Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Çin ve Rusya’ya açılan “özel savaş”

Sadece Rusya değil, Çin de terörün hedefinde. Moskova’daki saldırının öncesinde ve sonrasında, Çin doğrudan Pakistan’da hedef alındı:

1) 20 Mart’ta, Çin’in işlettiği Gwadar Limanı idari binasına düzenlenen ilk saldırıda beş güvenlik personeli öldü.

2) 26 Mart’ta Dasu Hidroelektrik Santrali projesinde görevli personeli taşıyan servise saldırıda beş Çinli, bir Pakistanlı personel öldü.

Kuşak ve Yol’a saldırı

Gwadar Limanını bu köşede birkaç kez ele almıştık. Kuşak ve Yol’da kritik öneme sahip ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun parçası.

Önemi şu: Çin gemileri Arap/Fars Körfezi’nden çıkınca Pakistan’daki Gwadar Limanına demirliyor, petrol limandan boru hatlarıyla Pakistan’ın kuzeyine ve Çin’in Kaşgar kentine ulaştırılıyor. Çin bu şekilde hem yol ve yakıt tasarrufu sağlıyor ama daha önemlisi, ABD’nin etkili olduğu Malaka Boğazını baypas etmiş oluyor. Petrolün bağlandığı Kaşgar ise Sincian-Uygur Özerk Cumhuriyeti’nin batısında. (Bu arada Keşmir bölgesi de Çin, Hindistan ve Pakistan’ı birleştiren coğrafyadadır. Yani ABD’nin Uygur ve Keşmir meselelerine burnunu sokması, enerji-politik nedenledir.)

20 Mart’ta terör saldırısına uğrayan Gwadar Limanı idari binası da limana 7 km mesafedeydi ve doğrudan Çin hedef alınmıştı.

26 Mart’taki saldırıda hedef alınan servis aracı ise Dasu Hidroelektrik Santrali projesinde çalışanları taşıyordu. Pakistan’ın Hayber Pahtunhva eyaletindeki santral, Çin-Pakistan ekonomik işbirliğinin önemli işlerinden biri.

Özetle bir haftada iki kez, teröristler, Çin’in Pakistan’daki kurum ve projelerini hedef almış oldu.

İran-Pakistan-Çin hattı

Gwadar Limanına saldırıyı Belucistan Kurtuluş Ordusu’na (BLA) bağlı Majeed Tugayı üstlendi. Tam burada anımsamamız gereken bir olay daha var.

IŞİD’in İran’da 3 Ocak’ta terörist saldırılar düzenlediği süreçte, Belucistan Kurtuluş Cephesi de İran’ı hedef almıştı. İran sonrasında Pakistan topraklarında bu örgüte misilleme düzenlemişti. İki ülke arasında kısa süreli bir gerginlik oluşmuştu.

İran’ın eş zamanlı olarak farklı terör örgütleri tarafından hedef alınması elbette tesadüf değildi.

3 Ocak’ta İran’ı hedef alan saldırılardan sonra işaret etmiştik: ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığının gerekçesi IŞİD’le mücadeleydi. Irak hükümetinin “IŞİD bitti, topraklarımı terk et” dediği süreçte IŞİD aktif hale geliyor ve İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de terör eylemleri düzenliyor, “kullanışlı düşman” olarak ABD’nin askeri varlığının sürmesine gerekçe üretiyor!

IŞİD 22 Mart’ta bu kez Moskova’da ortaya çıkıyor. 20 ve 26 Mart’ta ise Çin BLA tarafından Pakistan’da hedef alınıyor.

Bunlar tesadüf mü?

ABD’ye yarayan terör

Moskova’ya terörist saldırıyı incelediğim son makalemi şu sözlerle bitirmiştim: “Orta Asya’dan Ukrayna’ya, Irak ve Suriye’den Karadeniz’e, geniş coğrafyamızda çok boyutlu bir güç mücadelesi sürmektedir; sadece faile işaret eden parmaklara bakmak aldatıcı olabilir, o nedenle geniş siyasi arka plana bakılmalıdır.”

Nitekim Rusya Devlet Başkanı Putin de “Terör saldırısının kimin eliyle gerçekleştirildiğini biliyoruz, ilgi odağımızda ise azmettirenler var” diyerek saldırıyı üstlenen IŞİD’i azmettirenlere işaret etti.

Emperyalist ABD’nin hedefinde hangi ülke varsa, o ülkeyi hedef alan terörist saldırılar yaşanıyor. Adları ne olursa olsun, o terörist örgütlerin saldırıları son tahlilde ABD’ye yarıyor.

Çünkü terör, ABD’nin “özel savaş” yönteminin bir parçasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2024

3 Yorum

Moskova’ya terörist saldırının siyasi arka planı

22 Mart’ta Moskova’da bir konser salonunu hedef alan ve 130’dan fazla insanın ölümüne yol açan terörist saldırı, Rusya’nın da merkezinde olduğu geniş coğrafyamızdaki güç ilişkileri açısından dikkat çekici.

O nedenle saldırının siyasi arka planını analiz etmeliyiz öncelikle…

ABD IŞİD’e, Rusya Ukrayna bağına işaret ediyor

Moskova’daki terörist saldırının ortasında, daha operasyon sürerken, ABD’li yetkililerin “saldırıya Ukrayna’nın ya da Ukraynalıların dahli olduğuna ilişkin bir emare yok” açıklaması yapması, fazlasıyla şüpheli.

Oysa Putin başta Rus yetkililer “Ukrayna bağı”na işaret ediyor, teröristlerin Ukrayna’ya geçme hazırlığındayken yakalandığının altını çiziyor.

Öte yandan saldırıyı IŞİD’in üstlenmesi meseleyi daha da ilginç kılıyor. ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD, ağırlıklı olarak üç aydır “yeniden” sahnede: ABD’nin hedef aldığı ülkelerde; İran, Türkiye, Irak, Suriye ve Rusya’da saldırılar düzenliyor!

3 Ocak’ta İran’ı, 22 Mart’ta Rusya hedef alan kanlı saldırılar, yeri, büyüklüğü ve etkisi bakımından iki ülke için de ilkti. Bu iki takvim arasında, Irak, Suriye ve Türkiye’de de IŞİD eylemdeydi.

YPG devletçiği kaldıracı olarak IŞİD

Bölgenin son dönemdeki en önemli tartışma konularının başında, ABD’nin askeri varlığı sorunu geliyor. Rusya, İran ve Türkiye’nin oluşturduğu Astana Platformu’nun da ele aldığı konulardan biri bu.

İşte ABD’nin Irak ve Suriye’den çıkarılmasının gündeme geldiği, Iraklı yetkililerin “IŞİD bitti, topraklarımızda ABD’ye gerek yok” dediği ve “IŞİD karşıtı koalisyonun” varlığının müzakere edilmeye başlayacağı süreçte IŞİD ortaya çıktı ve üç aydır saldırılar düzenliyor.

IŞİD, 2014’ten itibaren ABD tarafından PYD/YPG’ye uluslararası meşruiyet sağlamanın aracı olarak değerlendirilmişti. “Kötü IŞİD’e karşı insanlığı savunan iyi PYD/YPG” teması Atlantik medyasında ince ince işlendi. Böylece Suriye’nin kuzeyinde bir PYD/YPG devleti yolunun taşları döşenmiş oldu.

Ancak ABD’nin Irak’tan çekilmesi demek, Suriye’den de çekilmeye mecbur kalması demekti. ABD’nin Suriye’den çekilmesi ise PYD/YPG devleti inşa sürecinin çökmesi demekti.

İşte IŞİD’in tam da bu süreçte, ABD’nin bölgedeki varlığını sürdürmesine gerekçe üretecek şekilde yeniden aktif olması, elbette onun “kullanışlı düşman” olma özelliğiyle ilgiliydi.

Ukrayna cephesine özel savaş ihracı

Meselenin Ukrayna cephesi boyutu da önemli. ABD’nin daha çatışmanın ortasında parmağıyla IŞİD’i gösteren tutumu karşısında, Rus yetkililerin “Ukrayna bağı”na dikkat çekmesi önemli. Önümüzdeki günlerde netleşecektir.

Bu boyut konusunda bir siyasi arka plan analizinde altını çizebileceğimiz iki unsur var:

1) “Nuland’ın isrifası”nı ele aldığım 22 Mart tarihli son yazımda anımsatmıştım. Kiev’i son olarak 31 Ocak’ta ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Ukrayna operatörü Nuland, buradan Putin’e “savaş alanında güzel sürprizler” sözü vermişti!

2) “Ukrayna’ya özel savaş ihracı” başlıklı 2 Mart tarihli yazımda iki olasılığı incelemiştim: “ABD ve İngiltere nasıl ‘uzun savaş’ sürdürecek? Ya Ukrayna’ya ‘savaşacak asker’ gönderecekler ya da Ukrayna’ya ‘özel savaş’ ihraç edecekler.”

Kısacası, Orta Asya’dan Ukrayna’ya, Irak ve Suriye’den Karadeniz’e, geniş coğrafyamızda çok boyutlu bir güç mücadelesi sürmektedir; sadece faile işaret eden parmaklara bakmak aldatıcı olabilir, o nedenle geniş siyasi arka plana bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mart 2024

2 Yorum

Nuland’ın istifası: Ukrayna stratejisinin çöküşü

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın istifası sıradan bir olay değil. Çünkü hem Nuland sıradan bir diplomat değil, hem de istifasının gerisinde “istifaya zorlanma” işaretleri var.

İstifanın nedenlerine geçmeden önce, bilmeyenler için Nuland’ı tanıtalım:

Kurabiyeci diplomat

Victoria Nuland, her şeyden önce ABD’nin “operasyonel” diplomatlarındandı.

Ukrayna’da 2014’te düzenlenen “turuncu darbe” sırasında eylemcilere dağıttığı kurabiyelerle hafızalara kazınan Nuland, Rusya’yı hedef alan Ukrayna stratejisinin uygulayıcılarındandı.

Hatta Nuland, “Ukrayna halkının jeopolitik yönelimini” değiştirmek için yaklaşık 5 milyar dolar harcadıklarını da övünerek açıklamıştı.

İllüzyonist Atlantik medyası tarafından “demokrasi” diye pazarlanan 2014’teki Maydan olayları, yani turuncu darbe, arkasında bizzat ABD’nin olduğu ve Rusya’yı hedef alan kapsamlı bir operasyondu.

Bizzat ABD Başkanı Barack Obama, 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda ABD’nin bu hükümet darbesindeki rolünü ortaya koymuştu: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Kısacası Nuland’ın elinden yenilen, aslında kurabiye değildi; Ukrayna’nın Rusya’ya karşı “ileri karakol” yapılmasında yutulan zokaydı!

Nuland’ın son başarısızlığı

Bugün sürmekte olan Ukrayna-Rusya savaşı, gerçekte 2014’te başlayan bir Rusya-ABD çatışmasıdır.

Ve tüm bu süreç boyunca, Nuland hep başrolde oldu. Son olarak 31 Ocak 2024’te Kiev’i ziyaret eden Nuland, buradan Putin’e “savaş alanında güzel sürprizler” sözü vermişti! Sözünü tutamadan istifa etmek zorunda kaldı.

Nuland’ın son görevi, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski ile Genelkurmay Başkanı Zalujni arasındaki sorunları çözmekti. Çözemedi, Zelenski yeni bir genelkurmay başkanı atadı, Zalujni Londra’ya büyükelçi olarak gönderildi.

ABD’nin Ukrayna hesabı tutmadı

ABD’de Nuland’ın istifası sonrası ona ateş püskürenler, izlediği çizginin doğurduğu sonuçlara tepki gösterenler var. Bunlardan biri de CIA’in eski üst düzey yetkililerinden olan terörle mücadele uzmanı ve gazeteci Philip Giraldi. Eski CIA yetkilisi Giraldi, “Nuland’ın ABD-Rusya ilişkilerini bozarak dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirdiğini” belirtti.

Kurabiyeci Victoria Nuland’ın “kötü mirası” ortada. Ama meseleyi şöyle de yorumlayabiliriz: Nuland’ın istifası, uygulayıcısı olduğu Ukrayna stratejisinin çöküşüyle ilgilidir. Çünkü:

– 2014’teki darbe sonrasında Ukrayna’yı NATO’ya üye yapacaklardı, olmadı. Tersine Donbas’taki Rus nüfusun yaşadığı bölgeler bağımsızlık kararı aldılar. Bağımsızlık kararı alan bölgelerden Kırım Rusya’ya katıldı.

– Sonrasında Ukrayna cephesi üzerinden Rusya’yı gerileteceklerini düşündüler, olmadı. Bu kez Kırım’dan sonra Donbas cumhuriyetlerini de kaybettiler.

– Güya yaptırımlarla Rusya’nın ekonomisi bozulacak ve muhalefet Putin’i devirecekti; tersine Avrupa ekonomileri bozuldu, Putin yüzde 88 ile başkanlığını pekiştirdi.

Kısacası ABD’nin Ukrayna stratejisi başarısız oldu, Putin Ukrayna’nın hem en önemli sanayi bölgesini hem de Karadeniz açısından en kritik olan yerleri Rusya’ya kattı.

Olan Nuland’ların kurabiyesini yiyerek “zehirlenen” Ukraynalılara oldu. Yönetenlerin emperyalistlerin çıkarlarına alet olduğu yerde, bedelini kanlarıyla hep yoksul halk ödüyor ne acı ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2024

2 Yorum

Erdoğan-Bahçeli muhtaçlığı

Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” sözlerini daha önce bu köşede “Erdoğan’ın finali” başlığıyla yorumlamıştım. (11.3.2024).

Elbette Erdoğan bırakmayı düşünmüyordu, bu sözü “kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım”dı.

Ve o makalede, Erdoğan’ın şu hedefine işaret etmiştim: “Erdoğan belediyeleri kazanırken aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece ‘yasanın verdiği yetkiyle son seçim’den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.”

Erdoğan’a yalvaran Bahçeli

Hafta sonu MHP’nin kurultayı vardı. Bahçeli kurultay konuşmasında Erdoğan’ın o sözüne de değindi: “Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.”

Adeta Erdoğan’a yalvaran, “bizi bırakma” diyen Bahçeli’nin bu tutumu siyaset biliminin konusu olmayı aşmaktadır.

Peki Erdoğan nasıl ve neye dayanarak bırakmayacak? İki olasılık var:

1) Anayasanın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”

Biliyorum, şu anda çoğunuz iki değil, üç diyorsunuz, haklısınız. Haklısınız ama ne yazık ki ana muhalefet partisinin muhalefet edememesi nedeniyle, Erdoğan “ikinci dönemi” için yasallık kazanmış oldu!

Erdoğan’ı değil, anayasayı mağdur ettiler

Mayıs 2023 seçimi öncesinde ısrarla belirtmiştik: Anayasanın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.”

Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise “Erdoğan’ın 3. dönem adaylığına itirazımız yok” demişti. Neye göre itirazı yoktu? Tamam Erdoğan’ın adaylığı anayasaya aykırıydı ama Erdoğan mağdur edilmemeliydi!

Ve Erdoğan’ı değil, anayasayı mağdur ettiler!

Erdoğan Anayasa’ya aykırı şekilde üçüncü kez seçildi ve ne yazık ki 2014’teki ilk seçilişini “eski sistem” diye elbirliğiyle iptal edip, ikincisini ilk, üçüncüsünü iki haline getirdiler! Oysa mesele sistem meselesi değil, anayasa meselesi. Yeni bir anayasa yapılmadı, bu anayasa o sistemde de bu sistemde de vardı ve 101. maddesi aynı şekilde “iki kez” sınırı koyuyordu!

Bahçeli olmasa Erdoğan kazanamaz

2) Erdoğan’ın devam edebilmesinin ikinci yolu ise tümden yeni bir anayasa yapılmasıdır. Böylece şu kadar seçim bu kadar başkanlık diye uğraşmayıp, ömür boyu başkanlık modeline geçebilirler!

Nasılsa dün “Erdoğan anayasaya uymuyorsa, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek Erdoğan’a “tek adam rejimi” kapısı açan Bahçeli var! Bugün de çantasından başka bir tavşan çıkarır…

Çıkarır da nasıl olabiliyor bu? Erdoğan’ın ilk kez cumhurbaşkanı seçildiği 2014’te ona en sert muhalefeti yapan, bu köşede yer veremeyeceğimiz ifadeleri kullanan, en hafifinden “Erdoğan senden cumhurbaşkanı olmaz” diyen Bahçeli, çok değil üç yıl sonra “anayasayı Erdoğan’a uydurma” aktörü oldu, bugün de “bizi bırakamazsın” diye yalvarıyor…

Çünkü Erdoğan Bahçeli’ye, Bahçeli de Erdoğan’a muhtaç: Bahçeli olmasa Erdoğan 2018 ve 2023’te cumhurbaşkanı seçilemezdi, Erdoğan olmasa Bahçeli 27 yıldır MHP Genel Başkanı olamazdı.

Sonucu ortada, MHP’den en az şu andaki MHP kadar büyüklükte İYİP çıktı, İYİP’ten de onu geçme potansiyeli taşıyan Zafer Partisi çıktı. MHP’nin üç parça olması pahasına o koltuk korundu, korundu çünkü o koltuk Erdoğan’a da koltuk hediye ediyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2024

2 Yorum

Stratejik kapan

Türkiye’nin sosyalistleri, 70 yıldır o gerçeğe işaret ediyordu. Bugün bizzat NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg söylüyor. NATO içinde hiçbir ülkenin kendi başına savunma planlaması yapamayacağını, kimin hangi savunmayı yapacağından hangi silahı üreteceğine NATO’nun karar vereceğini belirtiyor…

Anımsayacaksınız, Savunma Sanayii Başkanı Haluk Örgün 18 Şubat’ta Antalya’da yaptığı konuşmada, başkanlık bünyesinde bir NATO müdürlüğü kuracaklarını müjdelemiş, ben de 19 Şubat’ta bu köşede, “nereden çıktı bu NATO müdürlüğü” diye itiraz etmiştim.

İtiraz etmiştim çünkü bir NATO müdürlüğü, belki de en çok Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesine tersti! Çünkü bu kurum, ABD’nin silah ambargosuyla yüzleşilen acı durum karşısında bulunan Aselsan (1975) ve Havelsan (1982) çarelerinin üzerinde inşa olmuştu 1985’te…

Silahta ABD/NATO’ya bağımlılığın acı faturası karşısında bağımsız ve ulusal silahlanma demekti. 40 yıl sonra oraya bir NATO müdürlüğü yerleştirmek, vahimdir.

Bağcıoğlu’nun itirazı

Peki nereden çıkmıştı bu NATO müdürlüğü? Doğrusu konu ne siyasette ne de basında hak ettiği önemi bulmadı.

Neyse ki bir hafta sonra CHP’nin Milli Savunma Bakanlığından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı emekli Tümamiral Yankı Bağcıoğlu gazetemizden bu girişime önemli bir itirazda bulundu. Gerekçeleriyle bu girişimin yanlışlığına işaret etti. (Cumhuriyet, 26.2.2024).

Ancak “yerli ve milli” iktidarın temsilcileri, Savunma Sanayii Başkanlığı’nda bir “NATO müdürlüğüne” neden ihtiyaç duyulduğunu bir türlü doyurucu şekilde açıklamadılar.

Ama yanıtı yaklaşık bir ay sonra ortaya çıkacaktı… Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, “7. Türkiye-ABD Stratejik Mekanizma Toplantısı”nda, savunma sanayi alanında işbirliğine odaklı bir diyalog grubunun kurulduğunu duyurdu. (AA, 13.3.2024).

Jeffrey’in mesajları

Açık ki ABD stratejik mekanizmayı, stratejik kapan gibi kullanıyordu. “Türkiye-ABD Savunma Ticareti Diyaloğu” ve Savunma Sanayii Başkanlığında “NATO müdürlüğü”, Türk-Amerikan ilişkilerindeki “S-400 – F-35” tıkanmasını açacak kilit olarak görülüyor olmalı…

Baksanıza, tam da bu süreçte, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey sahneye çıktı ve ilginç mesajlar verdi. Türkiye’de 80’lerin ortalarından itibaren çeşitli düzeyde ABD memurluğu yapan deneyimli Jeffrey, TRT Haber’de şunları söyledi:

– CAATSA yaptırımlarının modası geçmiş durumda. Zaten Rusya’yla ilgiliydi, Türkiye ile alakası yoktu.

– Türkiye’nin S-400 satın almasının stratejik bir önemi yok, Türkiye’ye Rus silah akışı yok. Sorun yok.

– S-400 meselesini halletmenin bir yolunu bulabiliriz. S-400 sistemi hiç devreye alınmadı. Kapatılması durumunda F-35’ten elde edebileceğiniz istihbarat üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Diplomatik veya siyasi bir önemi yoktur.

– Suriye’de çalışmak için tercih edilen ortak Türkiye’dir.

– Orta Asya’nın tamamen Rusya ya da Çin’in kontrolüne geçmesini nasıl önleyebiliriz? Türkiye ile çalışmak, daha çok savunma ile ilgili…

ABD’nin çalıştığı oyun planı

Denilebilir ki bunlar ABD’nin bir emekli memurunun görüşleridir. Elbette öyle ama Jeffrey’in şu sözleri, bu görüşlerin ağırlık kazanmaya başladığına işaret ediyor: “Ama Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Victoria Nuland’ın Türkiye’de olası bir F-35 seçeneğinden bahsederken herkesi şaşırtacak kadar iyimser olduğunu fark ettim.” (TRT Haber, 11.3.2024).

Irak ve Suriye’den çekilmeye zorlanan ABD’nin, hele de Türkiye-Irak güvenlik görüşmeleri sürecinde yeni bir oyun planı çalıştığı anlaşılıyor. Washington’un, savunma-silahlanma kartı ile Ankara üzerinde kontrol oluşturabilmeyi hesapladığı görülüyor. Baksanıza bir anda uçak motoru dahil pek çok konuda “ortak üretim” havuçları basına servis edildi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2024

1 Yorum

Tek savunma, tek planlama

NATO’nun önündeki en sıcak tartışma konularından biri, 1 Ekim’de kimin genel sekreter olacağıdır.

ABD, İngiltere ve Almanya’nın adayı Hollanda Başbakanı Mark Rutte. Ancak ilginç bir şekilde Romanya Devlet Başkanı Klaus Iohannis de adaylığını açıkladı.

Genel sekreter oybirliğiyle seçileceğinden ve Romanya kendine oy vereceğinden, bir uzlaşma olmadığı taktirde bir tıkanma yaşanacağı görülüyor. Bu, 2014’ten beri genel sekreter olan Jens Stoltenberg’in belki de beşinci uzatma almasına neden olacak…

NATO içinde iki sınıf

Peki sorun ne? İsimlerin ve ülkelerin rekabeti mi? Hem Iohannis’in hem de bazı Baltık ülkesi liderlerinin açıklamaları, daha derinde “iki NATO, iki AB” tartışmasının yürüdüğüne işaret ediyor.

Örneğin Estonya Başbakanı Kaja Kallas, “NATO’da birinci sınıf, ikinci sınıf ülkeler konusu var. Eşit miyiz, değil miyiz” diye soruyor.

Örneğin Eski Letonya Savunma Bakanı Artis Pabriks, “Bize yeterince danışılmadığını düşünüyoruz” diyor.

Kısacası Avrupa içindeki “Batı” ile “Orta ve Doğu Avrupa” ayrışması, NATO’ya da yansımış görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bu ayrışmayı, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine liderlik yapabilmeye çevirme peşinde…

Stoltenberg’in işaret ettiği asıl mesele

Anadolu Ajansı’ndan Nazlı Yüzbaşıoğlu, 1 Ekim’de dördüncü uzatması bitecek olan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile önemli bir söyleşi yaptı.

Yüzbaşıoğlu, Stoltenberg’e “AB’nin savunma sanayi yeteneğini geliştirmeye dönük yeni stratejisi”ni de sormuş. Stoltenberg’in yanıtı, biz NATO karşıtlarının anlatmaya çalıştığı “asıl meseleyi”, çırılçıplak ortaya koymuş:

“İyi olmayan şey; NATO’nun çabalarını mükerrer kılmak, rekabet etmek ve üst üste bindirmektir. Örneğin; iş müttefiklerimizin neye yatırım yapacaklarına karar vermesi ve kabiliyet hedeflerinin belirlenmesine geldiğinde, bu NATO’nun temel sorumluluğudur. Savunma planlamasının bir parçasıdır. Çünkü doğru bir kolektif savunma, savaş alanında da birbirini tamamlayan unsurlara dayanmak zorundadır. Dolayısıyla NATO’nun savunma planlaması, her bir müttefik için belirli kabiliyet hedefleri belirlemek, NATO’nun işidir.

“NATO içinde elbette iki kanatlı savunma planlama süreçlerimiz olamaz. Hem NATO hem de AB üyesi olan NATO müttefiklerinin iki ayrı hedefi olamaz. Yani iki hedef birden olamaz. NATO’nun temel kabiliyeti, standartlar da NATO’nun belirlediği bir şey olmalıdır. NATO müttefikleri arasında yeni bariyerler kurmak, kolektif savunmayı güçlendirme çabalarımızı baltalayacaktır.” (AA, 15.3.2024).

NATO’da Türkiye’ye verilen rol

Yani Stoltenberg, özetle başlığa çıkardığımız mesajı vermiş oluyor: “Tek savunma, tek planlama.”

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, NATO içinde hiçbir ülkenin kendi başına savunma planlaması yapamayacağını, kendi başına silahlanmaya soyunamayacağını ve tek standarda uymak zorunda olduğunu; kimin hangi savunmayı yapacağından hangi silahı üreteceğine NATO’nun karar vereceğini belirtiyor.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkıyoruz zaten. Çünkü burada temel sorun şu: Tek savunma planlaması olacaksa, bu kimin savunma planlaması olacak, hangi ülkenin savunması esas alınacak, hangi ülkenin güvenlik çıkarı belirleyici olacak? Yanıt ortada: ABD.

Türkiye de diğer NATO ülkeleri de ABD’nin savunma planlamasına tabi. Dün, ABD o planlamayı SSCB’nin Avrupa’ya saldırı olasılığına karşı yapmış, bu nedenle de Türkiye’ye, Avrupa’ya zaman kazandırma görevi verilmişti; Ankara “oyalayıcı faktör”dü. Yani NATO’nun Türkiye’yi savunması değil, Avrupa’nın savunulmasında Türkiye’nin feda edilmesi söz konusuydu!

Yerimiz bitti, ama bu çok önemli konuya devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2024

1 Yorum

ABD’nin Gazze’de üs planı

ABD ve AB, Gazze’ye gıda ve ilaç yardımı ulaştırmak için bir deniz koridoru oluşturdular: “Güney Kıbrıs – Gazze Deniz Koridoru.”

Hem Amerikalı hem Avrupalı yetkililer, karadan yardım ulaştırmanın mümkün olmaması nedeniyle bu deniz koridoruna yöneldiklerini açıkladılar.

Peki Gazze’nin beş sınır kapısı varken yardımlar neden karadan ulaştırılamıyor? Çünkü İsrail karadan yardım ulaştırılmasına izin vermiyor. Peki karadan yardım ulaştırılmasına izin vermeyen(!) İsrail, neden denizden izin veriyor?

Bombaya yardım kolisi örtüsü

Washington ve Brüksel’in planı şu: AB ülkeleri yardımları Güney Kıbrıs’a gönderecek. İsrail, Güney Kıbrıs’ta kargoları kontrol edecek. Ardından yardımlar gemilerle Gazze kıyısına gelecek. ABD Gazze kıyısında “seyyar bir liman” inşa ederek yardımların karaya ulaşmasını sağlayacak.

Plana dair çok önemli birkaç konu var: Bir kere Pentagon’un açıklamasına göre ABD’nin seyyar liman kurması 60 günü bulacak. Demek ki İsrail’in en az 60 gün daha Gazze’ye saldırmasına, Gazze’yi ablukada tutmasına seyirci kalacaklar. Şöyle de söyleyebiliriz: Emperyalist ABD ve AB, Filistinli çocuklara mama ve ilaç verip dünyanın baskısını yumuşatırken, İsrail de Filistinli öldürmeye devam edecek. Yani bombayı yardım kolisiyle örtmüş olacaklar!

İsrail’i gaz merkezi yapma hedefi

Öte yandan İsrail, bu planın gereği olarak Güney Kıbrıs’ta bir liman kiralayacak. Böylece ne olmuş olacak? ABD’nin Gazze’de, İsrail’in de Güney Kıbrıs’ta kullanacağı limanları olacak.

Mesele sadece yardım olabilir mi? Başta sorduğumuz soruyu yineleyelim: ABD ve AB’nin karadan yardım yapmasına izin vermeyen(?) İsrail, bu ülkelerin denizden yardım yapmasına neden izin(!) veriyor?

Yanıtın bir bölümü Doğu Akdeniz’in enerji-politiğinde: Gazze’nin 30 km açığında bazı araştırmalara göre 100, bazı araştırmalara göre de 280 milyar metreküp doğalgaz var.

İleri karakolu olarak İsrail’in güvenliğini garanti etmek isteyen ABD, bunun yolu olarak İsrail’i bölgenin enerji-politik güç merkezi yapmaya çalışıyor. Doğu Akdeniz’deki saflaşma, Körfez gazını Avrupa’ya ulaştırmak için boru hatlarıyla İsrail’e taşıma projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan İsrail merkezli bir yol oluşturmak gibi hamleler bu amaçlaydı.

Biden’ın Netanyahu’ya mesajları

Meselenin bir yönü de şu: 7 Ekim bir kırılma, bir milat. 7 Ekim, toprağa gömülmeye çalışılan Filistin Devleti’ni yeniden gündeme getirdi. Öyle ki, Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” çıkışının getireceği kaçınılmaz sonuç karşısında, ABD kendisi “iki devletli çözümü” mecburen savunmaya başladı. Böylece hem süreci hem de sonucu kontrolünde tutabilmeyi hesaplıyor. Ancak Netanyahu yönetimi buna yanaşmıyor.   

Biden yönetimi bu nedenle gerekirse Netanyahu’yu tasfiye edeceğinin işaretlerini verdi: Gantz’ın ABD’ye davet edilmesi, Netanyahu’nun buna “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyerek tepki göstermesi, ABD İstihbarat Direktörlüğünün “Netanyahu’nun sağcı koalisyonu tehlikede, İsrail’de hükümete karşı büyük protestolar bekleniyor, daha ılımlı bir hükümet olası” içerikli raporu ve bu raporun Tel Aviv’de “Washington’un darbe girişimi” olarak yorumlanması…

Özetle Gazze’ye yardım ulaştırmak için Güney Kıbrıs’tan bir deniz koridoru açılması ve ABD’nin Gazze’de liman kurması, gerçekte Washington’un bir üs elde ederek, daha resmi kabulünden önce Filistin Devleti’nin boğazına sarılması demektir. Çünkü ABD’nin stratejisi İsrail’i gaz merkezi yaparak güvenliğini garanti etmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mart 2024

1 Yorum

Erdoğan’ın finali

Kemalist kesimde bile var bu hata; “Türkiye’nin 1946’da demokrasiye geçmesiyle…” diye başlarlar cümlelerine. Böylece Türkiye’de 1946’dan önce demokrasinin olmadığını belirtmiş, haliyle muhafazakârların ve liberallerin hoşuna gidecek şekilde, Atatürk döneminin antidemokratik olduğuna işaret etmiş olurlar!

Oysa 1946’da geçilen şey demokrasi değil, çok partililiktir.

Atatürk’ün Altı Ok’undan birinin adının demokrasi olmamasını da yanlış bir şekilde “Türkiye 1946’da demokrasiye geçti” cümlesine dayanak yaparlar. Oysa demokrasi Altı Ok’ta vardır: Halkçılık.

1921 Anayasa’sına temel oluşturan 1920 tarihli Halkçılık Programı, kelimenin tam anlamıyla demokrasidir. Zaten demokrasi, en yalın haliyle, halkın kendi geleceğini belirlemesidir. Halkçılık Programı, şuralar (meclis) sistemidir. Halkın nahiye şurasından başlayarak, kaza, vilayet ve en üstte merkez şura ile kendi kendisini temsilciler eliyle yönetmesidir.

Halkçılıktan yarım demokrasiye

Demokrasi, öyle bulanık bir kavram haline getirilmiştir ki asıl demokrasi olan halkçılığımız bile, kendi aydınlarımız tarafından demokrasi sayılmamaktadır. Varsa yoksa ABD’nin liberal demokrasisi!

Oysa ABD’nin liberal demokrasisi, halkçılığın yanında, hele de sosyalist demokrasinin yanında en az demokratik olanıdır. Bir kere demokrasi, ikisi de birbirinin aynısı olan iki parti modeli ile uygulanır. Adayları seçiciler seçer, seçilen aday da gerçekte en yüksek seçim fonunu oluşturan kişidir. Dolayısıyla asıl seçen sermayedir. Yani liberal demokrasi, fiilen sermayenin halk üzerindeki diktatörlüğüdür. Sosyalist demokrasi ise tersine halkın diktatörlüğüdür.

Ne yazık ki “Türk tipi başkanlık modeli” ile Türkiye de iki partili modele doğru zorlanıyor. Diğer partiler, ancak iki merkezin etrafında kümelenerek kendilerine yer bulmaya çalışıyor. İki merkez, müttefik olmayan ve seçime ayrı giren partileri, “rakibe hizmet etmekle” suçluyor. Tamam, bunu en çok iktidar yapıyor ama örneğin ana muhalefet de aday gösteren sosyalistleri ve komünistleri bazı bölgelerde “iktidara hizmet etmekle” suçluyor. Böylece halkın farklı eğilimlerinin temsil edilebilmesi iyice güçleşiyor.

Bu “iki merkezli” model, aynı zamanda ön seçimleri de zayıflatıyor. Böylece iktidarın zaten sandıkçılığa daralttığı demokrasi, parti içi demokrasinin de güdükleşmesiyle iyice tırpanlanmış oluyor.

Özetle 1920’nin halkçılığından, tek adam rejimine, iki merkezli modele, ön seçimsizliğe, yarım demokrasiye gerilemiş durumdayız.

Yarım demokrasinin finali

Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan, belediye seçimleri için her gün bir ilde miting düzenliyor. Haliyle Adana’dan İstanbul’a, Malatya’dan Zonguldak’a kadar tün illerde fiilen belediye başkanı adayı gibi çalışıyor.

“Tek adam rejimi”nin doğal sonucu olarak partisinde ikinci, üçüncü, beşinci sırada etkin aktör kalmadığından, kazanabilmek için tüm illerde bizzat çalışmaya mecbur. Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” demesini de “Erdoğan’ın finali” olarak değil, kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım.

Ve elbette demokrasinin de finali olarak okumak lazım. 30 yıl önce demokrasiyi “zamanı gelindiğinde inilecek tramvay durağı” olarak tanımlayan Erdoğan, 2024’te kalan yarım demokrasiye de final yaptırıyor. Çünkü seçimin görünen konusu belediye ama görünmeyen konusu da yeni anayasadır. Erdoğan belediyeleri kazanırken, aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece “yasanın verdiği yetkiyle son seçim”den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mart 2023

3 Yorum

Biden’ın Netanyahu’yu hizaya sokma girişimi

İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz yine karşı karşıya geldi. Bu kez karşıtlığın tam ortasında ABD yönetimi var.

Olay şu: ABD yönetimi, Gantz’ı Washington’a davet etti. Gantz, önce ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile ardından da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüşecek. Üstelik Gantz Washington’dan sonra Londra’ya da gidecek.

İsrail’de kaç başbakan var?

İsrail medyasına göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ziyareti “onayı alınmamış ABD ziyareti” olarak niteliyor ve “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyor!

Yine İsrail medyasına göre Netanyahu yönetimi, Washington’daki İsrail Büyükelçisi Michael Herzog’a, Gantz’ın ziyaretlerine dahil olmaması konusunda kesin bir talimat verdi.

Açık ki Netanyahu, Biden yönetiminin kendisini aşarak planladığı bu ziyareti, başbakanlığına karşı bir hareket olarak yorumluyor.

Biden’ın Netanyahu rahatsızlığı

Aslında Netanyahu’nun böyle düşünmesi kendisi açısından gayet normal. Çünkü ABD Başkanı Joe Biden, birkaç kez açık açık “Netanyahu’dan rahatsızlığını” dile getirmişti.

Biden örneğin 13 Aralık 2023’te “İsrail dünyanın desteğini kaybediyor” demiş ve Netanyahu’nun hükümetini değiştirmesi gerektiğini belirtmişti. Dahası Biden, çözüme karşıtlığı nedeniyle Netanyahu’nun da değişmesi gerektiğine işaret etmişti.

Biden son olarak 26 Şubat 2024’te NBC News’e verdiği röportajda da İsrail’in “inanılmaz derecede muhafazakâr hükümetini sürdürmesi halinde küresel desteğini kaybedeceğini” söylemişti.

Seçim yılının iki zorluğu

Peki Biden neden Netanyahu’dan rahatsız?

Çünkü Netanyahu hükümetinin Gazze’ye saldırılarını soykırım boyutunda sürdürüyor olması, ABD yönetimi tarafından savunulmakta zorlanıyor. Sadece 7 Ekim’den bu yana BM’de yapılan oylamalar incelense bile, ABD’nin nasıl da yalnızlaşmaya gittiği görülecektir.

Diğer yandan Netanyahu hükümetinin tutumu, ABD’yi Ortadoğu’daki müttefikleriyle, özellikle Körfez ülkeleriyle karşı karşıya getiriyor. Körfez ülkelerinin Çin’le ilişkilerini geliştirdiği bir süreçte, ABD’yle karşı karşıya geliyor oluşu, Washington’un çıkarları açısından meseleyi iki kat daha önemli hale getiriyor.

Ayrıca Biden’ın açık mesajlarına kamuoyu önünde tepki gösteren Netanyahu görüntüsü de, seçim yılında ABD yönetimini zorda bırakıyor. Üstelik Ukrayna faktörü de var.

Biden bu nedenle en azından İsrail-Filistin sorununda bir “ara çözüm”le seçime girmek istiyor. Bir parantez açarak belirtelim: Taktik düzlemde bir ara çözümden bahsediyoruz, stratejik düzlemde nihai çözümden değil elbette. Bu, kalıcı ateşkes üzerinden içi boşaltılmış bir Filistin Devleti kabulüne kadar uzanabilecek bir “ara çözüm”ü içeriyor.

ABD’nin Gantz sopası

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyayu hem Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ile hem de Savunma Bakanı Yoav Gallant ile derin ayrılıklar yaşıyor. Anımsayacaksınız, Gallant Netanyahu’nun ortak basın toplantısı davetini reddedip ayrı basın toplantısı düzenlemişti. Hatta İsrail medyasına göre Netanyahu, Likud içinde kendisine darbe planlandığını bile düşünüyordu.

Dolayısıyla Gantz’ın Washington’a davetini elbette Netanyahu’yu baypas etme girişimi olarak okuyabiliriz. Ama şartları düşündüğümüzde, bu hamle, daha çok Biden yönetiminin Gantz sopası ile Netanyahu’yu hizaya sokma çabası olarak değerlendirilebilir.

Bu çabanın işe yarayıp yaramadığının ilk göstergesi de “Ramazan’da ateşkes” sağlanıp sağlanmayacağıdır büyük olasılıkla…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2024

1 Yorum

Ukrayna’ya “özel savaş” ihracı

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Ukrayna’ya asker göndermek ihtimal dışı değil” çıkışı birkaç nedenle önemli. Bir kere bu, Avrupa içinde de ABD gibi “uzun savaş” isteyenlerin olduğuna işaret ediyor.

ABD ve İngiltere ikilisi, başından beri “uzun savaş” stratejisi uyguluyor. Bu nedenle daha savaşın başlarında hem Belarus sınırında yapılan barış görüşmelerini sabote ettiler hem de İstanbul’da neredeyse neticelenecek olan anlaşmayı baltaladılar.

Bugünün güncel sorusu ise şu: Büyük silah ve mühimmat desteğine rağmen, Ukrayna taarruzu bir metre bile ilerleyemedi, tersine genelkurmay başkanı değişikliği ve bazı cephelerden çekilmeyle sonuçlandı. Bu durumda ABD ve İngiltere nasıl “uzun savaş” sürdürecek?

İki yol var: Ya Ukrayna’ya “savaşacak asker” gönderecekler ya da Ukrayna’ya “özel savaş” ihraç edecekler.

Ukrayna’ya asker gönderme tartışması

Macron’un çıkışı sonrası ortaya çıkan tablo, Ukrayna’ya asker gönderme seçeneğinin, en azından şu aşamada olası olmadığını ortaya koydu. Moskova’nın Macron’a Napolyon göndermesi ve Kremlin’in asker göndermeyi doğrudan Rusya-NATO savaşı olarak yorumlaması, Washington, Brüksel ve Berlin üçgenine geri adım attırdı. Beyaz Saray da, NATO Genel Sekreterliği de, Berlin’deki şansölyelik de “Ukrayna’ya asker gönderilmeyeceğini” kesin bir dille ifade ettiler.

Savaşacak asker gönderemeyecekler ama eğitim verecek askerlerini elbette gönderecekler, zaten gönderiyorlar da…

İşte ABD’nin “uzun savaş” stratejisi için uygulayabileceği tek seçenek bu: Ukrayna’ya “eğitim misyonlarını” artırmak, diğer NATO ülkelerini dahil ederek çeşitlendirmek ve bunun üzerinden “özel savaş” uygulamak.

Nedir “özel savaş” peki? En somutu, NATO ülkeleri konsorsiyumunun Kuzey Akım’ı, yani Almanya-Rusya doğalgaz hattını havaya uçurmasıydı örneğin. Buna şimdi başka hedefleri eklemeye çalışacaklar. İpuçları zaten ortada:

Ukrayna’da 14 CIA üssü

New York Times yazdı: CIA, Ukrayna’da 14 üs kurmuş. Üslerin kurulmaya başladığı ilk tarih de gösteriyor ki hep işaret ettiğim gibi savaş 2022’de değil, 2014’te başladı.

CIA üslerinin 24 Şubat 2022’den beri arttığı ve büyütüldüğü de ortada: CIA Direktörü William Burns, 24 Şubat 2022’den beri tam 10 kez Ukrayna’yı “açık” ziyaret etti.

Ruslara göre bu üslerde ABD’li dışında İngiliz ve Fransız istihbaratçılar da var. FSB Direktörü Aleksander Bortnikov üslerin “kirli işler” için kullanıldığını söyledi.

Kırım Köprüsü’nü uçurma planı

Russia Today Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan, kendisine ulaşan bir ses kaydını açıkladı. Buna göre Alman subaylar, bazı ABD ve İngiliz subaylarının da adının geçtiği 40 dakikalık kayıtta, nasıl iz bırakmadan Kırım Köprüsü’nün bombalanacağını tartışıyorlar!

Kimler mi? Alman Hava Kuvvetleri Komutanlığı Operasyon ve Tatbikat Daire Başkanı Graefe, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müfettişi Gerhartz ve Alman Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Hava Harekat Merkezi yetkilileri Fenske ve Frostedt…

19 Şubat tarihli kaydın ortaya koyduğu bir başka gerçek ise bu isimlerin zaman zaman Ukrayna’ya gidip geldiği.

ABD için Avrupa kaybediyor

Özetle, ABD ve ortakları, Ukrayna’ya doğrudan “savaşacak asker” gönderemeyecekler ama “uzun savaş” stratejisi için “özel savaş” ihraç etmeye başladılar. Köprü uçurmak, elektrik santrali patlatmak, baraj bombalamak gibi kirli işler üzerinden savaşı olmasa da çatışmayı sıcak tutmaya çalışacaklar.

ABD’nin bu kirli işlerinden en çok kaybedenlerin başında ise yine Avrupa ülkeleri gelecek: Daha pahalı enerji, daha yüksek enflasyon, daha düşük üretim ve daha çok yoksulluk olarak… Avrupalı çiftçiler, gübreleri en sonunda parlamentoların önüne boşaltacaklar yani!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2024

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın