Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

AKP’den yeni perspektif, yeni yaklaşım!

Türk ve Yunan dışişleri bakanları önceki gün “yeni dönem” başlattı (Yeni Şafak, 6.9.2023). İki dışişleri bakanına bu görevi bizzat liderleri vermişti.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, NATO zirvesinde görüşen Erdoğan ile Mitçotakis’in, “sorunların yeni bir perspektifle çözülmesi konusunda fikir birliğine vardığını ve dışişleri bakanlarına bu konuda görev verdiğini” belirtiyordu (AA, 5.9.2023).

Türk ve Yunan dışişleri bakanları da “yeni perspektifle çözüm” için bir araya gelmiş ve “yeni dönemi” başlatmıştı. Fidan şu sözlerle müjdeliyordu bunu: “Sorunların çözümüne yeni yaklaşımlar getirme konusunda hemfikir olduk” (AA, 5.9.2023).

Temel sorunlar

Yeni perspektif, yeni yaklaşım, yeni dönem ve çözüm… Elbette kulağa hoş gelen sözler bunlar ama nasıl?

Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar elbette çözülmeli ama bu sorunlar Türk ya da Yunan tezinin dışında üçüncü bir çözüm olasılığı içeriyor mu ki Ankara ile Atina “yeni yaklaşımla çözüm” hedefleyebiliyor?

Nedir Ankara açısından Türkiye ile Yunanistan arasındaki en temel sorunlar?

1) Yunanistan ve Güney Kıbrıs, KKTC’nin varlığını tanıyacak mı?

2) Yunanistan Ege’de 12 mil hedefinden vaz geçecek mi?

3) Yunanistan, Lozan’a aykırı olarak silahlandırdığı adalardaki birliklerini çekecek mi?

4) Yunanistan, işgal ettiği ada, adacık ve kayalıkları boşaltacak mı?

Atina/Brüksel/Washington açısından da “Türk askerinin adadaki varlığı”, “iki bölgeli-iki toplumlu tek Kıbrıs devleti” vb konular var.

Taviz verilebilecek sorunlar mı?

Gerçi AKP açısından dördüncü madde sorun bile değil ama devlet yaklaşımı ile bakarsak, Ankara ve Atina bu sorunları “yeni yaklaşımla” nasıl çözebilecek? Çünkü bu sorunların Türk ve Yunan/Batı çözümleri var, ara bir çözümü yok.

Örneğin Kıbrıs’ta Yunan çözümü KKTC’yi yok saymak, Türk çözümü KKTC’nin varlığını kabul ettirmek şeklinde. Yeni yaklaşımla ara bir çözüm olası mı? Yoksa ya Atina ya da Ankara tezinden taviz mi verecek?

Örneğin Ege’de Yunan tezi karasularını 12 mile çıkarmak, Türk tezi reddetmek şeklinde. Yeni yaklaşımla 9 mil şeklinde ara bir çözüm olası mı? Yoksa ya Atina ya da Ankara tezinden taviz mi verecek?

Kısacası bu temel sorunlara, taraflardan biri kendi tezinden vazgeçmediği müddetçe, “yeni yaklaşımla” çözüm bulmak mümkün değil.

Yoksa Atina ve Ankara tüm sorunlara toptan bir çözüm mü bulacak? “Sen şu konuda taviz ver, ben bu konuda taviz vereyim” gibi… Peki kim hangi konuda taviz verebilecek? AKP Mavi Vatan konusunda zaten bir süredir taviz vermiş gibi görünüyor ama karşılığında Yunanistan hangi tavizi verebilecek?

Erdoğan’ın “gerekirse yeniden Annan Planı” mesajı

Yoksa tüm bunlar AKP’nin Mayıs 2023 seçimlerinden sonra yeniden hedef ilan ettiği AB üyeliği hayaliyle mi ilgili? Anımsayın, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 14. Büyükelçiler Konferansı’nda AB üyeliğini temel hedef ilan etmişti (AA, 7.8.2023).

Ama daha sorunlusu da şu mesajdı: Cumhurbaşkanı Erdoğan NATO’da Biden ve Mitçotakis’le görüştükten kısa bir süre sonra “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” dedi (AA, 24.7.2023).

Ankara’nın Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan tavizi vermesi ve “gerekirse yeniden Annan Planı” hevesinde olması, belli ki ABD’yi memnun etmiş, zira peşinden 21 Ağustos’ta ABD uçak gemisi ile Türk gemilerinin Doğu Akdeniz’de tatbikatı geldi.

İttifak krizi, değişim krizi, danışman krizi ile boğuşan ana muhalefetin başını kaldırıp eğilmesi gereken önemli dış politika sorunları bunlar…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2023

1 Yorum

ABD ile Rusya arasında sıkışan Neo-Abdülhamitçilik

Mayıs seçimlerinden sonra yaşananları anımsayalım:

Erdoğan ekonominin dümenine Şimşek-Erkan ikilisini oturttu. İkili “neoliberal programa tam teslimiyet” ile dümeni New York bankerleri ile Londra tefecilerine kırdı. JP Morgan başta küresel baronlarla Türkiye’den neleri, nasıl alabileceklerini konuştular.

– ABD Başkanı Biden’la görüşen Erdoğan, vetosunu kaldırdı ve İsveç’e NATO üyeliği yolunu açtı; iç politika gereği de topu parlamentoya attı.

Erdoğan Vilnius’taki NATO zirvesinde, ABD’den bile keskin şekilde, “Ukrayna NATO üyeliğini hak etti” çıkışı yaptı.

Erdoğan, esir takası sırasında Rusya’ya savaşın sonuna kadar Türkiye’de kalacakları sözü verdiği 5 Neo-Nazi Azov Taburu komutanını, bizzat Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’ye teslim etti.

Flake-Bayraktar fotoğrafı

Erdoğan, Ukrayna’nın ABD desteğiyle başlattığı “taarruz” sürecinde, Zelenski ile Kırım’ı konuştu; Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını tanımadıklarını ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunduklarını belirtti.

– ABD 6. Filo’sunun karargâh gemisi, 18 Ağustos’ta Sarayburnu’na demirledi. Filo Komutanı Kora. Thomas Ishee, Türk konuklarına gemide davet verdi.

TCG Anadolu ile USS Gerald Ford uçak gemisi, 21 Ağustos’ta eşlik eden diğer savaş gemileriyle birlikte Doğu Akdeniz’de tatbikat yaptı. ABD medyası bunu “2016’dan bu yana…” diyerek işaretledi. ABD Büyükelçisi Jeff Flake, tatbikat sırasında Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ı ABD uçak gemisine çıkardı. Flake, gemi üzerindeki Bayraktar’la yan yana fotoğrafını “birlikte daha güçlüyüz” mesajıyla servis etti. Bayraktar, Toygun Atilla’nın “Siyasete girecek misiniz” sorusuna “Mücadele neyi gerektiriyorsa onu yapacağız” yanıtını verdi.

– ABD’nin 173. Hava İndirme Tugayı, 22 Ağustos’ta Kayseri’de tatbikata katıldı.

Rusya Erdoğan’a mahkûm mu?

ABD’nin lehine ve Rusya’nın aleyhine olan ve birkaç ayda meydana gelen bu gelişmeleri nasıl yorumlamalıyız? Erdoğan, ABD ile Rusya arasında yürütmeye çalıştığı Neo-Abdülhamitçilikte dengeyi ABD lehine kırmış durumda. Nasılsa “ABD de Rusya da bana mahkûm” diye düşünüyor.Peki öyle mi?

Yukarıda saydıklarımız dışında, bu süreçte şunlar da oldu:

Putin, Türkiye’de kurulması planlanan gaz merkezi hakkında 30 Temmuz’da bu kez şöyle dedi: “Şu bilinmeli ki depolarda gaz depolanmayacak, bu merkez sadece bir e-ticaret platformu olarak faaliyet yürütecek.”

– İran Petrol Bakanı Cevad Ovci, İran, Rusya, Türkmenistan ve Katar’ın İran’ın güneyinde doğalgaz merkezi kuracağını duyurdu. 7 Ağustos’ta, bir İran heyetinin bu gaz merkezinin hazırlığı için Rusya’da bulunduğu açıklandı.

Rusya’yı Azerbaycan üzerinden İran’a bağlayan Astara-Reşt-Kazvin demiryolu (Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru) tamamlandı.

Soçi’deki asıl gündem

Şimdi Erdoğan hükümeti, Rusya’yla “aynı” tahıl anlaşmasını, BM’nin Rusya’ya verdiği sözler tutulmadan, yeniden tekrarlamak istiyor; nasılsa “Rusya bize mahkûm” diye düşünüyorlar. Ancak yukarıdaki hamlelere bakılırsa Moskova da Ankara’ya “alternatifimiz var” mesajı veriyor.

Dolayısıyla bugün Soçi’de yapılacak Putin-Erdoğan zirvesinde, asıl Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceği konuşulacak. Tamam, tahıl koridorundan Suriye’ye, Libya’dan Dağlık Karabağ’a pek çok başlık ele alınacak ama hepsinin üst başlığı “Türkiye-Rusya ilişkileri nereye?” olacak.

Ankara’nın “tehdit nereden, çıkarlar kimlerle sağlanır” sorularına net yanıt vermesi gereken günlerdeyiz. Türkiye’nin gaz merkezi ve tahıl üssü olması, Adana Mutabakatı’nı genişleterek Suriye’yle normalleşmesi fırsatları kaçırılmamalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Eylül 2023

1 Yorum

Zavallı Halk Partisi

Devrimin partisinin, iktidarda kalabilmek için 1946’da dinciliğe vermeye başladığı taviz ne devrimin partisinin iktidar olabilmesini ne de devrimin sürdürülebilmesini sağladı. Tersine karşıdevrimin “tam iktidar” olmasıyla ve Türkiye’nin adım adım bir din devletine dönüşmekte olmasıyla sonuçlandı.

Orhan Veli, 14 Mayıs 1950 seçiminden hemen sonra çıkan ilk Yaprak dergisinde (26. Sayı) tabloyu şöyle değerlendirmişti: “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle prensiplerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaa tanınan haklar… Hiçbiri kâr etmedi. Zavallı Halk Partisi.

İşe yaramayan o formül

Mayıs 2010’da CHP’nin genel başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu da aynı çizgiyi sürdürüyor. Seçildikten daha birkaç ay sonra, Eylül 2010’da yazdığım üç yazı dizilik “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” dosyasında (bkz http://www.mehmetaliguller.com), Kılıçdaroğlu’nun formülünün işe yaramayacağını belirtmiştim: Özetle Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın elindeki koz olarak gördüğü dincilik alanlarına girerek muhafazakâr seçmeni kazanmayı ve CHP’yi sağcılaştırarak iktidar olabilmeyi umuyordu.

Geride kalan 13 yıl, bu formülün çeşitli açılımlarının uygulandığı seçim başarısızlıklarıyla doludur; Erdoğan’ın benzeri Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermekten, türbana anayasal güvence vaadine ve AKP’nin eskileriyle ittifaka kadar denenmedik taktik bırakılmadı.

Sonuç ortada: Dün dinciliğe taviz vererek DP’yle yarışan CHP nasıl seçim kaybettiyse, bugün de dinciliğe tavizler vererek AKP’yle yarışan CHP kaybetmeyi sürdürüyor. Özetle Orhan Veli’nin “Zavallı Halk Partisi” nitelemesi yaşıyor.

AKP’yi halkı dinden soğutmakla suçlamak!

CHP’nin bu çizgiyi sürdüreceği görülüyor. Nitekim konuya “yeni bir açılım” getirdiler: CHP, artık AKP’yi “halkı dinden soğutmakla” suçluyor! Öyle ki, CHP’ye göre “AKP halkı dinden soğuttuğu için” meğer “pırıl pırıl milyonlarca gencimiz ateist ya da deist olmayı tercih ediyor”muş! Sanırsın ateist ya da deist olmak kötü bir şey!

Kaldı ki öyle iddia edildiği gibi “milyonlarca genç” ateist olmuyor; bu tersine “din devleti” hedefi güden karşıdevrimin oluşturmaya çalıştığı bir algıdır. Bunu toplumu daha da dincileştirmenin, rehber öğretmen işlevli olarak imamları tüm eğitim kurumlarına sokabilmenin kaldıracı olarak kullanıyorlar.

Yöntemleri basit: Okullarda ateist olan öğrenci mi var, demek ki din eğitimi artırılmalı; gençler uyuşturucu mu kullanıyor, demek ki “imam rehberler” bu gençlere dini değerler aşılamalı; gençler alkol mü tüketiyor, demek ki gençleri cemaatlere yöneltmeli…

Önce devrimcilik

Yani Türkiye’nin sorunu CHP’nin iddia ettiği gibi “AKP’nin halkı dinden soğutması” değil, tersine AKP’nin toplumu dincileştirme çabası ve adım adım din devleti inşa ediyor olmasıdır.

Ve yine CHP’nin iddia ettiği gibi milyonlarca genç ateist olmuyor; her dönemde imam hatipten, ilahiyattan ateist, deist çıkar, normaldir; Turan Dursun başta pek çok ilahiyatçı günün sonunda elbette aydınlanma yaşayabilir. Bunu abartıp, “milyonlarca gencin ateist olduğunu” savunmak, AKP’nin tezgahına gelmektir.

Orhan Veli’nin saptamasına dönersek: Laikliği savunması gereken partinin “AKP’yi halkı dinden soğutmakla suçladığı” şartlarda, “Zavallı Halk Partisi” olunmaya devam edilir.

Yıllardır altını çiziyorum: AKP’nin bunca yıldır iktidarını koruyabilmesi, kendi başarısından değil, muhalefetin başarısızlığından kaynaklanmaktadır.

Ve ısrarla belirtiyorum: Devrimcilik bırakılınca, diğer beş okun keskinliği zaten adım adım kaybolur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Eylül 2023

2 Yorum

Missouri operasyonu 2.0

1934 yılından beri Türkiye’nin Washington Büyükelçiliğini yapan Münir Ertegün, 11 Kasım 1944 yılında kalp krizi geçirerek öldü. Ancak o günkü savaş şartları nedeniyle cenazesi getirilemedi.

İki yıl sonra, 5 Nisan 1946’da, ABD Ertegün’ün cenazesini en önemli savaş gemilerinden Missouri zırhlısıyla İstanbul’a getirdi.

Dolmabahçe önünde demirleyen Missouri için düzenlenen tören, ABD yanlısı bir kampanyaya dönüştürülmüştü. Başbakan Şükrü Saracoğlu Missouri’yi şu sözlerle karşıladı: “Üstünde yaşadığımız ihtiyar dünyanın en genç ve en mükemmel çocuğu olan Amerika ve Amerikalılar, ellerinde insanlık, adalet, hürriyet, medeniyet bayrakları olduğu halde, Birleşmiş Milletlerden mürekkep büyük bir insanlık dünyası kurmak yolunda sağlam ve metin adımlarla yürümektedirler.”

Peki nereden çıkmıştı bu Missouri ile naaşın getirilmesi?

Atlantik kampına girişin sembolü

II. Dünya Savaşı bitmiş, ABD ve İngiltere, SSCB’ye karşı Soğuk Savaş başlatmaktaydı. ABD stratejisine göre SSCB’nin Ortadoğu’ya sarkmasını önlemek, Akdeniz’i tutmaktan ve Türkiye’yi Batı kampına almaktan geçiyordu.

Missouri zırhlısı ve ona eşlik eden savaş gemileri bu amaçla Akdeniz’e gönderilecek ve bu görev nedeniyle Ertegün’ün naaşı da İstanbul’a götürülecekti. Ankara da bu ziyareti Türkiye’deki Amerikancılığın yükseltilmesinin bir kaldıracı olarak kullanmış, 1945’ten itibaren içinde yer alınması kararlaştırılmış Atlantik kampına geçişin aracına dönüştürmüştü.

Özetle Missouri zırhlısıyla büyükelçinin naaşının getirilmesi, Türkiye’nin Atlantik kampına geçişinin sembolüydü.

Neden mi anımsattık?

Doğu Akdeniz’de ABD-AKP tatbikatı

21 Ağustos’ta Doğu Akdeniz’de sıra dışı bir olay yaşandı. TCG Anadolu ile dünyanın en büyük savaş uçağı gemisi USS Gerald R. Ford birlikte tatbikat yaptı. TCG Anadolu’ya firkateynler, ABD uçak gemisine de kruvazör eşlik etti.

ABD medyası bu tatbikatı, “2016’dan beri yapılan en büyük tatbikat” diye işaretledi. (2016’yı biz de işaretleyelim, zira ABD destekli FETÖ darbe girişiminin tarihidir!)

Tatbikatı daha da ilginç kılan ise Erdoğan’ın damadı ve Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın, ABD Büyükelçisi Jeff Flake’in daveti üzerine ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford’u ziyaret etmesiydi!

Bayraktar‘ın ABD uçak gemisi ziyaretine, Deniz Hava Komutanı Tuğamiral Mehmet Savaş Eser, Hava Eğitim Komutanlığı’ndan Tuğgeneral Hüseyin Sabri Akyol ile bazı subaylar da eşlik etmişti.

Kimileri bu tuhaflığı, “ne var bunda, TGC Anadolu için İHA üreten Bayraktar’ın ortak tatbikat sırasında ABD uçak gemisine davet edilmesi gayet normal” diye geçiştirmeye çalışsa da durum normal değildi!

1946’da değil 2023’teyiz

Kaldı ki Bayraktar’ın tatbikatta bulunması da normal değil. Üstelik ABD’nin Ankara Büyükelçisi Flake’in de tatbikatta bulunması normal değil. Diplomatın askeri tatbikatta ne işi var?

İşte Bayraktar’ın ABD uçak gemisine götürülmesiyle ABD Büyükelçisinin işinin ne olduğu anlaşılmış oluyor!

Bakınız mesele şudur: AKP sıcak para ve kredi musluklarının açılması için yönünü New York bankerleri ile Londra tefecilerine tamamen dönmüş durumda.

Bizzat ABD Büyükelçisi Flake aracılığıyla Erdoğan’ın damadı Bayraktar’ın “2016’dan beri yapılan en büyük tatbikat”ta ABD uçak gemisine götürülmesi, açık ki “Missouri operasyonu 2.0”dır.

Ancak önemle altını çizelim: ABD’nin Atlantik yüzyılını başlattığı 1946’da değil, Atlantik yüzyılının bitmekte ve Asya-Pasifik yüzyılının başlamakta olduğu 2023 yılındayız. Kimse boşuna hayal kurmasın… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2023

2 Yorum

Nükleer ahlaksızlık

Hayır, büyük kampanyayla vizyona sokulan Oppenheimer filminden bahsetmeyeceğim, ama nükleer konulu filmlere toptan işaret edeceğim:

ABD yapımı yüzlerce nükleer konulu film var. 1990’dan öncekilerde, ağırlıkla bu filmler “SSCB’nin nükleer saldırısına karşı dünyayı koruyan ABD” temalı olurdu. SSCB dağıldıktan sonra tema değişti: Rusya’daki nükleer füzeleri kaçıran psikopat generallerin bunları kullanma çabasını ABD durdururdu. Sonra adres kimi zaman Kuzey Kore, kimi zaman Pakistan, kimi zaman İran, kimi zaman da Çin oldu.

Özetle, bu filmlere göre bazı kötü ülkeler ya da o kötü ülkelerin kötü yöneticileri nükleer saldırı planlıyor, ABD de dünyayı koruyordu!

Dünyada bunun kadar ahlaksız bir tersine çevirme operasyonu çok azdır. Çünkü dünyada nükleer silahı ilk ve tek kullanan devlet ABD’dir; ABD dışında nükleer silah kullanmış başka bir devlet yoktur.

Seyreltme sorunu

Bu uzun girişi şundan yaptık: Japonya, 2011 depreminde hasar gören Fukuşima Nükleer Santralinde biriken radyoaktif atık suyun tahliyesine 24 Ağustos’ta başladı.

Ama bu olay Batı basınında neredeyse konu bile edilmiyor. Çünkü Japonya ABD’nin müttefiki. Özne Çin ya da Kuzey Kore (Kore DHC) olsaydı eğer, ABD başta tüm Atlantik basını kıyameti koparırdı.

Bir tek Japonya’nın komşuları, yani Okyanus’a tahliye edilen atık sudan etkilenecek Çin, Güney ve Kuzey Kore duruma tepki gösteriyor. Oysa dolaylı etkileri ve bir uygulama meşruiyeti kazanma olasılığı nedeniyle tüm küreyi etkileyecek bir sorun bu.

Atlantik, konuyu Uluslararası Atam Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) raporuna dayanarak geçiştiriyor. UAEA, Temmuz 2023’te Japonya’nın Japonya’nın “radyoaktivitesi düşürülmüş atık su” planını onayladı.

Peki atık sudaki karbon-14 ve trityum başta 60 çeşitten fazla radyoaktif nükleer unsurun yoğunluğunun düşürülmesi için yapılan seyreltme yeterli mi? Peki radyoaktivitenin insan açısından düşük olması, okyanustaki canlılar açısından da düşük olduğu anlamına gelir mi? Kısacası önce okyanus canlılarını, sonra da deniz ağırlıklı beslenen bölge ülkelerini etkileyecek büyük bir tehditle karşı karşıyayız.

Bir çeşit savaş ilanı

Çin uygulamaya büyük tepki gösteriyor. Çinli uzmanlar, Fukuşima’dan boşaltılan radyoaktif atık suyun, eriyen reaktör çekirdeğinden geçtiğini ve bunun normal çalışan nükleer santrallerden boşaltılan sudan farklı olduğunu belirtiyor (CRI Türk, 23.8.2023).

Güney Kore’de muhalefet büyük tepki gösteriyor. Ana muhalefetteki Demokratik Parti lideri Lee Jae-myung, Seul’da binlerce kişinin katıldığı protesto gösterisinde, Japonya’nın nükleer atık kararının “Pasifik Okyanusu’na sınırı olan ülkelere savaş ilanı olduğunu” söyledi (NTV, 26.8.2023). Lee, Güney Kore Devlet Başkanı Yook Suk-yeol’u “Japon tahliye planını desteklemekle” suçladı. Güney Kore Başbakanı Han Duck-soo ise Japonya’yı 30 yıl devam edecek radyoaktif atık suyun tahliyesine ilişkin bilgileri şeffaf şekilde açıklamaya çağırdı (AA, 24.8.2023).

Japon muhalefeti de uygulamaya tepkili. Japon basınındaki haberlere göre, çok sayıda Japon muhalefet partisi, hükümetin radyoaktif atık suyu denize boşaltmasına karşı çıktıklarını açıklayarak, hükümetin Japonya meclisinde konuyu aydınlatmasını istediler (cri.cn, 27.8.2023).

Sendrom

Baştaki çarpıklığa dönersek… Dünyada nükleer saldırıya uğrayan ilk ve tek ülke olan Japonya’nın, kendisine nükleer bomba atan ABD’ye bu denli bağımlı olmasının açıklanmasında elbette “Stockholm sendromu” kavramı hafif kalır.

Ama daha önemlisi, dünyada nükleer saldırıya uğrayan ilk ve tek ülke olarak Japonya’nın, şimdi radyoaktivite salınımıyla okyanus canlılarına “alt düzeyde bir nükleer saldırı” yapıyor oluşu da “Japon onuru” kavramıyla tam tezat ne yazık ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ağustos 2023

4 Yorum

BRICS’te İran-Körfez-Mısır üçgeni

BRICS’in tarihi zirvesi beklendiği gibi genişleme ve ulusal paraların rolünü artırma kararlarıyla sonuçlandı.

Resmi 23 üyelik başvurusundan 6’sı gerçekleşti. Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Arjantin, 1 Ocak 2024’ten itibaren BRICS üyesi oluyor. 5+6 üyeli yeni BRICS, artık ülkelerin baş harfleriyle kodlanmayacak ölçekte yani…

Peki “Geniş BRICS” Türkiye ve bölge açısından ne etkiler doğuracak?

Üreten BRICS

1) Genişlemeyle BRICS, dünyanın en büyük petrol üreticilerinin de kulübüne dönüştü. En büyük 9 petrol üreticisinden 6’sı artık BRICS’te…

2) Satınalma paritesine göre BRICS’in dünya ekonomisindeki payı yüzde 37.3, G7’nin payı ise 29.9. BRICS, endüstriyel üretimde de G7’yi geçmiş durumda: BRICS’in payı yüzde 38.3, G7’nin payı ise 30.5. En temel tarım ve maden üretimlerinde makas daha da açık.

3) BRICS için Afrika çok önemli. Etiyopya, Afrika Birliği’nin kurulmasına öncülük etmesi ve örgütün merkezine ev sahipliği yapmasıyla da özel öneme sahip.

4) Gerçi Mısır Afrika ülkesi ama aynı zamanda bölgemizin de, yani Ortadoğu’nun da önemli bir ülkesi. Mısır ile birlikte İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin BRICS’e üye olması, kritik önemdedir.

ABD’nin Körfez kaybı

Ufuk Ötesi okurları açısından bu durum şaşırtıcı olmamıştır. Çünkü bir süredir Suudi Arabistan-Çin ilişkilerinin ekonomiden bölgedeki sorunlu ilişkilerin tamirine kadar bir dizi etki yarattığını inceledik.

Çin’in Suudi Arabistan ile İran’ı barıştırması, Yemen’den Filistin’e kadar etkiler doğurdu. “Petrodolar” sistemi açısından ABD’nin Ortadoğu’daki en temel dayanağı durumunda olan Suudi Arabistan’ın BRICS üyesi olması, haliyle ABD açısından da açık bir yenilgi demek. ABD Genelkurmay Başkanı Miley’in genişleme sonrası dile getirdiği şu sözlerini bu bağlamda yorumlayabiliriz: “Bölge, petrol ve enerji kaynakları açısından ana kaynak. ABD’nin Ortadoğu’dan çıktığını düşünemiyorum.

Mısır, İran ve iki Körfez ülkesinin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin artık BRICS’te olması, kuşkusuz Körfez bölgesinden başlayarak Ortadoğu’nun tamamını etkileyecek. Stratejisini Körfez’de İran-Suudi karşıtlığı üzerine inşa eden ve İsrail’in güvenliğini bile İran karşıtı cephe oluşturmaya dayandıran ABD, gelmekte olan bu tabloyu gördüğü için son birkaç haftadır Körfez’e gemi ve Suriye’ye asker göndermekte…

Astana-BRICS bağı

İran-Mısır-Körfez üçgeni, bölgeyi etkileyeceğinden Türkiye’yi de etkileyecektir haliyle.

Türkiye için BRICS’teki İran-Körfez-Mısır üçgeni rakip değil, ortaktır. BRICS’in iki üyesi, Rusya ve İran Astana Platformu üyesidir. Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi ve Irak’ı da Astana’ya taşıması, Astana-BRICS bağlarını çoğaltacaktır.

Bunun dışında gerçekçi bir seçenek yok zaten. Bir zamanlar Pentagon-CIA laboratuvarlarında üretilen Türk-Kürt-Yahudi ittifakı türünden ABD projelerinin bölgede hayat bulma şansı artık kalmadı.

Dolayısıyla Ankara’nın önünde Astana’yı BRICS içindeki bölge üçgeniyle ortaklığın, hatta buradan sıçrayarak BRICS’te yer alabilmenin zemini olarak değerlendirmek dışında gerçekçi ve çıkarlara uygun seçenek yok.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ağustos 2023

1 Yorum

Genişleme ve dolarsızlaşma

BRICS tarihi bir zirve yapıyor. Önceki gün başlayan ve bugün tamamlanacak zirve, kararlarıyla çok kutuplu dünyanın inşasında önemli bir rol oynayacak.

Zirve bugün tamamlanıyor ve sonuç bildirgesi bugün açıklanacak; dün yazıyı yazıişlerine teslim ettiğim saatte, henüz oturumlar sürüyordu. O nedenle asıl değerlendirmeyi bir sonraki yazımda yapacağım.

Bütünleyici iki gündem

15. BRICS Zirvesi’nin birbirini bütünleyen iki temel gündemi var: Genişleme ve dolarsızlaşma.

Denklem basit: BRICS genişledikçe, küresel ticarette dolarsızlaşma (dedolarizasyon) artacak. BRICS’i oluşturan beş ülke, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika bir süredir bu denklemi savunuyor.

Ancak ne kadar ve ne hızda genişleme ile dolarsızlaşmada neyin öncelikli olması gerektiği konusunda aralarında bazı farklar var. İşte bu zirve, bu farkları giderme ve optimum bir yol belirleme zirvesi olacak kısaca.

Hedef aynı, yöntem farklı

23’ü resmi olmak üzere 40’tan fazla ülke BRICS üyeliğine başvurdu. Beş ülke içerisinde genişlemeyi kapsam ve hız bakımından en çok isteyen Çin; Brezilya ise genişlemeyi yavaş ilerletme yanlısı.

Ortak para birimi konusunda ise beşli arasındaki denklem bu kez ters: Ortak para biriminin oluşturulması konusunda en istekli Brezilya iken, Çin bunun için aşamalar ve zaman gerektiği kanaatinde.

Dolayısıyla bugün çıkacak sonuç bildirgesi, bu sınırların içinde kalacak büyük olasılıkla.

Önce ulusal paraların rolünü artırmak

Brezilya her ne kadar “ortak para birimi” açısından şartların uygun olduğunu düşünse de ağırlıklı fikir, öncelikle “ulusal paraların rolünün arttırılması” şeklinde.

Ulusal paraların rolünün artırılması için de “ortak ödeme sistemi” gerekiyor. Bu da Batı’nın ağır yaptırımı altındaki Rusya’nın önceliği örneğin.

Ve bu ikisinin, yani ulusal paraların rolünün artırılması ve ortak ödeme sisteminin sağlıklı çalışabilmesi için de BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın rezervlerinin geliştirilmesi gerekiyor.

Özetle “ortak para birimi”nden önce, bu üç ayaklı para politikası modelinin hayata geçeceği anlaşılıyor.

Geniş BRICS, daha çok dolarsızlaşma demek

Yukarıda da belirttik: Genişleme ve dolarsızlaşma birbirini bütünlüyor.

Dolarsızlaşma yani dedolarizasyon için, küresel ticarette bir eğilim olarak ortaya çıkmış bulunan ulusal paraların kullanımını artırmak gerekiyor. Nitekim BRICS ülkeleri arasında bu süreç adım adım başladı ve gelişiyor.

Buradan hareketle şöyle söyleyebiliriz: BRICS ne kadar genişlerse, küresel ticarette o kadar çok ulusal parayla ticaret yapılmış olacak; böylece dolarsızlaşma daha da artmış olacak.

İşte bu denklem nedeniyle BRICS’in genişlemesine başlanılacağı anlaşılıyor. Bu kadar yoğun katılım talebinin aynı anda karşılanması olası olmadığından, çok büyük olasılıkla Afrika’dan başlayarak sırayla talepler değerlendirilip, sonuçlandırılacak; bu süreçte de BRICS+ kurumsallaştırılacak.

Bununla paralel olarak, BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın da üyelerinin artacağı görülüyor. Nitekim daha önce üç ülke bankaya dahil edilmişti. Toplamda 50’den fazla ülkenin katılmak istediği belirtiliyor.

Çok kutupluluk inşası

Özetle genişleyen ve ulusal paraların rolünü artırarak doların hegemonyasını zayıflatan bir organizasyon olarak BRICS, önümüzdeki dönemde küresel ilişkilerin belirlenmesinde ağırlığını artırmış olacak.

Ekonomik büyüklüğüyle G7’yi geçmiş bulunan BRICS, genişledikçe etkisini daha da genişletmiş olacak. Bu da çok kutupluluğun inşasını ivmelendiren ve uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesini sağlayan bir etki doğuracak haliyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2023

2 Yorum

ABD’nin “Asya-NATO’su” çabası

ABD bir süredir askerileştirdiği ve NATO zirvelerine davet ettiği iki müttefikini, Japonya ve Güney Kore’yi, merkezinde kendisinin olduğu üçlü bir ittifakta bir araya getirmeye çalışıyordu. Biden bu amaçla 18 Ağustos’ta Camp Daivd’de Japonya ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Peki toplantıdan “Asya-NATO’su” anlamına gelebilecek bir ittifak çıktı mı?

İttifak değil ortaklık

Ortak bildiriye bakılırsa, Camp David’den “üçlü ittifak” değil, “üçlü ortaklık” çıktı. Elbette “üçlü ortaklık” da önemsiz değil ama onca çabaya rağmen ittifak oluşturulamamasını da küresel güç mücadelesi bağlamında önemle not edelim.

Diğer yandan ABD Başkanı Joe Biden, Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol ve Japonya Başbakanı Kişida Fumio’nun anlaştığı üçlü ortaklık bildirisi, ABD’nin temel hedefini de açıkça ortaya koyuyor. Zira bildiri Çin’i, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni (Kuzey Kore) ve Rusya’yı hedef alıyor.

Böyle olduğu için de üçlü ortaklık, bölgeyi jeopolitik mücadele alanı haline getirmeye çalışan ve askerileştiren çaba olarak yorumlandı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Winbin, ortaklığı “Dışlayıcı gruplar oluşturmaya, bloklar arası cepheleşmeyi ve askeri blokları Asya-Pasifik’e taşımaya yönelik girişim” (Sputnik, 18.8.2023) diye yorumladı.

ABD’nin üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri

ABD, Çin’i “baş rakip” ilan ettiğinden beri Asya-Pasifik’te bu ülkeye karşı çevreleme uygulamaya çalışıyor. Bunun için de üçgenler, dörtgenler, beşgenler inşa ederek bunları birbirine zincirlemeye çalışıyor.

1. Beş Göz: Bölgede zaten Soğuk Savaş’tan kalma bir organizasyondu. ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bu ortaklığı, esas olarak bir istihbarat ortaklığıdır.

2.  QUAD (Dörtlü Güvenlik Ortaklığı): ABD’nin Hindistan, Japonya ve Avustralya’yla 2007’de oluşturduğu dörtlü ortaklık, “stratejik güvenlik diyalogu”ndan öteye pek geçemedi.

3. AUKUS: ABD, İngiltere ve Avustralya’nın bu ortaklığı, yapısı nedeniyle ABD açısından en ileri organizasyon. Zira üçlü birliktelik, bir nevi “pakt” özelliğinde. Temel hedefi Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmek.

4. Ve yukarıda aktardığımız ABD, Japonya, G. Kore üçlü ortaklığı

Genel tablo

ABD, Hindistan’dan başlayarak Japonya’ya kadar uzanan geniş bir yay ile Çin’i kuşatmak istiyor. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Hindistan’a bunu kabul ettirebilmiş değil.

ABD o nedenle şimdi Avustralya’dan Japonya-Güney Kore’ye uzanan bir askeri cephe inşa etmeye çalışıyor. Bunun için de hem AUKUS’u Yeni Zelanda’yla genişletmek hem Japonya ile Güney Kore’yi müttefik yapmak hem de bu iki küme arasındaki bağlantı için Pasifik Adaları’nda üs inşa edebileceği ortaklıklar kurmak istiyor. Blinken-Austin ikilisinin son Pasifik Adaları ziyareti ve burada Papua Yeni Gine’yle yaptıkları anlaşma bunun içindi.

Evet, bardağın dolu tarafında bunlar var ama boş tarafında da ABD stratejisine eklemlenmeyi kabul etmeyen Hindistan; ABD’nin Japonya ve Güney Kore’yle üçlü ittifak kuramayıp üçlü ortaklığa razı olması; Yeni Zelanda’nın AKUSUS’a daveti kabul etmemesi, Pasifik Adalarının çoğunluğunun bölgenin jeopolitik güç alanına dönüştürülmesine karşı çıkması var.

Özetle ABD, “kurallarını kendisinin yazdığı sömürü düzenini” devam ettirebilmek için Asya-Pasifik’te hamleler yapıyor ama zayıflayan hegemonyası nedeniyle istediği sonuçları elde edemiyor. Dolayasıyla genel tabloda bir değişiklik yok; çok kutuplu yeni bir dünya inşası sürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2023

1 Yorum

Neoliberalizme karşı neo-neoliberalizm

4 Mayıs 2023’te bu köşede “Sullivan’ın itirafı: Neoliberalizm yenildi” başlığıyla incelemiştik: ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 27 Nisan’da Brookings Enstitüsü’nde yaptığı “Amerikan Ekonomik Liderliğinin Yenilenmesi” başlıklı konuşmasıyla, bir ay sonra Bidenomics diye isimlendirilecek yeni ekonomi-politikalara işaret etmişti.

Sullivan’ın konuşmasından bu yana neoliberalizm üzerinden yoğun tartışmalar var. ABD düşünce kurumlarında ve medyasında ağırlıkla Bidenomics’in Reaganomics’e karşıtlığı işleniyor. Hatta Biden’ın 6 Temmuz’da “ülkeyi onlarca yıldır başarısızlığa uğratan ‘trickle-down’ ekonomisinden kurtulma” hedefini ilan etmesi, kimi iktisatçılarca “neoliberalizmden kopuş” olarak bile yorumlanıyor.

Zira Reaganomics’in trickle-down uygulamasının iddiası, özetle “zenginlere vergi indirimi vb. yollarla ekonomiyi canlandırarak toplumun her tabakasına fayda sağlamak,” böylece ABD’nin küresel hakimiyetini sürdürmekti.

Amerikan kapitalizmini kurtarma çabası

Peki Bidenomics hangi uygulamasıyla Reaganomics’ten ayrılıyor ki? Başkanlığı boyunca 4 triyon doları pandemi vb gerekçelerle ilaç tekellerine, mali sermayeye ve diğer egemen sınıf kesimlerine dağıtan Biden değil mi? Biden döneminde ABD’nin en zenginleri daha da zengin olmadı mı? En zengin yüzde 1’in serveti, bu dönemde yüzde 50’nin servetini geçmedi mi?

Dolayısıyla Bidenomics de Reaganomics gibi, aslında en zenginleri gözeten bir ekonomi-politik programdır ve işleyişi bakımından ikisi de neoliberaldir. Fark, Amerikan kapitalizmini kurtarabilmek için Biden yönetiminin neolibearlizmde bir restorasyona yönelmiş olmasıdır. Bu nedenle Reagomics’e neoliberalizm diyorsak, Bidenomics’e de neo-neoliberalizm demek uygun düşer.

Bu restorasyon, en zenginlerin bile kabullendiği gibi, Amerikan kapitalizmini kurtarmak için şarttır. En zengin 205 milyarderin Davos’a çağrı yaparak “Bizi vergilendirin” demesi, çöken bir sistem altında kalmama, sistemi ayakta tutabilme çağrısıydı.

Bidenomics’in çıkmazı

Nasıl ki neoliberalizm, kapitalizmin 1973 krizine bulduğu çareyse, Biden’ın neo-neoliberalizmi de kapitalizmin 2008’de girdiği ve bir türlü çıkamadığı krizden çıkabilme arayışıdır.

Kuşkusuz Biden, küresel şartlar bakımından Reagan’a göre daha şanssız; zira bu kez çok kutuplu bir dünyada ABD hegemonyasının zayıfladığı, de-dolarizasyon arayışlarının yükseldiği, ikili ticarette yerel para birimlerini kullanma eğiliminin arttığı, “küresel güney”in BRICS etrafında kümelendiği bir süreçteyiz.

Washington o nedenle NATO’yu küreselleştirme yöntemli bir strateji izliyor. ABD’nin Asya-Pasifik’te Çin’e karşı bir Asya-NATO’su kurma çabası bile son tahlilde Amerikan kapitalizmini kurtarabilmek için çünkü…

Şimşek-Erkan rasyonalitesi dedikleri

Sullivanların tespit ettiği gibi neoliberalizmin yenildiği bir realite tabi ki… Asıl vahimi ise “rasyonalite” diyerek Türk ekonomisini Şimşek-Erkan ikilisiyle neoliberalizme tamamen bağlama çabasıdır.

Oysa tersine neoliberalizmin yenilgisi üzerinden; piyasanın tam serbestliğinin yanlışlığından planlamacılığa ve pandemide kamulaştırma ihtiyacının görülmesine kadar, pek çok şey tartışılıyor.

Aslında tartışılan, Türkiye’nin deneyimlediği karma ekonomi özetle…

Erdoğan iktidarı ise 22 yıldır neoliberalizm içinde dönüp duruyor; “nas ekonomisi” de özü itibariyle neoliberalizmdi, şimdi doğurduğu sapmayı düzeltmek için Reaganomics’e sarılmaları da…

İşte muhalefetin asıl tartışması gereken budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2023

2 Yorum

Laiklik sınıfsaldır

Cuma hutbesine “ders ve iş saatlerinin namaza göre ayarlanmasını” ekleyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, anayasanın laiklik ilkesini anımsatarak tepki gösterenleri “laikçi yobaz” ilan etti.

Laiklik karşıtlarının kullanmaya başladığı “laikçi” kavramı; budanan, içi boşaltılan, anlamı sulandırılan ve en sonunda “altılı masa muhalefetinin” elinde “tarikatlara özgürlük” bağlamında “özgürlükçü laiklik”e dönüştürülen laikliğin 75 yıllık tersine evriminin geldiği yer ne yazık ki…

Bu dönüşümde laikliğin sınıfsallığını görmeyen ve kavramı dünya işlerini kenara atarak, din ve devlet işlerinin ayrılmasına daraltan laiklerin de payı var elbette.

Laiklik: Köylü, toprak reformu, enstitüler

Laiklik alabildiğine sınıfsaldır ve “laiklik artı halkçılık eşittir gelişmiş demokrasidir.”

Batı’da kilise otoritesine karşı mücadele ve egemenliği göklerden yere indirme işi olarak laiklik sınıfsaldı. Türkiye’de feodal (din-tarım) toplumdan devrimle uluslaşarak sanayi toplumuna geçiş mücadelesinde laiklik sınıfsaldı.

Somutlarsak; Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” çizgisi, toprak reformu çabası ve Köy Enstitüleri laiklikti, halkçılıktı ve sınıf savaşıydı. Sınıf savaşı olduğu için de feodal kalıntılar/toprak ağaları toprak reformuna karşı çıktı ve CHP’den ayrılıp DP’yi kurdu. Sınıf savaşı olduğu için feodal kalıntılar/toprak ağaları Köy Enstitülerine karşı çıktı ve buraları dinsizlikle suçlayarak kapanmaya zorladı.

Emperyalist ABD de 1946’dan itibaren bu sınıflarla işbirliği yaparak önlerini açtı ve geldiğimiz yer Erbaş’ın laikleri “laikçi yobaz” diye suçlamasıdır artık.

Yoksullara sömürüyü kabullendirme görevi

Laikliğin sınıfsal olduğunun en önemli göstergeleri din adamlarının fetvalarıdır.

Örneğin Cübbeli Ahmet Hoca, 11 Aralık 2018’de “fakirlerin zenginlerden önce cennete gireceğini” söylüyor. TÜSİAD, beşli çeteler, İslami sermaye grupları biraraya gelip propaganda kaseti hazırlasalar bu kadarını yapamazlar!

Üstelik Cübbeli Ahmet Hoca propagandayı o kadar ince işliyor ki, “zenginlerin çoğu dinsiz imansız” diyerek, kendisini dinleyen fakirlerden onlara imrenmemesini istiyor. Kısacası “fakirsin fakir kal, ödülün cennet” diyor.

Nitekim Cübbeli’nin kaydının başlığı da şu: “Fakirler, zenginlerden beş yüz sene evvel cennete girecekken nasıl zengin olmak istenir?

Sadece Cübbeli değil, onlarca, yüzlerce din adamı, hemen her gün cemaatlerine bu türden mesajlar veriyor. Böylece yoksul halk kitleleri, “zenginlerden önce cennete girecekleri” hayaliyle, dünyadaki sömürü düzenini kabulleniyor.

İşte bu sınıfsal ilişkinin örtüsünün kaldırılmaması için laikliğe karşılar. Egemen sınıfı oluşturan kesimlerin ittifak halinde halkı uyutmak için nasıl işbirliği yaptığının görülmemesi için laikliğe karşılar.

Mustafa Fazıl Paşa’dan Atatürk’e

Bu topraklarda 150 yıldır süren demokratik devrim mücadelesi, aynı zamanda bir laiklik mücadelesidir.

O nedenle Mustafa Fazıl Paşa, daha I. Meşrutiyet öncesinde, 1866’da Paris’ten Abdülaziz’e yazdığı ünlü mektubunda şöyle demiştir: “Padişahım, … din ve mezhep ruhta hüküm sürer; bize öte dünyanın nimetlerini vaat eder. Fakat milletin haklarını sınırlayan ve belli eden din ve mezhep değildir. Unutmamak gerekir ki, din ezeli gerçekler arasında durup kalmazsa, yani dünya işlerine karışırsa hepimizi öldürür ve kendi de ölür.”

O nedenle büyük devrimci Atatürk CHP’nin 1931 programında laikliği şu şekilde tanımlamıştır: “Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”

Özetle laikliğin üzerinden atlayarak ne sınıf mücadelesi ne demokrasi mücadelesi ne de aydınlanma mücadelesi olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın