Archive for category Politika Yazıları

Fırat’ın doğusuna Astana çözümü

Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin buluştuğu Tahran Zirvesi’nin 16 maddelik ortak bildirisine bakılırsa, zirvenin Ankara’yı ilgilendiren üç önemli sonucu oldu:

1. Askeri değil siyasi çözüm

Astana Üçlüsü, ortak bildirinin 9. maddesinde “askeri değil siyasi çözüm” mesajı verdi. Yine ortak bildirinin 5. maddesinde “Suriye’nin kuzeyindeki kalıcı güvenlik ve istikrarın ancak ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunmasıyla sağlanacağı” vurgulandı.

Böylece Rusya ve İran’ın “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine olası sınırötesi operasyona karşı çıkan açıklamaları”, ortak bildiriye de dolaylı yerleşmiş oldu.

Nitekim zirvenin ev sahibi olan İran’ın dini lideri Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinde Türkiye’nin olası operasyonuna karşı çıkarak, bunun Türkiye, Suriye ve bölgeye zarar vereceğini, tersine teröristlere yarayacağını savundu.

2. Fırat’ın doğusu Suriye ordusuna devredilmeli

Astana Üçlüsü, ortak bildirinin 4. maddesiyle doğrudan ABD ve PYD’ye mesaj verdi, “Gayrimeşru özyönetim/özerklik girişimleri dahil olmak üzere, terörle mücadele adı altında sahada yeni gerçeklikler yaratılması” reddedildi.

Zirvenin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Fırat’ın doğusu konusunda Türkiye, Rusya ve İran arasında görüş farklılıkları olsa da, üç ülkenin “ABD’nin burayı terk etmesi gerektiği” konusunda mutabık olduğunu belirtti.

Putin devamında çözüme işaret etti: “Kalıcı istikrara ulaşmak için bu toprakların Şam’ın resmi makamları olan Suriye ordusunun kontrolüne devredilmesi gerektiğine inanıyoruz.”

3. Sığınmacılar güvenli bölgeye değil, asıl ikamet yerine

Ortak bildirinin 11. maddesi, Türkiye’nin sığınmacı sorunuyla ilgiliydi. Ancak önemli bir farkla: Bildiride sığınmacıların ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin, Suriye’deki “asıl ikamet yerlerine” güvenli ve gönüllü geri dönüşü savunuldu.

Oysa AKP hükümeti bir yıl öncesine kadar sığınmacıların geri dönüşüne karşıydı. Hatta Erdoğan “Finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da mülteci alacağız” (6.8.2021) diyordu!

Ancak sorunun seçim anketlerine olumsuz yansıması, iktidarı “sığınmacıların geri dönüşü” politikasına zorladı. Fakat iktidar burada da “temel hedefini” gözeten bir yöntem buldu: Sığınmacılar için Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge inşa edilecek ve 1 milyon sığınmacı oraya yerleştirilecekti.

İşte Tahran’da ortak bildiriye geçirilen “geri dönüşlerin asıl ikamete yapılması” ifadesi bu bakımından dikkat çekiyor.

AKP’nin hayali

Artık işin esasına gelebiliriz. Ankara açısından iki problem var: 1) Suriye’nin kuzeyindeki ABD sponsorlu PYD devletçiğini önleme ve terörle mücadele. 2) Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönüşü.

Hep söyledik: AKP iktidarının bu iki soruna çözümü, “kesin çözüm” olmadığı gibi, yeni sorunlara gebedir. Suriye’nin kuzeyine sınır ötesi operasyon yapmak yerine Suriye ordusunun kendi topraklarında egemenliği sağlamasının önünü açmak, en maliyetsiz ve kolay çözümdür.

AKP’nin ısrarla “Fırat’ın doğusuna Suriye ordusu” çözümünden kaçınması, kaçınabilmek için Esad karşıtlığını sürdürmesi, sürdürebilmek için sığınmacı sorununu kullanması, kullanabilmek için “güvenli bölge” kurmaya çalışmasının tek amacı var: AKP, Suriye’nin kuzeyinde “fetih ve 82. il” hayali kuruyor!

Oysa bu hayalin Türkiye’nin zararına olduğu ve Ortadoğu politikasını kilitlediği yıllardır ve sayısız örnekle görülmektedir.

İşte Putin ve Reisi Tahran zirvesinde Erdoğan’ın bu hayaline, bu kez daha kesin ifadelerle “hayır” demiş oldu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Temmuz 2022

1 Yorum

“Amerikan Ortadoğu’su” dönemi kapanıyor

İran’dan gelen “Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi öncü ülkelerin katılımıyla bölgesel bir diyalog ortamı oluşturulmalı” önerisi, her şeyden önce zamanlaması bakımından dikkat çekiyor.

Zira İran Dış Politikalar Stratejik Konseyi Başkanı ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in Danışmanı Kemal Harazi’den gelen bu öneri, birincisi ABD Başkanı Joe Biden’ın Ortadoğu ziyaretinin bitiminde ve Türkiye, İran ve Rusya liderlerinin Tahran Zirvesi’nin hemen öncesinde geldi.

BIDEN’IN ORTADOĞU FİYASKOSU

Biden’ın İsrail ve Suudi Arabistan’a yaptığı Ortadoğu ziyaretinin hedefi, Ürdün Kralı II. Abdullah’ın nitelemesiyle “Arap NATO’su” benzeri bir İran karşıtı savunma ittifakının oluşturulmasıydı. Biden bunu sağlayamadı.

ABD’nin Ortadoğu’daki bu başarısızlığını, Murat Yetkin’in şu iki kritik soruyla özetleyebiliriz: “Biden’den önce Suudi Arabistan’a gidip de fahiş miktarlarda silah satış anlaşmasıyla dönmeyen bir ABD Başkanı olmuş muydu acaba? Ya da petrol üretim kotalarında istediğini yaptıramadan, sözünü dahi alamadan dönen bir ABD başkanı?”

Neden böyle peki? Uzun, katmanlı, ağır bir yanıtı yok bunun; basit bir yanıtı var: ABD hegemonyası zayıflıyor.

ABD hegemonyası zayıfladıkça da hem müttefiklerine istediklerini yaptıramıyor hem de müttefikleri kendisi dışındaki kuvvetlerle de “çok taraflı” işbirliği geliştiriyor. Türkiye ve Suudi Arabistan, özetle o türden müttefiklerdir. Öyle ki, en Amerikancı iktidarlar bile o hegemonya yitimi karşısında, kaçınılmaz olarak Çin ve Rusya ile iyi ilişki geliştirebilmenin önemini görmek zorunda kalıyorlar.

SUUDİ ARABİSTAN’IN TÜRKİYE VE İRAN’LA NORMALLEŞMESİNİN ÖNEMİ

İşte Suudi Arabistan…

ABD’nin enerji piyasalarını birlikte kontrol etme önerisini değil, Rusya’nın önerisini cazip buluyor. Çin’e petrolü yuan karşılığında satmayı öneriyor. Rusya’yla S-400 konusunu görüşüyor. “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılıyor. Irak’ın ev sahipliğinde İran’la normalleşme görüşmeleri yapıyor.

Suudi Arabistan’ın bu “yeni pozisyonu”, Ortadoğu açısından bir fırsata dönüştürülebilir. Zira Suudi Arabistan’ın hem geniş zaman aralığında İran’la ama hem de dar zaman aralığında Türkiye’yle ilişkisi kötüydü. Şimdi iki ülkeyle de normalleşme arıyor.

Bunun iki önemli anlamı, daha doğrusu iki önemli çıktısı olacaktır:

1) Suudi Arabistan’ın İran’la normalleşmesi demek, bölgenin de önemli oranda normalleşmesi demektir. Körfez-İran gerginliğinin ve tansiyonunun düşmesi enerji politikalarından Suriye ve Lübnan’a kadar olumlu yansır.

2) Suudi Arabistan’ın Türkiye’yle normalleşmesi demek, Türkiye’nin 10 yıldır donmuş olan Mısır’la ilişkisini de düzeltebilmesinin zeminini oluşturabilir. Zira İhvancı Mursi’nin devrilmesiyle Ortadoğu, İhvan eksenli olarak Türkiye-Katar ile Suudi Arabistan-BAE-Mısır olarak karşı karşıya gelmişti.

SURİYE’YLE TERS YOLDAN NORMALLEŞME

Hep söyledik: Türkiye açısından Ortadoğu’yla ilişkileri yeniden düzeltmenin yolu (hızlı yolu elbette), Suriye’yle normalleşmeden geçiyor.

Ancak dış politikasının merkezinde hâlâ Suriye’de ÖSO nüfuz alanı elde edebilme hayalini tutan iktidar, bu nedenle girdiği yanlış yoldan çıkamıyor. Ankara zihinsel ya da fiziksel iktidar değişliği sonrasında er geç bu yanlış yoldan çıkacaktır, o ayrı…

Ya o sürece kadar peki? İşte Suudi Arabistan’ın İran ve Türkiye ile normalleşmesi, Türkiye’nin Mısır’la normalleşmesini, Mısır’la normalleşme de Suriye’yle normalleşmeyi hızlandırabilir…

Ters ve uzun yol elbette… Ancak düz ve hızlı yolu tercih etmeyenlerin direksiyon tuttuğu şartlardayız ne yazık ki…

WASHINGTON’LA PAYLAŞILAN EGEMENLİKLER PARÇA PARÇA ALINIYOR

Özetle, “tek kutuplu dünya” dönemi kapanıp “çok kutuplu/merkezli dünya” inşa olurken, bu elbette Ortadoğu’ya da yansımaktadır. “Amerikan Ortadoğu’su” dönemi adım adım kapanmaktadır. Biden boşuna “Ortadoğu’da Çin’e ve Rusya’ya dolduracak boşluk bırakmama” mesajları vermiyor!

Önceki gün Cumhuriyet’te yazdım: Ortadoğu’da boşluk yok, fazlalık var. O fazlalık ABD’dir. Fazlalık törpülendikçe de, bölge devletleri Washington’la paylaştıkları egemenliklerini parça parça alıyorlar. Bu bazen silah anlaşmalarıyla, bazen enerji politikalarıyla, bazen de “bölgesel diyalog” eğilimleriyle kendisini gösteriyor.

İşte “Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Mısır gibi öncü ülkelerin katılımıyla bölgesel bir diyalog ortamı oluşturulmasının” konuşulmaya başlanmış olması, tam da odur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2022

1 Yorum

Ortadoğu’da boşluk yok, fazlalık var

İsrail ve Suudi Arabistan’ı ziyaret eden ABD Başkanı Joe Biden, “Körfez ülkeleri ile ilişkilerimizi güçlendirmede ilerleme kaydettik. Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e dolduracak boşluk bırakmayacağız” dedi.

Biden’ın bu açıklaması, ABD’nin Ortadoğu’daki gücünü azaltmasına karşılık, İran’a karşı Arap-İsrail ittifakı kurma hedefiyle ilgiliydi. Nitekim ziyaret öncesinde bu yönde mesajlar verildi, hatta Ürdün Kralı II. Abdullah’ın ifadesiyle “Arap NATO’sunun inşası” artık gündemdeydi (CNBC, 24.6.2022).

Ancak Biden’ın bu açıklamasının büyük bir sorunu var: Çin ve Rusya’nın, Arap ülkeleri ve İsrail’le ilişkileri gelişiyor ve derinleşiyor.

Ortadoğu’nun sahibi Ortadoğululardır

Diğer yandan Biden’ın “Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e karşı doldurulacak boşluk bırakmayacağız” açıklaması, “emperyalist bakışın” tüm ahlaksızlığını taşıyor. ABD kendisini Ortadoğu’nun “sahibi” gibi görüyor.

Nitekim Biden’ın bu “emperyalist” açıklamasına, Çin’den “egemenliğe saygı” vurgulu yanıt geldi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin, “Ortadoğu’da ‘boşluk’ yok, Ortadoğu’nun sahibi Ortadoğu halklarıdır” dedi ve ekledi: “Ortadoğu hiç kimsenin arka bahçesi değildir. Ortadoğu ülkelerinin egemenlik haklarını destekleyen Çin, uluslararası toplumla beraber bu bölgede barış ve refahın gerçekleştirilmesi için katkıda bulunmaya hazırdır.” (CRI Türk, 16.7.2022).

Şöyle de ekleyebiliriz: Ortadoğu’da boşluk yok, fazlalık var; o fazlalık emperyalist ABD’dir.

ABD’nin iki kazanımı

Şunu da belirtelim: O fazlalık gün geçtikçe törpüleniyor; ABD Ortadoğu’da güç kaybediyor. Biden’ın son Ortadoğu çıkarması da, kimi kazanımları olsa bile, stratejik planda bir güç kaybına işaret ediyor.

Biden, İsrail ve Suudi Arabistan liderleriyle yaptığı ikili görüşmelerden bir ittifak çıkaramadı ama iki kazanım elde edebildi:

1) Suudi Arabistan, hava sahasını İsrail de dahil tüm ülkelere sivil uçuşlar için açtı.

2) Suudi Arabistan, günlük petrol üretimini 12 milyon varilden 13 milyon varile çıkardı. Ancak Veliaht Prens Selman açıkça uyardı: “Gerçekçi olmayan enerji politikaları yüksek enflasyona yol açacak” (TRT Haber, 16.7.2022).

‘Arap NATO’su yok’

Ya çok konuşulan “Arap NATO’su” konusu? 

Konunun zemini Cidde Güvenlik ve Kalkınma Zirvesi’ydi. Zirveye Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri ile Mısır, Irak, Ürdün ve ABD katıldı.

Ancak Zirve’den “Arap NATO’su” ya da “İran’a karşı ittifak” çıkmadı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan sonucu şu kesinlikte özetledi: “Arap NATO’su diye bir şey yok, zirvede de böyle bir şey konuşulmadı. Körfez ülkeleriyle İsrail arasında İran karşıtı bir savunma ittifakı kurulması konusu gündeme gelmedi” (Sputnik TR, 16.7.2022).

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, hava sahasının sivil uçuşlara açılmasının İsrail’le diplomatik ilişki anlamına gelmediğini, Irak’ın ev sahipliğinde İran’la yürüttükleri normalleşme görüşmelerinden de umutlu olduğunu söyledi.

Zirvenin “güvenlik” ayağında hiç mi bir şey yoktu peki? KİK-ABD ortak açıklamasında, “Deniz savunması alanında Ortak Görev Gücü 153 ve 59’un kurulmasının memnuniyetle karşılandığı” belirtildi. Ancak bu da pek yeni sayılacak bir konu değil. Zira ABD 5. Filosu Komutanı Amiral Brad Cooper, daha önce Kızıldeniz merkezli “Ortak Görev Gücü 153”ün kurulduğunu açıklamıştı (M5 Dergi, 14.4.2022).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: ABD hegemonyasının zayıflaması, “Amerikan Ortadoğu’sunun” çözülmesini sağlıyor ve “çok kutuplu/merkezli yeni dünya”, Ortadoğu ülkelerinin “çok taraflı” politika izleyebilmesini kolaylaştırıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2022

1 Yorum

‘Kayıt dışı din’ aldatmacası

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Cemil Çiçek, 15 Temmuz’a panzehir olarak “kayıt dışı din” ile mücadeleyi öneriyor (Sözcü, Aytunç Erkin, 12.7.2022).

Ancak Çiçek’in önerdiği yol, tarikatları ve cemaatleri “kayıt içine almak” anlamına geliyor. Hatta Çiçek tarikatlara devleti yönetme yolunu da açık tutuyor: “Türkiye’de sosyolojik gruplar, cemaatler var. Bunların görevi gereği, siyaset yapmamaları gerekiyor. Sizden benden para toplarken işte ne derler, ‘iyi insan yetiştireceğiz’, ‘Müslüman gençlik yetiştireceğiz’. Bundan da kayıt dışına dönüşürler. Eğer devleti yönetmek istiyorlarsa, o zaman devletin kuralları çerçevesinde siyaset yapmaları gerekir.”

Bu anlayış pratikte “FETÖ’yle mücadele ama FETÖ’cülükle uzlaşma” anlamına gelir. Haliyle başka tarikat ve cemaatlere, başka 15 Temmuz yolları açar. Sonuç olarak 15 Temmuz’a panzehir değil, yeni 15 Temmuz’lara yol yapılmış olur.

Tarikatlar devletin kurallarına uymaz

Bu türden “kayıt dışı dinle mücadele” önerileri, aynı zamanda topluma “doğru din öğretmek” adına, daha fazla dinselleştirme hedefi de içeriyor.

Ancak “anlamadıkları” şu: Tarikat ve cemaatleri “sosyolojik gerçeklik” diye kabul ederek, bu yapılarla uzlaşmak ve “devletin kurallarına” uyacağını sanmak, en hafifinden saflıktır. Zira tarikat ve cemaat gibi yapılar, şeyh-mürit ilişkileri nedeniyle, devlet-yurttaş ilişkisi içine dahil olamazlar. Ama fırsatını bulurlarsa, “devletin kurallarına uymuş gibi” yaparak en sonunda devlet olurlar ve devlet-yurttaş ilişkisini ortadan kaldırırlar.

Bu bakımdan Çiçek’in tarikatlar ve cemaatlere “devletin kurallarına uyarak siyaset yapma” önerisi sunması vahimdir!

‘Özgürlükçü laiklik’ aldatmacası

AKP, “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu” olarak kurulan bir dava partisidir. “Davamız” dedikleri “cumhuriyet devrimini” yıkma işidir. Laikliği anayasadan ve toplum hayatından kaldırmak da temel hedefleridir.

Bu konuda en açık sözlü olan kişi AKP’li TBMM Başkanı İsmail Kahraman’dı ve “laiklik yeni anayasada olmamalı” demişti (AA, 25.4.2016). Buna henüz erkendi, AKP henüz laikliği anayasadan çıkaracak kadar toplum üzerinde egemen olmamıştı.

Devreye AKP’li Başbakan Ahmet Davutoğlu girdi, “Yeni anayasada ‘özgürlükçü laiklik’ olacak” dedi (Cumhuriyet, 27.4.2016).

Anlamı şuydu: Mustafa Fazıl Paşa’nın 1. Meşrutiyet’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’te yaptığı “din ve dünya işlerinin ayrılması” şeklindeki laiklik tanımı, önce “din ve devlet işlerinin ayrılması” diyerek sulandırılmış, oradan da en sonunda “özgürlükçü laiklik” adı altında tarikat ve cemaatlere özgürlüğe dönüşmüştü.

Açıkça belirtelim: Tarikat ve cemaatleri “sosyolojik gerçeklik” olarak kabul eden ve onlarla uzlaşan her anlayış, kendi yıkımına yol açmaktadır. Tersine, devrimcilik, bu tür kurumları “sosyolojik gerçeklik” diye kabul etmeyerek kaldırma işidir. Mustafa Kemal’in yaptığı odur.

Laiklik 15 Temmuz’un panzehridir

Bir de “tarikatlar ve cemaatler olsun ama siyasete karışmasınlar” görüşü var ki eşyanın tabiatına aykırıdır. Tarikatlar ve cemaatler, toplumu ve haliyle devleti kumanda etme eğilimindedirler varlık sebepleri gereği.

Nitekim buna işaret ederek aslında tersinden en güzel laiklik tarifini yapan da AKP’nin Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’tır. “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın’ diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” diyerek laikleri hedef almıştı (Cumhuriyet, 6.9.2021).

İşte yalın gerçek budur: Tarikatlar ve cemaatler, inancı insan ile Allah arasından çıkarıp, “ticarete, siyasete, yargıya yöneltme” peşindedir. Bunu yaparken de insanı dönüştürürler, dindarı dincileştirirler.

Özetle tarikat ve cemaatlerle uzlaşan Türkiye, yeni 15 Temmuz’lara gebedir. 15 Temmuz’un panzehri laikliktir. Dahası, laiklik, “yurttaş dindarı” tarikatların elinde “dinci mürit” olmaktan koruyan ve çocuklarımızı şeyhlerin ellerinden kurtaran çaredir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Temmuz 2022

2 Yorum

ABD’nin 15 Temmuz mekanizması

28 Şubat değil bin yıl, on yıl bile sürebilse, 15 Temmuz olmazdı. Çünkü 28 Şubat hem FETÖ’yü hem de “FETÖ’cülüğü” hedef alıyordu.

1) FETÖ’yü hedef alıyordu: 28 Şubat’ın TSK’den attığı FETÖ’cülerin büyük kısmı Ergenekon-Balyoz kumpaslarında rol adılar; 72’si doğrudan 28 Şubat davasında şikayetçi (müşteki) oldu. Ve siyasetçilerin geniş koruması altındaki Fethullah Gülen’e 19 Mart 1999’da dava açan da 28 Şubat’tı; Gülen aynı gün ABD’ye kaçtı.

2) 28 Şubat “FETÖ’cülükle” mücadele etti. FETÖ’cülük ABD destekli “irtica” demekti, FETÖ’cülük siyasal İslamcılıktı, gladyoculuktu, “Türk okulları” ile Orta Asya’yı ve “İslam çalışmaları” ile Müslüman ülkeleri ABD’ye açma aparatıydı…

15 Temmuz’cuların 28 Şubat yalanları

28 Şubat davası da tıpkı Ergenekon-Balyoz kumpasları gibi AKP-FETÖ ortaklığında açılan davalardan biriydi. AKP’nin yargıyı teslim ettiği savcıların açtığı davada, şikayetçiler 28 Şubat’ın TSK’den attığı FETÖ’cülerdi!

15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı, ilk işi 28 Şubat davasında yargılanan generalleri hapse atmak olacaktı. 15 Temmuz’da FETÖ’cüler yurtsever askerlere yenildiler ve darbenin altında kaldılar. Ancak 28 Şubat’ı “Erbakan’a darbe” gibi sunarak siyasi rant elde etmek isteyen iktidar, FETÖ’nün yarım kalan işini sürdürdü. 28 Şubat’ın 14 generalinin tutsaklığının bugün 330. günü…

28 Şubat’ın genel olarak “darbe” ama özel olarak da “Erbakan’a darbe” olmadığını, en iyi Erbakan biliyordu. Nitekim AKP-FETÖ ortaklığı, ancak Erbakan öldükten sonra 28 Şubat davasını açmaya soyunabildi. Gazeteciler Barış Terkoğlu ve Sami Menteş’in Kırmızı Kedi tarafından yayımlanan Size Yalan Söylediler isimli kitabı, Erbakan’ın 28 Şubat davası açılmasına neden karşı olduğundan tutun da Erbakan’ın AKP-FETÖ ortaklığında açılan kumpas davalarına neden destek vermediğine kadar pek çok konuyu aydınlatıyor. 15 Temmuz’cuların 28 Şubat yalanlarını tek tek çürüten bu kitabı mutlaka okuyun. 

Bolton’un darbe itirafı

15 Temmuz darbe girişimi, hâlâ aydınlatılabilmiş değil. Nitekim AKP’nin ağır toplarından eski TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 15 Temmuz’un bir “Amerikan planlaması” olduğu gerçeğini dile getirerek, “15 Temmuz iyi aydınlatılmalı” dedi (Abdullah Karakuş, Milliyet, 11.7.2022).

AKP iktidarının birincisi FETÖ’yle ortaklığı nedeniyle, ikincisi de ABD’yle ilişkisi nedeniyle, üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen, “15 Temmuz’u iyi aydınlatma” işini yapmadığı ortada. “15 Temmuz’u iyi aydınlatma” işi de bir iktidar değişimi konusudur en sonunda.

15 Temmuz günü Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’la görüşmesi sırasında darbe girişimi haberini alınca görüşmeyi 18.45’te kesip ABD Büyükelçiliğine giden ve dört saat orada kaldıktan sonra Lavrov’la ikinci kez görüşmeye başlayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Türkiye’deki mekanizma harekete geçti” demesi işin esasıydı (Aydınlık, 9.8.2016). Çünkü “15 Temmuz’u iyi aydınlatmak”, o mekanizmayı aydınlatmaktır.

O mekanizmaya kimlerin kumanda ettiği de ortada. Örneğin eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “6 Ocak Kongre Baskını”nı tartıştığı CNN’deki program sırasında, kendisini “başka ülkelerde darbe planlamalarına yardımcı olmuş biri” diye niteliyor (Reuters, 13.7.2022). Üstelik Bolton, bu darbe girişimlerinin Venezüella’yla sınırlı olmadığını belirtiyor.

Özetle “15 Temmuz’u iyi aydınlatmak” isteyenin elinde pek çok veri var. Hatta işe darbe girişiminden önce İncirlik’e gelen ABD’li General John F. Campbell ile başlamak bile yeter.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Temmuz 2022

1 Yorum

Biden’ın Suudi Arabistan ziyaretinin hedefi

ABD Başkanı Joe Biden, ziyareti öncesinde Washington Post’a “Suudi Arabistan’a neden gidiyorum” başlıklı bir makale yazdı.

“ABD’nin bölgedeki iletişimi açısından daha umut vadeden bir dönemi başlatmak için Ortadoğu gideceğim” diyen Biden, özetle amacının Suudi Arabistan’la stratejik ortaklığı güçlendirmek olduğunu belirtti.

Biden’ı reddeden prens

ABD ile Suudi Arabistan ilişkileri bir süredir sorunlu. Özellikle Cemal Kaşıkçı cinayetine dair istihbarat raporunun yayınlanması ve ABD’nin bu nedenle 76 kişiye yaptırım uygulaması, ilişkileri soğutmuştu. Üstüne Ukrayna krizinde, Suudi Arabistan’ın özellikle enerji piyasalarının kontrolünde ABD’nin isteklerine uyum göstermemesi, ilişkileri daha da sıkıntılı hale getirmişti.

Öyle ki, Biden ile Prens Muhammed bin Selman’ın iletişimi asgariye inmişti. ABD’nin ünlü finans gazetesi Wall Street Journal’ın 9 Mart 2022 tarihli haberine göre, Beyaz Saray, Biden ile Muhammed bin Selman arasında bir görüşme ayarlamaya çalışmıştı. Biden prensten hem Ukrayna’ya destek isteyecekti hem de enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmesini… Ancak prens bu görüşmeyi reddetti. Tersine, 16 Nisan 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.

Suudi Arabistan sadece Rusya’yla değil, Çin’le de bazı alanlarda yakın hareket etmek istiyordu. Wall Street Journal’ın 15 Mart 2022 tarihli haberine göre, Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.

Ortadoğu’da yeni ittifak modeli

Oysa ABD, NATO’nun yeni stratejik konseptine de yazdırdığı gibi Rusya’yı doğrudan tehdit, Çin’i stratejik rakip görüyordu. Riyad’ın Moskova ve Beijing’le ilişkisi hem ABD’nin bu stratejisine aykırıydı hem de ABD’nin gücünü azalttığı Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı yeni ittifak modeline uymuyordu.

ABD, bir süredir “hava savunma sistemi entegrasyonu” adı altında, merkezinde İsrail’in olduğu bir yeni ittifak modeli oluşturmaya çalışıyor. Bu modelle ilgili bölgede ilk konuşan İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, ülkesinin “Ortadoğu hava savunma ittifakı”na katıldığını duyurmuştu. Ardında Ürdün Kralı II. Abdullah, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” demişti (DW, 3.7.2022).

Bu arada Wall Street Journal gazetesi, hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberinde, bazı ülkelerin savunma alanında işbirliği için Mısır’da gizli görüşmeler yaptığını duyurdu. Habere göre o ülkeler İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, BAE ve Bahreyn’di.

Yine önemli gelişmelerden biri, İsrail’in, ilk kez Fas’ta yapılan bir askeri tatbikata gözlemci olarak katılmasıydı. Bir ABD planı olarak BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le “İbrahim anlaşmaları” imzalayarak ilişkilerini normalleştirdiğini anımsatalım.

Suudileri Çin-Rusya’dan koparma hedefi

NATO benzeri bir yapı inşa edebilmek pek olası görünmüyor ancak ABD’nin o yolu açabilmesi için bir “hava savunma ittifakı”nı zorlayacağı anlaşılıyor. İşte Biden’ın Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesinin önemli nedenlerinden biri bu.

Tabii Biden stratejik planda, Çin ve Rusya’ya karşı en geniş ittifaklar zinciri kurabilmenin ve özellikle Suudi Arabistan gibi ülkeleri, Çin ve Rusya’yla yakın çalışma eğiliminden koparmanın peşinde.

Nitekim Washington Post’a yazdığı makalede Biden şöyle diyor: “Rusya’nın saldırganlığına karşı durmalıyız, kendimizi Çin’le mücadele için en iyi yere konumlandırmalıyız. Bunları yapabilmek için de bu çıktılara katkıda bulunabilecek ülkelerle doğrudan çalışmalıyız. Suudi Arabistan bu ülkelerden birisi.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2022

1 Yorum

İktidar cehaleti örgütlüyor

Dr. Ekrem Karakaya’nın hastanede öldürülmesi, hekimlere/sağlık çalışanlarına şiddet zincirinin son halkası oldu. Kamuoyu hekimlere şiddeti tartışıyor. Kuşkusuz mesele sadece hekimlere şiddet değil, bir bütün olarak şiddetin toplum hayatında artıyor oluşudur.

Diğer yandan hekimlere şiddet konusunun sağlık sisteminin özelleştirilmesinden hastanelerin ticarethanelere dönüştürülmesine, şehir hastaneciliğinden hekimlere uygulanan performans sistemine kadar pek çok boyutu var.

Ama bugün, hekimlere şiddeti de kapsayan asıl sorunumuzu tartışmak istiyorum.

Yeni rejiminin insan tipi

Sokakta uzatılan mikrofona konuşuyor. Eski Türkiye’den şikâyet ediyor önce. Amcası ameliyat olmuş, paranın yarısını ödemişler, kalan yarısı için babası senet imzalamış. Ancak ödenmeyince eve haciz gelmiş. Artık AKP’nin yeni Türkiye’sinde bunların olmadığını savunuyor.

Tipik bir iktidar destekçisi deyip geçebilirsiniz. Ama sözlerinin devamı toplumsal hayatımızın en önemli sorununa işaret ediyor: “Şu anda öyle bir sıkıntımız yok. Hatta gidip hastanedeki görevliyi bile dövebiliyorlar şu anda. Öyle baskı yapıyoruz yani artık, benim hastama bakmıyorsunuz diye… Benim en büyük zenginliğim bu zaten.

Sokakta mikrofona konuşan bu adam, yeni insan tipidir. Yeni düzenin, yeni siyasal iklimin, yeni rejimin öznesidir. Cahil bırakarak, din üzerinden yoksulluğa rıza göstermesini sağlayarak, adaletsizliği normalleştirerek oluşturdular… Eski Türkiye’den “nefret etmelerini” sağlayarak, eski Türkiye’ye ait olduğunu düşündükleri her şeye, her insana, her yapıya saldırmalarının hakları olduğunu düşündürterek…

Öyle olduğu için de yeni Türkiye’de doktor dövebilme imkanına kavuşmuş olmayı gayet normalmişçesine anlatabiliyorlar. Üstelik, elindeki zenginliğin bununla sınırlı olduğunu söylemesi de rejimle öznesi arasındaki ilişkinin ekonomi-politiğine işaret ediyor: Aşağıda yoksulluğa mahkum edilen ama bedava makarnayla, bedava kömürle sisteme entegre edilen yığınlar…

Abdülhamit’ten AKP’ye

Ne diyordu AKP’nin profesörü? “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim.” Bu sözleri söylerken bir üniversitenin rektör yardımcısıydı, bu sözlerinden sonra kıdem aldı, YÖK’e denetleme kurulu üyesi atadırlar.

Haklıydı aslında profesör. Bu rejimin inşası açısından güvenilecek yığınlar cahil olmalıydı. Çünkü böylesi bir rejime ancak cahil yığınlar rıza gösterirdi.

Bu topraklarda yabancısı olmadığımız bir anlayış bu…

Örneğin Abdülhamit… Aslında eğitime büyük önem verdi. Döneminde “yüksek mektepler” açtı. Ancak mekteplilerin rejimine itirazını gördükçe, onu da afakanlar bastı. Kendi kurduğu eğitim kurumlarını baskı altına aldı.

Örneğin Köy Enstitüleri… Köylüyü milletin efendisi yapma projesiydi, pratik eğitimle bilinçlendirme atılımıydı. Köylü okudukça, bilinçlendikçe düzene itiraz ediyordu. Toprak ağalarını, onlarla işbirliği yapan siyasetçileri afakanlar bastı. Kapattılar.

“Bugün tersine, her ilde üniversite açılıyor” diyebilirsiniz. Açılanların çoğunun gerçek bir üniversite olmadığı, mezunların “üniversiteli” olamadığı, dahası iş de bulamadıkları bir “özel-vakıf modeli” bu. Gençlerimizin bir bölümünü de bu modelle harcıyorlar, işsiz yığınlara dönüştürüyorlar…

Rejim cehaletin omuzlarında

İktidarın iktidarını sürdürebilmek için cehaleti örgütlüyor olması, toplumların başına gelebilecek en büyük felakettir.

Bugün işte asıl bunu yaşıyoruz; hekimlere şiddet de bunun parçası, yoksulluğa, yolsuzluğa toplumsal rıza gösterilmesi de…

Zira bu tür rejimler, ancak cehaletin üzerinde ayakta kalabiliyorlar.

Suçlu elbette cahiller değil, cahillerin cahil kalmasında çıkarı olanlardır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2022

3 Yorum

Üçlü muhtıra NATO belgesi değil

Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ilan etti: “Yaptığımız görüşmelerle PKK/PYD/YPG, FETÖ, tüm bu terör örgütleri NATO’nun artık yazılı kayıtlarına giriyor. Bu işin yazılı kayda girmesi ilk defa oluyor” (cumhuriyet.com.tr, 1.7.2022).

Ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu yineledi: “Sonuçta ilk defa YPG/PYD, bir NATO belgesinde yer aldı” (NTV, 4.7.2022).

Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın bu iddiası doğru değil, hem de iki kere doğru değil.

AKP, ABD tezine imza attı

Bir kere Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iddia ettiği gibi ortada “PYD/YPG ve FETÖ” için “terör örgütü” denilen bir metin yok. Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya ile imzaladığı 10 maddelik “üçlü muhtıra”da bu örgütler için “terör” örgütü denmiyor.

Üçlü muhtıranın 5. maddesinde PKK için “yasaklanmış terör örgütü” ifadesi kullanılırken, 4. maddede PYD/YPG ve FETÖ için sadece örgüt denmektedir, “terör örgütü” denmemektedir.

Böylece ABD’nin “Suriye’deki kara gücüm” dediği PYD/YPG, Türkiye’nin imzası bulunan bir mutabakat metnine “terör örgütü olmayan” örgüt olarak girmiş oldu.

Böylece AKP’nin imzaladığı üçlü muhtıraya, Türkiye’nin “PYD/YPG, PKK’nin Suriye koludur” tezi yerine, ABD’nin “PKK farklı, PYD/YPG farklı” tezinin ruhu yerleşmiş oldu.

Stoltenberg: NATO belgesi değil

Öte yandan üçlü muhtıra bir NATO belgesi değildir. Altında NATO genel sekreterinin ya da yardımcısının imzası yoktur. Türkiye ile İsveç ve Finlandiya dışişleri bakanlarının imzası vardır. 10 maddelik üçlü muhtıranın 1. maddesinde NATO Genel Sekreteri’nin “kolaylaştırıcı” rolüne atıf yapılması, belgeyi NATO belgesi yapmaz.

Doğru, mutabakatı doğuran zirvede NATO da yer almış, dörtlü bir zirve gerçekleşmiştir ama sonuçta “dörtlü zirveden çıkan üçlü imza” olarak kayıtlara geçmiştir.

Öte yandan NATO’nun Madrid Zirve bildirisinin 18. maddesinde üçlü muhtıraya atıf yapılması da, bir çok emekli büyükelçimizin dikkat çektiği gibi, bu muhtırayı NATO belgesi haline getirmez.

Nitekim NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokollerinin imzalanmasının ardından düzenlenen basın toplantısında, açıkça, “memorandumun (üçlü muhtıranın) Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında imzalanan bir belge olduğunu, NATO belgesi olmadığını” belirtti! (nato.int, 5.7.2022).

NATO ister, AKP yapar

Daha önce “Lozan’ı bize zafer diye yutturmaya kalktılar” diyen Erdoğan’ın, üçlü muhtırayı “diplomatik zafer” seviyesinde kamuoyuna sunması, imzaladıkları metnin zayıflığının üstünü örtebilmek içindir.

Çünkü ayrıntıları kaldırdığınızda çıplak gerçek ve sonuç şudur: 2009’da Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü, 2009’da Rassmussen’in NATO genel sekreterliğini, 2016’da İsrail’e NATO’da daimi ofis verilmesini ve 2019’da NATO’nun Baltık Planı’nı önce itiraz edip sonra kabul ettikleri gibi, 2022’de de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine önce itiraz edip, sonra kabul ettiler. Karşılığında da PYD/YPG ve FETÖ için “terör örgütü” diyemeyen bir metni imzaladılar.

Doğru, hâlâ katılım protokolünün TBMM’de onaylanması aşaması var ama veto kartını ilk aşamada kullanamayan AKP’nin, son aşamada kullanabilmesi oldukça zayıf olasılıktır. Kaldı ki ikinci aşama olan katılım protokolü de imzalanmış, artık İsveç ve Finlandiya “davetli statüsü” elde etmiş, yani NATO’nun iç tartışmalarına katılabilme hakkı elde etmiştir.

Özetle, NATO ister, AKP yapar; gerisi propagandadır…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Temmuz 2022

1 Yorum

NATO’nun ‘tehdit’ yalanları

NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, ağırlıkla ABD’nin belirlediği “tehditlere” dayanan ve o tehditlere karşı NATO’nun ne yapacağına işaret eden, 2030’a kadar geçerli, 8 yıllık bir belgedir.

Bu “tehditler”, çeşitli kavramlar üzerinden sıralanırlar. Örneğin yakın tehdit, doğrudan tehdit gibi… Stratejik rakip, rakip, meydan okuyan kuvvet, sınama kaynağı gibi ifadeler de pratikte tehdit çeşitleridir.

Bugün NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti’ni bu açıdan inceleyelim:

RUSYA KİME TEHDİT?

Stratejik Konsept, Rusya’yı “doğrudan tehdit” olarak başa yerleştiriyor. (Madde 8.) Peki Rusya hangi NATO üyelerini tehdit ediyor? ABD’yi mi? Almanya’yı mı? Fransa’yı mı? Bulgaristan’ı mı? Romanya’yı mı?

Kuşkusuz hiçbirini… Dahası, 24 Şubat 2022’den önce, yani Putin’in Ukrayna’ya müdahale kararından önce Avrupa ülkelerin çoğu, Rusya’yla iyi işbirliği içindeydi. Tersine ABD özel olarak Almanya-Rusya ama genel olarak da AB-Rusya ilişkisinden rahatsızdı.

Asıl Rusya’ya tehdit olan ABD’ydi. ABD, NATO’yu Rusya’ya doğru genişleterek savaşı kışkırtan aktördü. ABD’nin stratejik hedefinin Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkeleri de NATO üyesi yaparak Rusya’yı denizlerden karaya doğru geriletmek olduğu Amerikan hükümetine, dışişlerine, Pentagon’a politika üreten düşünce kuruluşlarının strateji belgelerinde açıkça yer alıyordu. Dahası ABD’nin pek çok eski devlet yetkilisi de, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin NATO’nun genişleme stratejisinin kaçınılmaz sonucu olduğunu belirtiyorlar. İçlerinde durumu en kibarca ifade edenin de Davos’ta “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen ünlü Kissinger olduğunu belirtelim.

Diğer yandan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Rusya ile çatışma hazırlıklarını 2014’te başlatmıştık” (Ceyda Karan, Birgün, 4.7.2022) sözleri de, kimin kimi tehdit ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Kısacası Ukrayna’da gerçekte saldıran kuvvet (hem de 2004’ten beri) ABD’dir, Rusya ise savunmada olandır.

ÇİN KİME TEHDİT?

NATO’nun stratejik konsepti, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, NATO’nun güvenliğine ve değerlerine meydan okuyan kuvvet olarak tanımlıyor. Konsept, Çin’in “kurallara dayalı uluslararası düzeni yıkmaya çalıştığını” savunuyor (Madde 13.)

Böylece ABD ilk kez bir strateji konseptinde Çin’e yer veriyor ve bu ülkeyi “stratejik rakip” ilan ediyor.

NATO açısından başka stratejik rakipler de olmalı ki, konseptin pek çok maddesinde, “stratejik rakiplerin”, hatta bazı maddelerde “potansiyel düşmanların” NATO’nun savunmasına ve güvenliğine zarar vermeye çalıştığı ifade ediliyor.

Kısacası, “stratejik rakip” ifadesi de, son tahlilde ve pratikte, yukarıda belirttiğimiz gibi, ABD açısından bir “tehdit düzeyi”nin ifadesidir. NATO’nun güvenliğine zarar vermek, sonuçta bir tehdittir zira…

Peki Çin gerçekten NATO’yu tehdit mi ediyor? Çin’in dünyadaki en önemli ortaklarının Avrupa ülkeleri olduğu gerçeğini göz önüne alırsak, Çin’i aslında tehdit görenin ABD olduğunu söylemeliyiz.

Ancak bu da tıpkı Rusya konusu gibi büyük bir yalandır. Zira Çin ABD’yi değil, ABD Çin’i tehdit etmektedir. Çin’in ABD’nin karasularının dibinde onlarca üssü, onlarca savaş gemisi ve binlerce askeri yok ama ABD’nin Çin’in etrafında onlarca üssü, onlarca savaş gemisi ve Japonya-Güney Kore gibi ülkelerde 90 bin ABD askeri var.

ABD, Çin’i kuşatmaya çalışan, dolayısıyla tehdit eden saldırgan kuvvet iken, Çin kuşatmaya direnen, kuşatmayı yarmaya çalışan, tehdit edilen savunmadaki kuvvettir.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, GÖÇ TEHDİDİ

NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti’nde yer verilen tehditlerden biri de iklim değişikliği… Bu tehdit, silahlı kuvvetlere, güvenliğe etkisinden başlayarak pek çok yönüyle pek çok maddede ele alınıyor.

Peki “insan kaynaklı” iklim değişikliği tehdidinin kaynağı kim? Karbon salınımından geniş tarım alanları açmak üzere büyük ormanların katledilmesine, madenlerin talanından, kıyıların yağmalanmasına kadar pek konu, daha sömürge döneminden başlayarak bizzat Batı’nın kendisidir.

NATO’nun bugün iklim değişikliğine dikkat kesilmesi kuşkusuz Afrika’daki, Ortadoğu’daki insanları düşünmesinden değil fakat Arktik Okyanusu’na dikkat kesilmesinden kaynaklanmaktadır. Önümüzdeki dönemin en önemli mücadele alanı olacaktır Arktik. Nitekim ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapmak istemesi de o mücadeleye hazırlık içindir. Şundan:

Buzulların erimesi birincisi Arktik Okyanusunda yeni petrol ve doğalgaz rezervlerinin keşfi demektir, ikincisi de dünya ticareti açısından yeni ve daha kısa bir yol demektir. Nitekim geçen yıl bir Danimarka ticaret gemisi Çin’in doğusundan aldığı yükü normal rotadan değil, kuzeyden taşıyarak hem zamandan hem de yakıttan büyük tasarruf etti.

Stratejik konseptte göç konusu da iki maddede ele alınmış. Otoriter aktörlerin göçü demokratik NATO bölgesine karşı bir “tehdit” olarak kullandığı savunulmuş.

Bu da tam bir ikiyüzlülük ve yalandır. Zira bugün yaşanan göç tehdidinin asıl kaynağı ABD’nin kendisidir. ABD’nin Afganistan, Irak, Suriye ve Libya saldırıları, bu ülkelerde göç haraketliliğinin başlamasının esas nedenidir. NATO ülkeleri de emperyalist ABD’nin bu saldırganlığına destek vererek göç sorununda sorumlu olmuştur.

EMPERYALİST İKİYÜZLÜLÜK

Görüldüğü gibi NATO, daha doğrusu ABD, asıl tehdit eden ve küresel sorunların kaynağı durumundayken, kendi tehdit ettiklerini, NATO Stratejik Konseptinde tehdit edenler gibi sunmaktadır.

Tam bir emperyalist ikiyüzlülük ve yalancılık yani…

Son olarak sorumuzu ülkemiz açısından soralım: Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, güneyimizde Türkiye’ye tehdit kimden gelmektedir? ABD’den mi? Rusya’dan mı? Çin’den mi?

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Temmuz 2022

1 Yorum

NATO’nun stratejisi, ABD’nin stratejisidir

ABD Başkanı Biden’ın “Putin, tüm Avrupa’yı Finlandiyalaştırarak tarafsız yapmak istedi ancak Avrupa’yı NATO’laştırdı” sözü, Türkiye’de hayli alıcı buldu. Sanırsınız, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale kararı olmasaydı, ABD, tarafsız bir Avrupa’ya razı olacaktı! Oysa bırakın tarafsızlığı, Berlin-Paris ekseninin 5-6 yıldır yürütmeye çalıştığı “stratejik özerkliğe” bile Washington’un tahammülü yoktu. 

Ne yazık ki, İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğinden NATO’nun yeni stratejik konseptine kadar pek çok mesele, bu basitlikte ele alınıyor: Dünya barış içindeydi, NATO savunma örgütünden ibaret bir organizasyondu, ABD’nin değil Asya’da, Avrupa’da bile gözü yoktu ama Putin’in Ukrayna kararı tabloyu bozdu!

ABD’nin siyasi ve askeri örgütü: NATO

NATO; birincisi ABD’nin müttefiklerini kendi ulusal stratejisine eklemlemenin ve denetimde tutmanın siyasi örgütü; ikincisi ABD’nin Avrupa üzerinde egemen olmasının askeri aygıtı; üçüncüsü kurallarını kendisinin belirlediği uluslararası siyasi ve ekonomik düzenin jandarmasıdır.

ABD, uzun süredir hegemonyasının zayıflamakta olduğunu görüyor ve özellikle 2008 finansal kriziyle birlikte, kurallarını kendi belirlediği düzenin çatırdamakta olduğunu saptıyordu. “Doların saltanatı” diye özetleyebileceğimiz o düzenin sürebilmesinin yolunun birincisi Çin’i bölgesine sıkıştırmaktan, ikincisi Rusya’yı denizlerden karaya itmekten geçtiğini hesapladı. Ve bu hesaba göre “büyük/ana strateji” oluşturdu: 

ABD Rusya’yı Arktik okyanusunun Batı bölgesinden, Baltık Denizi’nden ve Karadeniz’den geriletmeyi önüne hedef koydu. Bu amaçla Arktik-Akdeniz hattı boyunca “yeni demir perde” inşa etmeye çalışıyor. Bu amaçla 2019’da (yani daha Putin’in 24 Şubat 2022 kararı yokken) NATO’ya Baltık Planı kabul ettirdi, bu amaçla Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa genişlemesini zorluyor, bu amaçla Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye yapmak istiyor, bu amaçla Yunanistan’a yığınak yapıyor. Ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğini de işte bu amaçla istiyor. 

ABD’nin 25 yıllık İsveç-Finlandiya planı

Yani İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapmak, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale etmesi sonrası ABD’nin aklına gelmiş değil. ABD, daha 1994 yılında İsveç ve Finlandiya’yı Barış İçin Ortaklık aracıyla NATO’yla işbirliğine yöneltti, 2014’te NATO ortağı ilan etti. 2016’da NATO’nun, “İsveç ve Finlandiya ile düzenli siyasi danışmalara ve ortak tatbikatlara ihtiyaç duyduğunu” belgeye geçirdi. Hatta 2014’te, İsveç ve Finlandiya’nın “acil durumlarda NATO’dan yardım alabilmeye imkân tanıyan anlaşmayı” imzalaması bile konu oldu.

Tüm bu yıllar boyunca ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapamaması ise onca propagandaya rağmen, bu ülkelerde NATO üyeliğine sıcak bakma oranının yüzde 30’u geçmemesiydi. 

Kaldı ki, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale kararı almasından sonra bile bu iki ülke ABD’nin NATO üyeliği baskısına karşıydı: İsveç Başbakanı Magdalena Andersson 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” diyordu. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö de 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti. Ancak Washington’un baskısına boyun eğdiler ve ABD’nin stratejisine eklemlendiler. 

Görüldüğü gibi İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği kararında Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi bir neden değil, en fazla süreci hızlandıran bir katalizördür.

Gerçek şudur: ABD, küresel liderliğini ve kurallarını kendisinin yazdığı düzeni sürdürebilmek için Çin ve Rusya’yı 20 yıldır hedef alıyordu; zaman aleyhine olduğu için şimdi saldırganlığını arttırma kararı aldı. Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi bu tablo içerisinde ABD saldırganlığını bir cephede püskürtme hamlesinden başka bir şey değildir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın