Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Atina kapısı: Atlantik kapısı

Geçen yıl “Benim için Miçotakis bitmiştir, bir daha da görüşmem” diyen Erdoğan neden Atina’ya gidip Miçotakis’le görüştü? Görüşmede mevcut sorunlardan teki bile çözülmemişken, iki ülke ne oldu da “iyi dostluk ve komşuluk bildirisi” imzaladı?

Çünkü Erdoğan, Atina’yı; AB’ye, New York bankerlerine, Londra tefecilerine, F-16 satışını onaylayacak ABD Kongresi’ne, kısacası Atlantik’e açılacak kapı olarak görüyor. Erdoğan bu kapıların anahtarı olan Mehmet Şimşek’i Mayıs 2023 seçiminden sonra Hazine ve Maliye Bakanı atamıştı.

Ancak Atlantik finans kapitali, sıcak para verme karşılığında siyasi tavizler istiyor. İşte meselenin esası budur.

ABD’nin üç hedefi

Önemle belirtiyorum hep: NATO karargâhı üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir. İşte Erdoğan’ın siyasetleri de Mayıs 2023’ten sonraki ilk NATO zirvesinde, 12 Temmuz’da Vilnius’ta, yeniden ayarlandı: Erdoğan’a Miçotakis’le “normalleşme kapısı” gösterildi.

Erdoğan ile Miçotakis, “sorunların yeni bir perspektifle çözülmesi konusunda fikir birliğine varmış ve dışişleri bakanlarına bu konuda görev vermişti.” Türk ve Yunan dışişleri bakanları da “yeni perspektifle çözüm” için bir araya gelmiş ve “yeni dönemi” başlatmıştı (AA, 5.9.2023).

Washington, Temmuz’daki NATO Zirvesinde, birkaç hedefine birden ulaşmıştı: Erdoğan Miçotakis’le normalleşecek, Ankara’da AB’cilik başlayacak ve Erdoğan İsveç’in NATO üyeliğini onaylayacaktı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Ağustos’ta, 14. Büyükelçiler Konferansı’nda “AB üyeliğini temel hedef” ilan etti. Erdoğan 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya katılım protokolünü imzalayarak onaylaması için TBMM’ye gönderdi. Fidan, 28 Kasım’da NATO Dışişleri Bakanları toplantısında görüştüğü ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile İsveç Dışişleri Bakanı Billström’e, TBMM’nin protokolü “birkaç hafta içinde” onaylayacağını söyledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 30 Kasım’da, “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” dedi.

Ve Erdoğan 7 Aralık’ta Atina’yı ziyaret etti. Çünkü Atina kapısı, AB kapısıydı, Atlantik kapısıydı.

AKP Kıbrıs’ta yeni tavize açık

Türkiye ile Yunanistan arasındaki en önemli sorunların başında Kıbrıs geliyor. Erdoğan ve Miçotakis ortak basın toplantısında bu konuda ne dediler peki?

Erdoğan: “Kıbrıs meselesinin, adadaki gerçekler temelinde, adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulması, tüm bölgenin yararına olacaktır” (AA, 7.12.2023)

Miçotakis: “Kıbrıs meselesinde, Yunanistan için BM Güvenlik Konseyi kararları dışında bir çözüm yok” (AA, 7.12.2023).

Şimdi geriye sararak şunları da anımsayalım: Mehmet Şimşek’in “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek değerlendirdiği ve “memnuniyetle karşıladığı” AB Komisyonu raporunda “Kıbrıs şartı” da vardı. Şöyle ki Ankara’nın modernizasyonunu istediği Gümrük Birliği’nde müzakereler, AB Konseyi kararıyla 2006’da dondurulmuştu ve gerekçesini de şöyle açıklamışlardı: “Türkiye Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükümlülüklerini tüm AB üyelerine eksiksiz uygulamadıkça bu başlıkta müzakereler açılmayacak.”

Çünkü Rumlar 2004’te AB’ye Kıbrıs Cumhuriyeti olarak girdi, oysa garantörlük anlaşmasına göre Türkiye bunu engelleyebilirdi. AKP Denktaş’ı oyun dışına iterek, Rumların AB üyesi olmasını sağladı, Kıbrıs konusunu da AB meselesine dönüştürdü!

Denilebilir ki üzerinden 20 yıl geçti. Ama öyle değil! Yukarıda Erdoğan’ın siyasetlerinin yeniden ayarlandığı Vilnius’taki NATO zirvesinden bahsetmiştik. Erdoğan oradan döndükten kısa bir süre sonra aynen şöyle demişti: “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023).

Kapıları açmak için “gerekirse yine” taviz vermeye hazırlar özetle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2023

1 Yorum

Tampon bölge, yine savaş demektir

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’a “ortak basın toplantısı” yapmayı teklif ettiğini ama reddedildiğini, Gallant’ın ayrı bir basın toplantısı yaptığını yazmıştık… 

Kuşkusuz bu İsrail içinde bir iç mücadeleye işaret ediyor. Nitekim ardından bir başka hamle geldi. Kudüs Merkez Mahkemesi, Netanyahu’nun savaş nedeniyle ertelenen yolsuzluk davasına iki aylık aranın ardından “devam” kararı verdi. Böylece İsrail başbakanı, savaşın ortasında, yolsuzluk nedeniyle yargılanmaya devam edecek. Bunun anlamı açık… 

Bitmedi… 

İsrail’in Kanal 13 televizyonunun haberine göre, önceki akşam toplanan İsrail savaş kabinesi sırasında ilginç bir olay yaşanmıştı: “İsrail Başbakanlık Ofisi’ne bağlı güvenlik ekipleri, toplantıya girerken, ‘dinleme cihazı’ bulundurma ihtimaline karşı İsrail Genelkurmay Başkanı Halevi’nin üstünü ve eşyalarını aramak istedi.

Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı’na güvenmediği, korumaların üzerini aramaya kalktığı bir tablo…

Benzerlerinin artacağını göreceğiz. 

Netanyahu’nun Gazze’yi silahsızlandırma hayali

Netanyahu, savaş kabinesi toplantısından sonra iki hedef açıkladı: 

Birincisi, Gazze’nin yönetimini kesinlikle Ramallah’taki Filistin Yönetimi’ne bırakmayacaklarını söyledi. 

İkincisi, Gazze’yi silahsızlandıracaklarını ama bunu bir uluslararası gücün değil, bizzat İsrail ordusunun yapacağını söyledi.

Ancak İsrail basınına yansıyan haberlere göre, savaş kabinesinin gündeminde asıl “tampon bölge planı” var!

Sürgün planından tampon bölge planına

İsrail’in ilk planı, sürgün/tehcir planıydı. Gazze’nin kuzeyindeki Filistinliler güneye itilecek, oradan da Filistinlilerin bir bölümü Mısır’a, bir bölümü de Ürdün’e yerleştirilecekti. 

ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail adına bu planı Mısır ve Ürdün yetkilileriyle görüştü ama böyle bir planın kabulü elbette söz konusu olamazdı! Nitekim iki ülke de reddetti, hatta Ürdün savaş sebebi saydı. 

Ardından Netanyahu, ABD’ye bu kez “derin tampon bölge” hedefini iletti. İsrail devlet televizyonu KAN, Netanyahu’nun Blinken’e “savaş bittikten sonra Gazze’nin güvenliğini kontrol altına alacağını ve Gazze’de derin bir tampon bölge kuracağını” söyledi. 

Ancak ABD yönetimi “Gazze topraklarının küçülmesine neden olacak tüm planlara karşı olduğunu” açıkladı. 

Tampon bölge uygulanamaz

İsrail’in Gazze’de tampon bölge planı, daha önce de uygulanmış ama İsrail’in “güvenliğini” sağlayamamıştı. 

İsrail 2005’te Gazze’den çekilirken 1 km genişliğinde bir tampon bölge kurmuştu, 2014’teki savaştan sonra ise bu tampon bölgeyi genişletmişti. Yani işe yaramadığı iki kez görüldü. Üçüncü defa daha da genişletilse bile işe yaramayacak. Çünkü: 

Bir kere tampon bölge demek, pratikte Filistin topraklarının bir parça daha işgal edilmesi demektir. İsrail-Filistin çatışmasının temel nedeni tam da budur zaten, İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesi. Dolayısıyla tampon bölge demek, yeni savaş demektir orta ve uzun vadede… 

Diğer yandan İsrail’in Gazze’de Hamas’ı bitirmesi de Gazze’yi silahsızlandırması da gerçekçi değil. Direniş sürdüğü müddetçe de “tampon bölge” uygulaması işe yaramayacaktır.

Filistin Devleti kabul edilmediği ve İsrail’in işgali sürdüğü müddetçe, Filistinliler o örgütle ya da bu örgütle, roketle ya da taşla direnmeye devam edecekler. Böyle olduğu için de savaşı en sonunda kazanacaklar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2023

1 Yorum

İsrail devletinde Gazze çatlağı

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın neden ayrı basın toplantısı düzenlediğini soran gazetecilere şu yanıtı verdi: “Savunma Bakanına bu akşam bir ortak basın toplantısı düzenlemeyi önerdim. Karar onun kararı” (Sputnik, 2.12.2023).

Peki Başbakan’ın istemesine rağmen Savunma Bakanı neden ayrı bir basın toplantısı düzenlemişti?

Bizi bu sorunun yanıtına götürebilecek iki konu var:

Siyasi hedef – askeri hedef uyumsuzluğu

Gazze için siyasi hedef belirleyen İsrail hükümeti ile o siyasi hedefe hangi askeri hedeflerle ulaşılacağını belirleyen kuvvetler arasında bir çelişki olduğu anlaşılıyor.

İsrail Başbakanı Netanyahu, en başından beri siyasi hedefi “Gazze’den Hamas’ı temizlemek” diye belirlemişti. Nitekim Netanyahu, Gallant’ın reddetmesi nedeniyle tek başına yaptığı ortak basın toplantısında da aynı hedefi yineledi: “Nihayetinde kararları biz veriyoruz ve nihai kararımız Hamas’ı yok etmek.

Bunun gerçekçi olmadığını sahadaki uygulayıcılar görüyor olmalı ki İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi şöyle söylüyor: “İsrail ordusu, Gazze’deki esirlerin tamamı serbest bırakılıncaya kadar durmayacak” (AA, 28.11.2023).

Böylece ortaya şu tablo çıkmış bulunuyor: İsrail hükümeti “Hamas’ı bitirene kadar savaş”, ordu ise “esirleri kurtarana kadar savaş” diyor.

Gazze’de Hamas’sız seçenek yok

İsrail kabinesi de, İsrail güvenlik birimleri de çok parçalı; bu nedenle hükümet içinde Netanyahu’nun, güvenlik bürokrasisi içinde Halevi’nin söylediklerine katılmayanlar elbette vardır ama resmi açıklamalarla kamuoyuna yansıyan bu…

Sahadaki uygulayıcılar genelde gerçeğe daha yakın olurlar. İsrail ordusunun da Gazze’de Hamas’ın bitirilemeyeceğini hükümet üyelerine göre daha net tespit etmiş olabileceği büyük olasılık.

ABD ile İsrail’in Hamas’tan sonra “Gazze’nin nasıl yönetileceğini” müzakere etmelerini değerlendirdiğim CGTN Türk’teki 14 Kasım tarihli “Gazze senaryoları” başlıklı analizde belirtmiştim: Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değil.

Dahası Hamas’ın ideolojisi, Gazzelilerin de ideolojisi…

İsrail’de fatura çatışması

Öte yandan daha önce bu köşede ayrıntılı incelediğimiz gibi, İsrail’de hem hükümetle ordu arasında hem de güvenlik birimlerinin kendi aralarında bir “fatura” çatışması yaşanıyor.

7 Ekim başarısızlığının faturasını kimin ödeyeceği sorunu, bir iç çatışmaya dönmüş durumda. Öyle ki Netanyahu bu konuda güvenlik ve istihbarat birimlerini suçladığı açıklamasını silmek ve kurumlardan özür dilemek zorunda bile kalmıştı.

Güvenlik ve istihbarat birimleri ise gazetelere belge sızdırarak, birbirlerini suçluyorlar.

ABD’nin asıl kaygısı

Özetle İsrail’de hem kabine içinde hem de kurumlar içinde, yani toplamda İsrail devleti içinde Gazze çatlağı yaşanıyor. Sadece İsrail bombalarına ve ölü sayılarına bakarak değil, bütünlüklü bir analiz için meselenin bu yanına da bakmak gerekiyor.

Böylece ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in “ABD, Filistinlilerin zorla tehcir edilmesine hiçbir koşulda izin vermeyecektir” mesajının nedeni de daha iyi anlaşılacaktır.

Washington, İsrail planlarını revize etmediği ve savaşın uzadığı şartlarda, asıl savaşı kaybedeceğini görüyor: Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2023

1 Yorum

Türkiye’yi kapılara bağlama partileri

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yine mesajını İngilizce paylaştı. Neden mi? ABD ve İngiltere pasaportları taşıdığı için değil tabii ki. Yabancılara verdiği mesajın Türkiye’de iyi karşılanmayacağını bildiği için!

Anadolu Ajansı’nın da abonelerine geçtiği haliyle Şimşek’in mesajı aynen şöyle: “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” (AA, 30.11.2023)

Post-Düyunu Umumiye görevlisi

Dikkat ediniz, “AB’yle ilişkileri geliştirmek istiyoruz” ya da “AB’yle tam üyelik için işbirliğini yeniden artırmak istiyoruz” benzeri şeyler söylemiyor; doğrudan “Türkiye’yi AB’ye bağlamak istiyoruz” diyor, hem de “sağlam şekilde bağlamak istiyoruz” diyor…

Türkiye adına ne acı üslup! “Türkiye Cumhuriyeti’ne ABD-İngiliz vatandaşı bakan atanırsa, olacağı bu” denilebilir. ABD ve İngiliz vatandaşlığının üzerine Hazine ve Maliye’den sorumlu bakan kimliği eklenince, Şimşek’i “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” olarak da niteleyebiliriz elbette.

Şöyle bir özgeçmiş nadir bulunur çünkü: İngiltere’de ünlü Exeter’de eğitim aldı, Türkiye’ye dönüp 4 yıl ABD Büyükelçiliğine rapor hazırladı, ardından ABD’ye gidip Union Bank of Switzerland’da hisse senedi analizleri hazırladı, Deutsche Bank’ta menkul değerlerde çalıştı, Merrill Lynch’te önce Akdeniz bölge sorumlusu ardından da Avrupa, Ortadoğu ve Afrika bölgesi ekonomik ve stratejik araştırmalar bölümü başkanlığı yaptı.

2007’de AKP’den milletvekili oldu, çeşitli kurulların üyesi oldu, 2011’de Maliye Bakanı, 2015’te Başbakan Yardımcısı oldu. Ve 2023’te de Hazine ve Maliye Bakanı…

Türkiye’nin varlıklarını satma görevi

Post-Düyunu Umumiye görevlisi benzetmem sadece pasaportları ve işleri nedeniyle değil elbette. Aslında bu nitelemeyi kendisi yapıyor.

Bakınız geçen hafta ne dedi: “Ben inanıyorum ki önümüzdeki aylarda özellikle de yerel seçimler sonrasında Türkiye’nin varlıklarına talep çok ciddi bir şekilde artacak. Yani Türkiye’ye fon akışı ciddi bir şekilde artacak” (Yeni Şafak, 24.11.2023).

“Türkiye’nin varlıkları” dediği, Varlık Fonu’na koydukları ve 21 yıldır sattıklarından geriye kalanlar…

Yani ne var ne yok satacaklar. Kime? “Türkiye’ye fon akışı” yapacak olan yabancılara, yani New York bankerlerine, yani Londra tefecilerine, yani 21 yıldır Türkiye’yi borçlandırdıkları adreslere…

Yani borç ödemek için, hatta borcun faizini ödemek için elde avuçta kalan “Türkiye’nin varlıklarını” satacaklar.

İşte bu satışı kolaylaştırmak için de “Türkiye’yi AB’ye sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek ilgili adreslere “teslimat mesajı” veriyorlar.

Peki bunu yapana “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” denmez de ne denir!

MHP’nin rolü

“Türkiye’yi AB kapısına AKP bağlamadı, 1999’daki iktidar bağladı” denilebilir pekâlâ ama bu, şu iki gerçeği değiştirmez:

1) 3 yıl sonra iktidara gelen ve 21 yıldır Türkiye’yi AB kapısında tutan, hatta kendi ifadeleriyle Türkiye’yi Avrupa önünde sığınmacılara karşı “tampon ülke” yapan iktidar AKP’dir ve AKP şimdi o kapıya Türkiye’yi “daha sağlam” bağlamak istemektedir.

2) 1999’da Türkiye’yi AB kapısına bağlayan koalisyonun ortağı MHP’ydi ve Bahçeli de Başbakan Yardımcısıydı. MHP ve Bahçeli, şimdi de Cumhur İttifakı’nın ortağı olarak yine iktidarın parçasıdır. Yani Türkiye’yi AB kapısına bağlama görevinde Erdoğan ile Bahçeli arasında pek bir fark yoktur.

AKP de MHP de Atlantik’e çıpalıdır; “yerli ve milli” propagandası o çıpanın örtüsüdür. İç politikada ne söylerlerse söylesinler, konu Türk-Amerikan ilişkileri, NATO üyeliği ve AB kapısı olduğunda iki parti de o çıpanın gereğini yerine getirmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2023

3 Yorum

AKP’nin siyasetlerini ayarlama merkezi: NATO

Hep söylüyoruz, NATO askeri bir örgüt olmasından önce siyasi bir örgüttür ve bu yönüyle işlevi, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasıdır.

NATO karargâhı bu bakımdan kapısından içeri girildiğinde üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir.

NATO-Saray-TBMM üçgeni

Örneğin kendi ülkenizdeyken, hatta NATO karargâhına gitmek üzere uçaktayken bile “İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayacağınızı” söylersiniz. Ama karargâhın kapısından girip çıktıktan sonra “İsveç’in NATO üyeliğini onayladığınızı” ilan edersiniz.

Bunun iç politikada sorun yaratmaması için bu kez propaganda aygıtları çalışmaya başlar; “Tamam, Cumhurbaşkanı NATO toplantısında İsveç’in üyeliğini onayladı ama TBMM’ye göndermeyecek, bekletecek” denir.

Sonra NATO karargâhının kapısı kadar önemli olan ABD Dışişleri Bakanı ile kapının kolu durumundaki NATO Genel Sekreteri telefon eder; evrak saraydan TBMM’ye hemen gönderilir.

Sonra yine propaganda aygıtları çalışır; “Tamam, evrak TBMM’ye gönderildi ama onaylanmayacak, oyalanacak” denir. Hatta komisyonda görüşüldükten sonra ertelenmesi “ABD’ye büyük reddiye” diye pazarlanır, “iktidarın ABD’ye kafa tuttuğuna” inanmayanlara, “Bakın gördünüz mü” diye caka satılır.

Ama NATO karargâhı oradadır ve günü geldiğinde yine gidilecektir.

İsveç’e ‘TBMM adına’ verilen söz

Bu kez NATO karargâhına gitme sırası Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dadır. Kapıdan girdikten sonra olanları bu kez muhatabı İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström açıklar: “Meslektaşım Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ikili görüşmem oldu. Bana onayın birkaç hafta içinde gerçekleşmesini beklediğini söyledi.

Dün yazıyı teslim ettiğim saate kadar Dışişleri bu sözleri yalanlamadı. Böylece Fidan’ın “TBMM adına” ABD, NATO ve İsveç’e söz vermiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Böylece yasama organı olmaktan çıktığını ve sarayın noteri durumuna dönüştürüldüğünü üzülerek gördüğümüz TBMM’nin, aynı zamanda sarayın pazarlık aracı olarak kullanıldığını da görmüş oluyoruz.

Tabi bu noktada iktidara haksızlık etmemeliyiz, zira TBMM’de pazarlık bile yapılmadan İsveç’in NATO üyeliğinin derhal onaylanmasını arzulayan bir muhalefet de var ne yazık ki…

Söz var, eylem yok

Önemle belirttik: Erdoğan dünyada Gazze konusunda İsrail’e en sert sözler söyleyen siyasetçilerin başında geliyor. Ancak bolca sert söze rağmen, iktidar cephesi kola-kahve dökmek şeklindeki yumuşak eylemlerden öteye gidemiyor. Ne İsrail’e istihbarat sağlayan Kürecik Radarı konusunda adım atılabiliyor, ne İsrail’e mal taşıyan gemiler engelleniyor. O gemilerle ne taşındığı, gemilerin sahiplerinin kimler olduğu şeklindeki soru ve araştırma önergeleri engelleniyor ama!

Kürecik Radarının neden kapatılmadığına verdikleri yanıtlar ise hepimize “devlet nedir” dersi gibi oluyor! Zamanında Ecevit’in, Demirel’in yapabildiğinin neden kendileri tarafından yapılamadığını, “Radar kapatmak tencere kapağı kapatmaya benzemez, orası NATO üssü, devlet ciddiyeti gereği öyle kapattım deyip kapatılamaz” diyerek açıklıyorlar!

Muhalefetin Batıcılık sorunu

Muhalefeti “Londra tefecilerine koşacaklar” diye suçlayıp, Londra tefecilerine de New York bankerlerine de koşanlar kendileri. Muhalefeti Batıcılıkla suçlayıp, Batı’nın stratejik çıkarlarına uyum göstermekte açık ara önde olanlar kendileri.

Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz tam da budur: Doğu’ya yaslanarak Batı’yla pazarlık yapıp, bunu iç politikada ve ekonomide kullanıp, günün sonunda Batı’nın çıkarlarına uymak…

Bu kadar açık sergilenen bir oyunun neden bunca zamandır boşa düşürülemediğinin yanıtı ise acıklı: Çünkü muhalefet, iktidarı Batı’ya tam uyumlu olmamakla suçluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2023

2 Yorum

İsrail’in üç sorunu

Gazze’de terör, etnik temizlik ve insanlığa karşı savaş suçları işleyen İsrail devleti ve İsrail hükümeti, ABD ve küresel medya desteğine rağmen üç büyük sorunla karşı karşıya:

1. İsrail Batı desteğini kaybediyor

Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ilk günden itibaren değişik seviyelerde İsrail’e tepkilerini gösteriyorlardı. Ancak gün geçtikçe, Avrupa ülkeleri de İsrail’e karşı pozisyon almaya başladılar.

Nitekim eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Dünya kamuoyu artık bizimle değil” diyerek ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Avrupa’da kamuoyunu kaybediyoruz, Avrupa’da hükümetleri de kaybetmeye başlayacağız” diyerek uyarmıştı Netanyahu hükümetini…

AB dönem başkanı İspanya’nın başbakanı Pedro Sanches ile 1 Ocak’ta AB dönem başkanlığını alacak Belçika’nın başbakanı Alexander De Croo’nun birlikte gösterdikleri tepki, İsrail’in Avrupa hükümetlerini de kaybetmesinin başlangıcı oldu.

İkili Kudüs’te ayrı ayrı görüştükleri İsrail Cumhurbaşkanı İsaac Herzog ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu açık açık uyardılar. Dahası İspanya Başbakanı Sanches, Refah Kapısı’nda yaptığı konuşmada “AB, Filistin devletini tanımazsa İspanya kendi kararını alacaktır” dedi.

Netanyahu’nun bu durum karşısında sarıldığı argüman ise İspanya ve Belçika başbakanlarını “terörizmi desteklemekle” suçlamak oldu. Tabi İsrail büyükelçileri anında dışişlerine çağrılarak uyarıldı.

2. İsrail kurumları birbirini suçluyor

Savaşların sonucu insan kayıplarıyla ölçülmez. Tarihte daha çok kayıp verenlerin kazandığı da görülmüştür. Filistinliler ise ölüme koşarak vatanlarını savundukları için zaten eninde sonunda kazanacaklar…

İsrail’in kazanamadığının en önemli göstergelerinden biri de şu: İlk kez İsrail hükümeti ile İsrail kurumları arasında ve kurumların da birbirleriyle çatışmaları, bu oranda su yüzüne çıktı. Çünkü İsrail açısından ortada bir 7 Ekim yenilgisi var ve hiç kimse bu yenilginin sorumluluğunu alamıyor. Dahası er geç fatura önlerine konacağı için, kurumlar şimdiden birbirini suçlayarak kendi konumlarını korumaya çalışıyor.

Anımsayacaksınız, İsrail Başbakanı Netanyahu 7 Ekim’i “İsrail tarihinin kara günü” ve “fiyasko” olarak nitelendirmiş, “berbat bir zafiyet olduğunu” söylemiş, hükümetine 7 Ekim öncesinde sadece “Hamas yıldırıldı” türünden istihbaratlar geldiğini belirterek güvenlik ve istihbarat birimlerini suçlamıştı. Ancak tepkiler üzerine güvenlik ve istihbarat birimlerinden özür dileyerek suçlama mesajlarını silmişti.

Bu kez fatura telaşıyla güvenlik ve istihbarat kurumları birbirlerini suçlamaya başladı.

Örneğin bir kesim İngiliz Financial Times üzerinden mesaj verdi: “Hamas’ın büyük bir saldırıya hazırlandığı konusunda İsrail Savunma Kuvvetleri Güney Komutanlığı’nın İstihbarat Başkanı’na detaylı bir rapor sunulduğu ancak yetkilinin raporu ‘hayali senaryo’ olarak gördüğü ortaya çıktı.”

İsrail Savunma Bakanlığı yetkilileri ise Haaretz gazetesi üzerinden verdikleri mesajda, “İsrail askeri istihbaratının bir yıl önce Hamas’ın saldırı planlarından haberdar olduğunu, ilgili bilgilerin İsrail Genel Güvenlik Servisi Şin Bet’e iletildiğini, ancak yetkili organların tehdide gerekli şekilde hazırlanmadığını” belirtti.

Fatura günü yaklaştıkça, bu suçlamalar daha da artacaktır.

3. Natanyahu’ya istifa baskısı

Yargıyı denetimi altına almaya çalışması nedeniyle İsrail halkının bir yıldır protesto ettiği Netanyahu’yu savaş da kurtaramadı. İsrail halkı, savaş gerekçesiyle başbakanının etrafında kenetlenmedi, tersine savaşın ortasında Natanyahu’ya karşı eylemler ve istifa baskıları sürdü, sürüyor.

Netantahu’nun konutu yakınında hemen her gün eylem yapan protestocular, Başbakanın “hemen şimdi” istifa etmesini istiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2023

3 Yorum

Faiz-servet transferi-rejim inşası ilişkisi

Merkez Banası politika faizini yüzde 40’a çıkardı. Karar genel olarak “Erdoğan piyasaya teslim oldu” diye yorumlandı. Haliyle bu yorum, Erdoğan’ı öncesinde “piyasayla mücadele eden” konumuna taşır ki doğru değil.

Elbette politika faizinin yüzde 19’dan yüzde 8,5’e indirildiği süreçle şimdi yüzde 40’a çıkarıldığı süreç arasında bir fark var ama bu fark, piyasa karşıtlığı – piyasacılık farkı değil.

Hatta tersine o aradaki süreci Erdoğan’ın “en” liberal piyasa ekonomisi uyguladığı dönem diye bile değerlendirebiliriz.

Erdoğan’ın dört çeşit doları

Serbest yani liberal ekonomi en sonunda doların serbestliği eksenli ekonomidir; hükümetlerin piyasaya müdahale etmediği, o liberallikte doların egemenliğinde emperyalist merkezlerin ulusal pazarı ele geçirdiği ekonomi modelidir.

Peki Erdoğan’ın “nas ekonomisi” diyerek politika faizini yüzde 8,5’e indirdiği dönemde ne olmuştu? Dolar Türkiye’deki en serbest ve en yasal konumuna ulaşmıştı; piyasa o kadar serbestti ki ulusal pazarda fiilen dört çeşit dolar kuru vardı:

1) Bankaların dolar kuru. 2) Döviz büfelerinin dolar kuru 3) Kapalıçarşı’nın dolar kuru. 4) Merkez Bankası’nın dolar kuru.

Merkez Bankası’nın dolar kuru, “kur korumalı mevduat” projesi ile bir çeşit “Türk doları” haline gelerek, doların Türk hukuku pelerini takmasına neden olmuştu.

Yani ortada bugün piyasaya teslim olan ve haliyle dün piyasaya karşı çıkan bir Erdoğan yok; 21 yıldır “liberal piyasa ekonomisi” uygulayan Erdoğan var.

Erdoğan, Türkiye’nin 24 Ocak 1980’de “liberal piyasa ekonomisine” geçmesiyle başlayan zincirin son halkasıdır; Özal, Çiller, Derviş ve Erdoğan ile 42 yıldır Türkiye “liberal piyasa ekonomisi” uygulamaktadır. Hatta neoliberal programı uygulamak bakımından, Erdoğan’ı seleflerinden çok daha “başarılı” saymalıyız.

Başkanlık rejimi ile nas ekonomisi ilişkisi

2018’de başlayan faiz indirme süreci ile bugün arasındaki farkı açıklamaya gelecek olursak…

Faiz düşürmekle başlayan ve faiz yükseltmekle sonuçlanan son beş yıllık dönem, “piyasa karşıtlığı ve piyasaya teslim olmayla” açıklanamaz. Bu beş yıllık dönemin açıklaması şudur: Rejimi yıkan Erdoğan, yeni bir rejim inşasına başladı. Erdoğan, yeni rejim için kendi sınıf tabanını da oluşturmalıydı; “hâkim sınıfların” bileşenlerinde değişim yapabilmeliydi. İşte bu beş yılda, yani düşürülen faizle yükseltilen faiz arasındaki dönemde Türkiye’de büyük hacimli bir servet transferi yaşandı.

Erdoğan’ın 10 Temmuz 2018 günü yayınladığı 3 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Merkez Bankası üzerinden başlatılan dönüşümün faturası şu: Türk lirası, dolar karşısında beş yılda yüzde 518 değer kaybetti. 24 Haziran 2018’de 5,71 TL olan dolar bugün 28 liranın üstünde. İşte bu fark üzerinden servet transferleri yaşandı. Neoliberalizmin kaçınılmaz sonucu ortaya çıktı: Zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.

Mesele budur; nas ekonomisi propagandası, “faiz sebep, enflasyon sonuç” denklemi, halka “başekonomistim” güvencesi verilmesi gibi “iktisadi olmayan” konular, asıl meselenin örtüleridir…

Erdoğan’ın antitezi

Piyasanın liberalliğinin Batı’da bile eleştirildiği şartlarda, piyasayı “en liberal” hale getiren Erdoğan rejimi yıktı, hacimli bir servet transferi sağladı ama henüz inşasına başladığı rejimi tam olarak oluşturamadı. Yeni Anayasa hedefli politikalar elbette inşa sürecini geliştirmek için…

Dolayısıyla muhalefetin meseleye bir bütün halinde ve stratejik düzlemde bakması gerekiyor. Çünkü Erdoğan’ı yenebilmenin yolu, Erdoğan’la “liberal piyasa” yarışına girmekten değil, “liberal piyasaya” karşı kamuculuğu savunabilmekten geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2023

1 Yorum

Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek

İsrail ile Hamas arasında varılan 4 günlük insani ara/ateşkes anlaşması, ilerleme yönü bakımından olumludur ve Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” hedefli çabalarının da siyasal ürünüdür.

Nitekim Küresel Güney ülkeleri bu anlaşmayı olumlu buldu ve “uluslararası toplumun gerilimi azaltma çağrısının pratikte uygulanması” olarak değerlendirdi. Arabulucu Katar’ın “ateşkes uzatılabilir” açıklaması ise “umut veren açıklama” olarak yorumlandı. (Sputnik, 22.11.2023).

Kahire, Riyad, Pretoria

4 günlük ateşkes çözüm olmasa da, iyi değerlendirilebilirse, sorunun çözümüne açılan pencere olabilir. Bunun yolu ise öncelikle İsrail’in rehinelerini kurtardıktan sonra yeniden girişebileceği bir saldırı karşısında Küresel Güney’in sergileyeceği caydırıcılıktır elbette.

75 yıldır süren bu soruna elbette hızla kesin çözüm getirebilmek mümkün değil ama çözüm hedefli ilerlenebildiği de ortada. Hem de “çok kutupluluğun dünyaya ne yararı var” türünden apolitik görüşleri geçersiz kılacak oranda bir ilerleme bu:

Kahire’de 21 Ekim’de “Gazze için barış zirvesi” düzenlendi: Zirve, Asya, Afrika ve Avrupa’dan 22 ülkenin bulunduğu bir uluslararası toplantıda “iki devletli çözüm” hedefinin ortaya konulması bakımından önemliydi.

Riyad’da 11 Kasım’da Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri ortak zirvesi düzenledi. 57 ülkeyi bir araya getiren Riyad’daki zirve, Kahire’yi geliştirdi: İki devletli çözüm temasları için 7 üyeli Gazze Temas Grubu kuruldu, “uluslararası barış konferansı” hedefi ilan edildi.

BRICS, 21 Kasım’da Gazze için olağanüstü konferans düzenledi. Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika dışında, 1 Ocak 2024’te örgütün tam üyesi olacak Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de video konferans yoluyla yapılan zirveye katıldı. Zirvenin katılımcılarından biri de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’di.

İsrail’e karşı eylemler

Kuşkusuz ölümlerin yaşandığı şartlarda kamuoyu haklı olarak “hemen çözüm” bekliyor, haliyle bu zirveleri de ertesi gün getiremediği barış nedeniyle işlevsiz olarak değerlendiriyor. Ama ortada 75 yıllık bir sorun var ve bugünden yarına çözüm sağlayacak bir sihirli değnek yok. Ancak en sonunda kesin çözümü sağlayacak Küresel Güney’in adım adım geliştirdiği inisiyatifi var.

Sadece şu üç zirve bile Küresel Güney’in gittikçe artan oranda bir ağırlıkla “iki devletli çözümü” bölgesel düzlemden uluslararası düzleme nasıl taşıdığını ortaya koymaktadır.

Ki bu üç zirvenin aralarında da Çin’in “uluslararası barış konferansı” çağrısı ile Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisinin temasları, BM Genel Kurulu’nda ABD ve İsrail’i 12 müttefikiyle yalnızlaştıran oylama var. Gazze Temas Grubu’nun Pekin ve Moskova ziyaretleri var. Güney Amerika ülkelerinin İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmesi, İsrail’e silah satan ülkelerden silah alımını durdurması gibi çıkışlar var. Güney Afrika’nın İsrail’in soruşturulması talebiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurusu ile Güney Afrika Parlamentosunun İsrail’le diplomatik ilişkileri askıya alan kararı var.

İnisiyatif Atlantik’te değil, Küresel Güney’de

Kısacası “Gazze için dünya ne yapıyor” serzenişine bu kez “Küresel Güney Gazze için bir şey yapıyor” yanıtı var. Bu çabaların “iki devletli çözümü” en sonunda Atlantik’e kabul ettireceğini göreceğiz.

İlk günden itibaren belirttik: “ABD uçak gemilerini getirdi, ABD-İsrail İran’a saldıracak, Ortadoğu haritasını yeniden çizecek, Büyük Ortadoğu Projesini tamamlayacak” şeklindeki görüşlerin geçerli olabileceği bir zemin yok; tersine ABD “mevcudu koruyabilme” derdinde.

Artık inisiyatif Küresel Güney’de ve ağır da ilerlese bu inisiyatif Ortadoğu’nun bu en önemli sorununa çözüm getirecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Kasım 2023

1 Yorum

İsrail’in soykırım rantı

ABD’nin Ermeni soykırımını savunmasını ama İsrail’in savunmamasını, Türkiye’deki kimi çevreler uzun yıllar boyunca “Yahudi dostluğu”nun göstergesi olarak savundu. Üstelik buna tarihsel gerekçeleri de vardı, Osmanlı en zor zamanlarında Yahudilere kucak açmıştı.

Hem Türkiye’ye dostlukları nedeniyle hem de daha önemlisi gerçeğe sadakatlari nedeniyle “Ermeni soykırımı” meselesine ABD’den farklı bakan Yahudiler elbette var. Tehcirin bir soykırım olmadığını, önce Çarlık Rusya’sının ardından da emperyalist İngiltere’nin kışkırtmasıyla Ermenilerin ayaklanmasının karşılıklı mukatele/kırım doğurduğunu ve bunun Hitler’in Yahudilere uyguladığı soykırımla benzerliğinin olmadığını saptayarak ABD’nin “Ermeni soykırımı” tezlerine karşı çıkan Yahudiler elbette var.

Ancak İsrail devletinin ve Siyonist Yahudilerin gerekçesi başka. 

İsrail rantı paylaşmak istemiyor

İsrail devleti ve Siyonist Yahudiler, soykırımı bir rant olarak kullanıyor ve büyük politik getirisi nedeniyle de bu rantı kimseyle paylaşmak istemiyor. Dünyada tek soykırıma uğrayan halkın kendileri olarak kalmasını sağlayarak, bunu Filistin’i işgale ve terörist eylemlerine kalkan olarak kullanmak istiyor. Yoksa Türkiye’ye bakışta ABD’yle çok farklı oldukları için değil.

Hüsnü Mahalli’nin Filistin Benimdir (Kırmızı Kedi, 2020) kitabının tartışması sırasında bu çok net görülmüştü. Kimi yarı resmi İsrailli yetkilinin de karıştığı o tartışmalarda, soykırımın nasıl ranta dönüştürüldüğü iyice su yüzüne çıkmıştı. 

Kitaba saldıranların derdi şuydu: Tamam, Hüsnü Mahalli kitabında “Yahudi soykırımını” inkar etmiyordu ama Hitler’in komünistlere, Çingenelere, Slavlara da soykırım uyguladığını yazarak, “Yahudi soykırımını” sulandırıyordu, zayıflatıyordu!

Kendilerine uygulanan soykırım asla zayıflatılmamalı ve rantı başkalarıyla paylaşılmamalı ki rahatça Filistinlilere karşı etnik temizlik yapabilsinler!

Elon Musk’ın vahim yasağı!

O rantı nasıl kullandıklarının en önemli örneklerinden biri sosyal medya platformu X’in sahibi Elon Musk’a uyguladıkları ağır baskıdır. Üstelik Musk’ın tepesinde sadece İsrail hükümetinin değil, ABD hükümetinin de kılıcı dolaşmaktadır. Musk da genel kitle ile ABD-İsrail arasında zikzaklar çizmektedir. 

Örneğin Beyaz Saray Sözcü Yardımcısı Andrew Bates, bir kullanıcının X’te yaptığı, “Yahudiler, insanlardan kendilerine karşı kullanmayı bırakmalarını istedikleri nefreti tam da beyazlara karşı kullanıyor” paylaşımına “Gerçekleri söyledin” yorumunu yapan Musk’a şu tepkiyi gösterdi: “Yahudi karşıtı ve ırkçı nefretin iğrenç şekilde teşvik edilmesini en güçlü ifadelerle kınıyoruz” (AA, 18.11.2023).

Ama vahim olan şuydu: Musk, “Sömürgecilikten kurtulma” kavramını cihatçılığın bir versiyonu sayan bir sosyal medya paylaşımını, 16 Kasım’da “Evet, sömürgecilikten kurtulma (dekolonizasyon) zorunlu bir Yahudi soykırımını ima eder, bu nedenle kullanımı doğru değildir” diyerek savundu, 18 Kasım’da da bu kavramın hizmet şartlarına aykırı olduğunu iddia ederek X’te kullanımını yasakladı!

Hitler’in kurbanlarının Hitler’leşebilmesi

Mantığa bakar mısınız: Filistinlilerin sömürge olmamak için mücadele etmesi Yahudilerin ölümüne yol açacaktır, Yahudilerin ölmesi ise yine soykırım demektir; bu nedenle Filistinlilerin sömürge olmaktan kurtulmasını savunmak yasaktır!

İşte İsrail’in soykırım rantını nasıl kullandığının sonuçlarından biri… 

Böylece 40 günde yarısı çocuk ve kadın 12 binden fazla sivili katletmelerini perdelemeye çalışıyorlar. Açık açık Filistinlilere uygulanan etnik temizliği, soykırımı, sürgünü, hatta nükleer bombalarla yokedilmelerini savunuyorlar. 

Bir halkın, başına gelmiş bir büyük acının aynısını başka bir halka reva görebilmesi… 

Hitler’in zulmüne uğrayanların çocuklarının Hitler’leşebilmesi…

İnsanlığın büyük utanç günlerinden geçiyoruz ne yazık ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2023

2 Yorum

AKP neden caydırıcı adım atmıyor?

İsrail’in Gazze’ye terör saldırısı 40 günü geçti; neredeyse tüm dünya İsrail’in saldırısına karşı ama İsrail durdurulamıyor.

Neden? Yanıtını 19 Ekim’de bu köşede “Kınama değil eylem zamanı” başlıklı makalede yazdım. ABD onaylı İsrail saldırılarının lafla değil, ABD’yi ve İsrail’i sıkıştıracak eylemlerle, yaptırımlarla durdurulacağını belirttim, yapılacak 10 eylemi/yaptırımı listeledim.

Güney Amerika kadar olamadılar

Ancak 40 gündür Arap-İslam dünyası, ABD-İsrail’i caydırabilecek tek yaptırım adımı atmadı. Öyle ki “Filistin davamız” diyen bu ülkeler, Güney Amerika ülkelerinin bile gerisinde kaldı.

Kolombiya başta Güney Amerika ülkeleri İsrail’e karşı kınamanın ötesine geçerek somut adımlar attılar; insanlığa karşı suçları nedeniyle İsrailli diplomatları ülkelerinden kovdular. Hatta silah ambargosu adımı attılar. Örneğin Kolombiya Cumhurbaşkanı PetroGazze’de ateşkes talebine karşı oy kullanan veya çekimser kalan üretici ülkelerden silah satın almayacağını” bile ilan etti.

Ancak tüm bu süreçte Arap-İslam ülkeleri İsrail’le ticari ilişkilerini sürdürdüler. Hatta Mısır’ın İsrail’le doğalgaz ticareti kasım ayında yüzde 60 arttı (Harici, 14.11.2023). Kısacası Türkiye’den Ürdün’e, BAE’den Katar’a, hemen her ülke İsrail’le ticaretini sürdürdü.

Neyse ki dün bu konuda nihayet olumlu bir adım geldi: Ürdün Dışişleri Bakanı Ayman Safadi, İsrail’e güneş enerjisi sağlama anlaşmasından çekileceğini duyurdu (cumhuriyet.com.tr, 17.11.2023).

Bakalım bu adımların devamı gelebilecek mi? Örneğin Ürdün ve Mısır enerji alışverişini, BAE, Katar ve diğerleri ticareti kesebilecek mi?

Asıl önemlisi, Ankara ne yapacak? Zira hem ABD’yi hem de İsrail’i frenleyebilecek asıl kozlar Ankara’nın elinde.

Kola-kahve aldatmacası

Ancak AKP ve MHP’den gele gele kola-kahve eylemi geldi. Bakkaldan kola alıp yerlere dökerek, müşterilerin ellerindeki kahveleri alarak İsrail’e “sert tepki” gösteriyorlar!

Bakkaldan kola alıp yere dökünce İsrail’e yaptırım uygulanmış olmayacağını, tersine para kazandırılmış olacağını düşünemeyeceklerini sanmıyorum. Bu türden eylemleri, hiçbir şey yapılmıyor denilmesin diye, “toplumun gazını almak” amacıyla yapıyor olmalılar ancak…

İsrail’le “one minute” krizinde de benzeri yaşanmıştı: İktidar İsrail’e karşı en sert sözleri sarf ediyor ama İsrail-Türkiye ticareti her yıl arıyordu! Bugün de öyle.

Erdoğan dünyada İsrail’e karşı en sert sözleri söyleyen siyasetçilerin başında geliyor. Ancak ABD ve İsrail’e karşı caydırıcı olacak türden adımları atmıyor: İsrail’e istihbarat sağlayan Kürecik Radarını kapatmıyor, İsrail’e askeri destek veren ABD’nin İncirlik uçuşlarını durdurmuyor, Ceyhan’dan İsrail’e giden yakıt dolu gemileri engellemiyor, NATO mekanizmasına dahil edilen İsrail’in o mekanizmadan çıkarılması için adım atmıyor, örneğin “NATO İsrail’le ortaklık mekanizmasını bozana kadar NATO’nun genişleme stratejisini (ve İsveç’in üyeliğini) onaylamayacağım” demiyor…

AKP’lilerin sorgulaması gereken durum

Erdoğan’ın sözlerinin sertliği İsrail’i durdurmuyor ama Erdoğan’ın elinde ABD’yi dizginleyecek, İsrail’i caydıracak çok değerli kozlar var.

Peki Erdoğan neden bu caydırıcı adımları atmıyor? Zamanında Ecevit’in, hatta Demirel’in bile atabildiği adımların tekini bile neden Erdoğan atamıyor?

Filistin konusunda duyarlı AKP tabanının işte bunu sorgulaması gerekiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2023

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın