Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Biden’ın Suudi Arabistan ziyaretinin hedefi

ABD Başkanı Joe Biden, ziyareti öncesinde Washington Post’a “Suudi Arabistan’a neden gidiyorum” başlıklı bir makale yazdı.

“ABD’nin bölgedeki iletişimi açısından daha umut vadeden bir dönemi başlatmak için Ortadoğu gideceğim” diyen Biden, özetle amacının Suudi Arabistan’la stratejik ortaklığı güçlendirmek olduğunu belirtti.

Biden’ı reddeden prens

ABD ile Suudi Arabistan ilişkileri bir süredir sorunlu. Özellikle Cemal Kaşıkçı cinayetine dair istihbarat raporunun yayınlanması ve ABD’nin bu nedenle 76 kişiye yaptırım uygulaması, ilişkileri soğutmuştu. Üstüne Ukrayna krizinde, Suudi Arabistan’ın özellikle enerji piyasalarının kontrolünde ABD’nin isteklerine uyum göstermemesi, ilişkileri daha da sıkıntılı hale getirmişti.

Öyle ki, Biden ile Prens Muhammed bin Selman’ın iletişimi asgariye inmişti. ABD’nin ünlü finans gazetesi Wall Street Journal’ın 9 Mart 2022 tarihli haberine göre, Beyaz Saray, Biden ile Muhammed bin Selman arasında bir görüşme ayarlamaya çalışmıştı. Biden prensten hem Ukrayna’ya destek isteyecekti hem de enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmesini… Ancak prens bu görüşmeyi reddetti. Tersine, 16 Nisan 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.

Suudi Arabistan sadece Rusya’yla değil, Çin’le de bazı alanlarda yakın hareket etmek istiyordu. Wall Street Journal’ın 15 Mart 2022 tarihli haberine göre, Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.

Ortadoğu’da yeni ittifak modeli

Oysa ABD, NATO’nun yeni stratejik konseptine de yazdırdığı gibi Rusya’yı doğrudan tehdit, Çin’i stratejik rakip görüyordu. Riyad’ın Moskova ve Beijing’le ilişkisi hem ABD’nin bu stratejisine aykırıydı hem de ABD’nin gücünü azalttığı Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı yeni ittifak modeline uymuyordu.

ABD, bir süredir “hava savunma sistemi entegrasyonu” adı altında, merkezinde İsrail’in olduğu bir yeni ittifak modeli oluşturmaya çalışıyor. Bu modelle ilgili bölgede ilk konuşan İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, ülkesinin “Ortadoğu hava savunma ittifakı”na katıldığını duyurmuştu. Ardında Ürdün Kralı II. Abdullah, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” demişti (DW, 3.7.2022).

Bu arada Wall Street Journal gazetesi, hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberinde, bazı ülkelerin savunma alanında işbirliği için Mısır’da gizli görüşmeler yaptığını duyurdu. Habere göre o ülkeler İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, BAE ve Bahreyn’di.

Yine önemli gelişmelerden biri, İsrail’in, ilk kez Fas’ta yapılan bir askeri tatbikata gözlemci olarak katılmasıydı. Bir ABD planı olarak BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le “İbrahim anlaşmaları” imzalayarak ilişkilerini normalleştirdiğini anımsatalım.

Suudileri Çin-Rusya’dan koparma hedefi

NATO benzeri bir yapı inşa edebilmek pek olası görünmüyor ancak ABD’nin o yolu açabilmesi için bir “hava savunma ittifakı”nı zorlayacağı anlaşılıyor. İşte Biden’ın Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesinin önemli nedenlerinden biri bu.

Tabii Biden stratejik planda, Çin ve Rusya’ya karşı en geniş ittifaklar zinciri kurabilmenin ve özellikle Suudi Arabistan gibi ülkeleri, Çin ve Rusya’yla yakın çalışma eğiliminden koparmanın peşinde.

Nitekim Washington Post’a yazdığı makalede Biden şöyle diyor: “Rusya’nın saldırganlığına karşı durmalıyız, kendimizi Çin’le mücadele için en iyi yere konumlandırmalıyız. Bunları yapabilmek için de bu çıktılara katkıda bulunabilecek ülkelerle doğrudan çalışmalıyız. Suudi Arabistan bu ülkelerden birisi.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2022

1 Yorum

İktidar cehaleti örgütlüyor

Dr. Ekrem Karakaya’nın hastanede öldürülmesi, hekimlere/sağlık çalışanlarına şiddet zincirinin son halkası oldu. Kamuoyu hekimlere şiddeti tartışıyor. Kuşkusuz mesele sadece hekimlere şiddet değil, bir bütün olarak şiddetin toplum hayatında artıyor oluşudur.

Diğer yandan hekimlere şiddet konusunun sağlık sisteminin özelleştirilmesinden hastanelerin ticarethanelere dönüştürülmesine, şehir hastaneciliğinden hekimlere uygulanan performans sistemine kadar pek çok boyutu var.

Ama bugün, hekimlere şiddeti de kapsayan asıl sorunumuzu tartışmak istiyorum.

Yeni rejiminin insan tipi

Sokakta uzatılan mikrofona konuşuyor. Eski Türkiye’den şikâyet ediyor önce. Amcası ameliyat olmuş, paranın yarısını ödemişler, kalan yarısı için babası senet imzalamış. Ancak ödenmeyince eve haciz gelmiş. Artık AKP’nin yeni Türkiye’sinde bunların olmadığını savunuyor.

Tipik bir iktidar destekçisi deyip geçebilirsiniz. Ama sözlerinin devamı toplumsal hayatımızın en önemli sorununa işaret ediyor: “Şu anda öyle bir sıkıntımız yok. Hatta gidip hastanedeki görevliyi bile dövebiliyorlar şu anda. Öyle baskı yapıyoruz yani artık, benim hastama bakmıyorsunuz diye… Benim en büyük zenginliğim bu zaten.”

Sokakta mikrofona konuşan bu adam, yeni insan tipidir. Yeni düzenin, yeni siyasal iklimin, yeni rejimin öznesidir. Cahil bırakarak, din üzerinden yoksulluğa rıza göstermesini sağlayarak, adaletsizliği normalleştirerek oluşturdular… Eski Türkiye’den “nefret etmelerini” sağlayarak, eski Türkiye’ye ait olduğunu düşündükleri her şeye, her insana, her yapıya saldırmalarının hakları olduğunu düşündürterek…

Öyle olduğu için de yeni Türkiye’de doktor dövebilme imkanına kavuşmuş olmayı gayet normalmişçesine anlatabiliyorlar. Üstelik, elindeki zenginliğin bununla sınırlı olduğunu söylemesi de rejimle öznesi arasındaki ilişkinin ekonomi-politiğine işaret ediyor: Aşağıda yoksulluğa mahkum edilen ama bedava makarnayla, bedava kömürle sisteme entegre edilen yığınlar…

Abdülhamit’ten AKP’ye

Ne diyordu AKP’nin profesörü? “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim.” Bu sözleri söylerken bir üniversitenin rektör yardımcısıydı, bu sözlerinden sonra kıdem aldı, YÖK’e denetleme kurulu üyesi atadırlar.

Haklıydı aslında profesör. Bu rejimin inşası açısından güvenilecek yığınlar cahil olmalıydı. Çünkü böylesi bir rejime ancak cahil yığınlar rıza gösterirdi.

Bu topraklarda yabancısı olmadığımız bir anlayış bu…

Örneğin Abdülhamit… Aslında eğitime büyük önem verdi. Döneminde “yüksek mektepler” açtı. Ancak mekteplilerin rejimine itirazını gördükçe, onu da afakanlar bastı. Kendi kurduğu eğitim kurumlarını baskı altına aldı.

Örneğin Köy Enstitüleri… Köylüyü milletin efendisi yapma projesiydi, pratik eğitimle bilinçlendirme atılımıydı. Köylü okudukça, bilinçlendikçe düzene itiraz ediyordu. Toprak ağalarını, onlarla işbirliği yapan siyasetçileri afakanlar bastı. Kapattılar.

“Bugün tersine, her ilde üniversite açılıyor” diyebilirsiniz. Açılanların çoğunun gerçek bir üniversite olmadığı, mezunların “üniversiteli” olamadığı, dahası iş de bulamadıkları bir “özel-vakıf modeli” bu. Gençlerimizin bir bölümünü de bu modelle harcıyorlar, işsiz yığınlara dönüştürüyorlar…

Rejim cehaletin omuzlarında

İktidarın iktidarını sürdürebilmek için cehaleti örgütlüyor olması, toplumların başına gelebilecek en büyük felakettir.

Bugün işte asıl bunu yaşıyoruz; hekimlere şiddet de bunun parçası, yoksulluğa, yolsuzluğa toplumsal rıza gösterilmesi de…

Zira bu tür rejimler, ancak cehaletin üzerinde ayakta kalabiliyorlar.

Suçlu elbette cahiller değil, cahillerin cahil kalmasında çıkarı olanlardır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2022

3 Yorum

Üçlü muhtıra NATO belgesi değil

Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ilan etti: “Yaptığımız görüşmelerle PKK/PYD/YPG, FETÖ, tüm bu terör örgütleri NATO’nun artık yazılı kayıtlarına giriyor. Bu işin yazılı kayda girmesi ilk defa oluyor” (cumhuriyet.com.tr, 1.7.2022).

Ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu yineledi: “Sonuçta ilk defa YPG/PYD, bir NATO belgesinde yer aldı” (NTV, 4.7.2022).

Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın bu iddiası doğru değil, hem de iki kere doğru değil.

AKP, ABD tezine imza attı

Bir kere Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iddia ettiği gibi ortada “PYD/YPG ve FETÖ” için “terör örgütü” denilen bir metin yok. Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya ile imzaladığı 10 maddelik “üçlü muhtıra”da bu örgütler için “terör” örgütü denmiyor.

Üçlü muhtıranın 5. maddesinde PKK için “yasaklanmış terör örgütü” ifadesi kullanılırken, 4. maddede PYD/YPG ve FETÖ için sadece örgüt denmektedir, “terör örgütü” denmemektedir.

Böylece ABD’nin “Suriye’deki kara gücüm” dediği PYD/YPG, Türkiye’nin imzası bulunan bir mutabakat metnine “terör örgütü olmayan” örgüt olarak girmiş oldu.

Böylece AKP’nin imzaladığı üçlü muhtıraya, Türkiye’nin “PYD/YPG, PKK’nin Suriye koludur” tezi yerine, ABD’nin “PKK farklı, PYD/YPG farklı” tezinin ruhu yerleşmiş oldu.

Stoltenberg: NATO belgesi değil

Öte yandan üçlü muhtıra bir NATO belgesi değildir. Altında NATO genel sekreterinin ya da yardımcısının imzası yoktur. Türkiye ile İsveç ve Finlandiya dışişleri bakanlarının imzası vardır. 10 maddelik üçlü muhtıranın 1. maddesinde NATO Genel Sekreteri’nin “kolaylaştırıcı” rolüne atıf yapılması, belgeyi NATO belgesi yapmaz.

Doğru, mutabakatı doğuran zirvede NATO da yer almış, dörtlü bir zirve gerçekleşmiştir ama sonuçta “dörtlü zirveden çıkan üçlü imza” olarak kayıtlara geçmiştir.

Öte yandan NATO’nun Madrid Zirve bildirisinin 18. maddesinde üçlü muhtıraya atıf yapılması da, bir çok emekli büyükelçimizin dikkat çektiği gibi, bu muhtırayı NATO belgesi haline getirmez.

Nitekim NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokollerinin imzalanmasının ardından düzenlenen basın toplantısında, açıkça, “memorandumun (üçlü muhtıranın) Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında imzalanan bir belge olduğunu, NATO belgesi olmadığını” belirtti! (nato.int, 5.7.2022).

NATO ister, AKP yapar

Daha önce “Lozan’ı bize zafer diye yutturmaya kalktılar” diyen Erdoğan’ın, üçlü muhtırayı “diplomatik zafer” seviyesinde kamuoyuna sunması, imzaladıkları metnin zayıflığının üstünü örtebilmek içindir.

Çünkü ayrıntıları kaldırdığınızda çıplak gerçek ve sonuç şudur: 2009’da Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü, 2009’da Rassmussen’in NATO genel sekreterliğini, 2016’da İsrail’e NATO’da daimi ofis verilmesini ve 2019’da NATO’nun Baltık Planı’nı önce itiraz edip sonra kabul ettikleri gibi, 2022’de de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine önce itiraz edip, sonra kabul ettiler. Karşılığında da PYD/YPG ve FETÖ için “terör örgütü” diyemeyen bir metni imzaladılar.

Doğru, hâlâ katılım protokolünün TBMM’de onaylanması aşaması var ama veto kartını ilk aşamada kullanamayan AKP’nin, son aşamada kullanabilmesi oldukça zayıf olasılıktır. Kaldı ki ikinci aşama olan katılım protokolü de imzalanmış, artık İsveç ve Finlandiya “davetli statüsü” elde etmiş, yani NATO’nun iç tartışmalarına katılabilme hakkı elde etmiştir.

Özetle, NATO ister, AKP yapar; gerisi propagandadır…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Temmuz 2022

1 Yorum

NATO’nun stratejisi, ABD’nin stratejisidir

ABD Başkanı Biden’ın “Putin, tüm Avrupa’yı Finlandiyalaştırarak tarafsız yapmak istedi ancak Avrupa’yı NATO’laştırdı” sözü, Türkiye’de hayli alıcı buldu. Sanırsınız, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale kararı olmasaydı, ABD, tarafsız bir Avrupa’ya razı olacaktı! Oysa bırakın tarafsızlığı, Berlin-Paris ekseninin 5-6 yıldır yürütmeye çalıştığı “stratejik özerkliğe” bile Washington’un tahammülü yoktu. 

Ne yazık ki, İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğinden NATO’nun yeni stratejik konseptine kadar pek çok mesele, bu basitlikte ele alınıyor: Dünya barış içindeydi, NATO savunma örgütünden ibaret bir organizasyondu, ABD’nin değil Asya’da, Avrupa’da bile gözü yoktu ama Putin’in Ukrayna kararı tabloyu bozdu!

ABD’nin siyasi ve askeri örgütü: NATO

NATO; birincisi ABD’nin müttefiklerini kendi ulusal stratejisine eklemlemenin ve denetimde tutmanın siyasi örgütü; ikincisi ABD’nin Avrupa üzerinde egemen olmasının askeri aygıtı; üçüncüsü kurallarını kendisinin belirlediği uluslararası siyasi ve ekonomik düzenin jandarmasıdır.

ABD, uzun süredir hegemonyasının zayıflamakta olduğunu görüyor ve özellikle 2008 finansal kriziyle birlikte, kurallarını kendi belirlediği düzenin çatırdamakta olduğunu saptıyordu. “Doların saltanatı” diye özetleyebileceğimiz o düzenin sürebilmesinin yolunun birincisi Çin’i bölgesine sıkıştırmaktan, ikincisi Rusya’yı denizlerden karaya itmekten geçtiğini hesapladı. Ve bu hesaba göre “büyük/ana strateji” oluşturdu: 

ABD Rusya’yı Arktik okyanusunun Batı bölgesinden, Baltık Denizi’nden ve Karadeniz’den geriletmeyi önüne hedef koydu. Bu amaçla Arktik-Akdeniz hattı boyunca “yeni demir perde” inşa etmeye çalışıyor. Bu amaçla 2019’da (yani daha Putin’in 24 Şubat 2022 kararı yokken) NATO’ya Baltık Planı kabul ettirdi, bu amaçla Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa genişlemesini zorluyor, bu amaçla Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye yapmak istiyor, bu amaçla Yunanistan’a yığınak yapıyor. Ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğini de işte bu amaçla istiyor. 

ABD’nin 25 yıllık İsveç-Finlandiya planı

Yani İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapmak, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale etmesi sonrası ABD’nin aklına gelmiş değil. ABD, daha 1994 yılında İsveç ve Finlandiya’yı Barış İçin Ortaklık aracıyla NATO’yla işbirliğine yöneltti, 2014’te NATO ortağı ilan etti. 2016’da NATO’nun, “İsveç ve Finlandiya ile düzenli siyasi danışmalara ve ortak tatbikatlara ihtiyaç duyduğunu” belgeye geçirdi. Hatta 2014’te, İsveç ve Finlandiya’nın “acil durumlarda NATO’dan yardım alabilmeye imkân tanıyan anlaşmayı” imzalaması bile konu oldu.

Tüm bu yıllar boyunca ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapamaması ise onca propagandaya rağmen, bu ülkelerde NATO üyeliğine sıcak bakma oranının yüzde 30’u geçmemesiydi. 

Kaldı ki, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale kararı almasından sonra bile bu iki ülke ABD’nin NATO üyeliği baskısına karşıydı: İsveç Başbakanı Magdalena Andersson 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” diyordu. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö de 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti. Ancak Washington’un baskısına boyun eğdiler ve ABD’nin stratejisine eklemlendiler. 

Görüldüğü gibi İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği kararında Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi bir neden değil, en fazla süreci hızlandıran bir katalizördür.

Gerçek şudur: ABD, küresel liderliğini ve kurallarını kendisinin yazdığı düzeni sürdürebilmek için Çin ve Rusya’yı 20 yıldır hedef alıyordu; zaman aleyhine olduğu için şimdi saldırganlığını arttırma kararı aldı. Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi bu tablo içerisinde ABD saldırganlığını bir cephede püskürtme hamlesinden başka bir şey değildir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2022

1 Yorum

NATO 2022 Stratejik Konsepti’nin analizi

NATO, yeni stratejik konsepti ile “bir savunma örgütü” olduğu yalanını önemli ölçüde ortadan kaldırmış görünüyor. NATO’nun 70 yıldır taktığı “savunma” maskesini attığını ve “saldırgan savaş aygıtı” olduğu gerçeğini artık daha net sergilediğini söyleyebiliriz.

49 maddelik NATO 2022 Stratejik Konsepti, özetle, hegemonyası zayıflayan ABD’nin, kurallarını kendisinin belirlediği sömürü düzenini sürdürebilmek için müttefiklerini Çin ve Rusya’ya karşı harekete geçmeye zorlamanın ve NATO’yu genişleterek yeni müttefikler ağı oluşturma hedefinin belgesidir. İnceleyelim:

ABD’nin Çin-Rusya’ya savaş ilanı

NATO, yeni stratejik konsepti ile Rusya’yı “baş düşman” ilan etmiş durumda. 8. maddede Rusya için “en önemli ve doğrudan tehdit” deniyor ve bu ülkenin “Baltık, Karadeniz ve Akdeniz’deki askeri varlığı ile NATO’nun güvenliğine ve çıkarlarına meydan okuduğu” savunuluyor.

NATO, ilk kez stratejik konseptine Çin’i dahil etti. 13. maddede “Çin Halk Cumhuriyeti’nin Atlantik kampının çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine meydan okuduğu” belirtiliyor. Oysa Çin ABD’nin çevresinde değil ABD Çin’in yakın çevresinde varlık gösteriyor. Diğer yandan yine 13. maddede Çin’in “kurallara dayalı uluslararası düzeni yıkmaya çalıştığı” söyleniyor. Hangi düzen? Kurallarını ABD’nin yazdığı ve ABD’nin çıkarlarına göre inşa edilmiş sömürü düzeni! 14. maddede de, Çin’in “zorlayıcı taktikler” ile “NATO’yu bölmeye” çalıştığı savunuluyor.

Öte yandan yine 13. maddede, Çin-Rusya ortaklığına işaret edilerek, ABD’nin/NATO’nun esas sorunu dile getiriliyor: “Çin Halk Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki derinleşen stratejik ortaklık ve kurallara dayalı uluslararası düzeni bozmaya yönelik karşılıklı olarak güçlendirici girişimleri, değerlerimize ve çıkarlarımıza aykırıdır.”

NATO’yu Asya-Pasifik’e genişletme

Dünyanın güvenlik ortamını asıl tehdit eden konu olan “NATO’nun genişlemesi” sorunu, yeni stratejik konseptteki “açık kapı politikasına devam” kararıyla artarak büyüyecek. NATO daha doğrusu ABD, 41. maddede “Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna ile ortaklıklarımızı geliştirmeye devam edeceğiz” diyerek, Avrupa’da savaş kışkırtıcılığını sürdüreceğini ilan etmektedir.

45. maddede Hint-Pasifik bölgesinin Avrupa-Atlantik güvenliğini doğrudan etkilediği savunularak, “Hint-Pasifik’teki yeni ve mevcut ortaklarla diyalog ve işbirliğini güçlendireceğiz” denilmekte ve böylece ABD’nin NATO’yu Asya-Pasifik’e genişletme hedefi açıkça ortaya konmaktadır. Nitekim ABD tam da bu amaçla Madrid’deki zirveye Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da davet etmişti.

Bu arada 45. maddede “Batı Balkanlar ve Karadeniz bölgesi NATO için stratejik öneme sahiptir” denilerek, bu iki bölge ABD’nin çıkarları gereği “stratejik düğüm alanları” ilan edilmektedir.

ABD’nin terör yalanı

NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin en büyük yalanlarından biri 10. maddedeki terörizm değerlendirmesiyle sergileniyor. “Terörizmin tüm biçimleriyle güvenliğe doğrudan asimetrik tehdit olduğu” savunuluyor. Peki hangi terörizm, hangi terör örgütleri? Zira dünyada teröre en büyük desteği veren ülke ABD’nin kendisidir.

34. maddede “Terör örgütleri halkımızın, güçlerimizin ve topraklarımızın güvenliğini tehdit etmektedir” denmektedir. Peki Türk topraklarının güvenliğini ve Türk güvenlik güçlerini tehdit eden terörün arkasında kim var? NATO’nun “baş tehdit” ilan ettiği Rusya ya da “düzenimize meydan okuyor” dediği Çin mi, yoksa ABD mi?

Öte yandan ABD’nin çıkar alanı ilan ettiği bölgelerde, örneğin Karadeniz’de, asıl tehdit kimdir? Rusya mı, yoksa Karadeniz’i NATO gölü yapmaya çalışan ABD mi? Türkiye’nin çıkar alanı olan Karadeniz’de tehdit ABD mi, Rusya mı?

Bu ve benzer sorular, özetle, NATO’nun 2022 Stratejik Konseptinin, tehditler bağlamında bakıldığında, nesnel olarak ABD ile Türkiye’nin çıkarlarının daha çok karşı karşıya geleceğinin belgesi olduğunu da göstermektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2022

2 Yorum

4’lü zirve, 3’lü memorandum

İktidarın bu kadar çabuk pes ederek Madrid’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylayacağını tahmin etmedim. Madrid’de yumuşama sağlanacağını ama Erdoğan’ın iç politik ihtiyaç nedeniyle veto kartını sonbahara kadar kullanacağını öngörüyordum; yanıldım.

Muhtemelen Erdoğan da öyle hesaplıyordu, nitekim Madrid’e giderken hâlâ en üst perdeden “olmaz” diyordu. Tabloyu değiştirenin, dörtlü zirve öncesi Biden’dan gelen telefon olduğu anlaşılıyor!

AKP’nin son NATO karnesi

Anımsayacaksınız, 4 Haziran’da bu köşede “AKP’nin NATO karnesi”ni yazmıştım:

– 2009’da AKP Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü onayladı. Oysa Sarkozy Türkiye karşıtı çizgi izliyor, Türkiye de karşılığında “Fransız mallarını boykot” ediyordu.

– 2009’da AKP Rasmussen’in NATO genel sekreterliğini onayladı. Oysa Erdoğan PKK’nin Roj TV’si ve İslam dünyasında tepki gören karikatür krizi nedeniyle Rasmussen’i onaylamayacaklarını söylüyordu.

– 2016’da AKP İsrail’in NATO’da daimi ofis sahibi olmasını onayladı. Oysa ikili ilişkiler dipteydi.

– 2019’da AKP ABD’nin NATO Baltık Planı’nı onayladı. Oysa Erdoğan “NATO, YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse Baltık Planı’nın karşısında oluruz” diyordu.

– 2022’de AKP, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onayladı. Peki ne karşılığında? Yanıtı imzalanan 10 maddelik memorandumda.

‘PKK terör örgütü, PYD/YPG değil’ tuzağı

Memoranduma göre “Finlandiya ve İsveç, tüm terör örgütlerinin Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri saldırıları açık ve net biçimde kınar.” Güzel, terör örgütlerinin ana sponsoru ABD de her saldırıdan sonra kınıyor zaten.

Peki memoranduma göre tüm terör örgütleri kim? 5. maddede “Finlandiya ve İsveç, PKK’nın yasaklanmış bir terör örgütü olduğunu teyit eder” deniyor. İki ülke, zaten PKK için “terör örgütü” diyordu, şimdi teyit etmiş oldular. ABD de resmen “terör örgütü” diyor nitekim!

Peki PYD/YPG ve FETÖ için durum ne? Bu şundan önemli: ABD, “PKK farklı PYD/YPG farklı” diyerek bu örgütü destekliyor. Türkiye ise haklı olarak “PYD PKK’nin Suriye koludur, YPG de PYD’nin askeri örgütüdür” diyor. Memorandumun 4. maddesinde aynen öyle deniyor: “Finlandiya ve İsveç, PYD/YPG ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek sağlamayacaklardır.”

Neden 5. maddede PKK için açıkça “yasaklanmış terör örgütü” denirken, 4. maddede PYD/YPG ve FETÖ için “terör örgütü” değil, “örgüt” deniyor? Batının/NATO’nun “masa tuzakları” işte buralardadır.

Ya taraflar memoranduma uymazsa?

Mobilyacıdan bir kanepe bile alsanız, sözleşmede, tarafların uymaması halinde hangi yaptırımların olacağı, sorunun nerede çözüleceği gibi konular olur. Ama memorandumda bunlar yok. Anlaşma kabaca “Türkiye iki ülkenin NATO üyeliğini onayladı, karşılığında da iki ülke teröre desteğini kesecek” şeklinde. Yani bir taraf şartı yerine getirdi, diğeri getirecek… Ya getirmezse? NATO üyeliği düşmüyor nasılsa!

Peki 1. maddede “taraflar NATO Genel Sekreteri’nin kolaylaştırıcılığında mutabık kalmıştır” denildiğine göre, İsveç ve Finlandiya’yı sorumluluğunu yerine getirmeye zorlamak NATO Genel Sekreteri’nin görevi olmaz mı? Olmaz! Çünkü zirveyi dörtlü yaptılar ama memorandumda üçlünün imzası var!

Peki 9. maddedeki “Daimi Ortak Mekanizma” çözüm olmaz mı? Geçiniz, yapılmayacak işin havale edildiği komisyondan ibarettir!

Başından beri önemle belirttik: Mesele, stratejik düzeyde NATO’nun genişlemesi, taktik düzeyde NATO ülkelerinin teröre desteğidir. Türkiye o nedenle veto kartını, İsveç ve Finlandiya’nın teröre desteğini kesme şartına değil, ABD’nin teröre desteğini kesme şartına bağlayarak, NATO’nun genişlemesini önlemeliydi. Bu fırsat kaçtı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Haziran 2022

2 Yorum

Neo-Kautsky: Zizek ve NATO solculuğu

Uluslararası büyük medya tarafından sosyalizmin ve Marksizm’in küresel temsilcisi gibi sunulan Sloven popüler felsefeci Slavoj Zizek, İngiliz gazetesi The Guardian’da, 21 Haziran’da uzun bir makale yayımladı.

Zizek, “Pasifizm, Ukrayna’daki savaşa yanlış yanıttır” başlıklı makalesinde, kendi iki “doğru” yanıtını şöyle vermiş:

1) “Ukrayna silahlandırılmalı.”

2) “NATO güçlendirilmeli.”

Kendisini solculuğun turnusol kağıdı ilan eden Zizek, “Bunu savunmayan gerçek solcu olamaz” diyerek de raconu kesmiş!

NATO solculuğu

Solculuğunu, en sonunda NATO solculuğuna ve NATO’culuğa dönüştüren popüler felsefeci Zizek, makalesinde “NATO sanayi-askeri kompleksine yarayacağı için Ukrayna’nın silahlandırılmasına karşı çıkan” türden solculuğa bile tahammül edemiyor, onları da topa tutuyor.

Oysa, Zizek’in topa tuttuğu solcular bile meseleyi NATO sanayi-askeri kompleksinin para kazanması olarak görerek gerçeği ıskalamaktadır. Çünkü gerçek şudur: Rusya, Ukrayna’dan ziyade, ABD’yle/NATO’yla savaşıyor. ABD, 20 yıldır NATO’yu genişleterek Rusya’yı boğmaya çalışıyordu. Rusya, nefessiz kalacağı noktada, Ukrayna’da, artık NATO’nun genişlemesine dur demeyi seçmek zorunda kaldı.

ABD/NATO medyası bu gerçeği örtebilmek için Donbas’ta sekiz yıldır süren ve 14 bin kişinin öldüğü savaşı yok saymış ve resmi “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı”ndan ibaret bir manzara olarak sunmaya çalışmıştır.

O manzarayla gözleri kör edilenler de, Zizek örneğinde olduğu gibi, en sonunda NATO solcusuna dönüşmüştür.

Yugoslavya’ya da Avrasya’ya da karşı

Aslında Zizek’in “NATO solculuğu” yeni değil. Zizek, geçmişte NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesini de savunmuş, emperyalizmin Yugoslavya’yı bombalar altında adım adım parçalamasını da desteklemişti.

NATO’nun yıktığı Yugoslavya, siyasi bir varlıktan öteydi. Avrasya coğrafyasındaki on binlerce yıllık kavimler med-cezirinin Avrupa’nın ortasında, insanlığın ufkunu genişleten bir bilgelik yumağına dönüşmesiydi. Halkların barış içinde birlikte gelişebileceğinin kanıtıydı, güzel bir örneğiydi.

Yugoslavya örneği, bir Avrasya alt modeliydi. Öyle bir model ki, bir imparator tarafından kurulmamıştı. Tersine imparatorlukla çarpışarak vücut bulmuştu. Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin ilk hedefinin olması boşuna değildi. 

Kusurları yok muydu? Elbette vardı, ama eşitsizlikleri savaşa varıncaya dek derinleştirmek temelinde kurulu Atlantik sistemini aşmanın önemli bir denemesiydi.

Zizek’in Yugoslavya’yı bombalayan NATO’ya övgüler düzmesi de boşuna değil. Yukarıda temel tezini sunduğumuz The Guardian’daki makalesinde Zizek, “Avrasyacılığı, bugünün faşizmi ilan ediyor” nitekim!

Kautsky’den Zizek’e

Zizek, günümüzün Kautsky’sidir. 100 yıl önce Kautsky de savaşın karakterini, hangi sınıfın savaşı olduğunu yok sayıp, Birinci Dünya (Emperyalist Paylaşım) Savaşı’nda, Alman proletaryasını Alman burjuvazisini desteklemeye ve onun çıkarları için savaşmaya çağırmıştı.

100 yıl sonra Neo-Kautsky olarak Zizek, solcuları ABD emperyalizminin savaş aygıtı olan NATO’yu güçlendirmeye, savunmaya, desteklemeye çağırıyor!

Ne yazık ki ülkemizde de renk renk Kautsky’ler, Zizek’ler var. Kimler mi?

Yayıncı Haluk Hepkon 23 Haziran’da sosyal medyada şöyle yazmıştı: “Slavoj Zizek Türkiye’de yaşasa ‘Yetmez ama Evetçi’ olur, Taraf ya da Birikim’de yazardı…”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2022

1 Yorum

Demokratik dünya düzeni

Dünyanın nüfusunun yüzde 40’ına, yüzölçümünün yüzde 25’ine ve GSYH’sinin yüzde 25’ine sahip beş ülkeden oluşan BRICS, 14. Zirvesini yaptı.

Bu beş ülkenin, BRICS sıralamasıyla, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın küresel ekonomideki payının, satın alma paritesine göre çok daha büyük olduğunu da belirtelim: 2020 yılı verilerine göre dünyanın en büyük (Çin), üçüncü (Hindistan), altıncı (Rusya) ve sekizinci (Brezilya) ekonomik güçleri…

Kısacası emperyalist blokun oluşturduğu G7’nin karşısında, BRICS 5’lisi… Dahası, G20’nin karşısında da artık “BRICS Artı” grubu oluşuyor.

Çok taraflılığın ikamesi

Çin’in dönem başkanlığındaki BRICS’in bu yılki teması “Kaliteli Ortaklık Tesis Ederek Küresel Gelişimin Yeni Çağını Kuralım”dı. Başta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, beş ülkenin liderlerinin konuşmaları da bu temanın altını dolduran mesajlarla doluydu.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, açılış konuşmasında dünyanın önüne temel soruları koydu: “Dünya nereye gidecek? Barış mı, savaş mı? Gelişme mi, gerilim mi? Açıklık mı, kapalılık mı? İşbirliği mi, çatışma mı? Bu bizim önümüzde bulunan çağın sorularıdır.”

Xi Jinping, bu sorulara hem açılış hem de sonraki konuşmasında yanıtlar verdi: Hegemonyacılığın, blok siyasetinin ve cepheleşmenin barışı değil, savaşı getireceğini, bu nedenle BRICS’in “çok taraflılığı” ikame etmesi gerektiğini belirtti. Askeri ittifakların (NATO) genişletilmesinin ve diğer ülkelerin güvenliği pahasına güvenlik inşa edilmesinin yanlışlığını vurguladı. Yaptırımların iki ucunun keskin kılıç olduğunu belirterek, Batı yaptırımlarının Batı’yı da vuracağına dikkat çekti. Ekonomik küreselleşmenin kaçınılmaz olduğunu kaydederek, ABD’nin ticaret savaşına karşı çıktı ve bu ülkeye “başkasının yolunu kapamaya çalışan, kendi yolunu kapatır” mesajı verdi.

Yeni dünya düzeni

Ancak BRICS’in 14. Zirvesi kapsamında, geleceğe yön verecek asıl mesaj, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in konuşmalarındaki birbirini bütünleyen iyi ayrı vurguydu:

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, “yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi” oluşturulmasını savundu: “Uluslararası toplumun sıfır toplamlı oyunu terk ederek hegemonyacılığa ve güç politikalarına ortaklaşa karşı çıkması, karşılıklı saygı, adalet, işbirliği ve ortak kazanca dayalı yeni tip uluslararası ilişkileri oluşturup refah ve kader ortaklığı anlayışı içinde barışın ışığıyla dünyayı aydınlatması gerekir.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise “Çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi” oluşturulmasını savundu: “BRICS ülkelerinin, kabul görmüş uluslararası hukuk normlarına ve BM Şartı’nın temel ilkelerine dayanan çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sisteminin oluşturulmasına yönelik birleştirici, olumlu bir yolun geliştirilmesi konusunda, öncülüğünün her zamankinden daha fazla talep edildiğine inanıyoruz.”

Xi Jinping ve Vladimir Putin’in BRICS Zirvesindeki birbirini bütünleyen “yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi” ve “çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi” oluşturulması mesajları, aslında yeni bir dünya düzenine, “demokratik dünya düzenine” işaret ediyor.

‘BIRCS Artı’ ya da ‘Geniş BRICS’

24 Mayıs’ta bu köşede, BRICS Dışişleri Bakanlarının, artık kulübü genişletmeyi konuştuğunu, hatta “genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı” aldıklarını belirtmiştik.

Arjantin, Kazakistan, Endonezya, Tayland, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Nijerya ve Senegal’in “BRICS Artı Diyalogu”na katıldığını yazmıştık.

Oradaki temennimizi vurgulayarak bitirelim: Türkiye, Londra tefecilerine ve New York bankerlerine borçlanma ekonomisi dönemini kapatıp, kamu ağırlıklı ekonomiye dönerek, BRICS içinde yerini almalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2022

1 Yorum

Ukrayna’da AB-İngiltere mücadelesi

Ukrayna ne zaman Rusya’yla müzakereye yeşil ışık yaksa, ya ABD Başkanı Biden ya ABD Dışişleri Bakanı Blinken ya da İngiltere Başbakanı Johnson devreye girer ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski çark eder. 

Bu, daha savaşın ilk günlerinde, Kiev’in “Rusya’nın dört şartını konuşmaya hazırız” mesajı vermesinden sonra da yaşandı, İstanbul’daki müzakereden sonra da…

Neden? Çünkü ABD ve İngiltere bu savaşın bitmesini istemiyor? Çünkü ABD ve İngiltere bu savaşı, birincisi Rusya’ya karşı yeni stratejik hat kurmak için, ikincisi de Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilmek için çıkardı.

ABD-İngiltere ‘uzun savaş’ istiyor

Biraz daha açarsak:

1) ABD, Arktik-Akdeniz stratejik hattı inşa ediyor: Arktik kıyılarından başlayıp, Baltık’ı içeren, Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa’yı kapsayan, Batı Karadeniz’le birleşen, Yunanistan/Ege boyunca Doğu Akdeniz’de Girit’e kadar inen bir hat… 2019’da kabul ettirdikleri NATO Baltık Planı da bu nedenleydi, şimdi İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmaya çalışmaları da bu nedenle…

2) Washington açısından Berlin-Paris ekseninin “stratejik özerklik” hedefinden vazgeçebilmesi, Avrupa’da savaş çıkmasıyla/sürmesiyle mümkün. ABD böylece “stratejik özerkliğin” enerjisi anlamına da gelen Almanya-Rusya bağını kesmeyi ve enerjide kıtayı kendisine mecbur etmeyi hesaplıyor.

Almanya-Fransa müzakere istiyor

Tam da bu nedenle, Berlin-Paris ekseni Ukrayna krizine fren koymaya çalıştı sürekli. Bu krizin sahada bir NATO meselesi olmasını engellemeye çalıştı, Rusya’ya yaptırımlara karşı çıktı, yaptırım uygulamak zorunda kaldığında enerjiyi kapsam dışı tutmaya çalıştı, savaşın uzamasını sağlayacak türden askeri destek vermeye gönülsüz oldu…

Tüm bu süreçte Berlin iç zorluk da yaşadı. Çünkü Scholz’un ayağı frendeyken, Yeşiller gaz pedalına basıyordu. Almanya Başbakanı Scholz, hükümeti sürdürebilmek için sürekli taviz verdi.

Sonuç olarak Almanya ve Fransa, hatta İtalya, kendi çıkarları (sermaye sınıfının çıkarları) gereği, savaşın uzamamasını ve bir şekilde bitmesini istiyor. Hatta Macron, tıpkı Kissinger gibi Ukrayna’nın barış için Rusya’ya toprak vermesi gerektiğini bile savunuyor.

Ukrayna’nın AB üyeliğine yeşil ışık

İşte bu amaçla Almanya Başbakanı Scholz, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve İtalya Başbakanı Draghi, 16 Haziran’da Kiev’e bir çıkartma yaptı.

Üçlünün verdiği ana mesaj, Ukrayna’nın AB üyeliği adaylığına yeşil ışık yakılmasıydı. O yolun ne kadar uzun ve engebeli olduğu ayrı konuydu. Ancak bugün için Ukrayna’ya AB yolunu açık tutmak önemliydi.

Rusya açısından bu, “büyük sorun” değildi. Moskova, Ukrayna’nın NATO üyeliğine karşıydı; AB üyeliğine değil. Nitekim Scholz-Macron-Draghi’nin yeşil ışık yakmasının ardından konuşan Putin “AB, NATO gibi bir askeri örgüt değil. Rusya Ukrayna’nın AB üyeliğine karşı değil” dedi (TRT Haber, 17.6.2022).

İngiliz planı

Almanya-Fransa-İtalya üçlüsünün Kiev ziyaretinin ardından, bir gün sonra Kiev’e giden isim ise İngiltere Başbakanı Johnson’du. Londra, daha önce olduğu gibi, yine Berlin-Paris ekseninin “müzakere” girişimini sabote edebilmenin peşindeydi. Nitekim Kiev yetkilileri, müzakere masasına oturma çıtasını Rusya’nın bozguna uğratılması şartına yükseltti!

Londra’nın tam olarak ne istediğinin ipucunu ise İngiltere’nin yeni Genelkurmay Başkanı Patrick Sanders verdi: “Avrupa’da bir kez daha savaşmaya hazırlanmalıyız.” (Cumhuriyet, 19.6.2022)

“Uzun savaş”ı Washington mu daha çok istiyor, yoksa Londra mı, tartışılır. Zira “AB’nin kaymağını Alman ve Fransız sermayesi yiyor” diyerek birlikten ayrılan İngiltere, Ukrayna krizini fırsata çevirerek Avrupa içinde kendi liderliğinde yeni bir ittifak inşa etmeye çalışıyor. İngiltere, Polonya ve Ukrayna ile kurduğu üçlü “küçük ittifak” çekirdeğini, Arktik/Baltık’tan Türkiye’ye kadar genişletmeye uğraşıyor.

Ki ülkemiz açısından asıl kritik mesele de budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Haziran 2022

2 Yorum

NATO bağını ABD kesmez, Türkiye kesmelidir

Ne zaman Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulasak, karşımıza hep şu argüman çıkar: Türkiye’nin elindeki veto kartı büyük avantaj; dışında olmak yerine içinde olmak lazım.

70 yılda hangi avantajı gördüğümüzün ise tek bir doyurucu yanıtı yok!

Bir de NATO’nun karşısında konumlanarak ortaya atılan bazı tezler var. Örneğin “ABD Türkiye’yi NATO’dan atacak, o nedenle yeni sınır çiziyor; Yunanistan, Ege, Girit, Güney Kıbrıs, İsrail hattı” şeklindeki görüş…

Yeni NATO sınırı

Tartışacağımız görüşle ilgili öncelikle şunu belirtelim: Kuşkusuz NATO’da üye atma mekanizması yok, ancak iş o noktaya gelirse elbette ABD/NATO “hukuku”, kendisi için bir yöntem bulur.

Dolayısıyla tezin bu teknik yanını geçip, esası tartışalım.

ABD Türkiye’yi dışarıda bırakarak NATO’ya yeni bir sınır çiziyor olabilir mi? Yeni NATO sınırı Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail hattı mı olacak?

Doğru, ABD yeni savunma anlaşmasıyla Yunanistan’ı adeta bir “Amerikan garnizonu” haline getirdi; Dedeağaç’tan Girit’e kadar bir askeri yığınaklama yaptı. Doğru, ABD Güney Kıbrıs’a uygulanan yaptırımları adım adım yumuşatarak kaldırma eğiliminde. Doğru, ABD (ne yazık ki AKP’nin onayıyla) 2016’da İsrail’e NATO Genel Merkezi’nde bir daimi ofis verdi.

Peki tüm bunlar “yeni NATO sınırı” anlamına gelir mi?

ABD’nin istemeyeceği tablo

Çözümlemeyi şöyle yapalım: ABD bu “yeni NATO sınırı” ile nelerden vazgeçmiş olur?

1) Türkiye’siz NATO, ABD’nin Karadeniz planının çöp olması demektir; Karadeniz’i NATO gölü yapma hedefinden vazgeçmek demektir. (Ki Türkiyeli NATO’yla bile bunu gerçekleştiremiyor, Ukrayna krizini bu amaçla da kullanmaya çalışıyor).

2) Türkiye’siz NATO, ABD’nin Kafkasya planlarının dağılması demektir. Hattın devamı olarak Orta Asya hedeflerinin de çuvallaması demektir.

3) Türkiye’siz NATO, Rusya–Türkiye-İran işbirliğinin kurumsallaşması ve stratejik ortaklığa ilerlemesi demektir.

4) Türkiye’siz NATO, Türkiye’nin Büyük Avrasya Ortaklığı’nın bir parçası olması demektir.

5) Türkiye’siz NATO, Türkiye’nin ŞİÖ ve BRICS üzerinden yeni dünyaya yazılması demektir.

6) Türkiye’siz NATO, ABD’nin parçalama tehdidiyle Türkiye’yi istediği siyasetlere zorlama olanağını yitirmesi demektir. Zira Avrasya’daki bir Türkiye güçlü savunma olanağına kavuşacaktır.

ABD böyle bir tablo ister mi? Kesinlikle hayır.

ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalı tutma hedefi

ABD’nin Türkiye stratejisini anımsayalım; ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 9 Haziran 2021’de iki maddede özetlemişti:

1) “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.”

2) “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı.”

İşte bu nedenle ABD, Türkiye’siz bir NATO düşünmez; NATO bağı üzerinden Türkiye’yi Batı’da tutabilmeyi sürdürme ve “SüperNATO” türü örgütlenmeler ile Ankara’yı denetleyebilmeyi ister.

Bu nedenle “ABD Türkiye’yi NATO’dan atacak”, “ABD Türkiye’siz yeni NATO sınırı çiziyor” gibi yanılsamalar yerine gerçekçi politikalar izlemeliyiz.

Makası Türkiye tutabilir

Yukarıda 6 maddede özetlediğim “ABD’nin istemeyeceği tablo”, Türkiye’nin ihtiyacı olan tablodur. Türkiye Karadeniz’i, Kafkasları, Orta Asya’nın batı kapısını ABD’ye kapatmalı, Büyük Avrasya Ortaklığı’nın ve yeni dünyanın parçası olmalıdır.

Bunun yolu da Türkiye’nin NATO bağını kesmesinden geçmektedir. 

ABD o bağı kesmez, kesmek istemez, iplikle de olsa tutmaya çalışır. Dolayısıyla o bağın kesilebilmesi Türkiye’ye bağlıdır.

Mehmet Ali Güller

Cumhuriyet Gazetesi

20 Haziran 2022

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın