Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Polonya, dolaylı Ukrayna’da
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/01/2023
30 Mayıs 2022 tarihinde bu köşede “ABD-İngiliz planı: Polonya’nın Batı Ukrayna’yı yutması” başlıklı bir makale yazmıştım. Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği, makalede yer verdiğim birçok açıklama ve alıntı içerisinden, Türkiye gazetesine ait olan bir alıntıyı yalanlamıştı.
O alıntı şuydu: Türkiye gazetesinin 21 Ekim 2015 tarihli haberine göre Polonya Cumhurbaşkanı Duda, Ukrayna’nın 1939’a kadar kendilerine ait olan toprakları iade etmesini istemişti.
Ben de, gerçeğe bağlılık duygusuyla ve okuyucuların yanlış bilgilenmemesi için, Polonya Büyükelçiliği’nin o sözleri yalanladığını 4 Haziran 2022 tarihli makalemde belirtmiştim. (Ancak o haber hâlâ Türkiye gazetesinin internet sitesinde duruyor.)
Ukrayna’nın bölünmesi
Bugün bunu şundan anımsatıyorum: Radio Zet, röportaj yaptığı eski Polonya Dışişleri Bakanı Wypowiedź Radosława Sikorskiego’nun şu sözlerini 23 Ocak’ta Twitter’dan paylaştı: “Polonya hükümeti Ukrayna’nın bölünmesini düşündü mü? Sanırım savaşın ilk 10 gününde, hepimizin nasıl gideceğini bilmediğimiz bir anda Ukrayna düşebilir diye bir an tereddüt etti.”
Bu sözlere tepki gösteren Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, Twitter’dan şu mesajı paylaştı: “Sikorskiego’nun açıklaması Rus propagandasından farklı değil. Eski dışişleri bakanı sözlerini tartmalı. Bu utanç verici açıklamaların geri çekilmesini bekliyorum.”
Polonya’ya suçlama
Varşova’nın Ukrayna konusunda özel bir ajandaya sahip olduğunun pek çok işareti var. Nitekim tüm bu süreç içerisinde, çeşitli tarihlerde, Rus yetililer de o ajandaya dikkat çektiler.
Örneğin Rusya’nın Polonya Büyükelçisi Sergey Andreyev, Polonya’nın Batı Ukrayna’ya “barış gücü askerleri” olarak girmeyi planladığını açıkladı. Örneğin Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin, Polonya ve ABD’nin, Ukrayna’nın bir kısmının Polonya’nın kontrolüne geçmesini öngören planlar yaptığını belirtti. Örneğin Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolai Patrushev, Polonya’nın “Batı Ukrayna topraklarını ele geçirmek için hamleler yaptığını” kaydetti.
“Bunlar Rus bakışı” diyecek olanlara anımsatalım: Eski Pentagon danışmanı Albay Douglas Macgregor da “Polonyalıların söylemlerini dikkatlice takip ederseniz, bölgelerini genişletmekten bahsettiklerini görebilirsiniz” dedi.
250 Polonya tankı Ukrayna’da
Tüm bunları, 10 gündür süren Alman tankları tartışması nedeniyle anımsattık. ABD ile Almanya arasında restleşmeye dönüşen ama sonunda her iki tarafın da tank gönderme açıklaması yaptığı krizin merkezinde, yine Polonya vardı!
Polonya zaten, ABD ve İngiltere’yle birlikte hareket ederek Rusya’ya karşı en agresif politikaları savunuyor en başından beri.
Öyle ki Polonya Başbakanı Morawiecki’nin şu son açıklamasına bakarak, “Polonya zaten Ukrayna’da savaşın ortasında” bile diyebiliriz: “Ukrayna’ya şimdiye kadar 250 tank gönderdik. Ayrıca önümüzdeki haftalarda en gelişmiş tanklarımızdan 60’ını daha göndereceğiz. Ek olarak 14 Leopard tankı teslim edeceğiz. Yani bu sayı 300’e ulaşacak” (AA, 27.1.2023)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ocak 2023
Erdoğan’a anayasa çiğnetme muhalefeti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/01/2023
Türkiye’nin son 20 yılının çok kısa siyasi tarihi şöyledir:
– Tayyip Erdoğan 2003’te nasıl milletvekili ve başbakan olabildi? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kolaylaştırıcılığında yasa değiştirilerek.
– Abdullah Gül 2007’de nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Kendisi bile umudu kesmişken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 367 kolaylığı sağlamasıyla.
– Erdoğan 2014’te nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Erdoğan’ın muhalifleri olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ortaklığında karşısına “kazanamayacak” Ekmeleddin İhsanoğlu çıkarılarak .
– AKP 2017’de Anayasa’ya nasıl darbe yaptı ve rejimi yıkabildi? MHP Genel Başkanı Bahçeli “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” deyip, referandum yolu açarak.
– Erdoğan 2018’de nasıl cumhurbaşkanı oldu? CHP ve adayı Muharrem İnce’nin karşılıklı hatalarıyla…
‘Nasıl olsa’cılık
Dikkat ederseniz, bu kısa Türkiye tarihi, aynı zamanda muhalefetin Erdoğan’a anayasa çiğnetme tarihidir.
Muhalefet Erdoğan’ın karşısında “sana anayasayı çiğnetmem” kararlılığında durmamış, tersine Bahçeli örneğinde olduğu gibi “çiğnetmemek adına anayasanın Erdoğan’a uydurulmasına” olanak sağlamış ve rejimin yıkılmasına araç olmuştur. Bu süreçte de dönüşerek muhalefetken iktidar ortağı olmuştur.
Bugün de aynı hataya düşülüyor. Anayasa açık, anayasa hukukçuları net: Erdoğan üçüncü kez seçilemez!
Erdoğan’ın “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasanın 101. maddesini çiğneyerek üçüncü kez aday olmasına karşı “ama”sız hukuku savunmak, tüm siyasi partilerin ve seçmenlerin görevidir.
Ancak muhalefetin çoğunluğunda tersi yaklaşım var. Erdoğan’a “mağduriyet kozu kazandırmamak” adına, anayasanın çiğnenmesine göz yumularak, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez cumhurbaşkanı adaylığına onay veriliyor!
Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi de şu: “Diyelim ki ses çıkardık, nereye gidecek? YSK üyelerini atayan kim, Erdoğan. İtiraz edeceğin hiçbir yer yok.”
Benzer bir gerekçeyi kısa bir süre önce de dile getirmiş, sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere, “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasası nasıl olsa geçirecekti” yanıtı vermişti!
Teslimiyetçi çizgiyle seçim kazanılmaz
20 yılın özetidir: “Nasıl olsa…” anlayışıyla ve “adam kazandı” tutumuyla AKP’ye karşı seçim kazanılmaz, tersine bu teslimiyetçilikle Erdoğan’a yine “atı alan Üsküdar’ı geçti” kozu verilir.
Türkiye’nin Erdoğan’a atın yularını verdirmeyecek birikimi vardır; yeter ki o birikimi harekete geçirecek bir lider kararlılığı sergilenebilsin!
“Yine mi muhalefete eleştiri” diye dudak bükenlere de anımsatalım: 20 yıldır seçimlerin nasıl kaybedildiğine işaret ederek, bu seçimin nasıl kazanılabileceğine ışık tutmaya çalışıyoruz. Yani bu eleştirileri “muhalefet seçim kazansın” diye yapıyoruz!
(Okuma önerisi: Şeyda Taluk, Seçim Nasıl Kazanılır? Kırmızı Kedi Yayınevi)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ocak 2023
Beşli Çete Partisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/01/2023
Siyaset, özü itibariyle, ekonomiyi paylaştırma işidir. Bir siyasi parti, hangi sınıfın ya da toplumsal tabakanın temsilcisiyse, o sınıfın ya da toplumsal tabakanın ekonomiden daha fazla pay almasına çalışır.
Buna siyasal İslamcı partiler de dahildir elbette. Onlar da en sonunda bir sınıfın partisidirler ve hem partilerine taban yaratmak, hem de kendi sermaye gruplarını oluşturmak için dini siyasete alet ederler. Slogan düzeyindeki halkçılık bu gerçeği değiştirmez.
İslamcı partilerin rejim değiştirme icraatlarının arka yüzü, aynı zamanda büyük sermaye transferlerinin tarihidir.
En sermaye yanlısı iktidar: AKP
Bu girişi, Erdoğan’ın şu açıklaması nedeniyle yaptık: “İş dünyamızı fütursuzca tehdit edenlere, Türk ekonomisini kötüleyenlere, sermaye düşmanlığı yapanlara hak ettikleri cevabı sandıkta vereceğiz” (AA, 21.1.2023).
Erdoğan bu açıklamasıyla “Beşli Çete”yi hedef alan Kılıçdaroğlu’na tepki gösteriyor. Kılıçdaroğlu’nun “iş dünyasını tehdit ettiğini” iddia ederek hem Beşli Çete’yi gizliyor/koruyor hem de sermaye ile Kılıçdaroğlu’nu karşı karşıya gibi göstermeye çalışıyor.
Oysa Kılıçdaroğlu da son tahlilde emek-sermaye çelişmesinde, ağırlıkla sermayenin yanındadır; siyaseten bunu TÜSİAD ile işçi sendikaları arasında bir “denge” içinde yürütmeye çalışıyor.
Erdoğan ise sözde halkçıdır ama Türkiye’nin gelmiş geçmiş en sermaye yanlısı siyasetçisi olmuştur. Bunu sadece Erdoğan’ın OHAL’i patron yararına işçilere karşı kullandığının itirafı olan şu sözlerine bakarak söylemiyoruz: “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde anında müdahalemizi yapıyoruz. Ve OHAL anında bir çözüm kaynağı oluyor” (24.4.2018).
Asıl baktığımız, temsilciliğini yaptığı mali sermayenin / finans kapitalin Erdoğan dönemindeki durumudur: Örneğin bankaların kârı yüzde 400’e çıktı; örneğin en büyük sermaye grupları, üç kuşaktır en çok AKP döneminde büyüdüklerini memnuniyetle açıkladılar; örneğin AKP’ye yakınlık/destek karşılığında bazı sermaye grupları kamu ihaleleriyle diğer gruplara göre ölçüsüz bir şekilde palazlandırıldı.
Halkın sandık sorumluluğu
Dolayısıyla AKP, özü itibariyle bir Beşli Çete Partisi’dir. Soru şu: Kılıçdaroğlu’nun Beşli Çete’yle mücadele ilanı, gerçekten halkçı bir ekonomik programa mı oturuyor? Yoksa AKP’yi yıpratma amaçlı bir seçim sloganı mı? (Zira New York bankerleri ile Londra tefecilerinden para arama anlayışı, kaçınılmaz olarak yeni beşli çeteler doğurur.)
Bu soruya verilecek yanıt önemlidir. Bacaban’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olduğu ve Davutoğlu’nun ifadesiyle, stratejik kararlarda hepsinin imzasının gerektiği koşullarda, Beşli Çete’yle nasıl mücadele edilebilecektir? Beşli Çete’yi palazlandıran kamu ihalelerinin altında Davutoğlu ile Babacan’ın imzaları vardır. Ayrıca Beşli Çete Davutoğlu ve Babacan’ın yıllarca uyguladıkları, iktidar olurlarsa uygulamayı sürdürecekleri programdan çıktılar.
Tamam, rejim sorunu açısından kimin cumhurbaşkanı olacağı bu seçimin esas konusudur. Ama parlamentoda, bölüşümdeki adaletsizliğe emekten yana müdahalelerde bulunacak bir ağırlık oluşturulması da aynı ölçüde önemlidir. Hatta bu ağırlık ne denli büyük olursa, rejim sorununu çözmek o denli kolaylaşır.
(Okunmalı: Ali Mahir Başarır, Beşli Çete, Kırmızı Kedi Yayınevi)
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 ocak 2023
F-16 uçak değil çapadır
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/01/2023
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 17 Ocak’ta ABD’ye giderken, açıklaması Yeni Şafak’ta birinci sayfadan “F-16’da anlaşma sağlandı” başlığıyla duyuruldu. Ancak Çavuşoğlu ABD Dışişleri Bakanı Blinken’le görüşünce, “anlaşma sağlanmadığını” görmüş oldu!
ABD, Türkiye’yi S-400 nedeniyle 5. nesil F-35 uçağı programından çıkarmış, parasını geri ödememiş, o para karşılığında istenilen 4. ve 4,5. nesil F-16’ları da vermemek için binbir dereden su getirtmektedir. Çünkü ABD için F-16 sadece bir uçak değil, Türkiye’ye karşı kullandığı bir çapadır!
Nitekim 9 Ocak’ta Yunan Bakan Yardımcısı Syrigos şöyle demişti: “Türkiye’nin F-16 almasını istiyoruz. Şimdi değil, uzun vadede. Çünkü Batı tarafından kontrol edilmesini istiyoruz.” Doğru, çünkü gerçekte NATO da, ABD silahları da, Türkiye’yi Atlantik kampında Washington’un stratejisine bağlı tutabilmenin araçlarıdır.
ABD’nin dolaylı iki şartı
ABD, Türkiye’yi çapalı tutmak için F-16 verecekti ama tam da Yunan Bakan Yardımcısının istedi gibi “şimdi değil, sonra” olacaktı bu. Çavuşoğlu Washington’da işte bu gerçekle yüzleşti.
ABD F-16’yı, dolaylı bir şekilde iki şarta bağlamıştı: Şartlardan biri Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylaması, diğeri de Türkiye’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapmasıydı.
Bizzat Çavuşoğlu söyledi: “Türkiye’nin F-16 talebi ile İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin bağlantılı olmadığını, ABD Kongresi’nin bunları bağlantılı gibi göstermemesi gerektiğini söylüyoruz.”
Ne olacak ki? ABD’nin Ankara Büyükelçisi Flake de söylüyor: “Türkiye’ye F-16 satışıyla İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği bağlantılı değil.”
Çünkü Washington şu incelikte uyguluyor: Bağlantılı değil ama onaylarsanız süreç hızlanır!
Çavuşoğlu ABD’den Suriye’ye temsilci istedi!
Daha vahim şart ise Suriye konusudur. Yine Çavuşoğlu’nun ağzından aktaralım: “ABD, Suriye ile ilgili yeni bir çalışma başlatma önerisi yaptı.”
Nereden çıktı bu? Şuradan: ABD, Rusya’nın kolaylaştırıcılığında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesinden çok rahatsız. Bunu resmi olarak da ifade ettiler zaten. F-16 isteyen Türkiye’nin, bu politikadan dönmesini istiyor. Çünkü ABD biliyor ki Türkiye ile Suriye normalleşirse, ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çıkmak zorunda kalır, Amerikan Koridoru kapanır ve PYD devletçiği ortadan kalkar.
Evet, ABD bunu biliyor ama demek ki Çavuşoğlu bilmiyor! Baksanıza, ABD’ye ne teklif ediyor: “ABD Suriye’ye bir özel temsilci atamalı.” ABD’nin Suriye’den çıkarılması ne ki, AKP’nin Dışişleri Bakanı, tersine ABD’den Suriye’ye özel temsilci atamasını istiyor!
Amerikan dengesi!
Peki tüm bunları neden yaşıyoruz? Onu da yine Çavuşoğlu’nun ağzından açıklayalım: “ABD’nin iki NATO üyesi ülke (Türkiye ve Yunanistan) arasında daha dengeli olması gerektiğini hatırlattık.”
İşte Ankara’nın da Atina’nın da sorunu budur: Amerikan dengeciliği!
ABD bu denge oyunu ile hem Türkiye’yi hem de Yunanistan’ı Amerikan üsleriyle doldurdu, dolduruyor. Washington bu denge oyunu üzerinden iki ülkeye sürekli silah satıyor. Ve iki ülke bu denge üzerinden birbirine karşı kullanılıyor.
Yani önce Amerikan dengesi aramaktan kurtulunmalı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2022
Erdoğan’ın yasallık sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2023
İktidar, 12 Haziran’da yapılması gereken seçimi bir ay öne çekerek 14 Mayıs’ta yapmayı planlıyor. Neden peki? Erdoğan 5 Ocak’ta “mevsim şartlarını dikkate alarak seçimi belki birazcık öne çekerek tarihini güncelleyeceğiz” demişti.
O zaman da belirtmiştik: Seçimi öne çekmek, Erdoğan için mevsim şartı değil, anayasa şartıdır. Çünkü Anayasanın 101. maddesine göre Erdoğan 3. kez aday olamaz. Aday olabilmesinin tek yolu 116. maddeye göre Meclis’in seçimi yenileme kararı almasıdır.
Böyle olduğu için de muhalefetin geçen yılki “erken seçim” çağrılarını elinin tersiyle iten iktidar, şimdi mevsim şartları gerekçesiyle bir ay öne çekmeye çalışıyor. Mevsim şartları işin kılıfı tabii. Nitekim iktidar önceki seçimi de erkene çekerek, 24 Haziran 2018’de yapmıştı. 5 yılda aynı takvimde seçim yapılamayacak kadar mevsim şartları bozulmadı herhalde!
Yasallık sorunu koz olur
Geçen yıl muhalefet erken seçim talebini gündeme getirdiğinde, basında ben dahil bazı isimler, Erdoğan’ın zamanında yapılacak seçimde aday olamayacağına dikkat çekmiştik. Çünkü Erdoğan, “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasa maddesi altında iki kere seçilmişti zaten.
Ancak bu yöndeki yazılarımıza muhalefetten tepkiler gelmişti: Erdoğan’ı yasalarla engellemenin ona yeni bir mağduriyet kozu vereceğini söylediler. Yani Erdoğan’a mağduriyet vermemek için anayasayı yok sayacaklardı! Nitekim Kılıçdaroğlu, 5 Şubat 2022’de “Erdoğan’ın 3. dönem adaylığına itirazımız yok” demişti. Kimi muhalif siyasiler de “anayasaya aykırı olsa bile YSK adaylığını kabul eder, boşuna itiraz etmeyelim” diyordu!
Hem hukuku sulandıran hem de iç ve dış politikayı birlikte ele almayan sorunlu bir anlayış bu. Şundan: Diyelim ki zamanında seçimde YSK adaylığını kabul etse ve Erdoğan anayasaya aykırı olarak 3. kez seçilse, bu Türkiye’nin dış politikasında ciddi bir açığa dönüşür. İçeride bir baskı rejimiyle geçiştirse bile, dış politikada ve devletlerarası ilişkilerde yasallık sorunu taşıyan bir cumhurbaşkanının konumu Türkiye’yi zayıflatır, koz olur! Kaldı ki Türkiye’nin Erdoğan’a “anayasayı yok saydırtmama” gücü elbette ve hâlâ vardır.
İşte Erdoğan da bu gerçekleri görüyor ki, mevsim şartları bahanesi üzerinden seçimi bir ay önceye çekerek, kendisine “yasallık” sağlamaya çalışıyor; tabii seçimi kazanabilirse!
Devlet çözülürken
Erken seçim istediğinde reddedilen muhalefetin, şimdi yine mağduriyet üretmeme gerekçesiyle Erdoğan’a bir aylık takvim kazandırmayı kabul etmesi, yeni bir hata olacaktır.
Kaldı ki devlet çözülmektedir ve anayasayla ve mahkemesiyle kavgalı bir iktidara birincisi seçim için anayasanın etrafından dolanma, ikincisi de anayasaya laikliğe aykırı türban maddesi ekleme şansı vermek, sonuçları bakımından sıkıntılı olacaktır.
Baksanıza… Erdoğan, İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’ı AKP Genel Merkezinde kabul edebilmekte ve bu konuda muhalefetten de ciddi bir tepki gelmemektedir. O dönemin şartları gereği Atatürk de İnönü de partili cumhurbaşkanıydı ama partilerini devletlerarası ilişkilerin görüşüleceği yer yapmamışlardı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2023
Türkiye’nin “devlet adamı” sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/01/2023
Devlet, devlet adamlarını doğurur; devlet adamları da devleti geliştirir. Yani devlet ile devlet adamı arasında, birbirini güçlendiren bir doğru orantı vardır. Kuşkusuz tersi de doğrudur: Devlet çözülürken, devlet adamı da azalır. Devlet adamı azlığı sorunu, aynı zamanda “aydın erozyonu” sorununun bir türevidir.
Bir süredir, Türkiye “devlet adamı” sorunu yaşamaktadır. Gerçi sadece Türkiye değil, dünya, özellikle Batı dünyası devlet adamı sorunu yaşamaktadır. De Gaulle tipi devlet adamlarının yerini, Ginger’dan düşen Bush’lar, halkına ve dünyaya açıkça yalan söyleyen Blair’lar, kadın polisi taciz eden Berlusconi’ler, ismi sürekli skandallara karışan Sarkozy’ler, Macron’lar ve daha nicesi aldı… Batı’nın De Gaulle tipi son devlet adamı, belki de Merkel’di.
Alkış krizi
Neden böyle bir giriş yaptığımızı tahmin etmişsinizdir. Cumhurbaşkanı/iktidar partisi genel başkanı ve komutanlar ile ana muhalefet partisi genel başkanı üçgeninde yaşanan son alkış krizi, devlet adamı sorununa değinmemizi gerektiriyor.
Konuyu bilmeyenler için özetleyelim: Cumhurbaşkanı bir askeri proje törenindeki konuşmasında, konu dışına çıkarak siyasi propaganda yaptı ve ana muhalefet liderini eleştirdi. Komutanlar ana muhalefet liderini hedef alan bu konuşmayı alkışladı. Ana muhalefet lideri de haklı olarak bu alkış olayına tepki gösterdi.
Buradan hareketle iki şey söylemeliyiz:
1) Bir devlet adamı, devlet görevlilerini siyasi bir tercih anlamına gelebilecek bir pozisyona düşürmez.
2) Devlet hiyerarşisi içindeki pozisyonları nedeniyle, devlet adamı konumunda olan orgeneraller, siyasi kaygı hissetmeksizin, doğru ne ise onu yapar.
Erdoğan’ın sorunlu iki şapkası
Ancak böyle olmadı. Cumhurbaşkanı da orgeneraller de ne yazık ki “devlet adamı” gibi davranmadı.
Cumhurbaşkanı, devlet işinin görüldüğü ortamda, siyasi parti şapkasını takarak, siyasi rakibini eleştirdi. Komutanları ise bir siyasi parti liderinin bir başka siyasi parti liderine karşı yürüttüğü siyasi propagandaya alet etti.
Kuşkusuz sorunun ana kaynağı, “Türk tipi başkanlık” modelidir. Komutanların karşısında konuşan kişi hem cumhurbaşkanı ve başkomutan ama hem de siyasi rakipleriyle mücadele eden bir siyasi parti lideridir.
Erdoğan törende savunma sanayi ile ilgili konuşurken cumhurbaşkanıydı, Kılıçdaroğlu’nu eleştirmeye kalktığı anda ise artık cumhurbaşkanı değil, bir siyasi partinin genel başkanıydı.
Komutanlar, “alkışlarsak muhalefetin gözünde, alkışlamazsak iktidarın gözünde ne olur” diye düşünmeden, doğrusu neyse onu yapabilmeliydi. Yani cumhurbaşkanını alkışlamalı, AKP Genel Başkanı karşısında tarafsız kalmalıydı.
Elbette en doğrusu, komutanları bu ikilime düşürmeden, cumhurbaşkanının törene uygun olarak, konuşması boyunca cumhurbaşkanı kalabilmesiydi.
Sorumluluk derecesinin önemi
Bu tablo karşısında Kılıçdaroğlu, olayı eleştirmekte sonuna kadar haklıydı. Ancak ne yazık ki haklılığını, işi “cepheden kaçan bol apoletli Ortadoğu askerleri” benzetmesine kadar vardırarak, zayıflattı.
Bir olaydaki kişilerin sorumluluklarının sırasını ve derecesini dikkate alarak tepki göstermek, izlenmesi gereken yoldur.
Böyle bir olayda, öncelikle ve ağırlıkla, sistemsel soruna işaret edilmeli, yani “partili cumhurbaşkanı” sorununun doğurduğu krizli hallere bir örnek olarak konu toplumun gözüne sokulmalı ve Erdoğan’ın komutanları zor durumda bırakan “dar siyasetçi” yönüne işaret edilmeliydi.
Üstelik bu yöntemle, alt rütbelilerin komutanlarının yaptığı yanlışı daha iyi anlaması da sağlanırdı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2023
ABD’den AB’ye NATO’culuk aşısı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/01/2023
Biden yönetiminin küresel politikasının merkezinde “transatlantik restorasyon” vardı. Çünkü emperyalist ABD’nin 21. yüzyılda da iddiasını sürdürebilmesi Çin’i sınırlayabilmesine bağlıydı. Güç dengeleri açısından ise bunun yolu ABD’nin Çin’e (hatta Çin artı Rusya’ya) karşı en geniş koalisyonu kurmasından geçiyordu.
AB ise tersine, özellikle 2014 yılından bu yana açıkça “stratejik özerklik” aramaya başlamıştı. Stratejik özerklik, özetle AB’nin ABD’den bağımsız olarak Çin ve Rusya’yla çıkarlarını esas alan işbirliği yapması demekti. Almanya-Fransa ikilisi bu hedefin gereği olarak AB’nin bağımsız savunmasını ve ordu inşasını gündemlerine almaya başlamışlardı.
ABD için NATO’nun değeri
İşte ABD Ukrayna krizini, AB’yle transatlantik restorasyonun yolu olarak kullanıyor. Bu amaçla gerekirse Ukrayna’da “son Ukraynalı” kalana kadar bir “uzun savaş” istiyor.
ABD böylece tehdit ilan ettiği Rusya’ya karşı AB topraklarında etkinlik kurabilecek, Almanya-Fransa’nın stratejik özerklik arayışını frenleyebilecek ve Çin’e karşı AB’yi stratejisine eklemleyebilecekti.
Emperyalist ABD için NATO, üye ülkeleri denetleme aracıydı. NATO yükümlülükleri ile üyeler kendi ulusal stratejilerine göre değil, ABD’nin çıkarlarına göre konumlanıyordu.
ABD, hegemonyasının ve yansıması olarak transatlantik bağların zayıfladığı yeni dünya şartlarında da yine NATO’yu bir araç olarak kullanıyor.
ABD işte bu amaçla NATO’yu hem genişletmeyi hem de üyelerin bağlarını yeni tehdit kapsamında kuvvetlendirmeyi hesaplıyor. NATO’nun 2030 konsepti aslında budur. Çin’in baş rakip, Rusya’nın yakın tehdit ilan edilmesi üzerinden, üyelerin Amerikan stratejisine göre hizalandırılması…
AB-ABD bağı: NATO
İşte ABD bu amaçla AB’ye yeni bir NATO kıskacı attı: 10 Ocak’ta NATO ile AB arasında üçüncü ortak deklarasyon imzalandı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından imzalanan 14 maddelik ortak deklarasyon, içeriği ve esas hedefi açısından 2016 tarihli Varşova ve 2018 tarihli Brüksel ortak deklarasyonlarını aşan niteliktedir.
“Çin ve Rusya’ya karşı transatlantik ortaklık restorasyonu” şeklinde özetleyebileceğimiz NATO-AB Ortak Deklarasyonunun temel hedefi, AB’nin stratejik özerklik arayışını ortadan kaldırmak amacıyla, ABD’nin AB’ye NATO’culuk aşısı yapmasıdır.
Deklarasyon, bunu ilmek ilmek işlemektedir. Önce Rusya ve Çin NATO stratejik konseptinde olduğu gibi hedef alınmaktadır. Rusya’nın “Avrupa güvenliğini baltaladığı”, Çin’in “artan iddiasına yanıt verilmesi gerektiği” işleniyor. Ve ardından da esasa gelinerek şu tezler ileri sürülüyor:
1) Avrupa’daki kırılganlık stratejik rakiplere yarıyor, terör örgütleri için zemin oluşturuyor.
2) Bu nedenle AB-ABD bağları önemlidir.
3) Tamam, güçlü Avrupa savunması önemlidir ama NATO ile tamamlayıcı olduğu taktirde…
4) Avrupa-Atlantik toplu savunmasının esas aracı NATO’dur.
Nitekim NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de, imza sonrası basın açıklamasında bu esasa işaret etti: “NATO’nun, Avrupa-Atlantik güvenliği için temel savunma amacı olmaya devam edeceğini, bu deklarasyonla açıkça ortaya koyduk.”
NATO’culuk aşısı tutar mı?
Ancak asıl mesele şudur: Peki ABD’nin AB’ye NATO’culuk aşısı tutacak mı?
Zira Ukrayna krizinin şartlarına rağmen Berlin’de de Paris’te de “stratejik özerklik” arayışı bitmiş değil.
“NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” saptadığı şartlarda, Fransa Avrupa Ordusu hedefinden vazgeçer mi? Çin’in AB’nin en büyük ticaret ortağı olduğu şartlarda, Almanya bu ülkeyle hedeflediği stratejik ortaklıktan vazgeçer mi?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ocak 2023
Kılıçdaroğlu: Yeni CHP eşittir eski AKP
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/01/2023
CHP’nin dönüşümünü hangi takvim ve olayla başlatmak gerekir, tartışılır ama CHP’nin dönüştüğünün resmi olarak ilan edilmesinin tarihi 10 Ocak 2023’tür.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TBMM Grup Toplantısında aynen şöyle dedi: “Açık söylüyorum, biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık saray tam odur. Statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü Kenan Evren kafasına geldiler.”
Vahim…
Kılıçdaroğlu hangi CHP’yi reddediyor?
Birincisi, her ne kadar Kılıçdaroğlu “değiştik” diyorsa da, bunun bir değişim olmadığı, dönüşüm olduğu ortadadır. Çünkü Kılıçdaroğlu “biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık saray tam odur” derken, dönüşüme işaret etmiştir: Buna göre CHP yenilenmiş “eski AKP” olmuş, AKP de yenilenmiş “eski CHP” olmuştur.
İkincisi, Kılıçdaroğlu dönüşürken atılan özellikleri sıralarken, “eski CHP”nin statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü olduğunu belirtmiştir. Peki bu özellikleri taşıdığını iddia ettiği eski CHP hangi CHP’dir?
Atatürk’ün CHP’si mi? İnönü’nün CHP’si mi? Baykal’ın CHP’si mi? Yoksa CHP’nin Mayıs 2010’dan önceki tüm tarihini mi kastetmektedir?
Turnusol kağıdı: Liberalizm
CHP’nin “yeni CHP” olurken aslında “eski AKP” olduğunun ve AKP’nin “yeni AKP” olurken aslında “eski CHP” olduğunun turnusol kağıdı Cengiz Çandar’dır.
Çandar, Kılıçdaroğlu’nun 10 Ocak 2023 tarihli bu dönüşüm ilanı konuşmasını sosyal medyada şu sözlerle selamladı: “Bravo Kılıçdaroğlu! Bugünkü unutulmaz konuşman için. Tekrar tekrar bravo Kılıçdaroğlu!”
“Eski AKP” destekçisi Çandar’ın “yeni CHP”yi alkışlaması, “yeni CHP”nin artık “eski AKP” olduğunun işaretidir. Çandar’ın bravosu, AKP’yi destekleyerek Türkiye’nin getirildiği yerde sorumlulukları olan tüm “yetmez ama evetçi” takıma yapılan, “yeni CHP” saflarında kortej oluşturma çağrısıdır aslında.
“Eski AKP”nin başbakanları, bakanları yeni CHP’nin masasında toplanırken, “eski AKP”nin ideologları da masanın etrafında konumlanmaya başlamaktadır yavaşça…
Kılıçdaroğlu o takımın sağlı sollu öncülerini, Nazlı Ilıcakları, Ahmet Altanları boşuna CHP tabanına alkışlatmadı çünkü.
Sessiz CHP’liler
Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi dönüştürmesinden daha vahimi, bu dönüşüme CHP’lilerin teslim olmasıdır ne yazık ki…
Sürece itiraz edenlerin teker teker tasfiye edildiği bir 12 yıllık dönemdir Kılıçdaroğlu’nun dönemi. Seçim öncesinde, Genel Başkan’a dayalı listelerin oluştuğu “süper demokrasi” şartlarında, şimdi bu dönüşüme parti içerisinden itiraz daha da zorlaşmıştır.
Durumun vehametini görenlerin de bir kısmı eminim, “dişimizi sıkalım, şu altı ay geçsin, hele bir Erdoğan dönemi kapansın, bakarız” diyordur.
Ahh bu “ben güderim” egosu…
Oysa CHP’nin yakın tarihine bakarlarsa, görecekleri gerçek tablo şudur: Kılıçdaroğlu A ile ittifak kurup Bakyal’ı tasfiye etti; sonra B ile ittifak kurup A’yı ikinci adamlıktan indirdi; ardından C ile ittifak kurup B’nin gücünü budadı; en sonunda da sağına D’yi, soluna E’yi alarak ve ikisi üzerinden dengeye dayanarak B’yi etkisizleştirdi.
İktidar sorunu, muhalefet sorunun çözüme bağlı
12 yıldır dile getiriyorum: Daha Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu ilk aylardan beri izlediği çizgiye itiraz ettim. Solda “devrimci Kemal” yazılarının hakim olduğu siyasal iklimde bile ısrarla “laikliği tehlikede görmeyen” bu siyasal anlayışın Türkiye’yi AKP’ye mahkum edeceğini belirttim. O yıllarda yazdıklarımı www.mehmetaliguller.com adlı kişisel internet sitemden bulup okuyabilirsiniz.
Ve orada yazdıklarıma dayanarak da hep söyledim, söylüyorum: Türkiye’nin iktidar sorunu, muhalefet sorununun çözümüne bağlıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2022
Problemin kaynağı, probleme çözüm olamaz
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/01/2023
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “altı siyasi parti genel başkanı, cumhurbaşkanı kadar her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacak” demişti.
Ben de dahil pek çok kişi bu açıklamaya tepki göstermiştik. “İpotekli masa” başlıklı yazımda, Davutoğlu ve Babacan’ın bugün Altılı Masa’yı ipotek altına aldığına, “cumhurbaşkanı kadar imza yetkisi” ile yarın da yürütmeyi ipotek altına alacağına dikkat çekmiştim.
Türkiye’deki en son kişi!
HaberTürk yazarı Nihal Bengisu Karaca’ya konuşan Davutoğlu bizlere şu sözlerle tepki göstermiş: “Genel başkanlar yürütme mekanizmasının içinde etkin bir şekilde yer alacaklar ve karar alma ve imza süreçlerinde yetki sahibi olacaklardır. Buradan bir vesayet çıkaranlar zihnen tek kişinin tek akılla tüm yetkiye sahip olduğu Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi mantığına zihnen teslim olanlardır.”
Bu sözleri, elbette bir siyasetçinin kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıt olarak değerlendiremeyiz. Bu sözler en hafifinden çarpıtmadır. Çünkü Davutoğlu, herhangi bir kişiyi “AKP’nin başkanlık sistemi mantığına zihnen teslim olmakla” suçlayabilecek, Türkiye’deki en son kişidir!
Ne yazık ki Altılı Masa’nın Türk siyasetine bir de böyle “katkısı” oldu: AKP’nin Türkiye’yi bu hale getirmesinde en üst düzeyde rolleri olanlar, muhalif kanallara çıkıp, sanki hiç rolleri olmamış gibi konuşuyor, dahası kurulduğu günden bugüne kadar AKP’ye muhalefet etmiş isimlere, muhalefet etme dersi bile vermeye kalkıyorlar!
İşte Davuoğlu’nunki de o hesap: Bugünkü başkanlık sisteminde hiç sorumluluğu yokmuş gibi, başkalarını başkanlık sistemi zihniyetine teslim olmakla suçlayabiliyor!
“En doğru karar” diyordu!
Sonradan şöyle şeyler söyleyebiliyorlar tabi: “Başkanlık sistemini getiren 2017 referandumuna neden itiraz etmediniz diye eleştiriyorlar. Ben itirazlarımı cumhurbaşkanına yazılı olarak yaptım. Kamuoyu ile paylaşmak da istedim. İlk defa buradan söyleyeceğim, o günlerde bizi televizyonlara çıkartıp bu konuları paylaşabileceğimiz tek bir cesur televizyon kanalı çıkmadı” (18.12.2019).
Davutoğlu hangi televizyonu arayıp referanduma muhalefet edeceğini söylemiş de çıkarmamışlar! Doğru değil elbette. Cesur televizyonlar vardı ve biz o cesur televizyonlarda çıkıp tek adam yönetimi getirecek referandumda neden hayır denilmesi gerektiğini günlerce anlatıyorduk.
Geçiniz, kaldı ki referandum sonuçlanınca Davutoğlu şu mesajı paylaşmıştı sosyal medyadan: “Milletimiz en doğru kararı vermiştir. Referandum sonucu ülkemize ve aziz milletimize hayırlı olsun” (16.4.2017).
“Başkanlık otoriterlik getirmez” diyordu!
Bakmayın siz şimdi Davutoğlu’nun bugün söylediklerine, kendisi başkanlık sisteminin en büyük savunucularındandı. “Başkanlık sistemine geçilmesi doğrudur. Seçim beyannamesinde olacak, bizzat ben yazdım” (28.3.2015) diyordu. “En doğru form başkanlık sistemidir. Öyle bir anayasa, öyle bir hükümet modeli koyalım ki torunlarımız da rahat etsin” (28.12.2015) diyordu.
Katıldığı bir canlı yayında, başbakan olarak kendisiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı fikirde olması nedeniyle sorun çıkmadığını ama isimler değişince “yetki karmaşası” sorunu çıkacağını savunarak doğru olanın “başkanlık sistemine geçmek” olduğunu anlatıyordu. Hatta Davutoğlu bunun otoriterlik getireceğini savunanlara da itiraz ediyordu: “Bu otoriter bir anlayışı beraberinde getirecek diye bir şey söz konusu değil. Onun için gerekli güç dengelerini yansıtmamız gerek.”
Davutoğlu şimdi kalkmış, kendisini eleştirenleri, “başkanlık sisteminin zihniyetine teslim olmakla” suçlayabiliyor; üstelik suçladıkları, kendisi başkanlık sistemini desteklerken de o sisteme açıkça karşı koyanlardı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2023
İpotekli masa
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/01/2023
Altılı Masa’nın eski AKP’li iki bileşeni olan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın son açıklamaları, bu ikilinin sadece Millet İttifakı’nı değil, yarın da yürütmeyi denetim altında tutmayı planladıklarını gösteriyor.
İkilinin büyük tepki görmesi gereken çıkışlarına sessiz kalınması, ikilinin seçim üzerinden büyük ortaklarını rehin aldıklarını, masayı ipotekli hale getirdiklerini gösteriyor.
Babacan-Davutoğlu sorunu
Kılıçdaroğlu “beşli çeteyle mücadele” dedikçe, Babacan “büyük sermaye” diyor; Kılıçdaroğlu “kamulaştırma” deyince, Babacan “daha çok özelleştirme” diyor…
Dolayısıyla Altılı Masa iktidarında ekonominin dümeninin Ali Babacan’da olması halinde, Türkiye’nin alt ve orta sınıflarını daha da derinleşecek yoksulluk bekliyor!
Ancak DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Altılı Masa’ya zararının, temsil ettiği neoliberalizmle sınırlı kalmayacağı görülüyor.
Babacan’ın Türklüğün anayasadan çıkarılmasından tarikatların serbest kalmasına ve her tarikatın kendi din adamlarını kendi eğitimcileriyle yetiştirmesini savunmasına kadar bir dizi politikası, tehlikenin daha da büyük olduğuna işaret ediyor.
Hiç lafı dolandırmadan belirtelim: Babacan’ın savundukları, AKP’nin ülkeyi bu hale getiren programıdır! Zaten halen mali sermaye kârını yüzde 250’ler mertebesinde artırmıyor mu? Altı yaşındaki çocukla evlenen hoca tarikatın kendi iç okulunda değil de MEB okulunda mı yetişti? Türkiye Cumhuriyeti ibaresini kurumların isminden AKP çıkarmadı mı?
İpotekli yürütme
Ya Ahmet Davutoğlu?
Muhalefet Suriye’yle normalleşmeyi savundukça ve iktidarı bu çizgiye gelmeye zorladıkça, Davutoğlu normalleşmeye karşı çıkıyor; muhalefet sığınmacıların geri dönüşünü savundukça, Davutoğlu buna karşı çıkıyor.
Dolayısıyla Altılı Masa iktidarında dışişlerinin dümeninde Davutoğlu’nun olması halinde, Türkiye’nin dış politikasını mevcuttan bile daha büyük sorunlar bekliyor!
Ancak Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun Altılı Masa’ya zararının, temsil ettiği bu dış politika anlayışıyla sınırlı kalmayacağı görülüyor.
Davutoğlu’nun şu son çıkışı bir “ipotekli yürütme” sorununa işaret ediyor: “Genel başkanlar doğrudan karar süreçlerinin içinde imza yetkisine sahip olarak bulunacaklar, cumhurbaşkanı kadar her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacaklar.”
Yani altı siyasi parti genel başkanının denetiminde bir cumhurbaşkanı! O halde Erdoğan‘ın aynı zamanda siyasi bir kimliğinin olmasına neden karşı çıkılıyor? Nerede kaldı cumhurbaşkanının tarafsız olması savunusu?
Türkiye’nin muhalefet sorunu
Dörtlü Millet İttifakı’nın Altılı Masa’ya dönüşmesi, yani CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’ye; Gelecek ve DEVA’nın dahil edilmesi, sınırlı nicel artışla nitelikte azalma demek özetle…
Bu iki parti sınırlı nicelikleriyle Altı Masa’yı ipotekli hale getirmiş, yarın için de “ipotekli yürütme” hedefinde olduklarını ortaya koymuşlardır.
Dolayısıyla dönüp dönüp aynı noktaya geliyoruz:
1) AKP’nin 20 yıldır iktidar olabilmesi AKP’nin başarısından çok muhalefetin başarısızlığıyla ilgilidir.
2) Türkiye’nin iktidar sorununun çözümü, muhalefet sorununun çözümünden geçmektedir.
Seçimle sınırlı ittifak
Ortaya çıkmış bulunuyor ki, Altılı Masa’nın birlikte Türkiye’yi yönetmesi mümkün değil. Bu eşyanın tabiatına aykırı.
Dolayısıyla Altılı Masa Türkiye’yi yönetme iddiasıyla seçmenin karşısına çıkmaya kalkarsa, seçmene yalan söylemiş olur.
Bu durumda seçimi kazanmak istiyorsa Altılı Masa’nın yapacağı en tutarlı şey, bir yıl içerisinde Türkiye’yi bugünkü sistemden kurtaracak geçici bir cumhurbaşkanı seçmek. Kurduğu ittifak da bu hedefle sınırlı olmalı.
Bu hedefe ulaşıldıktan sonra her parti kendi bağımsız siyasetini yapmaya devam eder.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ocak 2022