Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Pentagon ‘erken hesaplaşma’ mı istiyor?

ABD’de devletin bir kanadı, eninde sonunda hesaplaşacaklarını düşündükleri “esas düşman” Çin’le erken hesaplaşılmasını savunuyor.

Ki bu görüş uzun zamandır var. 20 yıldır ABD içinde kabaca şu iki strateji çarpışıyor: “Önce içeride yeniden ekonomiyi büyütelim, güçlenelim” diyenler ile “en büyük askeri güçken yangını erkenden çıkarıp yangından en az hasarı görelim” diyenler…

Obama, Trump ve Biden dönemleri

Obama dönemi bu iki stratejinin senteziydi: Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı alındı. Ortadoğu’daki işler taşeronlara havale edildi. Çin’e kaptırılan ekonomi alanlarına yatırım planlandı. Çin “stratejik rakip” ilan edildi. Çin’e karşı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” isimli dış politika belgesi yayımlandı.

Trump dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama döneminin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme uygulandı. Ortadoğu’daki işler taşeronlarla sürdürüldü. Çin “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edildi. “Önce Amerika” denilerek “gümrük duvarları” yükseltildi. Çin’le ticaret savaşı başlatıldı. Çin’e karşı Asya-Pasifik (Hint-pasifik) stratejisi benimsendi. Stratejinin gereği olan cephelerin oluşturulması kararlaştırıldı.

Biden dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama ile Trump dönemlerinin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme tamamlandı. Çin’le ticaret savaşı sürdürüldü. Çip başta en önemli konularda ABD içi yatırım esas alındı. Transatlantik ilişkilerin restorasyonu hedeflendi. Rusya ve Çin’e karşı cepheler inşa edilmeye çalışıldı. Çin, ABD ve NATO belgelerine hesaplaşılacak esas rakip olarak işaretlendi.

ABD’li Amiralin üç mesajı

Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz tabloya dikkat edilirse, ABD birbirinin devamı olan stratejilerle adım adım Çin’i hedef alıyor, Çin’i bölgesine sıkıştırmaya çalışıyor, Çin’e karşı müttefikler ağı oluşturuyor…

Buna rağmen ABD içinde bir kanadın, “işlerin hızlandırılmasını” istediği anlaşılıyor: Üç başkanın da uyguladığı sentez stratejide, ikincilerin yani “yangın çıkaralımcıların” lehine ağırlık oluşturulması savunuluyor.

İşte ABD Strateji Komutanlığı Komutanı Amiral Charles A. Richard’ın, Donanma Denizaltı Birliği’nin 2022 Yıllık Sempozyumunda yaptığı konuşma, o kanadın görüşleriydi. Amiral Richard’ın mesajları şöyleydi:

– Ukrayna’daki savaş ABD için “ısınma”dır, asıl ve “çok uzun savaş” Çin’le olacak.

– ABD’nin Çin’e karşı konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık seviyesi aşınıyor.

– Zaman Çin’in lehine. Hızlı hareket edilmezse Çin ABD’yi geride bırakacak.

Özetle ABD Strateji Komutanlığı Komutanı, geç kalınmaması için “erken hesaplaşmak” gerektiğini savunuyor.

ABD’nin asıl korkusu

Peki ABD nereye geç kalıyor? Çin ABD’yle hesaplaşmayı planlıyor da ABD bunun için mi erken hareket etmeli? Değil tabi. Çin’in ne ABD’yle hesaplaşmak ne de ABD gibi bir düzen kurmak hedefi var. Çin, Batı’nın işlediği bu propagandaya karşı son olarak ÇKP’nin 20. Kongresi’nde bir kez daha net olarak açıkladı: “Hegemonya peşinde değiliz.”

Emperyalist ABD, Çin’in ekonomik gücü büyüdükçe, kendi hegemonyasının ve sömürü düzeninin daha da zayıflayacağını bildiği için endişeli. Fakat asıl önemlisi, emperyalist ABD, Çin’in yolunun kendi yoluna alternatif olması nedeniyle endişeli. ABD o nedenle Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan ediyor, CFR’nin dergisi Foreign Affairs o nedenle “Kızıl Çin’in dönüşü” diyerek ÇKP’nin 20. Kongresi’ni yorumluyor.

Özetle ABD’nin esas korkusu sosyalist modeldir ve bunun pratikteki uygulaması olan “Çin’e özgü sosyalizm”dir.

Başlığa dönersek: Pentagon’un, hatta Pentagon içinde bir kanadın “erken hesaplaşma/savaş” istemesi, elbette ABD’nin bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. ABD Çin’i tehdit ederek, şu aşamada daha çok müttefik toplamaya çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2022

1 Yorum

Londra tefecilerinin kirli parası

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ABD’den sonra İngiltere’ye gitti. ABD’ye giderken bunu “bilim ve teknoloji ziyareti” diye açıklamıştı. İngiltere ziyaretinde bu gündemine ek yaptı: “Temiz para bulmaya gidiyorum.”

Baştan belirtelim: İngiltere’de temiz para yok, Londra tefecilerinin verdiği borçlar dünyanın en kirli paralarıdır!

AKP’nin yolu

Kılıçdaroğlu’nun burada “temiz paradan” kastettiği, yasal paradır kuşkusuz. Paranın yasallığının ölçüsü ise sistem içi para olup olmamasıdır. Hangi sistem? Atlantik sistemi.

New York bankerlerinin ve Londra tefecilerinin kontrolündeki sistem, bazen ambargo uygulayarak, bazen doğrudan sistemden atarak rakiplerinin/düşmanlarının paralarını “kirli para” haline getirirler.

Oysa asıl “kara/kirli para”, New Yok bankerlerinin ve Londra tefecilerinin sömürü düzeniyle ele geçirdikleri ve o düzeni sürdürmek üzere borç vererek kullandıkları paralardır.

Yıllardır AKP’yi bunun için eleştiriyoruz: IMF’ye gitmemenin karşılığında New York bankerlerinden ve Londra tefecilerinden borçlanmak, çözüm değil. Tersine borcu borçla çevirme yöntemi, en sonunda siyasi tavizler vermenizin beklendiği bir ekonomik iflas yoludur. AKP 20 yıldır Türkiye’yi “sıcak para bulma” yöntemiyle yönetti ve geldiğimiz yer büyük borçluluktur.

Sıcak paracılık sorunu

Kılıçdaroğlu’nun “temiz para” söylemi, iktidarın yukarıda işaret ettiğimiz o borç çemberinin zaman zaman dışına çıkarak bulmaya çalıştığı paralarla ilgili aynı zamanda.

İktidarın bulabildiği borçların yetmediği durumlarda ülkeye çağırdığı o paralara tepki göstermek ne kadar doğruysa, bunlara itiraz ederken Londra tefecilerinin parasına sarılmak da o kadar yanlıştır!

Rıza Zarraf örneği tipiktir. Zarraf temsilciliğini yaptığı İran’daki asıl para sahibini dolandırmış, AKP’nin kolaylaştırıcılığı sayesinde hem Türkiye’yi hem İran’ı kazıklayarak ABD’ye sığınmıştır. Bundan ders çıkarmayanlar, “sıcak para” ihtiyacıyla Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya, yüzlerce para sahibine kolaylaştırıcı fırsatlar sunmaya devam ediyorlar. İş, rakiplerin ülkemizde silahlı çatışmalarının rutinleşmesine dönüştü.

Yani sorun “sıcak para”cılıktır; sıcak parayı New Yok bankerlerinden mi, Londra tefecilerinden mi, kara paracılardan mı, yoksa Körfez şeyhlerinden mi bulacağınız, durumu değiştirmiyor.

Nitekim, Altılı Masa’nın Ali Babacan’ı da özetle “ben AKP’den daha iyi sıcak para bulurum, çünkü geçmişte AKP’ye sıcak parayı ben buldum” diyor. Dolayısıyla iktidar ile muhalefetin ekonomi-politik farkı, sıcak paraya ulaşma kolaylığı-zorluğu farkından ibaret kalıyor.

Övünülecek konu değil

Böyle olacağı en başından belliydi. Örneğin Kılıdaroğlu, belirli isimlere verilen elektrik işlerini kamulaştırabileceği sinyalini verdiğinde, AKP’den önce Altılı Masa ortağı DEVA’dan tepki görmüştü. Babacan’ın yardımcıları ekran ekran dolaşıp “kamulaştırma değil, daha çok özelleştirme” propagandası yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin o en büyük özelleştirme adı altında yapılan yağmasında, Babacan’ın da rolü vardı.

Babacan, 31 Mayıs 2013’te TBMM’de şöyle diyordu: “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik.” Babacan’ın bu sözlerine CHP milletvekili sıralarından tepki geliyor, Süleyman Çelebi “bu övünülecek bir şey değil” diyordu. İşte o CHP’den, Londra tefecilerinden para bulabilmeyle övünen CHP’ye gelmiş bulunmaktayız.

Tüm bu eleştirileri niye yapıyoruz? “Cumhuriyet’i yıkmakta olan olan AKP’nin” yıkılabilmesi için. İktidarın ilk kez bu kadar dezavantajlı başladığı seçim yarışında muhalefetin yaptığı hatalara o nedenle tepki gösteriyoruz. Olmayan türban sorununa “yasallık çözümü” açıklayıp ABD’ye gitmek, TBMM’deki “sansür yasası” oturumlarında olunmamasını “nasıl olsa AKP sayısal çoğunluğuyla yasayı çıkaracaktı” diye gerekçelendirmek, ardından “temiz para” bulmak için İngiltere’ye gitmek, oralarda Taraf’çılarla poz vermeyi sürdürerek tarafını işaretlemek…

Tüm bunların AKP saflarında yarattığı memnuniyet bile öğretici olabilmeli oysa!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2022

4 Yorum

AKP’nin Suriye’de ‘düzenli ordu’ adımı

ÖSO komutanları ile Türk yetkililer Gaziantep’de 4 saatlik bir toplantı yapmışlar. Toplantıdan çıkan karar şu: “ÖSO düzenli ordu olacak” (Türkiye Gazetesi, 4.11.2022).

Daha önce de “düzenli ordu” kararı almış ancak hayata geçirememizlerdi.

O zaman da söyledik: İkinci bir ordu demek, ikinci bir devlet demektir; Suriye’nin bölünmesi demektir.

Hani normalleşme?

Bu hayalden vazgeçmeyen bir iktidar, nasıl Şam yönetimiyle normalleşebilecek? Yoksa amaç gerçekten normalleşme değil de, normalleşme sözleriyle seçim sürecinde iç kamuoyunu oyalamak mı?

Aynısını sığınmacı sorununda da yaşamadık mı? Muhalefet sığınmacı sorununu gündeme getirdiğinde Erdoğan itiraz ediyor, hatta “Türkiye göç alırken mevcut imkanlarıyla alıyor, finansmanı iyi yönettiği için bunu başarıyor. Bundan sonra da yine finansı iyi yöneterek bu tür adımları atacağız” diyordu (7.8.2021). Ancak seçim iklimine girilince Erdoğan “sığınmacı sorununu çözen kişi” olabilmek için taktik değiştirdi, sığınmacıları Suriye’ye gönderme planı açıkladı.

Ama şu farkla: AKP iktidarı “güvenli bölge” adı altında oluşturmak istediği “ÖSO nüfuz bölgesi”nde briket ev projesi yaparak sığınmacıları oraya yerleştirecekti. Yani aslında sığınmacıları asıl hedefi için kullanacaktı. Moskova ve Tahran itiraz etti, “sığınmacıların geldikleri bölgelere gönderilmesi yöntemine” işaret etti.

AKP’nin Türkiye’yi sıkıntıya sokan hayalleri

Döne döne aynı şeyi yaşıyoruz: AKP, Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarını, kendi siyasi hedefini gerçekleştirmenin ve iktidarını sürdürebilmenin aracı haline getiriyor.

Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’a “PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği” önerdiğinde, AKP bunu kendi “ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefiyle birleştirmeye çalıştı. Çavuşoğlu “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barış olması gerekir” derken de, Erdoğan “güvenli bölgeye sığınmacı göndermeyi” açıklarken de hedef Suriye’de “ÖSO nüfuz bölgesi” inşa etmekti.

Öyle olduğu için de o zaman uyarmıştık: “Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar” (Cumhuriyet, 13.8.2022).

Bırakın ÖSO’yu dağıtmayı, şimdi ÖSO’dan “düzenli ordu” kurma peşindeler. Neden peki?

Biliyorsunuz, ÖSO’yu Kuvayı Milliye’ye benzetmişlerdi. O benzetmeden hareket edersek, şunu sormak zorundayız: Hedefiniz “Kuvayı Milliye’den düzenli orduya” geçişteki gibi bir taarruz ordusu inşa etmek mi? Geçiniz!

Erdoğan’ın Suriye’de mandater olma hevesi

Önemle anımsamalıyız. Üç yıl önce, yani “artık BOP eşbaşkanı değil, tersine antiemperyalist oldu” denilen zamanlarda, 7 Ocak 2019’da, Erdoğan ABD’nin ünlü New York Times gazetesine “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı bir makale yazmıştı.

O makalesinde Erdoğan ABD’ye şu çağrıyı yapıyordu: “Türkiye’nin gözetiminde (…) Suriye toprakları, (…) yerel meclisler tarafından idare edilecektir. (…) Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olacak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacaktır. (…) Deneyimli Türk yetkililer, bu meclislere belediye işleri, eğitim, sağlık ve acil durum hizmetleri gibi alanlarda danışmanlık verecektir.”

Tablo ortada: Yola çıkarken savundukları “küresel düzenin altında bir alt bölge düzeni kurma” hedefleri/hayalleri sürüyor.

O nedenle, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme konusu da her konu gibi, öncelikle bir iktidar değişimi sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2022

2 Yorum

Yeni Cumhurbaşkanının programı

İsimler elbette önemlidir. Ancak isimleri fikirlerden ve olaylardan çok tartışmak iyi değildir. Günlük siyasetimiz ne yazık ki böyle yürüyor: Altılı Masa’nın adayı kim olacak? İktidar bunu tartışıyor ve tartıştırıyor. Muhalefetin bir kısmı da bu tartışmaya katılıyor.

Evet, isim önemli ama program daha önemli. Asıl isimden önce programı tartışmalıyız. Erdoğan’ın karşısına çıkacak cumhurbaşkanı adayının programı ne olmalı?

Üstelik bu tartışma Erdoğan’ın karşısına çıkarılan önceki cumhurbaşkanı adayı nedeniyle iki kere önemli. Çünkü Ekmeleddin İhsanoğlu ile Erdoğan’ın programları neredeyse aynıydı. Haliyle Erdoğan’ın benzeriyle Erdoğan’ı yenemediler. Nitekim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı MHP’nin TBMM adayı, MHP de AKP’nin iktidar ortağı oldu.

Yeni bölüşüm

1. Yeni cumhurbaşkanının ekonomi-politikasının en tepesinde “yolsuzluklarla hesaplaşmak” olmalıdır. Geçmiş dönemde kamu ihalesi, belediye, vakıf vb. yöntemlerle yapılan büyük sermaye transferleriyle ortaya çıkan “yeni zenginleşmeler” tek tek incelenmelidir.

2. Özal’la başlayan, Çiller’le gelişen ve Erdoğan/Babacan ile zirve yapan özelleştirmeler, stratejik kurumlardan başlayarak kamulaştırılmalıdır.

3. Ekonomide kamuculuğun ağırlığı artırılmalıdır.

4. Zenginlerin zenginleştiği, yoksulların yoksullaştığı bir dönemin ardından hızla makası daraltacak bölüşüm politikaları hayata geçirilmelidir.

5. AKP döneminde inşa edilen “oy için sadaka dağıtan devlet” yerine, yeniden güçlü sosyal devlet inşa edilmelidir.

6. İşçi sınıfının ve emek örgütlerinin önündeki tüm yasaklar kaldırılmalı, emek temsilcilerinin çalışma başta tüm ekonomi-politikalarda özne olmasının anayasal yolu sağlanmalıdır.

7. Finans kapital düzenine karşı endüstriyel tarım ve ağır sanayi atılımı yapılmalıdır; tarımda ve sanayide üretim programları desteklenmelidir.

Cumhuriyeti ve savcılarını ayağa kaldırmak

8. Yeni Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’i ve savcılarını ayağa kaldırmalıdır; adalet tanrıçasının gözünü kapatmalı, yargıçların cübbesindeki düğmeleri koparmalıdır.

9. Laikliği tavizsiz uygulamalıdır. Bir ucu “katı laiklik”, diğer ucu “özgürlükçü laiklik” olan laikliği sulandırma çabalarına karşı ideolojik mücadele yürütmelidir.

10. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek yeniden bilimsel eğitime dönmelidir.

11. FETÖ’yle, FETÖ’cülükle ve tüm tarikatlarla mücadele etmelidir.

Aktif kolektivizm

12. Erdoğan/Gül/Davutoğlu üçlüsünün inşa ettiği ve yayılmacı yönleri olan “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” politikası reddedilerek Atatürk döneminin “aktif kolektivizm” modeli yeniden uygulanmalı. Tam bağımsızlık hedefiyle ve “yurtta barış, komşularda barış” anlayışıyla, antiemperyalist bir dış politika oluşturulmalı.

13. Atlantik yüzyılının ardından belirmeye başlayan Asya-Pasifik yüzyılına uygun konumlanmalıdır. Bloklar yerine işbirliği platformları, ittifaklar yerine ortaklıklar tercih edilmelidir (Bağlantısızlık bu yüzyılda çok daha kolaydır).

14. Ulusal savunma için ulusal silahlanma programı temel alınmalı; bunun gereklerini yerine getirecek bir bilim-teknoloji eğitimi hedeflenmelidir.

15. Sığınmacı sorunu doğuran politikalar terkedilmeli ve emperyalistlerle yapılan göç anlaşmaları iptal edilmelidir. Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üreterek, sığınmacıların yurtlarına kavuşturulmasının yolu açılmalıdır.

Programsızlıkta ittifak

Altı Masa’nın aktörleri, şu anda daha çok “programsızlıkta ittifak” yapmış görünüyorlar.

Ancak geçmiş seçimler incelendiğinde görülecektir ki, seçimlerin sonucunu asıl belirleyen, ortaya konulan güçlü programlardır.

O nedenle Erdoğan’ın karşısına isim tartışmasından önce bir program konmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Kasım 2022

1 Yorum

Tahıl koridoruna İngiliz operasyonu

1 Ağustos’tan bu yana, tahıl koridoru anlaşması sayesinde toplam 408 gemi seferi ile 9,2 milyon ton Ukrayna tahılı taşındı. Müşterek Koordinasyon Merkezi’nin verilerine göre, bu tahılların yüzde 47’si Avrupa’ya, yüzde 20’si Asya’ya, yüzde 16’sı Türkiye’ye, yüzde 13’ü Afrika’ya ve yüzde 4’ü Ortadoğu’ya gitti.

Bu veriler, öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin o dönem yürüttüğü “Rusya yüzünden Afrika’da insanlar aç, Afrika ülkeleri Ukrayna tahılına erişemiyor” propagandasının doğru olmadığını belgeledi. Çünkü Ukrayna tahılının sadece yüzde 13’ü Afrika’ya gitti.

O dönemde de dikkat çekmiştik: ABD-İngiltere ikilisi, tahıl krizi üzerinden Ukrayna gemilerine NATO kalkanı oluşturarak Karadeniz’e girmenin peşindeydi. İşte temmuz ayında kotarılan tahıl koridoru anlaşmasıyla ABD-İngiltere ikilisinin bu planını boşa çıkarılmıştı. Ankara-Moskova ekseni, Ukrayna gemilerinin güvenliğinin sağlanması için Anglosakson savaş gemilerine ihtiyaç bırakmayarak, Karadeniz’in güvenliğini korumuştu.

Moskova’nın işaret ettiği İngiliz parmağı

Tüm bunları şu nedenle anımsattık: Rusya, önceki gün tahıl koridoru anlaşmasını askıya aldığını ilan etti. Çünkü Kırım’da Rus gemileri saldırıya uğradı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Kiev rejiminin, İngiliz uzmanların da yardımıyla Karadeniz Filosu’na ve ‘tahıl koridoru’nun güvenliğinin sağlanmasında görev alan sivil gemilere karşı gerçekleştirdiği terör eylemini dikkate aldık. Rusya, Ukrayna limanlarından tarım ürünlerinin ihracatına ilişkin anlaşmaların uygulanmasına katılımı askıya almıştır” (TASS, 29.10.2022).

Açıklamadaki dikkat çekici nokta, Ukrayna’nın saldırıyı “İngiliz uzmanların yardımıyla” yaptığının belirtilmesidir. Rus devleti, boru hatlarına sabotajda Anglosakson ize, yani ABD-İngiltere ikilisine işaret ederken, Kırım’daki saldırıda sadece İngiltere’ye işaret etti.

Londra-Kiev görüşü

Başta da belirttik: ABD-İngiltere ikilisi için tahıl krizi Karadeniz’e girebilmenin aracıydı ve Türkiye-Rusya anlaşması o planı bozdu. Dolayısıyla tahıl koridoruna operasyon elbette öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin işine gelecektir. ABD ile İngiltere’nin ne imza sonrasında tahıl koridoru anlaşmasından memnuniyet duyduklarını açıklaması, ne de şimdi Rusya’nın anlaşmayı askıya aldığını belirtmesine tepki göstermeleri bu gerçeği değiştirmiyor.

Öte yandan Londra ve Kiev’den gelen “Rusya anlaşmadan çekilmeye bahane arıyor” söylemi de yanıltıcı. Zira Rusya’nın anlaşmadan çekilmek için bahaneye ihtiyacı yok. Anlaşmanın “Rus tarım ürünlerinin sevkiyatına yönelik kısıtlamaların kaldırılması” kısmının yerine getirilmemesi bile Moskova’nın anlaşmayı askıya almasına yeterli gerekçe zaten.

İngiltere’nin amacı

Moskova’nın doğrudan İngiltere’ye işaret etmesinin özel bir anlamı var. Zira ABD içinde de “artık barış masası kurulmalı” görüşü seslendirilmeye başlandı. Son olarak ABD Kongresi’nin 30 üyesi, Biden’a “Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek için diplomatik çözüm sağlaması çağrısı” içeren bir mektup gönderdi (cumhuriyet.com.tr, 25.10.2022).

Tahıl koridoruna operasyon ise barış masası kurulması olasılığını zayıflatan bir operasyondur. Moskova’nın bu kez ABD-İngiltere yerine sadece İngiltere’yi adres göstermesi, barış masasına en çok karşı çıkana işaret etmektedir.

Yani İngiltere tahıl koridoruna operasyon yaparak, Batı içinde ağırlık kazanmaya başlayan “artık barış masası kurulmalı” görüşünün önünü kesmeye çalışmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2022

2 Yorum

İkinci yüzyılın önündeki iki sorun

Gerçi bugün Cumhuriyet’in 99. yaşı ama seçim iklimine katkısı üzerinden siyaset erken doğumla “yüzyıl”ı tamamladı bile!

Biz de buradan hareketle yüzyıl biterken, ikinci yüzyıla işaret eden bir değerlendirme yapalım: Birinci yüzyılda ortaya çıkan ve ikinci yüzyılda mutlaka çözülmesi gereken iki temel sorunu tartışalım.

1. Sorun: Bağımlılık

Mustafa Kemal Atatürk “bağımsızlık benim karakterim” derken, kişisel bir özelliğine değil, kurucu öznesi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterine işaret ediyordu.

Kurtuluş Savaşı, sadece bir işgalden kurtulma savaşı değil, çeşitli düzlemlerdeki bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırma savaşıydı:

a) İstanbul’un siyaseten son elli yılda önce Londra’ya, sonra Berlin’e bağımlı olmasının kesilmesidir.

b) Ekonominin Düyûn-ı Umûmiye ve benzeri mekanizmalarla büyük devletlere bağımlılığının kesilmesidir.

c) Kul-hanedan ilişkisinin kesilmesi ve çağdaş devlet-yurttaşlık ilişkisinin inşa edilmesidir.

Ancak Cumhuriyet’in birinci yüzyılında, Kemalist Devrim’in sürdürülememesi sonucunda Türkiye tüm bunları yitirmeye başladı:

a) Ankara, NATO üzerinden Washington’a bağlandı; Atlantik kampı içinde ve blok siyasetleri düzleminde tam bağımsızlığını kaybetti. AB üyeliği gibi tam bağımsızlık ilkesine aykırı bir “hayal” hedef, hâlâ Ankara’nın stratejik hedefi.

b) Türkiye, ekonomide önce IMF’ye, ardından Londra tefecileri ile New York bankerlerine bağlandı. Türkiye’de lira değil dolar egemen oldu. Üreten değil satın alan, parası bitince borçlanan ülkeye dönüşüldü.

c) Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının siyasi mekanizması olan meclis pek çok işlevini yitirdi ve birinci yüzyılın sonunda bu topraklarda yeni tür bir saray rejimi oluştu.

2. Sorun: Ön-Sünni İslam devleti

Kurtuluş Savaşı ve devrimci Cumhuriyet ile kul yurttaşa, ümmet ulusa dönüştü. Kulun ve ümmetin hanedanla ve hilafetle ilişkisi yerine yurttaşın ve ulusun laik devletle ilişkisi inşa edildi.

Ancak Atlantik kampı içinde bağımsızlığın yitirilmesiyle birlikte, laiklik de aşındırılmaya başlandı. Çünkü Ankara’nın çağdaşlaşma hedefinin yerini, Ankara’nın bağlandığı emperyalist merkezin stratejik hedefi almaya başladı. Emperyalizmin stratejik hedefi, komünizmle mücadeleydi ve SSCB’yi İslamcılıkla kuşatmaktı.

Türkiye o çizginin devamında adım adım bugün bir “ön-Sünni İslam devleti” haline gelmeye başladı. Artık Diyanet kadroları eğitim kurumlarından hastanelere kadar hemen her yerde görevlendirilir oldu. Diyanet kadrosu imamlara, saray kararnameleriyle psikologluktan öğretmenliğe kadar pek çok ek işlev yüklenerek toplumun dinsel dönüşümü hızlandırılmaya çalışılıyor.

Çağdaş yasalar “iki ayyaşın yaptığı yasalar” olarak küçümseniyor ve dini emirlerin kanunların üstünde olmasının önü adım adım açılıyor.

Kısacası, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında önümüzdeki bir diğer önemli sorun da laik devletin bir ön-Sünni İslam devletine dönüşmüş olmasıdır.

Devrimci Cumhuriyet

Dolayısıyla 2023’te Türk milleti şu kararı verecek: Cumhuriyet’in birinci yüzyılının başındaki bağımsızlık ve laiklik hedeflerine mi sahip çıkılacak, yoksa birinci yüzyılın ortasında başlatılan ve sonuna doğru hızlandırılan din devleti hedefine mı teslim olunacak?

Cumhuriyetin 98. yılına girerken bu köşede “çıkarılacak asıl ders şudur” demiştim: Devrimcilik, Atatürk’ün altı oku içinde en önemlisidir. O ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. Artık korunacak bir Cumhuriyetimiz yok, yeniden devrimci programla inşa edilecek bir Cumhuriyet ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2022

1 Yorum

İki Almanya

Almanya Başbakanı Olaf Scholz, kasım başında Çin’i ziyaret edecek. ABD’nin Çin’i bu denli hedef aldığı şartlarda Berlin-Beijing arasında yapılacak bu görüşme, Çin açısından da Atlantik kampı açısından da dikkat çekici.

Biden yönetimi, Çin’i 2030 yılına kadar geçerli NATO’nun stratejik kavram belgesine “meydan okuyan güç”, ABD Ulusal Strateji belgesine “Atlantik düzenine değiştirmek isteyen güç” diye yazmışken ve Washington Çin’e karşı Transatlantik ilişkileri restore ederek tek cephe inşa etmeye çalışırken, Almanya’nın Çin’le teması kritik önemli.

Scholz-Baerbock farkı

Bir koalisyon hükümeti olan Alman hükümetinin Sosyal Demokrat Partili (SPD) başbakanı Olaf Scholz ile Yeşil dışişleri bakanı Annalena Baerbock arasında Çin’e bakış konusunda iki farklı tutum var.

Örneğin Scholz 12 Ekim’de İş Forumu’nda yaptığı konuşmada “Ekonomik bağları koparmak doğru yanıt değil. Açıkçası Çin’le iş yapmayı sürdürmemiz gerektiğini düşünüyorum” derken, Baerbock 6 gün sonra 18 Ekim’de Dış Politika Forumu’nda şöyle diyordu: “Almanya, Rus enerjisine bağımlılığı konusunda Doğu Avrupalı ortaklarının uyarılarını göz ardı etti. Böyle bir hatayı tekrarlamayacağımızdan emin olmalıyız. Bu da demek oluyor ki Çin’e yönelik siyasetimizde bunu daha emin olarak hesaba katmak zorundayız.”

Yani Almanya’da biri Almanyacı, diğeri Atlantikçi iki çizgi var.

Scholz’un izlediği denge yolu

Scholz, SPD’li Gerhard Schröder’in inşa ettiği ve CDU’lu Angela Merkel’in 16 yıl boyunca geliştirerek uyguladığı çizginin fiili temsilcisi. Nitekim 2018-2021 yılları arasında CDU’lu Merkel başbakan (şansölye), Scholz da başbakan yardımcısıydı.

Ancak 2022 şartları Shcolz’un o çizgiyi bırakın geliştirmesini, sürdürebilmesini bile engelledi. ABD’nin, liderlik ettiği Atlantik kampı kuruluşlarında aldırttığı bağlayıcı kararlar, Ukrayna krizi üzerinden Almanya-Rusya enerji işbirliğini kesme baskısı, Berlin’i kendisini vuran Rusya’ya yaptırımlara mecbur etmesi dışarıdan, bu politikalara uyumlu koalisyon ortağı Baerbock’un basıncı da içeriden Scholz’u sıkıştırdı.

Scholz Almanya’nın çıkarlarını korumak, koalisyonu ayakta tutmak ve Atlantik kampı içindeki sorumlulukları arasında bir denge siyaseti izlemeye çalıştı. O nedenle de Ukrayna krizinin en başındaki pozsiyonundan hayli geri adım atmak zorunda kaldı. Hatta, Merkel çizgisini yumuşatarak Çin’e karşı zaman zaman siyasi eleştiriler yaptı.

Yeşiller Eş Başkanı Baerbock’un dümeninde olduğu Alman dış politikası ise bu süreçte sadece Rusya’ya karşı değil Çin’e karşı da pozisyon aldı: Almanya Hint-Pasifik bölgesine savaş gemisi göndermekten Tayvan’a heyet göndermeye kadar bir dizi Atlantikçi hamle sergiledi.

Dahası AB yönetimi yakın zamanda hazırladığı bir belgede, AB bakanlarına “Çin’e daha sert bir duruş sergilemelerini ve diğer Hint-Pasifik ülkeleriyle bağları derinleştirmelerini” tavsiye etti. Buna son altı ayda ABD’nin Almanya’ya Çin’deki yatırımlarını sonlandırması baskısını da eklemeliyiz.

Rusya’daki kayıpları Çin’le dengelemek

İşte bu şartlarda Scholz’un Çin’i ziyaret edecek olması çok önemli ve biri temel amaç diğeri de siyasi mesaj olmak üzere iki anlamı var:

1)  Scholz, ABD’nin Ukrayna krizi üzerinden Alman ekonomisine uğrattığı kaybı, Çin’le işbirliği yaparak dengelemek istiyor.

2) Scholz, Alman sermaye sınıfı adına ABD’ye şu mesajı veriyor: Ekonomimizi torpilleyen Amerikan stratejisine Rusya’da uyduğumuz gibi Çin’de uymayacağız.

Bakalım ne derece mümkün? Alman devleti içindeki ağırlığın yönünü anlamanın bir yolu da Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in tutumunu izlemektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ekim 2022

2 Yorum

Yıkıcıları yıkma kararlılığı

Türkiye’de hiç böyle bir sorun yokken, Kılıçdaroğlu birdenbire “başörtüsüne yasallık kazandırma” politikası açıklamıştı.

CHP’nin genel başkanı olur olmaz da 12 yıl önce aynı politikayı açıklamış, “üniversitelerde türban sorununu çözme” politikası üzerinden AKP’nin kozunu alacağını sanmıştı. Tersine AKP o kozu daha sağlam kullandı ve türban ilkokullara kadar indi.

Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun türban yarışı

Kılıçdaroğlu’nun gereksiz hamlesi, şimdiden CHP’nin ayağına dolanmış durumda.

Kılıçdaroğlu “başörtüsüne yasallık” isteyince, bunu fırsata çevirmek isteyen Erdoğan, “yasa yetmez, anayasaya koyalım” demişti.

Erdoğan şimdi el yükseltti ve Kılıçdaroğlu’na “sıkıyorsa başörtüsünü referanduma götürelim” dedi. Kılıçdaroğlu’nun yanıtı ise “ne referandumu, yasa önerimi destekle. Var mı sende o cesaret?” oldu.

Kısacası başörtüsü ya da daha doğru bir ifadeyle türban, çünkü Türkiye’de başörtüsü sorunu zaten yoktu, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu arasında bir yarış konusuna döndü. Ve böylece Kılıçdaroğlu’nun seçim “taktiği”, CHP’ye seçim sürecinde bir büyük sıkıntı doğurmuş oldu.

Çıkış fırsatı

Buradan çıkış olasılığı yine de var ve CHP’nin akil adamları Kılıçdaroğlu’nu o çıkışa zorlamalı:

Kılıçdaroğlu’nun anayasa ve referandum seçeneklerine karşı çıkarken yasa önerisinde diretmesi yanlış. Tersine CHP, Erdoğan’ın konuyu önce anayasaya sokma şimdi de referanduma götürme taktiklerini, yasa önerisini geri çekmek için fırsat olarak kullanmalı. Az kayıpla bir büyük yanlıştan dönülmüş olur.

Çünkü Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun türban yarışını Kılıçdaroğlu kazanamaz ama Cumhuriyet kaybeder!

Cumhuriyet’le hesaplaşmanın sembolü

Kılıçdaroğlu ve ekibinin başından beri anlamadığı şu: Başörtüsü başka türban başka. Türkiye’de başörtüsü sorunu yok. Türban ise Erdoğan’ın da bizzat belirttiği gibi “siyasal sembol”dür.

Neyin siyasal sembolüdür? Siyasal İslamcıların Cumhuriyeti tasfiye edebilmek için kuvvet toplayabilmesinin sembolüdür. Öyle olduğu için de dün “türbana özgürlük” diyerek Kılıçdaroğlu ve ekibini “kandıranlar”, bugün “eteğe yasak” koymaya çalışmaktadır.

Yani bugün Türkiye’de kılık kıyafet sorunu yok ama AKP’nin Cumhuriyet’le hesaplaşma sorunu var. Anımsatalım:

AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, “80 yıllık pisliği temizlemeye çalışıyoruz” demişti. AKP Niğde’deki seçim minibüsünü “84 yıllık karanlığa son” sloganıyla donatmıştı. AKP’li Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “yüzyıllık parantezi kapatacağız” demişti. AKP Genel Başkanı Erdoğan “İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gerekiyor” diyerek Cumhuriyet’in kurucularını hedef almıştı.

Seçimi ne kazandırır?

Kısacası 20 yılda AKP’nin Cumhuriyet’i nasıl hedef aldığı saymakla bitmez. O nedenle en sonuncusuna değinelim: AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, “cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir. Bugün konuştuğumuz Türkçeyle düşünce üretemeyiz” diyerek cumhuriyeti hedef aldı.

94 yıllık yalandır bu. 28 Ekim 1927 tarihli nüfus sayımı da ortaya koymaktadır ki, okur yazarlık ortalaması yüzde 8,61’dir. Tersine Cumhuriyet dil devrimiyle bir eğitim seferberliği yapmış ve hızla Türk milletini okur-yazar haline getirmiştir.

Kısacası Türkiye’nin kurucu partisi CHP, olmayan başörtüsü sorununa yasallık çözümü aramak yerine, olan ve süren Cumhuriyet yıkıcılığıyla mücadele etmelidir. Seçimi türban yarışı değil, “Cumhuriyet yıkıcılığını” yıkma kararlılığı kazandırır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2022

2 Yorum

Kolektif Batı’da enerji çatlağı

ABD’nin enerji-politikasının kısa vadeli iki temel hedefi var: Rusya-Almanya (Avrupa) enerji işbirliğini kesmek ve ABD-Körfez işbirliğiyle enerji piyasalarını kontrol etmek.

ABD’nin bu iki temel hedefinin dışında, orta ve uzun vadeli hedefleri de şunlar: Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya ulaştırmak, Arktik Okyanusu gaz rezervleri üzerinde nüfuz sahibi olabilmek.

İki temel hedef bakımından tablo ne peki? İnceleyelim:

Rus ekonomisi çökmedi

ABD, Ukrayna krizi üzerinden AB’yi Rusya’ya yaptırım uygulamaya zorladı, daha da zorluyor. Avrupa, gaz ihtiyacının yüzde 40’ından fazlasını Rusya’dan sağlarken, bu oran ABD’nin zoruyla yüzde 10’lara düşmüş durumda.

ABD bu oranı daha da düşürerek Rus ekonomisini çökertmek istiyor. Kuzey Akım 1-2’ye yapılan sabotaj da, Türk Akım’a düzenlenen sabotaj girişimi de bu hedefle ilgili…

Moskova’nın Washington’un izlediği saldırgan enerji-politiğe iki temel yanıtı oldu: Uygun fiyatlarla Asya pazarına gaz satışını artırdı. Batı’ya gaz satışını rubleye bağladı.

Putin’in Türkiye’de ortak gaz merkezi önerisi de, hayata geçtiği anda önemli bir başka yanıt olacak: Rusya yerine Türkiye üzerinden gaz alışverişi ABD baskısı altındaki Avrupa ülkelerinin elini rahatlatacak.

Özetlersek, ABD Rusya-Avrupa enerji işbirliğini kesme hedefini önemli oranda gerçekleştirmiş durumda. Ancak esas amaç olan Rusya ekonomisini çökertmeye yaklaşamadı çünkü Rusya gazını hâlâ önemli oranda başka pazarlara satabiliyor.

Almanya ABD’nin tavan fiyat baskısına karşı

Diğer yandan Rusya ekonomisi değil ama Avrupa ekonomileri zorda. ABD’nin Avrupa’ya dayattığı “gazda tavan fiyat” uygulaması, Almanya’yı ABD politikalarına uyum konusunda bir kırılmaya doğru itiyor. Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “gaz fiyatlarına AB genelinde bir üst sınır getirilmesinin geri tepebileceği uyarısında bulunarak” şunları söyledi: “Siyasi olarak belirlenmiş bir fiyat sınırı her zaman üreticilerin gazlarını başka bir yere satma riskini barındırır ve bu durumda biz Avrupalılar daha fazla değil daha az gaz alırız” (bloomberght.com, 20.10.2022).

Sadece Almanya değil, Macaristan başta bazı Avrupa ülkeleri de ABD’nin tavan fiyat baskısına karşı. Macaristan Başbakanı Orban’ın şu sözleri pek çok ülkenin gerçeği: “Ortak tavan fiyat uygulanması menfaatimize değil, çünkü bu durum Macaristan ve Rusya arasındaki gaz tedarikine ilişkin sözleşmeleri geçersiz kılar ve Macaristan’a enerji tedariki durur.” Ekonomiyi yönetebilmek için Rusya’dan gaz almaya mecbur olduğunu belirten Orban, “ortak gaz tedariki planı nedeniyle yaklaşan Avrupa Konseyi Zirvesi’nde büyük tartışma beklediğini” belirtti.

Çavuşoğlu’ndan ABD’ye yaptırım tepkisi

ABD’nin Körfez’le işbirliği üzerinden enerji piyasalarını kontrol etme hedefi ise OPEC+ grubunun üretimi kısma talebiyle çuvallamış oldu. Üretimin artırılarak fiyatların düşürülmesini isteyen ABD, bu yolla Rusya’nın gelirlerine darbe vurmayı bekliyordu. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ABD’nin baskısına boyun eğmedi ve değil üretimi artırmak, tersine düşürme kararı aldı. ABD’nin Körfez’den asker çekme tehdidi başta pek çok girişimi sonuçsuz kalmış görünüyor.

Türkiye’nin bu konuda aldığı tutum da kolektif Batı içindeki enerji çatlağına eklendi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Bir ülkenin kalkıp da Suudi Arabistan’ı tehdit ettiğini görüyoruz. Bu kabadayılık doğru değil” diyerek ABD’ye tepki gösterdi. Petrol fiyatları ve İran’a uygulanan yaptırımlara değinen Çavuşoğlu, “Kaldırın bu yaptırımları kardeşim fiyatların düşmesini istiyorsanız. Sadece bir ülkeyi (Suudi Arabistan’ı) tehdit ederek sorunu çözemezsiniz” dedi (Habertürk, 21.10.2022).

Bakalım gölge dışişleri bakanı Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Çavuşoğlu’nun bu tepkisini de yumuşatacak bir açıklama yapacak mı?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2022

2 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun hesap hatası

Kılıçdaroğlu’nun sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere verdiği “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasası nasıl olsa geçirecekti” yanıtı, CHP adına vahimdir!

İktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, her şeyden önemlisi teslimiyetçiliktir. Teslimiyetçilik kazanmaya değil, sürekli yenilgiye götürür.

İktidarın sayı üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, demokrasi anlayışına da aykırıdır. Nasılsa yasayı geçirecekler diyerek tasarının yasalaşmasına karşı mücadele etmemek, CHP’nin ana muhalefet partisi olma görevini yerine getirmemesi demektir.

1 Mart tezkeresinden alınmayan ders

İktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, CHP’nin mücadele tarihine de haksızlıktır. CHP, ABD-AKP’nin tezkeresini 1 Mart 2003’teki oylamada, AKP’nin sayısal üstünlüğüne rağmen mücadele ederek engelleyebilmişti.

Peki nasıl olabilmişti bu? Türkiye’nin ayağa kalkmasıyla.

İşte işin püf noktası budur. Haklı olduğunuz bir konuda kararlı bir şekilde dik durursanız, TBMM dışındaki özellikle sol muhalefetle omuz omuza verirseniz, sendikaları, üniversiteleri ayağa kaldırırsanız, AKP’nin sayısal üstünlüğü işe yaramaz.

Tersine o sayısal üstünlüğü oluşturan sayıların bir bölümü, sizin hanenize eklenir. İşte 1 Mart 2003’te de öyle olmuş, AKP içinde onlarca milletvekili, Erdoğan’ın tezkeresini desteklememişti.

Kılıçdaroğlu’nun işlevsiz Meclis’e katkısı

CHP içinde var olan bu “TBMM içinde mücadeleyi gereksiz görme tutumu”, tek adam rejiminin meclisi işlevsizleştirmesi gerçeğine sorunlu bakan bir yaklaşımdır aslında.

Doğru, tek adam rejimiyle TBMM pek çok işlevini yitirdi ancak hâlâ önemli bir mücadele alanı ve mevzidir.

Kaldı ki TBMM’nin bu işlevlerini AKP’nin sınırlandırabilmesinde, ne yazık ki CHP’nin de katkısı oldu. Örneğin TBMM’yi işlevli kılan en önemli özelliklerin başında gelen milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması konusunda Kılıçdaroğlu’nun izlediği siyaset, büyük gedik açtı. Kılıçdaroğlu’nun “AKP’nin dokunulmazlık teklifi Anayasa’ya aykırı ama ‘Evet’ diyeceğiz” çıkışı, hem AKP’nin işini kolaylaştırdı, hem Anayasa’ya aykırılık konusunu sulandırdı, hem de TBMM üyelerinin fonksiyonlarından en önemlisini budamış oldu.

Sandıkçılık ve sayısal üstünlükçülük

Öte yandan, ana muhalefet partisi iktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadele etmeyi gereksiz görüyorsa, topluca istifa ederek, sine-i millete dönerek yeni bir mücadele yolu pekâlâ açabilirdi. Nitekim toplumun bazı kesimlerinden bu yönde beklentiler de olmuştu.

Ama hem o yolu açmayıp TBMM üyeliğini sürdürmek hem de TBMM’de mücadele etmemek, çelişkidir.

Diğer yandan ne yazık ki AKP’nin sandıkçılığı ile CHP’nin sayısal üstünlükçülüğe teslimiyeti birbirini bütünlemektedir. AKP’nin demokrasiyi sandıktan ibaret gören anlayışı, CHP’nin sayısal üstünlük karşısında mücadeleyi gereksiz gören anlayışı üzerinde daha da güç kazanmaktadır.

İnisiyatif kaybedildi

Somutlarsak: Sansür yasası gibi çok önemli bir hamlenin, TBMM’de sadece 70 AKP ve MHP’li vekilin oyuyla kolayca geçebilmiş olması, önümüzdeki seçim açısından derslerle doludur.

Bu kolaylığın birinci nedeni CHP’nin “sayısal üstünlükleri var, nasılsa yasayı çıkarırlar” demesiydi ama aynı süreçte CHP’nin “türbana yasallık” arayan çizgisi ve ABD ziyareti de ikinci ve üçüncü nedenler oldu. Yani üç hatayla Neo-Abdülhamitçi AKP’nin Abdülhamit düzeninde bile olmayan bir sansürcülüğü getirmesinin yolunu kolaylaştırdılar.

Kılıçdaroğlu başta CHP tam kadro TBMM’de olsa, belki yine sansür yasasını engelleyemezdi ama mücadelesiyle Türkiye’yi ayağa kaldırır ve seçim öncesinde inisiyatif elde ederdi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ekim 2022

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın