Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Ortadoğu’da Çin-ABD farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/12/2022
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in üç günlük Suudi Arabistan ziyaretinde özellikle Körfez ülkeleri ve 21 Arap ülkesiyle düzenlediği iki zirve, büyük devletlerin dış politika yürütme farklarını ortaya koyması bakımından önemliydi.
ABD ve Çin arasındaki bu farkı dört maddede inceleyecek olursak:
1. İyi komşuluk – düşmanlık farkı
Çin-Körfez İşbirliği Zirvesi sonrası yayınlanan sonuç bildirisinde dikkat çeken bir hedef vardı. Bildiride, “Körfez ülkeleri ile İran arasındaki ilişkilerin iyi komşuluk ve içişlerine karışmama ilkesine uygun olarak yürütülmesi gereğine” işaret edildi.
Gerçi İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cemşidi bu ifadeyi Suudi Arabistan’ın Yemen politikası bağlamında yorumlayarak karşı çıktıysa da, toplamda Çin’in böyle önemli bir zirvenin sonuç bildirisine “Körfez-İran iyi komşuluk ilişkisi hedefini işaretlemesi” çok önemlidir.
Emperyalist ABD ise yıllardır Ortadoğu’daki varlığını, hele de Körfez ülkeleriyle ilişkilerini İran’a düşmanlık temelinde inşa etmeye çalışmıştı.
2. Filistin’e destek, İsrail’e uyarı
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile hem Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde, hem de oturum arasında baş başa görüştü.
Xi Jinping, ülkesinin Kuşak ve Yol kapsamında Filistin’e ekonomik yardımları artıracağını belirtirken, Abbas da Filistin davasına siyasi, Filistin halkına ekonomik ve sağlık alanındaki desteği için Çin’e teşekkür etti.
Çin-Körfez İşbirliği Zirvesi sonrası yayınlana sonuç bildirisinde, “1967 sınırlarında iki devletli çözüm temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurularak, Filistin sorununda adil bir çözüme ulaşılması gerektiği” belirtildi. Ayrıca İsrail, “yerleşim yerlerinin durdurulması” konusunda uyarıldı.
ABD ise tersine Arap ülkeleri arasındaki çelişkileri İsrail lehine kullanmanın siyasetini yaptı yıllarca ve İsrail’i Filistin’de yayılmacılığı için teşvik etti, tepkilere karşı kalkan oldu.
3. Hegemonya karşıtlığı
Tıpkı Afrika ülkeleri gibi Arap ülkeleri de Çin’le ilişkilerini ABD’den farklı olarak, hegemonyacılığın olmadığı türden bir ilişki olarak niteliyorlar.
Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde bu farka önemle dikkat çeken kişi, Cezayir Başbakanı Eymen Bin Abdurrahman oldu.
Arap dünyası ile Çin arasındaki stratejik ilişkilerin güçlendirilmesinin önemine işaret eden Bin Abdurrahman, “bu ilişkilerin güçlendirilmesinin tek taraflı politikalardan ve hegemonik çabalardan uzak” olduğunu ve “çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasına katkıda bulunacağını” vurguladı.
4. Kalkınmacı ve gelişmeci işbirliği
Yine tıpkı Afrika ülkeleri gibi Arap ülkeleri de Çin’le ilişkilerini, Batı’yla ilişkilerinden farklı olarak karşılıklı kazanç temelinde görüyorlar.
Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde bu farka dikkat çeken isim Lübnan Başbakanı Necib Mikati oldu. Mikati, zirvedeki konuşmasında, Çin’in “istikrar, kalkınma ve küresel gelişim için bir ağırlık merkezi olduğunu” belirtti. Lübnan Başbakanı Mikati, “dünya ülkelerinin ve halkların yararına olacak şekilde aradaki işbirliğini aktif hale getirme konusunda ümitli olduğunu” dile getirdi.
İlk kez düzenlenen Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinin “Riyad Bildirisi” isimli sonuç bildirisinde, “sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için Arap ülkelerinin Kuşak ve Yol Girişimi’ne ortak olmasının” önemi vurgulandı.
Özetle Çin’in bu hamlesiyle bölgemizde yeni bir süreç başladı diyebiliriz. Nitekim Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Çin’le işbirliğinin “yeni bir tarihi çağ başlattığını” belirtti.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2022
‘Siyaset üstü’ aldatmacası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/12/2022
Türkiye, Timur Soykan’ın haberinin ardından yeniden “çocuk istismarı” sorununu tartışıyor. Yeniden diyoruz, çünkü şu anda tartışılan örnek tekil değil, yıllardır ama gün geçtikçe daha da yoğun çocuk istismarına tanık oluyoruz, tartışıyoruz…
Laikliğin aşındırılmasıyla çocuk istismarı artışı arasında bir ilişkinin olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Hatta sürecin bütününe bakarak laiklikle ilgili şöyle yeni bir tanım da yapabiliriz: Laiklik; dindarları dincilerden, çocuklarımızı tarikatlardan koruyabilmenin güvencesidir.
Tarikatlar koalisyonu sorunu
İktidarın “çocuk istismarları” karşısında sıkıntılı bir pozisyonda kalması şaşırtmıyor. Zira iktidar bir cemaatler ve tarikatlar koalisyonudur. Bu nedenle de ortaya çıkan her çocuk istismarında, iktidarın bakanları kamuoyuna açıklama yapmakta zorlanıyorlar.
Anımsarsınız. Yıllar önce bir tarikatın eğitim(!) kurumuna bağlı evlerde “çocuklara tecavüz edildiği” ortaya çıkmıştı. AKP’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, partisinin tarikatlarla ilişkisi nedeniyle, konuyu şöyle yorumlamıştı: “Bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.”
Peki, bir başka tarikatta çıkan yeni çocuk istismarı konusunda şimdiki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Derya Yanık ne diyor? Aynen şöyle diyor: “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir.”
“Çocuk istismarlarına” karşı mücadele etmesi gereken isimlerin bu açıklamalarına bakınca, ancak şöyle söyleyebiliriz: AKP’nin aile bakanları, “bir kereden bir şey olmaz” seviyesinden, en fazla “siyasetin konusu değil” seviyesine çıkabilmişler!
Çocuk istismarı siyasetin konusudur
“Çıkabilmişler” sözünü olumlu anlamda kullanmıyoruz elbette; sorunun üstüne örtme gayretine atıf yapıyoruz sadece. Çünkü “çocuk istismarı siyasetin konusu değildir” sözü doğru değildir ve tam bir aldatmacadır.
Tersine çocuk istismarı konusu siyasetin en temel konusudur. İnsanın yaşamı, barınması, eğitimi, sağlığı, ekonomisi, kültürü, sanatı, toplum içindeki yeri başta her konu siyasetin konusudur. Siyaset insan ve toplum için vardır. Siyaset insanı ve toplumu daha iyi yaşatabilmek içindir.
İktidarın işine gelmeyen konuları ve sorunları “siyasetin konusu” olmaktan çıkarmaya çalışması, siyaset adına en büyük aldatmacadır. Çünkü iktidar, “siyasetin konusu değil” derken de, karşıtlarını etkisizleştirmek adına sorumlusu olduğu konuları “siyaset üstü” sayarken de siyasetin en alasını yapmaktadır.
Kısacası, her şey siyasetin konusudur ve hatta her şey sınıfsaldır. Böyle olmadığını iddia etmek de bir başka türden siyasettir ve bir sınıfın siyaseti gereğidir.
‘Ekonomiyi siyasetin müdahalesinden çıkarma’ yanlışı
AKP’nin bu “siyasetin konusu” değil ya da “konu siyaset üstü” şeklindeki siyasetleri, ne yazık ki 20 yılda kurduğu hegemonya ile toplumun bir bölümü tarafından kabullenilmiş durumda. Hatta bu hegemonyanın, muhalefet üstünde bile kısmi bir etki gösterdiğini ne yazık ki söyleyebiliriz. Baksanıza, ekonomi programı açıklayan ana muhalefet partisi bile siyaset üstücülük” aldatmacasında…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasında birkaç kez “siyaset üstü” vurgusu yaptı. Toplamda da konuşmacılar “ekonomiyi siyasetin müdahalesi dışına çıkarma” hedefini koydular.
Tam bir aldatmaca. Çünkü ekonomiye siyasetin müdahale etmemesi demek, ekonominin piyasaya teslim edilmesi demektir. Piyasa da büyük sermayenin kontrolündedir. Ekonomiyi siyasetin müdahalesinin dışına çıkarmak demek, üstelik bir ölçüde vurguladıkları “yeni kamuculuk” anlayışının da antitezidir.
Sonuç olarak, AKP’nin “siyasetin konusu değil” dediği çocuk istismarı da, CHP’nin “siyasetin müdahalesinin dışına çıkaracağız” dediği ekonomi de siyasetin konusudur; siyasetin korumadığı çocuklar tarikatlara, siyasetin müdahale etmediği ekonomi piyasaya teslim edilir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2022
Ortadoğu’da güç boşluğu yok
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi on 08/12/2022
Çin Dışişleri Bakanlığı, 1 Aralık’ta “Yeni Dönemde Çin-Arap İşbirliği” başlıklı önemli bir rapor yayınladı. Rapor birbirini bütünleyen şu dört alanı kapsıyor: Stratejik ilişkiler oluşturma, siyasi güven, ekonomik işbirliği ve kültürel temaslar.
Çin’in raporu, ayrıca şu üç konuya karşı konumlanma belirliyor: Dış müdahaleye, her türlü hegemonyaya ve güç siyasetine karşıtlık.
Washington’da bir süredir “ABD’nin kısmi geri çekilmesiyle Ortadoğu’da iktidar boşluğu oluştuğu ve bu boşluğun Çin tarafından doldurulacağı tehlikesi” tartışılıyor. İşte rapor buna yanıt vermiş oluyor; Ortadoğu’da bir iktidar boşluğu olmadığını, Ortadoğu ülkelerinin egemenliğine Batı’nın saygı göstermesi gerektiğini savunuyor.
Bu tartışma, bu yılın başında gündeme geldiğinde de Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi tepki göstermiş ve şöyle demişti: “Biz Ortadoğu halklarının bölgenin efendisi olduğuna inanıyoruz. Burada bir güç boşluğu söz konusu değil, dışarıdan bir efendiye ihtiyaç yok” (AA, 17.1.2022).
Çin: ABD Suriye’de yasadışı
Çin, bu raporun ardından “dışarıdan efendi” olmaya çalışan ABD’ye karşı sert bir çıkış yaptı: Beijing yönetimi, ABD’yi Suriye’de yasadışılıkla ve hırsızlıkla suçladı!
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, ABD’nin Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yaptığını, bunun 2011’den bugüne miktarının ise 100 milyar doları geçtiğini belirtti (AA, 2.12.2022).
Çin’li yetkili, ayrıca ABD’nin Suriye’de üç bakımdan yasadışı olduğunu kaydetti: “ABD’nin Suriye’de asker bulundurması yasadışıdır, ABD’nin Suriye’den petrol ve tahıl kaçırması yasadışıdır, ABD’nin Suriye’ye füze saldırısı düzenlemesi de yasadışıdır.”
Çin’in bu çıkışının, Rusya’nın 23 Kasım’daki toplantıda Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” önermesinin hemen ardından gelmesi ayrıca dikkat çekici.
Çin-Arap işbirliği güçleniyor
Çin-Arap işbirliğini geliştirme hedefinin şimdiki adresi Suudi Arabistan. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in dün başlayan Suudi Arabistan ziyareti üç gün boyunca üç önemli zirveye sahne olacak: 1) Suudi Arabistan-Çin, 2) KİK-Çin ve 3) Çin-Arap İşbirliği ve Kalkınma Zirveleri.
Bu üç zirvenin iki temel konusu var: Enerji ile Kuşak ve Yol’da işbirliği.
Çin, Suudi Arabistan’ın en büyük petrol müşterisi. Bu yılın ilk 10 ayında Çin-Suudi Arabistan ticaret hacmi yüzde 37 artarak 97 milyar doları buldu. ABD gazetelerinin gündeme getirdiği ve Washington’u tedirgin eden bir diğer konu da, Çin ve Suudi Arabistan arasındaki petrol alışverişinin dolar yerine yuan ile yapılma olasılığı.
Diğer yandan Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında, bölgede 200 civarında enerji ve altyapı projesi yürümekte ve bunlar da Çin-Arap İşbirliği ve Kalkınma Zirvesinde ele alınacak.
Ortadoğu’da Ortadoğuların egemenliği
Çin’in de belirttiği gibi Ortadoğu’da güç boşluğu yok. Tersine ABD hegemonyasının zayıflaması, bölge ülkelerinin egemenliğini pekiştiriyor. Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu” hale getirdiği yeni uluslararası ilişkiler düzlemi de, Ortadoğu ülkelerine “çok taraflılık” uygulayabilme olanağı sağlıyor.
İşte Suudi Arabistan buna örnektir: Çin’e petrol satışını yuan ile yapmak istiyor, Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor, ABD’nin petrol üretimini artırma talebini reddedip tersine azaltıyor, enerji politikalarında Moskova’yla işbirliği yapıyor, Şanghay İşbirliği Örgütü’den Diyalog Ortağı Statüsü alıyor ve BRICS Artı Diyalogu’nun üyesi oluyor.
Ortadoğu’da “güç boşluğu” ve “başarısız devlet” teorileri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi saldırganlığını maskelemek için ortaya atılmıştı. Suriye, başta Suudi Arabistan olmak üzere petrolüne sahip çıkan Körfez ülkeleri, Büyük Ortadoğu Projesi’ni püskürterek bu teoriyi çürütüyorlar.
Dolayısıyla Çin ABD’nin boşalttığı bir boşluğu dolduruyor değil. Bölge ülkeleri emperyalist ABD ile çarpışırken, Çin ve Rusya’dan destek alıyorlar o kadar! Ortadoğu halkları, bölgenin geleceğini kendileri çiziyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Aralık 2022
Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a danışman kozu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/12/2022
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Washington ve Londra ziyaretleri, “bilim ve teknoloji” görüntülü bir seçim kampanyasıydı. Şimdi “İkinci Yüzyıla Çağrı” ile duyurduğu ekip de, fiilen ABD merkezli bir ekonomi-politiğin ekibidir.
Şöyle de söyleyebiliriz: Doğrudan bir ABD vatandaşının da yer aldığı böylesi bir ekibin kurulması, Batı’dan borç alabilmeyi kolaylaştırabilmek içindir.
Açalım:
Neoliberal program
Açıklanan ekonomi-politika, kimi doğrulara değiniyor görünse de, özü itibariyle neoliberal bir programdır ve iki temel özelliği vardır:
Birincisi, emekten yana değil sermayeden yanadır.
İkincisi, borçlanma esaslıdır.
Kılıçdaroğlu, Washington ve Londra ziyaretlerinde görüştüğü kişilerin 5,5 trilyon dolar büyüklüğünde fon yönettiğini, bu sermaye gruplarından ilk üç yılda Türkiye’ye 100 milyar dolar yatırım getireceğini söyledi, “dönüşüm için parayı buldum” dedi.
Yabancı sermayeden yatırımcı çekmek, mevcut iktidarın da ekonomi-politiğinin merkezinde zaten. Şu farkla: Kılıçdaroğlu, “İkinci Yüzyıla Çağrı” konuşmasında, Washington ve Londra’da görüştüğü sermaye gruplarının “tefeci, kara paracı, baron ve şaibeli” olmadığını savundu! Amerikalı Thorstein Veblen’in mali sermayeye “kapitalizmin uru, asalak sınıf” demesinin üzerinden yüz yıl geçmiş olduğu halde!
Yabancı sermayeden – fon gruplarından gelecek yatırım, hele de şu koşullarda, yeni borçlanmadan başka bir şey değildir, çünkü yatırımın ağırlıklı yapılacağı adres tahvil ve borsadır. Bu da yarım trilyon dolara ulaşan mevcut borçluluğumuzu, daha da artıracaktır.
Özetle “İkinci Yüzyıla Çağrı”da açıklanan ekonomi-politik program “bağımsızlıkçı, kamucu ve eşitlikçi” değildir. Bu üç ölçütü uymayan ekonomi programının da halka, emekçiye, yoksula yararı yoktur.
McKinsey eleştirisi boşa düştü
O zaman da söylemiştik: ABD karşıtlığının bu kadar yüksek olduğu koşullarda Kılıçdaroğlu’nun Washington ve Londra ziyaretleriyle seçim kampanyası yapması, büyük yanlıştır. Kılıçdaroğlu şimdi o yanlışı, içinde Jeremy Rifkin isimli ABD vatandaşının da yer aldığı bir iktisatçı danışmanlar ekibi kurarak derinleştiriyor.
Kılıçdaroğlu bu hatasıyla; birincisi Erdoğan’ın eline “ithal ekonomi komiseri getiriyorlar” deme kozu vermiş oldu, ikincisi de iktidarın ABD’li McKinsey grubuyla danışmanlık ilişkisine yaptığı doğru ve haklı eleştiriyi boşa düşürmüş oldu.
Dolayısıyla asıl incelenmesi gereken, ana muhalefet partisinin, üstelik şartlar bu kadar lehineyken, nasıl bu kadar açık hataya ve yanlışa düşebildiğidir!
Derviş-Babacan-Albayrak çizgisinin devamı
İşin asıl vahim yanı da şudur: CHP’nin ABD merkezli iktisatçılarla birlikte açıkladığı program, özü itibariyle mevcut ekonomi-politikadan kopuş değil, onun sözümona iyileştirilmiş devamıdır. Hatta toplam bir değerlendirme yaparak şöyle de söyleyebiliriz: Aktörlerin adı değişse bile, neoliberal ekonominin ruhu bakımından, 2001’den beri birbirini izleyen ve bütünleyen programlar vardır.
2001’de Kemal Derviş’in inşa ettiği program özü itibariyle önce Ali Babacan, ardından da Berat Albayrak takımı tarafından sürdürüldü; Türkiye yarım trilyon dolara yakın borçlandırıldı. CHP açıkladığı programla ve uygulayıcı ekiple bu çizgiden kopuşu değil, sürdürücülüğü ilan etmiş oldu.
Özetle finans kapitalin komiseri Kemal Derviş ile ekolojik kapitalizmi savunan Jeremy Rifkin arasında Ali Babacan, Berat Albayrak ve Nureddin Nebati vardır ve farklı renklerde görülseler de emek-sermaye ilişkisi bakımından hepsi aynı yerdedir.
Oysa CHP kamuculuk ağırlıklı bir üreten ekonomi inşa etmek istese, Türkiye’nin bu programı hazırlayacak ve uygulayacak Bilsay Kuruç’tan Hayri Kozanoğlu’na uzanan büyük bir birikimi olduğunu görecektir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, CHP’nin ABD’li danışmanı, seçim kaybetme korkusu yaşayan Erdoğan’a bir parça umut oldu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2022
Soykırım pazarı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/12/2022
Alman Federal Meclisi, Holodomor’u “soykırım” olarak tanıdı. Holodomor Ukrayna dilinde, “insanların kasıtlı aç bırakılarak ölüme mahkum edilmesi” anlamına geliyor. Batı ve Ukraynalı milliyetçiler, SSCB döneminde Stalin’in Ukrayna topraklarında yaklaşık 4,5 milyon insanı aç bırakarak öldürdüğünü, bunun da “Holodomor trajedisi” olduğunu savunuyor yıllardır.
Şimdi Alman parlamentosu, bunu “soykırım” olarak tanıyarak bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor. Berlin’in hedeflerini inceleyeceğiz ama Holodomor sahtekarlığına mercek tutalım öncelikle.
Kıtlığın nedeni Ukraynalı toprak ağaları
Stalin’in tarımı kolektifleştirme politikasına, Ukraynalı toprak zenginleri karşı çıktı ve tepki olarak tarımsal üretimi durdurdular. Bu da Ukrayna topraklarında 1932-1933’te kıtlığa ve kıtlığın tetiklediği salgına neden oldu.
Diğer yandan o tarihlerde, öncesinde ve sonrasında, hem o bölgede hem de Volga’dan Kafkaslar’a kadar çeşitli bölgelerde zaten aralıklarla kıtlıklar yaşanıyordu. Toprak ağalarının üretimi durdurması, mevcut kıtlığı büyütmüş oldu. (1932-33’de üçte biri Ukrayna’da olmak üzere SSCB’de kıtlık ve salgından üç milyon insan öldü.)
Yani kıtlığın asıl nedeni Stalin değil, Ukraynalı toprak ağalarıydı! Peki bu nasıl oldu da tarih içinde Stalin’in suçuna dönüştürüldü? İşte asıl mesele de bu.
Nazilerin planı
Önce şunu belirtelim: 1917 Devrimi’nden sonra ABD ve İngiltere’nin başını çektiği 14 ülke, SSCB’ye askeri saldırıda bulundu ve devamında iç savaş yaşandı. Bu toplamda 7 yıl sürdü. Yani Batı başından beri SSCB’nin yaşamaması için var gücüyle uğraşıyordu. Almanya’da Naziler iktidara gelince, Ukrayna topraklarını da Polonya gibi “yaşam alanı” ilan etti. (Nitekim 1941’de de Ukrayna’yı işgal etti.)
Holodomor konusu ilk kez 1935’te ABD’li Hearst yayın grubunda işlendi. Thomas Walker isimli bir gazetecinin yazdıklarına göre Stalin 1932-1933’te milyonlarca Ukraynalıyı kasten açlığa mahkum etmişti. ABD’li Hearst grubu, iddiaları güçlendiren fotoğraflar da yayınlıyordu.
Ancak Thomas Walker diye biri hiç Ukrayna’ya gitmemişti, zaten öyle biri de yoktu, yayınlanan fotoğraflar da 1921-1922 yıllarında Rusya-Volga’da meydana gelen kıtlığın kurbanlarıydı. Kanadalı Douglas Tottle 1987’de kaleme aldığı, “Sahtekarlık, Kıtlık ve Faşizm: Hitler’den Harvard’a Ukrayna Soykırımı Yalanı” adlı kitabında tüm bu sahtekarlıkları belgeledi. (Sol Haber, 22.10.2015)
Olan şuydu: Holodomor sahtekarlığının asıl sahibi Alman Nazi propagandacısı Joseph Goebbels’di. Çünkü Nazilerin hedefinde Ukrayna’yı ele geçirmek vardı. Naziler, ABD’li aşırı sağcılar ve Ukraynalı toprak zenginleri fiili müttefikti.
İşte ABD’li aşırı sağcı William Randolph Hearst bu amaçla 1934’te Almanya’yı ziyaret etti, Hitler başta Nazi yetkilileriyle görüştü. Holodomor yayınları da bu ziyaretin ardından başladı.
Berlin’in üç hedefi
Batı, Soğuk Savaş boyunca Holodomor sahtekarlığını kullandı; şimdi Goebbels’in karanlık mirasını hortlatan Alman parlamentosu Ukrayna krizi üzerinden Holodomor’u “soykırım” olarak tanıyarak, şu üç hedefe yöneldi:
1. Kendi yaşam alanı gördüğü Ukrayna’yı 1941’de işgal eden Almanya, tarihsel suçunu temizlemeye çalışıyor.
2. Yahudi Soykırımı suçunu hafifletmek üzere tarihten yeni soykırımlar icat ediyor, tek soykırımcı olma durumunu değiştirmeye çalışıyor.
3. Ukrayna krizini bahane ederek Almanya’dan savaş tazminatı isteyen Polonya’ya karşı uluslararası bir hamle yapmış oluyor.
Alman Parlamentosu, soykırımın uluslararası hukuka girmesinden önceki bir olayı soykırım olarak tanıyarak, bir “soykırım pazarı” oluşturmuş oldu. Parlamentoların alamayacağı kararı alarak, başka ülkelere de kendi politik ihtiyaçları için tarihten soykırım suçu çıkarıp ilan etme fırsatı sağlamış oldu. Bunun nasıl bir tehlike olduğu ortada.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Aralık 2022
‘Tek adam’dan ‘yarı başkanlık’a
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/12/2022
Altılı Masa’nın hazırladığı “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi”, özü itibariyle bir “yarı başkanlık sistemi” getirmektedir.
AKP-MHP’nin yaptığı değişiklikle 1982 Anayasası devleti “tek adam sistemi” şeklinde örgütlemişti. Altılı Masa’nın 1982 Anayasası’nın 84 maddesinde değişiklik içeren önerisi ise devleti, “yarı başkanlık sistemi” şeklinde örgütlüyor.
Dolayısıyla sistem, bugünküne göre daha güçlendirilmiş parlamenter sistem olacaksa da, olması gerektiği ölçüde “güçlü parlamenter sistem” olamayacaktır.
Bunda amaç eğer önce tek adam sisteminin yarattığı tahribatı ortadan kaldırıp sonra güçlü parlamenter sisteme geçmekse, böyle bir değişiklik önerisine gerek yok. Önce mevcut anayasa ile tahribatın esası giderilir, sonra “güçlü parlamenter sistem” anayasası yapılır.
Üçte iki buçuk
Yarı başkanlık sistemlerinin üç temel özelliği vardır:
1. Başkanları parlamentolar değil, halk seçer.
2. Başkanların yürütme yetkisi var.
3. Başkanların parlamento seçimlerini yenileme yetkisi var.
Altılı Masa’nın önerdiği anayasa değişikliği ise şöyledir:
1. Cumhurbaşkanı 7 yıl için halk tarafından seçiliyor.
2. Yürütme yetkisi cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu arasında paylaştırılıyor.
3. Cumhurbaşkan TBMM seçimini yenileme kararı verebiliyor.
Görüldüğü üzere Altılı Masa’nın anayasa önerisi, yarı başkanlık sisteminin üç temel özelliğinin iki buçuğunu karşılamaktadır.
Yetki tartışması doğurur
Burada en önemli sorun, cumhurbaşkanının kim tarafından seçileceği sorunudur. Parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanını parlamento seçer. Halkın seçtiği cumhurbaşkanı, pratikte yürütme yetkisi sorunu yaşayacaktır.
Cumhurbaşkanları, “Beni halk seçti” diyerek, bakanlar kuruluyla paylaştığı yetkileri ileride sık sık siyasetin konusu ve sorunu haline getirecektir. Yani cumhurbaşkanları, halk tarafından seçildiği gerekçesiyle, yürütme içindeki yetkilerini genişletmeyi zorlayacaktır.
Diğer yandan cumhurbaşkanının 7 yılda bir ve TBMM’nin 5 yılda bir yenilenmesi ama 7 yıllık cumhurbaşkanına TBMM seçimini yenileme yetkisi verilmesi, siyasette zaman çakışması sorunları doğuracaktır.
İnsan onuru
Anayasalar sadece devletin örgütlenmesi değil, aynı zamanda devlet ile yurttaş arasındaki ilişkilerin de düzenlenmesini sağlar.
Bu yönüyle Altılı Masa’nın anayasa değişikliği önerisi yüksek standartlara sahiptir. Anayasa’nın “insan onuru” kavramını esas alması, “hürriyet esas sınırlama istisnadır” ilkesini benimsemesi, “temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne” dayanması çok önemlidir.
Ancak burada da bir önemli eksiklik ile bir tuhaflık dikkat çekmektedir.
Eksiklik ya da yanlışlık şudur: “Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” gibi demokrasinin en önemli ölçütlerinden biri olan konuda, “genel ahlak” üzerinden bu hakkı sınırlamak, büyük yanlıştır. “Genel ahlak”, soyuttur ve iktidarlar tarafından subjektif bir şekilde kullanılabilecek ve hakkı sınırlamada kolayca gerekçe yapılabilecek bir kavramdır.
Bu kavramın varlığı, anayasanın “temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğü” zeminini sulandıracaktır.
Özgürlük yerine hürriyet!
Öte yandan Altılı Masa’nın aynı maddenin (Madd3 34) ikinci fıkrasında yaptığı değişiklik önerisi ise tuhaftır. Madde gerekçesinden aktarayım: “Maddenin 2. fıkrasında yer alan ‘özgürlükler’ kelimesi yerine ‘hürriyetler’ kelimesi getirilmiştir.”
Özgürlük yerine hürriyet kelimesini tercih etmek, hem gereksiz hem de tuhaftır ama ideolojik planda özel anlamı olabilecek bir seçimdir!
Not: 3 yıl aradan sonra ilk kez okurlarla kitap fuarında buluşacağım. 3 Aralık Cumartesi günü saat 15.30’da tüm okurlarımızı, İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’daki Kırmızı Kedi Yayınevi standına bekliyorum. Hem kitap imzalarız, hem de sohbet ederiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2022
Endüstriyel futboldan finansal futbola
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/11/2022
İlk kez bir futbol dünya kupasını izlemiyorum. Çünkü 2022 Dünya Kupası’nın Katar’a verilmesi, futbolun düşürüldüğü bir çukurdur: Katar’ın kupaya ev sahibi olabilmek için dağıttığı rüşvetler, FIFA yöneticilerinin Katar mali sermayesiyle kirli ilişkileri, olmayan stadyumların yetiştirilmesi için köle gibi çalıştırılan ve katledilen binlerce işçi…
Kısacası, 2000’lerde başlayan futbolun finansallaşması, 2022 Dünya Kupası ile dönüşümünü tamamlıyordu ve bu emekçilerin kanları üzerinden yapılmıştı. Bu nedenle Katar’daki turnuvayı izlemiyorum, izlemeyeceğim.
Fakat sanayi kapitalizminin yerini finans kapital/mali sermaye düzeninin alması üzerinden futboldaki bu dönüşümü tartışmalıyız.
Futbol ekonomisinin dönüşümü
Futbol, önce stadyum merkezliydi. Futbol ekonomisi stadyum/seyirci geliriyle, stadyumun etrafında satılan ürünlerle sınırlıydı.
Futbol maçları TV’lerden yayınlanmaya başlayınca, futbolun endüstrileşme sürecine girildi. Büyüyen ekonomisiyle futbol metalaştı, endüstriyel futbol egemen oldu.
Ancak son yıllarda futbolun ekonomisi de değişime uğramaya başladı. Futbol kulüpleri şirketleşti, halka arz yoluyla sermaye piyasalarına girdi, kulüpler tahvil-bono gibi finansal araçlar çıkardı, stadyum etrafında satılan ürünlerin yerini kulüp mağazalarının profesyonel satışları aldı, taraftarlar müşteriye dönüştü, finans kapital kulüpleri satın aldı, liglerin yayın hakları finans savaşlarına dönüştü, kara para aklamanın kulvarı bahis sektörü futbola hakim olmaya başladı vb.
İşte 2022 Katar Dünya Kupası, bu sürecin geldiği son zirvedir. Artık endüstriyel futbol değil, finansal futbol dönemindeyiz.
Finans kapital–FIFA ilişkisi
Avrupa’nın büyük kulüplerini ve Türkiye dahil bir çok ligin yayın hakkını satın alan Katar mali sermayesi/finans kapitali, bir dünya kupasına ev sahipliği yapabilmek için kesenin ağzını açmıştı.
Tuğrul Akşar’ın 21 Kasım 2022’de Cumhuriyet’te yazdığı “FIFA’nın kirli yüzü” başlıklı makale, finans kapitalin dünya kupasını satın almasının bilançosunu çıkarmıştı, oradan özetleyerek aktarayım:
– Katar oylama öncesinde 15 ülkeye yüksek tutarlı bağış yaptı, bu 15 ülkenin altısı, oylamada karar verecek yönetim kurulundaydı. Konu FIFA’da bir soruşturmaya dönüştü ama finans kapital soruşturmayı da biçimlendirdi: Bir usulsüzlük olmadığı raporlandı. Ancak rapor pek çok hata ve eksiklik içeriyordu, başmüfettiş Michael Garcia bunları kamuoyuna açıklayarak istifa etti.
– Katar Dünya Kupası’nı alabilmek için FIFA’ya 880 milyon dolar gizli ödeme yaptı (The Times). FIFA Başkanı Joao Havalange ve iki FIFA yönetim kurulu üyesi Katar lehine oy kullanmak için birer buçuk milyon dolar aldı (The Guardian). FIFA Genel Sekreter Yardımcısı Jack Warner’ın, Katar’ın Dünya Kupası’nı satın aldığına dair e-postaları ortaya çıktı. FBI soruşturmasında yönetim kurulunun yarısının bu kirli ilişkilere bulaştığı anlaşıldı.
Finans kapital güvenliği de satın aldı
Ancak sonuç değişmedi: Katar, 2022 Futbol Dünya Kupası’na ev sahibi oldu.
Böylece haziran-temmuz aylarında yapılan dünya kupası, Katar için kasım-aralık aylarına çekildi.
Finans kapital, bir stadyumu olan Katar’da göçmen işçileri ölümleri pahasına ağır şartlarda çalıştırarak stadyum sayısını yediye çıkardı.
Dünya kupası organizasyonuna yeterliliği olmayan Katar mali sermayesi, organizasyonun güvenliğini de dışarıdan satın aldı: 3 bin 500 Türk polisi, Katar’da görevlendirildi. Dünya Kupası için özel seçilen polislerin günlük 80 dolar harcırah alacağı açıklandı.
Bu arada, endüstriyel futboldan finansal futbola geçişin tamamlandığı Katar 2022 Dünya Kupası’nın eşleşmeleri de dikkat çekiciydi: İran, nasıl bir tesadüfse, ABD, İngiltere ve Galler’le aynı gruba düşüyordu! Dolayısıyla takımının her maçı İran’a karşı propaganda savaşının platformu yapılabilecekti.
Özetle, finans kapital sömürü düzeni, futbolu da bitiriyor. Adana Demirsporumuzu koruyabilmek dileğiyle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2022
Astana’ya yeni aktör: Çin
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/11/2022
23 Kasım’da yapılan Astana Üçlüsü toplantısı, devletlerarası ilişkiler açısından kritik önemde bir gelişmeye sahne oldu: Rusya, “Suriye’de çözüme önemli katkı sunacağını” belirterek, Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak önerdi.
Peki Astana Platformu’nun diğer iki üyesi, Türkiye ve İran, Çin’in gözlemci üye olmasını nasıl değerlendiriyor? Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, 19. Astana görüşmesinin sonunda düzenlediği basın toplantısında bu soruyu yanıtladı: “İranlılar kabul etti. Türk tarafı konuyu inceliyor ve bir mola aldı” (Sputnik, 23.11.2022).
Peki Çin’in Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak katılması ne anlama gelir, Ortadoğu’yu/Batı Asya’yı nasıl etkiler?
Suriye’de siyasi çözüm zamanı
1) Dünyanın “satın alma paritesine göre” en büyük ekonomisi olan Çin’in varlığı, Astana Platformu’nu Ortadoğu’da daha etkili bir yapıya dönüştürür. Çin’le birlikte Astana Platformu, daha fazla kurumsallaşır
2) Atlantik cephesini bölen, ABD’nin Suriye’deki taşeron cephesini bozan Rusya-İran ikilisi, Türkiye’yi de dahil ettikleri Astana Platformu ile Atlantik’in askeri saldırganlığını büyük oranda önledirler; ABD-İsrail ikilisinin Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde bölme projesini durdurdular. Ancak siyasi çözüme istenilen oranda geçilemedi.
İşte Çin’in Astana’ya katılımı, siyasi çözüme geçişi hızlandıracak ve Suriye yararına bir sonuç alınmasını kolaylaştıracaktır. (Ankara’nın geciktirdiği Şam’la normalleşmeyi hızlandırmasına da etkisi olacaktır.)
Bölgede sorun çözme gücü artar
3) Astana Platformu, her ne kadar Suriye merkezli olsa da, bölge merkezli bir “sorun çözme platformu” olma potansiyeli taşıyor. O potansiyelin hayata geçtiği ilk alan Karabağ oldu. Astana Platformu’ndan kaynaklı Türk-Rus işbirliği, yıllardır çözülemeyen Karabağ sorununa Azerbaycan lehine çözüm getirdi. Dahası, Türk-İran-Rus işbirliği, Kafkaslar’ı ABD ve AB etkisinden çıkarma potansiyeli ortaya koydu.
Çin’in Astana Platformu’na katılımı, platformun bu potansiyelini büyük oranda yükseltecektir. Astana Dörtlüsü, İsrail-Filistin anlaşmazlığından İran-Arap sorunlarına kadar pek çok konuda çözüm adresi özelliği taşıyacaktır.
Ortadoğu’da Amerikan etkisi kırılır
4) Astana Platformu içinde Çin, Rusya, İran ve Türkiye işbirliği, Ortadoğu’daki ABD nüfuzunu kıracaktır. Küresel hegemonyası zayıflayan ABD emperyalizminin bölgedeki etkisi, zaten son yıllarda aşama aşama azalmaktaydı. Rusya’nın ardından Çin’in de varlık göstermesi, ABD’nin bölgede at oynatabilmesini iyice zorlaştıracaktır.
5) Asya, Avrupa ve Afrika’nın önündeki en büyük uygarlık projesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’dir. Çin’in Astana Platformu’na katılımı, Kuşak ve Yol kapsamındaki koridorların inşasının hızlanmasına olumlu etki yapar. Tarihi önemdeki Kuşak ve Yol’u hedef alan ABD’nin Ortadoğu’daki etkisinin zayıflamaması, Ortadoğu’nun Kuşak ve Yol’dan daha fazla yararlanması, daha fazla kazanması anlamına gelecektir.
Ne yapmalı?
Kısacası, Çin’in Astana’ya katılımı Türkiye’nin ve bölgenin yararına olacaktır.
“Seçim kazanmak isteyen” muhalefet, iktidarın Rusya ve Çin’le ilişkilerini “Batı’dan kopma” diyerek eleştireceğine ve Putin’in “ortak gaz merkezi” önerisine “seçimde iktidara katkı” diye karşı çıkacağına, tersine AKP’nin bu çizgiyi zikzaklı yürütmesini eleştirerek kendisinin daha net ilerletebileceğini ortaya koyabilmeli.
Muhalefet, Çin’in Astana’ya katılımı konusunda, “konuyu inceleyen ve mola alan” iktidarı hızla olumlu karar vermesi yönünde zorlamalı. Üstelik, hazır Erdoğan Suriye ve Mısır’da aslında muhalefetin dediğine dönmüşken.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2022
Terörle mücadelenin doğru yolu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/11/2022
7 yıl önce Suriye’ye sınır ötesi harekat düzenlenirken önemli bir konuyu tartışmış ve askeri harekatın kısa zamanda Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur edeceği” iddiasına karşı çıkmıştım. Çünkü hayatta/sahada mecburiyetten öte mecburiyetler vardır ve daha büyük/belirleyici mecburiyetler gelip sizin mecburiyetinizin üstüne çıkar.
Ve 7 yıldır olmayan, yarın olsa bile, “sonunda mecbur etti” denilemez. Çünkü 7 yıl, siyaset için çok uzun bir süredir; siyasette 7 yıl gecikmeli öngörü, öngörü olamaz.
Normalleşebilmenin yolu
Peki Suriye’ye askeri harekatlar neden Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya mecbur etmedi?
“Vatan savaşı, saray savaşı” ikileminde boğulmaya çalışıldı: Erdoğanlar, Türk ordusunun Amerikan Koridoru’nu kesme hedefini, kendilerinin “Suriye topraklarında ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefine alet ediyorlardı. “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” diye tarif ettikleri ve pratiğe “güvenli bölge” diye geçirmeye çalıştıkları o hedef olduğu müddetçe Erdoğan Esad’la anlaşmazdı, anlaşamazdı; bu şartlar altında hiçbir askeri harekat Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur” edemezdi.
Kısacası, Ankara’nın Suriye topraklarında “ÖSO nüfuz bölgesi” hedefi ortadan kalkmadan, Şam’la normalleşme olası değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanlığı da, normalleşmeyi Ankara’nın “Türk askerlerinin aşamalı çekilme programı” vermesine bağlamış durumda.
Güvenli bölge stratejisinin yanlışlığı
13 Kasım’da İstiklâl’de patlatılan “terör bombası”, Ankara’nın “güvenli bölge” siyasetinin çözüm olmadığının göstergesidir. Türkiye’nin “terörü kaynağında yok etmek” gerekçesi üzerinden inşa etmeye çalıştığı “güvenli bölge” İstanbul’un göbeğinde bomba patlatılmasını önlemiyor. Tersine, “güvenli bölge” siyasetinin öznesi olan ÖSO altı gruplarla ilişkiler, teröre zemini kolaylaştırıyor. 13 Kasım terör eyleminde PKK’den ÖSO’ya uzanan unsurların bulunması bile, tek başına bu kolaylaştırıcılığın göstergesidir.
“Terörü kaynağında yok etmek”, ABD yönetiminin 2001 sonrasında “Büyük Ortadoğu” coğrafyasındaki asıl hedeflerini uygulayabilmek için formüle ettiği jeopolitikçi bir yaklaşımdır.
ABD, Afganistan’da ya da Irak’ta terörü yok etmemiş, merkezi devletleri zayıflatarak “kullanışlı terör örgütleri” için “güvenli bölgeler” inşa etmiştir. Örneğin ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı ilan ettiği 36. paralel, PKK için “güvenli bölge” olmuştur. ABD’nin bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda ilan ettiği güvenli bölge PKK/PYD/YPG için “güvenli bölge” niteliğindedir.
ABD’nin PKK için inşa ettiği güvenli bölgeye karşı sonuç alıcı mücadelenin tek yolu ise Türkiye ile Suriye’nin işbirliğidir; iktidarın ABD’nin “güvenli bölgesine” karşı kendisi ve ÖSO için “karşı güvenli bölge” oluşturması, çözüm değil, asıl çözümün önündeki yeni sorundur.
ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği zemini
40 yılın dersidir ve Türkiye için terörle mücadelede tek doğru yoldur: Terör, “kaynağında yok etmek” hedefiyle komşunun toprağında komşuya rağmen askeri operasyon düzenleyerek değil, “kolektif güvenlik” anlayışı içerisinde komşuyla işbirliği zemininde yok edilir. Irak’ta Barzani’yi Saddam Hüseyin’le anlaşma yapmaya mecbur eden “Eşref Bitlis Planı” ya da Suriye’de “Adana Mutabakatı” bu doğru yolun uygulamalarıdır.
Mevcut askeri harekatı, ÖSO karargahını dağıtıp İdlib’den başlayarak aşamalı çekilmenin ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını kolaylaştırmanın yolu yaparak ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğini başlatabilmek hâlâ mümkündür.
Not: Sağlık sorunum (covid) nedeniyle yazamadığım bir hafta boyunca geçmiş olsun dileklerini ileten tüm okurlara ilgileri için çok teşekkür ediyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2022
Yunanistan’ın çektiği acı!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/11/2022
NATO Parlamenterler Asamblesi’nin “Akdeniz ve Ortadoğu Görev Gücü” toplantısında Türkiye’ye karşı ilginç bir suçlama vardı. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Miltiadis Varvitsiotis, Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayan Türkiye’yi “özel ekonomik kazançlar” elde etmekle suçladı.
Daha ilginci, Varvitsiois’in, “Yunanistan ve diğer ülkeler acı çekip gelir kaybederken Türkiye para kazanıyor” demesiydi (cumhuriyet.com.tr, 10.11.2022).
Bile bile lades
Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois’in sözleri, bana Türkiye’deki bazı muhaliflerin tavrını anımsattı. Putin “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” (TRT Haber, 12.10.2022) dediğinde, kimi muhalifler bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumlamıştı. Hatta içlerinde “Putin Cumhur İttifakı’na katıldı” diyerek politika(!) yapanlar bile olmuştu.
İlginç olan şu ki, Putin’in açıklamasının seçimde AKP’ye katkı olacağını görebilenler, yine de seçimde Batıcılık yapmayı sürdürüyor!
Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois de benzer durumda: Rusya’ya yaptırımlar uygulamanın ülkesine kaybettirdiğini görüyor, bu nedenle “acı çektiklerini” söylüyor ama bu politikayı savunuyor ve sürdürüyor. Üstelik kendileriyle benzer şekilde acı çekmediği için, Türkiye’yi NATO içinde “sorunlu” ilan ediyor.
Almanya girdaptan çıkış arayışında
Varvitsiois’in belirttiği gibi acı çeken sadece Yunanistan değil, “diğer ülkeler” de var. Yunan politikacının “diğer ülkeler” dediği, Rusya’ya yaptığım uygulayan Avrupalı ABD müttefikleri.
Avrupa ekonomileri daralmış durumda, daha büyük enerji krizi kapıda. Öyle ki Brüksel’deki AB Komisyonu yetkilileri Avro Bölgesi’nin 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 0,3’e düşürdü, enflasyon tahminini yükseltti, resesyon uyarısı yaptı (bloomberght.com, 11.11.2022). Özetle Avrupa, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle kaybetmeye ve acı çekmeye devam edecek.
Yazmıştık: Almanya ABD’nin soktuğu bu girdaptan çıkmaya, Rusya’daki kayıplarını Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemeye çalışıyor ama Atlantik kampı içinde de büyük tepki görüyor.
Yunanistan’ın çekeceği asıl acı
Bu arada Yunanistan aslında iki kere kaybediyor ve acı çekiyor: Hem Varvitsiois’in belirttiği gibi Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle ama hem de o yaptırımların zorlayıcı sahibi olan ABD’yle kurdukları özel ilişki nedeniyle.
Anımsarsınız: Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis o ilişkiyi, yani ABD’yle imzaladığı anlaşmayı parlamentoda savunurken şöyle demişti: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”
ABD’nin Yunanistan’ı boydan boya büyük bir Amerikan üssüne dönüştürmesinin Yunan halkına kaybettireceği ve vereceği acı, Rusya’ya yatırımlardan kaynaklanan kayıplardan daha büyük olacak üstelik.
Muhalefetin görmesi gereken gerçek
Görüldüğü üzere, AKP hükümetinin neo-Abdülhamitçiliği nedeniyle sorunlu ilerlese bile, Ankara’nın Moskova’yla yürüttüğü işbirliği, Türkiye’ye avantajlar doğuruyor. (Türkiye Rusya’ya yaptırımlara katılsaydı, AKP’nin rezervleri erittiği borcu borçla çevirme ekonomisi şimdilerde çok daha büyük yıkım yaratmış olurdu.)
Muhalefet, işte bu nedenle Rusya’yla ilişkileri daha da geliştireceğini; Moskova’yla ilişkileri Doğu Akdeniz’de pozisyon kazanma, KKTC’nin konumunu güçlendirme ve enerjide avantaj elde etme gibi politikalarda kaldıraç haline getireceğini kamuoyuna anlatmalı.
Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un ülkesine ekonomik kayıplar yaratan ABD politikaları karşısında Çin başkentinde denge aradığı şartlarda, Türkiye’nin muhalefetinin hâlâ ABD ve İngiltere başkentlerinde seçim avantajı araması, dünyanın yeni gerçekleriyle son derece terstir.
Türkiye acı çekmemelidir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2022