Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Rejimin meşruiyet sorunu sürüyor

Bu seçim, bir hükümet seçiminden ziyade, bir rejim oylamasıydı. Bu yönüyle de 16 Mayıs 2017’de yapılan halkoylamasının tekrarıydı. 16 Mayıs 2017’de, tartışmalı bir kampanya ve seçimin ardından, sadece yüzde 51 oyla parlamenter rejim yıkılmış, yerine “AKP tipi başkanlık sistemi” getirilmişti.

Dolayısıyla seçmenlerin yarısı açısından sistem değişimi meşru değildi. Bu meşruiyet sorunu, ilk uygulama döneminde (2018-2023) başkanlık sisteminin “tek adam rejimi”ne dönüşmesiyle, daha da arttı.

Anasaya’ya aykırı 3. dönem

Peki 14 Mayıs’ta sandıktan yüzde 49.5, 28 Mayıs’ta 2. turda yüzde 52 oy çıkması, sistemin meşruiyet sorununu çözdü mü?

Hayır, tersine “tek adam rejimi”nin meşruiyet sorunu sürüyor, hatta şu nedenlerle daha da arttı:

– Erdoğan, her şeyden önemlisi Anayasa’ya rağmen kendisini 3. kez aday olarak dayattı; muhalefet ise “sandıkta nasılsa yeneceğiz(!)” diyerek bu hukuksuzluğu kabullendi.

-Normalde ve eskiden istifa eden taraf pozisyonundaki bakanlar istifa etmedi; devletin tüm imkanlarını seçimde Erdoğan lehine kullandı.

– YSK, AA, TRT üçgeninde tarafsızlık ortadan kalktı; kurumlar AKP’nin seçim bürosuna dönüştürüldü.

– Seçim boyunca sandıklarda AKP lehine hukuksuzluk örnekleri sahnelendi, sandık zorbalığı yaşandı.

AKP: Sistem gözden geçirilebilir

Bir meşruiyet sorunu olduğu ortada. Nitekim AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş da seçimden hemen önce, sistemin gözden geçirilebileceğine işaret etmişti: “Yüzde 50 artı 1, sistemi zorlayan, sistemin kutuplaşmasını temin eden bir faktör olarak ortaya çıktı. Tekrar gözden geçirilebilir” (AA, 27.5.2023).

Oysa 16 Mayıs 2017 halk oylaması öncesinde, başta anayasa hukukçuları olmak üzere pek çok hukukçu, akademisyen, siyasetçi, aydın böyle olacağına dair yoğun uyarılar yapmıştı. O gün bu uyarıları dikkate almayanlar ülkeyi ve sistemi deneme tahtasına çevirdiler; şimdi de sistemin sorununu, yine kendi çıkarlarına uygun hale getirmenin peşindeler!

Erken seçim kapıda

Öte yandan, koalisyon hükümetlerini bitireceği iddiasıyla getirilen “50+1” başkanlık sistemi, ne yazık ki sürekli koalisyon hali doğurdu; 50+1 oya ulaşabilmek için ideoloji, program ve politika geri plana atıldı. Nasılsa en temel politikalarda, örneğin ekonomide, program düzeyinde bir farklılık yoktu; iki taraf da serbest piyasa ekonomisini farklı tonlarda uygulayacaktı. Nasılsa dış politikanın ağırlıklı alanlarında da büyük fark yoktu, iki seçenek de NATO’cuydu; fark dengecilikte ağırlığı ne yana verecekleriydi sadece…

İşte bu nedenle karşıtların yan yana, benzerlerin karşı karşıya gelebildiği bir gevşek cepheleşme oluştu. Her iki tarafta da İslamcılar, her iki tarafta da milliyetçiler yer alabildi. Ve daha çarpıcısı, birinci turda üçüncü gelen ATA ittifakı, ikinci turda bölünüp, cumhurbaşkanı adayı Oğan Cumhur İttifakı’nı, Zafer ve Adalet Partileri ise Millet İttfiakı’nı destekleyebildi.

Hem bu siyasal tablo hem de kısa vadede ve sistem içinde çözümü olmayan ekonomik kriz tablosu, beş yıl dayanamadan, Türkiye’nin önüne yeni bir seçim dayatacaktır.

28 Mayıs’ta ikinci turdan çıkan sonuç, erken seçime hangi şartlarda; restore edilmiş başkanlık modeli (40+1) ile mi, yoksa parlamenter sisteme dönüş kapısını açanlarla mı girileceğini gösterdi sadece…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mayıs 2023

2 Yorum

Kıvrak zekalı kindar nesil!

FETÖ’nün hedefi “altın nesil”, AKP’nin hedefi “kindar nesil” yetiştirmekti. Nesil yetiştirmek, her iki tarafın da “dava”larının en önemli işiydi; nesil demek gelecek demekti çünkü…

Nitekim birlikte ve işbirliği içinde Türkiye’ye kumpas kuran AKP ile FETÖ, anımsayın, önce tam da bu “nesil” yetiştirme meselesinde karşı karşıya geldiler: Dershaneler…

Necip Fazıl’dan Erdoğan’a

“Kindar nesil”, AKP kadrolarının ideolog kabul ettiği Necip Fazıl’ın kavramlaştırmasıydı…

Erdoğan, başbakanlığı sırasında Necil Fazıl’a referansla, AKP Gençlik Kolları Kongresi’nde ilan etmişti bu hedefi: “Modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”

İşte Erdoğan, davanın geleceği için bu gençliği inşa etmeye çalışıyor; bunun için bir yandan eğitimi imam hatipleştiriyor, bir yandan da merkezinde oğlu Bilal Erdoğan’ın olduğu vakıflarla geniş bir ağ örüyor…

Kartal İmam Hatipliler

Aslında tüm çabalarına rağmen, Erdoğan’ın istediği oranda “kininin davacısı” bir nesil oluşturamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama yine de azımsanmayacak bir “kindar nesil” kadrosu oluşturdukları ortada…

Özellikle 30’lu yaşlarının başındaki çok sayıda Kartal İmam Hatipli gencin, bürokrasinin en kilit yerlerine yerleştirildiğini, TRT’den THY’ye en önemli kurumlarda yönetici yapıldığını biliyoruz. (Bu konuda geniş bir araştırma için bakınız: Serdar Akinan, Hayri Demir, Kartal İmam Hatipliler, Kırmızı Kedi, 2023).

Aslında “kindar nesli” de ikiye ayırmamız gerekir: Kindar neslin çok az bir oranı kaymak tabakasını oluştururken, esas kitleye “davanın” militanlığı yaptırılmaktadır.

Erdoğan suçu övüyor

Biliyorsunuz, Erdoğan göz göre montaj bir videoyla seçim çalışması yürütüyor, “ama montaj, ama şu, ama bu” diye kurgulanmış görüntüyü savunuyor.

Dahası, “gençlerimizin kıvrak zekasının ürünü” diye montaj görüntüleri övüyor!

Oysa montajlama işi sahtekarlıktır, hatta suçtur. Bir cumhurbaşkanının kurgulanmış bir videoyu seçim malzemesi yapması ise en hafifinden etik değildir. Ancak cumhurbaşkanı, bu sahtekarlığı, “kıvrak zeka ürünü” sayarak kutluyor!

İşte istedikleri “kindar nesil” budur: Sırf davaya hizmet etsin diye, dini, imanı bile bir kenara bırakarak, açıkça sahtekarlık yapabilmek yani…

Çürümeye karşı oy

“Kindar nesil” diye diye işte gençleri böyle siyasi emellerine alet ediyorlar, böylece gençliğimizin aslında geleceğini karartıyorlar…

Yarın oy kullanırken işte bunu da düşünün.

Muhalefet etkinliklerine provokasyon yapmaya gönderilen, açıkça yalan söyletilen, davaya hizmette kullanılan “kindar nesil” ve o neslin montaj kasetini “kıvrak zeka” diye öven Reisleri…

İşte, yarın sandıklarda, gençlerimizi bu çürümeden kurtarmak için oy kullanmalısınız.

Kindar değil; çalışkan, dürüst, onurlu, başı dik ve aydın bir cumhuriyet gençliği özlemiyle oy vermelisiniz. Yanlış politikaların telafisi, kuşak kaybının telafisinden daha kolaydır çünkü…

Bu siyasal iklime, bu kültürel erozyona, bu toplumsal çürümeye artık dur demelisiniz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mayıs 2023

2 Yorum

Terör montajı

AKP-FETÖ işbirliği dönemi, Türk siyasi tarihine “kasetli siyaset” dönemi olarak geçti. Kasetlerle sadece Türk ordusuna operasyonlar yapmakla kalmamış, MHP’den CHP’ye partileri dizayn etmeye çalışmışlardı.

Bugün Kılıçdaroğlu’nu “kasetle CHP’nin başına oturtuldu” diye suçlayan Erdoğan, anımsayın, Baykal’la ilgili o kaseti meydanlarda “ne özeli, geneeel geneeeel” diye seçim malzemesi yapıyordu.

Erdoğan’ın montajlı siyaseti

AKP-FETÖ işbirliği kesilince, “kasetli siyaset” yöntemi büyük oranda durdu ama bu kez de AKP’nin “montajlı siyaset” dönemi başladı.

Dün Baykal kasetini seçim malzemesi yapan Erdoğan, bugün bir montaj videoyla CHP’yi vurmaya çalışıyor. Erdoğan, hemen her mitinginde, Kılıçdaroğlu ile PKK yöneticilerinden Karayılan’ı birlikte gösteren bir “montaj” videoyu dev ekrandan izletip, kitlesine yuhlatıyor.

Bir cumhurbaşkanının montaj bir videodan medet umması, dahası bir canlı yayında sorulunca videoyu şu sözlerle savunabilmesi, vahimdir: “Kılıçdaroğlu’nun Kandil’dekilerle video çekimleri var. Ama montaj, ama şu, ama bu… PKK’lılar videolarla bunlara destek verdiler.”

AKP HDP desteği için uğraştı

Peki neden bu montaja ihtiyaç duyuyorlar? HDP, cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu’nu desteklediği için…

Elbette Erdoğan başta herkesin bu desteği yanlış bulmaya, eleştirmeye hakkı vardır ama bunu Kılıçdaroğlu-Karayılan videosuna montajla dönüştürmek, kuşkusuz siyasetin konusu olmaktan ötedir!

Daha sorunlusu da şudur: HDP seçmeni AKP’ye destek verince “sağduyulu Kürt”, CHP’ye destek verince terörist görülmektedir!

Bu seçimde de oldu: AKP, HDP’nin Kılıçdaroğlu’na destek vermemesi için çok uğraştı, yine PKK lideri Öcalan’dan bir mektup almaya çalıştı. Ama HDP, kararını Kılıçdaroğlu’na destekten yana kullandı.

Erdoğan’ın kazanmak için yine de HDP seçmeninden vazgeçmediği anlaşılıyor. Zira bu kez 2. tur için yine HDP’ye, HDP seçmenine çengel atmaya çalışıyorlar.

‘Yeni Açılım’ oltası

AKP’li Mehmet Metiner’in, iktidarın ideolojik yayın organı Yeni Şafak’taki köşesinde yazdıkları o çengele açık açık işaret ediyor: “Partiniz Meclis’e girdi. Orada temsiliniz var. İkinci turda Erdoğan’a yüksek bir destek sununuz ki yeni bir sürecin aralanmasına imkan sağlayasınız” (19.5.2023).

HDP seçmenine “yeniden açılım” oltası atan Metiner, HDP’nin “AKP seçim barajını indirdiği için Meclis’e girdiğini”, “Erdoğan’ın yaptıklarının ortada olduğunu”, “atılacak başkaca adımlar varsa onu da Erdoğan’ın atacağını” savunarak, HDP yönetimine “Kılıçdaroğlu Kürtlere ne vadediyor da Kürtlerden destek vermelerini istiyorsunuz?” diye sesleniyor.

Daha vahimi de şu: Metiner, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in “Öcalan’ı serbest bırakmayı aklından geçiren namussuzdur, şerefsizdir” açıklamasını anımsatıp, sosyal medyadan HDP seçmenine sesleniyor: “HDP ise hâlâ Kılıçdaroğlu için oy istiyor” (Twitter, 20.5.2023).

Yani “Öcalan’ı serbest bırakmayacağını ilan eden CHP’ye niye destek veriyorsunuz” demeye getiriyor! Yani, dün terörle açık ittifak kuran iktidar, bugün muhalefete “terör desteği” üzerinden yüklendiği şartlarda bile, aslında yine destek karşılığı işbirliği arıyor!

Türkiye’nin kasetli, montajlı siyasetten de, terörden medet umulan siyasi iklimden de kurtulabilmesi özlemiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2023

2 Yorum

Atom bombası sendromu

ABD’nin merkezinde olduğu G7 başta pek çok platformun sonuç bildirgesinde sık sık karşılaşırsınız: “Kurallara dayalı uluslararası düzen.”

Bu, özetle kurallarını ABD’nin yazdığı ve ulusların Atlantik sistemine boyun eğdirildiği emperyalist düzendir.

ABD, bu düzenin kurallarını “atom bombasıyla” koydu; Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak, “uluslararası düzenin kurallarını ben koyarım” demiş oldu. Yoksa mesele Japonya’yı yenmek değildi.

Kaldı ki Japonya zaten yenilmişti. ABD, İngiltere ve SSCB 26 Temmuz 1945’te Japonya’ya teslim olma çağrısı yapmış, teslim olma sinyali veren Japon Başbakanı, imparatorluk sisteminin kaldırılması ve imparatorun savaş suçlusu olarak yargılanması şartının kaldırılmasını istemişti.

Açık ki Japonya teslim olmayı kabul etmesin diye o şartta ısrar edildi. Nitekim ABD yaklaşık 10 gün sonra, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atom bombası attı. Radyasyon nedeniyle sonradan ölenlerle birlikte insan kaybı yaklaşık 300 oldu.

ABD’nin tasarlanmış insanlık suçu

Emperyalist ABD’nin tasarladığı, hazırladığı, en küçük ayrıntısına kadar planladığı bu saldırı, büyük bir savaş ve insanlık suçudur. ABD sadece yaklaşık 300 bin insanı öldürmemiş, o iki atom bombasıyla kurduğu düzeni sürdürebilmek için devamında Vietnam’dan Irak’a, dünyanın çeşitli yerlerinde milyonları katletmişti. Yani ABD, modern dünyada “insanlık soykırımı” yapmış bir ülkedir.

Evet, ABD bu suçu bile isteye tasarlayarak, planlayarak, hazırlayarak işlemiştir. 12 Nisan 1945’te Roosvelt ölmüş, yeni başkan Truman 27 Nisan 1945’te nükleer saldırının hazırlık düğmesine basmıştı.

Etkisine, nüfusuna göre 14 şehir seçilmiş, ince elemelerden sonra yedekleriyle birlikte şehirler dörde indirilmiş, hatta bu şehirlere hava bombardımanı yapılmayacağı propagandası ile buralara göçler teşvik edilmiş, dahası dışarıda insan sayısının en fazla olacağı saat bile hesaplanarak atom bombası sabah 8.15’te atılmıştı.

O iki atom bombasının esas amacının emperyalist ABD’nin dünyaya egemenlik ilanı olduğunun bir göstergesi de Postdam’da Truman’ın Stalin’e “yeni bir güçlü silaha” sahip olduğunu söylemesiydi. O silahı 10 gün sonra kullanan Truman, böylece en yakın rakibine de “kuralları ben koyacağım” demiş oluyordu.

Nükleer düzenin özrü yok!

Tüm bunları şundan anımsattık: Hiroşima’da G7 zirvesi vardı. Emperyalist ABD, bu zenginler kulübünü Çin ve Rusya’ya karşı savaşının finansörü gibi kullanmaya çalışıyor bir süredir.

Zirve Hiroşima’da olunca, acaba ABD Başkanı Biden, atom bombasıyla aslında soykırıma uğratılan Japon halkından özür diler mi, diye beklenti oluştu uluslararası çevrelerde. Tabii ki Biden özür dilemedi! Tıpkı daha önceki ABD başkanları gibi Biden’a göre de özür dilenecek bir durum yoktu, nükleer düzenin özrü olmazdı!

Daha vahimi ise kurbanın durumuydu. Çünkü ABD, atom bombası attığı Hiroşima’da yapılan zirvede, Japonya’yı “atom bombasıyla” koruyacağına söz veriyordu!

ABD hem Çin’i tehdit ediyor hem de “Çin’in bölgeyi tehdit ettiği” yalanı üzerinden bölge ülkelerini kendi stratejisine eklemlemeye çalışıyor. Atom bombası kurbanı Japon liderler, ABD’nin atom bombalarıyla kendisini koruyacağına sevinme onursuzluğunu gösteriyor! Bu da “atom bombasına aşık olma sendromu” olsa gerek!

Ve ABD, AUKUS ile Avustralya’yı da Çin’e karşı nükleer denizaltı üssü haline getiriyor.

Kısacası ABD kurduğu “nükleer düzeni” koruyabilmek için “nükleer tehdide” başvuruyor.

Ancak ABD’nin nükleer düzenini inşa edebildiği şartlarda değil; tersine o düzenin adım adım çözüldüğü, ABD’nin artık sopa göstererek mahalle kabadayılığı yapamayacağı şartlardayız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mayıs 2023

2 Yorum

‘Reis mi, cumhurbaşkanı mı’ seçimi

İkinci tura kalan seçimin ana ekseni şu: Türkiye bir reis mi seçecek, yoksa cumhurbaşkanı mı?

Diğer tüm konular, bu eksenin kenarlarında kalıyor şimdilik. Yarın yeniden önem kazanacak, öne çıkacak ve bazıları belirleyici olacak elbette…

Ekonomide fark yok

Ekonomi-politikaları açısından iki seçenek arasında temelde bir fark yok, ayrıntılarda var. Her iki seçenek de kamucu değil ve neoliberal programı uygulamayı sürdürecek. CHP’li Kemal Derviş’in programını devralan AKP’nin o programı sürdürmesi gibi, Kılıçdaroğlu da bazı rötuşlarla Erdoğan’ın ekonomi programını devam ettirecek…

Tabi kamu ihalele kanununu düzelterek, en çok beşli çeteye kazandıran sistemi değiştirip kazancı diğer sermaye gruplarına da yayarak, aile ve çevresini zenginleştiren sistemi onararak, “yandaş vakıflar” yoluyla tarikat sermayesinin güçlenmesini sağlayan yolu keserek, tabii sosyal devletin bazı gereklerini de yerine getirerek sistemi restore edecek…

Ama kamu hazinesiyle özellerin zenginleştiği sistem esas olarak devam edecek. Neoliberal programı kim uygularsa uygulasın, sonuç değişmeyecek; programın karakteri itibariyle zenginler zenginleşecek, yoksullar yoksullaşcak.

Dış politikada fark yok

Dış politika açısından da iki seçenek arasında temelde bir fark yok, ayrıntılarda var. Her iki seçenek de esas itibariyle Atlantikçi ve NATO’cu çünkü.

Erdoğan, bunu seçim boyunca “sanki değilmiş” gibi gösterebilmeyi becerebildiği için, Kılıçdaroğlu da Erdoğan’ın oynadığı dengeciliği beceremeyecekmiş görüntüsü veren Rusya karşıtlığına düştüğü için, bir fark oluştu…

Aynı durum terör konusu için de geçerli. Bitmiş terörü açılımıyla siyasallaştıran ve büyüten iktidar, denediği halde desteğini alamadığı HDP üzerinden CHP’yi terör destekçisi gösterdi; kendisini de teröre karşı “devlet bekasının” garantörü. Halbuki kim seçilirse seçilsin, her hükümet terörle mücadele etmek zorunda; edemezse hükmedemeyecek çünkü…

Özetle NATO’dan PKK terörüne geniş dış politika yelpazesinde kim seçilirse seçilsin, büyük bir fark olmayacaktır.

Özgürlük alanımızın seçimi

İki seçenek arasında esas fark, birinin sadece partisinin ve seçmenlerinin değil, artık hepimizin, Türkiye’nin reisi olmaya çalışması, diğerinin ise sadece yurttaşların cumhurbaşkanı olacağıdır.

Erdoğan seçilirse “tek adam rejimini” biraz daha zorlayarak iyice reisleşecek; Kılıçdaroğlu seçilirse yurttaşların cumhurbaşkanı olarak yeniden parlamenter rejime dönüşün yolunu açacak.

Erdoğan seçilirse hepimize “şusunuz, busunuz” demeye devam edecek; Kılıçdaroğlu seçilirse şu, bu olmaktan kurtulacak, Türkiye’nin tüm seçmenleri olarak yurttaşlık ortak paydasında yeniden buluşma olanağına kavuşacağız.

Erdoğan seçilirse iktidarı eleştirmekte artık daha da zorlanacağız ama Kılıçdaroğlu seçilirse iktidardan çatır çatır hesap sorabileceğiz!

Gazeteci halk/kamu yararına haber yapabildiği ve aydın halk/kamu yararına iktidarı en ağır şekilde eleştirebildiği oranda özgürlük vardır.

Yurttaş yönetenden hesap sorabildiği oranda özgürdür.

28 Mayıs’ta kalan özgürlük alanımızı ya bir reis seçerek daraltacağız, ya da bir cumhurbaşkanı seçerek genişletebilme olanağını kazanacağız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mayıs 2023

2 Yorum

Türk doları!

Irak hükümeti doları yasakladı. Bağdat’ın 14 Mayıs’ta uygulamaya koyduğu bu kararın iki hedefi var:

1) Irak dinarının yaygınlaştırılması.

2) Resmi döviz kuru ile karaborsa arasındaki farkın azaltılması (CRI Türk, 17.5.2023).

Dolarsızlaşma güçleniyor

Irak’ın kararı ayrıca iki yöne işaret ediyor:

1) De-dolarizasyon ya da dolarsızlaşma süreci: Çok kutuplu dünyanın inşa olmasıyla birlikte “ulusal paralarla ticaret” de ekonomide bir olgu haline geldi. Süreç özellikle Ukrayna krizi sonrası ABD’nin dolar rezervlerine el koyması ve yaptırımları silah gibi kullanmasıyla birlikte ivmelendi.

Çin ve Rusya başta olmak üzere pek çok ülke artık ikili ticaretlerinde ulusal para kullanıyor. Dahası Körfez ülkeleri ile Çin arasında petrol ile doğalgaz alışverişinin “yuan” ile yapılmaya başladığını da görüyoruz.

Önümüzdeki ay yapılacak BRICS toplantısında “ortak para” birimi ele alınacak.

Kısacası dolarsızlaşma eğilimi, doların rezerv para olma değerini adım adım azaltıyor.

Saddam Hüseyin’e dönüş

2) Ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın garantörü ve bütünleyenidir. Ekonomik bağımlılığın en önemli çapası ise ABD dolarıdır. ABD dolarına bağımlılık, ekonomik bağımlılıktır.

Bu yönüyle diyebiliriz ki, ABD’nin Irak’ı işgali aslında ve tam olarak 14 Mayıs 2023’te sona ermiş oldu. Dahası Irak hükümeti bu kararıyla, fiilen Saddam Hüseyin dönemine de dönmüş oldu. Çünkü savaşın asıl nedeni, Saddam Hüseyin’in ABD’nin petrodolar sistemine meydan okumasıydı.

Yine buradan hareketle diyebiliriz ki, antiemperyalizmin de milliciliğin de en önemli ölçütü ABD dolarına karşı tutumunuzdur. Vatan ya da iktisadi ifadesiyle “ulusal pazar”, ulusal parasıyla vardır. Ulusal para yerine emperyalizmin dolarını ulusal pazarda etkin kılan iktidarlar bağımlı, ulusal pazarını dolarak karşı korumaya çalışan iktidarlar ise bağımzsızlıkçıdır.

En serbest piyasa ve dört çeşit dolar

Türkiye bu açıdan laboratuvar özelliği taşımaktadır. Gerçek ile propaganda arasında geniş bir açı vardır. Somutlayalım:

Neoliberalizmin en iyi uygulayıcısı olan AKP iktidarı, “serbest piyasa ekonomisi”ne bile takla attırmış, ekonomiyi “en serbest” hale getirmiştir.

Piyasa o kadar serbesttir ki, bugün ulusal pazarda fiilen dört çeşit dolar kuru vardır:

1) Bankaların dolar kuru.

2) Döviz büfelerinin dolar kuru

3) Kapalıçarşı’nın dolar kuru

4) Merkez Bankası’nın dolar kuru.

İşte bu sonuncusu, yani Merkez Bankası’nın dolar kuru, “kur korumalı mevduat” projesi ile bir çeşit “Türk doları” haline gelmiştir.

Çifte faiz kumpası

Kısacası “yerli ve milli” propagandası ve “dış güçlere karşı savaş” adı altında sergilenen gerçek budur: Türkiye Cumhuriyeti topraklarında, vatanda, ulusal pazarda Türk lirasının karşısında “Türk doları” oluşturulmuş, ABD dolarına yasallık kazandırılmıştır.

Dahası, bunu üstelik sanki “dolara karşı mücadele” ediyormuş gibi yaptılar ve sonuçta bankaları / finans kapitali çifte faizle, yüzde 400 kârlılık oranında zenginleştirdiler.

Çifte faizin biri hazineden, yani cebimizdendi ve finans kapital kazandıkça yoksullaştık.

Bu tablodan nasıl çıkılacağı, Türkiye’nin en önemli problemidir. Türkiye’nin tüm ilerici kuvvetleri 28 Mayıs’tan sonra asıl bu probleme kafa yormalı ve çözüm için seçenek oluşturmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2023

1 Yorum

14 Mayıs’ın ilk sonuçları

Yazıyı gazeteye yetiştirmek üzere yazmaya oturduğumda, açılan sandıkların 3/5’ine göre Erdoğan’ın oyu yüzde 48, Kılıçdaroğlu’nun oyu yüzde 46 ve Oğan’ın oyu da yüzde 5 civarındaydı.

Gerçi AKP bu kez CHP’nin yüksek olduğu bölgelerde sistematik itirazlar yaparak o oyların sonuçlara eklenmesini geciktirmeye çalışıyordu ama yine de seçim büyük olasılıkla ikinci tura kalacak gibi görünüyordu…

AKP’nin CHP lehine sonuçları geciktirme taktiği

AA’nın “parti ajansı” gibi yürüttüğü seçim açıklama yöntemi, genel olarak yüzde 80’le AKP lehine oy açıklama şeklindeydi bugüne kadar. Son İstanbul seçimlerinde de öyle olmuş, ancak İmamoğlu’nun önceki adaylardan farklı olarak AKP’ye “Atı alan Üsküdar’ı geçti” fırsatı vermemesi nedeniyle sonuç gece yarısından sonra değişmişti.

Aynı AA’nın bu kez değil yüzde 80 ile, Erdoğan’ı sadece yüzde 59 ile başlatmış olması önemli bir geri adım. Nitekim AA’nın verileriyle gerçek arasındaki makası parça parça kapanmaya başlamış, yazıyı yazmaya oturduğumda Erdoğan’ın oyu AA’ye göre yüzde 59’den 50’ye gerilemiş, Kılıçdaroğlu’nun oyu da yüzde 44’e çıkmıştı. Islak imzalı tutanak sonuçlarına göre ise o süreçte Erdoğan’ın oyu yüzde 48, Kılıçdaroğlu’nun oyu yüzde 46’ydı.

Sabah olduğunda geciktirilen oyların sonuçlara dahil edilmesiyle ya Kılıçdaroğlu birinci turda seçimi kazanmış ya da seçim ikinci tura kalmış olacak. Ancak sonuç ne olursa olsun bazı değerlendirmeler yapabileceğiz eldeki verilerle….

Eski AKP’lilere değil, İnce-Özdağ-Oğan’a dayanılmalıydı

Kılıçdaroğlu-Akşener ikilisi, başından beri itiraz ettiğimiz gibi Davutoğlu ve Babacan gibi “eski AKP’lilere” değil, İnce ve Özdağ–Oğan gibi CHP ve İYİ Parti’den kopanlara dayanan, onları yeniden kucaklayan bir çizgi izlemeliydi.

Babacan’ın ekonomi politikası ve Davutoğlu’nun dış politikası gibi ağır bagajları bir yana, ikisinin toplamının Millet İttifakına yüzde 1 civarından fazla oy katkısı yoktu. Oysa görüldü ki, Özdağ-Oğan ve İnce’nin oy katkısı yüzde 6’nın üzerinde…

Yani Kılıçdaroğlu ve Akşener, İnce ve Özdağ-Oğan’ı kucaklayan bir çizgi izlese, seçim ilk turda kazanılırdı.

Batıcılık görüntüsü seçimi riske attı

Kılıçdaroğlu’nun ve Millet İttifakı’nın kimi Batıcı görünümlü çıkışı, hele de seçime üç gün kala Rusya’yı hedef alan çıkışı, seçmenlerin bir bölümünü Kılıçdaroğlu’na oy vermekte tereddüde götürdü.

AKP’ye göre ABD ve NATO’yla daha uyumlu ilişki yürüteceğinin izlenimini veren Kılıçaroğlu, bu nedenle, aslında ilk turda kazanacağı seçimi riske atmış oldu.

Oysa çokça dikkat çektiğimiz gibi, Millet İttifakı, birincisi Türk halkının ülkelere bakışını ortaya koyan kamuoyu araştırmalarını dikkate alsa, ikincisi de Macaristan seçiminden deneyim çıkarsa, farklı bir tutum sergiler ve rahatça ilk turda kazanırdı.

Parlamenter rejime dönüş başladı

Sonuç olarak, öyle ya da böyle, sonuç ne olursa olsun, Türk milleti, Türkiye’nin başkanlık sistemine ve tek adam rejimine sığmadığını göstermiş ve 150 yıllık deneyimi bulunan parlamenter rejime dönmenin işaretini vermiş oldu.

Bugün ya da yarın, bu durum gerçekleşecek…

Sadece yanlış politikalarla süreç uzatılmış ve maliyet artırılmış oldu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2023

1 Yorum

14 Mayıs’ta aslında ne oylanacak?

14 Mayıs, seçmenlerin bir bölümü açısından hükümet seçimi değil, rejim oylamasıdır. Yani 16 Nisan 2017’de yapılan halkoylamasının tekrarıdır.

16 Nisan 2017’de, tartışmalı bir kampanya ve seçimin ardından, sadece yüzde 51 oyla parlamenter rejim yıkılmış, yerine “AKP tipi başkanlık sistemi” getirilmişti. Geride kalan beş yıllık uygulama, bunun bir “tek adam rejimi” olduğunu iyice ortaya koydu ve kamuoyu bunun sonuçlarını en çok ekonomide gördü. 5 yılda beşe katlanan enflasyon, borç, ücret kaybı, pahalılık ve yoksulluk…

Dolayısıyla yarın, bu kez uygulaması da görülmüş başkanlık sistemi oylanacak aslında…

Oylanacak üç konu

Haliyle bu durumda 14 Mayıs’ın üç konusu olacak:

1) “Erdoğan ve rejimi devam etsin” mi, yoksa “Erdoğan dışındaki seçenek(ler) ile parlamenter sisteme dönüş kapısı açılsın” mı?

2) “Erdoğan kanunları/kararnameleri sürsün” mü, yoksa “eksikli de olsa bir hukuk düzeni olsun” mu? (Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı olarak 3. kez aday olması bile seçimin bu karakterine işaret etmektedir.)

3) “Erdoğan’ın İslamcı rejimi kurumlaşmaya devam etsin” mi, yoksa “laik ve devrimci cumhuriyete ulaşmayı kolaylaştıracak bir kapı aralansın” mı?

Sandığa ‘Erdoğan rejimi bitsin’ oyu atılacak

Bu tablo haliyle Erdoğan karşısındaki adayların politik farklılıklarından çok kazanma potansiyelinin yüksek olup olmamasını öne çıkarıyor. Yani adayların politik farklılıklarından çok kapıyı ne kadar açabilecekleri önemli durumda.

Kuşkusuz bu noktaya gelinmiş olması bile 21 yıllık AKP iktidarının yarattığı yıkıma işaret etmektedir: Zira AKP kurmaylarının seçimi darbe, muhalif seçmeni öteki, zillet, hatta terörist diye işaretleyerek sürdürdüğü seçim kampanyası bile, “yüksek politikalardan” önce “yaşam hakkının” oylanacağını göstermektedir.

Dolayısıyla bir bölüm seçmen yarın aslında “Erdoğan rejimi bitsin” diye oy kullanacaktır. Bunun pratik yolu da Kılıçdaroğlu seçeneği olduğundan, ona oy verecektir, yoksa Kılıçdaroğlu’nun politikalarını benimsediği için değil…

Asıl iş 15 Mayıs sabahı başlıyor

Sık sık “asıl işimiz 15 Mayıs sabahı başlıyor” demem bundandır. Çünkü Kılıçdaroğlu seçilerek sadece ve en fazla erozyonu durduracaktır; araziye hangi ağacın ve nasıl dikileceği 15 Mayıs sonrasının konusudur.

Çünkü ekonomi politikası başta olmak üzere pek çok politikada, seçenekler arasında büyük bir fark yoktur. Örneğin iki seçenek de neoliberal ekonomi programını uygulayacak. Hatta dış politikada yeni riskler oluşacak.

İşte bu nedenle, devrimci cumhuriyet diyenler, ekonomide kamuculuğun ağırlık kazanmasını isteyenler, çok kutuplu dünyanın gerçeklerine uygun konumlanılmasını savunanlar, 15 Mayıs’tan itibaren Kılıçdaroğlu’na sert muhalefete edecektir.

Bunun için ise 14 Mayıs’ta yapılması gereken bir iş daha var: Güçlü sosyalist bir odağın inşasına oy vermek… Dolayısıyla “Erdoğan rejimi gitsin” diye 14 Mayıs’ta Kılıçdaroğlu’na cumhurbaşkanlığı oyu verenler, 15 Mayıs’tan itibaren Kılıçdaroğlu’na karşı daha etkili muhalefet yapılabilsin diye de “Sosyalist Güç Birliğini” büyütmelidirler.

CHP’nin daha da sağa savrulmasının panzehri, güçlü bir sosyalist odağın inşasıdır. Türkiye’nin devrimci cumhuriyete yönelebilmesinin kaldıracı güçlü bir sosyalist odaktır.

Tersi görüldü çünkü: 80 yıl boyunca ABD’nin güdümünde sosyalistleri hedef alanlar, ülkeyi en sonunda ılımlı İslamcılara teslim ettiler!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2023

2 Yorum

ABD’nin 15 Mayıs’ta gördüğü tablo

2023 seçiminin propaganda eksenlerinden biri de Amerikancılık. İktidarın bazı isimleri muhalefeti Batıcılıkla, muhalefetin bazı isimleri de iktidarı Putincilikle suçluyor.

Peki ABD, cumhurbaşkanı adaylarını bu açıdan nasıl görüyor? ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, bu sorunun yanıtını anlamamızı sağlayacak bazı değerlendirmeler yapıyor (Amerika’nın Sesi, Dilge Timoçin, 9.5.2023):

‘ABD ile Türkiye arasında ticaret patladı’

Jeffrey’e göre “Türk-Amerikan ilişkileri şu anda oldukça iyi durumda.” Jeffrey, “tarafların üslubunu değil, ilişkinin özünü dikkate alın” diyor.

Hatta konu İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun üslubuna geldiğinde Jeffrey şöyle diyor: “Neyse ki ABD-Türkiye ilişkilerinden o sorumlu değil. Bu işlerden sorumlu olan kişilerin Washington’a ve Washington’un Ankara’daki rolüne bakışları çok farklı.”

Türk-Amerikan ilişkilerinden sorumlu isimler belli: “Ulusal Güvenlik Danışmanı” gibi hareket eden Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Tabii baş sorumlu elbette Erdoğan. Demek ki Washington ya bu dörtlüye bakıp Soylu’nun çıkışlarını dikkate almıyor ya da Soylu’nun çıkışlarının bir tür emniyet sübabı görevi gördüğü düşünüyor.

Benzer bir durumu İsrail’le yaşanan “one minute” krizinde de yaşamıştık. O zaman da meselenin propaganda boyutuna dikkat çekiyor ve paranın akışının gerçek tabloyu ortaya koyacağını belirtiyordum. Çünkü gerçekte Türkiye ile İsrail’in karşılıklı ticareti her yıl bir öncekine göre artıyordu. Jeffrey’in açıklamalarından aynı durumun Türk-Amerikan ilişkilerinde de olduğunu görüyoruz. Çünkü Jeffrey, “son dört beş yılda ABD ile Türkiye arasında ticaret patladı” diyor!

‘S-400 önemsiz ve unutulmalı’

Kaldı ki Jeffrey Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlu konuları da, yürümekte olan ilişkinin yanında önemsiz görüyor.

Örneğin Jeffrey’e göre S-400, “büyük bir sorun değil ve unutulması gereken bir konu.” Gerekçesini de şöyle açıklıyor Jeffrey: “O zamandan (2017) beri Rusya Türkiye’ye çok fazla silah sattı mı? Hayır. Aksine Türkler burada Washington’da 6 milyar dolar değerinde Amerikan silahı almaya çalışıyorlar. Başka bir NATO ülkesi Türkiye’nin izinden gitti mi? Hayır. Yani F-35 meselesi dışında S-400 alımının siyasi, dış politika, askeri etkisi, ABD’nin ilişkilerine hiçbir etkisi yok ve bu nedenle konuyu kapatmalıyız.”

Örneğin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği konusunu da Jeffrey çok farklı değerlendiriyor: “Erdoğan hükümetinin Finlandiya’yı NATO’ya kabul etmesi, daha önceki tutumunun, Rusya’nın baskısı nedeniyle olmadığı anlamına geliyor. Çünkü Rusya’nın NATO’da istemediği ülke, Finlandiya’ydı. Rusya için İsveç çok daha az sorun teşkil ediyor.”

Örneğin ABD’nin PYD/YPG’ye verdiği desteğin ortaya çıkardığı sorunu da artık hayati görmediğini belirtiyor Jeffrey. Neden mi? “Çünkü” diyor Jeffrey: “Neredeyse 10 yıl oldu, hâlâ oradayız, SDG hâlâ orada, Türkiye hâlâ mutsuz ama gerçek bir krizden kaçınmayı başardık.”

‘Dış politika değişmez’

Ve asıl önemlisi şu: ABD’nin deneyimli diplomatı Jeffrey, kim seçilirse seçilsin, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir değişiklik öngörmüyor. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi halinde sadece “söylemin yumuşayacağını” ama PKK, Suriye, Rusya, Ukrayna, Kafkasya vb dış politika konularında büyük bir değişiklik olmayacağını savunuyor.

Ne yazık ki hem ekonomi politikasında hem de dış politikada Millet İttifakı-Cumhur İttifakı seçenekleri arasında temelde fark yok. Zaten 14 mayıs seçimi de gerçekte bambaşka bir konunun seçimidir. Onu da önümüzdeki yazıda tartışalım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2023

1 Yorum

ABD’nin S-400 teklifinin şifreleri

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıkladı: “ABD, S-400’leri Ukrayna’ya gönderir misiniz dedi, biz olmaz dedik” (Habertürk, 7.5.2023).

Çavuşoğlu’nun seçime bir hafta kala açıkladığı bu teklif üç temel soruna işaret ediyor:

1. ABD, Türkiye’yi savaşa bulaştırma peşinde

ABD’nin teklifi, kimi kesimler açısından Türk-Amerikan ilişkilerinin önemli bir sorununa “çözüm” arayışı olarak değerlendirilebilir. Ancak ABD’nin asıl hedefinin başka olduğu anlaşılıyor:

ABD Türkiye’nin elindeki S-400’den kurtulmanın ötesinde, Türkiye’nin S-400’ü Ukrayna’ya vermesi üzerinden, savaşa bulaştırılmasını sağlamaya çalışıyor. Türkiye’yi Ukrayna için “güneydeki Polonya” yapmaya uğraşıyor.

Türkiye’nin savaşa bulaştırılması ABD açısından; birincisi Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmenin, ikincisi Ukrayna’yı Polonya dışında Türkiye’den de silahlandırmanın, üçüncüsü savaşa bulaşan Türkiye’nin Montrö Sözleşmesini gevşeterek Karadeniz’i ABD’ye/NATO’ya açmasının yolu anlamına geliyor.

2. Dengecilik çıkar yol değil

Tek başına ABD’nin bu teklifi bile, Ankara’nın izlediği dengeciliğin son tahlilde çıkar yol olmadığını resmetmektedir. Çünkü dengecilik, stratejik düzlemin gerçeklerine uymayan taktik hamlelerle “idare etmeye” dayanıyor. Bu ise her an Türkiye’yi bu örnekte görüldüğü gibi ateşe atma potansiyeli olan risklerle karşı karşıya getiriyor.

O nedenle Ankara’nın 14 Mayıs’tan sonra, baş çelişki, temel tehditler, asıl müttefikler, ara kuvvetler gibi konularda dış politikasını netleştirmesi gerekiyor

3. AKP için seçim malzemesi

Görüldüğü üzere ABD’nin S-400 teklifi, bir savaş teklifi… Dolayısıyla hepimizi ilgilendiriyor.

Oysa Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bu konuda Türk milletini teklif geldiğinde değil, seçime bir hafta kala bilgilendiriyor! Bu kadar önemli bir konu bile, ancak seçim malzemesi olarak önemi varsa, halka açıklanma gereği duyuluyor.

AKP seçim meydanlarında 14 Mayıs’ı “beka meselesi” diye propaganda ediyor ama Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böyle bir konu hakkında bunca zamandır Türk milletini bilgilendirmiyor!

Çünkü… İktidar, kökleri 90’lara dayanan TCG Anadolu’yu AKP imalatı gibi seçim otobüsüne çeviriyor, her yıl eylülde yapılan Teknofest’i bu kez nisanda yaparak festivalden seçim mitingi çıkarıyor, sonra da “savunma konularını seçime alet etmeyelim” deyip muhalefete yükleniyor!

15 Mayıs’ın gündemi

Görüldüğü üzere S-400, 15 Mayıs sabahından (ya da 29 Mayıs) itibaren de Türkiye’nin en önemi sorunu olmaya devam edecek. Bu sorunun nasıl ele alınacağı, Türkiye’nin dış politika yönünü de tayin edecek.

Türkiye, mevcut iktidarın kör topal sürdürdüğü dengeciliği bir yana bırakarak, Karadeniz, NATO’nun genişlemesi sorunu, ABD’nin Ege, Akdeniz ve Suriye’deki Türkiye karşıtı rolü üzerinden strateji belirlemelidir.

Ankara’nın yeni yönetimi, bu kapsamda iki hızlı adım atmalıdır:

1) AKP’nin alımını durdurduğu ikinci parti S-400’ü almalıdır. Çünkü Türkiye’nin asıl istekleri olan teknoloji paylaşımı, ortak üretim ve yazılım entegrasyonu sözleşmeye göre ikinci parti alımda…

2) Türkiye, Ukrayna’ya İHA-SİHA desteğini/satışını sonlandırmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2023

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın