Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
ABD’nin 2024 Çin stratejisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/02/2024
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan 30 Ocak 2024’te Dış İlişkiler Konseyi’nde yaptığı “ABD-Çin İlişkilerinin Geleceği” başlıklı konuşmasıyla ve CIA Direktörü William Burns, aynı gün Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foreign Affairs’te yayımlanan “Casusluk ve Devlet Yönetimi” makalesiyle, Washington’un Beijing’e karşı 2024 stratejisini ortaya koydular:
ABD: Asıl rakibimiz Çin
Her iki yetkili de ABD’yi tahtından etme potansiyeline sahip tek ülkenin Çin olduğu saptamasını yapıyor öncelikle:
Sullivan: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek devlet olduğunu tespit ettik.”
Burns: “Çin, ABD’nin hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek rakibi olmaya devam ediyor. (…) Rusya en yakın tehdit olsa da Çin uzun vadede daha büyük bir tehdit.”
ABD’nin müttefik ağı oluşturma çabası
Trump yönetiminin Çin stratejisinin sorunlu olduğunu belirten Sullivan, Çin’e karşı “müttefik ağı” oluşturan yeni bir strateji uyguladıklarını belirtiyor: “Hint-Pasifik müttefiklerimiz ve ortaklarımızla bağlarımızı birkaç yıl önce pek mümkün olmayan, hatta düşünülemeyecek şekillerde güçlendirmeye çalıştık. AUKUS’u başlattık. Dörtlüyü yükselttik. Vietnam, Filipinler, Hindistan, Endonezya ve diğerleriyle ilişkilerimizi geliştirdik. Japonya ve Kore Cumhuriyeti ile Başkan Biden’ın Camp David’de ev sahipliği yaptığı tarihi bir zirve ile sonuçlanan tarihi bir üçlü başlattık. ASEAN’ın yanı sıra Pasifik Adaları liderleriyle de zirveler düzenledik.”
Sullivan’a göre bu stratejinin merkezinde “Avrupa ve Hint-Pasifik ittifaklarını birbirine bağlama” konusu var.
Büyük rekabet
Gerek Sullivan gerekse Burns, ABD’nin Çin’e karşı tutumunu “büyük rekabet” olarak niteliyorlar ve içini şu şekilde dolduruyorlar:
Sullivan: “ABD ve ÇHC’nin ekonomik olarak birbirlerine bağımlı olduklarının ve ulus ötesi sorunları ele alma ve çatışma riskini azaltma konusunda ortak çıkarlara sahip olduklarının da farkındayız. On yıllar boyunca ÇHC’yi şekillendirmek ya da değiştirmek için gösterilen açık ya da zımni çabaların başarılı olmadığının farkındayız. ÇHC’nin öngörülebilir gelecekte de dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olmasını bekliyoruz. Bu da rekabet ederken bile birbirimizle yan yana yaşamanın yollarını bulmamız gerektiği anlamına geliyor. ÇHC ile rekabet çatışmaya, karşı karşıya gelmeye ya da yeni bir Soğuk Savaş’a yol açmak zorunda değildir.”
Burns: “Çin ile rekabet, bu ülke ile ABD arasındaki yoğun iktisadi karşılıklı bağımlılık ve ticari bağlar zemininde gerçekleşiyor. Bu tür bağlar iki ülkeye ve dünyanın geri kalanına oldukça iyi hizmet etti ama aynı zamanda ABD’nin güvenliği ve refahı açısından kritik kırılganlıklar ve ciddi riskler yarattı.”
ABD ne yapacak?
Peki seçim yılı olan 2024’te ABD Asya-Pasifik’te, Avrupa’da ve Ortadoğu’da nasıl bir yol izleyebilecek?
Sullivan: “Uluslararası hukukun izin verdiği her yerde uçarak, yelken açarak ve faaliyet göstererek bölgede seyrüsefer özgürlüğünü desteklemeye devam edeceğiz. Ve ulusal güvenliğimizi korumak üzere tasarlanmış özel ulusal güvenlik tedbirlerini uygulamaya devam edeceğiz. (…) Kızıldeniz’den Kore Yarımadası’na kadar zorlu bölgesel ve küresel meseleler hakkında Pekin ile konuşacağız.”
Burns: “Çin ile rekabet Washington’un en yüksek önceliği olmaya devam edecek, ancak bu diğer zorluklardan kaçabileceği anlamına gelmiyor. Bu yalnızca ABD’nin dikkatli ve disiplinli bir şekilde hareket etmesi, aşırıya kaçmaktan kaçınması ve nüfuzunu akıllıca kullanması gerektiği anlamına geliyor.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2024
Yeşil darbe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/02/2024
21 yıl önce TBMM, CHP’li vekillerin desteğiyle Anayasa’yı değiştirerek Erdoğan’a milletvekili olma yolu açtı.
21 yıl sonra TBMM, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayarak, Hatay’dan seçilen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürdü.
21 yıllık bu dönüşüm, AKP’nin renkli darbelerinin son halkasıdır: AKP, ABD destekli turuncu darbe ile iktidar oldu, FETÖ destekli mavi darbeyle devletin kurumlarını tasfiye etti, Türk-İslam sentezli yeşil darbe ile kendi rejimini inşa etmeye çalışıyor.
Milletin iradesini yansıtmayan Meclis
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), fiilen artık milletin meclisi değildir çünkü vekilleri, milletin aleyhine karar almaktadır. Sadece son bir haftada alınan şu iki karar bile vekillerin oylarının milletin tutumunu yansıtmadığını göstermektedir:
1) Milletin çoğunluğunun tutumunun aksine, Meclisteki vekiller NATO’nun genişleme programını onayladı.
2) Anayasa Mahkemesinin kararına uyulmadı ve Can Atalay’ın milletvekilliği hukuksuz olarak düşürüldü.
Öyle bir hukuksuzluk ki zaten “anayasal düzen” olmaktan çoktan çıkmış düzeni, artık “anayasalı düzen” saymak bile zor…
Anayasa’ya darbe
Can Atalay üç kez Anayasa Mahkemesine hak ihlali için başvurdu. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi ama hem İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, hem de Yargıtay 3. Ceza Dairesi, sarayın desteğiyle karara uymadı. Üstelik Yargıtay 3. Ceza Dairesi, “Anayasa Mahkemesi’nin kararının hukuki değerinin olmadığını” savundu!
Böylece Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu tutumuyla Anayasa’nın 153. ve 158. maddelerini yok saymış oldu. Anayasanın 153. maddesine göre “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” ve “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar”. Yine anayasanın 158. maddesine göre “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır”.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, iki maddeyi yok sayarak anayasayı da yok saymış oldu. Böylece saray desteğiyle anayasaya darbe yapılmış oldu.
Hedef: Yeni rejim için yeni anayasa
AKP için Anayasa, uyulması gereken bir toplum sözleşmesi değil. İktidar o nedenle defalarca anayasayı değiştirdi, gücü oranında deldi. Hatta Bahçeli “Madem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek, Erdoğan’a “Türk tipi başkanlık modeli” hediye etti. O da yetmedi. Erdoğan sonrasında anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı oldu.
Sonuç olarak AKP 21 yılda anayasayı neredeyse baştan aşağı değiştirdi, idari sistemi yıktı, parlamenter sistem yerine uygulaması “tek adam rejimi” olan başkanlık sistemini getirdi.
Ancak Saray’ın hâlâ ulaşamadığı hedefi var: Rejimi yıktı ama yerine yenisini tam olarak inşa edemedi. İşte Erdoğan “yeni anayasa” ile inşa etmekte olduğu rejimine anayasallık kazandırmaya çalışıyor. Saray, bu amaçla Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında kendisini “hakem” gibi konumlandırarak, “çözüm yolunun yeni anayasadan geçtiğini” savunuyor. Yani yarattığı krizi, kendisine kaldıraç yapmaya çalışıyor.
Meclis yoksa alanlar var
Can Atalay meselesinin iktidar açısından bu kadar önemli olmasının nedenlerinden biri de Gezi’dir, yani milyonların katıldığı Haziran Halk Hareketi’dir.
İktidar, -tekrarlanmamasını umarak- Gezi’yi “suç” gibi göstermeye çalışıyor. O nedenle de Can Atalay başta Gezi davasından tutuklananların içeride kalmasını sağlamaya uğraşıyor.
Ancak mesele şu: Haziran’da milletin iradesi alanlardaydı, Meclisin iradesine darbe vurulduğu şartlarda, milletin iradesini yine alanlarda göstermesi, anayasal hakkıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1.2.2024
NATO’körlük
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2024
Halkın büyük çoğunluğu ABD’ye ve NATO’ya karşıyken, nasıl oluyor da Amerikancı ve NATO’cu partiler en çok oyları alıp iktidar ve ana muhalefet partileri olabiliyorlar?
Önemli nedenlerden biri, bu partilerin propagandalarıyla uygulamalarının zıtlığıdır. Bunu “propaganda da ‘yerli ve milli’ ama uygulamada Atlantikçilik” diye özetleyebiliriz.
Erdoğan, Bahçeli, Özel
Örneğin AKP Genel Başkanı Erdoğan “Uluslararası Adalet Divanının kararı dünya 5’ten büyüktür haykırışımızın adeta bir aksisedasıdır” diyor. Peki bunu diyen iktidar neden dava açan taraf olmuyor, neden ABD himayesindeki İsrail’e karşı tek bir somut adım atmıyor? Başkasının davasından propaganda üreterek mi Filistin’e destek olunacak?
Örneğin MHP Genel Başkanı Bahçeli “ABD’nin komşu ülkelerdeki varlığı gayriahlakidir, gayrihukukidir, gayrimeşrudur” diyor (AA, 28.1.2024). Kesinlikle doğru ama ya emperyalist ABD’nin Türkiye’deki varlığı? Asıl sorun, Yunanistan’daki ABD üssüne itiraz edip Türkiye’deki ABD üssünden memnun olmakta, ABD askerlerinin Irak ve Suriye’deki varlığından şikayetçi olup Türkiye’deki varlığına duacı olmaktadır.
Örneğin CHP Genel Başkanı Özel daha 40 gün önce “Bizim yolumuz 6. Filo’yu denize dökenlerin yoludur” diyordu ama 40 gün sonra partisi TBMM’de NATO’nun genişleme programına onay verdi. Halbuki 6. Filo’yu deniz dökenler “Kahrolsun ABD, kahrolsun NATO” diyordu.
Bu üç örnek bile propaganda-uygulama zıtlığını resmetmeye yeterli sanırım.
NATO demokrasi katilidir
Türkiye’de köklü ve güçlü bir NATO’culuk var. Siyasetten orduya, diplomasiden ekonomiye uzanan çok derin bir NATO’cu ağ var. Ne zaman ABD’/NATO’ya karşı kamuoyu oluşsa, bu ağ harekete geçer ve yatıştırmaya çalışır, NATO’nun Türkiye için ne kadar hayati olduğunu propaganda eder.
Örneğin NATO’yu “Türk demokrasisinin teminatı” ilan ederler. Oysa tersine NATO Türk demokrasisini (Atatürk halkçılığını) biçti, “sol”la mücadele üzerinden siyasal İslamcılığın önünü açtı, Türk-İslam sentezinin iktidar olmasının yollarını döşedi; NATO’ya bağlı Gladyo aydınlarımızı katletti.
Örneğin NATO’yu “anayasal düzenin teminatı” ilan ederler. Oysa NATO’cu darbeler, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler anayasal düzeni, 27 Mayıs Anayasasını hedef almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi “anayasalı düzeni” ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.
Veto kartı masalı
Örneğin bir de Türkiye’nin NATO’daki veto kartının ne derece değerli olduğunu pazarlarlar; sanırsınız o kart olmasa, Türkiye mahvolur! Oysa Türkiye o kartı 1) 1976’da Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünde, 2) 2009’da Rasmussen’in genel sekreterliğinde, 3) 2012’de İsrail’in NATO’ya işbirliği ortaklığında, 4) 2013’ten sonra Mısır’ın NATO tatbikatlarına katılmasında, 5) 2017’de Avusturya’nın NATO ortaklığında, 6) 2019’da Baltık ve Polonya Savunma Planı’nda ve 7) 2022’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kullandı.
Peki kullandı da ne oldu? Yunanistan NATO’ya döndü, Rasmussen NATO Genel Sekreteri oldu, İsrail NATO’nun işbirliği ortağı oldu, NATO karargâhında odası oldu, Mısır tatbikatlara katılıyor, Avusturya ortaklığı sürdü, Baltık ve Polonya Savunma Planı hayata geçti, İsveç ve Finlandiya NATO üyesi oldu!
Bir de “Türkiye olmasa Güney Kıbrıs NATO’ya girer” propagandası var. Halbuki NATO’ya girse, ABD ve İngiltere Güney Kıbrıs’la en fazla bu kadar askeri işbirliği yapabilecek zaten!
Kısacası, NATO’culuk Türk demokrasisini, ekonomik gelişimini, ulusal savunma sanayisini, eğitimini, kültürünü mahvetti.
NATO’culukla mücadele mandacılıkla mücadeledir; NATO’culukla hesaplaşarak bağımsız olunur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2024
Neo-mandacılık: NATO’ya lazım olmak!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/01/2024
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 9 Haziran 2021’de ABD’nin Türkiye stratejisini iki maddede özetledi: 1) “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2) “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı.”
27 Ocak 2024 itibariyle Washington’un, Ankara’yı Batı’ya çapalanmış şekilde tuttuğunu ve bazı kritik meselelerde kendisiyle aynı safta olmasını sağladığını söyleyebiliriz. Oysa Türkiye ile ABD’nin “ulusal güvenlik” çıkarları taban tabana zıttı. Peki Washington bunu nasıl sağladı?
NATO gözbağı
Sorunun pek çok yanıtı var ama sonuca etkisi bakımından en önemlisi şu: NATO’culuk.
Türkiye’de öyle köklü bir NATO’culuk var ki iktidardan muhalefete, sistemin önde tuttuğu tüm kesimleri ele geçirmiş durumda. Dolayısıyla NATO’culukla içeride mücadele etmeden, NATO’culuğun siyaset üzerindeki hegemonyasını kırmadan Türkiye’yi “ABD’ye çapalanmaktan” kurtaramayız.
“NATO gözbağı” öyle etkili ki ABD’ye çapalanmanın ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını Atlantik’in çıkarlarına göre şekillendirmenin, bağımsızlığımızı yok ettiğinin bile “farkında” değiller. Tırnak içine aldım, çünkü kritik görevdekiler gayet farkında.
Doğrudan belirtelim: Türkiye’nin çıkarlarını Atlantik’in çıkarlarına göre şekillendirmeyi kabullenmek, ulusal güvenliğimizi NATO konseptine göre biçimlendirmek, neo-mandacılıktır! Çünkü:
ABD’nin yararına, Türkiye’nin zararına
1) NATO’nun genişlemesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü NATO genişlerken, Türkiye’yi komşularıyla ve bölgesiyle karşı karşıya getirmektedir.
2) NATO’nun Karadeniz’e girmesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü NATO’nun varlığı Karadeniz’i barış denizi olmaktan çıkarıp savaşın denizi haline getirir.
3) NATO’nun “Rusya’yı tehdit” ve “Çin’i baş rakip” ilan etmesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü Rusya ve Çin’le ilişkiler Türkiye’nin yararınadır, çünkü Asya’daki diğer Türk cumhuriyetleri Rusya ve Çin’in ortaklarıdır.
4) NATO’nun askeri standartları ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü ABD bu standartlarla kendisini (ve en yakın müttefiklerini) “tek satıcı” ilan etmiş ve hem Türkiye’nin silah envanterini çeşitlendirmesini önlemiş, hem de ulusal savunma sanayisini geliştirmesini yavaşlatmıştır.
Akar’ın sözleri
Listeyi uzatmayı siz okurlara bırakıyorum. Çünkü “peki bu tablo nasıl kabullenilebiliyor” sorusunu yanıtlamalıyım. Daha doğrusu yanıtlamayı doğrudan muhatabına bırakmalıyım:
Eski Genelkurmay Başkanı, eski Milli Savunma Bakanı, AKP Kayseri Milletvekili ve TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar, ABD’nin neden Türkiye’ye F-16 satması gerektiğini şu sözlerle açıkladı: “İçinde bulunduğumuz ortama, çevremizdeki gelişmelere baktığımızda güçlü bir Türkiye NATO için her zamankinden daha lazım, daha gerekli” (AA, 26.1.2024).
NATO için lazım olmak, gerekli olmak… NATO için bugün “daha lazım” olmak…
Türkiye-ABD/NATO ilişkilerinin anahtarı işte bu kavramdır: Lazım olmak.
Türkiye daha önce SSCB’ye karşısında “oyalama piyonu” olarak NATO’ya lazımdı, şimdi de NATO’nun hedeflerine göre Rusya ve Çin’e karşı lazım. Nitekim Soros da “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” demiyor mu!
Bağımsızlıktan vazgeçebilmeyi, neo-mandacılığı kabullenebilmeyi, ulusal çıkarlar taban tabana zıt olmasına rağmen Türkiye’yi Atlantik’e çapalı tutmayı becerebilmeyi ve bunu kitlelere propaganda edebilmeyi, “lazım olma” kavramıyla açıklıyorlar.
Bu “lazım olma” halinden kurtulmak, Türkiye’nin en temel sorunudur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2024
TBMM’deki NATO cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/01/2024
Son seçim öncesi bu köşede birkaç kez yazdım: Türk siyaseti, “başkanlık modeli” ile iki ittifaklı sisteme sıkıştırıldı. Ancak iki ittifak da en temel konularda aynılar; ekonomide neoliberaller, dış politikada Atlantikçiler.
İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM’de onaylanması, bunu bir kez daha ortaya koydu: İsveç’in katılım protokolü, AKP-MHP ve CHP-DEVA oylarıyla kabul edildi.
Böylece iktidar açısından “eyyy İsveç” diye başlayan süreç, yine “tamam ABD, tamam NATO” denilerek tamamlanmış oldu. 23 Ocak 2024’te İsveç’in NATO üyeliğine onay veren CHP’liler ise bir gün sonra 24 Ocak 2024’te Uğur Mumcu’yu anma mesajlarında “kahrolsun ABD, kahrolsun NATO, kahrolsun Gladyo” sloganları atıyorlardı!
Yani AKP “eyyy” ile alt sınıfları kandırırken, CHP de “kahrolsun” diyerek orta sınıfları oyalıyor. Siyasetin asıl çıkmazı işte buradadır.
Atlantik süreci ve Türk-İslam sentezi
12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi ideolojisinin siyasetteki cisimleşmiş hali olan AKP-MHP ittifakı açısından elbette şaşırtıcı bir durum yok.
Siyasal İslamcıların büyük bölümü hiç antiemperyalist olmadı zaten. Çünkü siyasal İslamcılar, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı Kuvayı Milliye saflarında dövüşen Müslümanların ideolojik devamı değil, o Müslümanlara karşı emperyalizmin yedeğindeki Hilafet ordusunda Şeyhülislam fetvasıyla harekete geçenlerin devamıydı. Ve Atlantik sürecinde, emperyalizmin “yeşil kuşak” programı içinde “komünizmle mücadele” hedefinde değerlendirildiler.
Diğer yandan Atlantik süreci, Türk milliyetçilerinin bir bölümünün de değişiminin zeminiydi. Kurtuluş Savaşı’nın ideolojisi “antiemperyalist Türk milliyetçiliği” idi; Atlantik süreci Türk milliyetçiliğini NATO stratejisinde biçimlendirdi, “komünizmle mücadelede” kullandı ve Türk milliyetçilerinin bir bölümü emperyalizmle işbirliği halinde “ülkücü milliyetçi” oldu. İşte ülkücü milliyetçilerin “milliyetçilik sınırı” bu nedenle hep NATO’dur; NATO’ya kadar milliyetçidirler.
Sırada Montrö baskısı var
İsveç’in NATO üyeliği bir İsveç siyaseti değil, ABD siyasetidir; ABD’nin NATO’yu genişletme programının gereğidir. ABD, NATO’yu İsveç ve Finlandiya’ya genişleterek hem Rusya’yı “çevreleme sınırını” uzatmış oluyor ama hem de geleceğin en stratejik mücadele alanı olan Arktik Okyanus’ta kendisine NATO üzerinden alan kazandırıyor.
Önemine işaret ettik: Arktik bölge, buzulların erimesiyle 1) yeni petrol ve doğalgaz rezervleri, 2) zengin maden rezervleri ve 3) yüzde 40 daha kısa Kuzey Rota demek. ABD bu nedenle Arktik’ten Doğu Akdeniz’e inen bir “yeni demir perde” inşa ediyor. Arasında Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz var.
Hiç sürpriz değil işte… AKP, MHP, CHP ve DEVA’nın elbirliğiyle ABD’nin genişleme stratejisine onay verdiği gün, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Müsteşarı Celeste Wallander, “Türkiye de dahil olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerle, Türkiye’nin karar verdiği ve Montrö Sözleşmesi’nin bir nevi vekili olarak Montrö Sözleşmesi’nin bu hükmüne başvurduğu çatışma durumundan uzaklaşabileceğimiz koşullar üzerinde çalışmak istiyoruz” dedi (Harici, 24.1.2024).
Çözülmesi gereken çelişki
ABD, Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirecek “NATO genişleme programı” uyguluyor, terör örgütlerine (PKK/PYD ve FETÖ) destek veriyor, İncirlik’ten İsrail’e Gazze’yi daha iyi vursun diye C-130’la Güney Kıbrıs üzerinden bomba taşıyor, İsrail’e Kürecik Radarından istihbarat desteği sağlıyor, Karadeniz’i Türkiye’nin çıkarına aykırı olarak uluslararası deniz yapmaya ve bunun için de Montrö’yü yürürlükten kaldırmaya uğraşıyor, Türkiye’ye askeri ve ekonomik yaptırım uyguluyor…
TBMM’deki siyasal İslamcı, ülkücü milliyetçi ve Atlantik cumhuriyetçisi partiler ise ABD’nin programına tam destek veriyor. Türk milleti ile milletin meclisindeki partilerin ABD/NATO tutumları arasında büyük çelişki var ve çözülmesi gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2024
Barışı kim bozdu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/01/2024
NATO Askeri Komite Başkanı Oramiral Rob Bauer, önümüzdeki 20 yıl içinde Rusya ile “topyekûn bir savaşa” hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi (cumhuriyet.com.tr, 19.1.2024).
Peki nereden çıktı bu, neden NATO ülkeleri çatışmaya hazırlıklı olmalı? Onu da söylüyor Bauer: “Barış içinde yaşamamızın kesin olmadığını anlamalıyız.”
O zaman haliyle şu soruyu sormalıyız: Peki barışı kim bozdu?
ABD barışı atom bombasıyla bozdu
Barışı ABD bozdu, hem de II. Dünya Savaşı biterken ve dünya barışa hazırlanırken…
Emperyalist ABD, teslim olmaya hazırlanan Japonya’ya iki atom bombası atarak, daha ilk günden barışı bozdu; çünkü o bombaları aslında Japonya’ya değil, kendisine rakip gördüğü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) atıyordu… Dolayısıyla ABD’nin SSCB’yle Soğuk Savaş’ı başlatmasının tarihi olarak o bombaların atıldığı tarihi işaretleyebiliriz.
Nitekim ABD, emperyalist iştahı ve dünya jandarmalığı hevesini kısa bir süre sonra, 1949’da NATO’yu inşa ederek de fiilen gösterdi. (Propaganda ettiğinin aksine, NATO Batı’nın Sovyet tehlikesine karşı kurduğu bir savunma örgütü değildir, tersine SSCB’ye karşı girişeceği çok yönlü saldırının aygıtıdır; nitekim Varşova Paktı NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu!)
Barış içinde yaşamanın beş ilkesi
ABD’nin barışı bozan bu tutumu karşısında dünyanın büyük çoğunluğu Çin ve Hindistan’ın öncülüğünde, daha 1954’te “Barış içinde yaşamanın beş ilkesini” ortaya koydu.
Ama emperyalist ABD, barışı bozdu; Güney Amerika ve Ortadoğu’da suikastlarla, darbelerle bozdu; Laos’ta bozdu, Vietnam’da bozdu… Soğuk Savaş’ın ardından Yugoslavya’yı parçalayarak bozdu, Afganistan ve Irak’ı işgal ederek bozdu, Libya ve Suriye’ye saldırarak bozdu…
Emperyalist ABD, sözünde durmayarak, NATO’yu sürekli Rusya’ya doğru genişleterek barışı bozdu. (Ukrayna’daki savaşın asıl sorumluluğunun NATO’yu genişleten ABD’de olduğunu bugün pek çok ABD’li akademisyen ve uzman bile kabul ediyor.)
ABD’nin NATO planlaması
Ve ABD, önce kendi ulusal strateji belgelerine, ardından da NATO belgelerine Rusya’yı Atlantik cephesi için “yakın tehdit”, Çin’i de “mücadele edilecek baş rakip” diye işaretledi.
Ve bunun gereği olarak da NATO’yu üç cephede, İsveç/Finlandiya hattından, Ukrayna’dan ve Gürcistan’dan Rusya’ya doğru genişletmeye çalışıyor.
Diğer yandan Çin’e karşı bölgede küçük ittifaklar kurarak bunları alt NATO örgütlerine dönüştürmeye çalışıyor. Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üsse dönüştürmeyi hedefleyen AUKUS ittifakı da, Japonya ile Güney Kore liderlerinin son iki yıldır NATO zirvelerine üye gibi davet edilmesi de, NATO’nun Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir irtibat ofisi açmaya çalışması da bu amaçladır.
Küresel Güney’in caydırıcılığı
Özetle, 79 yıl önce atom bombalarıyla barışı bozan ABD, 79 yıldır barışı bozan ülke olmayı saldırganlıklarıyla sürdürmektedir. Haliyle NATO Askeri Komite Başkanı Ora. Bauer’in “barış bozuldu, topyekûn savaşa hazırlanmalıyız” çıkışı bir savunma mesajı değil, saldırganlığın örtüsüdür. Ve tıpkı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “NATO Asya’ya ilerlemiyor, Çin Batı’ya yaklaşıyor” denklemi gibi baş aşağı durmaktadır.
Bitirirken belirtelim: “Barış içinde yaşamanın beş ilkesi” hâlâ insanlığın önündedir ve çok kutuplu dünyayı adım adım inşa eden Küresel Güney inisiyatifi de ABD’nin bu saldırganlığı karşısında en büyük caydırıcılıktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2023
Adım adım Filistin devleti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/01/2024
7 Ekim 2023’ten bu yana bu köşede en çok vurguladığım tezdir: Unutturulan “iki devletli çözüm” yeniden gündem, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı’yla küllerinden doğdu, “iki devletli çözüm” artık kaçınılmaz, Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek…
Artık bu noktadayız: Filistinlilerin “son Filistinli kalsa bile direnişe devam” çizgisi ile çok kutuplu dünya inşası şartlarında Küresel Güney’in siyasi baskısı, ABD’yi “iki devletli çözüm”ü kabule mecbur bıraktı.
Daha doğrusu ABD artık “iki devletli çözüm”ün kaçınılmaz olduğunu gördü ve dışında kalmamak için bu konuda kendisi adım atmaya ve İsrail’i bu çözüme ikna etmeye çalışıyor. Washington böylece Körfez’le ilişkilerini de restore edebileceğini hesaplıyor.
ABD-Suudi planlaması
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Türkiye’den başladığı son Ortadoğu turu, bölgedeki müttefikleriyle “iki devletli çözüm” karşılığı Arap-İsrail normalleşmesinin pazarlığı içindi.
Nitekim Blinken, Davos Forumu’nda yaptığı konuşmada bu pazarlığa işaret eden açıklamalar yaptı: Ortadoğu’da “yeni bir denklemin” oluştuğunu ve “dönüm noktasına” gelindiğini belirtti. Hatta Blinken “Filistin halkının, isteklerini yerine getirme kabiliyetini en üst düzeye çıkaran bir yönetime ihtiyaç duyduğunu” ve “bölgede İsrail ile ilişki kurmaya hazır Arap ve İslam ülkeleri bulunduğunu” söyledi (AA, 17.1.2024).
Özetle Blinken, “Filistin devletini kabul etmesi karşılığında İsrail-Suudi Arabistan anlaşmasına” işaret ediyordu.
Nitekim Davos Forumu’nda konuşan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan da “Bir Filistin devletinin kurulması yoluyla bölgesel barışın güvence altına alınmasını ABD yönetimiyle çalıştıklarını” söylüyordu.
Netanyahu sonrası hazırlığı
Ardından konu ABD basınına sızdırıldı: NBC News, ABD’nin İsrail Başbakanı Netanyahu’ya “Filistinlilere devlete giden bir yol karşılığında Suudi Arabistan’la normalleşme planı” önerdiğini ama Netanyahu’nun reddettiğini duyurdu.
Ve NBC News’e göre ABD yönetimi planı kabul etmeyen Netanyahu’nun sonsuza kadar o görevde kalmayacağını, yeni bir hükümet beklentisi çerçevesinde siyasilerle zemin hazırladığını, Blinken’in ana muhalefet lideri Yair Lapid’le görüşmesinin bu kapsamda olduğunu haber yaptı (cumhuriyet.com.tr, 18.1.2024).
Bu haberlerin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Netanyahu, “Filistin devletinin kurulmasına karşı olduğunu ABD yönetimine bildirdiğini” resmi olarak ilan etti (AA, 18.1.2024).
Yanıt ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller’den geldi: “Filistin devleti olmadan İsrail’in güvenlik meselesini çözmek mümkün değil” (Sputnik, 19.1.2024).
Daha ilginci de İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un bu süreçteki çıkışıydı. Davos’ta konuşan Herzog “Suudi Arabistan’la normalleşmenin Gazze’deki savaştan çıkışın anahtarı olduğunu” savundu (AA, 18.1.2024).
Filistin kazandı
Özetle Biden yönetimi, Ortadoğu’daki etkisinin zayıfladığı şartlarda, Körfez’i kaybetmemek ve “iki devletli çözüm”ün kaçınılmazlığının dışında kalmamak için, gerekirse Netanyahu’yu da kenara iten bir planı hayata geçirmek istiyor. Zira işler uzarsa, Biden yönetimi hem Ortadoğu’yu hem de seçimi kaybedecek. Dahası “iki devletli çözüm” masasına da oturamayacak.
Sonuç olarak 7 Ekim’den önce Filistin devletinin olmadığı bir Arap-İsrail normalleşmesi yaşanıyorken, 7 Ekim’den sonra Filistin devleti karşılığında Arap-İsrail normalleşmesine geçilmiş oluyor.
Böylece Filistin kazanmış oldu, Küresel Güney kazanmış oldu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2024
Amerikan terörü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2024
20 günde iki terör saldırısı; önce 12 ardından 9 kayıp…
Peki ne oldu da PKK terörü harekete geçti?
Daha doğrusu soruyu şöyle sormalıyız: Ne oldu da ABD, yine Türkiye’ye karşı PKK terörünü harekete geçirdi? Zira PKK’nin araç, ABD’nin terörün “asıl kaynağı” olduğu artık geniş kitlelerce de görülen bir gerçek.
Sorunun, biri doğrudan Türkiye ile ilgili, diğeri de bölgeyle ilgili iki yanıtı var:
ABD-PKK terörü ve İsveç onayı
ABD açısından PKK terörü, Türkiye’ye karşı kullanılan bir sopadır. Washington, Ankara’yı siyasi hedeflerine zorlamak üzere sık sık bu sopaya başvurur.
Washington ile Ankara arasındaki en önemli ve yakın/sıcak sorunların başında şu anda İsveç’in NATO üyeliği geliyor. ABD bu konuda Türkiye’ye karşı hem havuç (F-16 satışı) hem de sopa (PKK terörü, doğrudan SİHA düşürme) kullanıyor.
Şu kronoloji dikkat çekici:
ABD, 5 Ekim 2023’te, Türkiye’nin Suriye’deki PYD (PKK’nin Suriye kolu) üslerini hedef alan SİHA’sını düşürdü. Pentagon açık açık “ABD birliklerine yarım kilometre yaklaşan SİHA’nın tehdit olarak değerlendirilerek F-16 uçakları tarafından düşürüldüğünü” dünyaya ilan etti.
Erdoğan, 23 Ekim 2023’te İsveç’in NATO’ya katılım protokolünü imzalayıp TBMM’ye gönderdi.
22-23 Aralık 2023’te PKK, Irak’ın kuzeyindeki Türk üssüne saldırdı: 12 şehit.
26 Aralık 2023’te İsveç’in NATO’ya katılım protokolü TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edildi.
12 Ocak 2024’te PKK, Irak’ın kuzeyindeki Türk üssüne saldırdı: 9 şehit.
ABD’nin varlığı sorgulanıyor
Gelelim baştaki sorumuzun bölgeyle ilgili yanıtına…
7 Ekim, bölgemize önemli bir değişiklik getirdi: ABD’nin Irak ve Suriye’deki üsleri ve askeri varlığı sorgulanıyor. Bu sorgulama sadece siyasilerin sözleriyle değil, doğrudan ABD üslerinin hedef alınmasıyla sahada eylemli sürüyor. Yani bir taraftan Suriye ve Irak hükümetleri ABD’den topraklarını terk etmesini istiyor, bir yandan da İsrail’in Gazze’deki saldırısının destekçisi olduğu için ABD’nin Irak ve Suriye’deki üsleri çeşitli güçlerce hedef alınıyor.
Burada kritik konu şu: ABD, topraklarını terk etmesini isteyen Bağdat’a şu yanıtı veriyor: Bölgede IŞİD tehlikesi sürüyor!
Oysa böyle bir tehlike söz konusu değil. Ama IŞİD en başından beri ABD için “kullanışlı düşman”dı ve İran’da sahaya sürüldü: ABD’nin suikastla öldürdüğü Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2024’teki ölüm yıldönümü törenlerinde bombalar patladı; 103 kişi öldü.
Ve bu süreçte PKK de Türkiye’yi hedef alıyor…
Ne yapmalı?
Aralık ve Ocak’ta Türkiye’yi hedef alan PKK terörü de, Ocak’ta İran’ı hedef alan IŞİD terörü de “Amerikan terörü”dür. ABD-İngiltere-İsrail üçgeni, İran, Türkiye ve bölgeye PKK ve IŞİD terörüyle mesaj veriyor.
7 Ekim, ABD’nin bölgemizdeki askeri varlığını hedef alan bir sonuç üretiyor. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi dörtgeni ve bu dörtgen içerisinde Kuşak ve Yol’un orta koridoru ve Irak-Türkiye merkezli Kalkınma Yolu, hem bölgesel hem de küresel mücadele açısından kritik önemde.
Ve ABD bu mücadeledeki zayıflığını terörle örtbas etmeye çalışıyor.
Bu durumda Ankara’nın bu gerçeğe göre konumlanması gerekiyor. Amerikan terörüne verilecek yanıtlar belli:
1) TBMM İsveç’in NATO üyeliğini reddetmeli.
2) Kürecik Radarı kapatılmalı, İncirlik uçuşları durdurulmalı.
3) Ankara, Şam ile normalleşmeli ve ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığına karşı Ankara-Şam-Bağdat-Tahran işbirliği geliştirilmeli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2023
İsrail kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/01/2024
Yazı işlerine yazı teslim saati geldiğinde duruşma sürüyordu, yani sonucunu bilmiyorum ama önemi de yok; çünkü davanın açılmış olması bile yeterince sonuç zaten.
Evet, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’e Uluslararası Adalet Divanında dava açması, çok önemli bir siyasal hamle.
Dahası Güney Afrika açısından, ahlaki boyutu da dahil, tarihi önemde. Öyle olduğu için de Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa duruşma gününü şu sözlerle değerlendiriyor: “Hiçbir zaman kendimi bugünkü kadar gururlu hissetmemiştim.”
Küresel Güney’in sözcüsü
Ramaphosa’nın haklı gururu bu…
Çünkü halkı, üç yüzyıl sömürülmesinin ardından, II. Dünya Savaşı sonrasında 40 yıl boyunca “beyazların ırkçı yönetimi” altında yaşamak zorunda kalmıştı. Sonunda direniş zaferi getirmiş ve o zaferle Güney Afrika uluslararası toplum içinde sürekli parlayan bir yıldız olmuştur.
Bugün İsrail’in Filistinlilere soykırımına karşı öncü bir tutum alarak Uluslararası Adalet Divanına giden Güney Afrika, adeta Küresel Güney’in sözcülüğünü yapmış oldu.
Küresel Güney’in sembol örgütlerinden BRICS’in üyesi olan Güney Afrika, sonuç ne olursa olsun, tarihe ahlaki tutumuyla geçmiş olacak. Dolayısıyla Ramaphosa’ya kendini gururlu hissettiren o tutum, Küresel Güney’den bakan bizler için de gurur verici…
İsrailli uzmanların uyarısı
ABD-İngiltere destekli İsrail’in hiç beklemediği bir hamleydi bu dava. O nedenle soykırımcı Netanyahu hükümeti için ağır oldu. İsrailli uluslararası hukuk uzmanlarının uyarıları da, Tel Aviv yönetimini endişelendirdi.
2 Ocak 2024 günü CGTN Türk’te yazmıştım: Tel Aviv Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Eliav Lieblich, hükümet yetkililerinin “Gazze’nin haritadan silinmesi” türünden açıklamalarının İsrail’i kendisini savunmakta zor duruma düşüreceğini belirtiyordu. Hayfa Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Dr. Shelly Aviv Yeini, “Soykırım davası, diplomatik izolasyon ve yaptırımlara sebebiyet verebilir” diyordu. İsrailli tarihçi Doç. Dr. Raz Segal “İsrail liderlerinin çok sayıda açıklamaları Filistin halkını yok etmeye yönelik niyeti ortaya koyuyor” diyordu.
Yani Netanyahu yönetimi, Uluslararası Adalet Divanına götürülmeden önce zaten “soykırımcı” damgasını yemişti. Bu damgayı Hitler’den sonra en çok hak eden de kuşkusuz kendisiydi!
Yeni dünyanın şafağındayız
Daha önce bu köşede belirtmiştim: Savaşların sonuçlarını atılan bomba sayılarına ya da ölü sayılarına bakarak doğru değerlendirebilmek her zaman mümkün değildir. Bu savaş da böyledir.
Sadece Gazze’nin dümdüz edilmesine ya da Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısına bakarak İsrail’in kazandığını sanabilirsiniz ama gerçekte kazanan Filistin ve kaybeden İsrail’dir.
Bu gerçeği İsrail’de de görenler var: Örneğin E. General Yitzhak Brick “Gazze’de giderek çamura batıyoruz” (AA, 1.1.2024) diyor, örneğin İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon “Gazze’nin kumdan tepelerindeki bataklığa doğru ilerliyoruz” (cumhuriyet.com.tr, 11.1.2024) diyor, örneğin Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz “Hamas’a karşı savaşı kaybettik” (Sputnik, 26.12.2023) diyor…
Dahası İsrail’le birlikte ABD de kaybetti. Çünkü asıl mesele ortaya çıkan siyasal tablodur. O tabloda dört önemli yeniliğin şafağı var:
1) Çok kutuplu dünyanın şafağındayız.
2) ABD emperyalizminin Ortadoğu’da kaybetmesinin şafağındayız.
3) Filistin devletinin kabulünün şafağındayız.
4) Asya barışının şafağındayız.
ABD, bu tabloyu ne terörü artırarak ne de duruşma gününde Yemen’i bombalayarak değiştirebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2024
Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporu- 2
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/01/2024
Önceki yazımızda bir giriş yapmıştık: ABD’nin ünlü düşünce kuruluşlarından Atlantik Konseyi, “Karadeniz için bir güvenlik stratejisi” ismiyle, 15 Aralık 2023’te bir rapor yayımladı.
32 sayfalık rapor, kolektif bir çalışmanın ürünü. Scowcroft Strateji ve Güvenlik Merkezi’nin Transatlantik Güvenlik Girişimi, Ulusal Siyasi ve İdari Çalışmalar Okulu ve Atlantik Konseyi uzmanlarından oluşan bir görev gücü tarafından hazırlandı. Görev gücündeki tüm isimleri saymayalım ama bir fikir vermesi açısından başındaki ünlü generalleri anımsatalım: James L. Jones ve Curtis M. Scaparotti.
Ukrayna, Gürcistan ve Moldova’ya AB yolu
Rapor, Karadeniz’e kıyısı bulunan ve kıyısı olmadığı halde havzada bulunan ülkelerin toplamıyla ele alınıyor. Böylece Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Rusya dışında, Moldova ve Polonya da raporda yer buluyor.
Rapor esas olarak Karadeniz stratejisini, NATO ve Avrupa güvenlik mimarisinin entegrasyonu üzerine oturtuyor. Bu anlayış, haliyle “Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atmak” şeklindeki temel ABD yaklaşımına uygun.
Rapor, bu hedefle şu önerilerde bulunuyor:
– Ukrayna, Moldova ve Gürcistan için NATO, OECD, AB ve Üç Deniz Girişimi üyeliği mümkün olduğu ölçüde hızlandırılmalı. (AB’nin geçen ay Ukrayna ve Moldova ile üyelik müzakerelerini başlatma ve Gürcistan’a aday ülke statüsü verme kararı aldığını anımsatalım!)
– Romanya ve Bulgaristan’ın Schengen’e katılım için reform çabaları desteklenmeli.
– Polonya Dual-Capable Aircraft programına dahil edilmeli.
NATO Deniz Görev Gücü hedefi
Raporun, Karadeniz stratejisi için ABD hükümetine önerdiği diğer konular ise şunlar:
– NATO aracılığıyla, caydırıcılık ve savunma için Karadeniz devletlerine kapsamlı güvenlik yardımı sağlanmalı.
– Caydırıcılığı desteklemek için çokuluslu NATO oluşumları, Karadeniz’in doğusuna konumlanmalı.
– Uluslararası ticareti korumak ve Rusya’yı caydırmak için Batı Karadeniz’de NATO deniz görev gücü oluşturulmalı.
– Karadeniz’deki başlıca NATO üssü olarak Köstence geliştirilmeli, Romanya’nın askeri tesisleri ve denizcilik kapasitesi yükseltilmeli.
– Güvenlik yardımı ve teknoloji transferi yoluyla Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya deniz gücü güçlendirilmeli. (İşte İngiltere’nin Ukrayna’ya hibe ettiği gemiler de bu kapsamda)
Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporunda Çin de var! Çin’e bir bölüm ayrılan raporda, ABD ve AB’den, Çin’in bölgedeki etkisini ve yatırımını dışlama çabalarını yoğunlaştırması isteniyor. Ve Konsey ABD’ye, Çin’in Rusya’ya ekonomik desteğini sınırlandırması karşılığında ekonomik teşvik sağlamasını öneriyor.
Stratejinin uygulanabilmesi Türkiye’ye bağlı
Bunlar, 32 sayfalık rapordaki önerilerden sadece bir bölümü. Ama sadece bunların bile hayata geçmesi için ABD’nin Türkiye engelini aşması gerekiyor. Zira Türkiye olmadan bu stratejinin uygulanabilmesi olası değil. Bunun için de Montrö Sözleşmesi’nin delinmesi gerekiyor elbette.
Kuşkusuz raporu hazırlayan askeri ve sivil ekip de bunu görüyor ve işte tam da bu nedenle Türkiye için “havuç sepeti” öneriyor.
Rapor ABD’ye, Türkiye ile ilişkileri sıfırlamayı tavsiye ediyor. Ukrayna’ya daha güçlü destek vermesi ve Rusya’ya mesafe koyması karşılığında, ABD ve AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını kaldırmasını, AB’ye katılımı konusunun desteklenmesini ve NATO-Türkiye ilişkilerinin yeniden canlandırılmasını istiyor.
Kısacası, ABD ve İngiltere’nin Karadeniz’i “NATO gölü” yapma hedefi sürüyor. Yani Türkiye’nin Montrö direncini daha da artırması gereken günlere giriyoruz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2023