Archive for category Politika Yazıları
‘Sıfır sorun’dan ‘sorunsuz çember’e
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/01/2022
Birkaç hafta önce sarayda yapılan toplantıda, Türkiye’nin çevresinde “sorunsuz bir çember” oluşturulması ve Ermenistan, İsrail, Libya, Mısır ile Körfez ülkelerine yönelik atılacak adımlar kararlaştırılmış (Nuray Babacan, Hürriyet, 25.1.2022).
Türkiye’nin etrafında elbette “sorunsuz çember” olmalı. Ancak mesele, çemberin hangi eksende ve hangi ortak çıkarlarda buluşarak inşa edilebileceğidir. Nitekim eksen ve ortak çıkarda buluşulamadığı şartlarda, “komşularla sıfır sorun” politikasının “sırf sorun”a dönüştüğü görüldü.
Komşularla sıfır sorun politikası, birbirini destekleyen iki sütun üzerine inşa edilmeye çalışılmıştı:
1. AKP hükümeti, ABD’nin küresel düzeni altında, alt bölgesel düzen kurmaya soyundu.
2. AKP hükümeti, bu alt düzeni İhvancılık üzerine inşa etmeye çalıştı.
Mısır’da Mursi’ye destek, Suriye’de Esad hükümetine İhvan montajı planı, Filistin’de Hamasçılık, Kuzey Afrika ülkelerinde İhvan iktidarları projesi hayata geçmedi. Hatta İhvan iktidarı bir tek Türkiye’de kaldı!
Öncelikler sıralaması
Peki AKP’nin yeni “sorunsuz çember” politikasında eksen ne? Çemberi oluşturacak tek tek ülkelerle ortak çıkarlar ne?
Türkiye elbette Mısır’la, İsrail’le, Ermenistan’la, Körfez ülkeleriyle normalleşmeli, sorunlarını çözmeli… Peki ama öncelikler sıralaması ne? Türkiye’nin İsrail’le ya da Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşmesi, Suriye’yle normalleşmesinden daha acil ve önemli mi?
Öncelikler sıralaması, sizin eksen anlayışınızı da ortaya koyar. Bakınız, Türkiye’nin İsrail’le, Birleşik Arap Emirlikleri’yle, Suudi Arabistan’la hatta Mısır’la normalleşmesi ABD’de bir rahatsızlık yaratmaz; ancak Suriye ile normalleşmek, ABD’nin istemediği bir durumdur.
Öncelikler sıralaması aynı zamanda kolaylıklar sıralamasıdır. Örneğin Suriye’yle normalleşmiş bir Türkiye, Mısır’la normalleşmesinde daha çok ortak çıkar alanı bulur, İsrail’le normalleşmesinde elini güçlendirmiş olur.
Suriye ve Ukrayna
Türkiye’nin etrafında bir sorunsuz çember oluşturulacaksa, bunun yolu iki kritik bölgeden geçer: Suriye ve Ukrayna/Karadeniz. Şöyle de söyleyebiliriz:
1. Türkiye Suriye’yle anlaşmadıktan sonra Körfez’le de İsrail’le de hatta Mısır’la anlaşsa bile güvenli ve sorunsuz bir çember oluşturamayacaktır. Göç, terör, ticaret sorunları çözülememiş olacaktır.
2. Türkiye Ukrayna merkezli ABD-Rusya krizinde NATO bağı üzerinden yanlış konumlanırsa, çemberin kuzeyi tamamen sorunlu hale gelecektir. Karadeniz, büyük sorunların merkezine dönüşecektir.
Peki AKP hükümetinin Suriye ve Ukrayna/Karadeniz politikası ne?
Davutoğlu muhalefette ama fikirleri iktidarda
AKP hükümeti birincisi Şam karşıtlığını sürdürüyor, ikincisi kaymakam atamaktan fakülte açmaya kazar uzanan bir dizi uygulamasıyla “güvenli bölge” adı altında nüfuz bölgesi edinme hedefini sürdürüyor. Yani AKP hükümetlerinin başbakanlığını ve dışişleri bakanlığını yapan Davutoğlu’nun stratejisi belli ölçülerde hâlâ uygulanıyor.
AKP hükümetinin Ukrayna/Karadeniz politikası ise tarafsızlıktan çok Rusya karşıtı konumlanmaya eğilimli bir çizgi izliyor. Ankara’nın Kırım tavrından Ukrayna’ya siyasi destek vermesine ve bu ülkeyle yaptığı bazı silah anlaşmalarına kadar tüm uygulamaları Washington’da memnuniyet, Moskova’da rahatsızlık doğuruyor.
Oysa Ukrayna merkezli bir çatışmadan en çok zarar görecek ülke Türkiye olacaktır. Karadeniz bir savaş alanına dönecektir. Karadeniz’in komşulara ait bir deniz olma özelliği ortadan kalkacaktır. Ankara’nın bu gerçeğe göre konumlanması ve Almanya ile Fransa’nın bile ABD’yi frenlemeye çalıştığı şartlarda, çok daha açık bir şekilde Washington’un Rusya’yı kuşatma planı içinde Ukrayna cephesi inşa etme girişimine karşı çıkmalıdır.
Bağımsızlık ve antiemperyalizm
Türkiye, Cumhuriyet’in ilk döneminde “sorunsuz çember” oluşturdu. Atatürk’ün “yurtta barış, komşularda barış, dünyada barış” anlayışı ve “aktif kolektif güvenlik” çizgisi ile Türkiye’nin etrafında barış kuşakları, sorunsuz çember oluşturuldu. Türkiye, kuzeyini SSCB’yle dostluk anlaşmasıyla, batısını Balkan Antantı’yla, güneyini ve doğusunu Sadabad Paktı’yla güvenli hale getirdi.
Özetle sorunsuz çember için önce bağımsızlıkçı ve antiemperyalist olmak gerekir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2022
NATO’nun genişlemesi sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/01/2022
Sorunlara doğru isimlendirmek, her konuda olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de kritik önemdedir. Doğru isimlendirilmiş bir sorun, inceleyene sorunun kimler arasında olduğundan başlayarak çözüme kadar uzanan bir perspektif sunar.
Örneğin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi “Rusya-Ukrayna krizi” dediğinizde, ABD emperyalizminin sorunla ilişkisini gölgelemiş olursunuz. Oysa yaşanan sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasındadır.
Nitekim Aralık 2021’de AKP hükümeti “Rusya-Ukrayna krizi”ne arabulucu olmak istediğini ilan ettiğinde Kremlin, önemle belirtti: “Ukrayna’nın doğusundaki krizin tarafı değiliz.” Bu incelik AKP iktidarı tarafından tam anlaşılamadığında, bu kez Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, daha açık ifade etti: “Rusya taraf değil, taraflar Kiev, Donetsk ve Lugansk.”
ABD SORUNA AB’Yİ DAHİL ETMEYE ÇALIŞIYOR
Evet, sorun Ukrayna ile Rusya arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır. Üstelik ABD soruna AB’yi de taraf yapmaya çalışmaktadır. ABD açısından bunun üç gerekçesi var:
1. ABD, Çin-Rusya ikilisini tek başını durduramayacağını görüyor. Bu nedenle Rusya’ya karşı AB’yi, Çin’e karşı Hindistan’ı müttefik yapmak istiyor.
2. ABD, AB’yi Ukrayna merkezli Rusya karşıtı cepheye aktif dahil edebilirse, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı daha rahat pozisyon alacağını hesaplıyor.
3. AB, Rusya’ya karşı konumlanırsa; ABD AB’nin kendisine “bağımlılığını” sürdürmek zorunda kalacağını biliyor.
Tam da bu nedenlerle, AB ABD’den “stratejik özerklik” kazanabilmenin politikalarını inşa etmeye çalışıyor bir süredir. ABD’den bağımsız olarak Çin’le de Rusya’yla da ilişkilerini sürdürebilmek istiyor. Almanya-Fransa eksenli Avrupa’nın Ukrayna merkezli Rusya karşıtlığına ABD’nin istediği oranda dahil olmak istememesi bundan…
MÜTTEFİKLERİ AVLAMA ARACI: NATO
Peki bu durum karşısında ABD ne yapıyor? İki taktik izliyor:
1. Almanya-Fransa eksenli Batı Avrupa karşısında Polonya merkezli Doğu Avrupa’ya dayanmaya çalışıyor.
2. NATO’yu araç olarak kullanarak, Avrupalı müttefiklerini Rusya karşıtlığına mecbur etmeye çalışıyor.
Bu ikinci madde, Rusya’yla ilişkilerini iyi sürdürmek isteyen Türkiye için de haliyle sorun yaratıyor.
Yukarıda bahsettiğimiz soruna, artık bu araç üzerinden de bir adlandırma yapabiliriz: Sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır ve sahadaki pratik bakımından da sorun “NATO’nun genişleme sorunu”dur!
SOĞUK SAVAŞ’IN O YALANI
Soğuk Savaş’ın en büyük yalanlarından biriydi: Atlantik dünyasında ders kitaplarına kadar giren o yalan, “NATO’nun Varşova Paktı’na karşı kurulduğu” yalanıydı.
Oysa NATO kurulduğunda daha ortada Varşova Paktı yoktu. Varşova Paktı, 1949’da kurulan NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu.
ABD ihtiyacı olduğu için bu yalanı Soğuk Savaş’ın başından itibaren kullandı ama Soğuk Savaş biterken de yalanın tersini sürdürdü. Yani 1991’de Varşova Paktı dağılırken, NATO’yu dağıtmayı hiç düşünmedi. Tersine NATO’ya daha çok ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Oysa madem NATO Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu, Varşova Paktı dağıldığında NATO’ya da ihtiyaç kalmamalıydı. Ancak tersine Washington yönetimi NATO’yu daha da genişletme kararı aldı.
NATO’NUN GENİŞLEME ALANLARI
ABD NATO’yu dört alanda genişletecekti: İlk alan Doğu Avrupa’ydı; eski Varşova Paktı üyesi ülkelerdi. İkinci alan Balkanlar’dı; NATO’nun parçaladığı Yugoslavya’dan koparılan ülkeler NATO’ya üye yapılacaktı. Üçüncü düzlem Avrupa’daki eski SSCB ülkeleriydi. Dördüncü düzlemdeki hedefler ise Kafkasya-Orta Asya hattındaki eski SSCB ülkeleriydi.
İşte Ukrayna krizinin kaynağı ABD’nin bu stratejisidir; NATO’yu genişletme ve Rusya’nın sınırlarına kadar sokulma hedefidir.
ABD SSCB dağılırken Rusya’ya “genişleme olmayacak” diye söz vermişti ancak 2004’e kadar yukarıda belirttiğimiz iki düzlemde NATO’yu genişletmişti. Rusya’nın henüz ABD’ye karşı koyamadığı şartlarda ABD hızla Doğu Avrupa’daki ülkeleri hem AB’ye hem NATO’ya üye yaparak Rusya’yı sıkıştırdı.
2008’de NATO hem ikinci düzlemde Doğu Avrupa’da genişlemeyi sürdürürken, aynı zamanda Gürcistan üzerinden Kafkaslar’da da üçüncü düzlemde genişlemeye adım attı. İşte Moskova’nın müdahalesi o zaman başladı. “Artık yeter” diyen Putin yönetimi, NATO’nun genişlemesine karşı sahada harekete geçti.
ABD UKRAYNA’YI ATEŞE ATTI
Yani NATO’nun Rusya’ya karşı genişleme politikası olmasa, bugün “Ukrayna merkezli kriz” yaşanmıyor olacaktı. Dolayısıyla sorunun kaynağı NATO’yu genişletmeye çalışan ABD’dir.
“Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği” propagandası üzerinden her hafta Ukrayna’ya asker ve silah sevk eden ABD, bu ülkeyi asıl işgal eden güçtür. Ukraynalıların bu gerçeği görmesi kritik önemdedir. (ABD’nin Yunanistan’da sıra sıra üsler inşa etmesi de benzerdir. Nitekim Yunan komünistler, bunun ABD-Yunanistan işbirliği olmadığını, ABD’nin Yunanistan’ı işgali olduğunu belirtmektedirler.)
ABD’nin Ukrayna’yı ateşe atması Ukrayna adına pek çok olumsuz sonuç doğurdu: Kırım’ı kaybetti. Donetsk ve Lugansk adım adım bağımsızlığa doğru gidiyor. Rus gazını Avrupa’ya taşıma ayrılacağını kaybetti. Sürekli kriz hali, kalkınma ve modernizasyon hamlelerini sekteye uğrattı. Gereksiz silahlanma nedeniyle kaynaklar toplumun zenginleşmesine harcanamadı. Dahası darbeler ve yıkılan hükümetlerle enerji harcadı.
Peki karşılığında Ukrayna ne kazandı? Hiç! Ne AB’ye üye olabildi ne de NATO’ya…
Hatta Moskova’nın kararlılığı nedeniyle Washington geri adım atmaya bile başladı. ABD Başkanı Biden’ın “Kısa vadede Ukrayna’nın şartları yerine getirip NATO’ya katılabileceğini sanmıyorum” demesini Ukraynalılar iyi değerlendirmeli. Ve Ukraynalılar, emperyalist ABD’nin Gürcistan’da Saakaşvili’yi nasıl ortada bıraktığını anımsamalı.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ocak 2021
Adem’in Şeytan’a uyması cahilliktir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/01/2022
Sezen Aksu’nun şarkısında Adem ve Havva için “cahil” demesi, dine hakaret değildir. Zira Allah yasakladığı halde Adem’in Şeytan’a uyarak elma çalması ve bu nedenle Cennet’ten kovulması, gerçek dindarlar için zaten cahilliktir. Arapça “chl” kökünden gelen cahil, “bilmeme, habersiz olma” demektir. Adem’in Şeytan tarafından kandırılabilmesi, cahilliktir. Sezen Aksu’nun şarkı sözünde kastettiği tam da budur: “Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete. Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e.”
Kaldı ki, Erdoğan’a telefon açarak AKP açılımına karşı çıkanları “iki cihanda lekeli” ilan edebilmiş bir Sezen Aksu’nun, yani “öbür dünya” inancına sahip bir Sezen Aksu’nun dine hakaret etmesi zaten düşünülemez. Peki o zaman bu mesele neden büyütüldü?
İktidarın özgürlük alanlarını daraltma taktiği
Elbette AKP’nin bir gündem değişikliğine ihtiyacı var ve buradan hareketle toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmeye, kendi tabanını safta tutabilmek için laik-dindar kavgası yaratmaya ihtiyacı var. Nitekim Erdoğan’ın cami cemaati önünde “Hz. Adem efendimize uzanan dilleri koparmak bizim görevimizdir” demesi, dindar tabanı parti safında tutma amaçlı, ancak dindarları laiklere karşı kışkırtan ve çok tehlikeli bir tehdittir.
O nedenle “AKP’nin gündem değiştirmek istemesi” diyerek soruna sırt dönülemez. Zira 20 yılın özetidir: AKP, siyasal İslamcı “davası” için sürekli bu tür baskıları yapmakta, toplum üzerinde bir korku iklimi oluşturmakta ve adım adım yaşam alanlarımızı daraltmaktadır. “Gündem değişikliği” diyerek bu saldırılara karşı koymayan bir toplum, giderek özgürlüğünü yitirecektir.
AKP’ye vagon olanların faturası
Sezen Aksu’nun da, pek çok neoliberalin de anlamayarak 20 yılın bir kesitinde AKP lokomotifine vagon olmasının faturası bunlar: “Türbana özgürlük” diyerek “özgürlükçüleri” avlayanların, gücü kazandığında “etek boyuna” karışacağı bir sır değildi. Yunus Emre’nin “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” dizesini bile sansürleyen bir iktidarın “demokrasi” propagandasının arkasına dizilenlerin, günü geldiğinde sıra sıra AKP’nin hedefi haline geleceği sürpriz değildi.
AKP siyasal İslamcı bir partidir; ittifak yapmaz, müttefik bulur, kullanır ve atar… Ve laiklik, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Laikliğin budandığı yerde demokrasi budanıyordur!
İfade özgürlüğü daraltılamaz
Gazeteci Sedef Kabaş’ın Tele1’deki programda, Sezen Aksu’yu “dilini kopartmakla” tehdit eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir Çerkes atasözü üzerinden eleştirmesi ve gece yarısı saat 02.00’de o sözleri nedeniyle evinden gözaltına alınması, hızla tutuklanması, iktidarın toplumun özgürlük alanlarını ne derece daralttığını gösteren bir başka olay oldu.
O atasözü üzerinden bir eleştiri yapılması elbette şık bulunmayabilir. Nitekim bu tür sorunlu benzetmeler, içerikteki doğruların önüne geçer hep. Hukukçuların görüşü net: “Metaforlar” üzerinden “ağır eleştiri” yapmak, gazetecilerin hakkıdır; o hakka karşı gözaltı uygulamak, ifade özgürlüğüne aykırıdır. Tutuklama, hukuka aykırıdır. Siyasetçilerin ağır eleştirilere açık olması, evrensel hukukun ve demokrasinin gereğidir.
Korku duvarı yıkıldı
Sezen Aksu’nun şarkı sözü, Sedef Kabaş’ın atasözü, Gülşen’in sahne kostümü, Selçuk Tepeli’nin haber yorumu ve benzeri yüzlerce konu üzerinden iktidarın yürüttüğü “hedef alma operasyonu”, sonuçları itibariyle salt gündem değiştirmek için değildir, tersine AKP’nin kendi gündemini uygulayarak davasının amacına ulaşması içindir. Bunun için de toplumu korku iklimi ile sindirmeleri gerekmektedir. Yani iktidar Sezen Aksu’yu hedef alırken, aslında onun şahsında toplumu hedef almaktadır. Yurttaşta “Sezen Aksu’ya bunu yapan bana ne yapmaz” duygusunun ortaya çıkmasını istemektedirler.
Ancak nafile. Bir çağrıyla sabah ifade vermeye gelebileceklerin sırf toplum üzerinde bir korku iklimi yaratmak amacıyla gece yarıları evinden gözaltına alınması, emin olun artık korku yaratmıyor ancak o çok önemsediklerini söyledikleri ve saraylarla, uçaklarla yükselteceklerini propaganda ettikleri ülkemizin itibarını zedeliyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ocak 2022
ABD’nin yapabileceği bir şey yok
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/01/2022
Washington ve Londra’dan servis edilen “savaş çıktı, çıkacak” senaryosu haliyle Türk kamuoyunu da tedirgin ediyor: “Ukrayna krizi sıcak çatışmaya döner mi?” sorusu en çok sorulan soru bugünlerde…
İlk günden itibaren belirttiğim gibi “sıcak çatışma” olasılığını çok zayıf görüyorum. Sıcak çatışma çıkabilmesi sadece ve sadece emperyalist ABD’nin bir çılgınlığa soyunabilmesiyle mümkün. Biden yönetimi ise bir çılgınlığa soyunacağı izlenimi vermiyor, tersine Rusya karşısında kısmi geri adımlar atmaya başladı.
Türkiye ve Almanya için kritik konu
Sıcak çatışma olasılığının çok zayıf olmasının esas nedeni, ABD’nin Avrupa’yı ikna edememesidir. Berlin-Paris ekseni Washington’u frenliyor, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un açıklamalarına göre AB sorunu diplomasi içinde çözme amacında.
Önemle belirttik: ABD’nin Ukrayna merkezli Rusya karşıtlığından en çok zarar görecek iki ülke Almanya ve Türkiye’dir. Zaten ABD de Ukrayna meselesini NATO aracılığıyla bu iki ülkeyi kendi safında tutabilmenin ve Rusya’yla ilişkilerini sabote edebilmenin aracı olarak kullanıyor.
Dolayısıyla Ukrayna krizinin yatışması ve sorunun diplomasi içinde çözülmesi en çok Türkiye ve Almanya’nın işine gelecektir.
ABD’siz masa
İşte diplomatik kaynaklardan basına servis edilen “Minsk toplantıları İstanbul’a taşınabilir” haberi bu bakımdan kritik önemdedir.
Belarus-Polonya krizi nedeniyle Ukrayna’nın gitmek istemediği Minsk yerine İstanbul’un adres olması ve Rusya, Ukrayna, Donetsk, Lugansk ile AGİT temsilcilerinin 2014 tarihli Minsk protokolü üzerinden görüşmelere başlamayı yeniden kabul etmesi, birkaç kazanç birden getirecektir:
– Birincisi sıcak çatışma havası yatışacak; ABD, İngiltere ve Kanada üçlüsünün sahada yapmaya başladığı faaliyetler sınırlanacaktır.
– İkincisi, Türkiye ve Almanya, kendilerini olumsuz etkileyecek bir krizi belli ölçülerde yatıştırmaya katkı sunmuş olacaklar.
– Üçüncüsü ve en önemlisi de, görüşmenin formatı ABD’yi dışarda tutmuş olacak.
Biden’dan iki geri adım
Gelelim “ABD Rusya karşısında geri adım atmaya başladı” dediğimiz olgulara…
ABD Başkanı Biden’ın birinci yıl değerlendirme toplantısında Ukrayna konusunda verdiği iki mesaj, fiilen geri adımdır:
1) Biden ilk kez “küçük bir saldırı” ifadesini kullandı. Öyle ki bu ifade nedeniyle Ukrayna yetkilileri şaşkınlıklarını açıkladı. Biden, gazetecilerin bu ifadeyle neyi kastettiği sorusuna ise şu yanıtı verdi: Rusya’nın siber saldırısı ya da Ukrayna’ya istihbaratçı göndermesi vb.
2) Biden ayrıca “Kısa vadede Ukrayna’nın şartları yerine getirip, NATO’ya katılabileceğini sanmıyorum” dedi.
Böylece hem Rusya’nın “Ukrayna NATO’ya kesinlikle üye olmamalı” şartı konusunda hem de pompalanan “Rusya Ukrayna’yı işgal edecek” senaryosu konusunda Biden kısmi geri adımlar atmış oldu.
Kuşkusuz Moskova için bunlar güvenilmez sözler; Kremlin o nedenle “yazılı garanti”de ısrar ediyor. Hatta dünkü Blinken-Lavrov zirvesinden hemen önce, Rusya Dışişleri bir açıklama yaparak, NATO’nun Bulgaristan ve Romanya’dan da ayrılmasını istedi!
ABD müttefiklerini ikna edemiyor
Gelelim ABD’nin neden yapabileceği bir şeyin olmadığına… Biden, onun da yanıtını verdi: “Ne olacağına bağlı olarak ülkelerin ne yapmak istedikleri konusunda NATO’da farklılıklar var.”
İşte başından beri meselenin esası dediğimiz tam da bu: ABD, Rusya (ve elbette Çin) karşıtlığına Berlin-Paris eksenindeki Batı Avrupa’yı ikna edemedi. Oysa ABD’nin stratejik planda Çin ve Rusya’ya karşı daha ileri hamleler yapabilmesinin yolu, birincisi AB’nin ikincisi de Hindistan’ın ikna edilebilmesine bağlı. Biden yönetiminin esas hedefi ilk günden beri bu ve bu konuda ileriye gidebilmiş değil.
ABD yönetiminin işbirliği yaptığı Polonya, Kanada, Avustralya gibi ülkelerle bir çılgınlığa soyunabilmesi olası değil.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2022
Bosna-Ukrayna-Gürcistan üçgeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/01/2022
ABD ile Rusya arasındaki Ukrayna merkezli küresel güç mücadelesi, etkileri bakımından en çok Almanya ve Türkiye’yi ilgilendiriyor. Her iki ülke hem NATO üyeliği ve sorumluluğu nedeniyle ABD’nin tarafında ama hem de Rusya’yla iyi işbirliği içinde.
Almanya’nın Rusya’yla Kuzey Akım 2 projesi ve Türkiye’nin Rusya’yla S-400 anlaşması, ABD’yi en rahatsız eden iki konudur. ABD, Ukrayna üzerinden Rusya karşıtlığını yükseltirken, bir yandan da Türkiye ile Almanya’nın Rusya’yla olan ilişkilerini sabote edebilmeyi hedefliyor. Berlin ve Ankara da süreci “idare etmeye” çalışıyor.
Erdoğan’ın Rusya karşıtı mesajlarının anlamı
Ancak Erdoğan’ın son mesajları, Ankara’nın bu süreçte “idare etme” politikasını, Washington lehine kaydırma eğilimi içinde olduğunu işaret ediyor. Arnavutluk ziyareti sonrası gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan’ın Rusya karşıtı mesajları dikkat çekiciydi:
1) Erdoğan öncelikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edemeyeceğini, çünkü Ukrayna’nın güçlü bir devlet olduğunu belirtti ve Rusya’ya “kendi durumunu gözden geçirmesini” önerdi! Oysa Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği gibi bir iddia tamamen ABD ürünü bir istihbarat savaşıdır. Ve ABD bu senaryoyu işleyerek, Ukrayna’ya askeri desteğine gerekçe üretmektedir. CIA’nın Ukrayna’nın doğusunda paramiliter eğitimlere başladığı, İngiltere’nin Ukrayna’ya tanksavar gönderdiği, Kanada’nın bile özel harekatçı sevk ettiği düşünülürse, iddianın hedefi daha iyi anlaşılır.
2) Rusya’yı uyaran Erdoğan, “’Ben bir yerin topraklarını işgal edeyim, alayım’ mantığıyla bu işler yürümez. Ukrayna’da ne yaptı Rusya? Kırım’a çöktü” dedi.
3) Erdoğan ayıca Rusya’nın Suriye’deki üslerinden de rahatsızlığını açıkladı.
4) “Rusya, oradan çekilmiyor” diyen Erdoğan, “Şu anda Rusya, Suriye’ye desteği çekmiş olsa Esed’in ayakta duracak hali yok” dedi.
“Balkanlar’da NATO görevine hazırız” mesajı
Bu açıklamaların Ankara-Moskova ilişkilerine gölge düşürecek nitelikte olduğu açık. Peki Erdoğan neden bu tavrı gösterdi? Onun yanıtını da Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ile yaptığı ortak basın toplantısında verdi Erdoğan. Özetle “Balkanlar’da NATO görevine hazırız” dedi.
“Türkiye’nin Balkan ülkeleriyle yakın ilişkiler kurduğu, AB’nin ve NATO’nun Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu” şeklindeki bir yorum kendisine sorulunca, Erdoğan şu yanıtı verdi: “NATO ile ilgili atılacak adımlarda her zaman bizler üzerimize düşen görevi bugüne kadar nasıl yaptıysak, bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz. Balkanlar’ın barışı, huzuru için üzerimize düşeni bugüne kadar nasıl yaptıysak bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz.”
Balkanlar’daki yeni kriz, ayrıca tüm boyutlarıyla incelenmeyi gerektiriyor ancak bugünkü güç mücadelesi içinde Doğu Avrupa’daki ABD-Rusya çarpışmasından tamamen ayırarak değerlendirmek kesinlikle mümkün değil. Çünkü ABD, Bosna-Hersek, Ukrayna ve Gürcistan üçlüsünü NATO’ya üye yaparak, Balkanlar-Doğu Avrupa-Kafkaslar üçgeninde Rusya karşıtı bir etki alanı yaratmaya çalışıyor.
NATO üyeliğinin maliyeti
Bu gelişmeler, aynı zamanda NATO üyeliğinin, görünenden daha derin anlamlar içerdiğinin de göstergesidir. ABD’nin tüm tahditlerine, ambargolarına, yaptırımlarına, teröre desteğine ve hatta darbelerine rağmen, 70 yıldır NATO üyeliğinin Türkiye’de savunulabilmesi, “NATO’culuk” fikrinin yerleşikliğindendir.
NATO askeri bir ittifak olmaktan başka, aynı zamanda siyasi bir organdır; ABD’nin siyasi hedeflerini müttefiklerine kabul ettirmesinde başarılıdır. ABD, NATO’yu dün gladyo tipi gizli yapılanmalar ve antikomünizm üzerinden müttefiklerini denetim altında tutmanın aracı olarak kullanıyordu, bugün de kendi geri çekilmesini yavaşlatmak için “elverişli düşmanlar” yaratarak “aynı safta” tutmanın aracı olarak değerlendiriyor. Başta belirttiğimiz Almanya ve Türkiye örneği bu nedenle önemli.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in sözleri durumu özetliyor: “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı. Bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).
İşte ABD’nin bu hedefi gerçekleştirebilme aygıtı NATO’dur. NATO üyeliği Balkanlar-Doğu Avrupa-Kafkaslar üçgeninde Türkiye’yi ABD ile aynı safta yer almaya ve Rusya’yla karşı karşıya getirmeye zorlamaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2022
Frengi’den Covid’e: Hastalıkları isimlendirme siyaseti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/01/2022
Tarihçi Emrah Sefa Gürkan’ın son kitabı Ezbere Yaşayanlar’ı (Kronik Yayınları) okumaya başladığımda, daha ilk bölümde çok ilginç bir bilgiyle karşılaştım.
Frengi diye bildiğimiz cinsel yolla bulaşan hastalığa, toplumlar/ülkeler kendi pencerelerinden farklı farklı isimler vermiş…
Osmanlıların bu hastalığa frengi demesi, hem Fransızlara ama hem de tüm Batılılara işaret ediyor. Osmanlı toplumunda Batılılara daha çok Frenk dendiği için, Batı’dan gelen bu hastalığa da frengi denmiş.
Benzer durum İtalyanlar için de geçerli. İtalyanlar da aynı kelimeyi kullanmış. Zira bu hastalığı İtalya’ya getiren de Fransa Kralı VIII. Charles imiş.
Yani Osmanlılar da İtalyanlar da bir hastalığı, bir ülkeyle özdeşleştirerek isimlendirmiş. Toptan o ülkeyi hastalıkla ilişkilendirmiş.
Günümüz anlayışıyla bakarsak, oldukça acımasız ve haksız bir yaklaşım….
Peki ya diğer Avrupa toplumlar? İngilizler ve Almanlar da aynı acımasızlığı, biraz daha “kibarca” sergilemiş; aynı mantıkla ama farklı bir şekilde hastalığı isimlendirmiş: Fransız Çiçeği…
Peki Çinliler nasıl isimlendirmiş bu hastalığı sizce?
Emrah Sefa Gürkan şöyle yazıyor: “Çinliler daha nazik ya da umursamaz davranıp hastalığı direkt bir millete değil, Avrupalıların ticaret için geldiği Kanton Limanı’na mal etmişler.” (s. 38)
TRUMP’IN “ÇİN VİRÜSÜ” ÇABASI
Kitapta hoşgörü konusunun işlendiği bölümde verilen bu bilgiler, koronovirüs salgını olmasaydı, bu yönüyle dikkatimi çekmeyecekti.
Şöyle ki, salgının en başında, anımsarsanız, ABD ısrarla bu virüsü literatüre “Çin virüsü”, olmadı “Vuhan virüsü” diye yerleştirmeye çalışmıştı.
Salgın Çin’de görüldüğünde ve Çin yönetimi salgının yayılmaması için karantina gibi “sert” önlemler aldığında, Batı bunu “Çin yönetimi antidemokratik bir şekilde halkı eve kapatıyor” diye sunmuştu. ABD yönetimi bir yandan salgını küçümsüyor, diğer yandan da bunun Çin ekonomisine zarar vereceğini, dolayısıyla Amerikan ekonomisine yarayacağını (ABD Ticaret Bakanı’nın açıklaması) propaganda ediyordu.
Salgın küreselleştiğinde ve Batı’ya geldiğinde ise salgını küçümseyen ABD yönetimi bu kez Çin’i geç haber vermekle suçlamaya kalktı! Trump, ağzını her açtığında “Çin virüsü” demeye başladı. Hatta bir keresinde G7 ülkeleri, Trump’ın bildiriye “Çin/Vuhan virüsü” ifadesini eklemeye çalışması nedeniyle “ortak açıklama” bile yapamadı.
Yani yüzyıllar önce çeşitli toplumların, bir hastalığı bir ülkeyle ilişkilendiren anlayışı, 21. yüzyılda yeniden hortlamıştı!
Oysa çok değil, koronovirüsten 10 yıl önce ilke kez ABD ve Meksika’da görülen H1N1 virüsüne Amerikan virüsü denmemişti! Domuzlar arasında yaygın görüldüğü için, domuz gribi olarak adlandırılmıştı. Değil Çin’de, ABD emperyalizminin açık saldırısına uğrayan ülkelerde bile virüse “Amerikan virüsü diyelim” önerisi yapan bir yönetici çıkmamıştı!
SALGINLA KÜLTÜREL MÜCADELE
Hastalıkları, ilk görüldüğü toplumla, ülkeyle özdeşleştirerek isimlendirmek, kuşkusuz dün de acımasızdı. Ama bugün uygarlığın geldiği seviye içinde aynı yöntemi uygulamaya çalışmak, acımasızlıktan öte sıfatları hak eden bir çabadır.
Hastalıklar, hele de çağımızın küreselleşen şartlarında çok hızlı salgına dönüşme potansiyeli taşıyorlar. Dolayısıyla bazen ilk görüldüğü yer, aslında ilk görüldüğü yer bile olmayabilir. (Nitekim sonradan yapılan çalışmalarda, Covid’in Çin’den önce İtalya’da görülmüş olabileceğine dair veriler ortaya çıktı.) İsimlendirmek açısından bunun bir önemi de yok zaten.
İnsanlık son 30 yıldır, aynı aile grubundan çeşitli virüslerle mücadele ediyor. (Ki covid aşısının hızlı bulunması da bu nedenledir, çünkü aynı aile nedeniyle aşı çalışması zaten başlamıştı.) Bilim adamları, bu durumun virüslerin evrimi nedeniyle çeşitlenerek süreceğini belirtiyorlar. Dolayısıyla virüslere karşı mücadeleyi ortaklaştırmamız gereken yeni salgınlar olacak. Salgınlarla elbette öncelikle konunun tıp bilimini ilgilendiren boyutuyla mücadele edeceğiz. Ancak insanlığın ve “insan merkezli” sistemin/düzenin geleceği açısından, salgınla kültürel boyutta da mücadele etmeliyiz.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ocak 2022
AKP’nin ‘değerli NATO üyeliği’ hevesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/01/2022
ABD ve NATO’nun Rusya karşıtı “genişlemeci” çizgisi, iktidarda “daha NATO’cu” bir pozisyon alma hevesi doğurdu. Durumu “Rus baskısını yeniden ABD-AB-NATO ile dengelemek” diye tarif etmeye çalışıyorlar. NATO’nun genişleme programında yer alan üç ülkeye (Ukrayna, Gürcistan ve Bosna-Hersek) komşuluk ve siyasi-kültürel yakınlık gibi avantajların, Türkiye’yi ABD ve NATO nezdinde yeniden “değerli” hale getireceğini savunuyorlar.
Çeşitli özel temas ve açıklamalara bakılırsa, iktidar ABD/NATO-Rusya mücadelesini, ekonomik kriz koşullarında bir seçim avantajına çevirme fırsatı olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB Büyükelçileriyle buluşup “AB stratejik önceliğimiz olmayı sürdürüyor, AB’ye tam üyelik hedefine bağlıyız” mesajı vermesi de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “NATO’nun değerlerini ve sorumluluklarını paylaşan Türkiye, 1952 yılından bu yana kendisine tevdi edilen tüm görev ve misyonları başarıyla yerine getirmektedir. NATO’nun her zamankinden daha aktif ve canlı olduğuna inanıyoruz” demesi de, yeni pozisyon alma bağlamında yorumlanabilir.
Ankara’nın normalleşme hamleleri
Kuşkusuz sahadaki gelişmeler de bunu destekliyor. Türkiye’nin Körfez-İsrail-Ermenistan üçgeninde başlattığı normalleşme hamleleri, yeni pozisyon almayı fırsat gören konjonktürün içindedir.
ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı kurulan East Med projesine desteğini çektiğine dair Atina’ya bir mektup göndermesi, hem Ankara’nın Körfez-İsrail-Ermenistan üçgeniyle normalleşmesini kolaylaştırma hamlesi, hem de Ankara’nın Washington’a doğru daha kolay adım atabilmesini hızlandırmanın aracı olarak yorumlanabilir.
ABD’nin NATO üzerinden Rusya karşıtı bir “yeni Soğuk Savaş”a soyunduğu şartlarda, East Med desteğini çekmesinin Atina’da ortaya çıkaracağı huzursuzluğun Washington açısından pek bir önemi yok. Neticede yeni üsler edinerek ABD Yunanistan’dan alacağının fazlasını aldı zaten…
Türk-Rus işbirliğinin somut getirileri
“Türkiye, ABD-Rusya cepheleşmesinden yararlanmalı ve NATO’daki değerini yükseltmeli” çizgisi ile Kazakistan olaylarını Türkiye karşıtı Rusya hamlesi olarak propaganda eden çizgi, aynı hedefte birleşmiş görünüyor: Türk-Rus işbirliğinden rahatsızlık…
Oysa bu işbirliği, üstelik iktidar tarafından stratejik düzeye çıkarılmadığı ve ilk günden itibaren Batı’yla pazarlık kartı olarak kullanıldığı halde, Türk dış politikasına büyük kazanç alanı açtı: Türk-Rus işbirliği, Suriye’nin parçalanmasını önleyici faktör oldu. ABD-İsrail hedefi gerçekleşse ve Suriye parçalansa, bundan en olumsuz etkilenecek ülke Türkiye olacaktı. Türk-Rus işbirliği, Karabağ sorununa adil çözüm getirdi; Bakü’nün önünü açtı, işgal altındaki topraklarını kurtarma sürecinde ilerlemesini kolaylaştırdı.
Yeni Soğuk Savaş’ın sonucu belli
Türk-Amerikan işbirliği 70 yılda Türkiye’nin tek bir dış politikasının önünü açmamışken, 5 yıllık Türk-Rus işbirliğinin kazançları ortadadır. Dahası bu 70 yılda bırakın önünü açmayı, ABD, Kıbrıs’tan başlayarak pek çok alanda Türkiye’nin karşısında konumlandı.
ABD-Rusya mücadelesinden yararlanma ve bunu Türkiye’nin ABD ve NATO nezdinde değerini yükseltme fırsatı olarak kullanma çizgisi, Türkiye’nin ulusal ve bölgesel çıkarlarına aykırı bir çizgidir. Türkiye, tersine Rusya ile işbirliğini bölge çıkarları gereği daha da derinleştirmeli ve en önemlisi, Körfez-İsrail-Ermenistan normalleşmesinden önce Suriye ile normalleşmelidir.
ABD-Rusya cepheleşmesi, daha geniş perspektifte ABD-Çin/Rusya cepheleşmesidir. Çok kontrollü dış politikasıyla bilinen Çin’in bu hafta Suriye ile Deniz İpek Yolu anlaşması yapması, Pekin’in bu cepheleşmede sonucu nasıl gördüğünü yeterince iyi anlatmaktadır.
21. yüzyılın ikinci çeyreğinde sertleşecek küresel mücadelede doğru tarafta kalabilmek kritik önemdedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2022
ABD’nin U dönüşü ne anlama geliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2022
Önce Yunan basınında çıktı: “ABD East Med projesini desteklemediğini Atina’ya bildirdi.” Ardından Reuters ajansı, Yunan hükümet kaynaklarına dayandırarak, ABD’nin konuyla ilgili mektubunun Atina’ya ulaştığını duyurdu.
Proje, başından itibaren ekonomik değil, siyasiydi. Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyacak ekonomik güzergâh Kıbrıs-Türkiye hattıydı. ABD’nin siyasi desteğiyle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan East Med projesi ise pahalıydı; Kıbrıs’tan Girit’e, Girit’ten Yunanistan’a uzun boru hatları inşası gerektiriyordu. Projeyi ekonomik yapabilmek için, Körfez gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma projesini hayata geçirmeye çalıştılar.
Fakat ABD en sonunda projeye desteğini çekti. Gerçi konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yok ve durum “belge olmayan belge” diye ifade edeceğimiz bir mektuptan ibaret. Ancak bir haftadır tartışılan ve Yunanistan’da öfke yaratan mektup, yalanlanmış da değil.
Peki Washington, son birkaç yıldır yaptığı askeri anlaşmalarla büyük önem verdiği Yunanistan’ı öfkelendiren bu mektubu neden gönderdi?
Rusya: ABD’nin flört taktiği
ABD, projenin ekonomik olmadığını sonunda anladığı için mi görüş değiştirdi? Olası değil, zira projenin ekonomik olmadığı konusunda neredeyse tüm enerji uzmanları fikir birliği içindeydi.
Peki ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki baskısı nedeniyle mi geri adım attı? Tersine, Türkiye 2019’da başlattığı Doğu Akdeniz’deki aktif hamle dönemini geçen yıl kapattı ve Doğu Akdeniz’de geri çekilme sürecine girdi. Mavi Vatan politikalarını terk etti. Dahası Türkiye’nin kıta sahanlığıyla örtüşen parselde Güney Kıbrıs’ın ABD-Katar ortaklığı ile anlaşmasına Ankara gerçek bir tepki göstermedi, geçiştirdi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD ve Katar’ın, Exxon Mobil ile Katar Petrol ortaklığındaki çalışmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı dışında kalacağı garantisi verdiğini açıkladı!
Yunanistan’daki baskın görüş, ABD’nin U dönüşünün Türkiye’ye taviz olduğu yönünde. Nitekim Rusya Ulusal Enerji Güvenliği Fonu Başkan Yardımcısı Aleksey Grivaç da ABD’nin U dönüşünün “Washington’un Ankara ile diplomatik flört taktiğinin bir parçası olabileceğini” belirtiyor.
Yeni Soğuk Savaş’ın gereği
Daha önce çok kez yazdık. Rusya’nın Avrupa açısından başat enerji tedarikçi rolünden rahatsız olan ABD, Doğu Akdeniz gazını o rolü azaltmanın bir yolu olarak görüyor. ABD, Ukrayna’yı baypas eden Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesini engelleyemedi. Bu projenin varlığı, Ukrayna merkezli Rusya karşıtı stratejik hamleye, ABD’nin Almanya’yı istediği oranda çekememesine neden oluyor.
ABD ile Rusya arasında bu hafta yapılan Ukrayna merkezli gerilimi düşürme görüşmeleri bir sonuç vermedi. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi masada Rusya’nın üç vazgeçilmezi ile ABD’nin iki kabul edilmezi var. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki bu U dönüşü, Ukrayna merkezli yeni Soğuk Savaş’ın bir gereği görünüyor.
ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı Batı Avrupa’ya da, Türkiye’ye de (ve en çok Hindistan’a) ihtiyacı var. Enerji hatları üzerindeki Kafkasya ve Orta Asya’da son dönemde yaşanan Azerbaycan-Ermenistan savaşı ile Kazakistan olaylarının Türk kamuoyunda propaganda ediliş tarzı dikkat çekici. Her iki konu da Rusya karşıtlığı üzerinden işlendi.
AKP’ye ABD fırsatı
Libya, Suriye/İdlib ve Ukrayna/Karadeniz konularını Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğini sabote edebilecek alanlar olarak gören ABD, bunda henüz başarılı olamadı. Doğu Akdeniz’deki U dönüşünü, ekonomik kriz ile seçim baskısı altındaki Erdoğan iktidarına sunulan bir ABD fırsatı olarak yorumlanmayı gerektirecek olgular var. Zira Erdoğan’ın 13 Ocak’ta yeniden “AB üyeliğini stratejik hedef” ilan etmesi ve 12 Ocak’ta “Edirne’deki (Demirtaş), en büyük hesabı İmralı’dakine (Öcalan’a) verecek” demesi ilginç. Ayrıca, hatırlanacaktır, ABD Dedeağaç’ta üs kurar ve askeri yığınak yaparken, iktidar çevreleri ABD’ye “Yunanistan’ın değil Türkiye’nin tercih edilmesinin onun çıkarlarına daha uygun olduğu” mesajlarını veriyordu. U dönüşünü, ABD’nin bu mesajları olumlu anlamda not ettiğinin işareti olarak görmek olası.
Murat Mercan ve İbrahim Kalın ikilisinin geçen ayki ABD temaslarının içeriği, şimdi daha da önem kazanıyor!
Oysa, Suriye’nin üç gün öce Çin’le Deniz İpek Yolu anlaşması imzaladığı şartlarda, aslında Doğu Akdeniz’de çok daha büyük bir fırsat var Türkiye için! Tartışacağız…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2022
Üç vazgeçilmez – iki kabul edilmez çarpışması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/01/2022
Rusya, NATO’nun sınırlarına doğru iyice genişlemesi karşısında geçen ay ABD ve NATO’dan 9 maddelik bir güvenlik garantisi istemişti. Moskova yönetimi, maddeler üzerinde spekülasyon olmaması için, ABD ve NATO’ya sunduğu “güvenlik anlaşması taslağını” yayımlamıştı.
Washington, önce bu taslağı görmezden geldi ancak Moskova’nın baskısı nedeniyle, taslağı müzakere etmeyi kabul etti. Önce 10 Ocak’ta Rus ve ABD heyetleri arasında görüşülen taslak, ardından 12 Ocak’ta NATO-Rusya Konseyi’nde ele alındı (yazıyı yazıişlerine teslim ettiğimde, toplantı hâlâ sürüyordu), bugün de AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) toplantısında ele alınacak. Böylece Rusya’nın talepleri ABD, NATO ve Avrupa düzlemlerinde müzakere edilmiş olacak.
Moskova’nın ilan ettiği üç vazgeçilmez
Rus heyeti ile Amerikan heyeti arasındaki yedi saat süren ilk müzakereden bir uzlaşma çıkmadı. ABD yetkililerinin taslakla ilgili zaman zaman yaptığı açıklamalar, zaten ilk müzakereden bir uzlaşı çıkabileceğine işaret etmiyordu.
Sert müzakereyi özetlemek gerekirse, Rusya’nın “üç vazgeçilmez”i ile ABD’nin “iki kabuledilemez”i karşı karşıya geldi.
Rusya’nın üç vazgeçilmezi şunlar:
1) NATO, genişlemeyeceğine dair yasal garanti vermek zorunda.
2) NATO, Rusya sınırları yakınında, Rus topraklarındaki hedefleri vurabilecek silahlar konuşlandırmayacağına dair yasal garanti vermek zorunda.
3) NATO, 1997’den sonraki genişleme politikası çerçevesinde Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirdiği silahları ve askeri tesisleri geri çekmeli.
Rus heyetine başkanlık yapan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, yedi saatlik müzakerenin ardından yaptığı açıklamada, bu üç maddenin “vazgeçilmezleri” olduğunu dünyaya ilan etti.
ABD’nin iki kabul edilmezi
Amerikan heyetine başkanlık eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın ilk müzakere sonrası yaptığı açıklamalar ise, ABD’nin Rusya’nın “üç vazgemez”inin karşısına, “iki kabul edilemez” koyduğunu gösteriyor.
ABD’nin o “iki kabul edilemez”i şunlar:
1) NATO’nun merkezi unsuru olan “açık kapı” politikasının engellenmesi kabul edilemez.
2) ABD, kendisiyle çalışmak isteyen ülkelerle işbirliğinden azla vazgeçmeyecek.
Nitekim Sherman’dan sonra ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Julianne Smith de bir açıklama yaptı ve “uzlaşı konusunda pek fırsat görmediğini” belirtti.
Kuşkusuz bu açıklamalar, sonraki iki müzakere öncesi el tutma hamleleriydi. Ancak ABD’nin Rus talepleri karşısında esnemeyeceği şartlarda da, gerçekten bir uzlaşı görünmüyor.
Uzlaşı yok ama sıcak çatışmaya da dönüşmez
Bu üç müzakereden bir uzlaşı çıkmaması, elbette “soğuk çatışma”nın “sıcak çatışma”ya evrileceği anlamına gelmiyor.
Bir kere ABD’nin buna gücü yok; daha doğrusu o gücü sağlayacak müttefiki yok. Washington, NATO’yu da bir araç olarak kullanmasına rağmen, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa’yı Çin ve Rusya’ya karşı “daha ileri gitmeye” ikna edebilmiş değil. ABD bu amaca, sadece Polonya merkezli Doğu Avrupa’yı ikna edebilmiş durumda.
ABD Rusya’yı, batısında ve güneyinde rahatsız etmek için kışkırtıcı eylemlerini sürdürecek. Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde, “özel savaş” konseptli ABD eylemleri olası. Nitekim RAND öneriler listesinden Pentagon belgelerine kadar pek çok emare, ABD’nin “rejim değiştiremese” bile, Rusya’yı rahatsız etmek amacıyla fırsat buldukça bu coğrafyalarda çeşitli eylemlerde bulunacağını ortaya koyuyor. ABD’nin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yine Rusya’nın “sinirleriyle oynamak” amacıyla, Karadeniz’de sık sık plansız tatbikatlar yapacağını söyleyebiliriz.
Peki Washington’un bunlardan bir sonuç elde edebilmesi mümkün mü? Değil elbette; hegemonyası zayıflayan ABD’nin, kurulmakta olan yeni dünyayı geciktirmeye yönelik nafile hamleleri sadece…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2022
Pentagon belgesindeki Kazakistan ayrıntısı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/01/2022
10 Ocak tarihli Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) toplantısında verilen mesajlar, Moskova’nın geçmiş “turuncu darbelerden” dersler çıkardığını ortaya koydu.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, “darbe girişimi”nin bertaraf edildiğini söylerken, Rusya Devlet Başkanı Putin “renkli devrimlere izin vermeyeceğiz” dedi.
Renkli devrimlere ya da daha doğru bir ifadeyle “renkli Batıcı darbelere” izin vermeme ilanı ve kararlılığı, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’dan çıkan derslerin toplamıdır.
AMERİKAN PARMAĞI
Bu konudaki ilk yazımızda belirttiğimiz gibi eylemler haklı bir zeminde, önce 40 bin işçinin işten atıldığı enerji sektöründeki grevlerle başladı, hükümetin LPG’ye yaptığı büyük zamma tepkiyle de şehirlerde yükseldi. Eylemlerin bu bölümündeki haklılığı teslim etmek ne kadar doğru ise, sonrasında bu eylemlerin yönünü değiştirme girişimini saptamak da o kadar önemli.
Ukrayna’da karargâh kuran muhalefet liderinin açıklamalarından güneyden sızan İslamcı örgütlere ve plakasız araçlarla dağıtılan silahlara kadar bir dizi veri, ilk bölümdeki haklı eylemleri bir kuvvetin fırsata çevirmeye çalıştığına işaret ediyor. Yakın tarihimiz, o haklı eylemlere kumanda eden güçlü bir siyasi karargâh olmadığında, o eylemlerin tam karşıtı kuvvetlerce nasıl rayından çıkarıldığı ve başarısının çalındığı örneklerle dolu…
Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, Kazakistan’da hâlâ Amerikan parmağı görmeyenler var elbette. O parmağın varlığına ancak ABD başkanı çıkıp “turuncu darbeyi” sahiplenirse inanacaklar nerdeyse…
Oysa bunu da yaşadık 20 yılda: Başarı varsa ABD sahiplenir, ancak başarılamadıysa zaten ABD’yle ilgisi yoktur!
OBAMA, ABD’NİN UKRAYNA’DAKİ ROLÜNÜ AÇIKLADI
Amerikan parmağının varlığına, örneğin önceleri Ukrayna’da da karşı çıkılıyordu. Haniydi ABD? İşte sahada Ukraynalılar vardı, Maydan’a çıkan Ukraynalılar haksız mıydı, talepler dile getirilmesin miydi? Daha neler neler…
Ne oldu? Turuncu darbe başarılı olunca, ABD Başkanı çıktı ve rollerini itiraf etti. Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda Ukrayna’daki pozisyonlarını aynen şöyle açıkladı: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”
Evet, Putin Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, dahası Ukrayna’daki önceki turuncu darbeye rağmen, 2014’teki ikinci turuncu darbeye hazırlıksız yakalanmıştı.
Haksızlık etmeyelim, “hazırlıksız yakalanmak” yerine, güç ve şartlar ikilisi demek belki daha doğru olacak. Ama sonuçta, ABD parmağı oradaydı ve Ukrayna’da ikinci kez turuncu darbe başarılınca, ABD varlığını kabul etmiş oldu. Maydan’da yenilseydiler, Obama o açıklamayı elbette yapmayacaktı, elbette “ordaydık ve yenildik” demeyecekti!
ABD BELGESİNDEKİ TESİS YAPILACAK ÜLKELER LİSTESİ
Kazakistan’daki ABD parmağına işaret eden başka olguları da anımsatalım:
Aylar önce bu köşede şöyle yazdım: “ABD Ordusu Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, Pentagon’un yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).”
Yine aylar önce bu köşede yazdım: “Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).”
Hatta bu köşede şunu da yazdım: “Amerika’nın Sesi Radyosu’na Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: ‘Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli.’ (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).”
Gölge CIA kabul edilen RAND’ın 2019 raporu da önemli. RAND Rusya’ya karşı yapılacaklar listesi olarak ABD yönetimine şunları veriyordu: Ukrayna’ya silah yardımı, Suriye isyancılarına destek, Belarus’ta rejim değişimi, Güney Kafkasya’da tansiyonun yükseltilmesi, Moldova’da meydan okunması ve Orta Asya’da Rus nüfuzunun azaltılması…
ABD’NİN ÇİN VE RUSYA CEPHELERİNDE ORTA ASYA’NIN YERİ
Orta Asya neden önemli peki? Çünkü ABD 21. yüzyılda Çin’le ayrı, Rusya’yla ayrı mücadele olmayacağını görüyor. ABD Ulusal istihbarat Direktörü Dan Coats, Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ilan etti: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”
İşte ABD’ye karşı birleşmiş olan Çin ve Rusya’nın arasına kama gibi girilecek coğrafya, Orta Asya’dır. Dahası ABD buraya girmekle iki rakibinin arasına kama sokmanın ötesinde, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini de, Rusya-Hindistan bağlantısını da kesebileceğini hesap etmektedir.
Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmasına rağmen Orta Asya’da yeni dayanak arama çabası, işte bu nedenledir.
Orta Asya’nın stratejik hatlar açısından önemini anlamamızı kolaylaştıracak bir başka yol da ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı açtığı cephelerdir:
ABD, Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa’ya inen, Karadeniz üzerinden Kafkasya’ya ulaşan ve oradan Orta Asya’ya uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Rusya’ya karşı.
Yine ABD, Orta Asya’dan Hindistan’a inen, oradan genişçe deniz üzerinden Japonya’ya kadar uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Çin’e karşı.
Görüldüğü gibi Orta Asya, iki cephenin kesişeni durumunda.
MOSKOVA BU KEZ HIZLI POZİSYON ALDI
Fakat ABD 2003-2004 yıllarında “turuncu darbeler” yapabilen eski gücünde değil. O nedenle ilk yazımızda belirttiğimiz gibi ABD’nin Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkarma şansı yok. Diğer yandan Rusya ve Çin de 2003-2004’teki konumunda değil, artık çok daha güçlü.
İşte bu nedenle ABD girişimi hedefine ulaşamadı, Kolektif Güvenlik Anlaşma Örgütü ve Rusya, bu kez hızlı davrandı. Ancak emperyalist ABD, yeniden deneyecektir; bir kez denendiğinde, bilinçlerde yapılabileceğinin yer bulmaya başladığını bilmektedir zira… Ki hegemonyası zayıflayan ABD için, Orta Asya ülkelerinde rejim değişikliğini sağlamak yerine, istikrarsızlık zemininin oluşması bile büyük bir kazanımdır.
Kısacası, önümüzdeki süreçte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne de (ŞİÖ), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne de (KGAÖ) çok iş düşecektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ocak 2022