersek, rapor; bölgeyi Kürdistan diye isimlendiriyor, bölge halkının “devlet terörü”ne maruz kaldığını savunuyor, “silahla olmaz” diyor, devletçi safta görünmemeyi savunuyor, bölücü ve terörist gibi sıfatların kullanılmasına karşı çıkıyor…
Özetle Terkoğlu, Yapıcıoğlu’nun görüşlerinin, aslında Erdoğan’ın görüşleri olduğunu anımsatıyor.
Erdoğan eyalet sistemi istiyor
Bıraktığı yerden devam edeyim o zaman…
Erdoğan 1993’te “Eyalet sistemine geçilebilmesini” savunuyor (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993).
Erdoğan, 1994’te, İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini belirterek, İstanbul’a Osmanlı modeli öneriyor, özerklik istiyor (Milliyet, 23 Mayıs 1994).
Erdoğan, başbakanlığı sırasında 2004’te, “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur” diyor (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004).
Devam edeceğiz ama bir parantez açalım. Duruma göre Erdoğan’ın “hesap soracağını” söylediği ama duruma göre de “sizin zamanınızda belediye başkanı olsam, İstanbul’u uçururdum” dediği Kenan Evren, 2007’de Erdoğanizme şu sözlerle destek vermişti: “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir. Biz istediğimiz kadar hayır diyelim, orada bir Kürt devleti var” (Sabah, 28 Şubat 2007).
Erdoğan federal meclis istiyor
Uzatmayayım, 2004-2007 yılları aynı zamanda AKP’nin açılım hazırlığı yaptığı yıllardı. “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek”, “Kuzey Irak’ı Türkiye ile bütünleştirmek” istiyorlardı. Öyle ki Barzani’nin bakanı Sefin Dizai açıkça “konfederasyona gidilebileceğini” söylüyordu (Türkiye-Irak-Bölgesel Kürt Yönetimi Arasında Gelişen İlişkiler ve Nedenleri, Ortadoğu Etüdleri, Ocak 2010, c.2, sayı 2, s.53-74).
Bu süreç içeride Kürt Açılımı’nı ve PKK’yle müzakereyi, dışarıda da Barzani’yle ittifakı, “Kürdistan”ı tanımayı getirdi. 26 Mart 2009’da NTV’ye konuşan Neçirvan Barzani, “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın Kürdistan’ı tanıdığını” ilan etti. Ardından Dışişleri belgelerine “Kürdistan” girmeye başladı.
Ve Erdoğan, 12 Eylül 2010’da yapılan halkoylamasının akşamında AKP İstanbul İl Başkanlığı’nda yaptığı konuşmada aynen şöyle dedi: “Biz ne istiyoruz? Netice. Onun için diyoruz ki, bakın Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz” (akparti.org.tr, 13 Eylül 2010)
Tampon bölge – özerk bölge
Sonuç olarak Erdoğan 1991’den beri eyalet sistemini ve federalizmi savunuyor. Federalizm olmadan “başkanlık sisteminin” eksik olacağını savunuyor.
O dönem federalizm hedefli Açılım’ı çeşitli nedenlerle sürdüremediler ama bugün tıpkı Suriye topraklarında olduğu gibi Irak topraklarında da “tampon bölge” adı altında “özerk alanlar” istemelerini önemle not ediniz.
Federasyon, eyaletler, özerk bölgeler ve hepsinin “başkanlık sistemi” ile yönetilmesi. İşte Erdoğanizm asıl budur ama elbette son tahlilde hayaldir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2023
Bildiride kavga, Amerikancılıkta ittifak
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/12/2023
Hükümetin görevi terörle mücadele etmektir, teröre karşı “kınama bildirileri” yayınlamak değil! Hükümeti oluşturan partinin görevi de hükümetin terörle daha iyi mücadele edebilmesini sağlayacak yasaları çıkarmaya öncülük etmektir.
AKP ise genelde bunlar yerine önceliği, siyasi partileri arkasına dizmeye ve bunun için TBMM’de “ortak kınama” bildirisi yayınlamaya veriyor. Oysa TBMM bir Sivil Toplum Kuruluşu değildir, işlevi STK’lerin yapacağı bir “kınama bildirisi” yayınlamaktan fazla olmalıdır.
İçinde terörün sponsoru olmayan bildiriler
Yine böyle oldu. Bildiri öncülüğünün bu kez İYİP’ten gelmesi ise büyük olaslıkla İYİP’in Millet İttifakı’ndan ayılması ve Cumhur İttifakı’ndan davet almasıyla ilgili… Sonuçta AKP, MHP, İYİP ve SP ortak bir “terörü kınama bildirisi” imzaladı ve imzalamayan CHP’yi “terör destekçisi” ilan ederek yine terörü ve şehitleri dar siyasete alet etmiş oldu.
İmzalanan bildiri ise bomboş. Sıradan bir dernek bile çok daha dolu bir metin yazardı. Bildiride terörün ana sponsoru olan ABD’ye tek bir laf yok!
Oysa çok açık ki PKK terörü ABD desteği olmasa bu kadar uzun sürmez ve etkili olmazdı. ABD’nin PKK’nin Suriye kolu PYD’yi bölgedeki kuvveti ilan ettiği, bunun gereği olarak eğittiği ve silahlandırdığı şartlarda, ABD’yi kınamadan terörü kınamak, en hafifinden apolitik bir tutumdur. (Ki kınamadan öte ABD’ye tutum almak gerekir)
CHP’nin ayrı olarak yayınladığı “kınama bildirisi” de dört partinin ortak bildirisinden biraz daha dolu olmasına rağmen, o da terörün sponsoruna tek laf etmemiştir!
Sonuç olarak ABD’yi hedef almayan her iki bildiri de içeriksiz, laf kalabalığı yapan, işlevsiz ve sonuca etkisizdir; bu özellikleriyle de bir örtüdür.
Neyin örtüsü olduğunun yanıtını ise, önceki gece İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM Dışişleri Komisyonu’nda oylanması gösterdi. AKP, CHP ve MHP’nin oylarıyla İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasıyla, günlerdir süren bildiri tartışmasının ne kadar anlamsız olduğu bir kez daha görülmüş oldu.
Terörü kınamakta bildiri kavgası yapan AKP-MHP ikilisi ile CHP, ABD’nin NATO’yu genişletme projesini onaylayarak aynı cephede buluştular. Ki aslında üzerinde kavga ettikleri bildirilerde de ABD’nin terördeki rolüne değinmeyerek aynı cephede buluşmuşlardı.
İYİP ve SP’nin ise İsveç’in NATO üyeliğine karşı oy vermesi, daha sonra yapılacak TBMM Genel Kurulu’ndaki oylama açısından en azından umut vericidir. Terörün ana sponsoru olan ABD’nin NATO’yu genişletme stratejine hayır diyebilmek, dünyanın ilk antiemperyalist kurtuluş savaşının siyasi karargâhı olmuş TBMM için bir onur meselesidir.
TBMM pazarlık aracına dönüştürüldü
Bildiri tartışmasının ve siyasette bolca vatan hainliği suçlaması yapılmasının hemen ardından İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM Dışişleri Komisyonu’na getirilmesi ise iki kere ayıptır.
Çünkü iktidar açısından milletvekilleri, AKP’nin dış politika pazarlığında kullanacağı oylara/ellere indirgenmiştir.
İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM’de onaylanması, AKP’nin ABD’yle pazarlıklarının bir parçasıdır. Öyle ki bizzat Erdoğan bunu açıklamış, ABD Başkanı Biden’ın kendisine “onayla İsveç’i, al F-16’yı” dediğini söylemişti!
Yine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da NATO toplantısı sırasında görüştüğü ABD ve İsveç dışişleri bakanlarına, –TBMM’nin iradesini gasp ederek- “İsveç’in NATO üyeliğinin birkaç hafta içinde TBMM’de onaylanacağının” sözünü vermişti; her iki bakan da bunu kendi kamuoylarına duyurmuştu.
Sonuç olarak egemen siyaset, hangi konuda kavga ederse etsin, NATO’culukta ve NATO’nun patronu ABD’nin taleplerini yerine getirmekte sımsıkı uzlaşmaktadır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Aralık 2023
Terörle mücadele için emperyalizmle mücadele
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/12/2023
Milli Savunma Bakanlığı, 21 Aralık’ta Washington’da yapılan toplantının sonucunu şu sözlerle duyurdu: “Türkiye ve ABD Yüksek Düzeyli Savunma Grubu toplantısı olumlu ve yapıcı bir havada gerçekleşti.”
Sonra 22 Aralık’ta 6 şehit geldi.
Sonra 23 Aralık’ta 6 şehit daha geldi.
Emperyalist ABD’yle “olumlu ve yapıcı” savunma toplantısının ardından 48 saat içinde 12 şehit geldi.
Belli ki Washington’da konuşulan “savunma”, Mehmetçik’in “savunulması” değilmiş!
Terörün sponsoru asıl teröristtir
Türkiye PKK terörüne şehit verirken, PKK/PYD terörüne siyasi ve askeri destek veren ABD’yle bu seviyede ilişki yürütüyor olmak, iktidarın ağır sorumsuzluğudur!
İktidarın Gazze’ye saldırıları nedeniyle İsrail’i “terör devleti” diye nitelemesi ne kadar doğruysa, ABD’yle ilişkilerini hiçbir şey yokmuş gibi sürdürüyor olması da o kadar yanlıştır. Çünkü İsrail terör devletini silahlandıran ve destekleyen ABD’dir, PKK ve onun Suriye kolu PYD’yi silahlandıran ABD’dir. Yani asıl terörist devlet, emperyalist ABD’dir!
İşte bu nedenle terörle mücadele için asıl emperyalizmle mücadele etmek gerekir. Emperyalizmle mücadele etmeden terörle mücadele etmek, bataklığı kurutmaya çalışmadan üzerindeki sivrisinekleri kovalamaya benzer.
Yanlış yere baraj kurulmamalı
Bu köşede okumuştunuz: İktidarın İsveç’in NATO üyeliğine “teröre desteği nedeniyle karşı çıkması” eksik ve sorunlu bir tutumdur. Çünkü:
ABD’nin teröre desteği yanında İsveç’in teröre desteği nedir ki? ABD teröre destek vermese, bırakın İsveç’i, Almanya bile teröre destek veremez. Türkiye enerjisini İsveç gibi ülkelere değil, terörün asıl sponsoruna ayırmalıdır.
O zaman ne yapılmalıydı? Yazmıştık: İsveç’in ve Finlandiya’nın NATO üyesi yapılması bir ABD projesidir. O nedenle Türkiye bu ülkelerin NATO üyeliğini, “ABD’nin PKK/PYD terörüne desteğini kesmesi” şartına bağlamalıydı!
Kaynak Kandil’den çok Washington’dur
İsrail’e “katil” deyip, ticareti sürdürerek ve limanlarına gemi göndererek nasıl Gazze’ye saldırmasını önleyemiyorsan, PKK’ye lanet edip, destekçisi ABD’nin küresel ve bölgesel projelerini onaylayarak da terörle mücadele edemezsin!
Terörle mücadeleyi “terörü kaynağında temizlemek” adı altında Irak ve Suriye’de sürdürmeye çalışmak da “kesin çözüm” değildir, çünkü:
1) Terörün kaynağı Kandil’den çok Washington’dur. Kandil varlığını Washington’un desteği nedeniyle sürdürebilmektedir.
2) Sorun, jeopolitik anlayışla değil, “kolektif güvenlik” anlayışıyla çözülür. Jeopolitik, komşuya rağmen komşunun toprağında terörle mücadele etmektir; kolektif güvenlik, komşuyla işbirliği yaparak terörün zeminini ortadan kaldırmak demektir.
Bu nedenle PKK ve PYD’ye karşı sonuç alıcı mücadele birincisi ABD’ye karşı tutumla, ikincisi de Irak ve Suriye’yle işbirliğiyle mümkündür. Bu olmadığı taktirde, sonuç alınmaz, terör inişli çıkışlı sürer. Bu olduğu taktirde, örneğin Suriye’yle işbirliği yapıldıktan sonraki süreçteki gibi, terör neredeyse sıfırlanır.
ABD’ye karşı komşularla işbirliği
Özetle, ABD teröre desteğini kesmediği müddetçe:
1) TBMM, İsveç’in NATO üyeliğini onaylamamalıdır.
2) ABD’nin (İsrail’e de istihbarat sağlayan) bölgesel gözü Kürecik Radarı kapatılmalıdır.
3) İsrail’e silah ve mühimmat taşınan İncirlik Üssü’nden uçuşlar durdurulmalıdır.
Ve asıl önemlisi, Ankara, Bağdat ve Şam ile her türlü teröre karşı üçlü işbirliği mekanizması oluşturmalıdır (Haliyle ÖSO’nun karargâhı lağvedilmelidir).
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Aralık 2023
AKP’nin ‘potansiyel FETÖ’lerle’ protokolleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/12/2023
1) Siyasal İslamcıların çatı örgütü niteliğindeki AKP’nin kurduğu tüm hükümetler, istisnasız “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu”dur.
AKP’nin ilk 10 yılı boyunca koalisyondaki esas aktör FETÖ olmuştu. AKP’den önce devlete “sızarak” varlık oluşturmaya çalışan Fethullah Gülen’in cemaati, AKP’nin sağladığı olanaklarla eğitimden içişlerine, yargıdan askeriyeye devlete yerleşti. Öyle ki bir süre sonra devlete paralel devlet haline geldi. İşi Erdoğan’ı da tasfiye ederek devleti toptan ele geçirmeye kadar vardırdı.
Tarikatları yasallaştırarak denetimde tutma planı
2) Erdoğan, devleti yöneten kişi olarak, koalisyonundaki bir unsurun doğrudan tehdidine ve darbe girişimine maruz kalınca, tarikat ve cemaatleri “denetim altına” alma yolunu aradı. İşte Diyanet’in Tarikatlar Raporu bu süreçte, 2017’de hazırlandı. (Rapor, 2019’da Oktay Yıldırım tarafından kitaplaştırıldı ve Kaynak Yayınları’ndan basıldı).
Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerin ayrıntılı incelendiği raporun sonuç bölümü şu uyarıyı içeriyordu: “Eğer bu kanuni denetim kurulamazsa, kutsallarının ticaretini yapandan, din adına şantaj üretene veya menfi davranışlarını din adına meşrulaştırmak isteyene kadar birçok kişi veya grupların oluşması kaçınılmazdır. Bu durumda, asayiş sorunu olduktan sonra fark edilen yapılara karşı, vücudun kangren olmuş bir parçasının kesilip atılmasından farklı bir çözüm sunulamayacağı aşikârdır.”
Ancak “eğer bu kanuni denetim kurulamazsa” cümlesinin önü, işin diğer yönüne işaret ediyordu: “Toplum içindeki sosyal yapıları yasaklama ile sonuç alınamayacağı açıktır. Bundan dolayı, bu tür sosyal örgütlenmelerin yasal bir zeminde hareket etmelerinin sağlanması şarttır.”
Yani rapor aslında “tarikat ve cemaatleri yasallaştırarak denetim altına almayı” savunuyordu. AKP iktidarının FETÖ’den çıkardığı ders, tarikat ve cemaatlerle mücadele değil, onları yasallaştırarak denetim altında tutmaktı. Zaten iktidarın tarikat ve cemaatlerle mücadele edebilmesi beklenemezdi. Erdoğan onlara dayanarak iktidar olmuştu, onlara dayanarak iktidarını koruyordu. Bu durumda haliyle FETÖ’yle kısmen mücadele etse bile FETÖ’cülükle mücadele etmedi!
Her tarikat hedefi gereği potansiyel FETÖ’dür
3) İşte Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in muhalif milletvekillerine “Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla 10 tane protokolümüz var. Onlarla protokol yapmaya devam edeceğiz” şeklinde seslenmesi bundandır.
Tarikatlar ve cemaatler Türkiye’de yasal değildir, yasallaştırılması hedefleridir. Bunu henüz sağlayamadıkları için de tarikat ve cemaatleri Sivil Toplum Kuruluşu (STK) diye niteleyerek “devrim kanununun” etrafından dolaşmaktadırlar.
Tarikat ve cemaatler elbette STK olamaz; şeyh-mürit ilişkisinin olduğu bir yapı, anti-demokratik bir yapıdır ve kendisini nasıl nitelerse nitelesin, tarikattır.
4) Tarikat ve cemaatler, hedefleri gereği, siyasal örgütlenmelerdir ve hedefleri de son tahlilde iktidar olmaktır, devlet olmaktır. Dolayısıyla her tarikat ve cemaat, potansiyel FETÖ’dür; imkân bulduğu anda “paralel devlet” olmaya çalışır.
Eğitimde, yargıda, askeriyede tarikatlara göz yumulması, paralel eğitime, paralel yargıya, paralel orduya, toplamda da paralel devlete göz yumulması demektir.
Dolayısıyla Eğitim Bakanlığı’nın tarikat ve cemaatlerle STK adı altında protokoller imzalaması demek, yine ve yeniden “potansiyel FETÖ’lere” zemin hazırlaması demektir.
Türkiye, aynı “hataya” yeniden düşülmesini kabul edemez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2023
Erdoğan’ın düştüğü pazarlık girdabı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/12/2023
Erdoğan’ın Neo-Abdülhamitçi dış politikasını kabaca “Rusya’yla işbirliği, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanma ve ikisini AB ile dengelemeye çalışma” şeklinde özetlemiştik. Erdoğan’ın bu “tarz” dengeciliğinin ise çok taraftan kazanç sağlayamayacağını, çok tarafa tavize dönüşeceğini belirtmiştik.
İşte Erdoğan’ın F-16 pazarlığı da böyle yürüyor. Üstelik Erdoğan’ın yürüttüğü pazarlık, bir girdaba dönüşüyor, yeni pazarlıklara açılıyor.
Biden: Ver onayı, al F-16’yı
Erdoğan, Macaristan dönüşünde uçakta gazetecilere ABD Başkanı Biden ile telefon görüşmesinin ayrıntılarını anlattı. Buna göre Biden Erdoğan’a şöyle demişti: “Siz bunu (İsveç’in NATO üyeliği) Meclis’ten çıkarın, aynı şekilde ben de Kongre’den bunu (F-16 satışı) geçiririm.”
Biden ve Erdoğan, dışişleri bakanları Blinken ile Fidan’ın eş zamanlı olarak bu süreci işletmesini de yine telefonda konuşmuşlar.
Yani F-16’ya karşı İsveç! Peki, hani iktidar İsveç’in NATO üyeliğine “teröre desteği nedeniyle” karşıydı? Türkiye’nin İsveç’ten iadesini istediği listedeki isimler gönderildi mi? Hayır!
O zaman da söyledik: ABD’nin yanında İsveç’in teröre desteği ne ki? NATO’ya üye olmak İsveç’in politikası değil, ABD’nin stratejisi. O nedenle Türkiye NATO’nun genişlemesine onayı, ancak ABD’nin teröre desteği kesmesi karşılığında vereceğini ilan etmeliydi.
Eurofighter için 355 Airbus
Yani baraj bir kez yanlış yere kurulmaya çalışılmıştı.
Şimdi İsveç’in NATO’ya üyeliğinin onayı karşılığında ABD’den F-16’yı almayı, yerel seçim öncesinde, büyük başarı gibi sunacaklar. Oysa ABD’den F-16 almak bir başarı olmadığı gibi, şu boyutu nedeniyle de tam bir fiyaskodur: ABD, S-400 nedeniyle Türkiye’nin satın aldığı F-35’leri teslim etmedi, parasını da iade etmedi. (S-400 almak sözleşmeye aykırı değil oysa!)
Ankara parasını kurtarabilmek için, “madem 5. nesil F-35 alamıyorum, o zaman 4. nesil F-16 ile F-16’ları 4.5. nesil yapan F-16 kitlerinden alayım” dedi. Bu başarı değil, beceriksizliktir!
Bitmedi: Başlıkta da belirttiğim gibi, bir kez “bu şekilde” pazarlığa oturursanız, emperyalizm sizi “pazarlık girdabına” sokar, öyle de oldu.
ABD F-16 vermeyi zorlaştırınca, Ankara Avrupa’dan Eurofighter savaş uçağı almaya soyundu. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in açıklamasına göre Eurofighter’ın üreticileri İngiltere ve İspanya Türkiye’nin talebini kabul etmiş, itiraz eden diğer ortak Almanya’yı ikna etmeye çalışıyorlarmış.
İşte burada yeni bir pazarlık daha başlıyor. Eurofighter’ı üreten ortak şirketler, Airbus’ın da ortak üreticileri.
Ve Türk Hava Yolları, 15 Aralık’ta Airbus’tan tam 355 adet yolcu uçağı alacağını duyurdu. Peki Ankara’ya Eurofighter satmakta nazlanan Almanya, yani Eurofighter’ın ve Airbus’un sahiplerinden Almanya, 19 Aralık’ta ne açıkladı? Alman devletinin havayolu şirketi Lufthansa 160 uçak alacak; 60’ı Airbus’tan, 100’ü ABD’nin Boeing’inden…
Kanada bile şart koşuyor
Erdoğan’ın yukarıda işaret etiğimiz açıklamasında bir konu daha vardı. Erdoğan “Gerek ABD’nin F-16 konusu, gerekse Kanada’nın verdiği sözleri tutması noktasında beklediğimiz olumlu gelişmeler, inanıyorum ki parlamentomuzun da konuya olumlu bakışını hızlandıracaktır.”
Kanada’yla sorun mu ne? Kanada, Bayraktar’ın SİHA’larında kullanılan optik kameraları, bu İHA’lar Dağlık Karabağ’da Azerbaycan tarafından Ermenistan’a karşı kullanılıyor diye, satmayı durdurmuştu. Kanada da bu satış için İsveç’in NATO üyeliğine Ankara’nın onay vermesini şart koşmuştu.
Kısacası, Erdoğan tam bir “pazarlık girdabına” düşmüş durumda. Buradan bir başarı öyküsü çıkarmak için de her tarafa taviz verecek. Olan yine bizlerin vergilerine olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Aralık 2023
ABD’nin ‘iki cephe’ çıkmazı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/12/2023
Emperyalist ABD iki cephede birden savaşıyor: Ukrayna ve İsrail.
Ukrayna’da aslında Ukrayna ile Rusya değil, ABD/NATO ile Rusya savaşıyor. İsrail’de aslında sadece İsrail ile Filistin savaşmıyor, aynı zamanda ABD-İngiltere-İsrail ile Küresel Güney mücadele ediyor.
İki cephede de savaşı ABD başlattı
Denilebilir ki Ukrayna cephesinde ilk kurşunu Rusya, İsrail cephesinde ilk kurşunu Hamas attı, dolayısıyla savaşı ABD başlatmadı. Perdenin önündeki görüntü elbette öyle ancak:
– ABD 2008’de Ukrayna’ya NATO üyeliği yolu açarak “NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletme” stratejisini başlattı ve 2014’te Ukrayna’da iktidarı darbeyle değiştirerek sıcak savaşı başlattı. ABD darbesini kabul etmeyerek bağımsızlık isteyen Dombas cumhuriyetlerinde, 2014’ten Şubat 2022’deki Rusya müdahalesine kadar zaten savaş vardı.
– 7 Ekim’de ilk kurşunu Hamas atmış olsa da gerçek şu: Filistin toprakları işgal altında, Gazze ağır bir ablukada ve dar bir alana sıkışmış 2.3 milyon insanın belli periyodlarda patlamaması zaten olası değil. 7 Ekim’de olan budur. Ve bu patlamanın suçu ve sorumluluğu İsrail’in “sürekli işgal” ile genişlemesini destekleyen ABD’dir. Biden’in “Ortadoğu’da İsrail olmasaydı, çıkarlarımız için bir İsrail kurmamız gerekirdi” sözleri, ABD ile İsrail arasındaki “ileri karakol” ilişkisine işaret etmektedir.
Biden üç yönden baskı altında
Ancak ABD’nin emperyalist iştahıyla hegemonyası arasında artık doğru bir orantı yok: Amerikan hegemonyası zayıflıyor. ABD bu nedenle Ukrayna ve İsrail cephelerinde üç yönlü baskı altında:
1) İki cephedeki askeri kuvvetler, Rusya’nın ve Filistinli direnişçilerin baskısı altında.
2) İki cephede de uluslararası güç dengesi ABD’nin aleyhine gelişiyor. BM oylamalarında ABD ve İsrail’in yanında sadece 8 devlet kaldı; ikili yalnızlaştı.
3) İki cephe konusunda da ABD halkı ve devleti içinde ayrışma var. ABD Kongresi, İsrail’e ve Ukrayna’ya finans desteğini tıkamış durumda. Gerçi bu tıkamanın açık gerekçesi “güney sınırının güvenliği” sorunu olsa da, hem kimi temsilciler meclisi üyelerinin hem de kimi senatörlerin açıklamalarına bakılırsa, artık Amerikan halkının vergilerinin Ukrayna’da harcanması istenmiyor.
Nitekim Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin “Batı adına savaşıyoruz” diyerek ABD Kongresi’nden para istemesi, hatta “ABD’den acil destek gelmezse savaşı kaybedebiliriz” demesi durumu değiştirmedi: Zelenski Washington ziyaretinden çantası boş döndü. Benzer bir durum da AB cephesinde yaşandı: Macaristan AB’nin Ukrayna’ya 54 milyar dolarlık yardım paketini veto etti.
Biden’ın Netanyahu eleştirisinin anlamı
ABD Başkanı Biden’ın Netanyahu’ya dönük geçen haftaki eleştirilerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. “İsrail dünyanın desteğini kaybetmeye başladı. Netanyahu, İsrail tarihinin en muhafazakâr hükümetini değiştirip güçlendirmeli” diyen Biden, iç ve dış basınç nedeniyle manevra yapıyor, yönetiminde restorasyonla İsrail’i kurtarmaya çalışıyor.
İsrail ise ABD’nin “en kısa zamanda ateşkes” mesajına “tek başımıza kalsak da savaşa devam edeceğiz” yanıtı vererek, ABD’deki ayrışmadan yararlanabilmeye oynuyor.
11 ay sonra yapılacak başkanlık seçimi de dahil bir çok parametresi olan bu ayrışma konusuna rağmen asıl gerçek şudur: ABD’nin siyasi desteği, silah desteği, askeri danışman desteği, bir ucu Kürecik’te bulunan bölgesel istihbarat ağı desteği olmasa, İsrail yönetimi Gazze’de etnik temizliğe soyunamazdı!
Kısacası Ukrayna ve İsrail cephelerinde gerçekte Sömürgeci Kuzey ile Gelişen Küresel Güney mücadelesi yaşanmaktadır. Taktik düzlemdeki günlük gelişmelere ve perdenin önünde görüne göre değil, stratejik düzlemdeki büyük saflaşmaya göre konumlanmak gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Aralık 2023
Vahdettin ve Şeyh Sait meselesinin asıl hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/12/2023
Önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e soruşturma açtılar. İçişleri Bakanlığının soruşturma gerekçesi, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yıldönümü kutlamalarında Soyer’in yaptığı konuşmada Padişah Vahdettin’e hakaret etmesiydi!
Hakaret sayılan ve soruşturmaya gerekçe olan sözler, Soyer’in “Sözlerim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’undan alınmıştır” dediği sözlerdi.
Yani aslında AKP’nin İçişleri Bakanı bir belediye başkanına değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e soruşturma açıyordu!
Bu elbette sıradan bir olay değildi ve 21 yıllık AKP iktidarının “esas hedefinin” yeni aşamasının da işaretiydi. Nitekim AKP’li siyasal İslamcılar ekranlardan, gazete köşelerinden cumhuriyetçileri, Kemalistleri hedef aldılar, “Kim Vahdettin’e hain derse yargılayacağız” dediler; bir TV programında Ümit Zileli’nin şahsında aydınları tehdit ettiler.
Şeyh Sait’in avukatları: AKP ve DEM
Ardından Şeyh Sait savunuculuğu başladı.
AKP’nin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine atadığı kayyım, Silvan yolunu Elazığ’a bağlayacak “Şeyh Sait Bulvarı”nın yapım çalışmalarına başladıklarını sosyal medyadan duyurunca, haliyle tepkiler geldi.
İşin ilginci, AKP kayyım atamasa, HDP’li belediye başkanı da şehirde bir yere zaten yine Şeyh Sait’in adını verecekti. (Zaten 2014’te HDP ve AKP Meclis üyelerinin oylarıyla Dağkapı Meydanı’na Şeyh Said Meydanı ismini vermişlerdi.) Bu nedenle AKP’li kayyımın bu icraatına tepkilere göğüs geren ikinci parti DEM (HDP) oldu!
Şeyh Sait’in avukatlığına en önden soyunan ise doğrudan AKP’liler oldu. Örneğin AKP Erzurum Milletvekili Abdurrahim Fırat sosyal medyadan yayınladığı mesajla cumhuriyetçileri hedef aldı: “Şeyh Said onurumuzdur. Bazı terbiyesiz ve ahlaksız zevatın Şeyh Said Efendi için sarf ettiği beyanlar hakkında TCK hükümlerine göre hakaret oluşturan sözler nedeniyle suç duyurusunda bulunacağımızı ve Şeyh Said Efendinin sahipsiz olmadığını kamuoyuna beyan ederim.”
Ya cumhuriyet ya gericilik
Atatürk, TBMM kürsüsünden Vahdettin’i “hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, pespaye, entrikacı” diye nitelemiştir (Bkz. Nutuk).
Kaldı ki Vahdettin’in tek başına İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti üyeliği bile bu sıfatları hak etmesine yetmektedir. Zira bu dernek sadece İngiliz mandası istemekle kalmamış, İngiliz parasıyla Anadolu’da karışıklık çıkarıp Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmış, casusluk faaliyetleriyle İngilizlere hizmet etmiştir. Nitekim Vahdettin de en sonunda İngilizlere sığınarak kaçmıştır.
Şeyh Sait’in kalkışması ise 1925 konjonktüründe birkaç boyutlu bir konudur. Gericilikten Musul meselesine kadar çeşitli parametreleri vardır. Feodal kuvvetlerin genç Cumhuriyeti erken boğma hamlelerinden biridir: Ya cumhuriyet kazanacaktır ya gericilik…
Öyle olduğu için de Mustafa Kemal “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” demiştir.
Tarih önündeki sorumlular
İşte bugünkü Vahdettin meselesi de Şeyh Sait meselesi de aslında budur: Türkiye şeyhler, müritler memleketi mi olacak, laik yurttaşların memleketi mi?
Siyasal İslamcıların Vahdettin ve Şeyh Sait’e “hain” diyene dava açmaları bir hukuk meselesi değildir; siyasal çarpışmadır. Adım adım tırpanladıkları Atatürk’ün laik cumhuriyetine kılıç çekerek “davam” dedikleri “İslam cumhuriyeti”ni inşa edebilmenin yolunu hazırlamaya çalışmaktadırlar. Bunu yaparken de “yeni rejim” için “yeni tarih” yazmaya uğraşmaktadırlar.
Bu saflaşmada siyasal İslamcılara şu ya da bu nedenle destek veren milliyetçiler ve ulusalcılar da, “acılara saygılıyız” diyerek net tutum almaktan çekinen cumhuriyetçiler de tarih önünde sorumlu olacaklardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Aralık 2023
Amerikan neo-faşizmi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/12/2023
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, görev süresi boyunca yetkisini ilk kez kullanarak BM Şartı’nın 99. maddesini işletti ve BM Güvenlik Konseyi üyelerine 6 Aralık’ta bir mektup gönderdi: “Güvenlik Konseyi üyelerini insani felaketin önlenmesi için baskı yapmaya çağırıyorum ve insani ateşkesin ilan edilmesi talebimi tekrarlıyorum. Bu çok acil.”
Guterres’in bu mektubu, öncelikle ABD-İsrail ikilisinin demokrasi ve insan hakları maskesini indirdi. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, sanki neo-faşist saldırganlığıyla Gazze’de etnik temizlik ve soykırım uygulayan ülkesi dünya barışını tehdit etmiyormuş gibi, Guterres döneminin “dünya barışı için tehdit olduğunu” savundu!
Ahlaksız yalnızlık
Guterres’in mektubunun ardından BM Güvenlik Konseyi üyesi Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), yaklaşık 90 ülkenin “eş sunucusu” olduğu karar tasarısını sundu ve düzenlenen acil oturumda tasarı oylandı.
15 üyeli Güvenlik Konseyi’nde bir tek ABD tasarıya karşı çıktı ve veto etti, İngiltere bile çekimser kaldı. Çin, Rusya, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Arnavutluk, Ekvador, Gabon, İsviçre, Mozambik, Malta ve Japonya ise tasarıyı onayladı.
Böylece ABD, bir kez daha BM’de yalnızlaştı. Anımsayacaksınız, daha önce yapılan BM Genel Kurulu’ndaki oylamada da 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıkmış ve ABD ile İsrail’e dünyada sadece 12 ülke tam destek verebilmişti.
ABD’nin durumu artık siyaseten yalnızlıktır, üstelik ahlaksız bir yalnızlık. Çünkü ABD’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Robert Wood;
1) Oylamadan önce, “Yeni bir Konsey kararı faydalı değil. Gazze’de insani durumu düzeltmek için sessiz diplomasiyi tercih ediyoruz” sözleriyle,
2) Oylamadan sonra ortaya çıkan tablo karşısında da tasarıyı “aceleye getirilmiş, gerçeklikten kopuk, ibreyi somut bir şekilde ileriye doğru hareket ettirmeyen, dengesiz bir karar tasarısı” diye niteleyerek, ABD’nin “diplomatik sahtekârlığını”, “siyasi ikiyüzlülüğünü” ve “insani utanmazlığını” sergiledi!
O kadar sergiledi ki Çin’in BM Daimi Temsilcisi Zhang Jun bile diplomatik ifadeleri bir kenara bırakarak ABD’yi açıkça “ikiyüzlülükle” suçladı.
ABD düzeni ile Küresel Güney düzeni çarpışması
BM düzeni, Alman faşizmine karşı kazanılan II. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan belli ölçülerde bir demokrasi düzeniydi. Ancak ABD, özellikle SSCB’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünya döneminde bu düzeni tahrip etmeye başladı: BM kararlarını veto ederek, yok sayarak, aykırı hareket ederek, BM’den karar çıkartmadan müdahale, savaş ve işgallerde bulunarak “kısmi demokratik düzeni” felç etti.
Çok kutuplu dünyanın inşa olmaya başlamasıyla birlikte ABD’nin bu tahripkâr tutumu frenlenmeye başladı. Öyle ki ABD veto kartını kullansa da, tutumuyla yalnızlaşıyor ve gün geçtikçe bunun “siyasi bedelini” yavaş yavaş ödemeye mecbur kalıyor.
ABD işte bu nedenle bir süredir BM’yi “Küresel Güney”in hâkim olduğu bir yapı olarak nitelemeye ve eleştirmeye başladı. İsrail’in Guterres dönemini “dünya barışı için tehdit dönemi” diye suçlamaya kalkması bundandır.
Çünkü ABD-İsrail ikilisi için “dünya barışı”, “tersyüz ettikleri savaş”tır; istedikleri ülkeye saldırabildikleri, işgalle topraklarını genişletebildikleri, “demokrasi ve insan hakları” maskesiyle “neo-faşist” saldırganlıklarını uygulayabildikleri düzendir.
Bu nedenle Gazze’de sadece İsrail-Filistin savaşı değil, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi, gerileyen “ABD düzeni” ile yükselen “Küresel Güney” düzeni çarpışmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Aralık 2023