Archive for category Politika Yazıları
Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/11/2021
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, önce “Geçmişte partimizin de hataları oldu; helalleşme yolculuğuna çıkma kararı aldım” dedi. Gelen tepkiler üzerine bu kez “helalleşme başka, hesaplaşma başka” diyerek kimlerle helalleşeceğinin kısa bir listesini açıkladı TBMM grup toplantısında.
28 Şubat mağdurlarından Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine, Maraş ve Sivas mağdurlarından Soma mağdurlarına, 6-7 Eylül mağdurlarından darbe mağdurlarına uzanan geniş bir listeyle helalleşeceğini söyledi CHP Genel Balkanı…
Sorumlu CHP mi ki helalleşecek?
Helalleşme, haksızlık yaptığınız kimseyle ödeşmektir özetle. Peki CHP iktidarı, bu sayılan kesimlerden hangisine haksızlık yapmıştır?
CHP 1950’den beri, yani 70 yıldır, sadece 10 yıl iktidar olabilmiştir. O 10 yılın da neredeyse tamamı koalisyon şeklinde ve hatta 4 yılı da koalisyonun küçük ortağı olarak. Dolayısıyla Türkiye’nin 70 yılında, mağdur edilenlerle helalleşmesi gerekenler CHP değil, sağ partilerdir.
Şöyle de söyleyebiliriz: Maraş’ta, Sivas’ta Alevileri CHP mi katletti ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Diyarbakır Cezaevi’nde mahkumlara CHP mi işkence yaptı ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Darbeleri CHP mi yaptı ki, Kılıçdaroğlu darbe mağdurlarıyla helalleşecek? Ya 6-7 Eylül’den başlayarak Gladyo/Kontrgerilla eylemleri? ABD emperyalizminin bu cinayetlerinin mağdurlarıyla neden CHP helalleşiyor?
CHP kendisinin sorumlu olmadığı bu olayların mağdurlarıyla helalleşemez, dayanışır ancak! Dahası, iktidar olduğunda da devlet arşivlerini açmalı ve bu mağduriyetleri yaratanlardan hesap sormalıdır.
İşin bir tuhaflığı da şudur: Türkiye’yi 20 yıldır AKP yönetmektedir ancak Türkiye’deki olumsuzlukları AKP yerine “helalleşme” hamlesiyle CHP üstlenmektedir!
Hesaplaşma-helalleşme diyalektiği
Kılıçdaroğlu’nun sonradan yaptığı “helalleşme başka, hesaplaşma başka” düzeltmesi aynı zamanda bu iki kavramın sıkı ilişkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, helalleşmenin mi yoksa hesaplaşmanın mı önce geleceği kritik önemde konudur.
Eğer önce geçmişle hesaplaşılır, suçlar ortaya konur ve yargılanırsa, ardından elbette helalleşme gelmelidir. Bu siyaseten devrimci bir tutumdur.
Hesaplaşma yapılmadan helalleşmeye soyunmak ise geçmişle uzlaşılacağı, geçmişteki suçlardan hesap sorulmayacağı anlamına gelir. Bu da siyaseten en fazla restorasyondur.
Helalleşme ile hesaplaşma arasında şöyle bir ilişki de vardır: Örneğin Kılıçdaroğlu “28 Şubat mağdurlarıyla helalleşeceğim” dediğinde, aslında “28 Şubatçılarla hesaplaşacağım” da demiş olmaktadır.
İşte meselenin esası da budur. Nitekim FETÖ’cüler Kılıçdaroğlu’nun çıkışını “yetmez ama evet” diyerek kutlamakta, AKP’liler ise fırsata çevirerek “CHP’nin herkesten özür dilemesi gerektiğini” savunmakta, yani Kılıçdaroğlu’ndan bir bütün olarak Cumhuriyet’le hesaplaşmasını istemektedirler.
28 Şubat’ı türbana indirgeyen ve “laiklerin dindarlara zulmü” olarak propaganda eden siyasal İslamcılık, ne yazık ki CHP yönetimini de avlamıştır. Oysa 28 Şubat’ın asıl “mağduru” Fethullah Gülen’dir; 28 Şubat’ın kılıcından kaçıp ABD’ye sığınmıştır. Ve 28 Şubat sürebilseydi, tarikat ve cemaatler devlete giremeyecek, FETÖ paralel devlet kuramayacaktı. Yani 28 Şubat sürse 15 Temmuz yaşanmayacaktı.
Ekmeleddin İhsanoğlu vakası da helalleşme açılımıydı
İşte Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımının esası bunun içindir; siyasal İslamcıların, dincilerin, muhafazakârların oyunu alabilmek(!) için; Gül-Babacan-Davutoğlu ile müttefik olabilmek için.
Kılıçdaroğlu’nun türban açılımı ve “laiklik tehlikededir diyemem” çıkışıyla Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.
Büyük şairimiz Orhan Veli’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra yaptığı saptama, geçerliliğini korumaktadır: “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle prensiplerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaya tanınan haklar… Hiçbiri kâr etmedi. Zavallı Halk Partisi.”
CHP, elinden kozlarını alacağım(!) diye AKP’nin hedeflerini gerçekleştirmesine omuz vererek, siyasal İslamcılığa taviz vererek iktidarı yıkamaz. Nitekim denendi ve görüldü. Kaldı ki AKP’yi yıksa bile bu şekilde Cumhuriyet’i kaybeder!
Bitirirken anımsatalım: CHP’nin tam da bu hedefle Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı göstermesi de bir helalleşme açılımıydı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2021
Göç krizi ve Avrupa’nın ikiyüzlülüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 16/11/2021
Belarus’tan Polonya’ya (yani AB’ye) geçmek üzere sınırda bekleyen yaklaşık 2 bin göçmen nedeniyle dünya alarmda…
AB’nin çeşitli kurumları toplantı üzerine toplantı yapıyor, AB Belarus’a uyguladığı yaptırımları genişletme kararı alıyor. BM ve NATO üst üste açıklamalar yayımlıyor. ABD Rusya’yı suçluyor.
Ukrayna alarmda. Letonya Belarus sınırında askeri tatbikat başlattı. Türkiye, AB baskısı nedeniyle Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına İstanbul-Belarus uçak bileti satmama kararı aldı. Konu, Irak Kürt Bölge Yönetimi ile PKK arasında bile krize neden oldu.
FRANSA-İNGİLTERE GÖÇ KRİZİ
Oysa bu süreçte, Fransa ile İngiltere arasında da bir göç krizi var ve neredeyse haber değeri bile görmüyor. Üstelik Belarus-Polonya sınırında bekleyenlerin yaklaşık iki katı göçmenin Fransa’dan İngiltere’ye geçmiş durumda ve Paris ile Londra karşılıklı birbirini suçluyor.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u göçmen krizine karşı acilen harekete geçmeye çağırırken, Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin “İngilizlerden ders alacak değiliz” diyor.
Londra, Paris’i önlem almayarak göçmenlerin ülkeye gelişine neden olmakla suçlarken, Paris ise sorunun kaynağında “İngiliz politikalarını” görüyor.
İki ülke arasındaki üst düzey temaslara rağmen 10 günde Fransa’dan İngiltere’ye 3 bin 780 kişinin giriş yaptığı açıklandı. Yani dünyayı ayağa kaldıran Belarus-Polonya sınırında bekleyen göçmenlerin yaklaşık iki katı…
BATI’NIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ
Peki Belarus’tan Polonya’ya geçmen isteyen göçmenler tüm dünyanın sorunu olurken, Fransa’dan İngiltere’ye geçmek isteyenler neden haber bile olmuyor, neden sadece iki ülke arasındaki bir kriz olarak kalıyor?
Bu, işte “medeni” Avrupa’nın gerçek yüzünü resmeden somut durumdur. Zira mesele göçmenlerden ziyade, Batı’nın Belarus karşıtlığıyla ilgilidir. Belarus’un Doğu Avrupa’da Rusya’yla işbirliğini sürdürüyor olmasından Batı’nın duyduğu rahatsızlıktır.
Konunun politik güç mücadelesi boyutunu, 13 Kasım’da Cumhuriyet gazetesinde “Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası” başlığıyla inceledim. O nedenle yinelemeyeceğim ve CRI Türk okurlarına o yazıyı bulup okumalarını önereceğim.
Bu yazıda, daha çok Batı’nın göçmen politikalarının ikiyüzlülüğü üzerinde duracağım.
PUTİN: GÖÇ KRİZİNİ BATI YARATTI
Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, çok önemli bir soru soruyor: “Belarus mu bu sorunun öncüsü?”
Ve Putin kendi sorusuna şu yanıtı veriyor: “Hayır, bunlar Batılı ülkelerin, Avrupalı ülkelerin kendileri tarafından yaratılan sebeplerdir. Bunlar, siyasi, askeri ve ekonomik niteliktedirler. Askeri nitelik çünkü herkes Irak’ta askeri operasyonlara katıldı ve şimdi Irak’tan çok sayıda Kürt sınırda. 20 yıl Afganistan’da savaştılar şimdi sınırda daha fazla Afgan var. Belarus’un bununla hiçbir ilgisi yok.”
Kesinlikle böyle…
Ve Avrupa, ABD’yle birlikte sorunun nedeni olmasına rağmen, çözümde yer almayarak, dahası göçmenleri kendi topraklarından uzak tutabilmek için “tampon ülke”leri fonlayarak, tam bir ikiyüzlülük sergiliyor.
Belarus’tan Avrupa’ya geçmek isteyenler kim? Çoğunlukla Iraklı ve Suriyeliler.
Peki Fransa’dan İngiltere’ye geçmek isteyenler kim? Çoğunlukla Libyalılar.
Ya Türkiye’den Avrupa’ya geçmek isteyenler? Çoğunlukla Suriyeliler, sonra Afganlar ve Iraklılar…
ABD ve AB emperyalizminin son 20 yıldır işgal ettiği, saldırdığı, bombaladığı ülkeler bunlar: Afganistan, Irak, Libya ve Suriye…
Yani bu dört ülkeden göçün nedeni ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır.
SORUMSUZ VE UTANMAZ AVRUPA
ABD terörü kaynağında önlemek bahanesiyle Afganistan’ı, kitle imha silahları olduğu yalanıyla Irak’ı işgal etti. ABD, Fransa ve İngiltere Kaddafi’yi devirmek için Libya’ya, ABD ve İsrail Esad’ı yıkmak için Suriye’ye saldırdı.
Bugün göç krizinden şikâyet eden Polonya dahil pek çok Avrupa ülkesi, Amerikan yalanlarına “inanarak” savaş koalisyonlarına katıldı.
Emperyalistlerin çıkarları nedeniyle milyonlar katledilirken, on milyonlar da göç yollarına düştü.
Şimdi “medeni” Avrupa, kendisinin de nedeni olduğu bu soruna karşı diğer ülkelerle birlikte sorumluluğu üstlenmek yerine, birkaç milyar avro verip Türkiye gibi ülkelere “geri kabul anlaşması” imzalatarak sorumluluktan kaçıyor.
Dahası, Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenlere engel olmayan Belarus gibi ülkeleri de utanmazca “göçmenleri siyasi bir kart olarak kullanmakla” suçlayabiliyor!
Uysa göçmenleri yollara düşüren de, kendi sınırından uzak tutmaya çalışan da, sınırı geçeni insanlık dışı uygulamalarla geri iten de, sınırı geçenlere devlet terörü uygulayan da Avrupa’nın kendisidir!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Kasım 2021
Erdoğan’ın üs mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/11/2021
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macaristan Başbakanı Orban ile 11 Kasım’da düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerine de değindi.
Yunanistan’daki ABD üslerini “saya saya bitiremediğini” söyleyen Erdoğan “Hepsini bir araya toparladığımız zaman ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki Yunanistan’ın kendisi âdeta Amerika’nın bir üssü gibi” dedi.
ABD’ye ‘yanlış tercih’ tepkisi
Peki bu sözleri, bir kısım medyanın sunduğu gibi, Erdoğan’ın ABD üslerine itirazı olarak mı yorumlamalıyız, hatta bazı kesimlerce propaganda edildiği gibi Erdoğan’ın “antiemperyalistliğine” kanıt olarak mı görmeliyiz?
Kuşkusuz Erdoğan’ın konuşmasının salt burası haber yapılınca, okur ya da izleyicide bu duygular oluşabilir. Ancak Erdoğan devamında bakın neler söylüyor: “Kendilerine seçtikleri komşu, yanlış bir komşu ve üs olarak da Ege’de Yunanistan’la takındıkları bu tavır doğru bir tavır değil.”
Yani Erdoğan ABD’ye açıkça “Yunanistan’ı değil, Türkiye’yi tercih et” diyor! Tanıdık değil mi? Yıllarca ABD’ye “IŞİD’e karşı PYD/YPG’yi değil, bizi tercih et” dedikleri gibi…
Kaldı ki, bu çıkışı salt sunulduğu gibi “ABD üssüne tepki” diye anlamak, Türkiye gerçeğine aykırı. Türkiye’de 15’i üs olmak üzere toplam 38 ABD tesisi var çünkü!
Mesele NATO planı
Diğer yandan Yunanistan’ın giderek ABD üssü haline geldiği doğru. Nitekim 16 Ekim’de bu köşede ABD ile Yunanistan’ın anlaşmasını “İşgal anlaşması” başlığı altında incelemiş ve şöyle demiştim: “İlk bakışta ‘Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak’ şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!”
Meselenin Türkiye ve Yunanistan ulusları açısından asıl önemi burada. Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis’in dikkat çektiği gibi “ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırması, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyladır” (Sol, 26.3.2021).
Ne yazık ki Türkiye’de de konu Türk-Yunan karşıtlığı temelinde ele alınıyor daha çok. Ve ABD’nin Dedeağaç üssü, salt Türkiye’ye karşı ABD-Yunanistan yığınağı olarak yorumlanıyor.
Rusya’ya karşı ana ve destek hattı
Oysa Dedeağaç üssünün esas hedefi Türkiye değil, Rusya’dır. Nitekim Yunanistan’ın eski AP Milletvekili Notis Marias, bu gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymuştur: “Dedeağaç, ABD’nin Rusya karşıtı politikası için dayanak noktası olacak” (Sputnik, 3.11.2021). Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos’un son çıkışı da bu esasa işaret etmektedir: “NATO, Rusya’yla uzun mücadeleye hazırlanmalı” (Sputnik, 12.11.2021).
Çünkü ABD’nin Yunanistan’a askeri yığınağı, bu ülkenin Rusya’ya karşı oluşturmaya çalıştığı cephelerle ilgilidir.
ABD, Rusya’ya karşı “Baltıklar, Doğu Avrupa, Karadeniz” hattını ana hat olarak inşa ediyor. ABD aynı zamanda bu hattın devamı olarak, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e bir destek hattı inşa ediyor. İşte Ege’yi de kapsayarak Dedeağaç’tan Girit’e inen hat budur. ABD bu destek hattıyla Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e çıkışına barikat kurmak istemektedir.
Sistemin içi-dışı sorunu
İktidarın sistemli bir ABD karşıtlığının olup olmadığının esas ölçütü, Türkiye’nin ekonomik düzenidir. Ulusal parasını ABD’nin isteğiyle dalgalı kura bırakan bir ülke, son tahlilde ABD’nin inşa ettiği sistemin içindedir. Türkiye, 24 Ocak 1980’den beri ABD’nin neoliberal ekonomi sistemine çapalanmıştır. Erdoğan’ın ekonomi-politiği, Özal’ın ve Çiller’in devamıdır.
ABD’yle krizler ve sorunlar elbette vardır ama mesele sistemin içinde olunup olunmadığıdır. Sistem içinde kalındıkça da dönüp dolaşılıp ABD politikalarına eklemlenmek kaçınılmazdır.
İşte Suriye… Arap ülkelerinin tek tek Esad yönetimiyle barışmaya ve normalleşmeye başladığı, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in “Normalleşmeyi desteklemiyoruz ve dostlarımızı ve ortaklarımızı bunu dikkate almaya çağırıyoruz” (13.11.2021) dediği şartlarda, AKP iktidarı Esad karşıtlığı temelinde ABD ve İsrail ikilisiyle aynı safta kalmaya devam etmektedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2021
Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/11/2021
Öncelikle belirtelim: Polonya-Belarus göç krizi aslında bir göç krizi değildir. Hatta kriz, aslında Polonya-Belarus krizi bile değildir.
Bir yanıyla AB-Rusya krizidir ama daha çok ABD-Rusya krizi. Ve gelişim yönü itibariyle de kısmen ABD-AB krizi.
Belarus’un sınırı açması hakkı
Eemperyalist işgallerle başlayan büyük göç krizi dalgaları düşünüldüğünde, havayoluyla Belarus’un başkenti Minsk’e gelen ve oradan Polonya’ya geçmek isteyen göçmen sayısı çok sınırlıdır. O nedenle, Polonya Belarus krizi, aslında bu yönüyle bir göç krizi değildir.
Ancak bu sınırlı göçmen sayısı bile “medeni” Avrupa’nın maskesini düşürmeye yetmiştir. Sınırı geçmeye çalışan göçmenlere muamele bir “devlet terörü” halini almıştır.
Diğer yandan Belarus’un, ülkesinden başka yerlere göç etmek isteyenlere sınırlarını açması en doğal hakkıdır. AB’nin Rusya’yla iyi ilişkileri nedeniyle Belarus’u cezalandırmak amacıyla bu ülkeye yaptırım uyguladığı şartlarda, Minsk yönetiminin Avrupa’yı korumak için Belarus’u “tampon ülke” haline getirmesi elbette beklenemezdi. Hele ki ortada o yanlışı yapan Türkiye gibi “göçmen deposu” bir örnek varken!
Dolayısıyla Polonya-Belarus krizi, bir yanıyla AB-Rusya krizidir. AB’nin Rusya-Belarus işbirliğini baltalamak üzere Belarus’a yönelttiği ekonomik saldırıya karşı Minsk yönetiminin haklı yanıtıdır. Üstelik Minsk yönetiminin elinde, doğalgaz geçişini kapatmak gibi çok daha güçlü bir kart varken…
Batı Rusya-Belarus işbirliğinden rahatsız
Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Polonya-Belarus krizi, aslında AB-Rusya krizi olmaktan çok, ABD-Rusya krizidir. Zira Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmaya çalışan, Berlin-Paris hattından ziyade Washington’dur.
ABD, Baltıklardan başlayan, Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Karadeniz’e uzanan bir cephe inşa ediyor Rusya’ya karşı. Uzun zamandır yaşanan Ukrayna krizinin nedeni de budur.
Doğu Avrupa’da Rusya’nın tek müttefiki Belarus’tur ve Batı, Belarus Devlet Başkanı Alexander Lukashenko’yu o nedenle yıkmayı denedi, başaramayınca şeytanlaştırmaya çalışıyor. Ekonomik yaptırımlar da Lukashenko’yu zayıflatmak, çıkacak kriz nedeniyle halkıyla karşı karşıya gelmesini sağlamak için elbette…
ABD, AB içinde blok inşa ediyor
Aslında ABD-Rusya krizi olan Polonya-Belarus göç krizi, gelişim yönü itibariyle kısmen ABD-AB krizidir aynı zamanda. Şöyle ki, demin de belirttiğim gibi, Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmak isteyen ABD’dir. Hatta Almanya ve Fransa, Ukrayna sorununda da görüldüğü gibi, işi Rusya’yla açık çatışmaya götürecek hamlelere mesafeli duruyorlar.
ABD yönetimi, AB’yi uzun zamandır Çin ve Rusya karşıtlığı için zorluyor. Ancak AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, Gerhard Schröder’in politikalarını 16 yıldır sürdüren Angela Merkel sayesinde, Çin ve Rusya düşmanlığına yönelmedi. Dahası Berlin ve Paris, hem kıtayı riske atacak hamlelere karşı Washington’u frenlemeye gayret etti, hem de ABD’ye karşı stratejik özerklik arayışına girdi.
ABD ise işte tam da bu nedenle, kıtanın doğusunda Polonya merkezli bir blok inşa etmeye çalışıyor. ABD’nin politikalarına AB’nin diğer ülkelerinden daha sadık olabilecek ülkelerle, yeni ittifaklar oluşturuyor. Bu, kaçınılmaz olarak ABD ile AB arasında krize neden olacak.
AKP’nin rolü
AKP iktidarının dış politikası ise ne yazık ki bu meselelerde ülkemizi sıkıntıya sokuyor. İktidar Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destekliyor, Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek ABD/NATO politikalarına olur veriyor, yine Polonya ile savunma işbirliği geliştiriyor.
Son krizde ise göçmenlerin bir kısmının İstanbul’dan uçakla gelmiş olmasına tepki gösteren Polonya ve AB karşısında hızla geri adım atıyor ve Türkiye’den Belarus’a seyahat etmek isteyen Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına uçak bileti satışı yapmama kararı alıyor! Böylece AKP iktidarı, “medeni” Avrupa’nın talebiyle, “insan haklarına aykırı” bir uygulamaya daha imza atıyor!
Yetinmiyor, Dışişleri Bakanlığı, Belarus’la göç krizi yaşayan 3 AB ve NATO ülkesi Polonya, Litvanya ve Letonya’ya tam destek açıklaması yapıyor!
Not: Son kitabım Tampon Ülke: Emperyalizmin Göç Stratejisi’ni henüz okumayan okurlarıma önemle öneriyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2021
Erdoğan cephesindeki Susurluk
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/11/2021
Susurluk’un yıldönümü ve Mehmet Eymür’ün yeniden ortaya çıkması, Gladyo gerçeğini bir kez daha ele almamızı gerektiriyor.
Önce bir yanlışı düzeltelim:
“Gladyo eşittir FETÖ” denklemi gerçeği yansıtmıyor, madalyonun sadece bir yüzünü ortaya koyuyor. FETÖ Gladyo’nun ayaklarından sadece biridir. Ne kadar edildiği de soru işaretli olmakla beraber, FETÖ’yü tasfiye etmek, Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.
İşte Mehmet Eymür örneğin…
Gladyo’nun has adamıdır ve cinayet, hukuk dışı operasyonlar ve işkence itiraflarına rağmen yıllardır yargılanmıyor. (Bu kez siyasal iklimin adım adım değişiyor olması, Eymür için çanları çaldırabilir!)
Ki Mehmet Eymür’ü tasfiye etmek bile Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.
Çünkü, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Gladyo, NATO örgütlenmesidir ve NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo zayıflasa bile, varlığını güncelleyerek sürdürür.
Çiller Özel Örgütü
Gladyo ahtapot gibidir, çok bacaklıdır. Bir bacağını kesmek, ahtapotu ortadan kaldırmıyor. Hatta Gladyo, ahtapot ve bacaklarından daha karmaşık bir yapıdır, bazı bacaklar içe içe geçmiştir. Siz keserken, diğer bacağa dolanmış olan parça harekete geçebiliyor.
Bunun tipik göstergesi 1990’larda Susurluk ve 2000’lerde FETÖ olgularıdır…
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kazayla ortaya çıkan Çiller Özel Örgütü ile önemli oranda mücadele edilebildi. Örgüt “kısmen” ortaya çıkarıldı, önemli merkezleri tasfiye edilebildi.
Ancak sadece Susurluk ile Gladyo tasfiye edilememiş oldu.
NATO bağı
Ve Gladyo’nun bir başka bacağı, FETÖ, 2000’lerde AKP iktidarının da sağladığı olanaklarla Türk ordusuna kumpaslar yaptı, devleti belli oranda ele geçirdi ve en sonunda 15 Temmuz’da darbeye soyundu.
Ve o süreçten sonra FETÖ’yü tasfiye operasyonu başlatıldı ancak yine Gladyo varlığını sürdürdüğü için, o mücadele de bölük pörçük ilerledi, bazı önemli unsurların kaçışına göz yumuldu, hatta bazı unsurlar da FETÖ’nün yerini dolduracak yapılara kaydırıldı!
İşin FETÖ borsası boyutuna hiç değinmiyorum bile…
Peki neden Gladyo’ya karşı, hatta FETÖ’ye karşı süpürücü ve kazıyıcı bir mücadele yürütülemiyor?
Bunun nedenlerinden biri, kuşkusuz iktidarın elinin AKP-FETÖ ortaklığı nedeniyle zayıf olmasıdır. Çünkü FETÖ’nün derinliklerine inmek, mızrağın ucunun kendilerine de değmesine neden oluyor.
Ama bundan daha önemli neden şudur: Türkiye’nin Gladyo gerçeğine karşı bütünlüklü bir stratejisi olmadığı için, daha doğrusu Türkiye’nin NATO üyeliği ile Gladyo faaliyeti zayıflasa bile sürebildiği için, bu örgütle kapsamlı ve kökü kazınacak türden bir mücadele yürütebilmek mümkün olmuyor.
Gladyo’yla esaslı mücadele için öncelikle NATO bağı kesip atılmalıdır.
Çiller-Ağar ikilisi
Susurluk döneminin öne çıkan üç portresi vardır: Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve Mehmet Eymür.
Bunlardan ilk ikisi, bugün doğrudan AKP iktidarına eklemlenmiş durumda. Çiller ve Ağar, sadece siyasal tutumları ve verdikleri fotoğraflar ile değil, halkaları birbirine bağlama misyonlarıyla da Erdoğan’la birliktedir.
Susurluk’un üç önemli portresinin dışında, Çakıcı gibi unsurlar da bugün MHP bağı üzerinden iktidar cephesindedirler.
Kısacası, Susurluk’un en önemli isimleri, Erdoğan iktidarına dahil pozisyondadır.
Mehmet Eymür’ün Mehmet Ağar’la uzun yıllara dayanan kavgası ya da Sedat Peker’in bu yıl ortaya çıkan Mehmet Ağar’la ve Süleyman Soylu’yla kavgası, bu tür yapılardaki tipik iç çekişmeler ve güç mücadeleleridir. Bu kavgalar nedeniyle ortaya serilenler, esasa ulaşmaya yararları bakımından çok önemlidir.
O nedenle Eymür’ün belli periyotlarda ortaya çıkmasını çözümleyebilmek ve bugünkü pozisyonunun hangi odağı temsil ettiğini anlayabilmek önemlidir. Hele de son Ergenekon kumpasındaki rolü anımsanırsa…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2021
ABD Ankara’dan Montrö’ye göz yummasını istiyor
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 09/11/2021
ABD Donanması subayı Brian Harrington, The Hill gazetesi için kaleme aldığı makalede, “Montrö Sözleşmesi’ne göz yumularak düzenli askeri tatbikatlar yapmanın Rusya’yı Karadeniz’deki hakimiyetten mahrum etmeye yardımı olacağını” söylüyor.
Yani ABD subayı açıkça ülkesinin bir süredir yaptığı türden askeri tatbikatların ve sık sık Karadeniz’e girmesinin, Karadeniz’i Rusya’da dar etmek hedefini taşıdığını belirtiyor. Ve Türkiye açısından daha önemlisi, Amerikalı subay, ülkesinin Montrö Sözleşmesi’ni sulandırma çabalarını ve delme hedefini dile getiriyor.
PENTAGON: KARADENİZ ULUSAL ÇIKARIMIZ
ABD’li subayın söyledikleri, ülkesinin resmi politikasını yansıtıyor elbette.
Daha geçenlerde, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, açık açık Karadeniz’in ulusal çıkarları olduğunu dile getirmişti!
NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin aynen şöyle demişti: “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” (20.10.2021).
Austin, Romanya ve Yunanistan’daki üslerin, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” da belirtmişti.
ABD-NATO İÇİN KARADENİZ’İN ÖNEMİ
Karadeniz’in ABD açısından önemi çok boyutlu. Hatta ABD’nin Baltık Bölgesinden Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hedefi düşünüldüğünde, Karadeniz’in merkez olduğu da görülecektir.
Nitekim ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges, ülkesi açısından Karadeniz’in neden önemli olduğunu şöyle belirtiyor: “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” (25.10.2021).
Karadeniz ABD için bu kadar önemli olduğundan, Washington son NATO Zirvesi’nde konuyu önemli gündem başlıkları arasına almıştı.
Ve 14 Haziran 2021’deki zirveden, Karadeniz merkezli iki önemli karar çıkmıştı:
1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.
2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.
RUSYA VE ÇİN’E KARŞI ABD CEPHELERİ
Yukarıda da belirttik: ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı, Baltık bölgesinden başlayıp, Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hattı hedefi var. Ve Karadeniz bu geniş yayın merkezi konumunda…
Bu hatları/cepheleri Batı ve Güney diye adlandırırsak:
ABD’nin Batı hattı, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz şeklinde. ABD için bu hattın ana hedefi, Rusya’yı batısından ve güney batısından kuşatmak. Ancak ABD bu hat ile şu yan hedeflere de ulaşmak istiyor: Türkiye ile Rusya’nın arasına girmek, Rusya’yı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’den uzak tutmak, Doğu Avrupa ülkelerini “Rusya tehdidi” diyerek Washington’a çapalamak…
ABD Batı hattının altına bir de yardımcı hat inşa ediyor: Karadeniz-Doğu Akdeniz hattı. Bu hat, esas olarak Yunanistan’a askeri yığınaklanma ile inşa oluyor. ABD Dedeağaç-Ege-Girit hattı ile Rusya’nın Doğu Akdeniz çıkışına baraj kurmayı hedefliyor.
Gelelim Güney hattına…
ABD’nin Güney hattı ise Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya şeklinde. ABD bu hat ile esas olarak Rusya’yı güneyinden, Çin’i de batısından kuşatmak istiyor. Kuşkusuz ABD’nin yan hedefleri de var. Hattın Kafkasya ayağı üzerinden Rusya ile İran’ın, hattın Orta Asya’nın batısı ayağı üzerinden Rusya ile Hindistan’ın ve Orta Asya ayağı üzerinden de Rusya ile Çin’in arasına girmek…
AMİRALLERİN UYARISININ HAKLILIĞI
Özetle ABD planlaması gereği Karadeniz’e büyük önem veriyor. Türkiye’yi NATO üyeliğinin sorumlulukları üzerinden Rusya’ya karşı karşıya getirmeye çalışan ABD’nin gözünü Montrö Sözleşmesinin sulandırılmasına ve delinmesine dikmiş olmasının üzerinde önemle durulmalı…
Bir süre önce konuya vakıf 104 amiralin kamuoyunu bilgilendirerek dikkat çektiği durum, bugün çok daha yakıcı bir hal almıştır.
Ankara’nın Montrö Sözleşmesine sahip çıkması ve “Karadeniz’i Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin konusu” olarak görme anlayışını sürdürmesi, ulusal güvenlik bağlamında kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Kasım 2021
Eymür kim adına ortaya çıktı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/11/2021
Birbirlerine ettikleri “vatan haini” gibi çok ağır sözleri geçtim ama işi miting meydanlarında idam ipi atmaya kadar getiren Erdoğan ve Bahçeli, 15 Temmuz’dan sonra bir anda nasıl ittifak kurabildi?
Peki, 14 Şubat 2015’te yazdığı mektupla Bahçeli’yi “aciz, egoist, bencil” ilan eden, Bahçeli’nin “Batı’nın ajanı olduğuna artık inandığını” belirten, Bahçeli’yi “miladı dolmuş, yürüyen Buda kılıklı” diye niteleyen, “yüreğin yiyorsa beni öldürt” diye meydan okuyan Çakıcı, nasıl oldu da Bahçeli’yle barıştı ve o sayede serbest kaldı?
O ağır mektuptan 3 yıl sonra, 23 Mayıs 2018’de, Bahçeli, cezaevinden tedavi için hastaneye yatırılan Çakıcı’yı ziyaret etti. Ardından 14 Nisan 2020 tarihli AKP-MHP imzalı infaz düzenlemesiyle Çakıcı 16 Nisan 2020’de serbest kaldı ve MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli’yi ziyaret ederek onu “efsane lider” diye saygıyla selamladı.
Oysa 14 Şubat 2015 tarihli mektubunda, pek çok hakareti dışında, Bahçeli’den parti genel başkanlığını bile bırakmasını istemişti Çakıcı.
Eymür-Çakıcı ilişkisi
Çakıcı, 1987 yılında Ankara’da Dündar Kılıç’ın iki adamını vurdurdu. Ne tesadüf: Cinayet sırasında Mehmet Eymür ve Korkut Eken, olayın olduğu otelin karşısındaki işkembecideydi!
Aslında bu olaydan birkaç ay önce, Çakıcı MİT’le ilişki kurmuş, Mehmet Eymür ve Yavuz Ataç’a bağlanmıştı. 1988 tarihli ünlü MİT raporunu kaleme alırken, Eymür’ün en önemli kaynaklarından biri, zaten Çakıcı’ydı.
Nitekim Eymür, Çakıcı’yı Almanya’da bir operasyonda kullandıklarını ama başarısız olduklarını dile getirmişti.
Sonraki yıllarda Eymür ile Çakıcı’nın arası açıldı. Hatta Çakıcı’nın pasaport olayı nedeniyle Eymür ile Ataç yumruk yumruğa kavga etti. İkisi de MİT’te bu nedenle ceza aldı.
‘Bahçeli MİT ajanıdır’ mektubu
Özetle Bahçeli-Çakıcı ilişkisi de, Çakıcı-Eymür ilişkisi de, filmlere konu olabilecek renklilikte! Hele buna MHP camiası içinde çok konuşulan “Bahçeli’nin MİT ajanlığı” iddiası da eklenirse…
12 Eylül öncesinde MHP’nin en önemli isimlerinden olan Yaşar Okuyan’ın, Bahçeli’nin neden 564 sanıklı MHP dahası içinde olmadığını sorguladığı bir konuşmasında söyledikleri çok önemliydi: “Devlet Bahçeli hep görevlidir, MİT’le ilişkili. Rahmetli Türkeş’in mektubu var bende. Alparslan Türkeş’in el yazısı mektup, ‘Devlet Bahçeli MİT ajanı’ diyedir.”
MHP’nin, ABD’nin sola karşı İslamcılığı ve milliyetçiliği panzehir yapma stratejisinin bir aracı olarak kullanıldığı, bunda CIA’yla paralel çalışan MİT’in rolü elbette bir sır değil.
Bahçeli-Akar ilişkisi
Bahçeli’nin 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’a tam destek vermesinde ve ittifak olmasında Hulusi Akar’ın bir rolü var mı acaba? Ya da tersinden sorarsak, Hulusi Akar’ın Erdoğan kabinesine girmesinde Bahçeli’nin bir rolü mü var?
Anımsayalım: Bahçeli, 26 Ağustos 2018’de gazete ve TV’lerin Ankara temsilcileriyle bir araya geldiği kahvaltıda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a Genelkurmay Başkanı olduğunda, Kur’an-ı Kerim, Türk bayrağı ve altın kaplama tabanca hediye ettiğini anımsatarak “Hulusi Akar Paşa Kuran’a, bayrağa, silaha sahip çıkmıştır” dedi.
Aslında Akar, Bahçeli’nin hediyesine pek de sahip çıkamamıştı! Zira Hulusi Akar, 15 Temmuz’dan sonra şikayetçi sıfatıyla savcılığa verdiği ifadede “odasının gayet düzenli bırakıldığını ama Devlet Bahçeli’nin kendisine hediye ettiği tabancanın kayıp olduğunu” belirtmişti.
O tabanca, Bahçeli ile Akar’ın özel ilişkisine işaret ediyordu.
Eymür’ün ortaya çıkmasının önemi
Eymür’ün söylediklerinde yeni bir şey olmadığını önceki yazımda belirtmiştim. Ancak Eymür’ün söylediklerinden çok ortaya çıkmış olması önemli. Zira Eymür Gladyo’nun has adamıdır, ne zaman ortaya çıksa, Türk siyasetinde önemli bir viraj alınır.
Eymür’ün kim ya da kimler adına ortaya çıkarak mesaj verdiği bu bakımdan önemle araştırılmalı ve çözümlenmelidir.
Son söz: Galdyo, NATO örgütlenmesidir. NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo varlığını güncelleyerek sürdürür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2021
Özal-Çiller-Erdoğan devleti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/11/2021
Mehmet Eymür yine sahnede. Yeni şey söylemeden, 40 yıldır söylediklerini tekrarlayarak yine gündem oldu, konuşuldu, tartışıldı.
Oysa Eymür bunlardan fazlasını, MİT’ten atıldığında, MİT’in arşivini çalarak gittiği ABD’de kurduğu “atin” adlı internet sitesinde yazmıştı.
O nedenle Eymür’ün söyledikleri ve basında “yeniymiş” gibi tartışılan konular üzerinde durmayacağız. Ancak Eymür’ün anlattıklarından hareketle bir “devlet analizi” yapmaya çalışacağız.
Hukuksuz devlet
Devletin en önemli kurumlarından olan MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış; 12 Mart, 12 Eylül ve 90’ları devlet görevlisi olarak geçirmiş Mehmet Eymür’ün iki sözü, “devlet” ve “devlet görevlisi” anlayışının tipik yansımasıdır:
– “Benim gözümde devlet her şeyi yapabilir, meşrudur, ama menfaat varsa” (T24, 4.11.2021).
– “Başka türlü konuşma imkânı yoksa işkence olabilir, çünkü çok inatçı tipler var!” (T24, 5.11.2021).
Bu iki cümleden de anlaşılacağı gibi, Eymür’ün devlet anlayışı, “hukuk devleti”ni değil, “hukuksuz devleti” işaret ediyor. Daha doğrusu, Eymür’ün tarif ettiği devlet, Türk hukukuna değil, Gladyo hukukuna bağlı devleti anlayışını ortaya koyuyor.
Gladyo rejimi
Anlattıklarının toplamında hareketle Ermürlerin görevlisi oldukları devlet şudur:
– 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de işçilere, solcu öğrencilere, Atatürkçü askerlere düşmandır.
– Çatlı’dan Çakıcı’ya, ülkücü mafyayı kullanmıştır.
– Yeraltı dünyasıyla (mafya babalarından kumarhanecilere) içli dışlıdır.
– Terörle mücadeleyi yürütme biçimiyle, terörden nemalanmalar doğurmuştur.
– Siyasilerin şahsi işlerinin “temizliğinde”, resmi görevlileri kullanmıştır.
– Neoliberal ekonomi sistemine eklemlenmiştir.
– En önemlisi de “Küçük Amerika” olma hedefine göre kurumlaşmıştır.
Erdoğan rejimi 12 Mart’ta başladı
Eymür’ün anlattıklarındaki devlet, bir bütünlük gösteriyor: 12 Mart’tan günümüze, aslında 50 yıl boyunca devlet, ton farklılığına rağmen hep aynı renktir.
Erdoğan’ın Kenan Evren övgüsü, AKP iktidarının Özal’ın ekonomisini uygulamayı sürdürmesi, Çiller ile Ağar’ın AKP cephesinde konumlanması, Çakıcı’lara AKP-MHP ittifakının parçaları olarak pozisyon verilmesi ve kısacası aynı isimlerin Özal, Çiller ve Erdoğan dönemlerinde el üstünde tutuluyor olması, o 50 yıllık bütünlüğe işaret ediyor.
Erdoğan rejimi Türkiye’ye paraşütle inmedi. 12 Mart’la başlayan, 12 Eylül’le biçimlenen ve 90’larda gelişen rejimin taçlanmasıdır gerçekte: 12 Mart süreci çıktısı olarak TÜSİAD’ın (egemen sınıf) 24 Ocak ve 12 Eylül’le inşa ettiği rejimin direksiyonu, yine TÜSİAD’ın desteğiyle 2002’de Erdoğan’a devredildi (TÜSİAD’ın, Erdoğan’ın direksiyonu fazla kırmasından rahatsızlık duyduğu çıkışı bu gerçeği değiştirmiyor.)
Siyasal İslamcılık Türkiye’nin Atlantik kampına girmesiyle tohumlandı, 12 Mart’ta filizlendi, 12 Eylül’de fidan oldu ve 90’larda ağaca, sonrasında da ormana dönüştü.
Demokrasi, cumhuriyetçilik ve laiklik bu süreç boyunca, sürecin aktörlerinin tümünün büyük-küçük katkısıyla tırpanlandı.
Sistem dışına çıkma sorunu
Seçim tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, meseleye salt “Erdoğan iktidarından kurtulmak” diye bakmanın eksikliğine dikkat çekmek amacıyla bu 50 yılın bütünlüğüne işaret ediyorum.
Türkiye’nin önündeki sorun, sadece Erdoğan iktidarından değil, bir bütün olarak rejim ve düzenden kurtulmaktır; sistem dışına çıkmaktır. Erdoğan’dan kurtulan ama sistemi devam ettiren anlayış, sadece kötü bir restorasyondur ve geleceğin doğru inşası açısından bir çıkmazdır.
Erdoğan iktidarıyla birlikte rejimden ve düzenden “toplam kurtulma” perspektifi, Cumhuriyet’i yeniden devrimci bir programla inşa etmenin öncelikli şartı ve aşamasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Kasım 2021
Seçim Amerikancılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/11/2021
Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Erdoğan’ın üçüncü kez cumhurbaşkanı olabilmesi, ancak Anayasa’nın 116. maddesine göre “seçim yenileme” kararı alınmasıyla mümkün. Yani, seçim yılına giriyoruz, 2022’de seçim var.
Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerindeki hiçbir sorun çözülmediği ve hiçbir sorunun da kısa hatta orta vadede çözümü görülmediği halde, Erdoğan’ın “Biden’la Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz konularında işbirliğimizi güçlendirme kararı aldık” diyebilmesi, seçim süreciyle ilgilidir.
Yani Erdoğan Roma’da aslında “seçim Amerikancılığı” düğmesine bastı.
Ekonomi-politik kıskaç
Erdoğan’ın seçim kazanabilmesi için ekonomiye kaynak bulması lazım. Zira milli gelir düşüyor, milli gelirden kişi başına (seçmene) düşen pay da düşüyor.
Tarımı bitirdikleri, sanayiyi zaafa uğrattıkları ve ülkeyi beton ekonomisine mahkûm ettikleri için çareleri iki kalemdir: Varlık fonu satışları ve dış borç.
Türkiye’yi “borcun borçla çevrildiği” bir ekonomiye dönüştürdüler.
Dış borcun musluklarını elinde tutan New York bankerleri ile Londra tefecilerini ikna etmek ise Washington desteği bulabilmelerine bağlı. ABD desteği de, AKP’nin vereceği “siyasi taviz”e bağlı…
Türkiye’yi içine soktukları ekonomi-politik kıskaç özetle bu ne yazık ki…
Türkiye ile ABD’nin çıkarları çatışıyor
Erdoğan’ın Biden’la Afganistan’da, Suriye’de, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de “işbirliği” yapabilmesi, ancak ve ancak bu dört alanda Türkiye’nin çıkarlarına aykırı taviz vermesiyle mümkündür. Zira bu alanlar Türkiye’nin ABD’yle çıkarlarının örtüştüğü değil, çatıştığı alanlardır. Tek tek incelersek:
Afganistan’da iki inisiyatif var: Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Asya inisiyatifi, Afganistan’dan bölgeye terör ihracının olmaması için istikrarı esas alıyor. ABD ise Afganistan’ın etrafında üs arıyor. Türkiye’nin göç sorunu başta pek çok çıkarı, Asya inisiyatifiyle birlikte hareket etmesini gerektiriyor.
Suriye: ABD’nin temel hedefi, Suriye’nin kuzeyinde bir PYD devleti oluşturmak. Türkiye’nin çıkarı ise Suriye’nin siyasal birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasından geçiyor.
Libya ve Doğu Akdeniz: ABD, Kıbrıs meselesinde de Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelelerinde de Türkiye’ye karşı konumlanmış durumda.
AKP ile Türkiye’nin çıkarları aynı değil
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın ABD’yle işbirliğini güçlendirme kararı aldığını belirttiği alanlarda Türkiye’nin çıkarları ile AKP’nin çıkarları örtüşmüyor. Bu durumda Türkiye ile ABD nasıl işbirliği yapabilecek? İşte meselenin esası burada: AKP iktidarı ile Türkiye’nin çıkarları bir ve aynı şey değil.
Bu dört alandaki çıkar çatışmasına rağmen işbirliği yapabilmek, ancak AKP hükümetinin ABD yararına Türkiye’nin çıkarlarından taviz verebilmesiyle mümkündür.
AKP’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi -Washington PKK/PYD kartından vazgeçmediğine göre- AKP hükümetinin ancak Fırat’ın doğusuna dair bakışında değişiklikle mümkündür. AKP’nin son tahlilde Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” hayali kurması o nedenledir.
AKP’nin Doğu Akdeniz’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi, Kıbrıs ya da Münhasır Ekonomik Bölge konusunda taviz vermesiyle mümkündür.
Papaz elbisesi
Özetle, AKP iktidarı Türkiye’nin çıkarlarından taviz vermediği müddetçe ABD’yle Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de işbirliği yapabilmesi olası değildir.
Kuşkusuz bu alanların tamamında AKP’nin taviz verebilmesi de mümkün değildir. Zira büyük siyasi tavizin bedeli seçim kazandırmaz, seçim sonucundan da ağır olur.
AKP o nedenle iç politikada “başarı” gibi sunulabilecek taviz(ler) verebilir en fazla. Örneğin Suriye’de bulunduğu alanı genişletmek gibi ya da Karadeniz’de Rusya karşıtlığı gibi…
AKP’de anti-emperyalizm görenlerin de, AKP’nin Türkiye’nin eksenini kaydırdığını sananların da anlamadığı gerçek şudur: “İktidar olmak için papaz elbisesi giymeyi kabul eden” bir anlayış, iktidarda kalmak için neler yapmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2021
Ortak mekanizma mutabakatının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/11/2021
Erdoğan’ın ABD bayrağı önünde, Biden’ın Türk bayrağı önünde poz vererek başladığı Roma görüşmesi; özetle “diyalog var, mesaj var, ortak mekanizma mutabakatı bile var ama çözüm yok” şeklinde sonuçlandı.
Hep belirttik: Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında masada büyük sorunlar var. Bu sorunların çözümü Ankara ya da Washington konum değiştirmedikçe mümkün değil. Yani ABD, Türkiye karşıtı hamlelerinden vazgeçmedikçe ya da Türkiye ABD’nin talepleri karşısından büyük tavizler vermedikçe, “çözüm” yok.
Ancak…
Türkiye taviz verdikten sonra ortaya çıkan “çözüm” de, Türkiye’nin çıkarları bakımından çözüm olmayacaktır.
BEYAZ SARAY’IN ‘GÖRÜŞÜLENLER’ LİSTESİ
Görüşmeye ve görüşmeden sonra iki başkentten yapılan açıklamaya gelince…
Beyaz Saray’ın açıklamasına göre;
–Biden, yapıcı ilişkileri sürdürme, işbirliği alanlarını genişletme ve anlaşmazlıkları etkin bir şekilde yönetme arzusunun altını çizdi.
–Biden, Türkiye’nin Afganistan’daki NATO misyonuna yaklaşık yirmi yıldır yaptığı katkılardan dolayı takdirini dile getirdi.
–Biden ve Erdoğan, Suriye’deki siyasi süreci, ihtiyaç sahibi Afganlara insani yardımın ulaştırılmasını, Libya’daki seçimleri, Doğu Akdeniz’deki durumu ve Güney Kafkasya’daki diplomatik çabaları ele aldı.
–Biden, ABD ile Türkiye’nin savunma ortaklığını ve Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak önemini yeniden teyit etti, ancak ABD’nin Türkiye’nin Rus S-400 füze sistemine sahip olması konusundaki endişelerine dikkat çekti.
–Biden, barış ve refah için güçlü demokratik kurumların, insan haklarına saygının ve hukukun üstünlüğünün önemini vurguladı.
Ancak….
ANA KONU F-16
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beyaz Saray’ın açıklamasını yalanlayarak, Biden’la 70 dakikalık görüşmesinde Doğu Akdeniz konusunun gündeme gelmediğini belirtti: “Görüşmede, Doğu Akdeniz gündemimize gelmedi. Gelmediğine göre de Sayın Biden’ın gündeminde değil, benim de gündemimde değil.”
Kuşkusuz ABD’nin AB’yle birlikte Türkiye’yi sıkıştırmaya çalıştığı Doğu Akdeniz konusunun Erdoğan’ın gündeminde olmaması, ülkemiz açısından fazlasıyla sorunlu!
Açıklamalara bakılırsa, 70 dakikalık görüşmede en ağırlıklı yer tutan konu, F-16 konusuydu. Ancak Erdoğan’ın, F-35’ler yerine F-16 alınması ya da mevcutların modernizasyonu konusunda Biden’dan “olumlu yaklaşım gördüğünü” belirtmesi, öncelikle Amerikan Kongresinin gerçekleriyle örtüşmüyor.
Ama daha önemlisi de şudur: ABD Kongresinin F-16 talebini kabul etmesi durumunda, Türkiye parasının karşılığını alt nesil uçakla tahsil etmiş olacak ki, bu da sonuç bakımından Türkiye’nin çıkarlarına uygun bir durum değildir.
ROMA MUTABAKATI
Erdoğan ile Biden’ın 70 dakikalık görüşmesinde neyin ele alınıp neyin ele alınmadığının aslında pek bir önemi yok. Zira ele alınan konularda bir çözüm yok, ilerleme olasılığı da yok.
Nitekim, AKP medyasının “Roma mutabakatı” diye sevindiği tek konu, tarafların üzerinde anlaştığı “ortak mekanizma” konusudur ki, bu da bize göre Türkiye açısından çok sorunlu bir konudur. Şöyle ki:
Cumhurbaşkanlığının açıklamasına göre “İki lider Türkiye-ABD ilişkilerini daha güçlendirmek ve geliştirmek için müşterek irade beyanında bulundu ve bu doğrultuda ortak bir mekanizma kurulması konusunda mutabık kaldı.”
NATO üyeleri olan Türkiye ile ABD’nin “ilişkileri geliştirmek” için bir “ortak mekanizmaya” ihtiyaç duyuyor olması, aslında Türk-Amerikan ilişkilerinin gerilediği seviyeyi göstermektedir. Ortak mekanizmanın Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlara çözüm bulmak bakımından pratikte bir anlamı da yoktur.
Ortak mekanizmanın tek hedefi vardır: Türk-Amerikan ilişkilerinde masanın devrilmesini önlemek. Ankara ve Washington, aslında bu ortak mekanizmayla, iki ülkeyi son büyükelçiler krizindekine benzer sorunlardan korumakta mutabakata varmıştır. Şöyle ki, bu mekanizmayla, sorunlara dair çıkışlar, liderlerden önce heyetler arasında yumuşatılmış olacak. Roma mutabakatı dedikleri, işte budur.
Sonuç olarak Erdoğan ve Biden, bırakın Türk-Amerikan ilişkilerindeki tek bir sorunu bile çözmeyi, 70 dakikada görüşüldüğü belirtilen konular listesinde bile mutabık değildirler. Mutabakata vardıkları tek konu olan “ortak mekanizma” ise büyükelçiler krizi gibi sorunları liderler öncesinde “heyetler arasında” soğutma mutabakatıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Kasım 2021