Archive for category Politika Yazıları

Anastasiadis’in işaret ettiği fırsat

Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ile Türkiye’nin Kıbrıs’a barış harekâtı arasında, gerekçesi ve argümanları bakımından “tıpatıp benzerlik” olduğunu savundu (cumhuriyet.com.tr, 27 Mayıs 2022).

Konumuz iki harekatın Anastasiadis’in ifadesiyle “tıpatıp” benzeyip benzemediğini incelemek ya da ne kadar benzeyip benzemediği ortaya çıkarmak değil. Konumuz Anastasiadis’in kurduğu benzerlik denkleminin uluslararası ilişkilerde nasıl değerlendirilebileceği…

LAVROV’UN KKTC İFADESİNİN ÖNEMİ

Somutlarsak: Türkiye açısından Kıbrıs meselesinde en önemli hedef, KKTC’nin tanınmasını sağlayabilmektir. TC yönetiminin de KKTC yönetiminin de temel hedefi bu olmalıdır.

Rumların, Türklerin Kıbrıs ile Rusların Ukrayna harekâtı arasında bir benzerlik ilişkisi kurması, bu temel hedefi kolaylaştıracak fırsatlar sunuyor. Üstelik, Moskova’nın meseleye bakışı da ortadayken, bu iki kere fırsat demek.

Anımsayın, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ukrayna’daki harekâtı gerekçelendirirken KKTC’yi örnek göstermişti ve şöyle demişti: “Birleşmiş Milletler’in ele aldığı bir ihtilafta Batı, doğrudan diyaloga giren ülkelerin ilkesini reddetmez. Kıbrıs’a bakın. Kuzeyde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tek taraflı olarak ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymayı reddediyor, ancak kimse Kuzey Kıbrıs temsilcilerinin diyaloğun bir parçası olma hakkını inkâr etmiyor” (28 Şubat 2022).

Lavrov’un sözleri Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta büyük rahatsızlık yaratmış, Rum basını Lavrov’a verilen nişanın geri alınmasını bile istemişti.

İKİ HAREKATIN GEREKÇELERİNİN BENZERLİĞİ

Ruslar açısından aslında Lavrov’un sözleri “ilk” değildi. Daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de “sözde” demeden KKTC demişti. Dolayısıyla uygun politikalarla Rusya KKTC’yi tanımaya zorlanabilir.

Ancak Ankara’nın ve Lefkoşa’nın izlediği mevcut politikalarla bu mümkün değil. Çünkü Ankara’nın “Kırım’ın ilhakını tanımama” çizgisi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunma perspektifi, başkalarına da “Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü kabul etmeme” kozu vermektedir.

Oysa Anastasiadis’in dediği doğru: Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekâtı benzer gerekçelere sahip. Çünkü Türkiye Kıbrıs Türklerini Rumlara karşı, Ruslar da Ukrayna Ruslarını Nazilere karşı savunmak için harekât düzenledi.

ABD ve AB, Ukrayna’da Aralık 2014’te turuncu darbe düğmesine bastığında, mevcut hükümeti yıkıp yerine NATO’ya girmeyi hedefleyen ve AB’yle katılım ortaklığı anlaşması imzalayacak bir hükümet atamaya kalktığında, Ukrayna’nın bazı bölgeleri itiraz etmişti. Kırım, Donetsk, Lugansk gibi bölgeler bağımsızlık kararı almıştı. Coğrafi avantajı olan Kırım bir halk oylamasıyla hızla Rusya’ya katılmış ancak Donetsk ve Lugansk Ukraynalı Nazi taburlarının yoğun saldırısı altında kalmıştı. 2015’ten 20022’ye kadar, bu iki bölgede resmi olarak 14 bin kişi öldürülmüştü. Yani 7 yıldır orada savaş yaşanıyordu. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri de bu iki cumhuriyeti boğmak üzere bir büyük saldırıya hazırlanıyordu. İşte Moskova’nın Ukrayna harekâtını “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi bu nedenleydi.

TATAR’IN ÇELİŞKİSİ

Tablo ortada: Kıbrıs Türklerinin ayrılma hakkı ile Kırım’ın, Donetsk’in, Lugansk’ın ayrılma hakkı arasında benzerlik var. Öyle ki o benzerliği Rumların lideri Anastasiadis bile kurabiliyor.

Hal böyleyken, siz Kırım halkının oylayarak verdiği kararı tanımazsanız, hatta Ukrayna’nın Kırım’ı yeninden ele geçirme hedefini desteklerseniz, Donetsk ve Lugansk halklarının “bağımsız cumhuriyet” olma mücadelesini tanımazsanız, Ruslara Kıbrıs Türklerinin aynı hakkı kullanmış olmasını resmi olarak nasıl kabul ettirebilecekseniz?

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı savunma harekâtını “Ukrayna’nın işgali” olarak gören açıklamaları altında, Rusların KKTC’yi tanıması nasıl sağlanabilir? Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı Nazi saldırılarından kurtarması ile Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı Rum saldırılarından kurtarması aynı şey değil mi? Bu durumda KKTC lideri ve de Türkiye yöneticileri, birine işgal diyerek diğerinin sağlam zeminini torpillemiş olmuyor mu?

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın hem “Lavrov’un KKTC adını kullanması, egemenliğimizin ifadesi olarak kayıtlara geçti. Haklı mücadelemizin göstergesi oldu” sözleri ama hem de “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı işgal harekâtının…” demesi birbiriyle çelişmiyor mu?

NE YAPMALI?

Sonuç olarak KKTC’nin tanınmasını sağlamak açısından Ankara ve Lefkoşa’nın önünde altın bir fırsat var: Rusya Devlet Başkanı Putin de, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da artık KKTC adını kullanıyor; Rumların lideri Anastasiadis, Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekatlarının benzerliğine işaret ediyor; Kuzey Kıbrıs ile Kırım, Donetsk ve Lugansk arasında paralellik kuruluyor…

İşte bu şartlarda Ankara ve Lefkoşa, “Rus işgali” söyleminden çıkarak Kırım, Donetsk ve Lugansk halklarının iradesini destekleme karşılığında Rusların da Kıbrıs Türklerinin iradesini desteklemesini talep etmelidir. 

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD-İngiliz planı: Polonya’nın Batı Ukrayna’yı yutması

27 Mayıs günü İstanbul’da ilginç bir toplantı vardı: Türkiye-Polonya-Romanya Dışişleri Bakanları üçlü görüşme yaptı. Çok önemli olmalı ki, üç dışişleri bakanı daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Dolmabahçe’de kabul edildi.

Bir parantez açayım: 9 Nisan’da bu köşede “Akar’ın Rusyasız Karadeniz girişimi” başlıklı bir makale yazmıştım. Milli Savunma Bakanı Akar’ın, “Karadeniz’de barış, sükûnet ve istikrarın korunması için işbirliği” mesajlı toplantısına Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Romanya katılmış ancak Rusya çağrılmamıştı. Haliyle sormuştuk: Savaş nedeniyle Rusya yoksa, Ukrayna neden vardı? Fakat daha önemlisi de toplantıya Polonya’nın davet edilmiş olmasıydı, çünkü Polonya Karadeniz ülkesi değildi!

Polonya Batı Ukrayna’yı istiyor

Evet, Polonya’nın Karadeniz’e kıyısı yoktu ama “denizden denize büyük Polonya” hedefi vardı; Baltık denizinden Karadeniz’e uzanan bir büyük ülke hayali… Polonya 1300’lerden itibaren batısını, 1500’lerden itibaren de tamamını ele geçirdiği Ukrayna topraklarında tarihi hakları olduğunu düşünüyor. Öyle ki geçen yüzyılda hem 1918-1919’da, hem de İkinci Dünya Savaşı’nda iki ülke arasında savaş yaşandı.

Yakın zamanda bile Polonya açık açık Ukrayna’dan toprak talebinde bulunmuştu. Polonya Cumhurbaşkanı Andrey Duda, 20 Ekim 2015’te, devlet kanalı TVP1’de aynen şöyle demişti: “Ukrayna, 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Lviv, Ternopil, Ivano-Frankivsk, Volın ve Rivne bölgelerini ‘gönüllü olarak’ iade etmeli.

Duda toprak istemekle kalmadı, Polonyalıları hakları olan bu topraklar için savaşmaya çağırdı: “Her vatandaşımız, üzerinde çok sayıda Polonyalının yaşadığı ve savunmamıza ihtiyaç duyan topraklarımızı geri almak için savaşmaya hazırlıklı olmalı.”

Bakınız bunlar geçen yüzyılda söylenmiş sözler değil, Polonya’nın halen cumhurbaşkanı olan Duda tarafından birkaç yıl önce söylenmiş sözler bunlar!

‘Yumuşak ilhak’ anlaşması

Gelelim bugüne… 7 yıl önce Ukrayna’nın batısını isteyen Polonya Cumhurbaşkanı Duda, bir hafta önce 22 Mayıs’ta Kiev’de Ukrayna Devlet başkanı Zelenski ile bir anlaşma imzaladı.

Duda ve Zelenski’nin kucaklaşarak duyurduğu anlaşmada neler mi var peki? Ünlü bağımsız gazeteci Pepe Escobar, anlaşma ile “Polonya vatandaşlarının Ukrayna hükümet organlarına seçilebileceğine, hatta anayasa mahkemesine yargıç atanmalarına izin verileceğine” dikkat çekerek, bunu “yumuşak ilhak” olarak yorumluyor!

Burada önemli olan Polonya’nın hayallerinden ziyade, o hayallerin büyük güçlerin planına yarayıp yaramayacağıdır. İşte ABD-İngiliz planı bu açıdan önemlidir. Öyle olduğu için de bir süredir Rus yetkililer Ukrayna’nın Polonya tarafından ele geçirilme hedefine dikkat çekiyorlar. Örneğin bir süre önce Rusya’nın Polonya Büyükelçisi Sergey Andreyev, NATO üyesi Polonya’nın Batı Ukrayna’ya “barış gücü askerleri” olarak girmeyi planladığını açıklamıştı. Örneğin Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı Sergey Narışkin, Polonya ve ABD’nin, Ukrayna’nın bir kısmının Polonya’nın kontrolüne geçmesini öngören planlar yaptığını, bunun Ukrayna’nın bölünmesine yol açacağını belirtmişti.

Türkiye’ye biçilen rol

Gelelim ABD-İngiliz planına…

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinden bir süre önce İngiltere, Polonya ve Ukrayna ile “küçük ittifak” kurdu. ABD, Arktik-Akdeniz hattı içinde önemli bir yeri olacak bu ittifakı, İngiltere liderliğinde Avrupa içinde genişletmek istiyor. ABD-İngiliz planı gereği “Küçük Avrupa İttifakı”, Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz ülkeleriyle genişletilmeye çalışılıyor.

Bu planda askeri gücü nedeniyle Türkiye’ye özel önem veriyorlar. Zira ABD-İngiliz planı, önümüzdeki süreçte hem Moldova üzerinden hem de gıda krizini bahane ederek Karadeniz’e yüklenmeyi hedefliyor. Ayrıca Avrupa’nın büyük devletleri Almanya ile Fransa’dan gelebilecek tepkileri dengeleme etkeni olarak da Türkiye’nin sahaya sürülmesi hesaplanıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD daraldı, Rusya’nın geliri arttı, Çin büyüdü

Ukrayna krizi, başta enerji ve gıda olmak üzere pek çok alanda dünya ekonomisini olumsuz etkiliyor. Bu etkinin artışında kuşkusuz Rusya’ya yaptırımlar ile müttefiklerini baskı altında tutmaya çalışan ABD’nin önemli bir rolü var.

Ancak ABD, topyekûn yaptırımlarla çöküşe götüreceğini varsaydığı Rusya ekonomisi konusunda istediğini elde edemedi. Hatta tersine, fiyatların da artmasıyla birlikte, Rusya’nın nisan ayındaki enerji gelirleri, bir önceki yılın nisan ayındaki gelire göre yüzde 50 arttı!

ABD’nin hesabı tutmadı

ABD’nin bu “ekonomi savaşında” istediğini alamamasının temel nedeni Rusya’yı yanlış okumasıdır. ABD zannetti ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasında da rol oynayan Rus devletine yuvalanmış liberal çevreler içeriden çelme takabilir ve yaptırımların etki katsayısını artırabilir. Bu olmadı, tersi oldu ve liberaller bütün entelektüel birikimleriyle milli kanadın hizmetine girdi. Bir kez bu olunca, Rusya’nın engin kaynakları ve teknik birikimi milli ekonominin inşasına ivme kazandırdı.

Bunun yanı sıra ABD, her ne kadar kuru gürültü yapılsa da, dış güçleri hizaya sokamadı: 1) ABD, Almanya liderliğindeki gelişmiş Avrupa ekonomilerini enerji yaptırımlarına mecbur edemedi. Tahılda da yaptırımların kaldırılacağı görünür oldu. 2) ABD, Suudi Arabistan’ı enerji piyasalarını kontrol hedefinde kendisiyle işbirliği yapmaya ikna edemedi. 3) ABD, Çin, Hindistan, Güney Kore ve Türkiye gibi büyük alıcıları engelleyemedi.

Büyümesi beklenen ABD tersine küçüldü

Peki ABD’nin bu ağır saldırganlığının kendisine dönüşü ne oldu?

ABD ekonomisi ilk çeyrekte yüzde 1,5 oranında daraldı! Oysa ABD’nin ilk çeyrekte yüzde 1,1 büyüyeceği öngörülüyordu.

Diğer yandan ABD’de enflasyon rekorlar kırıyor. Yıllık enflasyon şubat ayındaki yüzde 7,9’dan, mart ayında beklentilerin üstünde yüzde 8,5‘e yükseldi ve 40 yılın zirvesine çıktı.

Ve ABD Merkez Bankası FED, üç yıl sonra faiz arttırarak, bu ayın başında faizi yüzde 1’e yükseltti.

Yaptırımlar Rusya’yı çöküşe itmedi

Peki ABD’nin ekonomik saldırısı altındaki Rusya’da durum ne?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi nisanda enerji geliri, bir önceki yıla göre yüzde 50 arttı.

Öte yandan Rus rublesi, ABD’nin beklentisinin tersine, dolar karşısında değer kazandı. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinden önce 77 civarında olan dolar/ruble paritesi, yaptırımların ilk şokuyla 6 Mart’ta 114’e çıktıysa da, 3 Nisan’da yeniden müdahale öncesi konumuna geldi; ardından da her gün güçlenerek 22 Mayıs’ta 57’ye kadar indi. Böylece ruble dolar karşısında, yılbaşından bu yana yüzde 30 değer kazanmış ve son dört yılın en yüksek seviyesine çıkmış oldu.

Rusya Merkez Bankası, ABD ve müttefiklerinin yaptırımları nedeniyle politika faiz oranını 28 Şubat’ta yüzde 9,5’ten yüzde 20’ye çıkarmıştı; önceki gün faizi yüzde 11’e düşürdü.

Çin beklentinin üzerinde büyüdü

Son 20 yılda olduğu gibi, dünya ekonomisinin ne durumda olduğunu belirleyen ana aktör ise yine Çin. Çünkü hacim ve ölçek farklı. Çin’in büyüklüğü, başka ekonomilerdeki daralmalara rağmen dünya ekonomisinin büyümesine neden olabiliyor.

O nedenle ABD’nin yılın ilk çeyreğinde yüzde 1,5 daraldığı şartlarda, Çin’in yüzde 4,2 olan beklentinin de üzerine çıkarak yüzde 4,8 büyümesi, başta Asya-Pasifik bölgesi olmak üzere bütün dünya açısından kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2022

1 Yorum

Kissinger’ın Batı’ya üç uyarısı

Davos’un bu yılki ağır topu, ABD’nin en kıdemli diplomatı Henry Kissinger’dı. 99 yaşındaki Kissinger, gerek dışişleri bakanı olarak, gerekse ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yaptıktan sonra bile, ABD için strateji belirleyen konumunu sonraki yıllarda da korumuş, pek çok başkana danışmanlık yapmıştı.

Tayvan uyarıları

Kissinger’ın ilk uyarısı, son haftalarda ABD’nin kışkırtıcı faaliyetlerine konu olan Tayvan’dı. ABD yönetimi bir yandan resmi olarak “tek Çin” politikasına bağlı olduklarını belirtiyor ancak diğer yandan da “iki Çin” hedefi anlamına gelecek faaliyetler yapıyor.

İşte Kissinger, Joe Biden yönetiminin bu ikili politikasına Davos’ta açık tepki gösterdi ve şu mesajları verdi:

– Deneyimli baş diplomat Kissinger, “ABD, hileyle veya kademeli bir süreçle ‘iki Çin’ çözümü geliştirmemeli” diyerek, açıkça Washington yönetiminin izlediği “hile yoluna” itiraz etti.

– Kıdemli Çin uzmanı Kissinger, “Çin’in şimdiye kadar sergilediği sabrı sergilemeye devam edeceğini” belirtti.

– Ünlü stratejist Kissinger, “ABD’li politikacıların, ABD-Çin çatışmasından kaçınması gerektiğini” öğütledi.

– Ve deneyimli müzakereci Kissinger, “Tayvan konusunun, ABD ile Çin arasındaki müzakerelerin merkezinde olmaması gerektiğini” savundu.

Ukrayna uyarıları

Kissinger’ın sadece ABD’ye değil, bir bütün olarak Batı’ya uyarılarda bulunduğu konu ise Ukrayna konusuydu.

Öncelikle Kissinger, Davos’taki konuşmasında, savaşın sorumlusu olarak Batı’yı ve Ukrayna’yı gördüğüne işaret eden ifadeler kullandı. “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen Kissinger, “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışmanın iki ay içinde sonlandırılamaması durumunda, kontrolden çıkacağı” uyarısında bulundu.

Peki çatışma nasıl sonlandırılacak? Kissinger açıkça Ukrayna’nın taviz vermesi gerektiği savunuyor.

Çünkü Henry Kissinger da bir diğer ABD’li kıdemli stratejist Zbigniew Brzezinski’nin savunduğu “daha geniş Batı” fikrine yakın. ABD’nin Çin’e karşı “daha geniş Batı” inşası da elbette Rusya’yla mümkün.

Kissinger bu nedenle “Batı’nın Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmaması gerektiğini” belirterek Davos’ta Avrupalılara şu uyarıda bulundu: “Avrupa ülkeleri büyük resmi akıllarından çıkarmamalı ve Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğunu hatırlamalı.”

Çin-Rusya ittifakını önleme uyarısı

Neden mi?

Batı’nın en kıdemli strateji uzmanı Kissinger, “Rusya’nın Çin ile kalıcı bir ittifaka sürüklenmemesi için” Avrupa’nın Ukrayna krizi konusunda çok dikkatli olması gerektiğini belirtti.

Ancak bana göre ABD “daha geniş Batı” hedefini çoktan yitirdi. Tersine, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats’un Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu’nda ifade ettiği gibi, “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.

Kissinger “kalıcı” diyerek bunun “geçici” olabileceğine işaret ediyor olsa da, gelişmeler, bırakın Rusya’nın ABD ve AB’yle “daha geniş Batı” oluşturmasını, ABD ile AB’nin “geniş Batı”sının bile risk altında olduğunu gösteriyor.

AB açısından çıkarlarına en uygun yol, ABD’den bağımsız, Rusya’yı da dahil ettiği bir Avrupa güvenlik mimarisi inşasıdır artık…

Yoksa AB’nin 21. yüzyılda güçlü bir merkez olabilme şansı olamayacağı gibi, tek parça kalma şansı bile bulunmayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD-Çin mücadelesinde yeni perde: BRICS’e karşı IPEF

BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ekonomi grubu, dünyanın en önemli birliklerinden biri durumunda.

2009 yılında kurulan, 2010’da Güney Afrika’nın katılımıyla bugünkü şeklini alan grup, çeşitli ülkelerin katılma talebiyle karşı karşıya. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez, bu yılın başında ülkesinin gruba katılmak istediğini açıklamıştı. Yine Asya-Pasifik bölgesinin önemli ülkelerinden Endonezya’nın da gruba katılmak istediği biliniyor.

GENİŞ BRICS

Çin’in dönem başkanlığını yürüttüğü grubun son toplantısında, BRICS ülkeleri dışişleri bakanları, grubun “genişletilmesini” konuştu.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önerisini, diğer ülke dışişleri bakanları da destekledi. Toplantı sonrasında yayınlana açıklamada, genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı alındığı belirtildi.

Şimdilik BRICS’in genişlemesine hangi ülkelerin katılacağı belli değil. Ama yukarıda belirttim gibi Arjantin ve Endonezya gruba katılmak isteyen ülkelerin başında geliyor.

Diğer yandan BRICS üyeleri, “BRICS Artı Diyalogu” kapsamında bir toplantı da yaparak, “yükselen ekonomileri” bir araya getirme hedefini ilan etti. Dolayısıyla “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılan üyeleri de, “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri sayabiliriz.

“BRICS Artı Diyalogu”na katılan o üyeler şunlar: Kazakistan, Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Endonezya, Nijerya, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri ve Tayland.

ABD’nin enerji piyasalarını kontrol altında tutmak için birlikte çalışmayı önerdiği ancak Rusya’yla çalışan Suudi Arabistan ile BAE’nin bu toplantıya katılması ayrıca önemliydi.

Öte yandan “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri arasında Türkiye’nin de mutlaka olması gerektiğini belirtelim. Keza İran da bu gruba üye olmak isteyecektir büyük olasılıkla.

Dolayısıyla zaten önemli bir grup olan BRICS, yükselen ekonomilerle en büyük grup haline gelecektir.

HİNT-PASİFİK EKONOMİK ÇERÇEVESİ

BRICS’in “Geniş BRICS” olma hedefiyle hareket ettiği bir süreçte, ABD de Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı yeni bir hamle çabası içinde. Washington bu amaçla, bölgedeki bazı ülkelerle “Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF)” isimli bir grup kurdu.

ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında duyurduğu grupla ilgili açıklamasındaki şu saptama, her şeyi özetliyordu: “Bugün bir amaç için buradayız. 21. yüzyılın ekonomisinin geleceği büyük oranda Hint-Pasifik’te yazılacak.”

Evet, 21. yüzyılın ekonomisi Hint-Pasifik’te, daha doğrusu Asya-Pasifik’te yazılıyor. Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik yüzyılı başladı. (Bu arada ABD önceleri Asya-Pasifik ismini kullanırken ve bölgeye ilişkin Asya-Pasifik stratejisi belirlemişken, daha sonra bunu, Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Hint-Pasifik’e çevirdi.)

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre IPEF’te ABD ve Japonya’nın dışında Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Bruney yer alıyor. (Hindistan’ın aynı zamanda BRICS üyesi olduğunu, Endonezya’nın da BRICS’e katılmak istediğini belirtelim.)

ABD GİRİŞİMİNİN İKİ ZAYIF YANI

Peki IPEF, BRICS’in önüne geçebilecek mi? Daha doğrusu ABD Asya-Pasifik’te Çin’e “ekonomik kuşatma” uygulayabilecek mi? IPEF böylesi bir “ekonomik kuşatma” aracına dönüşebilir mi?

Pek olası görünmüyor. Çünkü IPEF’in iki zayıf yanı var:

1) ABD’nin dahil etmek istediği ülkelerin bölgedeki en büyük ticari partneri Çin. O nedenle Asya ülkeleri, Çin’in olmadığı bir ekonomi birliğine imza atmak istemiyor.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, her ne kadar belirlenen kriterlere uymayacağına inandıkları için Çin’i davet etmediklerini belirtse de, IPEF anlaşması, bazı Asya ülkelerinin talebi nedeniyle hâlâ Çin’in katılımına açık.

2) IPEF gümrük vergisi indirimi içermiyor. Oysa Obama döneminde başlayan ama Trump’ın sonlandırdığı Trans-Pasifik Ortaklığı’nın en önemli özelliği, gümrük indirimi içermesiydi…

Konu ABD Kongresi’nde de olumsuz karşılandı. ABD ihraç ürünlerinin yurtdışına satılmasında gümrük vergisi indirimi uygulanmayacak olması hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin yoğun eleştirisine uğradı. Kongre üyeleri bu nedenle IPEF’i yeterince iddialı bulmadıklarını belirttiler. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai ise anlaşmanın yeterince iddialı olmadığı eleştirilerine katılmadığını belirtti.

HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM

ABD Kongre üyeleri haklı: IPEF, BRICS’e karşı yeterince iddialı bir anlaşma gibi görünmüyor.

Asya-Pasifik’te Çin’i dışlayarak bir başarı kazanamayacağını ABD istese de istemese de yaşayarak görecek.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önemle vurguladığı gibi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi başarısız olmaya mahkûm

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD’nin NATO kazıkları

2012-2014 yılları arasında ABD’nin Moskova Büyükelçiliğini yapan Michael Anthony McFaul, katıldığı Munk Forumu’nda, Ukrayna’nın NATO’ya katılma olasılığını tartıştı.

Eski ABD Büyükelçisi McFaul, geride kalan yıllarda NATO’nun doğuya doğru genişlemesi nedeniyle Rusya’nın endişeli olduğunu ama ABD’nin buna rağmen Ukrayna konusunda amigoluk yaptığını söyledi. Mcfaul, “2021’de diplomatlarımız Ukrayna’yı NATO’ya katılabileceğine inandırmak için çok çaba harcadı, diplomatlar yalan mı söyledi?” sorusuna gülerek, “Evet, gerçek hayat böyle” yanıtını verdi!

Büyükelçinin bu itirafı, ABD’nin Ukrayna’yı nasıl ateşe attığını en yetkili ağızdan bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Zelenski’nin görevi

Ünlü Rus komedyenler Vovan ve Lexus, bu kez Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski diye kendilerini tanıtarak eski ABD Başkanı Bush ile konuştular:

Sahte Zelenski, oğul Bush’a soruyor: “Moskova, babanız Bush’un başkanlığı döneminde dışişleri bakanı olan James Baker’ın 1990’da Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’a NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği sözü verdiğini ileri sürüyor. Moskova’nın bu iddiası doğru mu?”

Oğul Bush’un yanıtı şöyle: “Bak, zaman değişiyor. Baker’ın babamın dışişleri bakanı olması yıllar önceydi, yani ABD esnek olmalı, zamana ayak uydurmalı. İşte bu yüzden şimdi ülkenize desteğimizi gösterme çabasındayız.”

Sahte Zelenski, oğul Bush’a, “Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın ABD tarafından tanınmasının, Donbass’taki iki cumhuriyetin Rusya tarafından tanınmasının yolunu açıp açmadığını” da soruyor. Oğul Bush önce afallıyor ve ardından şu yanıtı veriyor: “Galip geldiğiniz zaman, bu çeşit meselelerin çoğu masadan kalkar.”

Oğul Bush, ayrıca sahte Zelenski’ye “görevini” anımsatıyor: “Görevin mümkün olduğu kadar çok Rus askerini yok etmek. Ukrayna’nın hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak için öncülük etmeye devam etmek ABD için çok önemli.”

Miçotakis’in Yunanistan’a kazığı

Tarihten ve emperyalistlerin “kullanma” politikalarından ders çıkaramayan bir başka ülke de Yunanistan…

Yunanistan Başbakanı Miçotakis, bizzat ifade ettiği gibi, ABD’yle imzaladığı savunma anlaşması yoluyla, ülkesini ABD’nin ayağının altına serdi! (Miçotakis’e bir sonraki NATO Genel Sekreteri olma sözü verildiği iddiasını not edelim.)

ABD, mevcut üslere ek üsler kazandı; kuzeyden güneye, Akdeniz’deki Girit Adası’ndaki Suda Üssü’ne kadar ülkeye yayıldı. Bunun ne anlama geldiğini, ABD’nin Arktik-Akdeniz hattı hedefini incelediğim yazımda ortaya koymaya çalışmıştım.

Şimdi Atina yönetimi, Ankara karşıtlığında bir koz olarak düşündüğü Washington hamiliği ile aslında Yunanistan’ı ABD’nin gelecek planlarında ateşe atmasına olanak sağlamış oldu…

İsveç ve Finlandiya’nın tarihi hatası

II. Dünya Savaşı’nın ardından, geride kalan 75 yılda, dünyada en problemsiz yaşayan ülkeler hangileridir diye sorulsa, en başa İsveç ve Finlandiya’yı yazmak gerekir. Bu iki ülke, “tarafsızlık statüleri” sayesinde komşularıyla ve büyük kuvvetlerle sorun yaşamadan varlıklarını sürdürdüler. Ayrıca gerekmeyen büyük askeri harcamalarını da, halklarının refah içinde yaşamasında kullanabildiler.

Şimdi ABD’nin Ukrayna krizini fırsat bilip, Arktik-Akdeniz hattı hedefi gereği bu iki ülkeyi “zorla” NATO’ya üye yapmaya kalkmasına, iki ülkenin yönetimi teslim oldu. İki yönetim de, ülkelerini ateşe atıyor…

Ve ülkemiz…

70 yıllık NATO üyeliğinin Türkiye’ye tek bir getirisi yokken ve darbelerden cinayetlere, ambargolardan teröre desteğe uzanan pek çok götürüsü varken, bizim NATO’cular da ekran ekran dolaşıp NATO güzellemeleri yapmayı sürdürüyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2022

1 Yorum

Veto kartı pazarlık kartı yapılmamalı

Mevlüt Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile, İbrahim Kalın da Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüştü. Her iki ABD’li de özetle “Türkiye’nin endişelerinin karşılanabileceğini düşünüyoruz” dedi.

Hatta eşzamanlı olarak Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto da bir açıklama yaptı ve “Türkiye’nin gündeme getirdiği tüm sorunları çözebiliriz” dedi.

Peki nedir Türkiye’nin gündeme getirdiği sorun ya da endişe? İsveç ve Finlandiya’nın teröre verdiği destek.

Asıl sorun: ABD’nin teröre desteği

Peki İsveç ve Finlandiya teröre destek konusunda Türkiye’ye güvence verirse sorun çözülmüş mü olacak? Ya ABD’nin teröre desteği?

Ki asıl sorun İsveç ve Finlandiya’nın değil, ABD’nin teröre desteğidir. ABD’nin teröre desteği kesilirse, diğerlerinin ki otomatik kesilecek zaten.

Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’nun genişlemesi sürecinde yakaladığı bu fırsatı doğru kullanabilmesi, veto kartını doğru adresle müzakere (pazarlık değil) edebilmesine bağlı. Yani İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyeliklerini onaylamanın koşulunu bu iki ülkenin teröre desteğini kesmesine değil, ABD’nin teröre desteğini kesmesine bağlamalı!

Veto kartı Şam’la değerlenir

Teröre desteği kesmesi karşılığında veto kartını kullanmamayı ABD’yle müzakere edebilmeyi kolaylaştırabilmenin yolu ise açık: Ankara, Şam’la anlaştığı taktirde, ABD’nin teröre desteğini kesebilmekte elini güçlendirir.

Ancak Ankara ne Şam’la anlaşmaya niyetli ne de NATO’nun genişlemesini ABD’nin teröre desteği kesmesine bağlama niyetinde. Tersine, NATO’nun genişlemesini engelleyecek veto kartını, AKP-ABD ilişkilerinde sorun azaltacak pazarlık kartı olarak görmekte…

Veto kartını pazarlık kartı yaparak Halkbank davasını düşürmeyi, olmadı S-400 yaptırımından kurtulmayı, olmadı F-16 alabilmeyi, olmadı Batı’dan seçim dönemi için borç para bulmayı hedeflerseniz; iki kere kaybedersiniz. Hem dediğinizi yapamamış olur hem de Batı’nın oyun sahasına düşmüş olursunuz.

Türkiye’nin NATO dışına çıkması elbette ilkesel tercihimizdir. Ancak, mevcut koşullar içerisinde, Türkiye NATO içinde de gücünü mutlaka kullanmalıdır. Nasıl mı?

Türkiye pazarlık yapmaz ve ABD’nin teröre desteğini sürdürdüğü müddetçe NATO’nun genişlemesini engelleyeceğini ortaya koyarsa; NATO içindeki siyasi pozisyonunu güçlendirir. Hırvatistan ve Macaristan başta olmak üzere bazı ülkeleri de yanına alır ve NATO içinde etkili bir odak olur; ABD’nin NATO’daki mutlak hakimiyetini sarsabilir, Almanya-Fransa ekseninin güçlenmesine yardımcı olabilir. O zaman Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisini tasarlama koşulları ortaya çıkabilir ve Türkiye bu konuda söz sahibi konuma yükselir.

Muhalefetin Batıcılık sorunu

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri konusu, aynı zamanda Türkiye’nin NATO sorununun da parçasıdır. O nedenle konu, iktidarın “ABD’yle ilişkileri düzeltmesinde kullanılacak bir pazarlık kartı” olmaktan ötesidir. Dolayasıyla konu muhalefetin de gündeminde olmalıdır. Ancak ne yazık ki TBMM’deki muhalefet partileri konuyu o önemde ele almıyorlar.

Hatta “Geçen sene İsveç’ten 175 bin, Finlandiya’dan 30 bin turist geldi ama bu sene gelmez” seviyesinde politika yapıyorlar; turizm gelirini terörün önüne koyabilme yanlışına kadar düşüyorlar.

Oysa çeşitli anketlerin de ortaya koyduğu gibi Türk halkının çoğunluğu ABD ve NATO’yla ilişkiler konusunda muhalefetten daha muhalif bir konumda…

Dolayısıyla 2023 seçiminde iktidar olmak isteyenin bu gerçeğe göre siyaset üretmesinde yarar var. Altılı İttifak ise tersine “Batı’yla ilişkileri biz düzeltiriz” görüntüsü içerisinde seçim kazanabileceğini sanıyor. Ancak Batı’yla seçim kazanma dönemi çoktan kapandı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2022

2 Yorum

SADAT’ın anayasası

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanlarından Mehmet Uçum, Candaş Tolga Işık’ın sorularını yanıtlarken “yeni anayasa” mesajı verdi. Uçum, “2023 seçimlerinde oluşacak Meclis aritmetiği ile Türkiye’ye, 21. yüzyıla layık dört başı mamur bir anayasa kazandıracağız” dedi.

Yani AKP 2023’te de iktidar olursa, bir “yeni anayasa” daha gündemimizde olacak. (Oysa mevcut anayasa, yapılan değişikliklerle çoktan 12 Eylül anayasası olmaktan çıktı!)

Peki başkanlığı bile halletmişlerken, hâlâ yapmak istedikleri ne kaldı ki onu da anayasa sokmaya çalışıyorlar? Yanıtı SADAT’ın anayasasında…

Gölge Ordu

Erdoğan’ın bir diğer eski başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’nin liderliğini yaptığı SADAT, ASDER ve ASSAM, kumpasların tüm ağırlığıyla yaşandığı süreçte, bir anayasa taslağı hazırlamıştı. Adnan Tanrıverdi imzalı anayasa taslağı, 28 Aralık 2011’de TBMM’ye gönderilmişti.

SADAT’ın anayasasında neler mi vardı? Gazeteciler Ersin Eroğlu ve Caner Taşpınar’ın hazırladığı, dört ay önce Kırmızı Kedi Yayınları tarafından basılan ve bugünlerde toplatılma baskısıyla karşı karşıya olan Gölge Ordu kitabından aktaralım:

Anayasa taslağının dikkat çeken birinci yanı, TSK’yi dönüştürmeyi hedef almasıydı: SADAT anayasasında Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanıyor, Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlanıyor, Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değiştiriliyor, Askeri Yüksek Yargı kaldırılıyor, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden irtica tehdidi çıkarılıyor (s.98-99). Sonuç? “Allah’ın lütfu” dedikleri ve fırsata çevirdikleri 15 Temmuz darbe girişimi ile SADAT’ın anayasasındaki bu talepleri yerine getirdiler.

Hatta Tanrıverdi, bir açıklamasında aynen şöyle dedi: “Anayasa Komisyonu’na sunduğumuz Anayasa teklifindeki Silahlı Kuvvetlerin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili tespitlerimizin aşağı yukarı tamamı 15 Temmuz’dan sonra yürürlüğe girmiştir.”

Hedef eyalet sistemi ile federasyon

Anayasa taslağının dikkat çeken ikinci yanı, rejim değişikliğini hedeflemesiydi. SADAT anayasasına göre Türkiye başkanlık sistemi ile yönetilmeydi, cumhurbaşkanı yüzde 50’nin üzerinde bir oyla seçilmeliydi (s.98). Sonuç? Türkiye başkanlık sistemine geçti. Herhalde “TSK’nin dönüştürülmesi sağlanınca, başkanlık sistemi de kolaylaşır” diye düşündüler!

Gelelim, SADAT anayasasındaki henüz gerçekleşmeyenlere… Yine Gölge Ordu kitabından aktaralım:

Anayasa taslağının dikkat çeken üçüncü yanı, artık federasyon aşamasıdır! SADAT anayasasında laikliğin kaldırılması, anadilde eğitime geçilmesi ve tüm etnik gruplara bu hak verilerek çok dilliliğe geçilmesi, idam cezasının getirilmesi, “Türkiye vatandaşlığına” geçilmesi, Türkiye’nin yedi özerk bölgeye ayrılması ve bölgesel yönetim modeline geçilmesi isteniyor (s.100).

Anımsayın, bu anayasa taslağından dört yıl sonra, Tanrıverdi, hazırladığı ASDER-ASSAM raporunda, açıkça “Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesini” savunmuştu!

Aynı gemide değil, Bandırma vapurundayız

Ne SADAT sıradan bir güvenlik şirketidir, ne de Tanrıverdi “Mehdi gelecek” türü açıklamaları üzerinden hafife alınacak biridir.

O nedenle, Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum’un işaret ettiği 2023 anayasası hedefini, Erdoğan’ın eski başdanışmanı Tanrıverdi’nin yarısı hayata geçen ve yarısı da hayata geçmeyi bekleyen anayasasıyla birlikte yorumlanmalıdır!

Tabi bugün 19 Mayıs…

Esas olan her zaman, Mustafa Kemal ve onunla birlikte hareket eden öncülerin devrimci kararlılığını gösterebilmektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mayıs 2022

1 Yorum

Küresel terörizmin ana sponsoru

İsveç ve Finlandiya, NATO üyeliği için başvuru kararı aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce “iki ülkenin NATO üyeliğine olumlu bakmadığını” söyledi. 24 saat sonra sözcüsü İbrahim Kalın, “iki ülkeye kapıyı kapatmadık” diyerek bir düzeltme yaptı.

Ancak Erdoğan dün, bu kez daha net bir şekilde veto kartını kullanacağını dile getirdi: “Teröristleri teslim etmeyeceklerine dair mesajları var. Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelerin NATO’ya girmesine ‘evet’ demeyiz.”

Erdoğan, Finlandiya ve İsveç heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretiyle ilgili de, “İknaya mı gelecekler? Kusura bakmasınlar, yorulmasınlar” dedi.

AKP’NİN NATO ÇARKLARI

Türkiye’nin terör destek veren ülkelere karşı veto kartını kullanması elbette hakkıdır, kullanmalıdır, kamuoyunun çok büyük bir kısmı da o vetoyu alkışlayacaktır. Ancak konu NATO olunca, AKP’nin “veto” söylemlerinin kısa sürede tersine döndüğü de bir vakıadır.

Örneğin Erdoğan’ın 2009’da Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına karşı çıkıp sonra onaylaması gibi…

Örneğin Erdoğan’ın 2013’te “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çekip operasyona karşı çıktıktan kısa bir süre sonra, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için bu ülkeye girmelidir” şeklinde tarihe geçecek bir gerekçeyle geri adım atması ve operasyona katılması gibi…

ERDOĞAN BİR AY ÖNCE DESTEK VERMİŞTİ

Erdoğan, bir kez daha NATO konusunda söylediğinin tersini yapacak mı, yine geri adım atıp Türkiye’nin ağırlığını zayıflatacak mı, göreceğiz…

AKP cephesindeki ağırlıklı görüş; Erdoğan’ın veto kartının pazarlık amaçlı ve  İsveç ile Finlandiya’nın teröre desteğini kesmeye yönelik olduğu, bu konuda kısmi bir başarı kazandığı taktirde üyeliklerini onaylayacağı şeklinde…

Bu türden bir pazarlığın işe yarayıp yaramayacağı bir yana, Erdoğan’ın daha bir ay önce Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinisto’ya şu söyledikleri, vetonun “teröre destek” gerekçesini zayıflatıyor: “Açık olmak gerekirse biraz kafam karıştı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif aldı ve ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz’ dedi. Kendisine teşekkür ettim ve teşekkürün karşısında çok memnun oldu. Yani anlayacağınız, kafam biraz karıştı. İki gün önce duyduklarımız farklıydı. Dün yeniden Türkiye’nin üyeliğimize açık olduğunu duyduk fakat hayıra dönüştü ya da olumsuza dönüştü diyelim. Sanırım şu anda net bir yanıta ihtiyacımız var.”

Haliyle bir ay önce Finlandiya’nın NATO üyeliğine “teröre destek” gerekçesi olmadan destek verip, bir ay sonra “teröre destek” gerekçesiyle karşı çıkmak, pazarlık argümanını zayıflatıyor.

ADRES İSVEÇ DEĞİL ABD

Dolayısıyla konu pazarlıktan ziyade, Erdoğan’ın iç kamuoyuna “uluslararası siyasette önemli bir aktör olduğunu” resmedebilme hamlesi olarak da yorumlanabilir. Zira Erdoğan’ın kötüye giden ekonomi nedeniyle içeride pozisyonunu sağlam göstermeye ihtiyacı var. Diğer yandan mesele teröre destek ise, pazarlığın ve kavganın adresi İsveç ve Finlandiya değil, ABD olmalıdır!

Çünkü terörizmin asıl destekçisi ABD’dir; dahası ABD küresel terörizmin ana sponsorudur.

İsveç ve Finlandiya da, diğer devletler de teröre, ABD destek verdiği için destek vermektedir. ABD destek vermese, ne İsveç ne de Finlandiya, ne de çok daha büyük Avrupa devletleri teröre destek verebilir.

O nedenle asıl mesele ABD’nin teröre desteğini kesebilmektir.

ABD’NİN TERÖRE DESTEĞİ NASIL KESİLİR?

Üstelik bu mümkündür: Suriye’de Esad yönetimi ile anlaşarak, bölgede Ankara-Şam-Bağdat-Tahran hattı inşa ederek, dört ülkeyi ayrı ayrı hedef alan terör örgütlerini karşılıklı terör örgütü kabul edip topluca mücadele ederek, terör sorunu ABD’ye karşı esastan çözülebilir.

NATO içinde pazarlık yaparak ABD’nin PKK’ye desteğinin kesilemediği de, ABD’nin FETÖ gibi gladyo yapılarıyla açık darbe girişiminde bulunabildiği de görüldü, yaşandı…

Dolayısıyla Türkiye bu meselede yığınağı esasa yapmalı ve doğrudan ABD’nin teröre desteğine karşı kartlarını kullanmalıdır. Bu arada İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin veto edilmesi de, bu stratejiyi besleyen bir taktik hamle olarak elbette değerli olacaktır, olabilecekse…

Dahası bu iki ülkenin, Türkiye ya da bir başka ülke tarafından NATO üyeliklerinin veto edilebilmesi, savaşın Avrupa’nın geneline sıçrama riskini de önleyecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Mayıs 2022

3 Yorum

ABD’nin Arktik-Akdeniz hattı hedefi

İsveç ve Finlandiya, ABD’nin baskısı sonucunda NATO üyeliğine başvurmaya hazırlanıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda olumlu düşünce içinde değiliz” diyerek, bu iki ülkenin üyeliğini veto edebileceğinin sinyalini verdi. Ertesi gün Reuters’e konuşan sözcüsü İbrahim Kalın ise “İsveç ve Finlandiya’ya kapıyı kapatmadık” düzeltmesi yaptı.

Ankara’nın zor, ama birilerinin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğini veto etmesi, NATO’nun da, Avrupa’nın da, dünyanın da yararına olacaktır.

NATO İskandinavya’ya giriyor

İsveç ve Finlandiya, aslında mevcut “tarafsızlık” statüsünden memnun. Bu statü ile Soğuk Savaş ve sonrasında sorunsuz ilişkiler yürüttüler.

ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı kuşatma ve Avrupa üzerindeki hegemonyasını yeniden sağlama hedefleri gereği, bu iki ülkenin tarafsızlık statüsünü bozmaya çalışıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin başladığı 24 Şubat’tan sonra ABD’den İsveç ve Finlandiya’ya bu yönde baskı gelmeye başladığında, her iki ülke de reddettiler. Anımsayalım:

İsveç Başbakanı Magdalena Andersson; 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 7 Mart’ta “NATO üyeliği için referanduma gidilmesinde tereddütlerim var”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” demişti. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö de 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti.

Özetle gerçekte İsveç ve Finlandiya NATO’ya değil, NATO bu iki ülke üzerinden İskandinavya’ya girmeye uğraşıyor, Arktik Okyanusu’ndaki kıyı uzunluğunu artırmaya çalışıyor.

Yeni Demir Perde

Dikkat ederseniz, İsveç ve Finlandiya yöneticilerinin NATO üyeliğine soğuk olmalarının gerekçesi “Avrupa’nın güvenliği” ile ilgili. Çünkü tablo şu:

Almanya ve Fransa’nın liderlik ettiği AB, ABD’den bağımsız bölge ve dünya politikası geliştirmek istiyor. Buna da “stratejik özerklik” diyorlar. Berlin ve Paris, Avrupa’nın barışının ve güvenliğinin Rusya’sız olmayacağını dile getiriyorlar.

ABD ise Avrupa egemenliğini sürdürebilmek için, Avrupa güvenlik mimarisinin inşasında belirleyici olmak istiyor. Şimdi bu amaçla, Polonya-Ukrayna cephesi üzerinde, İngiltere liderliğinde “ikinci Avrupa” inşa ediyor: Adına “Küçük Avrupa İttifakı” dedikleri üçlü ittifakı, Baltık, Doğu Avrupa, Karadeniz ülkeleriyle genişletmek ve İskandinav ülkelerini de dahil edebilmek istiyorlar. ABD, “ikinci Avrupa” üzerinden Almanya-Fransa’yı yeniden kendi stratejisine teslim alabilmeyi hesaplıyor.

Özetle ABD, Rusya ile Avrupa arasına “yeni demir perde” indirmeye çalışıyor: İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri ile Arktik Okyanusu’ndan başlayan, oradan Baltık ülkelerini kapsayarak Doğu Avrupa’ya inen, Batı Karadeniz, Ege ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir hat.

Hırvatistan’ın veto olasılığı

Görüldüğü gibi bu hedef Avrupa’nın güvenliğini olumsuz etkileyecek ve kıtayı istikrarsızlaştıracak. Dolayısıyla İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini önlemek, Avrupa barışı açısından kritik önemdedir.

İki ülkenin NATO’ya başvuracakları kesin ancak üye olabilmeleri henüz çantada keklik değil. Hırvatistan ve Macaristan gibi “yeni demir perde” üzerinde/kıyısında olan ülkelerin veto etme olasılığı var. Zira Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanoviç, 3 Mayıs’ta, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto edeceğini” söylemişti.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın