Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Türk-Rus işbirliğine sabotaj zemini olarak Kazakistan

Kazakistan olaylarını, “Türkiye ile Kazakistan’ın liderlik ettiği Türk Devletleri Topluluğu’na (TDT) karşı bir Rus operasyonu” olarak yorumlayanlar, sadece AKP medyasının kalemleri değilmiş…

Bizzat sarayın içinden de yapılıyor bu değerlendirme. Hem de ne tonda!

Erdoğan’ın danışmanına göre Rus işgali!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İhsan Şener, “15 Temmuz’u Unutturmayacağız” konferansında, Rusya’yı Kazakistan’ı işgal etmekle suçladı: “Türk devletleri, birliklerini yeni oluşturdu. Bu birlik oluştuktan sonra bunların patronajı olarak görülen devletleri Türkiye ve Kazakistan’dır. Gaz parasıdır, pazar ücretlerinin artırılması bahane edilerek bugün Kazakistan işgal ediliyor. 30 yıllık Sovyet boyunduruğundan kurtulmuş, kendi zenginliğine, kültürüne, değerlerine yönelmiş devleti yeniden o sığ, anlamsız cendereye almak istiyorlar. Hayat pahalılığı, petrol pahalılığı işin kılıfıdır. Türk Devletleri Topluluğu kurulduktan sonra buna karşı bir takım menfi süreçler yaşandı.”

Şener’in tüm diplomatik kuralları da hiçe sayarak, valisinden emniyet müdürüne yetkililerin bulunduğu ve kamuya açık bir etkinlikte bu ifadeleri kullanması, bu görüşlerin saray çekirdeği tarafından da paylaşıldığına işaret ediyor. Ancak…

1. Erdoğan’ın başdanışmanının Türkiye ve Kazakistan’ı, TDT’nin “patronajı” ilan etmesi başlı başına vahim bir tutumdur. Bu tür ittifaklarda “patronluk” ilişkisi yoktur. Sarayın zihniyetini yansıtan bu anlayış, ittifak ilişkilerine zarar verir.

2. Kazakistan’ın üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım istemesini “Rus işgali” saymak, sadece Rusya karşıtlığı değil, sonuçları itibariyle Kazakistan karşıtlığıdır da!

3. Rusya’nın Türk Devletleri Topluluğu’ndan rahatsız olduğu için önce Kazakistan’da olaylar çıkmasını sağladığını, sonra o olayları bastırmak için asker gönderdiğini ve ülkeyi işgal ettiğini savunmak, hem gerçeğe aykırıdır ama hem de Türk-Rus işbirliğini hedef almaktadır!

Suriye’deki varlığı tartışmaya açan tutum

Kazakistan olaylarını Rus operasyonu saymak, temelde ABD’nin görüşüdür. Dahası ABD, KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesini de gayri meşru ilan etmektedir. Eş zamanlı olarak, AKP medyasında KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesinin hukuka aykırılığını iddia eden yorumlar yapılmaktadır.

Başdanışman Şener’in görüşü, sonuçları itibariyle, ABD’nin temel tezine paraleldir. Bu çizgi, Türk Devletler Topluluğu’nu, daha oluşumunun başında, Avrasya’da istikrarsızlık üreten bir numaralı kuvvet olan ABD’nin yedeğine sürükler. Oysa Türk devletlerinin, aralarında kendilerine olduğu kadar bütün Avrasya’ya yarar ve istikrar sağlayacak bir Türk devletleri örgütü oluşturması meşrudur. ABD’nin yedeğine düşmüş bir örgüt ise, o meşruiyeti zedeler.

Peki, Kazakistan’ın üyesi olduğu KGAÖ’den asker istemesi üzerine Rusya’nın ve diğer üye devletlerin Kazakistan’a asker göndermesini hukuki bulmayanlar, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını Rusya’ya ve İran’a karşı nasıl savunacaklar? Rusya’nın açıktan, “Bizi Esad davet etti ama siz Suriye topraklarında davetsiz bulunuyorsunuz” demesi mi isteniyor?

ABD’nin Türk-Rus işbirliği rahatsızlığı

Israrla belirtiyoruz: ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in ifadesiyle Washington’un hedefi, Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesini önlemek ve kritik konularda Türkiye’yi ABD safında tutmaktır.

ABD birincisi Libya ve Suriye/İdlib konularını Türkiye ile Rusya işbirliğinin sabote edileceği, ikincisi Ukrayna ve Karadeniz konularını Türkiye’nin ABD safında tutulacağı ve üçüncüsü de Kafkasya-Orta Asya hattındaki gelişmeleri Türkiye ile Rusya’nın çıkarlarını çatıştırıcı alanlar olarak görüyor.

Saray ekibinden yayılan “Türk Devletler Topluluğu’na operasyon ve Kazakistan’da Rus işgali” görüşü, işte tam da ABD’nin istediği gibi Türkiye-Rusya ilişkilerine kama sokma işlevi görüyor.

Tür-Rus işbirliğinin Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde sağladığı başarıyı geliştirmek ve işbirliği alanını Doğu Akdeniz’e da taşıyarak genişletmek varken, Kazakistan üzerinden sabote etmeye kalkışmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına vurulacak bir darbedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2021

1 Yorum

Kazakistan’dan Ukrayna çıkmaz

Kazakistan’daki ayaklanma, birbiriyle mücadele eden iki büyük küresel gücün operasyonu olarak yorumlanıyor: Bir taraf, olayların ABD’nin Rusya’yı hedef alan kadife devrim girişimi olduğunu; diğer taraf ise hem Ukrayna görüşmelerinde ABD’ye karşı güç gösterisi yapmak hem de Türk Devletleri Teşkilatı’nı zayıflatmak için Rusya’nın operasyonu olduğunu savunuyor. Oysa bir büyük gücün, eğer içeride uygun dinamik yoksa, bir başka ülkede, sıfırdan, düğmeye basarak ayaklanma çıkarabilmesi kolay değildir.

Diğer yandan, olayları Rusya’nın eseri gören yorumun dayanaksız olduğu da ortada. Zira Kazakistan’ı karıştırmak Rusya’nın elini ABD’ye karşı güçlendirmez ama Kazakistan’ın karışması, Ukrayna cephesini sağlamlaştırmak isteyen ABD’nin elini Rusya’ya karşı kesinlikle güçlendirir!

Ayaklanmanın zemini

Aralık ayında enerji sektöründe 40 bin işçinin işten atılması, yeni yılın ilk günlerinde Hazar havzasındaki şirketlerde grev dalgası başlattı. Tam da işten atmalar ve grevler sırasında Kazakistan hükümetinin yakıt fiyatlarına yüksek oranda zam yapması, başta işsiz gençler olmak üzere halkın tepkisine yol açtı ve şehirlerde ayaklanma başladı.

Petrol ve doğalgaz ülkesi olan bir ülkede yakıt zamlarına tepki göstermek, elbette halkın en doğal hakkıdır. Nitekim zamlar geri çekildi ve hükümet istifa etti. Yani hedefi bakımından başarıya ulaşıldı. Neden? Çünkü talep haklıydı, hedef doğruydu.

Ancak devamında eylemlerin yöntemi de, hedefi de rayından çıkmaya başladı. Durumdan yararlanmak isteyen kuvvetlerin devreye girmeye yeltendiği anlaşılıyor. Çünkü güvenlik kuvvetlerini doğrudan hedef alan silahlı eylemler, kitle eylemi de halk hareketi de değildir.

İşte bu noktada Batı destekli kimi sözde Kazakistan muhalefet liderlerinin hem de karargâh kurdukları Ukrayna üzerinden “rejim yıkma” hedefi ilan ederek ayaklanmaya yön vermek istemeleri, güneyden ülkeye sızan bazı siyasal İslamcı grupların olaylara dahli, Batı fonlarıyla faaliyet yürüten kimi kurumların devreye girmesi, tipik bir “turuncu darbe” girişimini işaret ediyor.

İç darbe olasılığı

Peki, grevlerle başlayan haklı eylemlerden yararlanmak isteyen ve yönünü, yöntemini, hedefini saptırarak bunu kendi amacı için kullanmaya çalışan sadece ABD-İngiltere ikilisi mi?

Bazı göstergeler, tablonun “iç darbe” şeklinde yorumlanabilmesini de olanaklı kılıyor. Şöyle ki, Devlet Başkanı Tokayev, hükümetin istifasını istedikten sonra, ülkeyi yaklaşık 30 yıl yöneten ve 2019’da istifa eden ama fiilen ipleri hâlâ Devlet Konseyi Başkanlığı ile elinden tutan Nursultan Nazarbayev’in bu “görevini” de üstüne aldı!

Tokayev’in kendi gücünü sağlamlaştırmak için eylemleri fırsata çevirmiş olabilmesi de olası yani. Zaten Kazakistan, feodal faylar üzerinde. Bunu kendileri “üç (büyük-orta-küçük) cüz” diye tanımlıyorlar. Bu feodal tabakaların en üstünde de Nazarbayev ailesi var.Ailenin büyük şirketleri, enerji sektöründeki güçleri, Kazakistan’daki ve Batı’daki büyük malvarlıkları zaten halkın bir bölümünün tepki gösterdiği bir durumdu.

Karışıklık ABD’ye yarar

Sonuç olarak Kazakistan’ın haritadaki yeri, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesi açısından bu ülkeyi çok önemli hale getiriyor. ABD, batısında cephe açtığı Rusya’yı zorlayabilmek için güneyinde karışıklık çıkmasından, çekilmek zorunda kaldığı Afganistan’ın ardından Orta Asya’da problem doğmasından ve Çin’in Kuşak-Yol projesinin güzergahında kaos bulunmasından en memnun olacak ülkedir elbette.

Ancak ABD’nin Ukrayna’dan farklı olarak, Kazakistan’da bu hedeflerine ulaşabilecek ve karışıklığı sürdürebilecek gücü yok. Yani ABD, Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkaramayacak.

Bitirirken halk hareketleri bağlamında şunu söylemeliyim: Doğru hedefi ve programı olmayan, örgütlü bir önderliği bulunmayan halk hareketlerinin amacına ulaşamaması, dış müdahaleyle yönünün sapması, sızmalarla iktidarın karşı-propagandasına malzemeye dönüşmesi ve en sonunda sönümlenmesi yüksek olasılıktır. Örneğin Mısır’da böyle oldu. Süveyş Kanalı başta Mısır’daki yaygın grevler üzerinden yükselen halk hareketi, Mübarek’i yıktı ama eylemlere sonradan katıldığı halde en örgütlü kuvvet olduğu için İhvan tarafından çalındı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2021

1 Yorum

Çözüm çemberin dışında

Krizi incelediğimiz bir makalede sormuştuk: Ekonomik krizin nedeni, mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?

Bu soruyu şu nedenle sormuştuk: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

Birincisi 20 Aralık operasyonu, ikincisi de 31 Aralık-1 Ocak gecesi yapılan zamlar bu sorunun açık yanıtını verdi:

1) İktidar 20 Aralık operasyonu ile mali sermayeyi ve bankaları memnun etti, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin ifadesiyle küçük yatırımcı, yani üç kuruşunu enflasyona ezdirmemek için çare arayan gariban çarpıldı.

2) İktidar 31 Aralık-1 Ocak gecesi yaptığı zamlarla da, yine mali sermaye gruplarının tekelindeki enerji sektörünü memnun etti, krizin faturasını emekçilere kesti.

Çemberin içinde sanayici bile kaybedecek

Bu tablo, çözümün çemberin dışında olduğu gerçeğini bir kez daha önümüze koydu. Çemberin içinde, yani sistem dahilinde, yani 41 yıldır uygulanmakta olan serbest piyasa ekonomi modeli içinde bir çözüm yok.

Sadece emekçiler ve halk için değil, üretici için de, sanayici için de, reel sektör için de artık çember dahilinde bir çözüm yok. TOBB Başkanı’nın bile “Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” diye çıkış yapmak zorunda kalması boşuna değil.

Çemberin içinde kalındığı müddetçe, yani neoliberal sistem içinde yola devam edildiği müddetçe, emekçiler açlığa mahkûm edilecek ama sanayi burjuvazisi de iflasa doğru gidecek!

Çemberin dışında kamulaştırma var

“Serbest piyasa ekonomisine bağlılığını” açıklamalarıyla sürekli teyit eden iktidarın enerji sektöründe yaptığı zam bile, tek başına bir örnek olarak, sistemin dışına çıkılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Enerji sektörünü özelleştiren, ülkeyi 20 parçaya ayırıp kendine yakın gruplara paylaştıran ve bu şirketleri sürekli palazlandıran iktidarın son zam operasyonu ibretliktir: 2021’in son çeyreğinde bu şirketlere elektriğin birim fiyatını 23,76 kuruştan satan iktidar, 2022’nin ilk çeyreğinde birim fiyatı 31,85 kuruşa çıkardı. Yani yaklaşık yüzde 35 zam yaptı. Peki şirketler bunu vatandaşa nasıl yansıtacak? 2021’in son çeyreğinde elektriğin birim fiyatı 91,72 kuruşken, 2022’nin ilk çeyreğinde, ortalama 165 kuruşa çıkarılmış oldu. Yani yüzde 76 zam yapılmış oldu. Devlet şirketlere verdiği elektriğin birim fiyatını yüzde 34 artırırken, şirketler de vatandaşa sattığı elektriğin birim fiyatını yüzde 76 artırmış oldu. Yani devlet de, şirketler de halkın sırtına bindirmiş oldu!

Devletten alınan elektriği vatandaşa dağıtmak için aracılık yapan bu şirketlerin varlığı, “halkçı ekonominin” temel ilkelerine aykırıdır. Başından beri özelleştirmeler, işte bu kazançları oluşturmak içindi. Şirketler kazanabilsin diye de vatandaş elektriğe daha çok ödedi.

Çemberin içindeki çözüm, “devlet şirketlere verdiği elektriğe yüzde 34 zam yaptıysa, şirketler vatandaşa vereceği elektriğe yüzde 76 değil, yüzde 30-40 oranında yapsın” şeklinde olacaktır. Ancak çemberin dışındaki çözüm, devlet ile vatandaş arasındaki bu gereksiz aracılığı kaldırmak, yani kamulaştırmak şeklinde olacaktır. Dahası bunca yıl kazandıkları nedeniyle de, kamulaştırmanın bedelsiz olarak yapılmasını sağlamak şeklinde olacaktır.

Çemberin dışındaki çözüm: karma ekonomi

Bu, Özal-Çiller-Erdoğan iktidarlarının 30 yıldır özelleştirdiği tüm stratejik kurumlar için geçerli olmalıdır: Kâğıt fabrikalarının yeniden açılmasından, santrallerin, limanların, köprü ve otoyolların yeninden kamulaştırılmasına kadar…

Bunlar yapılmadığı müddetçe, Türkiye dışarıdan saman almayı sürdürecek, bacası tüten fabrikalar da hızla kapanacaktır.

Çünkü çemberin içindeki her çözüm, Türkiye’yi daha da borçlandıracaktır. Borcu borçla kapatan bu ekonomi modeli, Türkiye’yi iflasa götürecektir.

O nedenle Türkiye’nin problemi sadece AKP’den kurtulmak değildir, çemberin dışındaki çözümü getirecek, yani karma ekonomi modelini uygulayacak iktidarı oluşturabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2021

3 Yorum

ABD’nin Türkiye politikası ve üç hedefi

Washington’un mevcut Türkiye politikasının temelini, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in ilan ettiği şu iki madde oluşturuyor: 1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

ABD-Türkiye ilişkileri açısından Washington’un hedefini 2022’de de bu iki madde oluşturuyor. Peki bu sahaya nasıl yansıyor?

ABD’nin iki çapası: NATO ve AB

ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalanmış şekilde tutabilmesinin iki temel aracı var: NATO üyeliği ve AB aday üyeliği.

AB aday üyeliği, AKP’nin Türk devletini dönüştürmesinin de aracı olacağı için iktidar tarafından kuvvetle sahiplenildi. Dönüşüm sağlandıktan sonra kullanım değeri olan bir araç olmaktan çıkarıldı. AB açısından da aday üyelik ya da pratikteki anlamıyla “Türkiye’yi kapıda tutma” politikasının kullanım değeri pek kalmadı. AB için Türkiye, Doğu’yla AB sınırları arasındaki tampon ülkedir artık. Türkiye’nin Batı’ya geçmek isteyen göçmenleri tutan konumda tutulması, Brüksel açısından oldukça değerlidir!

AB aracının kullanım değerini kaybetmesi, ABD açısından NATO aracını daha da önemli hale getirmiş durumda. Üstelik bu sadece Ankara için değil, örneğin ABD politikalarına zaman zaman itiraz eden Paris için de geçerli!

ABD’nin üç rahatsızlığı

Gelelim ABD’nin iki temel üzerinden şekillendirmeye çabaladığı üç hedefine… Bu üç hedef, ABD açısından bir inşa değil, inşa olmakta olanı bozma hedefidir: ABD, birincisi Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesini, ikincisi Türkiye-Rusya-İran’ın Astana Platformu’nun kurumsallaşmasını, üçüncüsü de Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesini engellemeye çalışmaktadır.

Bu üç ilişkinin engellenmesi, ABD’nin yukarıda belirttiğimiz iki maddelik politika temelinin gerçekleşmesi içindir. Yani Türkiye’nin, “bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olmasının sağlanması” içindir. Şöyle ki…

ABD açısından Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesi Ukrayna ve Karadeniz stratejisinin, Türkiye-Rusya-İran işbirliğinin kurumsallaşması Ortadoğu, Kafkasya Orta Asya hattındaki planlarının, Türkiye-Suriye normalleşmesi de PYD devleti hedefinin önündeki kritik engeldir.

İşte ABD bu nedenle bu üç ilişkiyi bozmaya odaklanan politik sabotajlar peşindedir.

ABD’nin sabotaj alanları

ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın ve Türkiye-Suriye normalleşmesini önlemenin bir yolu olarak kullanmaktadır. Libya’daki tabloyu yine Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın zemini olarak görmektedir. Karadeniz’deki NATO faaliyetlerini ve yine NATO yükümlülükleri üzerinden inşa olan Türkiye-Ukrayna ilişkilerini Türkiye-Rusya işbirliğini sabote edebilecek konular olarak ele almaktadır.

ABD, İsrail üzerinden etkide bulunduğu Azerbaycan konusunu ve Suriye’deki Türk askeri varlığını, Türkiye-İran ilişkilerini hedef almanın malzemesi yapmaya çalışmaktadır.

Çelişki gibi görünebilir: Suriye’deki Türk askeri varlığı bir yönüyle ABD’nin enerji koridorunu kesmenin aracıdır ama Şam karşıtlığına devam ederek Suriye’de Türk askeri bulundurmayı sürdürmek, aynı zamanda İran’la ilişkilere olumsuz yansıyan ve Türkiye-Suriye ilişkilerini tahrip eden bir durumdur. Dahası, ABD açısından da Rus askerini ve İran milislerini dengeleme fırsatı olarak görülebilmektedir. ABD’nin İdlib’te Türkiye’yi desteklemesi bu nedenledir. İdlib merkezli bu askeri tablonun sürmesi, Washington için aynı zamanda Fırat’ın doğusundaki konjonktürün devam edebilmesi demektir.

Türkiye ne yapmalı?

Bu kısa özet, Türkiye açısından “ne yapmalı” sorusunun da yanıtlarını barındırıyor:

1. Türkiye, Suriye’yle normalleşmeli, İdlib başta bulunduğu alanlara Suriye ordusunun egemen olmasının önünü açmalı, terörle mücadelede işbirliği şartlarına dönmeli.

2. Türkiye, Ukrayna ve Karadeniz politikalarını değiştirmeli. ABD’nin planlı-plansız Karadeniz’de NATO tatbikatları yaparak Rusya’yı kışkırtmasına karşı durmalı. “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusudur” yaklaşımına sıkı sıkıya sarılmalı. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine karşı çıkmalı.

3. Türkiye, Astana Platformu’nun kurumsallaştırılmasına katkı sunmalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ocak 2021

1 Yorum

Son zirve ve büyük dönüşüm

Yeni yılın ilk gününe, eski yılın son zirvesi damga vurdu.

Türkiye saati ile 30-31 Aralık 2021 gece yarısı ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir telefon görüşmesi yaptı. Konu, Ukrayna merkezli ABD-Rusya mücadelesiydi…

10 Ocak 2022’de ABD ve Rusya heyetleri arasında yapılacak “güvenlik garantileri müzakeresi” öncesi, iki lider karşılıklı birbirini tarttı: Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek, kararlıyız” derken, Putin’in yanıtı reste restti: “Sınırlarımıza tahkimat yapılmaması ve NATO genişlememesi açısından yazılı (legal) garantiler vermelisiniz. Yaptırım uygularsanız ilişkiler sona erer.”

Bu son zirve mücadelesinin sonucuna gelince: “Nükleer savaşın başlatılmaması gerektiğini, bunun kazananı olmayacağını” belirten Biden, Putin’e “gerginliği düşürme” çağrısı yaptı!

Güvenlik garantisi görüşmeleri

Rusya yönetimi ABD ve NATO’ya 9 maddelik bir güvenlik anlaşması taslağı önermişti. CRI Türk’te “Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’” başlığıyla incelediğim taslak metni, Moskova’nın iki kırmızı çizgisini, iki olmazını özetliyordu: “Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz. İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez” (21.12.2021).

Washington, bir süre ayak diredi ama bu konuları Moskova’yla konuşmayı kabul etmek zorunda kaldı; tabii masaya kendi “endişelerini” getireceğini belirterek…

İşte yeni yılın ilk ayına ve sonuçlarına göre tüm yıla damgasını vuracak görüşmeler karşılıklı güvenlik garantisi elde etme mücadelesi şeklinde olacak: Görüşmeler 3 formatta; önce 10 Ocak’ta Cenevre’de Rusya ve ABD heyetleri arasında, ardından 12 Ocak’ta Brüksel’de NATO-Rusya Konseyi’nde ve 13 Ocak’ta Viyana’da AGİT Daimi Konseyi’nde ele alınacak.

ABD’nin Ukrayna politikası Avrupa’yı böldü

ABD yönetimi, güvenlik garantisi görüşmeleri nedeniyle, Körfez’e doğu yola çıkmaya hazırlanan uçak gemisi ve eşlik eden savaş gemilerine, Akdeniz’de beklemesi emri verdi. Bunu da “Avrupa’ya güvence” diye açıkladılar. Gerçek mesaj elbette “güvence” değil. ABD’nin hedefi üç görüşme boyunca diplomasiyi askeri güçle desteklemek ve Avrupa’yı ikna etme yolunda güç gösterisi sergilemek.

Şundan: Her ne kadar son zirvede Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek” dese de, Rusya’ya yanıt verecek güçlü bir müttefiki yok!

2021 yılı boyunca ABD, Rusya’ya karşı AB’yi yanına çekmeye çok çalıştı ama bunda başarılı olmadı. NATO’yu da devreye sokarak “Rusya’nın saldırganlığı ve Çin’in meydan okuması” gibi gerçekle ilgisi olmayan tehdit algılamaları dayattıysa da, ABD Berlin-Paris eksenini ikna edemedi. Hatta bu ısrar AB’yi de böldü. Polonya merkezli Doğu Avrupa ABD’nin krizi tırmandırma politikalarına tam destek verirken, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa, özetle şöyle bir sınır koydu ABD taleplerine: “Rusya’ya yaptırım uygulanması ve Ukrayna’ya siyasi destek verilmesi gibi hamleler tamam ama sıcak çatışma riski taşıyacak kadar ileri gidilmesine karşıyız.”

Yeni bir dünya kuruluyor

Yılın son zirvesi böyleydi. Aslında yılın ilk kritik zirvesi de böyleydi. 18 Mart’ta Alaska Zirvesi’nde bir araya gelen ABD ve Çin heyetleri, sert bir müzakere yürütmüştü. Biden yönetiminin işbaşı yaptığı süreçte ABD Çin’e Alaska’da “ayar vermeye” çalışmış ancak beklemediği sertlikte yanıt almıştı. Çin heyeti zirvede saldırgan tutum takınan ABD heyetine “bela istemediğini ama belaya da hak ettiği yanıtı vereceğini” göstermişti.

Bu ilk ve son zirveler, 15 Aralık’ta yapılan Şi Jinping- Putin zirvesinde dile getirilen dönüşümün yansımasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya-Çin ilişkilerinin. 21. yüzyılda devletler arası işbirliği anlamında “örnek” olduğunu savunurken, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de dünyanın “büyük değişim” dönemine girdiğini belirtmişti.

Nedir büyük değişim? ABD’nin emperyalist saldırganlığının dizginlenmeye başladığı ve yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2021

1 Yorum

AKP-Bankalar-JP Morgan üçgeni

Erdoğan’ın “köpüğünü aldık”, Nebati’nin “küçük yatırımcı çarpıldı” dediği 20 Aralık operasyonunun ayrıntıları netleşiyor.

Öyle iddia edildiği gibi Erdoğan’ın “kur korumalı mevduat” açıklamasıyla vatandaş elindeki dövizini bozdurmuş değil. Tersine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre 20-21 Aralık günlerinde döviz hesapları 218 milyon dolar artmış.

Peki bu durumda olan ne?

MB’nin arka kapı satışı

Merkez Bankası (MB) verilerine göre, 20-21 Aralık’ta hiçbir müdahale açıklaması olmamasına rağmen, “arka kapıdan” 7 milyar dolar satılmış! Buna açıklanan 22 Aralık’taki 2 milyar dolar da eklenirse, MB 9 milyar dolarlık satış yapmış demektir. Peki bu dövizi kim aldı? Bu 9 milyarı kamu bankalarının aldığı ve bunu da ekleyerek operasyonda 20 milyar dolarlık satış yaptığı anlaşılıyor (CHP Sözcüsü Öztrak’ın açıklamaları, 27.12.2021 tarihli haber siteleri).

Yani MB ile kamu bankaları arasında bir operasyon işbirliği yapılmış oldu. Tabii iktidarın mimarlığında! Ya özel bankalar?

AKP-Bankalar işbirliği

Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin 20 Aralık operasyonundan iki gün önce, 18 Aralık’ta banka genel müdürleriyle bir toplantı yaptığı, “TL’nin değer kazanımına yönelik bir mekanizma açıklanacağını” bildirdiği basına yansıdı (bloomberght.com, 19.12.2021). Nitekim kimi özel banka yöneticileri, 20 Aralık operasyonu sonrası, tarifsiz mutluluk açıklamaları yapmış, kendilerinin bile akıl edemediği böylesi bir mekanizma için iktidara bol bol teşekkür etmişlerdi.

Daha önce de yazdığımız gibi, mali sermayenin merkezindeki bankalar, “kur korumalı mevduat” ile çifte kazanç elde etmiş; Hazine, bankanın garantörü haline getirilmişti. Sonuçta 20 Aralık operasyonunda mali sermaye sınıfının partisi olarak AKP, gereğini yapmış ve bankaları mutlu etmişti. Peki operasyon AKP-Bankalar işbirliğiyle mi sınırlı?

AKP’den JP Morgan’a danışmanlık izni

JP Morgan’ın da işin içinde olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki, JP Morgan 18 Aralık’ta, yani operasyondan iki gün önce müşterilerine bir mektup yazıyor ve “TL için yeni algoritma emri almayacağını” belirtiyor, “eski emirlerin de en kısa sürede iptal edilmesini” tavsiye ediyordu. Belli ki JP Morgan iki gün sonra olacaklardan müşterilerini uzak tutuyordu!

Bitmedi… Operasyondan bir gün sonra, 21 Aralık’ta Resmi Gazete’de çarpıcı bir gelişme duyuruldu: BDDK, JP Morgan’a Türkiye’de danışmanlık yapma izni veriyordu! Oysa bir süre önce JP Morgan hakkında soruşturma gündemdeydi!

Küresel mali sermaye sınıfının en önde gelen isimlerinden JP Morgan, Türkiye ve benzeri ülkeler için kredi musluğudur, Londra tefecilerine ve New Yok bankerlerine açılan kapıdır. Tüm dünyada, 20 Aralık türündeki büyük para operasyonlarının içinde yer almaktadır. İktidarın daha önceki MB-kamu bankaları arka kapı operasyonları başarılı olmamıştı. JP Morgan’ın 20 Aralık’tan önce TL algoritma işlemlerini iptal etmesinin, operasyonun bu kez başarılı olmasına yaradığı görülüyor.

Feda reel sektörde, kâr mali sektörde

2 Aralık tarihli “AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri” başlıklı yazımızda önemle dikkat çekmiştik: Yılmaz Polat, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla yürüttüğü temasları fotoğraflarıyla belgelemişti. Çeşitli Yahudi etkinliklerine katılan Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı (tele1.com.tr, 30.11.2021). Son olarak Yılmaz Polat, Erdoğan’ın en yakınındaki isim olan İbrahim Kalın’ın bir süredir sessiz sedasız ABD’de olduğunu yazdı (tele1.com.tr, 27.12.2021).

Mercan’ın AKP adına finans kurumlarıyla yaptığı bu görüşmeler mutlaka mercek altına alınmalı. Böylece hem AKP’nin içeride yürüttüğü “dış güçlere karşı mücadele”, “doları dize getirme” gibi propagandanın gerisindeki asıl gerçek açığa çıkar, hem de JP Morgan gibi şirketlerle yapılan işbirliğinin derinliği anlaşılır.

Olayın “üretim ekonomisi” boyutuna gelince… Onu da TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan aktaralım: “Bazı bankaların yüzde 25-30’lar seviyesinde, hatta kredili mevduat hesaplarına 35 civarında kredi faizleri uyguladıklarını duyuyoruz. Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” (28.12.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2021

1 Yorum

ABD’de darbe olasılığı

Üç emekli Amerikan generali, 17 Aralık 2021’de Washington Post’ta “Ordu şimdi 2024 ayaklanmasına hazırlanmalı” başlıklı bir makale yazdı.

Paul D. Eaton, Antonio M. Taguba ve Steven M. Anderson isimli emekli generaller, “ordu içerisinde her şeyi alt üst edecek ölümcül kaos potansiyeli konusunda giderek daha fazla endişe duyduklarını” belirterek, “Amerikalılar ciddi risk altında” uyarısı yapıyorlar. Üç emekli general, 6 Ocak 2021 Kongre baskınının yıldönümü yaklaşırken, bir dahaki seçimde, 2024’te “bir darbe olacağı düşüncesiyle iliklerimize kadar donuyoruz” diyorlar.

Başkomutanın emrini reddeden general

Üç emekli generali böyle düşünmeye iten etkenlerden şu ikisi önemli:

1) Generaller “6 Ocak Kongre saldırısında suçlananların 10’da 1’inden fazlasının hizmet kaydı olduğuna” dikkat çekiyorlar. Doğru, davada yargılanan yaklaşık 700 kişinin 100’den fazlasının gazi ve emekli ordu mensubu olduğu basına yansıdı. Nitekim o tür bir baskının öyle bir Şaman’ın liderliğiyle olamayacağı, organizasyonunda “askeri deneyim” gerektiği ortadaydı.

2) Oklahoma Ulusal Muhafız Komutanı General Thomas Mancino, ABD Başkanı Biden’ın “tüm Ulusal Muhafız üyeleri koronavirüse karşı aşılanacak” emrini reddetti ve başkomutanının eyaletin Cumhuriyetçi valisi olduğunu belirtti!

 Üç emekli general, ayrıca ordu içinde gruplaşmaların/particiliğin arttığına dikkat çekiyorlar ve başa baş geçecek 2024 seçiminde, ordunun, bir bölümünün seçimi kazanacak ve başkomutan olacak kişi yerine seçimi kaybedenden emir alabilecek kadar bölündüğünü belirtiyorlar. Ve askeri çöküşün de iş savaşa yol açacağına dikkat çekiyorlar.

Emekli askerlerin bekleme süresi uzatıldı

Aslında ordu içinde birtakım rahatsızlıkların yaşandığını, küçük çaplı tasfiye ve ön alma operasyonlarının olduğunu Pentagon’un 2022 bütçesine yansıyan bazı ayrıntılardan da anlayabiliyoruz.

Temsilciler Meclisi’nden ve Senato’dan geçen, onay için Biden’ın önüne gelen Pentagon’un 768 milyar dolarlık yeni bütçesinde, emekli askerlerin hükümet üyesi olmak için gerekli bekleme süreleri uzatıldı. Buna göre ABD ordusundan emekli olduktan sonra bir kişinin savunma bakanı olabilmesi için geçmesi gereken süre 7 yıldan 10 yıla, dışişleri bakanı olabilmesi için de 5 yıldan 7 yıla çıkarıldı. Savunma bakanlığı için ek üç yıla, dışişleri bakanlığı için ek iki yıla neden ihtiyaç duyuldu acaba? En önemlisi de bu süre uzatımı, hangi generalleri engellemek için yapıldı?

124 general/amiral bildirisi

ABD ordusu içindeki bölünme işaretlerinden biri de ünlü 124 general ve amiral mektubuydu. 9 Ocak Kongre baskınından ve Biden’ın görevi devralmasından birkaç ay sonra, 12 Mayıs 2021’de 124 emekli general ve amiral, “ulusumuz büyük tehlike içinde” diyerek Biden karşıtı bir bildiri yayımlamıştı.

Seçimleri şaibeli ilan eden ve Biden’ın “fiziksel ve zihinsel durumunu” sorgulayan 124 general ve amiral, Kongre liderlerini de “ABD ordusunu siyasi piyon olarak kullanmakla” suçlamıştı. 124 general ve amiral, ABD’nin Çin’e karşı sertleşmesini, İran’la anlaşmaya dönmemesini ve İsrail’in güvenliğini sağlamasını istemişti.

Felaketi önlemek vatanseverliktir

Trump’ın ABD Genelkurmay Başkanı Mark Miley’ı “vatan haini” ilan ettiği olayı da anımsamalıyız: Org. Miley’in Kongre baskını sürecinde Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştüğü ve Milley’in Çinli mevkidaşına, “iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini” söylediği ortaya çıkmıştı birkaç ay önce. Konu “Amerikan komutanından Çin’e saldırmama güvencesi” denilerek eleştirilmişti.

Miley, Afganistan yenilgisinin konuşulduğu Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde bu telefon görüşmesi sorulunca, ABD Genelkurmay Başkanının görevinin yanlış hesaplamaları önlemek ve gerilimi azaltmak olduğunu belirtmişti. Haklıydı…

ABD’nin Çin’e saldırması tüm dünya için felakettir ve felaketi önlemek Trump’ın iddia ettiği gibi “vatan hainliği” değil, tersine vatanseverliktir!

Son not: Türkiye dahil pek çok ülkede onlarca darbeye imza atan ABD’nin darbe endişesi yaşıyor olması, “büyük dönüşüm” belirtilerindendir.  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Aralık 2021

1 Yorum

Bağımsız Merkez Bankacılığı, FED’e bağımlılıktır

Merkez bankalarının “bağımsızlığı” konusu, 1980’lerde yükselen bir eğilimdir. Bu eğilim, neoliberal sistemin ihtiyacından doğmuştur. Neoliberal sistem Hayek ve Friedman gibi iktisatçıların Keynesçiliğe karşıtlıkları üzerinden şekillenmeye başlayan bir sistemdir. Bir laboratuvar olarak Şili’de, 1973’te yapılan darbeyle ilk kez uygulanmış, ardından 1979’da İngiltere’de Thatcher ve 1981’de ABD’de Reagan iktidarlarıyla uluslararasılaştırılmaya başlanmıştır.

Özetle neoliberalizm, kapitalist sistem içinde gelişmekte olan ülkeleri merkeze bağlamanın önündeki bütün engelleri kaldırmak, yeni yeni sömürgeciliktir. Bunun için gelişmekte olan ülkelerde devletin ekonomi içindeki varlığının ve payının azaltılması, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, finansal sistemin, dış ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gerekmektedir. Kritik konu, piyasada alınıp satılan bir meta olan paranın “gümrüksüz” (vergisiz) girip çıkmasına izin verilmesidir. Böylece sermaye birikimi bakımından tarihsel olarak zaten geriden gelen ülkeler, hiçbir zaman kendi sermaye birikimini oluşturamaz.

Türkiye’nin neoliberalizm yolu

Türkiye ilk olarak 24 Ocak 1980 kararıyla, ikinci olarak da 1989’da doların serbestçe alınıp satılmasının yolunun açılmasıyla, “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programına sokuldu. Ve dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, bu sistemin ihtiyacı olarak, Merkez Bankası’nın (MB) bağımsızlığı konusu bir zorunluluk gibi pompalandı. Bunu, “merkez bankalarının siyasetin etkisinden uzak kararlar alabilmesini sağlama” ihtiyacı diye pazarladılar. Aslında temel hedef, gelişmekte olan ülkeleri, mali bakımdan para politikalarının lokomotifi olan Washington-Londra lokomotifinin peşine dizmekti.

Türkiye bu amaçla 2001 yılında TCMB kanununda değişiklik yaparak, kervana katıldı. 25 Nisan 2001 tarihli 4651 sayılı TCMB kanununda “Banka, bu kanun ile kendisine verilen görev ve yetkileri, kendi sorumluluğu altında müstakil (bağımsız) olarak kullanır” hükmü getirilerek, “kurumsal bağımsızlık” sağlandı.

AKP-MB ilişkisi

2018 krizinden bu yana hem Hazine ve Maliye Bakanlarının hem de Merkez Bankası Başkanlarının sık sık değişmesi ve iktidarın Merkez Bankası’yla ilişkisi, “MB bağımsızlığı” konusunu tartışmaya açtı. Ancak ne yazık ki konu, yukarıda özetlediğimiz esastan ayrı olarak, iktidar ile muhalefet arasında salt “AKP-MB ilişkileri” düzleminde ele alındı, alınıyor…

Kuşkusuz Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için seçimi kurtarma ekonomisi uygulama çabası, haliyle iktisatçıların genelinde “AKP-MB ilişkisine” tepki gösterilmesine yol açıyor; “MB bağımsız olmalı” görüşü, AKP’nin uluslararası mali sermaye güdümündeki ekonomi politikasından korunabilmenin aracı olabilir düşüncesiyle savunuluyor.

Aslında iktidarın yeni ekonomi politikası, ne yazık ki, bu tartışmayı bitirmiş oldu. Zira hükümet, bağımsızlığını savunsa da fiilen kendi politikalarına uyuma mecbur ettiği Merkez Bankası’nı, yeni programıyla fiilen Amerikan Merkez Bankası’na, yani Federal Rezerv Sistemi’ne (FED) bağladı! Merkez Bankası’nın serbest piyasada belirlenen döviz kuruna ek olarak her gün saat 11’de kur açıklaması ve dolar kuruna garantör yapılması, fiilen FED’e eklemlenmektir!

Kimileri bu vahim durumu “aslında kontrollü kambiyo rejimi” diyerek perdelemeye çalışsa da, gerçek değildir. Kontrollü olmasının en önemli ölçütü vergilendirmedir çünkü. Ayrıca Erdoğan defalarca ilan ettiği gibi serbest piyasa ekonomisine bağlıdır, serbest kambiyo rejimi içindedir ve programının esası da dolarizasyondur.

Türk ekonomisi operasyona alanına dönüştürüldü

Yeni ekonomi modeli, bu özellikleri nedeniyle gerçekte küresel mali sermayeye teslimiyet programıdır. Bu modelle Türk ekonomisi küresel mali sermayenin kolayca müdahale edilebileceği hale getirilmiştir; mali sermayenin ve merkezindeki bankacılık sisteminin operasyon alanı haline dönüştürülmüştür.

Tarımı bitirmenin, sanayiyi eritmenin, kamu kuruluşlarını satmanın, sürekli borçlanmanın, borcun faizini ödeyebilmek için yeniden ve yeniden borçlanmanın kaçınılmaz sonucudur bu… Cari fazla adına TL’yi değersizleştirmeleri ve dolara yol verip üç ayda 8 TL’den 18 TL’ye çıkarmaları da, sonra bankacıları memnun edip çifte faiz yoluyla doları bir gecede 13 TL’ye düşürmeleri de, teslimiyetin ve çaresizliğin dalgalı halidir.

Sadece kurun hızlı çıkış ve inişine kilitlenmek, tavşana tutulan projektör gibidir, esası görmemizi engeller. Bize gösterilene değil, gerçekte olana bakmalıyız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Aralık 2021

1 Yorum

Tek devlet, iki para

Resmi adı “Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat” olan yeni model, özetle “kura endeksli örtülü faiz” modelidir.

Faize karşı olduğunu belirten hükümet, bu modelle “iki kere faizci” olduğunu ilan etmiş oldu: Birincisi bankanın TL’ye vereceği faiz, ikincisi de kur farkından ortaya çıkacak örtülü faiz. Birinci faizi banka, ikinci faizi de Hazine ödeyecek.

Hazine ise hepimizin vergileriyle oluştuğu için, ikinci faizi biz ödemiş olacağız.

TL ve $’lı sepet para

“Banka faizi + Hazine faizi” şeklindeki model, kura endeksli olması nedeniyle, para birimi cinsinden aslında şudur: TL + $ farkı. Bu da fiilen TL ile $’ın birlikte “sepet para” olması ve para sistemimizin ikili para sistemine dönüşmesi demektir. (Hatta serbest piyasa doları ile Merkez Bankası’nın her gün saat 11’de açıklayacağı dolar kuru nedeniyle üçlü para sistemidir.)

Bu durum, ölçü birimi ve karşılık değeri olarak TL’nin dışında vatandaşın doları da ölçü birimi olarak kullanması demektir.

Ulusal devletlerin tarihsel oluşumu içinde “vatan”ın ekonomi politikteki karşılığı “ulusal pazar”dır. Ulus, pazarının etrafına gümrük duvarı çeker. Devlete ulus egemendir, pazara da ulusun parası…

Emperyalizmin “yeni dünya düzeni” diyerek “ulusal devletlere” savaş açmasının ve ulusal devletleri etnik ve mezhepsel zeminde parçalara ayırmaya çalışmasının nedeni budur: Tek pazarı bölerek, parçalı pazarlara kolayca egemen olmak.

Serbest piyasa ekonomisi diyerek gümrük duvarlarının indirilmesi de, serbest kambiyo rejimi diyerek emperyalist paranın pazarda yavaş yavaş etkili hale getirilmesi de ondandır.

Erdoğan modelinin üç ana özelliği

Erdoğan’ın 20 Aralık’ta ilan ettiği modelini tanıtırken söyledikleri, aynı zamanda o modelin ana özelliklerini ortaya koyması bakımından önemliydi:

1) “Serbest piyasa ekonomisi”ne bağlılığını bir kez daha teyit etti.

2) “Serbest kambiyo rejimi”nden dönüş olmayacağını ilan etti ve “kontrollü kambiyo rejimi”ni ortaya atanları “sinsilik peşinde koşmakla” suçladı. (Merkez Bankası kambiyo rejimini denetim altına almadan dolar kuru açıklamakla, şimdiye kadar “piyasa kurallarıyla” olagelen dolarizasyonu resmen artık kendisi teşvik edecek.)

3) “İhracata dayalı büyüme” programına devam dedi. (Daha önce belirttiğim gibi, büyüme programları IMF ve Dünya Bankası programlarıdır. Kaldı ki Erdoğan iktidarı devralınca Derviş’in programını sürdürmüştür. Türkiye’nin “büyüme” odaklı değil “gelişme/kalkınma” odaklı “planlı programlara” ihtiyacı var.)

Sorun neoliberal sistem

Erdoğan’ın açıkladığı modelin üç ana özelliği, görüldüğü gibi merkezinde ABD mali sermayesinin bulunduğu neoliberal sistemin bizzat kendisidir.

Nitekim Erdoğan, 24 Ocak 1980’de alınan kararlarla teslim olunan o düzenin son 20 yılının uygulayıcısıdır. O nedenle “2021 sonbahar krizi”, sık sık vurguladığımız gibi, birincisi neoliberal düzenin, ikincisi de “tek adam rejimi”nin krizidir.

Krize çözüm tartışmalarını sadece “tek adam rejimine” indirgemek ve 41 yıllık muhasebe yapmayarak neoliberal düzeni tartışmamak, sadece eksiklik değil, daha sonra yapacağımız yeni kriz tartışmalarının da garantisidir! Neden? Çünkü finansal krizler, neoliberal kapitalizmin doğasının gereğidir. Bu sistem, krizli sistemdir.

Fatura halka kesildi

Sonuç olarak neredeyiz? Krizi “emek-sermaye kavgası” düzleminde incelediğim yazımda sormuştum: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

İşte Erdoğan’ın açıkladığı “iki kere faizci” ve “ikili para sistemli” model, krizin faturasının yine halka kesildiğinin yanıtıdır. Çünkü para sahiplerine kur farkı olarak ödenecek miktar, Hazine’den, yani hepimizin cebinden ödenmiş olacak.

Böylece ne olmuş oldu? Doları üç ayda 8 TL’den 18 TL’ye çıkarıp, bunu bir gecede 13 TL’ye düşürmeyi “büyük başarı” olarak pompalayan iktidar, yine temsilcisi olduğu sınıfı, mali sermayeyi ve merkezindeki bankaları mutlu etti!

Kumarhanede kazanan hep kasa olur, “kumarhane kapitalizmi”nde de banka!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2021

2 Yorum

CHP-TÜSİAD dirsek teması AKP’ye yarar

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun TÜSİAD’a çağrısı ve TÜSİAD’ın o çağrıya uyarak yaptığı açıklama, elbette Yeni Şafak’ın dün manşetten ilan ettiği “Operasyonda ikinci aşamaya geçtiler” anlamına gelmiyor. Ancak bu dirsek teması hem ideolojik olarak, hem de siyaseten CHP’yi sıkıntıya sokacak bir girişimdir.

Öncelikle belirtelim: Ortada bir operasyon yok. AKP ve medyasının hükümetin sorumluluğunu perdelemek için propaganda ettiği “sorumlu dış güçler” kampanyası tutmadı. Öyle ki yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati bile “dışarıdan saldırı yok ama güven sorunu var” demek durumunda kaldı (11.12.2021).

“Dış güçler” propagandasının tutmadığı şartlarda CHP-TÜSİAD dirsek teması, AKP medyası için fırsat oldu; AKP tabanına “bakın iç güçler var” diyebilme şansı buldular. Ancak belirtelim: AKP tabanı da artık “dış güçler”, “iç güçler”, “operasyon” türünden bahanelere pek inanmıyor. Zira tablo perdelenemeyecek kadar ortada. Mesele “dış güçler” ise o dış güçler Türkiye’den katbekat fazla Çin ve Rusya’yla uğraşıyorlar! Krizin iki nedeni var: Neoliberal düzen ve Erdoğan’ın “tek adam” yönetim modeli.

İdeolojik sorun

CHP-TÜSİAD dirsek temasının ideolojik sorun olmasının nedeni şudur:

Erdoğan’ın 20 yıldır kumanda ettiği ekonomi düzeni, gerçekte TÜSİAD’ın mühendisliğini yaptığı ekonomi düzenidir: Neoliberal düzendir.

Türkiye, TÜSİAD’ın adamı olan Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak 1980 kararları ile neoliberal düzene geçti. 41 yıldır o düzen uygulanıyor. Dahası TÜSİAD o düzeni iyi uygulayacağı ve Kemal Derviş’in programını devam ettireceği için AKP’yi destekledi. Şu son döneme kadar da TÜSİAD hep AKP’nin arkasındaydı. Zira zaman zaman dile getirdikleri gibi, TÜSİAD üyesi sermaye grupları en çok AKP döneminde yüksek kârlılığa ulaştılar. AKP’nin siyasal İslamcılığı da, Cumhuriyet’le hesaplaşması da TÜSİAD’ın umurunda olmadı. Yoksulu yoksullaştırma pahasına zengini zenginleştiren düzeni en iyi kim sürdürürse, TÜSİAD onun arkasındadır.

TÜSİAD’ın şimdi sürece itiraz ediyor olmasının tek nedeni var: Büyük sermayenin bile kaldıramayacağı kur dalgalanması oluştu. O nedenle TÜSİAD Erdoğan’dan “genel kabul görmüş iktisat kuralları içinde kalmasını” istiyor.

Peki CHP TÜSİAD’ın düzenine karşı mıdır, değil midir? Bu ideolojik bir sorundur. O neden Kılıçdaroğlu, TÜSİAD’dan AKP’ye tepki göstermesini istemek yerine kendi “krize çözüm programını” ilan etmelidir.

Siyasi sorun

CHP-TÜSİAD dirsek temasının siyasi sorun olmasının nedeni ise şudur:

Kılıçdaroğlu’nun, CHP Genel Başkanı olarak TÜSİAD’a “hükümete karşı konuş” çağrısı yapması, CHP’nin siyasi tarihi açısından 180 derecelik bir dönüştür.

TÜSİAD, 1979 yılında gazetelere verdiği ilanlarla, CHP hükümetini devirme operasyonunun düğmesine basmıştı. CHP hükümetini yıkan TÜSİAD bir yıl sonra 24 Ocak 1980 kararlarını aldırıyor, dokuz ay sonra da o kararların uygulanabilmesinin sopası olan 12 Eylül rejimi başlıyordu.

Böylece Kılıçdaroğlu, gazete ilanları vererek CHP hükümetini devirme operasyonunun düğmesine basan TÜSİAD’dan, 42 yıl sonra AKP’ye karşı “konuşmasını” istemiş oldu!

Neoliberal restorasyon sorunu

Türkiye’nin önündeki sorun sadece Erdoğan yönetimi değildir; Erdoğan’la birlikte neoliberal düzendir. “Neoliberal düzeni Erdoğan’sız sürdürme” politikası Türkiye’yi düzlüğe çıkarmaz. Türkiye 41 yılda ilk kez değil, birkaç kez büyük krizler yaşadı. Çünkü kapitalizm, bir krizler sistemidir.

Türkiye’nin ihtiyacı neoliberal düzenin dışına çıkmak ve karma ekonomi modeline dönmektir. Halkla bu esasta birleşen siyaset iktidar olur ve Türkiye’yi ayağa kaldıracak tedaviyi yapar; TÜSİAD’la yürüyen siyaset ise “neoliberal restorasyon” ile kısa süreli bir pansuman yapar ve Türkiye’yi yeniden yatağa düşürür.

Ve daha önemlisi: TÜSİAD’la yürüyen, Erdoğan’a bir kez daha kazanabilme olasılığı sağlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2021

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın