Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Yedinci sıfır

Yazacak çok dış politika konusu var: AB’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifine karşı ilan ettiği Küresel Geçit Projesi, ABD ile BAE arasındaki F-35 krizi, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ne anlama geldiği, iktidarın “ABD ve Katar’dan garanti aldık” diyerek Doğu Akdeniz’de attıkları geri adıma bir yenisini daha eklemeleri…

Fakat hiçbirini oturup yazmak gelmiyor içimden. Ekonomideki krizin yoksulluğumuzu büyüten hali her şeyin önünde çünkü…

Önce neoliberalizmin, sonra Erdoğan’ın krizi

Komşularla sıfır sorun politikaları nasıl “sırf sorun” doğurduysa, TL’den altı sıfır atma operasyonları da yedinci sıfırı doğurdu. Kuşkusuz TL’deki tüm sıfırlardan sorumlu değiller. Krizin öncelikle kapitalizmin krizi olduğunu, 24 Ocak 1980 kararlarıyla içine girilen neoliberal düzenin krizi olduğunu bu köşedeki ekonomi-politik yazılarımızda önemle belirttik. 41 yıllık rejimin, bir bütün olarak Özal-Çiller-Erdoğan rejimi olduğunu ancak Erdoğan yönetiminin en “neoliberal” yönetim olarak krizi zirveye çıkardığını da belirttik.

Özetle kriz önce neoliberalizmin sonra da 41 yılın yarısında dümende olan Erdoğan’ın krizidir. Ve sayılara bakıldığında Erdoğan, Özal’dan da Çiller’den de daha sorumludur. Erdoğan daha çok özelleştirdi, daha çok yabancılaştırdı, Türkiye’yi daha çok borçlandırdı. Ve Erdoğan’ın döneminde, diğer dönemlere göre çok daha büyük sermaye transferi gerçekleşti.

Ücrete zam yok, indirim var

Tablonun sorumluları, şimdi büyük lütufmuş gibi, asgari ücrete yaptıkları yüzde 50 zam ile övünüyorlar!

Oysa yüzde 50 zam yapmış değiller. Tamam, asgari ücret 2825 TL’den 4250 TL’ye çıkmış oldu ama gerçekte durum tam tersi. Çünkü TL’nin değerini bir yılda yüzde 123 eritip, sonra yüzde 50 zam yapmış oldular sadece. Yani gerçekte ücrete zam yok, indirim var!

2 Ocak 2021 günü 1 dolar, 7,27 TL’ydi. Yazıyı yazdığım 17 Aralık 2021 günü, saat 10.30’da 1 dolar 16,23 TL’ye çıkmıştı. Yani bir yıl daha dolmadan, TL’nin dolar karşısında kaybettiği değer yüzde 123!

Bu şu demek: 2 Ocak 2021 günü 2825 TL’ye 388 dolar alınabilirken, 17 Aralık 2021 günü ancak 174 dolar alınabiliyor! 2825 TL’yi 1 Ocak 2022’den itibaren 4250 TL’ye çıkararak, asgari ücretle 262 dolar alınabilmesini sağlamış oldular sadece. Yani doların hiç artmayacağını varsaysak bile asgari ücret bir yılda, 388 dolardan 262 dolara gerilemiş oldu! Emekçi, güya zam aldı ama gerçekte ücreti 126 dolar erimiş oldu!

Sofradan 183 ekmek azalttılar

Gerçek durum sorgulanmasın diye saraydan “maaşınızı dolarla almıyorsunuz ki” propagandası pompalanıyor. Doğru, emekçiler, ezilenler, en alttakiler dolarla maaş almıyor ama tüm harcamaları dolardan etkileniyor. Zira doların artışı ve TL’nin değer kaybı, benzin ve doğalgazdan başlayarak makarnaya kadar yansıyor.

Olsun, biz AKP’nin asgari ücret yalanını dolarsız da sergileyelim:

1 Ocak 2021 günü ekmek 1,5 TL’ydi. 2825 TL olan asgari ücretle 1883 tane ekmek alınabiliyordu. Ekmek artık 2,5 TL. Ki kısa bir zamanda 3 TL olacağı belirtiliyor. 1 Ocak 2022’de 4250 TL ile, 2,5 TL’den sadece 1700 tane ekmek alabiliyorsunuz artık! Yani bir yıl boyunca ekmeğe hiç zam gelmeyeceğini varsaysak bile, asgari ücret 183 ekmek değerinde azalmış oldu.

Hesabınızı ekmek yerine simitle yaparsanız, erimenin daha da büyük olduğunu görürsünüz. Dileyen makarnayla, ayçiçek yağıyla, patatesle, soğanla, hatta gram altınla da yapabilir.

Özetle TL’den altı sıfır atan AKP, aslında TL’ye yedinci sıfırı eklemiş ve asgari ücrete yüzde 50 zam adı altında asgari ücretlinin sofrasından 183 ekmek eksiltmiş oldu!

O da şimdilik! Ekmeğimizin daha da erimemesinin ilk yolu AKP’den kurtulmak, ikinci yolu da neoliberal sistemden çıkıp karma ekonomiye geçmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Aralık 2021

1 Yorum

Emek-sermaye kavgası

Ekonomik krizin nedeni mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?

Bu sorunun yanıtı şundan önemlidir: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

Asgari ücret tartışmalarını sayılardan kurtararak bu iki soru çerçevesinde ele almalıyız.

Sermaye, faturayı emekçiye kesme peşinde

Politika, kabaca ekonomideki bölüşümün mücadelesidir. Sermayenin ekonomistleri, krizlerde faturanın sermayeye değil emekçiye çıkarılmasının politikasını yaparlar. Bunun en kestirme yolu da asgari ücreti baskılamaktır. Bu amaçla toplumu korkuturlar. “Asgari ücret artarsa enflasyon artar, ekonomi batar” derler. “Asgari ücret artarsa, sermaye sınıfı işçi çıkarmak zorunda kalır, işsizlik artlar” derler.

Teorik olarak elbette bu olasılıklar vardır. Oysa krizin faturasının büyüğünü sermaye ödese, olasılık azalacaktır. Ancak sermayenin ekonomistleri tam da fatura sermayeye değil, bütün olarak emekçilere kesilsin diye bu argümanları dile getirmektedir.

Aslında tabloyu sermayenin ekonomistlerinden daha gerçekçi anlatan doğrudan sermayedir. Bakın ne diyor aynı zamanda patron olan yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati: “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Ama ben bu iş düzelmezse eğer bin çalışanımla beraber bütün varlığımı kaybederim.” Yani “Emekçi altı üstü maaşını ve işini kaybeder, ama ben fabrikamı, şirketimi kaybederim” diyor patron bakan…

İnsan merkezli ve para merkezli çözümler

Ekonominin merkezinden insanı çıkarıp parayı ve sayıları koyanlar, klasik kapitalizm teorileri içinde “asgari ücret artarsa enflasyon artar” diyorlar.

Peki TÜİK’in verilerine göre bile yüzde 21 olan ama gerçekte yüzde 50’lere ulaşan mevcut enflasyonu asgari ücret mi yükseltti? Dışarıdan dolarla saman alınan bir sistemde, asgari ücrete sıfır artış bile yapsanız, enflasyon düşer mi? 128 milyar dolar uluslararası tefecilerin cebine mi, yoksa asgari ücretlinin cebine mi akıtıldı?

Özetle asgari ücreti artırmayıp, milyonlarca insanı bırakın yoksulluğu, açlık sınırının altında çalışmaya mecbur edilirse ve böylece enflasyonun artması engellenirse krizden çıkılmış mı olacak? Emekçilere “aç kal” denilerek hangi ekonomi kurtarılmış olur ki!

Sonuç olarak iki çözüm var:

1) Emek/insan merkezli çözüm: Ekonominin merkezine insanı koyar ve asgari ücrete iyi bir artış yaparsınız. Artacak enflasyonu frenleyecek önlemler de alırsınız. Önlemler kabaca krizin faturasının daha çok sermaye sınıfına kesilmesi şeklindedir. Servet vergisinden sermaye kontrolüne ve dövizin giriş çıkışını vergilendirmeye kadar pek çok önlem alınabilir.

2) Sermaye/kâr merkezli çözüm: Ekonominin merkezine sermayenin çıkarını koyar, kâr azalmasın diye asgari ücrete göstermelik bir artış yaparsınız. Enflasyon belki bir seviyede tutulur ama milyonlarca insan açlık sınırının altına düşer, adım adım sosyal ve siyasal krizler ortaya çıkar.

Sistem dışına çıkma zorunluluğu

Krizden çıkış yok mu? Sistem içinde, neoliberal düzende yok. Hatta sistemden çıkılmazsa, ilerleyen yıllarda büyük yıkım ve parçalanma var.

“Düşük faiz, uygun yükseklikte kur” modeli, sistem dışında değil, sistem içinde bir modeldir. Bu modeli ancak “sermaye kontrolü” ile pekiştirir, giren ve çıkan dövizi vergilendirir, iç pazarınızı korursanız anlamlı olur.

Bu da haliyle sistem dışına çıkmak demektir. Zira neoliberal düzenin özü, sermayenin serbest dolaşımı ve egemenliğidir. Sermaye özgürce dolaşırken paradan para kazanır, borçlandırır, büyüme programı dayatır, zengini zenginleştirir, yoksulu yoksullaştırır, yıkıma götürür…

Sistem dışına çıkmak ve karma ekonomiye dönmek mümkündür. Büyüme programı yerine kalkınma programı ile endüstriyel tarım merkezli üretim modeline geçmek, sanayi hamlesi yapmak, iç pazarı güvenceye almak, ulusal parayı korumak, sermaye/yatırım giriş çıkışlarını şarta (üretim hedefli olacak, kârı belli bir süre dışarı çıkaramayacak vb) bağlamak mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın seçim rehinesi olarak Kavala

Osman Kavala’yı “Gezi’nin finansörü” diye suçlayarak Gezi’yi karalamaya kalkan iktidar, tüm dayanaksızlığına rağmen o iddiasını sürdürüyor. Oysa tersine Kavala’nın Gezi eylemlerinin bitirilmesini savunan konumda olduğuna dair pek çok tanık var!

Dahası iktidar Kavala için “Soros’un adamı” diyerek Gezi ile Soros arasında bir bağ kurmaya çalışarak da Gezi’yi karalamaya çalışıyor. Oysa Soros’la masaya birkaç kez oturan da, Soros’un has adamı Can Paker’i yanı başında tutan da, Soros’un politikalarını uygulayan da Erdoğan’dır!

Erdoğan’ın taktiği

Üç sembolik isim: Rahip Brunson, Deniz Yücel, Osman Kavala…

ABD Başkanı Donald Trump istedi, Erdoğan “asla içeriden çıkamayacak” dediği Brunson’u serbest bıraktı; Almanya Başbakanı Angela Merkel istedi, Erdoğan “asla içeriden çıkamayacak” dediği Deniz Yücel’i serbest bıraktı, ancak AİHM “Kavala tahliye edilmeli” kararı aldı, Erdoğan uygulamıyor!

Üstelik Erdoğan sanki AİHM AB kurumuymuş gibi meseleyi bir Türkiye-AB mücadelesi haline getiriyor! Oysa AİHM’i de AB’yi de Türkiye’de en iyi bilen Erdoğan’dır; üç kez AİHM’e başvuran siyasetçi ve AB kararlarını Türkiye’de en iyi uygulayan başbakan olarak… (Türkiye’nin de üyesi olduğu 47 üyeli Avrupa Konseyi ve AİHM başka, 27 AB ülkesinin yürütme organı olarak AB Konseyi başkadır.)

O zaman neden Erdoğan AİHM’in kararını yerine getirmiyor? Brunson ve Yücel örneklerinden hareket edersek; ya Avrupa Kavala karşılığında iktidara bir kazanç vermediği için, ya da verilen kazanç yeterli gelmediği için veya…

Bir olasılık da şudur: Erdoğan iç, dış, ekonomi tablolarının bu kadar kötü olduğu şartlarda gireceği bir seçimde, “Batı’yla mücadele eden lider” görüntüsü verebilmek için Kavala’yı kullanmak istiyor. “Gezi eşittir Kavala eşittir Soros eşittir Batı” diyerek tabanının erimesini durduracak seçim malzemesi üretmek istiyor; Batı karşıtlığı üzerinden milliyetçi/ulusalcı müttefiklerini yanında tutmak ve cepheyi genişletmek istiyor.

Öte yandan sınıfı nedeniyle Kavala’nın durumu, iktidarın iş dünyasına verilen mesajı anlamına da gelmektedir.

Başyargıç cumhurbaşkanı

Dikkat ederseniz “Trump istedi, Erdoğan Rahip Brunson’ı bıraktı” gibi hukuka aykırı cümleler kurdum yukarıda. Ne yazık ki tablo tam da öyle olduğu için, ABD Başkanı Turmp, Rahip Brunson’u Beyaz Saray’a davet ettiğinde kameralar önünde kendisini serbest bıraktığı için Erdoğan’a teşekkür etmişti!

Hukukumuzun özetidir, geldiği yerdir…

Ancak sürmektedir: Kılıçdaroğlu’nun “Devleti FETÖ’ye teslim eden kişinin adı Erdoğan’dır” dediği TBMM Grup konuşmasına İstanbul Anadolu 3. Sulh Ceza Hakimliği yayın yasağı koyabilmektedir! Ana muhalefet partisi liderinin kürsü dokunulmazlığı artık yoktur…

Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları uygulanmamaktadır.

Yürütme, yargıyı egemenliği altına almış ve istediğini tutuklar, istediğini pazarlıkla serbest bırakır hale gelmiştir. İktidar sayısız dayanaksız hakaret davası açarak muhalefeti baskılar, kısacası toplum üzerinde istediği gibi yargı kılıcı sallar hale gelmiştir. Bu, hem simit fiyatının 3.5 TL olmasının nedenlerinden biridir ama hem de sonuçları bakımından ondan bile önemlidir.

Bağımsız yargı inşa sorunu

Peki Kılıçdaroğlu’nun “İktidara geldiğinizde Demirtaş serbest bırakılacak mı?” sorusuna verdiği “Selahattin Bey de, Osman Kavala da, haksız yere içeride yatan bir sürü askeri öğrenciler var, onlar da, avukatlar da hepsi çıkacak” demesi, Erdoğan’ın yanlışının tersi ve düzeltilmesi midir? Ve de doğru mudur?

Değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı bir partinin tutukladıklarını diğer partinin serbest bırakması değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yargıçların adil karar verebilmesini sağlayabilmek için bağımsız yargıyı inşa etmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2021

3 Yorum

Emperyalizmin ‘liberal demokrasi’ maskesi

Demokrasi, en kaba anlamıyla halk yönetimi demektir. Ülkemizin kurucu felsefesi içinde “halkçılık” diye kavramlaştırılmıştır.

Elbette halkın yönetime ve karar alma süreçlerine ne kadar dahil olabildiği, hatta kimlerin halk olup olmadığı, tarihselliği içinde incelenmesi gereken bir konudur. Kaldı ki demokrasi konusunda günümüzde bile bir standart, bir ortak ölçü yoktur.

Demokrasi: Yönetime dahil olma mücadelesi

Örneğin eski çağlarda kölelerin, kadınların ve gençlerin karar süreçlerine dahil edilmediği antik demokrasiler de vardır; mülksüzlerin karar süreçlerine dahil edilmediği parlamentolu monarşi demokrasileri de, hatta yakın bir zamana kadar kadınların karar alma süreçlerine alınmadığı burjuva demokrasileri de…

Yine demokrasi, egemenliğin gökten yere iniş biçimleri bakımından da tarihsel süreçlerde farklılıklar gösterir. Antikçağda, Roma’da yönetme yetkisi tanrısaldır; halk aracılığıyla yöneticiye aktarılar. Ortaçağda yönetici, tanrının yeryüzündeki gölgesidir; tanrı adına yönetir.

Yine demokrasi, halkın yönetime katılımının şekli ve düzeyi bakımından da tarihsel süreç içerisinde farklılıklar gösterir. Halkın temsilcilerinin yer aldığı parlamentoların ortaya çıkması ve hükümdarların gücünü, iktidarını sınırlandırma mücadeleleri, demokrasiyi geliştirme mücadeleleriydi.

‘Demokrasi eşittir liberal kapitalizm’ aldatmacası

Temsili yerine doğrudan yönetime katılma açısından zirve ise 1871 Paris komünüydü. Kanlı bastırıldı ve liberal-temsili demokrasi yaygınlaştı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da “demokrasi eşittir liberal kapitalizm” algısı oluşturuldu. Egemen görüşe göre gerçek demokrasi kapitalist üretim biçimi içinde ve liberal-temsili rejimde olasıydı! SSCB’nin dağılması da liberal demokrasinin zaferiydi!

Elbette doğru değildi. Sosyalist demokrasi, tüm iddiasıyla tarih sahnesindedir hâlâ…

Temsilcilerin varlığı üzerinden toplumu siyasetin dışına iten ve devlet ile toplum arasındaki mesafeyi açan liberal demokrasi ile toplumun siyasallaşmasını hedefleyen, siyaseti kamusallaştıran ve yönetime doğrudan katılımı hedefleyen sosyalist demokrasi anlayışı arasındaki mücadele sürüyor, sürecek…

Liberal demokrasinin en geri biçimi de ne yazık ki ülkemizde de uygulanan biçimidir: Demokrasinin sandıktan ibaret olduğunun savunulduğu, halkın beş yılda bir sandığa gidip “profesyonel yöneticiyi” seçtikten sonra siyasetle işinin bittiği, siyasetin sadece siyasetçiler tarafından yapılacağının dile getirildiği anlayış…

Kuşkusuz Lenin’in belirttiği gibi sınıflı toplumlarda “saf demokrasi” yoktur, sınıf demokrasisi vardır. O nedenle temel mesele, hangi sınıfın yönettiğidir, devlete hangi sınıfın kumanda ettiğidir, mülkiyetin kime ait olduğudur…

Emperyalist burjuva sınıfın demokrasisi

Bir köşe yazısı için çok uzun ama kavramın incelenmesi bakımından kısa bile denilemeyecek kısalıktaki bu girişi, ABD Başkanı Joe Biden’ın düzenlediği “Demokrasi Zirvesi” konusunu değerlendirmek için yaptık.

Evet, son tahlilde Biden’ın “demokrasi zirvesi” de emperyalist sınıfın demokrasi anlayışının egemen olduğu bir zirvedir. Öyle olduğu için de emperyalist ABD’nin hasım olarak gördüğü Çin ve Rusya zirveye çağrılmamıştır. Türkiye’nin çağrılmaması ise Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların sonucudur elbette.

Diğer yandan 193 ülkeden 110’unun çağrılı olduğu zirveye katılan ülkelere bakılırsa, Biden’ın demokrasi zirvesine katılım için belirlediği ölçü, Batı tipi liberal demokrasi bile değildir. Nedir peki?

ABD, kendi sisteminde hegemonyasını kabul eden ya da edecek olanları zirveye çağırmıştır. Hedefi, büyük küresel mücadelesi için dünyayı iki kampa ayırmaktır. Çin ev Rusya’ya karşı demokrasi çatısı altında bir “dünya bloğu” oluşturabilme peşindedir.

Zirve demokrasiyle ilgili değil

Kısacası “demokrasi zirvesi”nin demokrasiyle bir ilgisi yoktur, emperyalizmin çıkarlarıyla ilgilidir. Tıpkı demokrasi ve insan hakları diyerek Yugoslavya’yı parçalamaları, Afganistan ve Irak’ı işgal etmeleri ve Suriye ile Libya’ya saldırmaları gibi…

Liberal demokrasi, emperyalist kapitalizmin maskesidir: ABD’de en zengin yüzde 1’in servetinin, yüzde 50’nin servetinin toplamını aşması ve yoksulların sayısının 45 milyona çıkması ise o maskenin düşmekte olduğunun göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Aralık 2021

3 Yorum

Katar’ın güvenliğine imza, Karadeniz’in güvensizliğine dava

AKP iktidarı Türkiye’yi Körfez emirlikleri için fırsat kapısı haline getirdi. Öyle ki, Katar Dışişleri Bakanı es-Sani, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında gayet açık bir şekilde “Türkiye’nin yaşadığı ekonomik zorluklardan çıkacak fırsatlara baktıklarını” söyleyebildi!

Askerden sonra polis de Katar’a

Ortak basın toplantısı sırasında bir gazetecinin Çavuşoğlu’na “Katar’a mali destek talep etmek için mi geldiniz?” diye sorması ve bu sorudan sonra TRT’nin canlı yayını kesmesi tabloyu yeterince özetliyor. O özet şudur: AKP para arıyor; Katar ve BAE ise bu fırsat karşılığında satın alabilecekleri kârlı ve ucuz kuruluş… Ek olarak Katar güvenlik de satın almak istiyor.

AKP’nin açtığı askeri üssün devamı değil sadece Katar’ın talebi; ondan da fazlası. Emir, Katar’da düzenlenen 2022 Dünya Kupası finallerinde Türk polisinin görevlendirilmesini de satın aldı. Finaller boyunca 3 bin 250 Tük polisi Katar’da görevlendirilecek (Hürriyet, 8.12.2021).

Katar’ın güvenliğini Türkiye’yle eş tutan anlayış

Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan Katar’da aynen şöyle söyleyebiliyor: “Katar’ın güvenlik ve istikrarını kendi ülkemizinkinden ayrı tutmuyoruz.”

“Stratejik müttefiklikte” bile müttefikinizin güvenliği sizin güvenliğinizle eş önemde değilken, Erdoğan’ın eş tutabilmesi, ekonomi krizinin çaresizliğidir. Dövize, dolara ihtiyaç, Katar’ın güvenliği ile Türkiye’nin güvenliğini eşitlemiş oldu iktidar katında!

Benzerini Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da dile getirdi. “Katar ve Türkiye, kederde ve kıvançta bir ve beraber olan iki ülkedir” dedi (5.12.2021).

Oysa çok değil, 24 saat önce Katar Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı pozisyon almıştı. Katar Petrolleri, Amerikan ExxonMobil ile birlikte Rumların 5. parsel ilan ettiği bölgede doğalgaz arayacaktı. Türk Dışişleri ise bunu kınıyordu.

Yalnız tepki “güvenliğini kendi güvenliğimizden ayrı tutmadığımız” Katar’a değil, Rumlaraydı. Türkiye, lisans verdiği için Rumları kınıyordu, o lisansı alan Katar’ı değil!

Montrö Sözleşmesini savunmaya dava

Katar’ın güvenliği AKP nezdinde Türkiye’nin güvenliğinden ayrı tutulmazken ve AKP iktidarı, Katar’ın güvenliği için Türk askeri ve polisi seferber etmişken, içeride bir başka gelişme yaşandı eş zamanlı…

104 emekli amiralin Monrtö Sözleşmesinin önemiyle ilgili kamuoyunu bilgilendiren metni, 180 sayfalık bir iddianameye konu edildi ne yazık ki. Erdoğan’ın talimatıyla başlayan kampanyanın sonucunda hazırlanan iddianame, “emekli amirallerin TSK mensuplarını hükümete karşı harekete geçirme amacı güttüğünü” iddia ederek, haklarında 12 yıl hapis istiyor!

Bu sadece bir hukuk faciası değildir; ondan öte, Türkiye’nin kuruluş/inşa anlaşmalarını savunmayı cezalandırma çabasıdır, sonuçları itibariyle Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili sözleşmeleri savunmayı suç kapsamına alma girişimidir!

“Katar’ın güvenliğini Türkiye’nin güvenliğinden ayrı tutmuyoruz” diyen iktidarın, Karadeniz’in ve Türkiye’nin güvenliği bakımından kritik önemde olan Montrö Sözleşmesini savunan bir kamuoyu bilgilendirme metnini cezalandırmaya çalışması ibretliktir.

Hele de ABD’nin Ukrayna ve Karadeniz cephesi üzerinden Rusya’ya geniş çaplı düşmanlık yürüttüğü şartlarda. Zira Montrö Sözleşmesi, Karadeniz’in güvenliği bakımından Türkiye ve Rusya’nın da güvenliğinin teminatıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2021

2 Yorum

Atatürk modelini yıkan Çin modeli kuramaz

Erdoğan’ın “Çin böyle büyümüş. Biz pazara daha yakınız, onlardan daha avantajlıyız” (Hürriyet, 3.12.2021) demesi yeni bir tartışma başlattı: Türkiye Çin modeline mi geçecek?

Erdoğan’ın mevcut ekonomi-politiği şu: 1) Enflasyondan düşük faiz vererek dolarizasyoncu. 2) “Düşük faizle banka kredisi alın” diyerek borçlandırmacı. 3) “Serbest piyasaya bağlıyız” sözü vererek neoliberalizme teslim. 4) Gelişmeci/kalkınmacı değil büyümeci.

Gelişmeci – büyümeci farkı

Bu “gelişmeci/kalkınmacı değil büyümeci” konusu üzerinde durmalıyız. Büyümecilik gerçekte IMF ve Dünya Bankası programıdır. Neoliberal sistemde ekonomiler büyümeyi hedefler; öyle ki ülkeler büyür ama gelişmez veya kalkınmaz. Gelişmeci/kalkınmacı ekonomi, öncelikle mutlaka iç pazara dayanır ve iç pazarın genişlemesini hedefler. Erdoğan ise sürekli dış piyasadaki dalgalanmaların nefesini ensesinde hissedecek ihracata ve ucuz işgücüne dayalı bir model öneriyor. Çin her ne kadar ihracatçı bir ekonomi gibi görünse de, iç pazarı güçlendirme çizgisi esastır.

Bu, bırakın Türkiye gibi ülkeleri, neoliberal sistemin merkezi olan ABD’de bile böyledir. ABD’de geçen yıl en zengin yüzde 1’in serveti, ilk kez yüzde 50’nin servetini geçti! Kısacası ABD’den Türkiye’ye kadar, neoliberal sistem içindeki ülkelerde büyüme vardır ancak varsılın varsıllaştığı, yoksulun yoksullaştığı bir büyümedir bu…

Dolayısıyla Erdoğan’ın büyüme için Çin örneği vermesi üzerinden etraflı tartışmaya gerek yok; zira Erdoğan Çin’i zaten yanlış anlamış! Çünkü Çin büyümeci değil, gelişmeci/kalkınmacıdır.

Avrupa pazarında Çin’in yerini almak

Erdoğan’ın Çin örneği vermesi üzerinden yürütülen tartışma, şu bakımdan da yanlış yürütülüyor. Erdoğan bir ekonomi modeli olarak Çin’e benzemekten bahsetmiyor; pazara yakınlığı avantaja dönüştürerek Çin’e rakip olmaktan bahsediyor. Özetle, ABD’nin Çin’le ticaret savaşı kapsamında baskıladığı Avrupa pazarı için Çin yerine Türkiye’yi üretim üssü haline getirmeyi savunuyor Erdoğan.

Türkiye elbette üretmeli, AKP’nin bitirdiği tarımı yeniden devlet desteğiyle ayağa kaldırmalı, AKP’nin zayıflattığı sanayide yeniden devlet destekli hamle yapmalı, Türkiye-Suriye sınırında GAP’ı güncelleyerek endüstriyel tarım merkezi inşa etmeli…

Ancak Erdoğan’ın bahsettiği bu değil. Ne peki? AKP’yi yakından izleyen Prof. Dr. Emin Gürses’ten aktaralım: “Almanya artık üretim üssü olarak Çin’den uzaklaşıyor. Bütün Avrupa ülkeleri Çin’den uzaklaşıyorlar çünkü Amerika’nın baskısı var. Almanlar açıklama yaptılar, ‘Üretim üssü olarak Türkiye’yi seçeceğiz’ diyorlar. Amerika da ‘Polonya’da üretim yapın’ diyor. Almanlar, ‘Ben Türkiye’nin altyapısını bilirim, Polonya’da yapamam’ diyor” (Sputnik, 22.11.2021).

Yani Erdoğan’ın Çin’i örnek vermesi, Çin’i bir model olarak izlemek anlamında değil, Avrupa pazarı için Çin’le rekabet etmek anlamındadır. Erdoğan, Gürses’in işaret ettiği ABD-Çin ticaret savaşından yararlanarak, ekonomiyi “sistem içinde” düzeltmeyi hedeflemektedir.

Son sosyalist devlet

Kaldı ki Çin modeli, belli ölçülerde Atatürk/Cumhuriyet modeline benzemektedir zaten. Anımsayın, TBMM’den özelleştirme yasası geçtiği gün, Başbakan Çiller “son sosyalist devleti yıktık” diye mutluluğunu açıklamıştı.

O nedenle Çin ve Atatürk modelleri, Erdoğan’ın modelinin tam tersidir. Çin ve Atatürk modellerinde kamu iktisadi teşekkülleri vardır; tersaneler, enerji santralleri, limanlar, fabrikalar vardır. Erdoğan modeli ise Özal-Çiller modelinin devamı olarak kamu iktisadi teşekküllerini satma modelidir.

Diğer yandan “Erdoğan Çin’i örnek aldı” diye sevinildiği şartlarda, BAE ve Katar’a Varlık Fonu içindeki kamu iktisadi teşekküllerinden satılmaya çalışılıyor olması bile, konunun bir modeli örnek almak olmadığını, o modelle rekabete işaret edildiğini ortaya koymaktadır.

Son söz: Atatürk modelini yıkan Çin modeli kuramaz. Çin’i örnek alan, öncelikle limanlarımızı, santrallerimizi, enerji şirketlerimizi, ormanlarımızı satmayı durdurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Aralık 2021

1 Yorum

İsrail-BAE alt düzeni

Ukrayna merkezli krizin büyütülmeye çalışılmasından Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Türkiye açılımına; Tayvan konusunun kışkırtılmaya çalışılmasından Karadeniz’deki askeri faaliyetlere; İsrail, BAE ve Bahreyn üçlüsünün ortak Hanuka bayramı kutlamasından iktidarın ilan ettiği “kontrollü normalleşme” politikasına kadar ülkemizi, bölgemizi ve dünyamızı ilgilendiren gelişmeleri çözümleyebilmek için küresel güçlerin mücadelesine ve inşa edilmeye çalışılan üst ve alt düzenlere mercek tutmak gerekiyor.

ABD-İngiltere üst düzeni

ABD-İngiltere ikilisi, bir “üst düzen” inşa etmeye çalışıyor. Bu üst düzenin üç önemli merkezi var:

1) Pasifik merkezi: ABD ve İngiltere, Avustralya ile birlikte AUKUS isimli yeni bir ittifak kurdu. Üçlü anlaşmanın merkezinde “nükleer denizaltılar” var. Washington ve Londra’nın hedefi, Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmek.

2) Karadeniz merkezi: ABD ve İngiltere, Rusya’ya karşı “Karadeniz’i NATO gölü” yapma hedefli bir operasyon yürütüyor. Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa üzerinden Karadeniz’e inen ve Kafkaslara uzatılmaya çalışılan bir hat inşa etmeye çalışıyor. Washington ve Londra’nın son bir yıldır Karadeniz’de gemileri ve uçaklarıyla sürekli Rusya’yı kışkırtmaya çalıştığını görüyoruz.

3) Ortadoğu merkezi: ABD ve İngiltere, Körfez petrol ve gazını, İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak bir hat inşa ediyor.

Bu üst düzen girişimi, görüldüğü gibi tarihsel iki büyük deniz gücünün, ABD ve İngiltere’nin Asya karasını çevreleme çalışmasıdır. Çin ve Rusya ikilisi Baltık, Karadeniz ve Akdeniz ile Hint ve Pasifik okyanusları üzerinden kuşatılmaya çalışılmaktadır.

Körfez’i Akdeniz’e bağlama operasyonu

ABD-İngiltere ikilisinin üst düzenin Ortadoğu ayağının altında ise İsrail-BAE ikilisinin yürütmeye çalıştığı bir alt düzen kurma çabası var…

Öncelikle ABD ve İngiltere ikilisinin Körfez petrol ve gazını, İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak bir hat inşa etmesinin üç hedefine bakalım. Washington ve Londra bu hat ile;

1) Avrupa’ya enerji tedariki sağlayarak Rusya’nın etkisini kırmayı,

2) Arap barışıyla İsrail’in güvenliğini sağlamayı,

3) Mısır-Körfez-İsrail işbirliğiyle bölgeyi Washington-Londra ekseninde tutmayı hedefliyor.

Bu amaçla Körfez’den İsrail’e boru hattı döşeniyor; Doğu Akdeniz’deki Mısır, İsrail ve Kıbrıs rezervlerine Körfez rezervleri eklenmeye ve böylece Avrupa’nın ihtiyacı için önemli oranda enerji tedariki oluşturulmaya çalışılıyor.

Körfez ve Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs-Girit-Avrupa hattı ile taşınması hâlâ yüksek maliyetli. Bu nedenle siyasi sorunlara rağmen Kıbrıs-Türkiye-Avrupa şeklindeki ekonomik yol hâlâ olası.

Bunun hayata geçebilmesi, İsrail-BAE normalleşmesi ile Ankara’nın “kontrollü normalleşme” hamlesinin kesişiminin ortaya çıkaracağı ekonomik kazanç ağırlığına bağlı…

Daha büyük borç bulma ihtiyacı

2017 yılında Crans Montana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinde AKP iktidarının taviz verebileceği konuları masaya koymuş olmasından AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın IMF ve Dünya Bankası başkanları ile Yahudi finans kuruluşu yetkilileriyle yaptığı görüşmelere ve hatta BAE’nin krizdeki Türkiye’nin Varlık Fonu’ndan alacağı hisseler karşılığında getirmeyi vaat ettiği fona kadar pek çok gelişme, çok boyutlu hamlelerin sürdüğüne işaret ediyor.

Özal-Çiller-Erdoğan neoliberal düzeninin geldiği yer işte burasıdır. Borcu borçla kapatmaya çalışarak iktidarı sürdürebilmenin sonu, daha büyük borç için daha fazla ekonomik ve siyasi bedel demektir ne yazık ki…

Bu bile tek başına Türkiye’nin ekonomik çıkışını sistem içinde değil, sistem dışında yapması gerektiğini resmetmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2021

1 Yorum

AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri

Daha önceki incelemelerimizde üç temel tez ortaya koyduk:

1) AKP’nin “ekonomi kurtuluş savaşı”, “neoliberal düzenden kurtuluş” değil, “neoliberal düzene teslimiyet” içinde iktidarını sürdürebilme manevralarıdır.

2) Ekonomiyi düzeltmek isteyen, işe 24 Ocak 1980 kararlarıyla hesaplaşarak başlamalıdır. Ulusal parasını neoliberal düzenin dalgalı kuruna çapalayan hiçbir iktidar ekonomiyi düzlüğe çıkartamaz; 41 yıldır olduğu gibi döviz arar, borçlanır, borcu borçla çevirmeye çalışır…

3) AKP, küresel mali sermayenin gelişmekte olan ülkeleri kontrol etme kurumları olan IMF ve Dünya Bankası’nın istediği gibi büyümecidir, gelişmeci değil. Ekonomik gelişme için büyüme gereklidir ama her büyüme ekonomik gelişmeye yol açmaz. Gelişme olmayınca da küresel sermayeye kafa tutulamaz. (Çin, büyümenin sağladığı en geniş olanakları gelişmeye seferber ettiği için Çin’dir. Türkiye ise bırakın büyümenin olanaklarını seferber etmeyi, kendi parasını ve pazarını bile koruyamamaktadır.)

AKP’nin IMF-Dünya Bankası temasları

Nitekim AKP’nin mevcut ekonomi politikasının da, hiç de öyle iktidar cephesi medyasının savunduğu gibi “dış güçlerle” mücadele anlamına gelmediği görülüyor.

Tele1’in kıdemli Washington temsilcisi Yılmaz Polat’ın son aktardıkları, AKP’nin ekonomi politikasının iddia edildiği gibi tefecileri telaşa düşürmediğini, tersine tefecilerin ellerini ovuşturmasına neden olduğunu ortaya koyuyor.

Polat, “Türk ekonomisi ‘Yahudi lobisine’ emanet” başlıklı yazısında, AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla geçen haftayı çeşitli Yahudi etkinliklerine katılarak, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yaptığını belirtiyor (tele1.com.tr, 30.11.2021).

AKP’nin bir süredir çeşitli düzeylerde heyet ve isimlerle New York ve Londra’da görüşmeler yaptığını da biliyoruz.

Nitekim İngiliz İhracat Kredi Ajansı’nın, geçen günlerde Erdoğan’a yakın Kalyon Enerji’ye güneş enerjisi santrali projesi için 217 milyon sterlinlik kredi garantisi verdiği de basına yansımıştı (euronews.com, 15.11.2021).

Erdoğan’ın kredi mesajı kime yarıyor?

Anımsayacaksınız, geçen ay bu köşedeki bir incelememizde, AKP’nin “mali sermaye partisi” olduğunu ortaya koymuştuk. Erdoğan’ın “yeni ekonomi programı” bu gerçeği bir kez daha teyit ediyor.

Şöyle ki, Erdoğan’ın TÜSİAD’ı hedef alırken söylediği “Biz işadamlarına diyoruz ki sen düşük faizle kredi istiyordun. Al, niye almıyorsun” sözleri, tüm kesimlere verilen mesajdır ve “Düşük faizle kredi çek, konut al, araba al, tüket” anlamına gelmektedir. Bu da borçlandırma operasyonudur.

TÜSİAD’dan vatandaşa, herkesin bankalardan kredi çekmesi, mali sermayenin (finans kapitalin) merkezindeki bankaların en sevdiği durumdur. Kaldı ki Türk bankacılığının payının azaldığı ve kalan Türk bankalarının da bu kredileri verebilmek için yine dışarıdan borçlanacağı şartlarda, kredilere yüklenmek, “dış güçlere” yarayacaktır!

Dolarla mücadele yok, teslimiyet var

İktidar açısından tabloyu özetleyecek olursak:

1) Geçen hafta Erdoğan-Kavcıoğlu görüşmesinden sonra yapılan açıklamada belirtildiği gibi AKP serbest piyasa ekonomisine bağlı bir parti ve iktidardır.

2) En büyük “dış güç” dolardır ve Erdoğan’ın “faiz neden, enflasyon sonuç” özetli ekonomi programı, sonuçları itibariyle dolarizasyondur.

Ve AKP, propagandanın tersine, yine Londra tefecilerine, yine New York bankerlerine koşmaktadır.

Son olarak belirtelim: İsrail-BAE eksenli Ortadoğu açılımları, ABD-İngiltere merkezli düzenin içinde açılımlardır. BAE ile ve yine Erdoğan’ın sinyalini verdiği İsrail ile normalleşmeye bu perspektiften de bakılmalıdır. AKP Büyükelçisi Murat Mercan’ın Yahudi etkinliklerindeki finans temasları, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2021

1 Yorum

AKP’nin Kıbrıs’ta üç büyük tavizi

Ekonomideki büyük kriz nedeniyle üst üste yazdığımız yazılar, çok önemli bir konuyu incelememizi geciktirdi ne yazık ki…

Gizli Kıbrıs tutanaklarının Rum basını tarafından yayınlanmasıyla ortalığa çok vahim tavizler, açılımlar, yanlış dış politikalar, sorumsuzluklar saçıldı…

AKP Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçiyor

6-7 Temmuz 2017’de, İsviçre-Crans Montana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinin BM diplomatlarınca tutulan gizli kayıtlarını özetleyelim öncelikle…

KKTC’de Denktaşçı çizgisiyle öne çıkan gazetecilerden Sabahattin İsmail’in Rum basınından derledikleri özetle şöyle:

1- Tutanaklara göre, Türkiye, anlaşma sağlanırsa, KKTC’deki Türk askerini çekmeyi ve 650 asker bırakmayı kabul ediyor.

2- Dahası, tutanaklara göre Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “iki dönem Rum, bir dönem Türk” şeklindeki dönüşümlü başkanlığın 15 yıl boyunca sorunsuz uygulanması halinde, 650 askerin de çekilmesini görüşebileceklerini belirtiyor.

3- Türkiye, garanti anlaşmasında yer alan “tek yanlı müdahale hakkı”nın iptalini kabul edilebileceğini belirtiyor.

Rumlar “sıfır asker, sıfır garanti” peşinde

Görüldüğü gibi vahim tavizler bunlar. Peki AKP iktidarının 2017’deki bu üç tavizine rağmen, neden anlaşma olmadı diye sorabilirsiniz haliyle…

Aynı Annan Planı’nda olduğu gibi, Rumların “açgözlülüğü” bir kez daha Türkiye ve KKTC’yi kurtarmış! Rumlar, aşamalı tavizleri değil, hemen “sıfır asker, sıfır garanti” istemişler. Rumları bu açgözlülüğe iten nedenlerin birincisi ABD ve AB desteği ise ikincisi de AKP’nin ilk günden beri sürdürdüğü teslimiyetçi-tavizci çizgidir.

2004’te Denktaş karşıtlığı yaparak ve Türkiye’nin tezlerini bir kenara bırakarak ABD ve AB desteği için Kıbrıs’ta Annan Planı’nı destekleyen AKP iktidarı, etkileri Doğu Akdeniz’de yalnızlığa kadar süren bir büyük yanlışa imza atmıştı. 2017 tutanakları, o yanlış çizginin hâlâ sürdüğünü gösteriyor.

AKP bir yıldır zaten geri adım atıyor

Buradan yeniden en önemli konumuz olan ekonomi krizine geleceğim. Ne diyor AKP sözcüleri? Türkiye ABD ve AB politikalarına direndiği için dolar ve avro yükseliyor ve ekonomide kriz yaşanıyormuş. Türkiye Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Libya’da ABD ve AB’ye taviz verse, dolar ve avro hızla düşermiş.

Oysa ortalığa saçılanlar, AKP’nin Kıbrıs’ta direnmediğini, tersine büyük tavizler verdiğini ortaya koyuyor. Dün iktidar olabilmek için Kıbrıs’ta taviz veren ve Annan Planı’nı destekleyen AKP, bugün de iktidarda kalabilmeyi sürdürebilmek için taviz vermeye hazır olduğunu ortaya koyuyor.

Kıbrıs’ta taviz veren ise zaten Doğu Akdeniz’de direnemez. Kaldı ki Doğu Akdeniz’de de son bir yıldır ciddi bir geri çekilme söz konusu. Araştırma gemisinin Antalya Körfezi’ne çekilmesiyle başlayan süreç, en sonunda Mavi Vatan çizgisinin de söylemden düşmesiyle sonuçlandı.

Yani son üç aydaki üç faiz indirimiyle ortaya çıkan kur krizi, AKP’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya direnişiyle ilgili değil. Oralarda bir yıldır geri adımlar atılmış durumda zaten.

Garantörlüğün garantisinden taviz

Kıbrıs’ta garantörlük hakkı Türkiye’nin en önemli hakkıdır. Bu hak ne yazık ki AKP iktidarı altında sürekli sulandırılıyor.

Annan Planı’na destek, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı gibi, Rumlara AB yolu açınca, Kıbrıs konusunu Türkiye-Yunanistan-İngiltere garantörlüğünde bir konu olmaktan bir ölçüde çıkardı ve AB’nin de konusu yaptı.

Crans Montana tutanakları, AKP iktidarının hem “garantörlüğün garantisi” olan Türk askerini çekme konusunda tavize hazır olduğunu hem de “tek yanlı müdahale hakkı”nın iptalini kabul ederek Kıbrıs Barış Harekatına uluslararası yasallık getiren haktan da vazgeçebileceğini ortaya koyuyor.

Yani Türkiye açısından AKP sorunu, hem ekonomi, hem dış politika hem de ulusal güvenlik sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Kasım 2021

1 Yorum

Neoliberal düzenden kurtuluş mu, teslimiyet mi?

Neoliberal sisteme eklemlenmiş ve dövize bağımlı hale getirilmiş Türk ekonomisinin kurtuluş savaşına ihtiyacı yok mu? Elbette var.

Ama kurtuluş savaşları, bağımsızlık hedefiyle, doğru önderlikle, doğru programla, bütünlüklü bir strateji belirleyerek ve halka dayanarak yapılır.

AKP’nin kurtuluş savaşı

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının hedefi “tam bağımsız ekonomi” değil; tersine Erdoğan-Kavcıoğlu görüşmesinden sonra neoliberal düzene – serbest piyasa ekonomisine bağlılıklarını teyit ettiler.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının doğru bir önderliği yok; tersine sorunların kaynağı durumundalar.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının doğru bir programı yok; “faiz neden, enflasyon sonuç” özetli program, Türkiye’nin ihtiyacı olan üretime dayalı kamucu ekonomi programı değil. Nitekim sonuçları itibariyle görüldüğü gibi dolarizasyon ve borçlanma yaratıyor.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının bütünlüklü bir stratejisi yok; taktik hamlelerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Dahası sürekli kötülüğün kaynağı olarak içeriye “dış güçleri” işaret edip, dışarıda “dış güçlerle” işbirliği peşindeler.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşı halka dayanmıyor; kurtuluş savaşlarına Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) sponsor yapıyorlar.

Dolayısıyla AKP’nin yapmakta olduğu “neoliberal düzenden kurtuluş savaşı” değil, “neoliberal düzene teslimiyet” içinde iktidarını sürdürebilme manevralarıdır. Karşılığı ise Türkiye’nin ödeyeceği siyasi ve ekonomik bedeldir ne yazık ki…

BAE krizden mal kapma peşinde

BAE’nin Türkiye’ye yatırım için ayırdığını açıkladığı 10 milyar dolarlık fon, hemen yarın Türkiye’ye gelecek bir para değil. Dahası 10 milyar dolar, krize çare olacak bir para da değil. Öte yandan gazetelerin “10 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları” diye listeledikleri, henüz anlaşma da değil, varılan mutabakatlar sadece…

Ayrıca BAE, “dış güçlerin” krize soktuğu Türk ekonomisini kurtarmak için yardım da yapmıyor. Tersine, BAE, “genel Ortadoğu hamlesi” çerçevesinde AKP’nin yarattığı krizi fırsata çevirip Türkiye’nin önemli kuruluşlarını ucuza kapatma peşinde.

AKP’nin düne kadar her kötülüğün arkasındaki isim diye suçladığı ve 15 Temmuz’un finansörü dediği BAE Veliaht Prensi bin Zayed, iyilik olsun diye Türkiye’ye para getirmiyor herhalde!

BAE’nin Ortadoğu açılımı

Gelelim BAE açısından fotoğrafın daha büyük olan kısmına. BAE, kendi çıkarları açısından genel bir Ortadoğu hamlesi süreci başlatmış durumda:

1) Önce İsrail’le normalleştiler. Bu, BAE’ye Doğu Akdeniz’de, Yunanistan’la işbirliğinden Libya’da etkinlik kurma ataklarına kadar uzanan geniş bir alan açtı.

2) Suriye’yle normalleşiyorlar. BAE Veliaht Prensi bin Zayed, geçen ay Esad’la telefonda görüşerek işbirliği başlatma kararı aldı. Bu yıl mart ayında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşen BAE Dışişleri Bakanı el Nahyan, “Suriye’nin Arap ligine dönmesi kaçınılmaz” mesajı vermişti.

3) İran’la normalleşme başlattı. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Ali Bakıri, BAE ile “ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açma” konusunda anlaştıklarını duyurdu birkaç gün önce.

4) BAE, AKP’nin dış politika ve ekonomideki sıkışmışlığını fırsata çevirmek amacıyla, Türkiye’yle de normalleşme hamlesi başlattı.

BAE nelerin peşinde?

Sonuç olarak gazete ve ekranlardan gözlerine sürekli henüz ortada olmayan 10 milyar dolar BAE parası gösterilen halkın, asıl günün sonunda Türkiye’nin elinden ne çıkabileceğine odaklanması gerekmektedir. BAE’nin çok istediği ASELSAN mı? Hisse satışı için bir süredir yapılandırılan Varlık Fonu içindeki BOTAŞ ya da TEİAŞ mı?

Unutmadan, önümüzdeki ayın başında da Katar geliyor krizden mal kapmak amacıyla…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2021

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın