Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Tunus’ta 10 yıllık çarpışma

Tunus’ta Cumhurbaşkanı Kays Said’in Anayasa’nın 80. Maddesine dayanarak meclisi kapatması ve başbakanı görevden alması, İhvancı Meclis Başkanı Gannuşi tarafından “devrime darbe” diye nitelendi.

Benzer şekilde AKP hükümetinin tüm sözcüleri ile AKP’den çıkan Gelecek Partisi ve DEVA Partisi de olayı darbe olarak niteledi. Böylece Erdoğan, Davutoğlu ve Babacan (ve haliyle Gül) Tunus İhvan’ını savunma hedefinde birleşmiş oldu!

Kavramlar tersyüz edildi

Devrim, darbe, demokrasi gibi kavramlar, emperyalist merkezler ve o merkezlerle işbirliği içindeki siyasal İslamcılar tarafından bozuldu. Emperyalizmin klasik numarasıdır: Sömürgeciliklerini “uygarlık götürmek”, işgallerini “demokrasi taşımak”, saldırılarını “insan hakları oluşturmak” diye makyajlamadılar mı?

Neoliberalizmin 40 yılı, aynı zamanda kamuoylarında kavramları tersyüz etme tarihiydi. Darbelere devrim, devrimlere darbe dediler çoğu zaman. Örneğin burjuva demokratik devrimi, feodalizmin ve ortaçağ güçlerinin tasfiyesiyken, emperyalizmin çıkarı gereği o güçleri yeniden iktidara taşımak “devrim” oldu! Oysa bal gibi karşıdevrimdi. İşte ülkemizde yaşananlar: Siyasal İslamcılar; cumhuriyetle, laiklikle, demokrasiyle hesaplaşmalarına “devrim” diyorlar, hatta kendilerini “muhafazakâr demokrat” diye niteliyorlar!

Arap halk hareketi

Tunus’un bugününü analiz edebilmek, 60 yıllık mücadelesinin hangi güçler arasında olduğunu saptamakla mümkün. Tunus, 1959’da Habib Burgiba’nın devrimci atılımıyla laikleşme ve modernleşme sürecini başlatmıştı. Atatürk’ün izinden giden ve Nasırcı Arap sosyalizmini savunan Burgiba, 1987’de Zeynel Abidin bin Ali tarafından devrildi. O da 2011’de Tunus halk hareketi ile devrildi ve kaçtı.

Her ne kadar yaygın olarak “Arap baharı” diye nitelense de, o dönemde yazdığımız ortak kitapta kullandığım gibi, “Arap halk hareketi” kavramını kullanacağım. Şundan: Tunus ve Mısır’daki o süreç, öyle iddia edildiği gibi ABD’nin düğmeye basmasıyla başlamadı. Arkasında 10 yıllık işçi, sendika, öğrenci, aydın eylemleri vardı. Nitekim halk hareketinin hedefindeki 30 yıllık diktatörler olan Mübarek de bin Ali de Batıcıydı.

O süreç iyi incelendiğinde görülecektir ki, ABD, Mısır’la ilişkisini kurtarmak için son dakikaya kadar savunduğu Mübarek’i feda etmek zorunda kalacak ve sistemi kurtarabilmek için de İhvan’a yeşil ışık yakacaktı. Halk hareketinin ilk günlerinde ortada olmayan İhvan ve Mursi süreci işte öyle başlamıştı. Yani İhvan Mısır devrimini çalmıştı!

Mısırlılar kısa bir süre sonra devrimine sahip çıkmak ve İhvan’ı devirmek için yeniden ayaklandığında, bu kez Sisi, sistemi kurtarabilmek için Mursi’yi devirdi. Yani bir kez daha Mısır’ın devrimi çalındı! (Mısır’ın geniş kesimleri için İhvan’dan kurtulmak olumluydu elbette).

Benzeri Tunus’ta da yaşandı. Orada da İhvan iktidara ortak olabildi.

Batı müdahalesi dönemi

Amerikancı-Batıcı 30 yıllık iktidarların bu şekilde devrilmesi, Washington’u yeni bir yol açmaya götürdü: Arap halk hareketinin yönünü Mısır ve Tunus gibi Amerikancı iktidarlar yerine, Libya ve Suriye gibi Amerikan karşıtı iktidarlara çevirmeye çalışmak!

Bu amaçla 14 Mart 2011’de İstanbul’da düzenlenen Değişim Liderleri Zirvesi’nde yapılacaklar konuşuldu. Başbakan Erdoğan “değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz” derken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu görev ilan ediyordu: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

AKP iktidarının Libya ve Suriye maceraları böyle başladı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” diyerek Kaddafi’yi devirme saldırısına katıldılar; 6 saatte Şam’a ulaşma ve Emevi Camisinde zafer namazı kılma propagandasıyla Suriye’de Esad yönetimini yıkma hedefi ilan ettiler.

İnişli çıkışlı mücadele

Tunus’ta Said’in hamlesi, Sisi’nin Mısır’daki hamlesine benziyor. İhvan’ın tasfiyesi için toplumsal kesimleri temsil eden siyasal güçler arasında geniş bir uzlaşı oluşmuş görünüyor.

2000’li yılların başından itibaren inişli çıkışlı dalgalanan Arap halk hareketleri, İhvancılıkla, siyasal İslamcılıkla mücadele edecek kadar enerjik ama iktidara taşıyacak “örgütlü bir güç”ten hâlâ yoksun. Bu nedenle mücadele inişli çıkışlı sürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2021

3 Yorum

Basın özgürlüğünün arkasında fon değil devrim var

23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi. Ertesi gün, 32 yıldır olduğu gibi gazeteleri basılmadan önce sansürlemeye gelen memurlar, bu kez II. Meşrutiyet’in gücüyle içeri alınmadılar. İşte o nedende 24 Temmuz, “Basın Bayramı” oldu. Çünkü sansürün kaldırılması, basın özgürlüğü demek, özgürlük de bayram demekti.

113 yıldır bu topraklarda 24 Temmuz “Basın Bayramı” olarak kutlanıyor. Ama Amerikancı 12 Mart darbesinden sonra gazetecilere yönelik tutuklamalar, ağır baskılar ve sıkıyönetim sansürü nedeniyle, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) 24 Temmuz’u “Geleneksel Gazeteciler Günü ve Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü” diye kutlamaya başladı; hâlâ da öyle kutluyor.

Öyle ya da böyle, 24 Temmuz bayram olarak kutlandığında da arkasında devrim vardır; “basın özgürlüğü için mücadele günü” olarak kutlandığında da arkasında devrimin kazanımı vardır. Yani bu topraklara, pek çok yerde olduğu gibi, basın özgürlüğü devrimle gelmiştir!

Fon alan – fon veren ilişkisi

ABD ve AB fonlarından yararlanan medya, kendisini “bağımsız ve özgür basın” ilan ediyor. Oysa 24 Temmuz gününün “basın bayramı” ya da “basın özgürlüğü için mücadele günü” seçilmesi bile basının bağımsız ve özgür olmasının ABD ve AB fonlarıyla değil, devrimle, devrimci mücadeleyle, bedel ödeyerek mümkün olduğunu gösteriyor.

Bu konudaki görüşlerimi dört maddede özetleyeyim:

1) Medyada, hatta derneklerde, sendikalarda, sivil toplum kuruluşlarında fonculuk yeni değil. “Küçük Amerika” süreciyle başladı ama Türkiye’nin AB kapısına bağlandığı son dönemde, yaygınlaştı ve “normalleşti.” Çünkü AB’yle yapılan anlaşmalar proje ve fonları da kapsıyor. Dolayısıyla AB kapısına bağlanma sürecinin en önemli aktörü olan AKP iktidarının “fonculuktan” şikâyet etmeye hakkı yok. Kaldı ki devleti yöneten hükümet olarak en büyük fonu kendisi alıyor.

2) Fon alan, istediği kadar kendisini bağımsız ve özgür ilan etsin; bağımlıdır ve istediğini yazacak kadar özgür değildir. Bu fon sahiplerinin doğrudan açık baskısı nedeniyle değil, fon veren ile alanın yayıncılığı arasındaki uyum ve fonu alanın vereni üzecek yayıncılıktan uzak durması nedeniyledir. 

Turnusol kâğıdı şudur: Fon alan basın her türlü demokrasi şampiyonluğu yapabilir, etnikçilik ve mezhepçilik yapabilir, otokrasiye karşı çıkabilir ama antiemperyalist yayıncılık yapamaz, işçi sınıfının çıkarına uygun yayın yapamaz!

AKP’nin asıl hedefi

3) Uzunca bir süredir “yandaş medya” olarak nitelenen AKP medyası, fon alan medyayı “fondaş medya” ilan etti. Fondaş medya, yandaş medyaya yakışmış. Zira aslında bu iki medya, siyaseten büyük oranda kardeştir!

AKP-FETÖ ortaklığının Ergenekon-Balyoz kumpası günlerinde, bugünkü fondaş medya, “yetmez ama evet” diyerek, “Ergenekon karartılmasın” diyerek AKP iktidarına açık destek veriyordu. Ve şikâyet ettiği bugünkü düzenin inşasına tuğla diziyordu.

4) Bu konunun bir anda büyük bir tartışmaya dönüşmesi, AKP’nin her şeye rağmen tam egemen olamadığı Türk basınını, bu vesileyle boğma fırsatı yakaladığını düşünmesindendir.

Erdoğan’ın KKTC’de yeni bir “sosyal medya düzenlemesi” ilan etmesi, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un “Yeni kisveler altında beşinci kol faaliyetlerine müsaade etmeyiz. Yabancı devletlerin veya kuruluşların fonlarıyla ülkemizde faaliyet gösteren medya kuruluşlarına yönelik bir düzenleme ihtiyacı olduğu açıktır” demesi, RTÜK’ün “Fon alan medya milli güvenlik sorunlarına yol açabilir” açıklaması yapması, AKP’nin esas amacına işaret etmektedir.

Fondaşlığa da, yandaşlığa da hayır

Fonculuk vahimdir. Ancak hükümetin bağımsız ve özgür basını boğması da vahimdir.

Vergilerimizle TRT ve Anadolu Ajansı’nı saray medyası yapan, bankalarımız üzerinden kredi dağıtıp havuz medyası inşa eden, hükümet olanaklarıyla medyasına sürekli kaynak aktaran, son basın kalelerine RTÜK eliyle sürekli ceza kesen ve Basın İlan Kurumu (BİK) reklamlarını durduran bu anlayış, fonculuk bahanesiyle kalan son bağımsız basını da boğmak istiyor.

Sarayın hedefinin anlaşılması için şu dört örnek yeterlidir: BİK Cumhuriyet’in ilanlarını kesiyor, RTÜK, AKP’nin dış politikasına karşı çıktığı için Tele1’e “milli güvenliğe aykırı yayın yapmaktan” ceza veriyor; Sözcü yazarlarına -AKP kadrolarına açılması gereken- FETÖ’cülük davaları açılıyor; OdaTV hukuksuz bir şekilde kapalı tutuluyor…

Bağımsız ve özgür medya, hem fondaşlığa hem de yandaşlığa karşı çıkılarak savunulabilir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Temmuz 2021

2 Yorum

Göçün ekonomi-politiği

1) Göç (göçmen, mülteci, sığınmacı) sorunu, sadece Türkiye için değil, dünyanın geneli için bir sorundur.

2) Sorunun “son” küreselleşmesinin nedenleri; birincisi neoliberalizmin sermayeyi ve işgücünü küreselleştirmesi, ikincisi de emperyalist saldırı ve işgallerdir.

3) Tarihsel boyutuyla baktığımızda ise, göç, insanlık tarihinin bütününde olan bir yer değiştirme hareketidir. Uygarlık tarihi, sınıf mücadelesi tarihidir ve bu nedenle aynı zamanda göçler tarihidir. Göçebe ile yerleşik toplumların mücadelesi, çobanlar ile çiftçilerin mücadelesi, uygarlığın çok önemli bir aşamasıdır.

Buzul çağ sonrası Kafkaslar üzerinden Mezopotamya’ya göçler de, miladın ilk yüzyıllarında başlayarak neredeyse 10 yüzyıl süren Asya’dan Avrupa’ya uzanan büyük göçler de, tarihin akışını ve uygarlığı biçimlendirmiştir: Türk kavimlerinin birbirini iten göçleri ile Batı Hunlarının Cermen kabilelerini sıkıştırması, bin yıllık Roma’nın yıkılmasına ve bugünkü Avrupa’nın temellerinin atılmasına neden olmuştur örneğin. Yine Türk ve Moğol göçleri, Oğuzları Bizans’a komşu yapmış ve Anadolu’nun tarihini değiştirmiştir. Ki Anadolu, coğrafi konumu nedeniyle hep kavimler kapısı ve göçün en çok yaşandığı koridor olmuştur.

Sorun Suriyeli değil Suriye politikası

4) Göç sorununda göçmenleri suçlamak, işin en kolay yanıdır ama yanıltıcıdır. Zira hemen her göç, bir zorunluluğun sonucudur. O nedenle kabaca “hiç kimse, sebepsiz bulunduğu yeri değiştirmez” diyebiliriz.

5) Türkiye’nin göç sorunu bağlamında en büyük problemi, niceliği nedeniyle Suriyeliler sorunudur. Resmi olarak 3,6 ama gayri resmi olarak 5 milyon Suriyelinin Türkiye’de olduğu belirtilmektedir.

Türkiye nüfusunun yüzde 6’sına ulaşan bu yoğunlukta bir Suriyeli varlığı, kuşkusuz ekonomik olarak da, siyasi olarak da sorundur. Ancak bu sorunda doğrudan Suriyelileri suçlamak kolaycılıktır ve doğru değildir.

Suriyeli göçünün zorlayıcı tarihsel nedeni, AKP iktidarının Atlantik kuvvetleriyle birlikte Esad rejimini yıkma hedefini 2011’den itibaren uygulamaya geçmesidir. Bu nedeni yok sayarak “Suriyelileri Türkiye’ye geldikleri için suçlamak” sorunlu bir yaklaşımdır.

O nedenle şöyle diyebiliriz: Türkiye’nin “Suriyeli göçmen sorunu” değil, aslında “Suriyeli göçmen sonucu doğuran AKP dış politikası sorunu” vardır.

Göçmenler üzerinden sömürü düzeni

6) Afganistan’dan göç konusu, NATO çekilirken AKP iktidarının ABD emperyalizmi adına Afganistan’da görev almak istemesi nedeniyle gündeme gelmiş olsa da, uzunca bir süredir bu ülkeden Türkiye’ye göç yaşanıyordu. Afganlıların bir bölümü Türkiye’de kalırken, bir bölümü de Avrupa’ya geçiyordu.

7) Afganlılar dışında, uzunca bir süredir, Orta Asya’daki diğer ülkelerden de ülkemize yoğun göç yaşanmaktadır. (Hatta Afrika ülkelerinden bile.)

8) Bu göçlerin “sınır güvenliği” yokmuşçasına kolay sürüyor olmasının temel nedeni, Türkiye’nin egemen sınıfının bu göç konusunu -basında tartışıldığının tersine- kendileri için yararlı görüyor olmasıdır.

Türkiye’nin egemen sınıfı, göçmenleri birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi Türk işçisini tehdit aracı olarak görmektedir. Büyük, orta, küçük pek çok işletmede göçmenler kayıtsız, sigortasız ve asgari ücretten düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Hatta ev işlerinde de yoğun miktarda Orta Asyalı çalıştırılmaktadır. Egemen sınıf bu ucuz işgücünü, aynı zamanda sigorta isteyen, asgari ücretten fazla maaş isteyen, sendika isteyen Türk işçisine karşı “alternatifin var” diyerek kullanmaktadır. Dolayısıyla göçmenler üzerinden iki yönlü sömürü düzeni kurulmuş durumdadır.

Ne yapmalı?

Sonuç olarak Türkiye, AKP’nin göçmen sorunu doğuran dış politikasından ve ucuz işgücüne dayalı sömürü düzeninden kurtularak, -göç sorununu daha fazla artmadan ve örneğin Suriye ile anlaşıp bir ölçüde geriye çevirerek- çözebilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
24 Temmuz 2021

3 Yorum

AKP-MHP’nin Kürt Açılımı

Cumhur İttifakının 2023 (ya da erken seçim) planı netleşiyor: AKP-MHP ittifakının “Kürt Açılımı” anlamına gelen bu plana, daha somut olarak “HDP’yi CHP’yle ittifaktan uzak tutma operasyonu” diyebiliriz.

Daha iyi anlatabilmek için, bir süredir yapılmakta olan karşılıklı mesajlaşmaları anımsamamız gerekiyor:

AKP’den HDP’ye: CHP’yle bedava dostluk kurmayın

Bu köşede 19 Haziran’da “Konu: HDP’nin oyu” başlıklı bir inceleme yazmıştık. AKP’li Mehmet Metiner’in “Kürtleri yanlış politikalarla HDP’nin kucağına itmenin vebali ağır olur” (Yeni Şafak, 11.6.2021); Sırrı Süreyya Önder’in “Mevcut iktidar gidecek de gelecek olan kör bıçağıyla bekliyor gibiyken neyle umutlanacağız?” (Gazete Duvar, 12.6.2021); Selahattin Demirtaş’ın “Kimse bizi iki kötü arasında tercihe zorlamaya kalkmasın” (Politik Yol, 14.6.2021) ve Altan Tan’ın “Neden Erdoğan’a keskin bir düşmanlık, öbür tarafa bedava bir dostluk kuruyorsunuz? Kürtler, Cumhurbaşkanlığı seçiminde altından değerli bir fırsat yakalayacak. Bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekir” (Medyascope, 15.6.2021) mesajlarını değerlendirmiştik.

Ve “Erdoğan’ın MHP’den vazgeçmeden Kürtlerin oyunu almaya ihtiyacı olduğunu” belirtmiş, “HDP’nin bölünerek Öcalan üzerinden bir parçasının Cumhur İttifakı’na eklemlenmesi beklentisi konuşuluyor” demiştik.

Erdoğan-Bahçeli operasyonu

Bu mesajlaşmaların ardından 9 Temmuz’da Diyarbakır’a giden Erdoğan iki temel mesaj verdi:

1) “Diyarbakır’da 2005 yılında ne demişsek bugün de aynı yerdeyiz.” (Erdoğan 2005’te “Kürt sorunu benim sorunumdur” demişti ancak sonraki yıllarda da birçok kez “Kürt sorunun olmadığını” dile getirmişti.)

2) “Çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık.”

Peki bu çizgi değişikliği AKP-MHP ittifakında çatlak yaratır mı? Hayır. Çünkü Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’dan üç gün önce grup toplantısında verdiği şu mesajlar, aralarında bu konuda bir uzlaşma olduğuna işaret ediyor: “Kürt’ten terörist olmaz, teröriste Kürt denilemez. Diyen varsa bu milletin evladı olamaz. Var diyen varsa vatan hainidir.”

Sarayın dört hedefi

AKP’nin HDP’yle kaldığı yerden yeniden bir “Kürt açılımı” yapması, pek olası değil. AKP o nedenle, MHP’ye de kabul ettirerek, bir başka açılıma yönelmiş görünüyor:

1) Sarayın birinci hedefi, “HDP kapatma davası” gibi nedenlerle AKP’nin Kürt oylarının erimesini engellemek.

2) Sarayın ikinci hedefi, HDP yerine Kürtlerle açılım yaparak, Cumhur İttifakına yeni Kürt oyları kazandırmak. (Bu hedef için yeniden Öcalan’a başvurulacak.)

3) Sarayın üçüncü hedefi, HDP’yi bölmek; içinden yeni bir parti çıkmasını sağlamak (Bazı HDP’lilerin HDP’ye karşı yeni parti hazırlıkları basına yansıdı.)

4) Sarayın dördüncü hedefi, HDP’nin CHP’yle ittifak yapmasını engellemek.

Erdoğan’ın CHP’ye kurduğu tuzak

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, “Erdoğan’ın Diyarbakır söylemleri kime yarar” (Sabah, 17.7.2021) başlıklı yazısında, aslında bu hedefleri dolaylı doğruluyor.

Duran, Erdoğan’ın yeni çıkışının “HDP’yi baskılama hedefi” taşıdığını, Bahçeli’nin de Erdoğan gibi “Kürt seçmeni, Millet ittifakı tarafına bırakmamak gerektiğini gördüğünü” belirtiyor.

Duran’ın yazısında daha dikkat çeken kısım ise Erdoğan’ın CHP’yi sıkıştırma taktiğini anlattığı bölümdü: “CHP ve İP, özerklik ya da anadilde eğitim konularına giremedikçe Erdoğan’ın yeni söylemi ile HDP arasında sıkışacak. Onlar bir şey vaat edemezken Erdoğan kimlik hakları ile ilgili reformlara ve çözüm süreci iradesine sahip çıkıyor olacak. Kılıçdaroğlu ve Akşener, HDP’ye açık destek verirse bu defa Erdoğan’ın ‘hiçbir zaman meşru demokratik hukuk düzeni içinde siyaset yapmayı düşünmeyen’ HDP ile neden birliktesiniz sorusuna muhatap olacak.”

Kısacası HDP’nin yüzde 10 oyu, sarayın yeni operasyon alanını oluşturmuş durumda. O oyun bir bölümüne ve kendi Kürt oylarının erimemesine çok ihtiyacı olan Erdoğan, her türlü aracı çekmecesinden çıkarmaya ve yeni araçlar oluşturmaya başladı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2021

1 Yorum

Afganistan görevi hangi ulusal çıkarın gereği?

Türkiye’nin ABD ve NATO çekilirken Afganistan’da görev yapması gerektiğini savunanların “neden” sorusuna tek bir doyurucu yanıtı yok.

Bazıları, TRT’deki dizilere uygun argümanlar üretmeye çalışıyor: “Türkiye dünyanın yarısıdır” diyor; “Türkiye’yle baş edemeyen ABD çekilirken, yerini mecburen bize bırakıyor” diyor.

Bazıları, jeopolitikçi anlayışla, “harita öyle istiyor” diyor.

Bazıları, Azerbaycan’dan Orta Asya’ya uzanan klasik Turancı söylemlere sarılıyor.

Bazıları da, Türkiye’nin ABD’ye karşı Avrasya güçleriyle hareket ederek Afganistan’da bulunacağını iddia ediyor. Bu görev ABD’ye karşıysa, neden ABD’yle müzakere ediyoruz ve neden karşılığında ABD’den mali ve lojistik destek istiyoruz peki?

Mehmetçik bagaj mı taşıyacak?

Türkiye’nin Afganistan görevi konusuna mesafeli duran ve risklere dikkat çekenlerin temel argümanı ise şu: “Afganistan hükümet güçleri ve Taliban, Türkiye’nin Kabil havalimanı görevini onaylamazsa, orada işgalci konumuna düşeriz.”

Bu doğruya yanıt vermeye çalışanlar ise şu itirazı dile getiriyor: “Türkiye Afganistan’da hiç muharip güç olmadı, şimdi de olmayacak. İşimiz havalimanını işletmek ve güvenliğini sağlamaktan ibaret.”

Ciddi ciddi ekranlardan bunu söyleyebiliyorlar! Sonucu da şunu soramıyor tabii: Mehmetçik havalimanında yer hizmetleri çalışması mı yapacak? Uçağa bagaj mı taşıyacak? Yolcuların pasaport kontrolünü ve üst aramasını mı yapacak?

Görev bunlarsa, Mehmetçiğe ne gerek? ABD parasını bastırıp sivil personel yerleştirsin!

Uydurulan en tuhaf gerekçe ise Afganistan’dan Türkiye’ye göçü engellemek! Sanırsın göç için uçak kullanılıyor ve Mehmetçik Türkiye’ye yasadışı yollarla girecek olanları havalimanında engelleyecek!

Türkiye’nin bu görevden ulusal çıkarı ne?

Özetle, bu görevi savunanlar “neden” sorusuna ciddi bir yanıt veremiyor.

Türk ordusu “neden” Afganistan’da görev yapmalı? Yani Türkiye’nin bu işten çıkarı ne? Bu soruya yanıt verilmediği müddetçe, yok “harita istiyor”, yok “Türkiye dünyanın yarısı”, yok “görev aslında ABD’ye karşı” gibi gerçek olmayan savunmaların hiçbir anlamı olmaz.

Evet, Türkiye’nin Afganistan’da görev yapması hangi ulusal çıkarımızın gereğidir? Petrol kazancı mı? Bakır başta maden gelirleri mi? Afganistan’a inşaat yapabilme avantajı elde etmek mi? Aklımıza gelmeyen bir başka maddi kazanç mı?

Bakınız, bunların toplamı bile, bir ülkede işgalci konumunda bulunmanın karşılığı olamaz. Kaldı ki bunlar “egemen sınıfın” çıkarlarıdır sonuçta!

Ancak iktidarın Afganistan’da görev almak istemesinin nedeni bunlar bile değil. Bu görev, sadece ve sadece Erdoğan’ın iktidarını koruyabilmek için ihtiyacı olan “olası” siyasi ve ekonomik desteğin bedelidir. Yani sırf Erdoğan iktidarını sürdürebilsin diye Mehmetçik orada bulundurulacak.

Türkiye-Rusya-İran işbirliğine sabotaj görevi

Görünen o ki, devletin koridorlarında şu gerçeği de düşünen kalmamış: ABD’nin Türkiye’yle ilgili en rahatsız olduğu konu nedir? S-400 mü? Geçiniz, S-400 sorunun sonucudur; sorun ortadan kalktığında bir önemi kalmaz.

Nedir peki? ABD’nin en rahatsız olduğu konu Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğidir. ABD, dikkatini Türkiye-Rusya işbirliğini bozmaya vermiş durumda. Libya’yı da, Suriye’de İdlib’i de, Karadeniz’i de, bu işbirliğini sabote edebileceği zeminler olarak görüyor.

Şimdi o zeminlere Afganistan da ekleniyor. Washington, Türkiye’nin Afganistan’da havalimanı bekçiliği görevini, Türkiye-Rusya-İran işbirliğini sabote edebilecek bir fırsat olarak görüyor.

Ama ne yazık ki Ankara’da bu gerçeği kimse görmüyor. Ya da görüyorsa bile sesini çıkarmıyor.

Henüz Akar ile Austin arasında “mali ve lojistik destek” pazarlığı sürüyorken, bu tarihi hatayı engellemeye çalışmayı sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Temmuz 2021

4 Yorum

88 şairin bilmediği Çin

9 Şubat 2019 tarihli Yeni Şafak şöyle yazıyordu: “2017 yılından beri Çin hükümeti tarafından esir tutulan Doğu Türkistanlı dünyaca ünlü halk ozanı Abdurrehim Heyit, şehit oldu.” Haberin devamında ozanın Çin işkencesine ancak 2 yıl dayanabildiği belirtiliyordu.

Aynı gün akşam saatlerinde Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy açıklama yapıyordu: “Abdurrehim Heyit‘i ve Türk ve Müslüman kimliğine sahip çıkmak uğruna hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz.” Bakanlık Çin’in “asimilasyon” politikalarını kınıyor, Birleşmiş Milletler’i Çin’e karşı harekete geçmeye çağırıyordu!

Amerikan yalanı

Dört dörtlük bir psikolojik savaştı. Çünkü Abdurrehim Heyit’in öldüğü yalandı. Çin bir açıklama yaparak iddianın gerçek dışı olduğunu belirtti. Ertesi gün Abdurrehim Heyit “Yasa ihlalinden dolayı soruşturma altındayım. Sağlığım çok iyi ve hiçbir kötü muamele görmedim” diye açıklama yaptı.

Heyit’in kendi sesinden bu videosuna rağmen “ABD merkezli Uygur İnsan Hakları Projesi”nin başındaki Nury Turkel, Çin’in teknolojik olanakları sayesinde videoyu “yarattığını” iddia etti. Ve kimi siyasi partiler de bu “Amerikan yalanına” alet olup, Çin karşıtlığı korosuna dahil oldular.

İmza aydıncılığı

Ozan Abdurrehim Heyit hâlâ hayatta ama ABD’nin Çin karşıtı tuzaklarından bir başkasına bu kez 88 şair düştü (ya da atladı).

88 şair, 8 Temmuz 2021’de imzaladıkları bir metinle Çin’i insanlıktan özür dilemeye davet ettiler! Metin, Çin’i “711 yılında Uygur Türklerinin yurduna sahip çıkmaya çalışmakla” suçlayarak başlıyor. Yani 88 şair 1300 yıl öncesine gidiyor, yani bugün pek çok halkın, başka topraklarda yaşadığı tarihlere…

Devamında da 88 şair, Çin’in Uygur Türklerine “etnik soykırım” uyguladığını iddia ediyor ve ABD merkezli “Doğu Türkistancılık-Uygurculuk” argümanlarını sıralıyor.

88 şair listesine bakıyorum: Tanıdıklar var, daha önce FETÖ’nün önlerine koyduğu “Ergenekon karartılmasın” metnini imzalayan kimi şairler, bu kez de önlerine konan Çin karşıtı metni imzalamışlar!

Düpedüz bir “aydın” hastalığı oldu bu içeriği Atlantik yapımı imza metinleri…

Bil(me)diğimiz Çin

Uygurların yaşadığı topraklar, Çin Halk Cumhuriyeti içinde özerk bir bölge. “Etnik soykırım” yapıldığı iddia edilen bu bölge, nüfusa oranla dünyada en fazla cami olan bölgedir. Bölgede tabelalar dahil iki dil mevcuttur. Uygurca iki resmi dilden biridir ve okullarda çift dilli eğitim yapılmaktadır. Paraların üstünde Uygurca vardır.

Çin; geçen yüzyılda Japon, Rus Çarlığı, İngiliz hatta Alman işgali bile yaşadı. O işgal yılları ve uzun süren savaşlar sonrasında Çin Komünist Partisi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1949 yılında kurdu. 56 etnik unsurun yaşadığı dünyanın bu en kalabalık ülkesi, fakirlikten kurtulabilmek için 70 yıldır büyük mücadele veriyor. Uygur meselesine gerçekten eğilmek isteyenler, özerk bölgeleri hem kendi geçmişleriyle hem merkezle hem de birbirleriyle karşılaştırmalıdırlar.

Özetle, Amerikan gözlüğü takarak Uygur meselesine bakmanın Uygurlara en ufak bir yararı yok. 1990’da gittiği Çin’de en uzun süre gazetecilik yapmış meslektaşım Kamil Erdoğdu’nun Kırmızı Kedi Yayınlarından bu hafta çıkan Bilmediğimiz Çin kitabı, bu konularda gerçekleri öğrenmek isteyenler için çok önemli bir kılavuz. Kitapta Amerikan yalanlarının uluslararası ajanslar üzerinden nasıl servis edildiğini, ABD’nin neden Uygur konusuna eğildiğini ve Orta Asya merkezli enerji-politik mücadeleyi bütün boyutlarıyla okuyacaksınız.

Mesele Uygurculuk değil, Çin karşıtlığı

Sonuç olarak…

Dün Alman faşizminin SSCB’ye karşı Türkistancılık/Özbekçilik yapmasıyla bugün ABD emperyalizminin Çin’e karşı Uygurculuk yapması arasında fark yoktur. Almanya’nın derdi Özbekler değil, SSCB’yi zayıflatacak araç oluşturmaktı; ABD’nin derdi de Uygurlar değil, Çin’i meşgul edecek konu bulmaktır.

88 şair, en azından şu sorunun peşine düşmelidir: Uygur Türklerini Çin’den ayırmak isteyen ABD emperyalizmi, Kıbrıs Türklerini neden Rumlarla yaşamaya zorluyor peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2021

3 Yorum

Taliban’ın Moskova ve Tahran’a taahhütleri

Planlama şöyleydi:

1) Türkiye, 24 Nisan’da Afgan hükümet güçleri ile Taliban görüşmesine “İstanbul Konferansı” ile ev sahipliği yapacaktı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Afgan liderlere 7 Mart 2021 günü yazdığı mektupta Türkiye’ye bu konuyu teklif edeceklerini belirtmişti.

2) Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 1 Haziran’da, NATO Savunma Bakanları toplantısında Afganistan görevi için teklifte bulunacaktı.

3) 14 Haziran’daki NATO Zirvesinde Erdoğan ve Biden konuyu görüşüp, genel bir mutabakata varacaktı.

Masada S-400 mü var?

Taliban reddettiği için İstanbul Konferansı olmadı ama Hulusi Akar’ın teklifi ve Erdoğan-Biden zirvesinde “genel mutabakat” sağlandı.

Genel mutabakatı, iki gün süren Türkiye ve ABD askeri heyetler görüşmesiyle, yine iki gün peş peşe yapılan Türk ve Amerikan savunma bakanları telefon görüşmeleri izledi. Yapılan açıklamalardan, ilerleme sağlandığını ancak henüz kesin anlaşmaya varılamadığını anlıyoruz. Demek ki bu görevin risklerini ve siyaseten yanlışlığını anlatabilmek için hâlâ zamanımız var.

Erdoğan ve Biden’ın ilan ettiği “genel mutabakatın” hâlâ neden “kesin anlaşmaya” dönüştürülemediğiyle ilgili ise önemli bir iddia var. Zeynep Gürcanlı’nın belirttiğine göre masada S-400 konusu var: “Türkiye’nin Kabil Havaalanı’nın güvenliğini üstlenmesi karşılığında, Washington’dan ‘S-400 sessizliği’ istenmiş. Ankara’nın tüm ısrarlarına rağmen Washington yönetimi S-400 konusunu Afganistan pazarlığına dahil etmekten yana değil” (Dünya, 3.7.2021).

Taliban’ın Rusya ve İran diplomasisi

Taliban İstanbul’a gelmedi ama Tahran’a ve Moskova’ya gitti. Ankara bu mesajı, Taliban sözcüsünün 11 Haziran’da yaptığı “Türkiye de ABD’yle çekilmeli” açıklamasıyla birlikte okumalı!

Açık ki Taliban, Afgan güçleriyle bir masaya oturmayı ve anlaşmayı, Batı kampının istediği yerde ve zamanda değil, komşularıyla müzakere içinde ve geri çekilme sırasında Afgan topraklarında belli bir güç kazanma durumuyla paralel yapmak istiyordu.

Nitekim Taliban, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in girişimiyle Tahran’da Afganistan hükümet temsilcileri ile müzakere masasına oturdu. Üstelik müzakereler altı maddelik bir ortak bildiriyle sonuçlandı: İki tarafta da sorunun savaşla çözülmeyeceğinde birleşti ve anlaşmak üzere daha fazla istişarede uzlaştı (Yakın Doğu Haber, 8.7.2021).

Bu süreçte bir diğer Taliban heyeti de Moskova’da görüşmeler yaptı. Rusya Dışişleri Bakanlığının o temaslarla ilgili yaptığı yazılı açıklamaya göre Taliban heyeti, 1) Orta Asya ülkelerinin sınırlarını ihlal etmemeyi, 2) Afganistan’daki yabancı diplomatik misyon temsilciliklerin güvenliğini garanti etmeyi taahhüt etti, 3) müzakere yoluyla sürdürülebilir barışın sağlanmasına hazır olduğunu teyit etti, 4) IŞİD ile mücadele etme ve uyuşturucu üretimini ortadan kaldırma konusunda kararlı olduğunu vurguladı (Sputnik, 8.7.2021).

Afganistan görevi Türk-Amerikan sorunlarını çözmeyecek

Taliban’ın Moskova ve Tahran temaslarından ortaya çıkan üç sonuç var:

1) Taliban, Afgan güçleriyle anlaşmaya ve hatta ilk etapta ortak yönetime açık.

2) Taliban, sorunu komşularının rızasıyla çözmekten yana.

3) Taliban, 1996-2001 döneminden, en azından diplomasi alanında bazı dersler çıkarmış görünüyor.

Hal böyleyken, yani Türkiye’nin Astana Platformu ortakları Rusya ve İran, Taliban’la görüşür ve onunla sorunu çözme sürecine girerken, Türkiye’nin NATO adına Afganistan’da görev üstlenmek istemesi çok sorunlu bir hamledir. Üstelik Taliban açık bir şekilde Türkiye’nin bu görevine karşı çıkarken.

Türkiye, ABD ve NATO adına değil, ancak Rusya ve İran’la hareket ederek ve askeri seçeneğin dışındaki alanlar üzerinden Afganistan’a yardım edebilir.

Erdoğan’ın kendi iç politika ihtiyaçları nedeniyle ABD ve Batı desteği almak adına Afganistan’da görev üstlenmesi, Türkiye’nin hem ABD’yle olan asıl sorunlarının çözümünü sağlamayacaktır, hem de Rusya ve İran’la (hatta Çin’le) ilişkilerine olumsuz yansıyacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2021

1 Yorum

Rusya’dan ABD’ye Karadeniz uyarısı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Antalya’daki görüşmesi ve ortak basın toplantısı, medyada daha çok “Kanal İstanbul Montrö’yü etkilemez” yorumlarıyla haber oldu.

O söz elbette Çavuşoğlu’nun sözüydü ve şöyle diyordu: “Şunu net söylemek isterim, ne Kanal İstanbul’un Montrö Anlaşması’na bir etkisi var ne de Montrö Anlaşması’nın Kanal İstanbul’a bir etkisi var” (30.6.2021).

Oysa o bağı kuran en başından itibaren Erdoğan’dı. Erdoğan Kanal İstanbul’u, “Montrö Türkiye’nin boğazlardaki egemenlik haklarını sınırlıyor” tezi üzerinden savunuyordu.

Moskova: Montrö’yü deldirmeyeceğim

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise Çavuşoğlu’yla ortak basın toplantısında, bu konuda özenle seçilmiş kelimelerden oluşan bir ifade kullandı:

“Montrö anlaşmasının uygulanması konusunda Türk dostlarımızla, meslektaşlarımızla olan etkileşimden memnunuz. Bugün görüşmeler sırasında, Kanal İstanbul’un inşasına ilişkin planların Karadeniz’deki yabancı devletlerin donanmalarının varlık parametrelerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini tespit ettik.”

Bu sözler açık ki Moskova’nın “Montrö’yü deldirmeyeceğim” demesi anlamına geliyordu.

ABD’nin Karadeniz’i ‘NATO gölü’ yapma hedefi

Bu tartışmalar, önümüzdeki süreçte daha da yoğunlaşacak. Çünkü 14 Haziran’daki NATO Zirvesinde, bu konuda iki önemli karar alındı:

1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.

2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.

ABD böylece Karadeniz’de kıyısı olan NATO ülkeleri Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’ya, Ukrayna ve Gürcistan’ı da ekleyerek, Karadeniz’i Rusya’ya karşı bir “NATO gölü” yapmak istiyor.

Böylece ABD, kendisinin bu denize sınırsızca girmesini engelleyen şartların da (Montrö Sözleşmesi) değişeceğini düşünüyor.

‘Karadeniz’e burnunu sokma’

Son altı aydır Karadeniz’de yoğun bir askeri hareketlilik var. Boğazlardan Karadeniz’e sürekli NATO gemi trafiği yaşanıyor. NATO ülkeleri, Türkiye de dahil, ya Ukrayna’yla, ya Gürcistan’la ortak tatbikat yapıyor. Yine Batı Karadeniz’de, Romanya ve Bulgaristan ile NATO faaliyetleri yürütülüyor.

Diğer yandan, İngiliz savaş gemisi Defender’ın sınır zorlama kışkırtmasında olduğu gibi, sıcak çatışma riski taşıyan NATO hamleleri yaşanıyor.

Son olarak NATO üyeleri ve NATO partneri ülkelerden oluşan 32 ülke, Karadeniz’de Deniz Esintisi 2021 tatbikatı yapıyor (10 Temmuz’da bitecek). Karadeniz’le uzaktan yakından ilgili olmayan pek çok ülke buraya savaş gemileri göndermiş oldu.

Rusya, haliyle bu durumu oldukça önemli bir tehdit olarak algılıyor. Moskova bu nedenle başta ABD ve İngiltere olmak üzere NATO ülkelerini uyarıyor. Son olarak Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, “Defender gemisiyle provokasyon düzenleyen İngiltere ve müttefiklerine Karadeniz’e burunlarını sokmama çağrısı” yaptı (6.7.2021).

Karadeniz’i NATO’ya açmak intihardır

Rusya’nın algıladığı tehdit, aslında Türkiye için de geçerli. Karadeniz’le hiçbir bağı olmayan ülkelerin buraya gittikçe sıklaşan bir şekilde savaş gemileri göndermesi, Moskova’nın tabiriyle “Karadeniz’e burnunu sokması”, NATO üyesi olsa da, gerçekte Türkiye’nin de çıkarına değildir.

Karadeniz’in, kıyıdaş ülkelere ait bir kapalı deniz olma statüsünün korunması sadece Moskova için değil, Ankara için de hayati önemdedir.

NATO planları da, Kanal İstanbul ve Montrö tartışmaları da Türkiye’nin ulusal güvenliğini doğrudan ilgilendiren gelişmeler olarak önümüzde duruyor.

Montrö’yü tartışmaya ve Karadeniz’i NATO’ya açmak, telafisi çok zor mevzi kaybı olacaktır. Emekli büyükelçiler ve amirallerin iktidar baskısını göze alarak kamuoyunu uyarmaları boşuna değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2021

2 Yorum

ABD’nin ‘çocuk asker’ sahtekarlığı

ABD’nin demokrasi, insan hakları, insan ticareti gibi raporları, gerçekte her biri siyasi hedefi olan sahtekarlık belgeleridir.

ABD bu konularda söz söyleyebilecek dünyadaki son devlet bile değildir: Amerikan demokrasisi, sömürü ve ırkçılığı gizlemeye çalışan bir illüzyondur. İnsan hakları, emperyalist ABD’nin en çok ihlal ettiği kavramdır. Savaş suçları, ABD’nin açık ara şampiyon olduğu alandır.

Şu kısa özet bile, ABD’nin ne denli “insanlık düşmanı” olduğunu belgelemektedir: “Yanlışlıkla” müttefik gemisi vuran, “yanlışlıkla” rakip ülkenin büyükelçiliğini bombalayan; Venezüella ve Türkiye’de darbe girişimlerinde bulunan; dünyanın dört bir tarafında suikastlar düzenleyen, örneğin son olarak İranlı askeri yetkili Kasım Süleymani’yi öldüren; Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in MOSSAD’ına CIA desteği vererek bölgede suikastlar, sabotajlar düzenleyen; CIA üzerinden uluslararası uyuşturucu trafiğini denetleyen, buradan sağlanan gelirleri terör örgütlerine aktaran, bu yolla kendi denetiminde terör ağı kuran; Guantanamo’da hukuku rafa kaldıran, Avrupa semalarında uçak içinde işkenceli sorgular yapan; Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye savaş yürüttüğü ülkelerde yüzbinlerce sivili katleden bir emperyalist ülkedir ABD.

ABD’nin İnsan Ticareti Raporu

ABD’nin “2021 İnsan Ticareti Raporu”nda Türkiye, “çocukların asker olarak kullanılmasına karışan ülkeler” listesinde yer alıyor. Türkiye’yi bu listeye sokan ise AKP hükümetinin kurduğu “Suriye Milli Ordusu” çatısı altındaki “Sultan Murat Tümeni”ndeki çocukların varlığı…

Bu “sopa” işlevli rapora dair üç noktaya dikkat çekelim:

1) Esad yönetimini yıkma hedefiyle başlatılan saldırı kampanyası boyunca, ilk günden beri kullanılan örgütlerin neredeyse tamamının içinde çocuklar var. ABD’nin de Suriye’de desteklediği örgütler, başta YPG olmak üzere “çocuk asker” kullanıyor.

2) ABD’nin Türkiye’nin desteklediği örgütlerdeki “çocuk asker” varlığını 10 yıl sonra “fark etmesi” sahtekarlıktır. Gerçek şudur; askeri politikalar ABD’yle uyumlu olduğunda “çocuk asker” problem değildir; uyumsuzluk olduğunda ya da Türkiye-Rusya işbirliğini hedefleyen bir “sopa” gerektiğinde “çocuk asker” problem olmaktadır.

SETA’dan ABD’ye pas

3) ABD’nin raporuna dayanak olan ise AKP’nin düşünce merkezi SETA’nın raporudur. SETA 2020 Kasım ayında hazırladığı raporda “Ankara’nın desteklediği Suriye Milli Ordusu saflarında savaşan silahlı milislerin çocuk yaşta silah altına alındığına dair veriler” yayımlamıştı. Sonradan bunun doğuracağı sonuçlar fark edilerek, rapor apar topar SETA’nın internet sitesinden kaldırılmıştı.

Yani Türkiye, yine AKP’nin SETA’sı nedeniyle kendi ayağına kurşun sıkmış, ABD’ye koz vermiş oldu.

Yeri gelmişken belirtelim; SETA’daki son tasfiyeler için çeşitli yorumlar yapıldı, yapılıyor. İzleyebildiğim kadarıyla, tasfiyeler, Amerikancı çizgide yazılar yazan mevcut Genel Koordinatörün isteği doğrultunda yapılmış görünüyor.

Yurt savunmasında çocuk-kadın

“Çocuk asker” konusuna dönecek olursak…

Ankara’nın Suriye’de desteklediği örgütlerin içinde “çocuk asker” bulunması elbette kabul edilemez. Fakat mesele bundan fazlasıdır. Zira Ankara’nın bu örgütleri desteklemesi, içlerinde “çocuk asker” olmasa bile uluslararası ilişkiler ve komşuluk hukuku açısından kabul edilemez. Ankara’nın Şam yönetimini yıkmak hedefiyle resmi Suriye Ordusuna karşı “Suriye Milli Ordusu” kurması yeterince sorunlu zaten.

Bunun Cumhur İttifakı bileşenlerince “Kuvayı Milliye” diye nitelenmesi ise Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira Kuvayı Milliye, emperyalizme karşı kurtuluş savaşı verdi; AKP’nin Kuvayı Milliye ilan ettiği Suriye Milli Ordusu ise onlarca ülkeden gelmiş cihatçılarla emperyalizm desteğinde Suriye’nin bağımsızlığına kasteden bir girişimdir.

Diğer yandan “çocuk asker” kategorik olarak yok sayılacak bir konu değildir. Yurt savunması savaşlarında, istenmeyen bir durum olsa bile, çocuklar da, kadınlar da yurdunu düşmana karşı savunmak zorunda kalabilir ne yazık ki…

Ama saldırı ve haksız savaşlarda, bırakın çocuk askerlerin varlığını, ordunun toplamı tümden gayrimeşrudur zaten! Yani ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal eden ordularındaki askerler “çocuk” değiller diye meşru olmuyorlar mazlum halklar nezdinde!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Temmuz 2021

3 Yorum

Hırsızlık rejimi

Sezgin Baran Korkmaz’ın tabaklarda artan döner parçalarını biriktirip, bunları sonra yarım ekmek arası dönere çevirip pazardaki gariban emekçiye ucuza satmasını anlattığı videoyu gördünüz mü?

Kürsüde, sol eli cebinde “nereden nereye nasıl geldiğini” anlatıyor büyük bir keyifle. Daha vahimi, dinleyenler bu “başarı öyküsünü” memnuniyetle alkışlıyorlar. Nasılsa ağızdan ağıza hastalık bulaştırma riski yüksek artık döneri yiyenler kendileri değil, pazardaki garibanlar!

Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya

Sezgin Baran Korkmaz (SBK), yaşadığımız sistemin tipik bir çıktısıdır; sistem SBK’ler, Tosuncuklar üretiyor. Ve bunlar “uyanık”, “işini bilen” diye alkışlanıyor, el üstünde tutuluyor; dahası sistemin uygulayıcısı olan siyaset, bunlara ödüller veriyor.

İşte o alkışlanma, aslında toplumun da çürümesinin derecesini gösteriyor. Toplum SBK’lerin anlattığı hikayeleri dinlerken ne kadar kuvvetli alkışlıyorsa, o kadar kirlenmiş demektir.

SBK ile onu alkışlayan kitle arasındaki ilişkinin, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin çözümlenebilmesi; sistemin, düzenin, rejimin anlaşılmasını sağlayacaktır:

1) Hırsızlık rejimleri, tüm dünyada, finans-kapitalin lokomotifliğindeki neo-liberal ekonomilerin kaçınılmaz sonucudur, çünkü üretim yerine paradan para kazanma egemendir.

2) Hırsızlık rejimlerinin inşası yukarıdan aşağıya başlar ancak toplum aşağıdan yukarı, miktarı küçükten büyüğe artan hırsızlığa bulaştırılırsa inşa tamamlanabilir.

Sessizlik ilişkisi inşası

Kısacası, SBK’nin artık döneri satarak para kazanmasını alkışlayanlar, SBK’nin daha büyük vurgunlarını onaylamış olurlar.

Biraz daha açacak olursak…

Bedava kömür alanlar, bedava makarna alanlar, iktidarın miting meydanlarında dağıttığı Sedat Peker hibesi bedava kahveleri içenler aslında “hırsızlık rejimine” bulaştırılıyorlar.

Çünkü sistemi yukarıdan aşağı inşa edenler biliyor: Bedava kömür alan belediyesindeki rüşvet mekanizmasına sessiz kalır; işadamının otelinde bedava kalan gazeteci kamu bankasına ödenmeyen krediyi yazamaz; partisinin torpiliyle oğlunu hak etmediği işe yerleştiren, kamu ihaleleriyle ortaya çıkan zenginleşmeyi sorgulayamaz…

Bu aşağıdan yukarı “sessizlik” ilişkisi kurulunca, yukarıdan aşağı ilişki de tamamlanmış oluyor.

Kamuculuk – özelcilik farkı

Rejim bu ilişkiyi türlü yollarla inşa etmeye çalışıyor. İşte örneklerden biri:

Sözcü’de Ali Ekber Ertürk’ün haberiydi: Diyanet İşleri Başkanlığının yeni fetvasına göre bir kadın, kendisine yeterince para vermeyen kocasının cebinden habersizce para alabilirmiş!

Hırsızlığı, kadın-erkek ilişkisine bakışı, güven konusunu, kadının konumlandırıldığı yeri geçtim; bu fetva ne acı ki “kadının hukukunu savunmak” diye alkışlanabiliyor!

50 yıl önce yerde bulduğu paslı ve eğri çiviyi milli sermaye diye alıp düzelten insan tipinden, artık dönerleri garibanlara satıp para kazanan insanlara…

50 yıl önce mahallesindeki ihtiyaç sahibine, onuru kırılmasın diye gizlice yardım yapan komşuluk ilişkisinden, kocasının cebinden gizlice para almayı onaylayan din anlayışına…

Bu insan dönüşümü, bu anlayış dönüşümü nasıl oldu peki? Yanıtı sistemde. Her sistem, kendi ihtiyacı olan insanı üretir, her sistemin çıktısı farklıdır.

Kamucu anlayışın egemen olduğu sistemde, o paslı çivi hepimizin çivisidir; özelci anlayışın egemen olduğu sistemde, eller başkasının cebindedir.

Kamuculuk tasfiye edilip özelci-bireyci neo-liberal ekonomi egemen hale getirilirken; sistem “benim memurum işini bilir” diyerek, “köşe dönmeciliği” kutsayarak, “uyanıklığı” alkışlayarak, “başkasının sırtına basıp yükselmeyi” marifet sayarak kendi ihtiyacı olan insanları yetiştirdi.

Çıktılardan öte rejimle mücadele

SBK’ler, Tosuncuklar, mala çökenler, otel basanlar, FETÖ borsası kuranlar ve benzerleri işte bu sistemin kaçınılmaz çıktılarıdır.

Dolasısıyla bizim Sedat Peker ifşalarıyla ortalığa saçılan isimlerle tek tek mücadeleden öte, sistemle, düzenle ve rejimle topyekun mücadeleye ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2021

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın