Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
İranlı kadınların davası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Odatv Yazıları on 24/09/2022
İran’da kadınların rejimin dinci baskısına başkaldırısı devrimcidir.
İran rejiminin ABD emperyalizmine karşı olması ve ABD emperyalizminin de İran rejimini hedef alan kadınların devrimci eylemine destek veriyor olması, bu eylemin haklılığını gölgelemez. Tersine ABD emperyalizminin ahlaksızlığını, çıkarları için her türlü siyasal pozisyonu alabileceğini gösterir. Unutulmamalı: Irak’ı kışkırtıp silahlandırarak İran’a saldırtan da ABD emperyalizmiydi, savaş uzasın diye İran’a el altından silah satan da!
Şimdiki kadın hareketi, çıkışı bakımından da, talepleri bakımından da, geçmiş yıllarda patlak veren, dış bağlantıları olan, kritik uluslararası meselelerle uğraşırken İran’ı içeriden zayıflatma amacı taşıyan karışıklıklardan farklıdır.
Başörtüsü problemi, sınıf problemidir
Bu tablo karşısında asıl düşünmesi gereken İran rejimidir. ABD emperyalizmine karşı daha iyi mücadele etmesinin yolu, halk üzerindeki dinci baskıları kaldırmasından ve halkıyla birleşmesinden geçer.
Rejim karakteri nedeniyle bunu yapabilir mi? İran egemen sınıfı içerisinden dinciliği gemleyerek dindar vatandaşın üzerindeki baskıyı hafifletecek bir siyasi akım çıkabilir mi? Ya da halk hareketlerini siyasi bir güce dönüştürebilecek halkçı bir örgütlenme önümüzdeki süreçte olası mı?
Benzer tartışma, 2000’lerinde başında da vardı. Örneğin Tahran Belediye Başkanı Mahmud Ahmedinejad, 2004’teki cumhurbaşkanlığı kampanyası sırasında “kılık kıyafet yönetmelikleri” konusunda daha demokrat bir çizgi izlemişti. TV’de “İnsanların farklı zevkleri var ve hepsine hizmet götürmeliyiz” demişti. Ancak kılık kıyafet baskısının sembolü haline gelecek ahlak polisi niteliğindeki İrşad Devriyesi ise bir yıl sonra onun döneminde resmen kurulmuştu.
Bu örnek bile, İran devlet katındaki güç ilişkilerinin çok boyutluluğunu ortaya koymaktadır.
Devrimci örgüt sorunu
Son tahlilde iş her zaman gelip halka önderlik edebilecek halkçı ve devrimci bir örgütün var olup olmadığına dayanıyor. Bu her yerde böyledir:
Örneğin Mustafa Kemal önce Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini birleştirerek bir örgüt kurmuş, sonra kurtuluşa soyunabilmiştir.
Örneğin Mısır’da, Süveyş Kanalı işçilerinin eylemleri ile başlayan ve dalga dalga grevlerle yayıldıktan sonra Tahrir Meydanı’na dayanarak Hüsnü Mübarek’i alaşağı edebilen halk hareketi, güçlü bir devrimci örgüt kumanda edemediği için, örgütlü bir kuvvet olan İhvan tarafından çalınabilmiştir. Arkasından bu kez İhvan’a karşı ortaya çıkan halk hareketini de daha örgütlü kuvvet olan ordu çalmıştır.
Örneğin Gezi, milyonların ayağa kalktığı çok büyük bir halk hareketiydi ve o büyüklükteki bir dalgayı yönlendirebilecek çapta ve olgunlukta bir devrimci karargâh olmadığı için adım adım sönümlendi.
Örneğin Kazakistan’da işçilerin grevleri ve haklı eylemleri, emperyalist işbirlikçisi kuvvetler tarafından saptırılarak bir turuncu darbeye çevrilmeye çalışılmıştı.
Özetle, günümüzde ABD her ülkedeki halk hareketine sızmaya ve onu kendi çıkarlarına uygun biçimde yönlendirmeye çalışılır. Bunun önüne geçmenin tek yolu, halk hareketinin antiemperyalist devrimci örgüt tarafından yönetilmesidir. Hareketin başarısı da buna bağlıdır.
Halkın değil devletin sorumluluğu
Emperyalist ABD elbette İran’ın antiemperyalist konumunu zayıflatabilmek için her durumu değerlendirmek ister. Buna, Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan başörtüsü karşıtı özgürlük eylemi de dahildir. Ancak ABD bundan yararlanabilir diye bu özgürlük eylemlerine karşı olunamaz.
ABD’nin bundan yararlanma sorunu, baskı altındaki halkın değil İran devletinin sorumluluğundadır. Kuşkusuz farklı bir perspektiften de, halk hareketini devrimci rotada tutma ve dış müdahaleleri engelleme sorumluluğu olan devrimci önderlerin sorunudur.
Sonuç olarak İran’da çözülebilmesi gereken en önemli siyaset denklemi şudur: ABD emperyalizminin İran’ın antiemperyalist konumunu zayıflatacağı bir koz olarak kullanamayacağı şekilde halkın özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltebilmek…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2022
Putin’in seferberlik hamlesinin hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/09/2022
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, “kısmı seferberlik” ilan etti (Sputnik, 21.9.2022). Seferberliğin kapsamını ise Rusya Savunma Başkanı Sergey Şoygu açıkladı: 25 milyon yedek asker havuzundan sadece 300 bini çağrılacak, onun da ancak yüzde biri, yani üç bini cepheye gönderilecek (Sputnik, 21.9.2022).
Üç bin yedek askerin sahada bir değiştirici fonksiyonu olmayacağı ortada. Demek ki Putin’in seferberlik hamlesi bir askeri hamleden ziyade, bir siyasi hamledir.
Putin “bitirmeye” çalışıyor
Putin’in bu hamlesini anlamak için, Rusya’nın Ukrayna’nın bazı bölgelerinden geri çekilme kararı alması üzerine, Batı’nın bunu zafer nidalarıyla kutlayarak Ukrayna’ya “taarruz gazı” verdiği sürece bakmak gerekiyor.
Putin o geri çekilmeyi şöyle yorumlamıştı: “Bütün adımlarımız egemenliğin güçlendirilmesine yönelik. Bu birincisi. İkincisi ve en önemlisi ise askeri eylemler anlamında başladığımız bir şey yok, sadece bitirmeye çalışıyoruz” (Hazal Yalın, YDH, 9.9.2022).
Evet, Putin Rusya’nın egemenliğini güçlendirerek askeri eylemleri bitirmeye çalışıyor. Ancak ABD ise tersine bu savaşı uzatabilmenin peşinde. Çünkü savaşı uzattıkça, Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışını gemleyip, Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebileceğini hesaplıyor.
Başında beri Ukrayna’da savaşın asıl taraflarının Rusya ile ABD olduğunu söylememiz bundandı. Nitekim Rusya Savunma Bakanı Şoygu da “kısmı seferberlik ilanı”nın kapsamını açıklarken bu gerçeğe işaret etti: “Sadece Ukrayna’yla değil, kolektif Batı’yla savaşıyoruz.”
Donetsk ve Lugansk’ta halkoylaması
Putin’in açıklamasından anladığımız şu: Rusya’nın egemenliğinin güçlenmesinin yolu, özel askeri operasyonla Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nden ve Neo-Nazi taburlarından temizledikleri Donetsk ve Lugansk’ın bir halkoylamasıyla Rusya’ya katılmasıdır.
Nitekim her iki Halk Cumhuriyeti de 23-27 Eylül’de Rusya’ya katılım konusunda halkoylamasına gidecek.
ABD ve AB ise bu halkoylamasını bugünden “sahte” ilan ederek, sonucunu tanımayacaklarını duyurdu.
Putin ise “Referandumların (halkoylaması) yapılması için güvenlik koşullarının sağlanması ve insanların iradelerini ortaya koyabilmesi adına her şeyi yapacağız” diyor.
Üç kararlılık
İşte Putin’in “kısmi seferberlik” ilanı, esas olarak Donetsk ve Lugansk’ın Rusya’ya katılım referandumunu sağlama alma hamlesi gibi görünüyor…
Putin bu hamlesiyle üç konuda kararlılık ilan ediyor:
1) Donestk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nde halk oylaması yapılacak.
2) Donetsk ve Lugansk Rusya’ya katılacak.
3) Ukrayna’dan Rusya toprakları olacak Donetsk ve Lugansk’a saldırı olması halinde, Rusya savaşı büyütecek.
İki uyarı bir mesaj
Putin “kısmi seferberlik” ilanıyla “kolektif Batı”ya da iki uyarı, bir mesaj veriyor. “Toprak bütünlüğümüz tehdit edilirse Rusya mevcut tüm yolları kullanacak, bu bir blöf değil” diyen Putin:
1) Ukrayna’yı ateşe süren ve savaşı uzatabilmek için bu ülkeye silah yığmayı artıran ABD’yi uyarıyor.
2) Ukrayna krizinin en aktif kışkırtıcısı konumundaki İngiltere’yi uyarıyor.
3) Almanya ve Fransa’ya da şu mesajı veriyor: İki ülke, kara kıştan önce Ukrayna’yı barış masasına oturtmaya zorlamalı.
Kısacası Putin, egemenliği güçlendirmenin yolu gördüğü askeri hedeflerin kazanılmasının ardından savaşı bitirmeye çalışıyor ve uzatmak isteyenleri de “o zaman daha büyük savaş” diyerek uyarıyor.
Sonuç olarak top ABD’nin kucağında görünüyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Eylül 2022
Atlantik saldırganlığına ‘Kuşak ve Yol’ çözümü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/09/2022
21. yüzyılın devletlerarası ilişkiler düzlemindeki en önemli çelişmesi Atlantik ile Asya-Pasifik çelişmesidir. ABD, kurallarını kendisinin belirlediği 20. yüzyıl düzeninin sürebilmesi için Asya-Pasifik’i hedef almış durumda.
Rusya’nın başından itibaren Ukrayna’ya müdahaleyi “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi, tam da bu nedenleydi. Çünkü Rusya müdahale etmese, bir büyük NATO kuşatmasıyla boğulmaya zorlanacaktı. Putin, kuşatmayı Ukrayna’dan yarmış oldu.
Atlantik medyası her ne kadar sanki Rusya Ukrayna’ya müdahale ettiği için NATO tepki olarak genişliyor diye sunmaya çalışsa da, gerçek tersidir. Örneğin NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer geçen günlerde bu gerçeği ortaya koydu: Estonya ziyareti sırasında, NATO’nun birkaç yıl önce Rusya’ya karşı yeniden genişlemek üzere planlama yaptığını söyledi.
Yani NATO, artık belgeleri de ortaya çıktığı üzere, söz verdiği halde 1999’dan bu yana dalga dalga Rusya’ya karşı genişlemektedir.
ABD’nin Karadeniz’i cepheleştirme planı
Gerçi Atlantik medyasına rağmen, görmek isteyenler için ortada pek çok veri vardı. Örneğin Rusya’nın Ukrayna’ya 24 Şubat 2021’deki müdahalesinden önce, 14 Haziran 2021’deki NATO zirvesinde, Karadeniz’in Rusya’ya karşı cepheleştirilmesi ve bu amaçla Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üssüne dönüştürülmesi gayet açık olarak zirve bildirisine işaretlenmişti. Hatta o zamana kadar da NATO üyelerinin Ukrayna ve Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirmesi istenmişti.
Nitekim ABD’nin Rusya’nın “güvenlik garantileri talebine” yanıt vermeyerek Ukrayna krizini büyüttüğü günlerde, Washington, eski piyonu Saakaşvili’yi Gürcistan’a göndererek bir iç ayaklanma, ardından da Ukrayna’yla eş zamanlı bir Gürcistan cephesi açmayı planlıyordu.
ABD’nin Avrasya’yı bölme hedefi
Özetle ABD, Atlantik düzenini sürdürebilmek için Asya-Pasifik’e karşı “çifte sınırlama” stratejisi uyguluyor. Hem Rusya’yı hem de Çin’i çevrelemeye çalışıyor.
ABD böylece enerji-politik zeminde Avrasyalaşma eğilimi taşıyan Avrupa’yı yeniden bölüp, Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışına gem vurmayı, ardından da Avrupa üzerindeki hegemonyasını sağlamlaştırarak Asya-Pasifik’e karşı Trans-Atlantik ittifakını harekete geçirmeyi hesaplıyor.
İşte NATO’nun 28 Haziran 2022 tarihli Madrid Zirvesi’nde kabul ettiği “2030 kavramı (konsepti)” o hedefin gereğiydi: ABD, NATO’ya Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i de “stratejik rakip” ilan ettirmişti.
Özetle emperyalist ABD, uzun zamandır Çin-Rusya ikilisine karşı stratejik planlamalar yapıyordu. Bunu da adım adım resmî belgelere taşımış oldu. İnsanlığın önündeki en önemli sorun ise ABD’nin emperyalist çıkarları için dünyayı ateşe atabileceği olasılığıdır.
Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı
İşte Kuşak ve Yol İnisiyatifi, pratikte ABD’nin bu büyük kuşatma girişimini engelleyecek dünya tarihinin gördüğü en büyük işbirliği modelidir. Asya, Avrupa ve Kuzey/Doğu Afrika arasında ekonomik entegrasyon planlayan bu modeli inceleyerek, Kuşak ve Yol’un küresel problemler karşısında nasıl çözüm yolu olabileceğini araştırdım. Ortaya Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı isimli son kitabım çıktı.
Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan bu 11. kitabımda üç temel tezi tartışıyorum:
1. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Asya, Avrupa ve Kuzey/Doğu Afrika arasında yeni tip ve gelişmiş türden bir işbirliği modeli oluşturarak, Büyük Avrasya Ortaklığı’nı inşa edecektir.
2. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, en geniş coğrafyada en geniş işbirliğini oluşturarak, ABD saldırganlığı karşısında en geçerli caydırıcılığı yükseltecektir.
3. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, “birlikte kalkınma” eksenli olarak rotaları üzerindeki sorunları çözecek, komşuluk ilişkilerini geliştirecek ve bölgesel barış projelerini hayata geçirecektir.
Bu tezleri, siz okurların da tartışarak derinleştirmesi ve geliştirmesi dileğiyle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2022
ŞİÖ küresel güç mücadelesi sahnesinde
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2022
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Semerkant Zirvesi, Türkiye açısından da, Asya açısından da, küresel güç mücadelesi açısından da tarihi bir zirve oldu.
Türkiye açısından bir başlangıç oldu: Türkiye, 2012 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Diyalog Ortağı Statüsünü almıştı. Diyalog ortakları, karar alma ve imza atma yetkileri olmasa da, toplantılara katılabiliyordu. Ancak Türkiye o statüyü aldığından beri hiçbir zaman ŞİÖ zirvelerine cumhurbaşkanı düzeyinde katılmamıştı. Erdoğan’ın 10 yıl sonra 2022’de Semerkant Zirvesi’ne katılması bir ilk oldu. Ancak bu ilk, Erdoğan’ın iç/dış politik niyetlerinden bağımsız olarak, Türkiye açısından çok önemli gelişmedir.
Nitekim Erdoğan zirvede ŞİÖ üyelerine “güvenlikten ekonomiye, enerjiden ulaşıma, tarımdan turizme kadar her alanda işbirliğine hazırız” diyerek, Türkiye’nin bu örgüte ilgisini ortaya koymuş oldu. Umarız Türkiye önce gözlemci, ardından da tam üye olarak ŞİÖ’deki yerini alacaktır.
ŞİÖ genişliyor
Semerkant Zirvesi’nde İran tam üyelik belgesini imzaladı. 1996’da Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan tarafından Şanghay Beşlisi olarak kurulan örgüt, Özbekistan’ın katılımıyla 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştü, 2017’de Hindistan ve Pakistan’ın katılımıyla 8 üyeye genişledi, 2022’de de İran’la birlikte 9 üyeye ulaştı.
Ancak genişleme kararı alan örgütün hızla Asya’nın bütününe yayılacağı görülüyor. Zira İran’ın tam üyelik belgesini imzaladığı saatlerde Mısır da Diyalog Ortağı Statüsü alıyordu. Mısır’a, geçen yılki zirvede, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte Diyalog Ortağı Statüsü verilmesi kararlaştırılmıştı.
Zirve öncesi yapılan ikili ve üçlü görüşmelerde, Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında da imzalar atıldı: Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu anlaşması imzalandı ve Çin-Moğolistan-Rusya ekonomik koridorunun geliştirilmesi kararlaştırıldı.
Büyük güç sorumluluğu
Zirvede yapılan ikili görüşmelerin en önemlisi, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmeydi.
Putin’in Tayvan konusunda Çin’e, Xi’nin de Ukrayna konusunda Rusya’ya destek mesajları verdiği ikili görüşmenin ana odağını, liderlerin “çok kutupluluğa” işaret etmeleri oluşturdu.
Xi Jinping’in şu mesajı ise Çin-Rusya ortaklığının küresel sorumluluğunu ortaya koyuyordu: “Tarihi değişimlerin yaşandığı bir dünyada Çin, büyük güçlerin sorumluluğuyla kaosa karşı istikrarı sağlamak için Rusya ile birlikte çalışmaya ve kılavuz rolü oynamaya hazırdır.”
Xi’nin Çin-Rusya ortaklığının büyük güç sorumluluğuna işaret ettiği bu açıklaması, aynı zamanda ikilinin liderliğini yaptığı ve genişleyen ŞİÖ’nün de küresel güç mücadelesi sahnesine çıkmış olmasını müjdeliyordu.
ŞİÖ ortak terör listesi oluşturacak
Zirve sonrasında yayınlanan Semerkant Deklarasyonu’nda öne çıkan mesajlar ise şunlardı:
– Üye ülkeler, savunma ve güvenlik alanında işbirliğinin daha da geliştirilmesinde mutabık.
– Üye ülkeler, iç işlerine müdahalenin ve terörist, aşırılıkçı ve radikal grupları menfaat uğruna kullanmanın kabul edilemez olduğunu not eder.
– Üye ülkeler, bilişim sektörünün askerileştirilmesine şiddetle karşıdır.
– Üye ülkeler, DTÖ bünyesinde reforma gidilmesi çağrısı yapmaktadır.
– Üye ülkeler, karşılıklı anlaşmalarda ulusal para birimlerinin payını kademeli olarak artırmaya yönelik hazırlanan yol haritasını kabul etti.
– Üye ülkeler, ortak bir terör listesi oluşturacaklar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2022
Karen Fogg’un o talimatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/09/2022
“Eşim ve ben çalışmıyoruz. Annem bir trafik kazasında vefat etti. Üç çocuk sahibiyim ve hepimiz babaannemlerde kalıyoruz. Şimdi de babaannem öldü. Babam 73 yaşında çalışmak zorunda kaldı.”
Sosyal medyada göreceğiniz bu mesaj karşısında ne hissedersiniz? Üzülürsünüz elbette. İçinde ölüm, işsizlik ve 73 yaşında bile çalışmak zorunda kalan bir baba var çünkü…
Ama hiç üzülmeyin. Çünkü mesajın altındaki imza Prens William’a ait!
Yazılanlar yalan mı? Değil elbette. Prens William ve eşi çalışmıyor. Annesi Prenses Diana bir kazada öldü. Babaannesi Kraliçe II. Elizabeth öldü ve babası Charles 73 yaşında Kral Charles oldu.
Yani ortada üzülecek bir aile yok. Tersine dünya tarihinin en sömürgeci asalak ailesiyle karşı karşıyayız.
Algı operasyonu
Sosyal medyada ilk kim bu espriyi yaptı, bulamadım ama buradan kutluyorum kendisini. Müthiş bir yaratıcılık örneği.
Kuşkusuz espri olsun diye üretmiş ama “algı operasyonu nedir” sorusuna yanıt verebilmek için de çok yararlı bir örnek olmuş.
Evet, algı operasyonu tam da budur: Bütünü yerine elinizdeki ampulü tablonun istediğiniz yerine tutarak, bakanlarda bir algı oluşturursunuz. Tıpkı şu karede olduğu gibi:

Medya, elinde bıçakla önündekini kovalayan adamı, size bıçaklı saldırıya uğrayan adam gibi bile gösterebilir algı operasyonuyla…
AKP kameramanlarının işleri
Bir haftadır yaşanan Vahdettin tartışması da bir algı operasyonudur. Yukarıdaki kareden hareket edersek, AKP’nin kameramanları, bıçaklı adamı halka saldırıya uğrayan masum gibi göstermeye çalışıyor bir haftadır.
Yazıyorlar, konuşuyorlar, ekranlarda söz kesiyorlar, muhataplarını kendi sorularına “evet ya da hayır” yanıtı vermeye zorlayarak izleyiciyi manipüle etmeye çalışıyorlar, dinlemiyorlar, doğrusu anlatılırken laf kalabalığı ile susturmaya çalışıyorlar…
Muhatabını “Atatürk’ü Samsun’a gönderen Vahdettin mi, değil mi?” dar sorusuna yanıt vermeye zorlayıp, yanıtın arkasından gelecek açıklamayı dinlemeyi reddediyorlar. Doğru, Atatürk’ün Samsun’a gönderilmesinin arkasında Vahdettin’in onayı var. İşte bu kameraya yansıyandır. Oysa tablonun bütününde şunlar var: Vahdettin Atatürk’ü Samsun’a direnişi örgütlemesi için değil, İngilizleri rahatsız eden direnişi bastırması, asayişi sağlaması için gönderiyor. AKP kameramanları ise bu gerçeğin halka ulaşmaması için, “gönderdi mi göndermedi mi” cambazlığı yapıyorlar.
Önceki yazımızda belirttik: Gerçek şu: Vahdettin Atatürk’ü direnişi örgütlemesi için Samsun’a gönderdiyse, hızla neden geri çağırdı? Çünkü direnişi bastırmaya değil örgütlemeye gittiğini anladılar. Dönmeyince görevden aldılar, görevden alınmasına rağmen askeri yetkisini kullanabildiği için yetkisini aldılar, yetkisiz de direnişi örgütleyebildiği için öldürmeye kalktılar, öldüremeyince hakkında idam fermanı verdiler. AKP kameramanları işte bu gerçeğin kendi tabanlarına ulaşmaması için türlü kurnazlıklar yapıyorlar.
Yeni rejim için yeni tarih yazımı
AB Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’u çoğunuz anımsayacaktır. Daha AKP kurulmadan önce bu partiyi “Erdoğan, solun boş alanına yönelecek” diye liberallere pazarlayan diplomattı.
Sonra ortaya çıkan e-postaları ve Türkiye’deki şebekesiyle yazışmaları tüm çirkinliklerini ortaya serdi. AB adına stratejik hedef ilan etmişti: “Türk tarihinin hakkında gelinmeli” (Perinçek, Karen Fogg’un E-Postalları, Kaynak Yayınları, 2002).
İşte Vahdettin yalanları da, “Lozan’ın gizli maddeleri” aldatmacası da, “Kurtuluş Savaşı olmadı” tezgahı da, “9 Eylül’de kurşun atılmadı” komplosu da, Karen Fogg’un “Türk tarihinin hakkından gelme” hedefinin içindedir.
Yıktıkları rejimin yerine yeni bir rejim inşa edebilmenin, bunun için de “Türk tarihinin hakkından gelerek” kendileri için yeni bir tarih yazabilmenin peşindeler.
Ancak nafile, çünkü kırk yalanın bile tek bir gerçeğin karşısında hükmü yoktur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Eylül 2022
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Saltanatını yıkarak kuruldu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2022
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Osmanlı Devleti’nin devamı gibi göstermek, Cumhuriyet’i “yüzyıllık parantez” olarak görenlerin Laik Cumhuriyet’le hesaplaşma biçimlerinden biridir.
Türkiye Cumhuriyeti elbette Osmanlı’nın pek çok kurumunu miras almıştır, elbette Osmanlı topraklarının elde kalan son parçası üzerinde Osmanlı Devleti’nin nüfusu ile inşa edilmiştir. Ancak bunlar rejim bakımından bir devamlılığa işaret etmez.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin devamı değildir; ondan kopuştur, hatta onu yıkarak anti-tezini kurmaktır.
Vahdettin’in Atatürk’e düşmanlıkları
Bir devamlılık iddia edenlerin en “güçlü” argümanı, Atatürk’ü padişah Vahdettin’in Samsun’a gönderdiği, dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nı asıl planlayanın ve Atatürk’e uygulatanın Vahdettin olduğu iddiasıdır.
Bu iddianın temelsiz olduğunun en önemli göstergeleri şunlardır:
– Vahdettin kurtuluş değil manda arıyordu: Damat Ferit, Vahdettin’le birlikte hazırladığı İngiliz mandası isteyen öneriyi resmen 30 Mart 1919 günü Amiral Cathorpe’a sundu. Vahdettin, İstanbul’da kurulan İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti’nin üyesiydi.
– Vahdettin yönetimi 19 Mayıs 1919’dan sonra 8 Haziran’da Atatürk’ü geri çağırdı; 23 Haziran’da Atatürk’ün yetkisini aldı; 9 Temmuz’da görevden aldı, 30 Temmuz’da tutuklanması için 15. Kolordu’ya yazdı; 4 Eylül Sivas Kongresi sürecinde İngiliz Gizli Servisi’nin planladığı Atatürk’ü öldürme planını onayladı ve görevi Ali Galip’e verdi; yaklaşık bir yıl sonra 11 Mayıs 1920’de idam cezası verdi.
– Yunan ordusundan önce Vahdettin destekli kuvvetler Atatürk’ün inşa etmeye çalıştığı milli orduya saldırdı.
– Vahdettin, 16 Kasım 1922’de İstanbul İşgal Orduları Komutanı General Harrington’a, “İngiltere devletine sığınır ve bir an önce başka bir yere götürülmemi talep ederim efendim” diye bir mektup yazarak, İngiltere’den sığınma talep etti; 17 Kasım 1922’de de İngiliz zırhlısı Malaya ile Malta’ya kaçtı. Harrington imzalı o günkü İngiliz belgesinde şöyle deniyordu: “… Zatı Şahane (Vahdettin) kendisini İngiltere’nin himayesi altına koyarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır.”
Atatürk’e göre Vahdettin: Hain alçak
Nitekim büyük devrimci Mustafa Kemal, Nutuk’un çeşitli bölümlerinde Vahdettin’in tarihi rolünü ortaya koymuştur:
– “Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.”
– “O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi.”
– “Sakat bir veraset usulü neticesi olarak, büyük büyük bir makam, tantanalı bir unvan elde edebilmiş bir sefilin, izzetinefsi çok yüksek, asil bir milleti nasıl yüz kızartıcı bir vaziyete düşürebileceği…”
– “Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahlukun, bir dakika dahi olsa, bir milletin başında bulunduğunu düşünmek ne hazindir!”
– “Bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor.”
Devamı değil, başka devlet
Devamlılık tartışmasına noktayı koyan, Atatürk’ün “Vahdettin saltanat makamından millet tarafından düşürüldü” sözleridir. Böylece egemenlik Osman’ın ailesinden/soyundan Türk milletine geçmiştir.
Devletler hayatında egemenliğin kime ait olduğu konusu bütün konuların üzerindedir. Türk milleti Kurtuluş Savaşı vererek egemen olmuş, Osmanlı hanedanının egemenliğine son vermiş ve sonucunda bambaşka bir devlet kurmuştur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2022
Dolar ‘problem’ olmaktan çıkmaya başladı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/09/2022
ABD’nin dünya ticaretindeki payı yüzde 15’in altına indi ancak dünya merkez bankaları rezervlerindeki toplam paranın yüzde 60’ı hâlâ ABD doları.
ABD’nin dünya ticaretindeki payı ile parasının dünya tarafından rezerv kabul edilmesi arasındaki bu fark nasıl açıklanabilir?
Askeri güç ve doların egemenliği
Amerikan düzeni iki sütun üzerinde yükseldi: 1) Askeri güç, süngü. 2) Doların egemenliği. Kuşkusuz doların egemenliği, süngünün gücüyle sağlandı.
II. Dünya Savaşı’nın ardından, ABD küresel altın rezervlerinin yaklaşık üçte ikisine sahipti. Daha Roosevelt zamanında ABD, bir ons altının fiyatını 35 dolara sabitlemişti. İşte Bretton Woods anlaşması bu prensibin üzerine kuruldu: ABD parasını altına, diğer ülkelerde dolara sabitlediler özetle.
ABD altın karşılığı dolar basmaya başladı. Nasılsa üretiyordu, satıyordu, cari fazla veriyordu. Ancak 20 yıl sonra ABD Vietnam’da ekonomik olarak da yenilmeye başladı; artık bütçe ve cari açık veriyordu.
Cari açığını kapatabilmek için “süngü karşılığı para basma” dönemi başlattı. “Süngü karşılığı” dememiz şundan: ABD daha önce altın karşılığı para basarken, cari açığı nedeniyle ihtiyacı olan dolarları karşılığı olmadan basmaya başladı. Yani altın karşılığı dolar basma üzerine yapılan Bretton Woods anlaşmasını kendi çıkarı gereği çiğnedi ve karşılıksız para basmaya başladı.
Peki anlaşmayı nasıl çiğneyebilmiş ve nasıl karşılıksız basabilmişti? Yanıtı, süngü gücüydü. İşte bu nedenle değişimi, “altın karşılığı para basma” döneminden “süngü karşılığı para basma dönemine” geçiş diye isimlendirebiliriz.
ABD Başkanı Nixon, 15 Ağustos 1971’de ABD’nin Bretton Woods sistemini terk ettiğini, doların altına çevrilebilirliğine son verdiğini ilan etti; tabi süngüyle…
Bu, ABD’ye çok büyük bir ayrıcalık getiriyordu. Kendi para birimi ile borçlanabilen ABD, ticaret ve bütçe açıklarını bu sayede finanse edebilmekteydi. Haliyle ABD’nin müttefikleri olan Avrupa ülkeleri bu durumdan rahatsız oldu. ABD Hazine Bakanı John Connaly’nin tepkilere yanıtı ekonomi tarihine geçmişti: “Dolar bizim paramız ama sizin probleminizdir.”
Ticarette ulusal paralar dönemi
ABD’nin dolarını, dünyanın problemi olmaktan çıkaracak yolların en önemlilerinden biri, ülkelerin ikili ticaretlerini ulusal paralarıyla yapmalarıdır. İşte ABD’nin AB’yi de mecbur ederek Rusya’ya uyguladığı ağır yaptırım, yavaş yavaş başlamış olan ulusal paralarla ticareti hızlandırdı:
Çin ve Rusya: Rus enerji şirketi Gazprom ile Çinli CNPC şirketi, doğalgaz ödemelerinde yuan ve rubleye geçilmesinde anlaştı. Bloomberg, ödemelerin yüzde 50 ruble, yüzde 50 yuan olarak yapılacağını duyurdu.
Rusya ve Hindistan: BRICS Uluslararası Forumu Başkanı Purnima Anand, Rusya ile Hindistan’ın ruble ve rupi mekanizmasını hayata geçirdiğini, artık iki ülkenin karşılıklı anlaşmalarda dolar kullanmasına gerek kalmadığını açıkladı.
Rusya ve Türkiye: Rusya ve Türkiye, doğalgaz ödemelerinin bir bölümünün ruble ile yapılmasında anlaştı. Gazprom, bu oranın yüzde 25 olacağını açıkladı.
Rusya ve İran: İki ülke, bankacılık işlemlerini SWIFT’i atlayarak yapmayı sağlayacak bir mekanizma kurdu.
Çin ve İsrail: İsrail Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Andrew Abir, döviz rezervlerine Çin’in para birimi yuan’ı eklendiklerini açıkladı. Oran şimdilik yüzde 2. Bu arada Çin ve İsrail’in yakın zamanda Serbest Ticaret Anlaşması imzalayabileceği konuşuluyor.
Çin ve Suudi Arabistan: Riyad yönetimi, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Beijing yönetimiyle görüşüyor.
Bu eğilim önümüzdeki süreçte daha da ivmelenecek ve saha fazla sayıda ülkeye yayılacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2022
Ekonomide Amerikancılık, dış politikada milliyetçilik olmaz
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/09/2022
Kazıdıkça yolsuzluğun çapı büyüyor ama bir yandan da çember saraya doğru daralıyor. Baksanıza, adı geçen cumhurbaşkanlığı danışmanlarından biri istifa etti, diğeri görevden alındı.
Şimdi iktidar kurmayları bunu bir “arınma fırsatı” gibi sunarak, sanki yolsuzluk merkezde değil de çevredeymiş gibi algı oluşturmaya çalışıyor. Oysa “yangını bile Erdoğan’ın talimatıyla söndürmeye” şartlanmış bir yapıda, sarayın yolsuzluklardan bihaber olması mümkün değil.
AKP’nin ekonomi-politiği
Asıl mesele şu: Finans kapitalin egemen olduğu bir rejimde yolsuzluk olmaması zaten mümkün değil. Paradan para kazanma rejimi sürekli yolsuzluk üretir. Bu, yönetimlerin durumuna göre daha çok ya da daha az olur.
AKP iktidarı ise birçok kez belirttiğimiz gibi, mali sermayenin / finans kapitalin partisidir. Bunu en son “kur korumalı mevduat” programıyla bir kez daha ortaya koydular.
Sistem özetle, bankaya para yatıramayacak kadar yoksul olanların, bankaya yatıracak kadar parası olanların faizini ödemesidir. Bu sistemde banka iki kez kazanır. Hem iktidar desteğiyle para toplar, üstelik faizin bir bölümünü hazine yani halk üstlenir, hem de topladığı o paraları üç kat faizle sanayiciye kredi olarak satar. Diğer yandan ABD’nin doları yanında, “kur korumalı mevduat” ile bir de “günlük Merkez Bankası doları” fiilen ortaya çıkmış olur. Netice itibariyle Erdoğan-Nebati programıyla bankalar büyük kârlar yapmış durumda. Bu program, neoliberalizmin zirvesidir.
Erdoğan-Albayrak gibi Erdoğan-Nebati programı da son tahlilde Londra tefecilerine ve New York bankerlerine çapalıdır. Baksanıza, ABD’nin TÜSİAD’a gönderdiği uyarı mektubu için “o mektup TOBB ve MÜSİAD’a da gitti, standart bir mektup” diye nasıl da normalleştiriyor Nebati!
Özetle AKP’nin 20 yıllık ekonomi-politiği, sapına kadar Amerikancıdır; Wall Street’ten offshore’lara kadar… Ve bu borcu borçla ödeme sistemi, rezervleri boşaltmış, borçluluğu gayrisafi milli hasılanın yarısından fazlasına getirmiştir.
Bir örtü olarak milliyetçilik
İktidar, bu tabloyu örtmek için, dış politikada milliyetçilik yapmaktadır. Tabii gerçek bir milliyetçilik değil bu. Son örneği Yunanistan’a birkaç gündür üst üste “bir gece ansızın geliriz” denmesidir.
Oysa iktidarın görevi “bir gece ansızın gelmek” değil, 152 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesini engellemek için gözünü geceleri açık tutmaktı. Gerçek milliyetçilik oydu. İşgal olduktan sonra Erdoğan’ın “Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz” demesi milliyetçilik değil, en hafifinden görev ihmalidir.
Erdoğan’ın “Yunanistan’a tek cümlemiz var, İzmir’i unutma” demesi milliyetçilik değildir; milliyetçilik dün “keşke Yunan kazansaydı” diyen AKP’nin akıl hocası Kadir Mısırlıoğlu’na, bugün “9 Eylül’de kurşun atılmadı” diyen AKP’li eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a “hadi oradan” diyebilmektir.
Abdülhamit sondaj gemisinin Antalya Körfezi’nde arama yapması milliyetçilik değildir, 2 yıl önce Türk firkateynlerinin kovduğu İtalyan ve Fransız sondaj gemilerinin geri dönüşünü engelleyebilmektir milliyetçilik.
Milliyetçilik, Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilmektir.
Yurtseverlik ve antiemperyalizm
Milliyetçilik ilkesel olarak toplumsal hayatın bütününü kapsar. Siyasal, ekonomik, güvenlik, kültürel toplumsal hayatın bir bölümünde gayri millî, diğer bölümünde milli olunmaz.
Milliyetçiliğin iki temel ölçütü vardır; yurtseverlik ve antiemperyalizm. Ekonomi-politiği Amerikancı olanın, dış politikasının gerçekten milliyetçi olabilmesi mümkün değildir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Eylül 2022
ABD onaylı Atina tuzağının hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/09/2022
Önce gerçek tabloyu ortaya koyalım: ABD için Yunanistan müttefik ama Türkiye işbirliği yaptığı bir ortaktan ibarettir. Bu dün de böyleydi, bugün de…
Fark yarın daha da açılacak. Çünkü ABD stratejisi, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e “yeni demir perde” hedefliyor. ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmak istemesi de, Yunanistan’a askeri yığınak yapması da bu nedenle.
Miçotakis’in hesabı
Atina ise bunu fırsata çevirerek AKP döneminde artan kazanımlarını kalıcılaştırmak istiyor. Somutlarsak, Yunanistan stratejik planda işgal ettiği adaları meşrulaştırmak, ardından da havada ve denizde alan genişletmek istiyor; Miçotakis hükümeti de taktik planda bunu bir Türk-Yunan gerginliğine taşıyarak seçim kazanmayı arzuluyor.
Yunanistan’ın önce Ege üzerinde ABD B-52 bombardıman uçağına refakat eden Türk F-16’ları taciz etmesi, ardından da Girit’te konuşlu S-300 füzelerinin Türk uçaklarına radar kilidi atması, bu nedenledir…
Miçotakis, “ABD’nin, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdiğini” savunarak ve bunu fırsata çevirerek, Türk-Yunan geriliminde Amerikan desteği almayı, hatta S-300’e karşı S-400 aktivasyonu ile Türkiye’nin NATO içinde dışlanmasını, bunu da seçime tahvil etmeyi hesaplıyor.
Washington’un rolü
Peki Washington işaret ettiğimiz Miçotakis hesaplarından, Atina tuzağından habersiz mi? Elbette değil, dahası onaylamış görünüyor.
Kendi bombardıman uçağına refakat eden Türk uçaklarının taciz edilmesini geçiştirmesi de, NATO’nun 30 Ağustos mesajını Atina uyarısıyla kaldırtması da yeterince açıklayıcı.
ABD yönetimi açısında bunlar Yunanistan’ı boydan boya üsse çevirmenin karşılığında küçük tavizlerdir neticede.
Erdoğan’dan NATO’ya şikâyet
Tabii buradan hareketle ABD’nin Yunanistan’ı Türkiye’ye tercih ettiği sonucu da çıkmamalıdır. Washington açısından Atina ve Ankara, biri birine tercih edilecek değil, biri birine karşı kullanılacak NATO kozlarıdır.
Hatta ABD, Ankara ile Atina arasında sürekli gerginlikten yanadır ve gerginliği kullanarak hem Ankara’yı hem de Atina’yı sürekli Amerikancılığa teşvik etmektedir.
Baksanıza, Erdoğan’ın şu sözleri “S-400 karşıtı” lobiyi nasıl da heyecanlandırdı: “Yunanistan’ın NATO görevi icra eden uçağımıza Rus menşeli S-300 Hava Füze Sistemi tarafından radar kilidi atması, NATO’ya meydan okumaktır.”
Ne yazık ki pek de haksız sayılmazlar. “Rus menşeli S-300 ile NATO’ya meydan okunması”, S-400’e karşı çıkan ABD’nin tezlerini kabullenmektir çünkü bir bakıma…
Ne yapmalı?
Oysa Ankara “NATO’ya şikâyet” yerine, olayı bir fırsat olarak kullanmalı(ydı).
Şöyle ki, bu olay, Yunanistan’ın sadece tatbikatlarda kullandığı S-300’ü aslında aktive ettiğini belgelemiş oldu. ABD bunu bilmiyor olabilir mi? Demek ki ABD açısından S-300’ün aktif olması, Yunanistan’a satılan F-35’ler açısından sorun olmamış.
Ankara Atina’nın S-300 tuzağını fırsata çevirip, S-400’e “NATO düzleminde” meşruiyet kazandırmaya yönelmeli. Madem S-300 sorun değil, S-400 de sorun olmaz demeli. S-300’ün CAATSA yasasından önce alınmış olması asıl önemli olan gerçeği değiştirmez çünkü: Rus füze savunma sistemi, F-35 sırlarını Moskova’ya aktarır mı, aktarmaz mı?
Yani Ankara Yunanistan’ın S-300’ünü NATO’ya şikâyet etmek yerine, bunu S-400 kullanmanın gerekçesine dönüştürmeli. Erdoğan ise tersine “bir gece ansızın geliriz” söylemiyle, Miçotakis’le karşılıklı seçim çalışmasına başlamayı tercih etti.
Türklerin ve Yunanların asıl sorgulaması gereken ise şudur: ABD B-52 bombardıman uçağının Türkiye-Yunanistan denizi olan Ege’de ne işi var?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2022
İsrail’le normalleşmede Kudüs faktörü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/08/2022
Elbette İsrail’le de normalleşelim. Ancak…
İsrail’le normalleşirken, İsrail’le köprüleri atmamıza neden olan hangi sorunları çözdük? Hiçbir sorun çözmeden normalleşiyorsak, ya köprüleri atmamızı gerektiren bir sorun yoktu ya da İsrail’le şartsız normalleşiyoruz demektir.
İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşmek, normalleşirken hiçbir konuyu masaya getirmeden, sorun etmeden, normal normal eski ilişkiye dönmek size de tuhaf gelmiyor mu?
Bakın bir tuhaflığa daha dikkat çekeyim:
İsrail, Kudüs’e bakan bekliyor
Önceki gün İsrail’in Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Irit Lillian, Anadolu Ajansı’na özel bir demeç verdi. Türkiye ile İsrail’in ekonomi planlamalarını anlatırken şöyle diyor Lillian: “Karma Ekonomik Komisyonunun eylülde bir araya gelmesini bekliyoruz ve bildiğimiz kadarıyla Türkiye’den çok üst düzey bir bakanın Kudüs’te bir heyete başkanlık etmesi bekleniyor.”
Türkiye, bildiğimiz gibi, İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesini tanımıyor pek çok ülke gibi. Bu nedenle Büyükelçiliğimiz Tel Aviv’de. Ve bildiğim kadarıyla resmi Türk heyetleri de eskiden İsrail’deki görüşmelerini Tel Aviv’de yapardı.
İsrail Maslahatgüzarı Lillian, acaba normalleşme içinde bir normalleşme fırsatı görüp, Kudüs’ü bilerek mi dile getirmişti? 24 saat boyunca Ankara’nın bu açıklamaya bir yanıtının olup olmayacağını bekledim. Olmadı…
AKP’nin “Batı Kudüs” onayı
24 saat sonra, dün Dışişleri’nin kıdemli eski diplomatlarını aradım. AKP dönemi öncesi diplomat olanlar şaşırdı. Kendi dönemlerinde toplantıların Tel Aviv’de yapıldığını söylediler. İsrail diplomatlarının “pek mahir” olduğunu, Kudüs’ü bilerek açıklamaya iliştirmiş olabileceğini ama Ankara’nın bu açıklamaya tepki göstermesi gerektiğini söylediler.
AKP döneminde de diplomatlığını sürdüren bir emekli diplomatımız ise şuna dikkat çekti: Meğer Türkiye zaten bir süredir bu tür resmi görüşmelerini Kudüs’te yapıyormuş. Ama Doğu Kudüs’te değil, Batı Kudüs’te yapıyormuş!
Şaşırdım. Çünkü İsrail açısından Kudüs Kudüs’tür; Kudüs’ü Doğu-Batı diye ayırmaz. İsrail ayırmıyorken, bizim resmi ilişkileri oraya taşırken ayırma gerekçesi üretmemiz müthiş. Diplomatımızın verdiği bilgiye göre Ankara’nın Batı Kudüs’te bu toplantılara başlamasının gerekçesi, İsrail’in Dışişleri Bakanlığı’nın Kudüs’te olması ve pek çok devletin de büyükelçiliği Tel Aviv’de olsa bile, bu tip toplantıları Kudüs’te yapmasıymış. Ama Batı Kudüs’te!
Bir başka diplomatımızın verdiği bilgiye göre de, resmi görüşmeler bazen Tel Aviv’de, bazen de Kudüs’te yapılıyormuş.
Anlayacağınız şöyle bir zincir oluşmuş: Görüşmeler önceleri sadece Tel Aviv’deyken, daha sonra çoğunlukla Tel Aviv’de sürdürmekle birlikte, adım adım Kudüs’e de taşınmış. Sonra da her iki tarafta da yapılarak dengelenmiş. Ya yarın?
İsrail’in Kudüs’ü normalleştirme çabası
Biliyorsunuz, AKP’nin girişimiyle İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), 13 Aralık 2017’de İstanbul’da düzenlediği Olağanüstü Zirve’de Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti ilan etti. Bu olağanüstü zirvenin nedeni, ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararıydı.
Fakat tuhaflık şuradaydı: ABD, Kudüs’ün bütününü İsrail’in başkenti olarak tanırken, buna tepki gösteren İİT üyeleri, “Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti” sayıyorlardı. Bu fiilen, Batı Kudüs’ün başkentliğinin kabulü anlamına gelmez mi? Yavaş yavaş gelir elbette…
İşte şimdi de İsrail Türkiye’yle toplantıyı duyururken örneğin, Doğu-Batı diye ayrım yapmadan, “Türkiye’den çok üst düzey bir bakan, Kudüs’te bir heyete başkanlık edecek” diyor. Yani Türkiye-İsrail normalleşmesi derken, İsrail adım adım Kudüs’ü de normalleştiriyor.
Not: Sevgili okurlar, yeni kitabımın son hazırlıklarını tamamlamak üzere yıllık izne ayrılıyorum. Bir hafta sonra görüşmek üzere.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2022