Archive for category Politika Yazıları

AB’nin ‘enerji silahı’ sorunu

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in arzı keserek ve piyasaları manipüle ederek enerjiyi bir silah olarak kullandığını söyledi.

Böylece Rusya’ya karşı Ukrayna’da silahı silah gibi kullanan AB, Rusya’yı enerjiyi silah olarak kullanmakla suçlamış oldu!

AB sadece silahı mı silah gibi kullanıyor peki? Elbette hayır. ABD’nin kuyruğunda bankacılığı, merkez bankası rezervlerini, elindeki malları/ürünleri, kısacası hemen her şeyi Rusya’ya karşı silah olarak kullanıyor:

Rusya’nın parasına el koyuyor, Rusya’yı bankacılık sisteminin dışına atıyor, Rusya’ya ambargo uyguluyor, Rusya’ya mal satmayı durduruyor, Rusya’dan gaz alımını azaltıyor ama karşılığında Rusya gazı kesince, Putin enerjiyi silah olarak kullanmış oluyor.

Dostoyevski’ye, Tolstoy’a ambargo koymaya kadar varan emperyalist Avrupa ırkçılığının bir başka uygulaması da bu: Hem parasına çök, hem gazını iste…

AMBARGO PUTİN’İ DEĞİL, AB’Yİ VURDU

Avrupa ülkeleri, başta Almanya, ABD’nin oyununa geldi. ABD’nin peşinde Ukrayna krizinde Rusya’ya karşı katı ambargo uyguladılar. Ancak ABD’nin iddia ettiği gibi ambargo Putin iktidarını yıkmadı, tersine dönüp Avrupa’yı vurdu.

Ve Avrupa ülkeleri şimdi kışı nasıl geçireceklerini düşünüyorlar kara kara…

AB çapında yüzde 15 kesinti yapma kararı aldılar; bir ülkede belli bir saatte doğalgazın tamamen kesilmesi önerilirken, bir başka ülkede tek odada kombi açılması tartışılıyor…

İtalya’da Nobel ödüllü kuantum fizikçisi bile konuya dahil oldu; tasarruf için kaynayan suya makarna atıldıktan sonra altının kapatılmasını ve kapalı kapakla bekletilmesini önerdi.

Bu arada Avrupa’nın bu durumunu fırsat bilen AKP hükümeti de konuyu seçim öncesi iç politika aracı yaptı. Erdoğan’ın dolar tahmini ıskalama danışmanı örneğin, “Gazı kesilen 1 milyon AB vatandaşı ısınmak için kışı Türkiye’de geçirecek” dedi. Oysa enflasyon ve doğalgaz zamları nedeniyle kombisini doğru düzgün açamayarak kışı geçirecek Türk vatandaşı sayısı da bundan az olmayacak ne yazık ki…

AVRUPA’DA ERKEN SONBAHAR

Evdeki kombi, ısınma problemi, makarna suyu…

Elbette hepsi tek tek önemli. Ancak Avrupa açısından asıl önemlisi sanayinin çarklarının nasıl döneceği.

ABD’nin peşinde takılmış Avrupalı siyasetçilere en büyük tepkiler, sanayicilerden geliyor ve rezervler eridikçe, o tepki daha da büyüyecek.

Avrupa ülkeleri yıllık 400 milyar metreküp doğalgaz kullanıyor ve depolarda 91 milyar metreküp gaz kaldı.

Ukrayna Başbakanı Denis Smıgal, ellerindeki 30 milyar metreküplük stoğun bir kısmını AB ülkelerine göndereceklerini açıkladı. “Bir kısmı” dev Avrupa sanayi çarklarının ne kadarını döndürebilecekse…

Öte yandan ABD’nin Rus gazına seçenek oluşturma çalışmaları da ciddi sonuç vermiyor. Avrupa’ya taşınacak LNG’lerle, stok fazlalarıyla sorun çözülemiyor.

Kısacası sonbahar Avrupa’ya erken gelmiş oldu….

AVRUPA PARLAMENTOLARINDA TEPKİLER YÜKSELİYOR

Bu tablo karşısında AB ülkeleri içinde kimi partiler, hatta parlamentolardaki siyasetçiler yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başladı. Özetle AB’nin Ukrayna’ya askeri yardımı kesmesini ve Ukrayna’yı Rusya’yla masaya oturmaya teşvik etmesini istiyorlar.

Bu tepkileri bastırmaya çalışan AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu görüşlerin azınlıkta olduğunu, parlamentolarında bu görüşleri dile getirenlerin ülkelerinin temsilcileri olmadığını söyledi.

Ama bu iş uzarsa, Borrell’lerin azınlığa düşeceğini ve Avrupa’da sıra sıra Amerikancı/Ukrayna destekçisi iktidarların düşeceğini göreceğiz.

İngiltere öncü örnek aslında…

AB’NİN ASIL SORUNU

Özetle, AB’nin enerji sorunu ya da “enerji silahı” sorunu değil, ABD stratejisine eklemlenme sorunu var.

Washington, Ukrayna krizi üzerinden Avrupa’yı stratejisine eklemleyerek AB’nin “stratejik özerklik” arayışını frenlemeye ve Soğuk Savaş düzenini yeniden inşa etmeye çalışıyor. ABD, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e “yeni demir perde” indirerek, Avrupa üzerinde hegemonyasını sürdürmek istiyor.

Avrupalıların asıl üzerinde kafa yorması gereken sorun budur; makarna nasıl olsa bir şekilde pişer çünkü…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Eylül 2022

2 Yorum

ABD onaylı Atina tuzağının hedefi

Önce gerçek tabloyu ortaya koyalım: ABD için Yunanistan müttefik ama Türkiye işbirliği yaptığı bir ortaktan ibarettir. Bu dün de böyleydi, bugün de…

Fark yarın daha da açılacak. Çünkü ABD stratejisi, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e “yeni demir perde” hedefliyor. ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmak istemesi de, Yunanistan’a askeri yığınak yapması da bu nedenle.

Miçotakis’in hesabı

Atina ise bunu fırsata çevirerek AKP döneminde artan kazanımlarını kalıcılaştırmak istiyor. Somutlarsak, Yunanistan stratejik planda işgal ettiği adaları meşrulaştırmak, ardından da havada ve denizde alan genişletmek istiyor; Miçotakis hükümeti de taktik planda bunu bir Türk-Yunan gerginliğine taşıyarak seçim kazanmayı arzuluyor.

Yunanistan’ın önce Ege üzerinde ABD B-52 bombardıman uçağına refakat eden Türk F-16’ları taciz etmesi, ardından da Girit’te konuşlu S-300 füzelerinin Türk uçaklarına radar kilidi atması, bu nedenledir…

Miçotakis, “ABD’nin, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdiğini” savunarak ve bunu fırsata çevirerek, Türk-Yunan geriliminde Amerikan desteği almayı, hatta S-300’e karşı S-400 aktivasyonu ile Türkiye’nin NATO içinde dışlanmasını, bunu da seçime tahvil etmeyi hesaplıyor.

Washington’un rolü

Peki Washington işaret ettiğimiz Miçotakis hesaplarından, Atina tuzağından habersiz mi? Elbette değil, dahası onaylamış görünüyor.

Kendi bombardıman uçağına refakat eden Türk uçaklarının taciz edilmesini geçiştirmesi de, NATO’nun 30 Ağustos mesajını Atina uyarısıyla kaldırtması da yeterince açıklayıcı.

ABD yönetimi açısında bunlar Yunanistan’ı boydan boya üsse çevirmenin karşılığında küçük tavizlerdir neticede.

Erdoğan’dan NATO’ya şikâyet

Tabii buradan hareketle ABD’nin Yunanistan’ı Türkiye’ye tercih ettiği sonucu da çıkmamalıdır. Washington açısından Atina ve Ankara, biri birine tercih edilecek değil, biri birine karşı kullanılacak NATO kozlarıdır.

Hatta ABD, Ankara ile Atina arasında sürekli gerginlikten yanadır ve gerginliği kullanarak hem Ankara’yı hem de Atina’yı sürekli Amerikancılığa teşvik etmektedir.

Baksanıza, Erdoğan’ın şu sözleri “S-400 karşıtı” lobiyi nasıl da heyecanlandırdı: “Yunanistan’ın NATO görevi icra eden uçağımıza Rus menşeli S-300 Hava Füze Sistemi tarafından radar kilidi atması, NATO’ya meydan okumaktır.”

Ne yazık ki pek de haksız sayılmazlar. “Rus menşeli S-300 ile NATO’ya meydan okunması”, S-400’e karşı çıkan ABD’nin tezlerini kabullenmektir çünkü bir bakıma…

Ne yapmalı?

Oysa Ankara “NATO’ya şikâyet” yerine, olayı bir fırsat olarak kullanmalı(ydı).

Şöyle ki, bu olay, Yunanistan’ın sadece tatbikatlarda kullandığı S-300’ü aslında aktive ettiğini belgelemiş oldu. ABD bunu bilmiyor olabilir mi? Demek ki ABD açısından S-300’ün aktif olması, Yunanistan’a satılan F-35’ler açısından sorun olmamış.

Ankara Atina’nın S-300 tuzağını fırsata çevirip, S-400’e “NATO düzleminde” meşruiyet kazandırmaya yönelmeli. Madem S-300 sorun değil, S-400 de sorun olmaz demeli. S-300’ün CAATSA yasasından önce alınmış olması asıl önemli olan gerçeği değiştirmez çünkü: Rus füze savunma sistemi, F-35 sırlarını Moskova’ya aktarır mı, aktarmaz mı?

Yani Ankara Yunanistan’ın S-300’ünü NATO’ya şikâyet etmek yerine, bunu S-400 kullanmanın gerekçesine dönüştürmeli. Erdoğan ise tersine “bir gece ansızın geliriz” söylemiyle, Miçotakis’le karşılıklı seçim çalışmasına başlamayı tercih etti.

Türklerin ve Yunanların asıl sorgulaması gereken ise şudur: ABD B-52 bombardıman uçağının Türkiye-Yunanistan denizi olan Ege’de ne işi var?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2022

1 Yorum

İsrail’le normalleşmede Kudüs faktörü

Elbette İsrail’le de normalleşelim. Ancak…

İsrail’le normalleşirken, İsrail’le köprüleri atmamıza neden olan hangi sorunları çözdük? Hiçbir sorun çözmeden normalleşiyorsak, ya köprüleri atmamızı gerektiren bir sorun yoktu ya da İsrail’le şartsız normalleşiyoruz demektir.

İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşmek, normalleşirken hiçbir konuyu masaya getirmeden, sorun etmeden, normal normal eski ilişkiye dönmek size de tuhaf gelmiyor mu?

Bakın bir tuhaflığa daha dikkat çekeyim:

İsrail, Kudüs’e bakan bekliyor

Önceki gün İsrail’in Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Irit Lillian, Anadolu Ajansı’na özel bir demeç verdi. Türkiye ile İsrail’in ekonomi planlamalarını anlatırken şöyle diyor Lillian: “Karma Ekonomik Komisyonunun eylülde bir araya gelmesini bekliyoruz ve bildiğimiz kadarıyla Türkiye’den çok üst düzey bir bakanın Kudüs’te bir heyete başkanlık etmesi bekleniyor.”

Türkiye, bildiğimiz gibi, İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesini tanımıyor pek çok ülke gibi. Bu nedenle Büyükelçiliğimiz Tel Aviv’de. Ve bildiğim kadarıyla resmi Türk heyetleri de eskiden İsrail’deki görüşmelerini Tel Aviv’de yapardı.

İsrail Maslahatgüzarı Lillian, acaba normalleşme içinde bir normalleşme fırsatı görüp, Kudüs’ü bilerek mi dile getirmişti? 24 saat boyunca Ankara’nın bu açıklamaya bir yanıtının olup olmayacağını bekledim. Olmadı…

AKP’nin “Batı Kudüs” onayı

24 saat sonra, dün Dışişleri’nin kıdemli eski diplomatlarını aradım. AKP dönemi öncesi diplomat olanlar şaşırdı. Kendi dönemlerinde toplantıların Tel Aviv’de yapıldığını söylediler. İsrail diplomatlarının “pek mahir” olduğunu, Kudüs’ü bilerek açıklamaya iliştirmiş olabileceğini ama Ankara’nın bu açıklamaya tepki göstermesi gerektiğini söylediler.

AKP döneminde de diplomatlığını sürdüren bir emekli diplomatımız ise şuna dikkat çekti: Meğer Türkiye zaten bir süredir bu tür resmi görüşmelerini Kudüs’te yapıyormuş. Ama Doğu Kudüs’te değil, Batı Kudüs’te yapıyormuş!

Şaşırdım. Çünkü İsrail açısından Kudüs Kudüs’tür; Kudüs’ü Doğu-Batı diye ayırmaz. İsrail ayırmıyorken, bizim resmi ilişkileri oraya taşırken ayırma gerekçesi üretmemiz müthiş. Diplomatımızın verdiği bilgiye göre Ankara’nın Batı Kudüs’te bu toplantılara başlamasının gerekçesi, İsrail’in Dışişleri Bakanlığı’nın Kudüs’te olması ve pek çok devletin de büyükelçiliği Tel Aviv’de olsa bile, bu tip toplantıları Kudüs’te yapmasıymış. Ama Batı Kudüs’te!

Bir başka diplomatımızın verdiği bilgiye göre de, resmi görüşmeler bazen Tel Aviv’de, bazen de Kudüs’te yapılıyormuş.

Anlayacağınız şöyle bir zincir oluşmuş: Görüşmeler önceleri sadece Tel Aviv’deyken, daha sonra çoğunlukla Tel Aviv’de sürdürmekle birlikte, adım adım Kudüs’e de taşınmış. Sonra da her iki tarafta da yapılarak dengelenmiş. Ya yarın?

İsrail’in Kudüs’ü normalleştirme çabası

Biliyorsunuz, AKP’nin girişimiyle İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), 13 Aralık 2017’de İstanbul’da düzenlediği Olağanüstü Zirve’de Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti ilan etti. Bu olağanüstü zirvenin nedeni, ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararıydı.

Fakat tuhaflık şuradaydı: ABD, Kudüs’ün bütününü İsrail’in başkenti olarak tanırken, buna tepki gösteren İİT üyeleri, “Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti” sayıyorlardı. Bu fiilen, Batı Kudüs’ün başkentliğinin kabulü anlamına gelmez mi? Yavaş yavaş gelir elbette…

İşte şimdi de İsrail Türkiye’yle toplantıyı duyururken örneğin, Doğu-Batı diye ayrım yapmadan, “Türkiye’den çok üst düzey bir bakan, Kudüs’te bir heyete başkanlık edecek” diyor. Yani Türkiye-İsrail normalleşmesi derken, İsrail adım adım Kudüs’ü de normalleştiriyor.

Not: Sevgili okurlar, yeni kitabımın son hazırlıklarını tamamlamak üzere yıllık izne ayrılıyorum. Bir hafta sonra görüşmek üzere.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ağustos 2022

1 Yorum

4 adımlı normalleşme yolu

Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun açıklamalarıyla Ankara-Şam normalleşme için kapı aralanmış oldu. Şimdi mesele kapının tamamen açılabilmesi. Ancak kapıyı tamamen açabilmek her iki taraf için de zor, o nedenle yöntemini iyi belirlemek ve doğru ellerle aralamak gerekir. Çünkü:

Suriye açısından, 11 yıldır Şam yönetimini devirmeye çalışan, sınırlarını yabancı savaşçılara açan, rejimi devirebilmek için Suriyeli muhaliflerden ordu kuran ve destekleyen, ayrıca topraklarının çeşitli noktalarında asker bulunduran bir ülke var.

Türkiye açısından, 11 yıldır Şam yönetimini devirmek ve Suriye’de nüfuz alanları kurmak hedefinden tam dönüş yapabilmenin iç ve dış maliyetleri sorunu var. Hem 11 yıllık dış politika yanlışının kabulü anlamına gelecek u dönüşünün seçime etkisi, hem de ÖSO çatısı altındaki terör gruplarıyla kurulmuş ilişkilerin u dönüşü sonrası ortaya çıkarabileceği güvenlik sorunları var.

Normalleşmenin önündeki asıl engel

Fakat gerçekte normalleşmenin önündeki asıl engel, Erdoğan’ın “çok hedefli ikili politikaları” ve ek ajandalardır.

Çünkü gerçekte 11 yıllık bir yanlışlığı düzeltmek için değil, Erdoğan’ın seçim ihtiyacıyla Putin’in dış politika ihtiyacının örtüşmesi nedeniyle bu adım atılıyor. Bu da haliyle adımları zorlaştırıyor. Ankara’nın “anlaşma demedik uzlaşma dedik”, “hedef normalleşme değil diyalog arayışı” ve “Esad’a bakışımız değişmedi” türünden söylemleri o zorluğun yansımalarıdır.

Ancak Türkiye-Suriye normalleşmesi, tüm bu risklerin toplamından çok daha fazla değerlidir ve ihtiyaçtır. Dolayısıyla kapıyı açabilmenin yolu bulunmalıdır.

Ankara ve Şam’ın şartları

Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında normalleşme konusunda şöyle söyledi: “Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesi için harcanacak çabalar, Suriye’deki durumu istikrara kavuşturmanın tek yoludur. Biz herhangi bir şart koşmayacağız, ancak ilişkilerin savaşın başlangıcından önceki haline dönmesi için Suriye topraklarında Türk işgalinin bitmesi gerekiyor.”

Lavrov’un basın toplantısında “Önemli olan yeni askeri faaliyetlere izin verilmemesi” diyerek Türkiye’nin sınır ötesi operasyon isteğine bir kez daha karşı çıkması, kuşkusuz diplomasi dilinde, Mikdad’ın “Türk askeri çekilmeli” görüşüne de dolaylı destek anlamına geliyor.

Ankara’nın belirlediği normalleşme yolu ise “Esad ile ÖSO’yu anlaştırmak, barıştırmak, uzlaştırmak.”

Ankara ve Şam’ın atması gereken adımlar

Hem Şam’ın hem de Ankara’nın “şartları”, aralanmış kapının tamamen açılmasını kolaylaştıracak türden değil. Elbette Türk askeri Suriye’den çekilmeli, elbette ÖSO’yla ilişkiler koparılmalı, elbette Şam muhalefetle uzlaşmalı…

Ancak tüm bunları bir sırayla, ortaya çıkaracağı riskleri azaltarak ve normalleşme hedefine mesafeyi kısaltarak yapmak lazım. Örneğin:

1) Türk ordusu, Suriye ordusunun kendi topraklarında tam egemenlik sağlayabilmesini kolaylaştırma hedefiyle, aşamalı olarak Suriye’den çekilmeli. TSK öncelikle, İdlib’deki gözlem noktalarını sıra sıra Suriye ordusuna devretmeli.

2) Ankara, Suriye muhalefetinin Türkiye’deki siyasi karargâhını kapatmalı, Suriye topraklarındaki askeri karargahıyla ilişkisini kesmeli.

3) Şam, silah bırakma şartlı af modelleri geliştirmeli. Ankara, bunu sığınmacı sorununun çözümüyle birleştirerek desteklemeli ve sahada uygulamalı.

4) Türk ve Suriye orduları, silah bırakmaya direnen tüm gruplara karşı birlikte operasyon yapmalı.

Zor ama zorlanmalı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ağustos 2022

2 Yorum

RAND Raporu: Büyük Güç Savaşı’nın Geri Dönüşü

Başlık, RAND Corporation’ın yeni raporunun ismi. 156 sayfalık raporun alt başlığı “ABD ve Çin Arasındaki Sistemik Çatışma Senaryoları.”

RAND’ın Ulusal Güvenlik Araştırmaları Bölümü’nden Timothy R. Heath, Kristen Gunness ve Tristan Finazzo tarafından hazırlanan ve 10 Ağustos 2022’de yayımlanan raporun sponsoru, ABD Savunma Bakanlığı…

Rapor, “Çin’in küresel öncelik noktasına yaklaştığı koşullarda sistemik ABD-Çin çatışmalarını” analiz ediyor.

İKİ SENARYO: DÜŞÜK VE YÜKSEK YOĞUNLUKLU SAVAŞLAR

RAND uzmanları, ABD-Çin çatışması için iki senaryo geliştiriyorlar.

1) Düşük yoğunluklu çatışma: Bu ilk senaryo, dünyanın birçok yerinde, birçok alanda ve uzun yıllar boyunca ortaya çıkan bir çatışma senaryosu. Bu savaş, esas olarak devlet dışı aktörlerin sahada olduğu bir vekalet savaşıdır.

2) Yüksek yoğunluklu çatışma: Bu ikinci senaryo da, başlangıcı düşük yoğunluklu çatışma olan ama zamanla yüksek yoğunluklu savaşa yükselen senaryo. Bu senaryoda yine vekiller savaşıyor ama sıcak noktalarda taraflar doğrudan ordularıyla da çatışıyorlar.

Rapora göre ikinci senaryo, “her iki ülkenin de düşmanın savaşma yeteneğini yok etmek için saldırgan eylemlerde bulunmasını öngörüyor ve bunun en yıkıcı seviyelere tırmanmasının yüksek risk taşıdığı” belirtiliyor.

UZUN SAVAŞ

RAND raporuna göre ABD-Çin çatışması şu özellikleri taşıyacak:

– Çatışma tüm dünyaya, siber uzay ve dış uzay dahil tüm alanlara yayılacak.

Yıllarca sürecek, kronik ve sistemik bir biçim alacak.

– Çatışma, ancak taraflardan birinin diğerine tabi olduğunu kabul etmesiyle sona erecek.

– Düşük yoğunluklu savaş, ortak ülkeler ve devlet dışı gruplar aracılığıyla kapsamlı çatışmalara dönüşecek. Taraflar, bu tür çatışmaların sonuçsuzluğu nedeniyle daha agresif adımlar atarak, savaşın seviyesini tırmandıracak.

GENİŞ ALANDA SAVAŞ

RAND uzmanları, Amerikalı siyaset ve askeri planlamacılarına bazı önerilerde bulunuyorlar:

– “Planlamacıların, ABD-Çin çatışmasını tek bir muharebe veya savaştan ziyade ABD ve Çin hizasındaki kuvvetler arasında birbiri ile bağlantılı, coğrafi olarak dağılmış bir dizi çatışma olarak düşünmeleri gerekebilir. Sistemik bir savaş yıllarca sürebilir, birçok katılımcıyı içerebilir ve düşük yoğunluklu çatışma düzeyinde kalsa bile neredeyse tüm alanları kapsayabilir.”

– “Düşük yoğunluklu bir çatışma senaryosunun yüksek yoğunluklu savaştan daha makul olduğu sonucuna varılırsa, ABD dolaylı savaş başlatma yeteneğini güçlendirmelidir.”

– “Yüksek yoğunluklu savaşın analizi, ABD’nin Ortadoğu’da ve Hint Okyanusu boyunca hayati dar boğaz noktalarını savunma ve güvence altına alma becerisinin sağlanmasına dayalı.”

STRATEJİK SORUN: KUŞAK VE YOL

Raporun kritik bölümü, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol inisiyatifiyle ilgili.

RAND uzmanlarına göre Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan Kuşak ve Yol İnisiyatifinin başarılı olması halinde, ABD’nin küresel liderliği “emsal bir rakiple” karşı karşıya gelmiş olacak. İşte ABD-Çin çatışmasının asıl gerekçesi de bu…

Yani ABD açısından stratejik sorun Kuşak ve Yol’un engellenmesi, taktik sorun da Kuşak ve Yol coğrafyasındaki ülkeleri etki alanında tutmak/almaktır.

RAND bu haliyle dolaylı olarak ABD yönetimine, “Kuşak ve Yol gerçekleşmeden Çin’le savaş şart”, demiş oluyor. Nitekim raporda “Çin’in ulusal gücünün ABD’ninkinden daha hızlı bir oranda artmaya devam ettiği” belirtilerek, makasın kapanmakta olduğuna dikkat çekiliyor: “Çin ekonomisi 2030’larda nominal olarak ABD ekonomisini geçebilir. Düz bütçelerle karşı karşıya olan bir ABD ordusu, böyle bir durumda, giderek daha güçlü ve modern bir Çin ordusuyla karşı karşıya kalacaktır.”

RAND’IN KAÇINILMAZ SAVAŞ TEZİ

Böylece RAND üç tez ileri sürmüş oluyor:

1) Savaş kaçınılmaz, küresel liderlik savaşsız teslim edilmez.

2) Kuşak ve Yol’un engellemek ancak savaşla mümkün.

3) Savaş, ne kadar gecikirse, ABD için o kadar pahalı/maliyetli hale gelir.

RAND’ın raporunun esası, Çin’le savaşı kaçınılmaz görerek, makas kapanmadan ABD emperyalizminin harekete geçmesini savunmasıdır. Çünkü ABD, kurallarını yazdığı sömürü düzenini ancak dünyayı ateşe atarak sürdürebilecektir. Ancak savaşsız çözüm, ABD karşısında en geniş birliği sağlamakla ve caydırıcılığı büyütmekle mümkündür.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk;
23 Ağustos 2022

1 Yorum

AKP’nin Suriye politikasının 3. aşaması

Erdoğan iktidarının Suriye’de izlediği dış politikayı, üç aşamalı olarak sınıflandırabiliriz:

1. aşama (2011 – 2016): Suriye’de İhvan rejimi inşa etmek için Esad’ı devirme hedefli dönem.

2. aşama (2016 – 2022): Suriye topraklarında “ÖSO özerk bölgesi” inşa etme hedefli dönem.

3. aşama: “Esad ile ÖSO’yu barıştırma” hedefli normalleşme (ya da diyalog) dönemi.

1. aşama: Esad’ı devirme hedefi

Erdoğan, Mısır’da Mursi’nin iktidar olmasıyla birlikte, kendisinin liderlik edeceği bir İhvan coğrafyası hedefledi: Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus…

Suriye’de kışkırtmalar başlayınca, AKP önce Esad’a hükümetine monte etmesini istediği 7 kişilik İhvan listesi iletti. Reddedilince, “Esad’ı devirme projesini” başlattı: Türkiye’nin sınırları pek çok ülkeden siyasal İslamcı örgütlere açıldı.

Projenin sahibi ABD’ydi ama ana yüklenici Türkiye, alt yükleniciler Suudi Arabistan ve Katar’dı. AKP’nin dış politika mimarı Davutoğlu “ABD’nin küresel düzeni altında, alt bölgesel düzen kuracağız” diyordu.

“Emevi camisinde fetih namazı kılma” sloganlı “Esad’ı devirme projesi” başlatan AKP bu süreçte Şam Meclisi ve hükümetine karşı Suriye Ulusal Konseyi’ni, Suriye ordusuna karşı Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurdu. AKP bu süreçte Esad’a karşı cephe inşa etmek için PYD/YPG ile pazarlık yaptı; Salih Müslim’le Ankara’da görüştü. İç politikadaki Kürt Açılımı da bu hedefin gereğiydi.

Erdoğan iktidarı ilerleyen süreçte Suriye’ye “daha fazla asker göndermesi” için ABD Başkanı Obama’yı zorladı. Ancak Obama’nın planı başkaydı: IŞİD’i “kullanarak”, PYD/YPG’ye meşruiyet sağlamayı ve tıpkı daha önce Barzani’yle Irak’ın kuzeyinde yaptığı gibi, PYD ile Suriye’nin kuzeyinde özerk bir alan inşa etmeyi planlıyordu. AKP bu ara aşamada ABD’yle “IŞİD’e karşı YPG’yle değil, benimle hareket et” pazarlıkları yaptı.

2. aşama: ÖSO özerk bölgesi hedefi

Rusya’nın 2015’te Suriye’de sahaya inmesi ve 24 Kasım 2015’te bir Rus savaş uçağının düşürülmesiyle yeni bir süreç başladı.

Erdoğan’ın önünde artık iki sorun vardı: 1) Rusya’nın desteklediği Esad’ı devirme hedefinin uygulanması artık çok zordu. 2) ABD PYD devleti kurmak istiyordu ve içeride hem muhalefette hem de devlet içinde buna karşı büyük tepki vardı.

Erdoğan, bu iki sorunu aynı potada birleştirerek çözme hamlesi yaptı 2016’da: Rusya’nın yeşil ışığıyla ABD’nin PYD devleti girişiminin önünü kesmeye çalışacak ve bununla iç politikada yeni destekler bulacaktı. Bu yeni durumun gereği de artık Suriye’deki hedefi, Halep merkezli “ÖSO özerk bölgesi” kurmaktı. AKP bu hedefini ABD’yle ilişkilerinde “PYD bölgesine karşı ÖSO bölgesi” pazarlık kartı yapacaktı üstelik.

Bu arada Suudi Arabistan ve BAE ile Katar’ın İhvan eksenli karşı karşıya gelmesi, Türkiye’nin Katar’la birlikte İhvancılığı sürdürmesi nedeniyle ÖSO’nun sponsor listesi değişti. Kuvayı Milliye ilan edilen ÖSO, 2017’de Suriye Milli Ordusu’na (SMO) dönüştürüldü.

Erdoğan’ın bu yeni çizgisi çelişkili ilişkiler süreci başlattı: Türkiye, bir yandan Esad’ın destekçileri Rusya ve İran’la birlikte hareket ediyor ama Suriye’yle normalleşmeye karşı çıkıyordu. Çünkü Esad’a karşı ÖSO’yu desteklemeyi sürdürüyor ve şartlar oluştuğunda ÖSO nüfuz bölgesi ilan etmek istiyordu. Bunun için de kontrolü altındaki bölgelere (%9) kaymakam atamaktan Türk üniversitesine bağlı fakülte açmaya kadar egemenlik hukukuna aykırı bir dizi iş yaptı.

Moskova ise Ankara’nın Washington’la hareket etmemesi için bu süreci ağırdan aldı. İdlib’in düğüme dönüşmesi ve Suriye’de siyasi çözüme geçilememesi ise artık büyük sorundu.

3. aşama: Normalleşme/Diyalog

Erdoğan, iktidarının en kritik seçimine hazırlanıyor ve önünde iki büyük sorun var: Ekonomik kriz ve sığınmacı sorunu.

Erdoğan, sığınmacı sorununu, “ÖSO özerk bölgesi” hedefiyle birleştirerek çözmek istiyor. Suriye’de bir “güvenli bölge” inşa ederek, seçim öncesinde 2,5 milyon sığınmacıyı oraya yerleştirmek istiyor. Bunun için de kontrolü altındaki halkaları birleştirmek üzere bir askeri harekât yapmak istiyor. Ancak buna hem ABD hem Suriye hem de Rusya ve İran karşı.

Putin de, Erdoğan’ın bu siyasi ihtiyacı karşısında şu taktiği uyguluyor: “Terörle mücadele etmenin yolu Esad’la görüşmekten geçer.” Putin böylece Ankara-Şam normalleşmesinin yolunu açarak, hem Ukrayna kriziyle uğraştığı süreçte Suriye’de siyasi çözüme geçebilmeyi hem de ABD’yi Suriye topraklarından atabilmeyi hedefliyor.

İşte 3. aşama, bu ihtiyaçların örtüşmesi nedeniyle ortaya çıkmış durumda. O nedenle AKP cephesinde süreç “normalleşme girişimi” yerine “diyalog arayışı” olarak isimlendiriliyor. Zira Erdoğan henüz “ÖSO özerk bölgesi” ilan etme hedefinden vazgeçmiş değil.

Ancak Ankara Şam’la mutlaka normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2022

1 Yorum

Finans Kapital Partisi: AKP

AKP bir halk partisi değildir, mali sermaye (finans kapital) partisidir. Yani AKP fiilen kapitalizmin en sömürücü kanadının siyasetteki temsilcisidir.

14 Ekim 2021’de bu köşede, “Mali sermaye partisi: AKP” başlığıyla konuyu incelemiştik. Önceki gün Merkez Bankası’nın politika faizini bir puan daha düşürerek 13’e indirmesiyle, AKP’nin bu özelliği daha da netleşti.

Kur Korumalı Mevduat soygunu

AKP’nin Kur Korumalı Mevduat projesi, pratikte hazineden bankacılık sistemine para transferiydi. Yüzde 17 faiz getirili sistem özetle şöyleydi: Parası olan bankaya para yatıracak, o paraya yüzde 14 faizi banka, kalan yüzde 3’ü hazine verecekti. Eğer dövizin yükselişi bunun üzerindeyse, o fark da hazineden ödenecekti.

Hazine kim? Hazinenin esas omurgasını “ücretli çalışanlar” oluşturuyor. Ücretli çalışanların da yarısı asgari ücretli. Yani bankaya yatıracak parası olanın faizini, bankaya yatıracak parası olmayan ödüyor özetle. Robin Hood’un fakirden alıp zengine vermesi kısaca…

Saray faizi bir puan düşürünce Kur Korumalı Mevduatta tablo şöyle olacak: Banka’nın vereceği faiz 14’ten 13’e düşecek, ücretli çalışanın vergisiyle oluşan hazinenin ekleyeceği faiz 3’ten 4’e yükselecek. Yani hazineden para transferi artacak.

13’le para topla, 40’la sat

Mali sermaye (finans kapital), yani bankalar sadece böyle mi kazanıyor? Hayır.

Asıl vurgun şöyle işliyor: Bankalar AKP’nin Kur Korumalı Mevduat kıyağıyla, ağırlıklı olarak orta sınıftan paraları yüzde 13 faizle topluyor. Sonra o paraları sanayiciye yüzde 40-45 faizle kredi olarak veriyor. Aradaki farkla da bankalar, yani mali sermaye, daha da büyüyor.

Bu arada bankalar yurtdışından, Londra’dan, New York’tan kredi alıp, Türk sanayicisine yine yüksek faizle veriyor. Böylece Türkiye’deki bankacılığın topladığı sermaye, fiilen uluslararası sermayeye kazanca dönüşüyor. Nitekim Türkiye bankacılık sektörünün yarısından fazlası artık yabancı.

Dolayısıyla AKP’nin ekonomi-politiği, bankacılığı, New York bankerlerini, Londra tefecilerini beslemiş oluyor.

Bankalar kâr rekoru kırıyor

Sayılarla anlatalım: Şu anda bankacılık sektörünün yaklaşık 3.3 trilyon liralık “TL mevduatı” var. Bunun yaklaşık yüzde 36’sı AKP’nin Kur Korumalı Mevduatlarından oluşuyor. Yani 1 trilyon liradan fazlası. Dolayısıyla bu büyüklükteki paraya faizi hazine, yani ücretli çalışanlar ödüyor.

Bankaların ise ağzı kulaklarında. Kârlılık rekoru üstüne rekor kırıyorlar. Bankalar birleşip parti kursa, AKP’nin kazandırdığından daha fazlasını kazandıramaz!

Kur Korumalı Mevduatın ilan edildiği 21 Aralık 2021’den 18 Ağustos 2022’ye kadar olan dönemde sınai endeksi yüzde 42, BIST100 yüzde 58 artarken bankacılık endeksi yüzde 82 yükselmiş (Yalçın Karatepe, İktidar kimi sübvanse ediyor?, Birgün, 19.8.2022).

Bankacılık ve Düzenleme Kurulu’nun (BDDK) açıklamasına göre bankalar Kur Korumalı Mevduat ile kârlarını katlıyor:

Örneğin “Bankacılık sektörü net kârı nisan ayı sonu itibarıyla, geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık 5’e katlanarak 98,2 milyar TL oldu. Geçen yıl bankaların net karı 20,7 milyar TL idi.” (Dünya, 3.6.2022).

Örneğin “bankacılık sektörün haziran sonu itibarıyla ilk altı ay dönem net kârı 169 milyar 145 milyon lira oldu” (Cumhuriyet, 4.8.2022).

Asgari ücretliden sanayiciye herkes kaybediyor

Kısacası, AKP ile bankalar yani mali sermaye / finans kapital çok mutlu. Finans kapital kârına bakar; parlamenter rejim yıkılmış mı, tek adam rejimi mi var, eğitim imam hatipleşmiş mi, pazarda domates kaç lira olmuş, işçi ücreti ne kadar yükselmiş, işsizlik artmış mı, umurunda olmaz…

Sonuç olarak finans kapital ve onun siyasi temsilcisi AKP karşısında, asgari ücretliden sanayiciye kadar tüm sınıflar kaybediyor. Kuşkusuz en çok kaybeden en alttakiler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ağustos 2022

1 Yorum

Çavuşoğlu Çavuşoğlu’na karşı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Letonya Dışişleri Bakanı Edgar Rinkevics ile ikili görüşmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında çok tartışılan Suriye çıkışına “düzeltme” yaptı.

Çavuşoğlu, “Sadece Suriye içerisindeki bazı provokatörler değil, Türkiye içerisinde bu işi kızıştırmak isteyenler de sözlerimi çarpıttılar” dedi. Peki provokatörler ve iş kızıştırıcılar, hatta AK-medya bile nasıl çarpıtmıştı Çavuşoğlu’nun sözlerini? “Barıştırma değil uzlaştırma kelimesini kullanmıştım” diyor Dışişleri Bakanı, amaca yaklaşımı açısından sanki iki kelime arasında büyük fark varmış gibi…

Çarpıtmanın çarpıtması

Ancak Çavuşoğlu doğru söylemiyor. Büyükelçiler Konferansı’ndan sonra düzenlediği basın toplantısında medyaya yansıyan sözlerini tüm medya yanlış mı anladı diyerek baştan sona izledim. İki gazeteci tarafından ayrı ayrı iki kere Suriye konusu soruluyor.

İlkinde Çavuşoğlu çok net olarak “rejimle muhalefeti anlaştırmalıyız” diyor.

İkinci soruya yanıtında ise yine çok net olarak “rejimle muhalefeti barıştırmalıyız” diyor.

Dolayısıyla Çavuşoğlu’nun “sözlerimi çarpıttılar, barıştırma değil uzlaştırma kelimesini kullandım” sözleri, önceki sözlerini çarpıtmış oluyor. Çünkü “çarpıttınız” diyen Çavuşoğlu, gerçekte kullandığını iddia ettiği “uzlaştırma” kelimesini değil, “anlaşma” ve “barışma” kelimelerini kullandı.

Buna AKP tipi diplomaside “çarpıtmanın çarpıtması” yasası ya da daha basitçe “Çavuşoğlu Çavuşoğlu’na karşı” diyebiliriz.

Kalın çizgi

Konuyla ilgili bu köşede iki makale yazmıştık. Her iki makalemizde de Dışişleri Bakanı’nın akşam yaptığı “rejimle muhalefeti anlaştırmalıyız/barıştırmalıyız” açıklamasına, Dışişleri Sözcüsü’nün sabah yeni bir açıklama yaptığına dikkat çekmiştik.

Öyle ki bu, “açıklamanın açıklaması” olarak bir “düzeltmeden” öte, bir “çizgi farkına” işaret ediyordu. O nedenle Çavuşoğlu’nun hem Ukrayna hem de Suriye konusundaki çıkışlarıyla İbrahim Kalın çizgisi arasındaki farka dikkat çekiyorduk.

“Çavuşoğlu Çavuşoğlu’na karşı” çıkarak ve “çarpıtmanın çarpıtmasını” yaparak, işte saraydaki o kalın çizgiye teslim olmuş oluyor. Tabi yine o makalemizde sorguladığımız gibi, tüm bu “karşıtlıklar”, ana çizgiyi besleme amaçlı taktikler değilse…

Erdoğansız seçenek

Çavuşoğlu’nun Çavuşoğlu’yu yalanlaması, ilk makalede dikkat çektiğimiz Putin-Erdoğan örtüşmesi ve Erdoğan’ın bu örtüşmeyi seçim fırsatına çevirmek istemesi konusunu aydınlatıyor.

Şöyle demiştik: “Moskova’nın PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğine işaret etmesi ile AKP’nin seçim sürecinde sığınmacı sorununa çözüm üretme ihtiyacı çakışmış durumda. Son mesajlar bu ‘taktik düzlemin’ gereği…”

İşte bunu gördüğümüz için de “rejim ile muhalefet anlaşmalı/barışmalı” mesajının içerdiği soruna işaret ederek şöyle demiştik: “Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar.”

Sorunun bam teli işte burasıdır: Çavuşoğlu ister ilk söylediğindeki gibi rejim ile muhalefeti “anlaştırma/barıştırma”, ister sonradan söylediği gibi “uzlaştırma” işine soyunsun, iki iş de sorunludur. Çünkü asıl yapılacak iş ÖSO karargâhını dağıtmaktır.

Ankara her halükârda Şam ile normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız. Çavuşoğlu, ÖSO ve AKP’deki ÖSO’cuların tepkisi karşısında “sözlerim çarpıtıldı, barıştırma değil uzlaştırma dedim” sözleriyle “Çavuşoğlu’na karşı” çıkarak “Erdoğanlı” seçeneğin “ÖSO bagajının” büyüklüğünü ortaya koymuş oldu. Çünkü komşu devlete karşı “ordu kurmak”, turşu kurmaya benzemiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ağustos 2022

1 Yorum

Putin’in anti-Amerikanizmi

Mihail Gorbaçov’un SSCB’yi dağıtmasının ardından Boris Yeltsin’in yıkıma götürdüğü Rusya Federasyonu’nu yeniden ayağa kaldıran Vladimir Putin, KGB görevlisi olarak elbette komünist/sosyalist rejimin bir memuruydu. Fakat Putin sosyalist değil, en azından Rusya Federasyonu Devlet Başkanı olduğundan beri…

Ancak Putin’in sağlam bir anti-emperyalist olduğunu, somutlarsak, esaslı bir anti-Amerikancı olduğunu söyleyebiliriz.

PUTİN’İN SAHADAN ÖĞRENİYOR

2007 yılındaki Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD’ye karşı yaptığı çıkıştan sonra Putin’in adım adım konuşmalarındaki anti-emperyalist, anti-Amerikancı tonu koyulaştırdığını rahatlıkla dile getirebiliriz.

Ancak özellikle bu yıl, 4 Şubat’ta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’le birlikte imzaladığı “ortak bildiri”den bu yana Putin’in konuşmalarında anti-Amerikancı tonu koyulaştırmasının ötesinde, ABD’ye karşı mücadelenin de programını inşa etmeye başladığını söyleyebiliriz.

Bunda “Çin’e özgü sosyalizmin” lideriyle gelişen ortaklığının etkisi olduğu muhakkak ama daha önemli etkenin, sahada ABD’ye karşı çarpışma pratiğinin kaçınılmaz bir şekilde teoriye yansıması olduğunu ifade edebiliriz.

SALDIRGAN VE SÖMÜRGECİ ABD TAHLİLİ

Putin son olarak Moskova Uluslararası Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasıyla esaslı bir anti-Amerikanizm programı ortaya koydu. Bu nedenle Putin’in bu çok önemli konuşmasını incelemeliyiz:

Öncelikle Putin ABD ve müttefiklerinin hangi hedef gereği neler yaptığını ortaya koyuyor. “ABD ve vassallarının”, tehdit, şantaj, baskı, provokasyon, darbe ve iç savaş yoluyla egemen devletleri kendisine boyun eğdirmeye çalıştığını belirten Rusya lideri, tüm bunların ABD açısından tek amacı olduğunu ortaya koyuyor: “Diğer ülkelerin sırtından geçinmeyi sağlayan modeli sürdürmek.”

Böylece Putin emperyalist kapitalizmin saldırgan ve sömürgeci karakterlerine işaret ederek, o karakterlerin üzerine inşa ettiği düzeni hedef alıyor.

ABD AB’NİN GÜVENLİĞİNE KARŞI

Putin, emperyalist ABD’nin aslında Avrupa güvenliğini de hiçe saydığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Rusya lideri “ABD’nin Avrupa güvenliği vaatlerinin ikiyüzlülük olduğunu” belirterek, gerçekte ABD’nin Avrupa üzerinde askeri altyapısını büyüterek aslında Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye attığını savunuyor.

Böylece Putin ABD’nin NATO’yu genişleterek ve Batı Avrupa ile Avrupa-Asya’nın en büyük parçası olan Rusya’yı karşı karşıya getirerek Avrupa güvenlik mimarisini hedef aldığını ortaya koymuş oluyor.

UKRAYNA HALKI: HARCANAN ER

Rusya Devlet Başkanı Putin, ABD’nin Ukrayna’yı satranç tahtasındaki piyon gibi kullandığını da ifade ediyor. Putin’in kullanılan Ukrayna halkı için seçtiği kavram ise oldukça uyarıcı: “Harcanan er.”

Putin, ABD’nin NATO’yu genişleterek, Ukrayna’ya NATO üyeliği vermeye çalışarak, Kiev yönetimini Rusya’ya karşı ağır silahlarla donatarak, sekiz yıldır Dombas katliamına göz yumarak, anti-Rusya projesini destekleyerek, neo-Nazi ideolojisinin yayılmasını sağlayarak, Ukrayna halkını “harcanan er” konumuna ittiğini belirtiyor.

Ve Putin’e göre ABD bu çatışmayı uzatmaya çalışarak hatta başka coğrafyalarda çatışmalar kışkırtarak, modelini/düzenini sürdürmeye çalışıyor. Putin ABD’nin “NATO sistemini Asya-Pasifik bölgesine yaymaya çalıştığına” da önemle dikkat çekiyor.

TEK KUTUPLU DÜNYA DÜZENİ ÇAĞI GEÇMİŞTE KALDI

Peki ABD’nin düzenini koruyabilmek için sergilediği bu emperyalist saldırganlıklar işe yarıyor mu?

Putin yaramadığı konusunda net ve şöyle ifade ediyor: “Tekrar ediyorum: tek kutuplu dünya düzeni çağı geçmişte kaldı.

Rusya lideri, mevcut “küresel modelin” sahiplerinin tüm güçleriyle uğraşmasına rağmen, bu modelin “ölüme mahkûm” olduğunu vurguluyor ve “tarihsel ölçekteki jeopolitik değişimlerinin farklı bir yöne ilerlediğini” savunuyor.

Putin yeni dünyanın nasıl olduğunu ve ulusların önüne neleri getirdiğini/getireceğini de şöyle ifade ediyor: “Uluslararası hukuk ve daha adil ilişkiler üzerine inşa edilmiş çok kutuplu bir dünya, ortak tehditlerle mücadele için yeni fırsatlar sunuyor. Bunların arasında bölgesel çatışmalar ve kitle imha silahlarının yaygınlaşması, terörizm ve siber suçlar yer alıyor.”

Ve Putin uluslararası topluma, ABD’nin ulusları hedef alan bu saldırganlığına ve meydan okumalarına karşı koymak için tüm devletlerin birleşmesi gerektiği mesajını veriyor.

PUTİN’İN DÖRT MADDELİ FORMÜLÜ

Sonuç olarak Putin, 4 Şubat’tan 16 Ağustos’a kadar geçen yaklaşık altı ayda yaptığı çok önemli açıklamalarla anti-Amerikanizminin programını dört madde ile çerçevelemiş oluyor:

1) ABD emperyalizmi sömürü düzeni üzerine küresel bir model/sistem inşa etmişti.

2) Bu model, ABD ve müttefiklerinin tüm çabasına rağmen artık sürdürülemez durumda. ABD, modelinin ömrünü uzatabilmek için daha da saldırganlaştı; bu amaçla Ukrayna’yı da kullanıyor, AB’yi de…

3) ABD saldırganlığı tüm ulusları hedef alıyor, dolayısıyla tüm devletler ABD’ye karşı birleşmeli.

4) Tek kutuplu dünya düzeni çağı kapandı, çok kutuplu dünya düzeni çağı başladı.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ağustos 2022

2 Yorum

6’lı Masa’nın Davutoğlu sorunu

Türkiye ile Suriye’nin normalleşme “olasılığı” bile Ahmet Davutoğlu’nu rahatsız etti. Böylece Davutoğlu, Ankara-Şam normalleşmesi karşıtlığında, ABD ve İsrail ile ilk üçü paylaşmış oldu.

Davutoğlu’nun rahatsızlığı şu bakımdan önemli: Davutoğlu muhalefette olsa da, mimarlığını yaptığı Suriye politikası, hâlâ AKP iktidarı tarafından güncellenerek uygulanıyor.

Ankara Şam’la normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız

Davutoğlu, Ankara-Şam normalleşmesine neden karşı çıktığını, yayınladığı sosyal medya mesajında net ortaya koydu: “Rusya, Esad rejimini meşrulaştırmaya çalışıyor.”

Oysa gerçek tablo şudur: Esad yönetimi, kendi halkının çoğunluğu nezdinde zaten meşru. Meşruluk kazanmayan ise Davutoğlu’nun “ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hedefiyle ilan ettiği “komşularla sıfır sorun” adlı “komşularla sırf sorun” çizgisiydi.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus hattını izleyen “İhvan ülkelerine” liderlik yapma hayali çoktan yıkıldı. Erdoğan artık o hayali kurmaktan ziyade, Suriye’de “ÖSO nüfuz alanı” kurarak, “fetih yapan güç” konumu kazanıp, bununla iktidarını sürdürme hayali peşinde.

Ancak o hayalin bile sonu geliyor; ister Erdoğan iktidarı ile isterse yeni iktidar ile, Türkiye en sonunda Suriye’yle normalleşmeye gidecek. Bu, sığınmacı sorununa çözüm bulmak, Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarmak, Rusya ve İran’la işbirliğini stratejik seviyeye çıkarmak, Astana Platformu’nu bölgede genişletip kurumsallaştırmak için büyük ihtiyaç çünkü.

Davutoğlu ve Babacan çizgileri

AKP’nin dış politikasından tam olarak çıkarmadığı Davutoğlu çizgisi, gittikçe iktidarın değil muhalefetin sorunu olmaya başlıyor.

Zira CHP’nin Suriye politikası en başından beri Davutoğlu’nun çizgisiyle ters. Dahası, Kılıçdaroğlu yıllardır, “iktidar olunca ilk işimiz Suriye’yle normalleşmek” diyor. Peki bu hedef, Davutoğlu ile nasıl mümkün olacak?

CHP’nin AKP türevleriyle sorunu tek değil ki? Bir de Babacan var. Örneğin “Beşli Çete’yle mücadele” diyen, özelleştirilen stratejik kurumların yeniden kamulaştırılmasını savunan CHP, o kurumları özelleştiren Babacan’la bunu nasıl sağlayacak?

Neyse, bir asıl konumuza dönelim…

Ukrayna’da Kalın-Çavuşoğlu farkı

İktidarın dış politikasında birbiriyle çelişen İbrahim Kalın ile Mevlüt Çavuşoğlu çizgileri mi var, yoksa farklı söylemlerle ana çizgiyi besleme taktiği mi uyguluyorlar?

Örneğin Çavuşoğlu Rusya’nın Ukrayna’ya askeri harekatının başladığı ilk günlerde, “savaş” isimlendirmesinden özenle uzak durmuştu. Sorulduğunda “Uzmanlarımız bir kere savaş hali var mı, onu çalışıyor” diyordu, “çünkü Türkiye savaş halini hukuken kabul ederse, Montrö’de gereğini yapmak zorunda” kalacaktı.

Ancak İbrahim Kalın sosyal medyada “Ukrayna savaşının dördüncü gününde…” diye başlayan bir mesaj paylaştı. Hemen ardından Fahrettin Altun da “savaş” sözünü kullandı mesajında. Öyle ki İngiliz ajansı Reuters, “Kalın ve Altun’un ‘savaş’ nitelemesi Boğazların Rus savaş gemilerine kapatılmasının önünü açabilecek bir söylem değişikliği” diyerek memnuniyet içerikli haber bile yapmıştı.

Suriye’de Çavuşoğlu ile diğerleri farkı

Benzerini şimdi de yaşıyoruz. Çavuşoğlu’nun akşam yaptığı “Esad’la muhalefeti anlaştırmalıyız” açıklamasına, ertesi sabah Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç yanıt veriyor: “Muhalefetle dayanışmamız sürecektir.”

Suriye’deki çeşitli bölgelere “kaymakam, jandarma komutanı, emniyet müdürü atamakla” övünen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, paylaştığı sosyal medya mesajında “Türkiye, Suriye rejimi altında inleyen insanları asla yalnız bırakmadı, bırakmaz” diyor.

Medyadaki etkili kimi AKP’li kalemler, Çavuşoğlu’nun normalleşme mesajını “Kılıçdaroğlu’nun politikasına teslimiyet” olarak yorumluyor.

Özetle, görünen o ki Suriye’yle normalleşme konusu henüz iktidarın toplamı açısından netleşmemiş durumda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2022

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın