Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Amerikancıların Menendez fırsatçılığı

Menendez skandalı Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltmek için fırsat” diye seviniyor Türkiye’deki kimi Amerikancılar. Türk-Amerikan ilişkilerinin sorunlu olmasının sebebi Menendez demek ki! Bilmeyenlere Menendez’i tanıtalım öncelikle:

Bob Menendez, ABD Kongresi’nin New Jersey Senatörü ve Senato Dış İlişkiler Komite Başkanı. Türkiye karşıtı politikalarıyla tanınıyor.

Menendez’e karşı rüşvet iddiaları içeren bir kriminal dava açıldı. İstifasını isteyenler var, bir daha seçilemeyeceğine kesin gözüyle bakanlar var.

Bir de Türkiye’de, “Menendez giderse Türk-Amerikan ilişkileri düzelir” diye umutlanan Amerikancılar var. Ciddi ciddi AKP medyasında “Menendez’in geçici olarak Dış İlişkiler Komite Başkanlığı’nı bırakması ve TBMM’nin İsveç’e yeşil ışık yakması durumunda F-16 meselesinde ilerleme sağlanabilir” diye yazıyorlar.

Cümledeki asıl kritik vurgunun “TBMM’nin İsveç’e yeşil ışık yakması” olduğu dikkatinizi çekmiştir. Hani İsveç verdiği sözleri yerine getirmemişti! Hani o sözler yerine getirilmeden TBMM onaylamazdı!

F-16 aldatmacası

İktidar ve medyadaki destekçileri işi öyle bir noktaya getirdi ki “esas hedef F-16 almak” haline dönüştü.

Oysa F-16 tali bir konuydu. ABD S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkarmış, parası ödenmiş uçakları vermemiş, ödenmiş paranın da üstüne çökmüştü. AKP de hem parayı kurtarabilmek için hem de uçak açığını kapatabilmek için F-16 almak istedi.

ABD’nin işine geldi; Washington bunu fırsata çevirip, F-16 vermenin şartı olarak AKP’den tavizler koparmanın peşinde. AKP ise 5. nesil F-35 yerine 4. nesil F-16 alıyor oluşundaki kaybı gizleyebilmek için ABD’den F-16 alabilmeyi büyük başarı gibi sunma peşinde!

Durum böyle olunca, Türkiye’ye F-16 satışına itiraz edenlerin başında gelen Menendez’in istifa etme olasılığını büyük fırsat olarak görüyorlar. Hatta yukarıda da işaret ettiğimiz cümlelerinde görüldüğü gibi, İsveç’in NATO üyeliğine de dünden razılar!

Ya asıl sorunlar listesi?

Burada mesele şu: ABD Kongresi Türkiye’ye F-16 satışına onay verince ne değişecek? Türk-Amerikan sorunları çözülmüş mü olacak? Sorun F-16’dan mı ibaret?

Ya ABD’nin PKK ve FETÖ terör örgütlerine desteği? Ya ABD’nin Kıbrıs sorununda Türkiye’nin karşısında oluşu? Ya ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında oluşu? Ya ABD’nin Ege’de Yunan tezlerini destekliyor oluşu? Ya ABD Başkanı Biden’ın “Ermeni soykırımı” demesi? Ya ABD’nin Kafkaslar’da Türkiye ve Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekliyor oluşu? Ya ABD’nin Montrö karşıtlığı ve Karadeniz planları? Ya ABD’nin yaptırımları, ambargoları?

Sorun emperyalist devlet aygıtı değil de bir senatör, o gidince sorunlar çözülecek! Aslında bu bakış yeni değil. Öteden beri Türk-Amerikan sorunlarına kamuoyunun gözünü kapatmak isteyen Amerikancılar, şu tezleri savunurlar: “ABD hükümetleri değil ABD Kongresi sorun”, “ABD hükümetleri değil lobiler sorun.”

PKK’ye TIR’lar dolusu silahları Obama, Trump, Biden değil Kongre’deki üç beş senatör verdi sanki! Biden’ın soykırımı tanıyan konuşmasını Ermeni lobisi yazdı sanki! KKTC’yi tanımayan ve ambargo uygulayan Beyaz Saray değil de Teksas’taki at çiftliği sanki!

NATO bağı sorunu

Türk-Amerikan ilişkileri sorunludur; sadece son dönemde değil, başından beri sorunludur. Çünkü Türkiye ile ABD’nin ilişkisi, devletten devlete egemen ilişkiler şeklinde değil, NATO bağı nedeniyle “strateji sahibi” ile “stratejinin eklemlisi” şeklinde sürüyor.

NATO bağı olduğu müddetçe de bu ilişkiyi düzeltebilmek mümkün değildir.

Çok kutuplu dünya inşası ülkelerin önüne büyük manevra alanları sağlarken, Türkiye’nin bunu Suudi Arabistan kadar değerlendiremiyor oluşunun esas nedeni işte bu NATO bağıdır. Çünkü o bağ, aynı zamanda fiili bir gözbağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2023

4 Yorum

3 yalan, 3 soruşturma, 3 fiyasko

Kuzey Akım boru hattına yapılan sabotajın üzerinden bir yıl geçti. İsveç’te, Danimarka’da ve Almanya’da soruşturmalar sürüyor. Ama hâlâ resmi bir sonuç yok!

Oysa 26 Eylül 2022’de Kuzey Akım’a sabotaj yapıldığında ABD ve AB yetkilileri topluca fail olarak Rusya’yı işaret etmişti. Atlantik medyası üzerinden yürütülen yoğun propaganda öyle bir hal almıştı ki, “Rusya kendine zarar veren bu eylemi neden yapsın” sorusu bile duyulmaz olmuştu.

Hâlbuki ABD Başkanı Joe Biden Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması halinde Kuzey Akım’ı durduracakları tehdidini savurmuştu. Ancak Rus karşıtlığı öyle bir hal almıştı ki bu sözler unutulup, Rusya’nın kendi boru hattını kendisinin vurduğuna dünyayı inandırmaya kalktılar.

Tabi mızrak çuvala sığmadı. Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh, Biden ve ABD istihbaratının Norveçli ajanların yardımıyla Kuzey Akım boru hattını patlatmaya yönelik açık bir planını 8 Şubat 2023’te detaylı şekilde ortaya koyarak maskeleri indirdi.

Casus balonu itirafı

ABD ocak ayının sonunda Alaska üzerinde bir balon tespit ettiğini açıkladı. Hızla bunun Çin’e ait bir “casus balon” olduğunu ilan ettiler. Öyle ki ABD Dışişleri Bakanı Blinken bu nedenle Çin’e yapacağı ziyareti bile iptal etti.

Çin, balonun sıradan bir meteoroloji balonu olduğunu, Pasifik’te rüzgarla sürüklenip ABD’nin Batı kıyılarına ulaştığını açıklasa da, ABD dünya kamuoyuna bunun bir casusluk faaliyeti olduğunu anlatıp durdu.

ABD’nin batısından girip doğusundan çıkan ve vurularak Atlantik’e düşürülen balon aylardır inceleniyor. Sonuç mu?

CBS News’e konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley, soruşturma sonucunda, biraz da durumu kurtarmak için, bunun “casusluk yapmayan bir casus balon” olduğuna kanaat getirdiklerini açıkladı. Org. Milley, balonun istihbarat toplamadığına ve Çin’e herhangi bir bilgi aktarmadığına emin olduklarını söyledi.

Polonya’ya düşen füze Rusya’nın değil, Ukrayna’nın

15 Kasım 2022’de, Polonya’nın Przewodow köyüne bir füze düştü ve iki kişinin ölümüne neden oldu. Çarklar yine hızla çalıştı ve ABD istihbaratı bunun bir Rus füzesi olduğunu açıkladı. Polonya Ulusal Güvenlik Konseyi acil toplandı.

Rusya’nın yalanlamasına rağmen günlerce yetkililer ve Atlantik medyası Rusya’nın saldırısı olarak yorumladı olayı.

Durumu fırsata çevirmek isteyen Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski ise füzenin Rusya tarafından ateşlendiğini belirterek, Rusya’ya karşı ortak cephe inşası açıklamaları yapmaya başladı.

Sonuç mu? Yedi ay süren soruşturma tamamlandı ve Polonya’ya düşen füzenin Ukrayna hava savunma sistemine ait olduğu saptandı!

ABD’nin “dostu” olmanın maliyeti

Eminim bazılarınız, “Emperyalist ABD’nin Dışişleri Bakanı Colin Powell, bir tüp içindeki tozu BM Genel Kurulunda gösterip, bunun Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarının kanıtı olduğu yalanını söylemiş ve ABD Irak’ı işgal edip milyonları katletmişti. Bu üç yalan, bunun yanında ne ki” diyebilir, haklıdır da…

Evet, ABD budur: Savaşlar kışkırtmak için tezgahlar kurmaktan, sabotajlar düzenlemekten, darbeler yapmaktan, çıkarları için yalan söylemekten çekinmeyen ve bu yaptıklarından en ufak utanç duymayan emperyalist ülke…

Peki müttefikleri bunlardan ders alır mı?

ABD’li diplomat Kissinger’ın şu ünlü sözüyle bitirelim: “ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama dostu olmak ölümcüldür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Eylül 2023

3 Yorum

Araplara “bir milletiz” mesajının hedefi

Bir grup gazeteci “İslam alemine” sesleniyor ve kimisi Türkçe kimisi Arapça olarak “biz bir milletiz” mesajı veriyor. Organizasyonu yapan Gerçek Hayat dergisi, kampanyanın “Türkiye’deki ırkçılığa karşı” olduğunu söylüyor. Nitekim eş zamanlı olarak bir grup gazeteciye yapılan tutuklama operasyonunu da alkışlıyorlar.

Kampanyanın esas amacının da zaten bu olduğu anlaşılıyor: AKP iktidarının sığınmacı politikasına karşı ortaya çıkan tepkiyi ırkçılıkla damgalamak, o politikanın yanlışlığına işaret eden haberleri yapan Batuhan Çolak başta gazetecileri susturmak.

AKP’nin “sığınmacı” kartı

Belli ki Erdoğan’ın geçen hafta New York’ta ana muhalefet partisini “sığınmacı karşıtı” diye şikâyet ettiği ve yeniden “mültecilere ev sahipliğine aynen devam edeceğiz” dediği süreci desteklemeyi amaçlıyor kampanya.

Peki kampanyacıların iddia ettiği gibi Türkiye’de sığınmacılara karşı bir ırkçılık var mı? Zaman zaman tekil örnekleri olmakla beraber, Türkiye’de sığınmacılara karşı sistemli bir ırkçılık olduğunu söyleyemeyiz. Hatta tersine, nüfusun yüzde 10’una varan sığınmacılar karşısında Türk toplumunun hoşgörülü olduğunu belirtebiliriz. O zaman mesele ne?

1) Sığınmacı meselesi seçimlerin etkili konusu ve Erdoğan’ın bu konuda seçimden önce başka seçimden sonra başka sözler söylemesi sürdürülemez boyutta.

2) Sığınmacı meselesi iktidarın Yeni-Osmanlıcı siyasetinin bir aracı: Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’ye genişletme çizgisi olmayınca, bu kez Suriye’de ÖSO nüfuz bölgesi uygulaması deneniyor.

3) Sığınmacı meselesi, iktidarın ümmetçi ideolojik çizgisini egemen kılma hedefiyle uyumlu.

4) Sığınmacı meselesi, iktidarın Batı’yla pazarlığında koz kartı.

Millet-ulus ve kavram sorunları

Gerek özel olarak bu kampanyanın gerekse genel olarak iktidarın kavramsal sorunları kurnazca kullandığını söyleyebiliriz. Erdoğan’ın “her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına alması” ile karşıt “tek millet” politikasını tabanına onaylatabilmesi, biraz da bu kavramsal sorunları kullanarak mümkün kılınıyor. Erdoğan’ın politik ihtiyacına göre millet ümmet anlamında ya da MHP’yle işbirliği gerektiğinde millet ulus anlamında kullanılıyor; hatta şimdi de “milletin çeşitliğini yansıtan yeni anayasa” hedefi ilan ediyor.

Hangisi esastır peki? Erdoğan’ın 2014 seçimi öncesinde ifade ettiği “Kılıçdaroğlu Alevi, Demirtaş Zaza, (Ekmeleddin) İhsanoğlu zaten yerli değil ama ben Sünniyim, Sünni” sözlerindeki gibi esas olan “Sünni-İslamcılık”tır.

Kavramsal soruna gelirsek: Millet, Arapça bir dine-mezhebe bağlı cemaat demek. Ümmet genel olarak kavim/halk ama özel olarak İslam toplumu demek. Devrimle milletleşmenin ve ulusal-devlet kurmanın ideolojisi olarak milliyetçilik, bu topraklara geç girdi; anlamı, Arapça millet kavramının kullanımının güncellenmesiyle karşılandı. Ancak bu haliyle sorunlar da doğurdu. Yani “nation” için Arapça “millet”i kullanmayı sürdürmek, sonrasında Türkçe “ulus” kavramına tam olarak geçememek ve “millet”i “ulus” anlamında kullanmak, “millet-milliyet” farkı da dahil pek çok anlam sorununa yol açtı.

Irkçılığın panzehri ümmetçilik değildir

Araplara “bir milletiz” mesajı veren kampanyacılar “millet”i ümmet anlamında kullanıyor, “ulus” anlamında değil. Osmanlı’da dört millet vardı: Müslüman, Rum (Ortodoks), Ermeni (Katolik), Yahudi milletleri.

Kampanyacıların derdi başka ama akılda tutulması gerekir ki Araplar sanıldığı gibi “bir milletiz” mesajından olumlu bir anlam çıkarmaz, tersine bu mesajda Yeni-Osmanlıcılık görürler. Üstelik ırkçılığın panzehri de ümmetçilik değildir!

Özetle, kampanyalarla, gazetecilere operasyonlarla geçiştirilemez bir sorundur sığınmacı sorunu. Bu sorunun tek çözümü vardır: Sığınmacıları siyasi amaçlarla kullanmak yerine onları vatanlarına kavuşturmayı hedefleyecek şekilde Türkiye-Suriye normalleşmesi…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Eylül 2023

1 Yorum

Ya fikri hür nesil ya kindar nesil

Her rejim, kendi programını sürdürecek insan yetiştirmek ister.

Örneğin Cumhuriyet rejimi, “özgür” gençler yetiştirmeyi hedeflemişti. Mustafa Kemal Atatürk o hedefi “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” diyerek ilan etmişti (Hâkimiyet-i Milliye, 26.08.1924).

Bu hedef, Atatürk’ün “Ben devrim ruhunu ondan aldım” dediği Tevfik Fikret’tendi. Büyük devrimci bir başka devrimciden esinlenmişti: Fikret kendi portresini “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” dizesiyle çizmişti.

Altın nesil – kindar nesil

Atatürk sonrasında devrimin sürdürülememesi ve “dinciliğe taviz, toprak ağalarıyla uzlaşma ve Atlantik kampına giriş” süreci en sonunda karşıdevrimi getirdi.

Devrim nasıl kendi programını uygulayacak bir nesil yetiştirmek istiyorsa, karşıdevrim de kendi programını uygulayacak bir nesil istiyordu.

Örneğin FETÖ’nün hedefi “altın nesil”di. O neslin askerlerini, polislerini, hakimlerini, savcılarını gördük: Tezgahlar, kumpaslar, montaj kasetler, yalanlar, iftiralar ve en sonunda darbe girişimi…

AKP’nin hedefi ise “kindar nesil.” Erdoğan, başbakanlığı sırasında Necip Fazıl’a atıfla, AKP gençlik kolları kongresinde ilan etmişti bu hedefi: “Modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”

İki zıt model

Devrimin ve karşıdevrimin iki zıt “nesil hedefi” modeli var:

Atatürk’ün hedefi “özgür düşünceli, özgür vicdanlı” gençlikti, Erdoğan’ın hedefi “kindar” gençlik.

Atatürk’ün ideoloğu devrimci şair Tevfik Fikret’ti, Erdoğan’ın ideoloğu karşıdevrimci Necip Fazıl.

Özgür düşünceli gençler Cumhuriyet okullarında ve Köy Enstitülerinde yetişecekti; kindar nesil ise İmam Hatip okullarında…

Asıl suçlu iktidardır

17 yaşındaki bir İmam Hatip öğrencisinin, Atatürk’ün fotoğrafını cinsel uzvuna sürerek sergilediği rezil davranış, öncelikle hukukun konusu oldu ve genç tutuklandı.

Ancak konu sadece hukukun değil, sosyolojinin, psikolojinin, ekonominin ve en önemlisi siyaset biliminin konusudur. Hatta önemi bakımından, 17 yaşındaki bir gencin bu durumu, aslında öncelikle siyasetin konusudur.

17 yaşındaki bir genci, bu çirkin davranışından ve hakaretinden ötürü tutuklamak çözüm de değil, caydırıcı da…  Çünkü esas mesele bu gençleri zehirleyen iklimdir. Çünkü bu gencin okuduğu Marmara Anadolu İmam Hatip Lisesi, düzenlediği törende Atatürk’e hakaretle anımsanıyor (Sefa Uyar, Cumhuriyet, 22.9.2023).

Yani o gençten önce öğretmenleri suçlu. O öğretmenlerle birlikte ailesi suçlu. Ama asıl suçlu o öğretmenlerden “kindar nesil” yetiştirmesini isteyen iktidardır.

İktidar Atatürk ve İnönü için “iki ayyaş” derse, hedeflediği “kindar nesil” de Atatürk’ün fotoğrafını cinsel uzvuna sürmeyi marifet sanır ve sosyal medyadan yayınlar.

Asıl mücadelenin ekseni

150 yıldır sürüyor bu çarpışma: Ya devrim ya karşıdevrim, ya İttihat ve Terakki ya Hürriyet ve İtilaf, ya Kuvayı Milliye ya Kuvayı İnzibatiye, ya Kemalist Cumhuriyet ya monarşi, ya Köy Enstitüleri ya İmam Hatip okulları, ya laiklik ya siyasal İslamcılık, ya fikri hür nesil ya kindar nesil…

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına gireceğiz 29 Ekim’de. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında gençlerimizi köklerine düşmanlaştıran, davalarının süngüsü yapan bu siyasi iklimi değiştirebilmeliyiz öncelikle…

Hapiste gençlere Atatürk’ü sevdirmek mümkün değil ama gençleri zehirleyen siyasal iklimi değiştirerek Cumhuriyet okullarında Atatürk’ü anlamalarını sağlayabilmek mümkün.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2023

2 Yorum

ABD Ermenilere kaybettirdi

Azerbaycan 2020’deki 2. Karabağ Savaşı’yla işgal altındaki topraklarının büyük bir kısmını kurtarmış; sonucunda da Rusya ve Ermenistan’la üçlü bir mutabakat belgesi imzalamıştı.

Ancak aradan geçen üç yıla rağmen nihai bir anlaşmaya geçilemedi. Bunda birinci neden ABD’nin sürece çomak sokmaya çalışması, ikinci neden de Erivan’ın ABD desteğine güvenerek süreci çıkmaza sokma çabalarıydı.

Paşinyan’ın oyunu

Ermenistan’ın ABD kışkırtmasıyla Rusya’yla olan güvenlik işbirliğini sorguladığı, karşılığında “ABD Ermenistan’ı NATO’ya davet etmeli” çağrılarını aldığı ve en sonunda ABD’yle ortak tatbikat yaparak Kafkasya’ya hangi riskleri getireceğini gösterdiği bir süreç yaşandı.

Öte yandan Ermenistan Başbakanı Paşinyan, süreci uzatmak ve Rusya ile Azerbaycan’ı oyalamak için, yine ABD ve AB desteğiyle şu stratejiyi izledi: “Azerbaycan Karabağ’a özel statü versin ve bu statü kurulacak uluslararası bir mekanizma ile desteklensin.”

Bu strateji, Azerbaycan’ın Karabağ’daki egemenliğini uluslararası bir mekanizmaya devretmesi amacından başka bir şey değildi elbette…

Paşinyan’ın koltuğu sallanıyor

19 Eylül’de Ermeni silahlı güçlerinin mayınlarıyla 7 Azerbaycan polisinin ölümü, haliyle Bakü’nün Karabağ’da anti-terör operasyonunu kaçınılmaz kıldı.

Bu, oyalama taktiği izleyen Paşinyan’ın beklediği bir hamle değildi büyük olasılıkla. Zira sonuç, hazırlıksız yakalandığına işaret ediyordu; öyle ki aynı gün içinde ülkesinde darbe tehlikesiyle bile karşı karşıya kaldı.

Paşinyan ortaya çıkan tablo karşısında Rusya’yı suçlayarak şu üç mesajı verdi:

1) “Ermenistan’ın askeri operasyonlara dahil olmadığını belirtmek isterim.”

2) “Bazı iç ve dış güçlerin Ermenistan devletini saldırıya uğratmasına izin vermemeliyiz.”

3) “Ermenistan’da farklı kesimlerden darbe çağrısında bulunanlar var.”

Kısacası Paşinyan, ABD desteğiyle oynadığı oyunu kaybediyordu, haliyle Ermenistan’dan beklediği desteği alamayacak Karabağ Ermenileri de…

Rusya’nın işaret ettiği çözüm belgesi

Rusya Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada Batı’nın rolünü ortaya koydu: “Dağlık Karabağ sorununun kaderi, Ekim 2022 ve Mayıs 2023’te AB himayesinde yapılan zirvelerde Erivan’ın Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan topraklarının bir parçası olarak tanımasından dramatik bir şekilde etkilendi.”

Moskova, o zirvelerin hem Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan liderlerinin imzaladığı 9 Kasım 2020 belgesini hem de Rus barışı koruma güçlerinin statüsünü değiştirdiğini belirtti.

Yine Kremlin’den gelen “Azerbaycan’ın operasyonu, kendi topraklarında” yaklaşımı da Paşinyan’ı iyice köşeye sıkıştırıyordu.

Erivan’ın önündeki seçenek

Öyle ki 24 saat içinde Azerbaycan’ın şu şartları kabul edilerek ateşkese geçildi: “Ermenistan ordu birlikleri ve yasadışı Ermeni silahlı örgütler silah bırakıyor, muharebe mevzilerini ve askeri mevkileri terk ederek tamamen silahsızlandırılıyor. Ermenistan ordu birlikleri Azerbaycan topraklarından çıkıyor, yasadışı Ermeni silahlı örgütleri feshediliyor. Tüm silah ve askeri teçhizat teslim ediliyor.”

Ateşkesin netleştirilmesi için de bugün Azerbaycan yetkilileri ile Karabağ Ermenilerinin sözcüleri görüşme yapacaklar.

Sonuç olarak Paşinyan’ın ABD destekli oyunu hem Karabağ’daki tabloyu tamamen aleyhine çevirdi hem de ülke içinde iktidarını sarsacak bir iklim oluşturdu.

Oysa önünde 3+3 ile, yani Türkiye, Rusya, İran ile Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan üçlüsünün aynı platformda buluşmasıyla “bölge barışı” fırsatı vardı.

Paşinyan’ın olur mu bilinmez ama o fırsat hâlâ Erivan’ın önünde var. Yeter ki Washington-Paris eksenli tezgahlardan uzak durabilsinler…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2023

2 Yorum

Yılmaz Güney tartışmasının asıl hedefi

Elbette Yılmaz Güney de tartışılır, hiç kimse eleştirilmekten muaf değildir. Ancak Yılmaz Güney tartışmasının asıl hedefini ve tartışmayı kullanan siyasi odağın amacını saptamak, tartışmanın içeriğinden daha önemlidir.

Yine de önce içeriğe değinelim. Sanatçıları tartışırken ölçü hatası yapıldığını düşünüyorum. Bunda birinci neden iktidarın sanatçıları kendi siyasi hedeflerinde kullanmasıyken, ikinci neden de kavramlarla ilgili sorunumuzdur.

Çoğu zaman sanatçı, aydın hatta entelektüel aynı anlamda kullanılıyor. Oysa bu üç kavram birbirinden farklıdır. Çok kabaca tanımlarsak: Sanatçı sanat üreten, uygulayan; entelektüel bilgili, düşünen, yorumlayan; aydın ise çağının çelişkilerini çözümleyerek tutum alan kişidir. Dolayısıyla her sanatçı entelektüel ya da aydın değildir, her entelektüel de aydın değildir.

Sezen Aksu örneği

Çoğu zaman sanatçıyı sanat ölçütüyle değil, siyasette aldığı pozisyonla hatta kişisel özellikleriyle değerlendiriyoruz. Örneğin Sezen Aksu’nun AKP-FETÖ anayasa değişikliğine destek vermeyenleri “iki cihanda lekeli” ilan etmesini, dahası bu tutumu nedeniyle kendisine “sensin kirli” haklı eleştirisi yapan Merdan Yanardağ’a dava açıp haciz işlemi başlatmasını, onun sanatından ayrı olarak değerlendirmeli ve eleştirmeliyiz.

Sezen Aksu’yu “sanatın ölçüleriyle” değerlendirdiğimizde başarılı bir sanatçıdır. Mesele de budur, Sezen Aksu sanatçıdır, aydın değildir. Aydın olsa, siyasal destek verdiği merkezin kendisini en sonunda bir şarkı sözünde Âdem ve Havva’ya cahil dediği için linç edeceğini zamanında görerek tutum alırdı. Çünkü aydın, çağının, toplumunun çelişkilerini çözümleyerek tutum alabilendir.

Sanatın ölçüsü

Yılmaz Güney’i de öncelikle sanatın ölçüleriyle değerlendirmeliyiz. Ve o ölçüler içinde Yılmaz Güney Türk sinemasının en tepesindedir. Dünyaya etkisi bakımdan kıyaslarsak, Türk şiirinde Nazım neyse, Türk sinemasında da Yılmaz Güney odur.

Kadına şiddet ya da karıştığı cinayet üzerinden Güney’in sanatını küçümsemeye kalkan, kendisini küçültür. Güney çok başarılı bir sanatçıdır. Diğer yandan Güney, çağının ve toplumun çelişkilerini çözümleyerek tutum takınan bir kişi olarak aynı zamanda aydındır.

Özetle sanatçıyı sanatıyla ve sanatın ölçüleriyle değerlendirmeliyiz; kişisel zaafları, hataları ve suçlarıyla değil. Elbette kişisel olanları da eleştirebilirsiniz ama o bir sanat/sanatçı değerlendirmesi değildir. Sanatçıyı sanatının ölçüleriyle değerlendirmediğiniz taktirde, sanatın tarihini de yazamazsınız; çünkü kişisel olan ölçü olursa, dünyadaki pek çok büyük edebiyatçıyı, oyuncuyu, ressamı yok saymak durumunda kalırsınız.

İktidarın kültürel hegemonya amacı

Gerçi Erdoğan’ın sanatçıyı siyasal ihtiyacına göre kullandığını biliyoruz ama yine de anımsatalım, 20 Mart 2010’da Dolmabahçe’de 77 sanatçıya kahvaltı verdiğinde şöyle demişti: “Eğer bu ülkenin otoriteleri, Yılmaz Güney’in filmlerine kulak vermiş olsalardı, inanın Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi.

Evet, Erdoğan için 2010’un ihtiyacı öyleydi; devletin kurumlarıyla çatışırken, yaslanabileceği sanatçıları da kullanıyordu. O gün kahvaltıya katılan 77 sanatçının çoğunun akıbeti ortada. Dikkat edin, son yıllarda Ahmet Kaya’ya da pek atıf yapmaz oldu; çünkü Ahmet Kaya’nın kimi sözlerinin yanında çok hafif kalan sözleri söyleyenlerin bile “PKK propagandasından” hapse atıldığı bir siyasal iklim yarattı.

Gelelim Yılmaz Güney tartışmasının asıl hedefine. İktidarın ideolojik yayın organı Yeni Şafak’ın yazarı net ortaya koyuyor o hedefi: “Yılmaz Güney isimli tanrılarının fanusunda hafif bir çatlak oluştu. Darısı Mahir’inden Deniz’ine diğer tanrıların başına.

Evet, siyasal İslamcıların derdi sanat tartışması değil, kültürel hegemonya kurabilmek için solu, devrimciliği hedef alıyorlar. Asıl mesele budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Eylül 2023

2 Yorum

Aday ülke değil tampon ülke

Erdoğan NATO Zirvesi’ne katılmak üzere 10 Temmuz’da yola çıkarken “İsveç’in NATO üyeliğine karşı Türkiye’nin AB üyeliği şartı”nı açıklamıştı.

Ardından 7 Ağustos’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 14. Büyükelçiler Konferansı’nda “AB üyeliğini temel hedef” ilan etmişti.

Böylece AKP iktidarı bir kez daha Türk halkının önüne “AB masalını” koymuş oldu.

AB masalı

Masal diyoruz çünkü Türkiye’nin AB’ye üye olma olasılığı, Alaaddin’in sihirli lambasından cin çıkma olasılığı kadardır.

1999’dan beri aynı masal, döne döne Türk halkının önüne getirilmektedir. ABD o gün Ankara’yı aday üyelik masalıyla AB kapısına bağlayarak Türkiye’nin yüzünü Asya’ya dönmesini engellemeyi amaçlamıştı. Elbette Ankara’dakiler de az çok bu gerçeği biliyordu. Ama bu yalanı sürdürmek Washington’un da Brüksel’in de Ankara’nın da işine geliyordu. AKP iktidarı, AB masalı üzerinden iktidarını sağlamlaştırmayı, AB uyum yasalarına dayanarak devleti ele geçirmeyi istiyordu, başardı da…

Sonuçta AKP iktidarı iç siyasette kamuoyu açısından ihtiyaç duydukça ya da neo-Abdülhamitçi dış siyasette ABD ile Rusya arasındaki dengecilikte AB terazisine mecbur kaldıkça “AB masalına” sarıldı.

AB üyeliği yerine Avrupa Siyasi Topluluğu

Avrupa Parlamentosu’nun bu hafta açıklanan Türkiye raporu, bir kez daha AB aday üyeliğinin masal/hayal olduğunu ortaya koydu. Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin “mevcut koşullar içinde” yeniden başlatılamayacağını belirten rapor 434 oyla kabul edildi; 18 parlamenter karşı oy verirken, 152’si de çekimser kaldı.

Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin başlayamayacağını belirten rapor kabul ediliyor ama masal sürsün diye Türkiye ile üyelik müzakerelerini sonlandırmayı içeren değişiklik önergesi 460 oyla reddediliyor!

Sonuçta Avrupa parlamentosu, özetle “Türkiye AB üyesi olamaz ama Avrupa Siyasi Topluluğu zirvelerine katılmasını memnuniyetle karşılarız” dedi.

AB’den AKP’ye mülteci teşekkürü

Avrupa Parlamentosunun kabul ettiği raporun bir bölümü ise AB’nin ne tür bir ilişki istediğini açık açık ortaya koyuyor. O bölümde, “Türkiye’nin, dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapmaya devam etme çabaları takdir ediliyor” ve bu çabasından ötürü de “AB Komisyonu’nun Türkiye’ye daha fazla destekte bulunması” isteniyor!

Yani Brüksel Türkiye’ye açık açık şunu söylüyor: Aday üye değilsin, sınırlarımla Ortadoğu arasında tampon ülkesin!

Acı ama böyle. Böyle olduğunu Ankara da biliyor, dahası Ankara bu rolü kabul etti, uyguluyor. Başbakan Binali Yıldırım 2016’da boşuna mı “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da boşuna mı “Avrupa’nın huzurunu 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı.

Tampon Ülke – Emperyalizmin Göç Stratejisi (Kırmızı Kedi Yayınevi) kitabımda AB ile AKP’nin Türkiye’yi “göçmen deposu” haline getiren anlaşmalarını ayrıntılı incelemiştim. Hâlâ oradayız. AKP iktidarı Türkiye’yi AB’nin tampon ülkesi olarak tutmayı sürdürüyor.

AB standardı değil halkçılık beyannamesi

Türkiye’nin tampon ülke olmaktan çıkması ve sığınmacı sorununu çözmeye başlayabilmesi için AB aday üyeliği masalını sonlandırması gerekiyor. Elbette bu Türkiye için öncelikle bir iktidar değişimi sorunudur.

Öte yandan demokratikleşmek için AB raporlarına, uyarılarına gerek yok.  Demokratikleşme ihtiyacımız ortada ancak çare AB standartlarında değil, öncelikle Cumhuriyetimizin köklerindeki halkçılık beyannamesinde.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2023

2 Yorum

AKP neden yeni anayasa yapamaz?

12 Eylül 2010 tarihli anayasa değişikliği referandumu ile yargıyı FETÖ’ye teslim eden AKP hükümeti, 12 Eylül 2023’te “yeni bir anayasa” için sempozyum düzenledi.

Erdoğan sempozyumda yaptığı konuşmada, yeni bir anayasa yapmayı iktidarının en önemli işi olarak ilan etti.

Konuşması sırasında “nasıl bir anayasa” sorusuna verdiği “milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan” yanıtı ise Erdoğan’ın anayasa tercihinin üniter yapı açısından sorunlu olabileceğine işaret etmektedir.

Erdoğan’a 4. adaylık yolu

Erdoğan “yeni anayasa” istemektedir ama pek çok nedenle AKP iktidarı anayasa yapamaz özelliktedir.

Bunlardan belli başlılarını sıralayacak olursak:

1) Erdoğan, anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı oldu. Oysa Anayasa’nın 101. maddesi net: “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.”

2) Erdoğan, yeni bir anayasa ile kendisine dördüncü kez seçilme yolu açmak istiyor.

3) AKP iktidarı, başta anayasanın “cumhuriyetin nitelikleri” ile ilgili 2. maddesindeki laiklik olmak üzere pek çok maddesini uygulamayan bir iktidardır. Dayası Anayasa Mahkemesi AKP’nin “laiklik karşıtı odak” olduğuna hükmetti ve mahkum etti.

Anayasaya ve mahkemesine uymayan iktidar

4) Erdoğan, anayasaya uymamasıyla tarihe geçmiş bir yöneticidir. Öyle ki şimdiki ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2017’de “Madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” deyip, bugünkü rejimi değiştirme yolu açmıştı.

5) İktidar, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına zaman zaman uymamaktadır. Hatta 2016’da ErdoğanAnayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” çıkışıyla yeni bir yol da açmıştır.

İşte o yol neticesinde, “Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararından sonra ilk derece mahkemesinin, ihlâlin sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmakla yükümlü olduğu” ama kimi zaman bunu yapmadığı örnekler oluşmuştur.

Karşıdevrime anayasallık kazandırma hedefi

6) Ortada fiilen bir “12 Eylül Anayasası” zaten yoktur. Çünkü AKP’nin anayasa değişiklikleriyle anayasanın maddelerinin çoğu zaten değişti.

Peki buna rağmen Erdoğan neden yeni bir anayasa istiyor? Çünkü “tek adam rejimi”ne uygun “tek adam anayasası” ile tarikatlar başta karşıdevrimci kurumlara anayasallık kazandırmak istemektedir.

7) Öte yandan anayasayı değiştirmek ile yeni anayasa yapmak farklı şeylerdir. Anayasalar toplum sözleşmesidir ve kurucu meclislerce yapılır. Mevcut Meclis kurucu meclis değildir, tersine Türkiye tarihinin en gerici Meclis’idir.

Böyle bir mecliste muhalefetin desteği bile anayasa yapmaya yetmez. Çünkü yüzde 48 oy Kılıçdaroğlu’na değil, Erdoğan karşıtlığına verildi.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı

Özetle Anayasa’ya aykırı, Anayasa’ya uymayan, Anayasa Mahkemesi’ni takmayan AKP iktidarı yeni bir anayasa yapamaz.

CHP listesinden TBMM’ye giren partiler başta olmak üzere hiçbir muhalefet partisi, AKP’ye yeni bir anayasa yapabilme fırsatı sağlayacak desteği veremez. Çünkü hiçbir seçmen, o listedeki milletvekillerine “yeni anayasa” yapma görevi vermedi.

“Yeni anayasa”, AKP’nin karşıdevrimine anayasallık kazandırma girişimidir ve cumhuriyetçi tüm kuvvetler bu tuzağa karşı birlikte mücadele etmelidir.

Türkiye’nin mevcut koşullarda yeni bir anayasaya değil, anayasaya uyan bir iktidara ihtiyacı vardır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2023

1 Yorum

ABD’nin Kafkasya’da “2. cephe” kışkırtması

ABD’nin başından beri Rusya’ya karşı Ukrayna dışında Kafkasya’dan da bir cephe açmak istediği sır değil. Nitekim Ukrayna’da savaşın başlamasından dört ay önce Saakaşvili Gürcistan’a bu iş için gönderilmiş ama başarılı olamamış ve savaş başladıktan kısa bir süre sonra da Gürcistan Başbakanı İrakli Garibaşvili, “İktidarda olduğumuz sürece burada ikinci bir cepheye izin vermeyeceğiz” demişti.

Yani bugünkü savaş, ABD’nin Ukrayna ve Gürcistan’a NATO üyeliği yolu açmaya çalıştığı 2008’de başlamıştı bir bakıma. Çünkü ABD, Rusya’yı hem batısından hem de güneyinden vurarak daha çabuk yıpratacağını varsayıyordu; çünkü ABD Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliğiyle birlikte Karadeniz’i “NATO gölü” yapacağını hesaplıyordu.

ABD’nin hamleleri

ABD’nin Kafkasya’dan Rusya’ya karşı ikinci bir cephe açabilme olasılığı görünmüyor ama bu elbette ABD’nin Kafkasya’da bunun için çalışmayacağı ve karışıklık kışkırtmayacağı anlamına gelmiyor. Washington açısından bir ikinci cephe olmasa da Rusya’nın güneyinde çatışmalı bir ortamın oluşması, yine de yararlıdır çünkü…

Nitekim bu amaçla son dönemde bazı hamleler yaptı: ABD önce Rusya’nın Azerbaycan ve Ermenistan’la üçlü barışına çomak sokmaya çalıştı; Ermenistan-Azerbaycan anlaşması için kendisi devreye girmeye çalıştı.

Bunu Ermenistan Başbakanı Nikol Peşinyan’ın “Ermenistan’ın Rusya’ya güvenlik açısından bağlı olması stratejik bir hataydı” çıkışı izledi. Paslaşmayı NATO’nun Avrupa Genişleme Komitesi Başkanı Gunther Fehlinger’in ABD’ye yaptığı “Ermenistan NATO’ya alınmalı” çağrısı izledi. Final de 10 günlük ABD-Ermenistan ortak tatbikatı kararı oldu.

Kremlin’den Erivan’a sert nota

Elbette Rusya’nın bu ABD kışkırtmasını sadece izlemesi beklenemezdi. Kremlin Erivan’ı çok sert şekilde uyardı ve şu dört “dost olmayan” politikası nedeniyle Peşinyan yönetimine nota verdi:

1) Azerbaycan’la ilişkilerin normalleşmesine yönelik Rusya ile varılan üçlü anlaşmaların geçerliliğinin sorgulanması,

2) Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü’nün onaylama sürecinin başlatılması,

3) Ermenistan Başbakanı’nın eşinin Kiev’deki Nazi rejimine insani yardım ulaştırmak için Kiev’e gitmesi,

4) ABD’nin katılımıyla Ermenistan topraklarında askeri tatbikatların düzenlenmesi.

ABD hedefi: Türkiye-İran çatışması

ABD kışkırtmasının bizi ilgilendiren asıl boyutu ve tehlikesi ise şu: Bir haftadır Azerbaycan-Ermenistan savaşının yeniden başlayacağı olasılığı konuşuluyor. Dahası bunu fırsat görenler, Azerbaycan-Ermenistan savaşı üzerinden bir Türkiye-İran çatışmasıyla yangını daha da büyütebileceklerini umuyorlar.

Kremlin’in sert çıkışı aynı zamanda bu sürece bir müdahale anlamına geliyor. İşe yaradı mı henüz belli değil ama Türkiye-Rusya ikili işbirliğinin, hele de İran’ın katılımıyla üçlü işbirliğinin Kafkasya’da ABD-İngiltere planlarını önlemede kesin çözüm olduğunu biliyoruz.

(Bu arada dün ajanslara önce “Ermenistan ve Azerbaycan, Laçin Koridoru için anlaşmaya vardı: İki ülkeden de Dağlık Karabağ’a yollar açılacak” haberi düştü, ardından ise Azerbaycan Cumhurbaşkanı Müşaviri Hacıyev’in “anlaşmaya varılmadı” açıklaması… Şimdilik Bakü’nün istediği şekilde Karabağ’a insani yardım için Ağdam-Hankendi yolunun açılacağı anlaşılıyor.)

3+3 platformu hayata geçirilmeli

Kriz sürüyor ama süreçten çıkarılması gereken üç temel ders olduğu görülüyor:

1) ABD’nin Kafkasya kışkırtmaları sürecek. Dolayısıyla meselenin kesin çözümü açısından “Türkiye, Rusya, İran ile Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan’ı bir araya getirecek 3+3 platformu”nun hayata geçirilmesi gerekiyor.

2) Türk-Rus işbirliği geçen yüzyılda da bu yüzyılda da Anglosakson projeleri önleyebilmede en etkili yoldur.

3) Türkiye ile İran, karşıtlığa dayanan kendi içlerindeki politik çizgilere karşı ciddi ideolojik mücadele yürütmeli.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Eylül 2023

2 Yorum

Çin’in ‘ortak yurt’ mesajı

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN zirvesi, ABD’nin Asya-Pasifik’teki yeni soğuk savaş girişimleri nedeniyle önemliydi. ASEAN’ın Çin ve Hindistan gibi ortaklarının bu nedenle zirvede hangi mesajları verecekleri merakla bekleniyordu.

Çünkü geride kalan birkaç ayda ABD, Hindistan’ı stratejisine eklemlemek için bastırmış, Japonya ve Güney Kore ile üçlü savunma işbirliği anlaşması imzalamış ve AUKUS’u genişletmeye çalışmıştı.

Diğer tarafta ise Çin ve Hindistan’ın bulunduğu BRICS tarihi bir genişleme kararı almış, yaptırımlara rağmen Rusya-Hindistan ekonomik ilişkilerinin artması ABD’yi kaygılandırmış, Çin ve Rusya ABD’nin girişimlerine karşı Pasifik’te ortak tatbikatlar yapmıştı.

Soğuk savaşa karşı çıkma çağrısı

5’i kurucu 10 üyeli ASEAN Zirvesi marjındaki ASEAN+3’te (Çin, Japonya ve Güney Kore) konuşan Çin Başbakanı Li Çang iki önemli mesaj verdi:

1) Çin Başbakanı Li, ASEAN+3 ülkelerinin liderlerine “İçinde bulunduğumuz anda taraf tutmaya, bloklar arası cepheleşmeye ve yeni bir soğuk savaşa karşı çıkmak büyük önem taşıyor” diye seslendi.

2) Çin, Japonya ve Güney Kore’nin ASEAN ülkeleriyle birlikte “ortak bir yurdu” paylaştığını belirten Li, “Burada barış ve refah olursa bundan hepimiz faydalanırız, çalkantı ve kargaşa olursa bundan hepimiz zarar görürüz” dedi (AA, 6.9.2023).

Elbette bu denklemden en çok mesaj çıkarması gereken ülkeler Japonya ve Güney Kore’ydi; çünkü iki ülkenin göreceği zarar büyük olasılıkla Çin’in göreceği zarardan fazla olacaktı.

Hindistan’ın Asya Yüzyılı vurgusu

Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise ASEAN Zirvesi marjında düzenlenen ASEAN-Hindistan Zirvesinde konuştu. Modi’nin öne çıkan dört vurgusu ve mesajı oldu:

1) ASEAN’ı “büyümenin merkez üssü” olarak niteledi.

2) 21. Yüzyılın “Asya’ya ait olduğunu” belirtti.

3) “Covid-19 sonrasında kurallara dayalı dünya düzeni kurulması” gerektiğini söyledi.

4) “Asya-Pasifik bölgesinin gelişmesinin ve Küresel Güney’in sesinin duyurulmasının, herkesin çıkarına olduğunu” vurguladı (cumhuriyet.com.tr, 7.9.2023).

Yerel paralarla işlem eğilimi büyüyor

Hindistan Başbakanı Modi’nin mesajları, öncelikle Atlantik Yüzyılı’nın bittiğini ve Asya Yüzyılı’nın başladığını saptıyor. Diğer yandan “ABD düzeni” yerine “yeni bir düzen” talebinin dile getirilmesi de çok önemli.

Modi’nin bu mesajlarını “Küresel Güney’in sesinin duyurulması” vurgusuyla birlikte değerlendirdiğimizde, Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’nde sandalye talep ettiği sonucunu çıkarabiliriz elbette. Hindistan, büyüyen ekonomisi ve artan siyasi etkisi nedeniyle, küresel ilişkilerde daha önemli bir rol talep ediyor görünüyor.

Elbette ABD’nin Çin-Rusya ikilisine karşı Hindistan’ı yanına çekme gayretleri ile Çin ve Rusya’nın ŞİÖ ve BRICS’te Hindistan’la işbirliği yapıyor oluşu Yeni Delhi yönetimine küresel güç ilişkilerinde alan açıyor ancak etkinlik kazanmada hangisinin motor fonksiyonu gördüğü asıl meseledir.

Son dönemde ABD düşünce kuruluşlarında yapılan “3. yol” tartışmaları ve Hindistan’a yapılan çağrılar bu bakımdan önemli. Hindistan’ın “ABD ve Çin-Rusya merkezlerinden ayrı, Küresel Güney ülkeleriyle 3. merkezi kurması gerektiği” görüşlerinin ne anlama geldiğini ayrı bir yazıda tartışacağız.

Bitirirken ASEAN Zirvesi’nin sonuçlarından en dikkat çekene işaret edelim: “Üyeler ASEAN Yerel Para Birimiyle İşlem Görev Gücü’nün kurulmasını ve ASEAN için Bölgesel Ödeme Bağlanabilirliği Yol Haritası’nın tamamlanmasını memnuniyetle karşıladı.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Eylül 2023

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın