Archive for category Politika Yazıları
Neo-Abdülhamitçilik: Rusya’dan S-400, Rusya’ya karşı SİHA
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/11/2021
“İstediğim ülkeden silah alır, istediğim ülkeye silah satarım” diyebilmek, elbette her egemen devletin hakkıdır. Ancak bu ilkeyi uygulayabilmek için, dış politikada bütünlüklü bir stratejiye sahip olmanız ve taktik hamlelerinizi o stratejiye uygun olarak yapmalısınız. Stratejiniz yanlış olduktan sonra, taktik hamleleriniz doğru olsa bile, bir işe yaramaz zira…
AKP tipi dengecilik
AKP iktidarı Rusya’dan S-400 almayı nasıl gerekçelendiriyor? İçeriye, daha çok “egemen devletim, istediğim silahı alırım” diyor, haklı.
Ya dışarıya? ABD’ye de “Sen bana Patriot satmadığın için Rusya’dan S-400 almak ‘zorunda’ kaldım” diyor, zayıf argüman, net olmayan tavır, ikircikli tutum.
Peki Ukrayna’ya SİHA satışı?
Rusya’ya şu mesajı veriyor: “Nasıl bir NATO ülkesi olarak senden S-400 alıyorsam, Ukrayna’ya da SİHA satabilirim.”
ABD’ye de şu mesajı veriyor: “Tamam, Rusya’dan S-400 aldım ama senin Rusya’ya karşı cephe ilan ettiğin Ukrayna’ya da silah satıyorum.”
Moskova’nın ‘diplomatik’ tepkisi
Bu AKP’nin dış politikadaki Neo-Abdülhamitçiliğinin silaha yansıma biçimidir özetle. “Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine alan açan, bu işbirliğini ABD’yle pazarlığında kullanan, iki büyük gücü de AB’yle dengelemeye çalışan” Neo-Abdülhamitçilik, Rusya’dan S-400 alarak ABD’yle ters düşmeyi, ABD’nin Rusya karşıtı cephesi Ukrayna’ya silah satarak dengelemeye çalışıyor. Ancak sonuçta her iki tarafla da ters düşmüş oluyor.
Moskova, Ukrayna’nın Donbass’ta Rusya yanlılarına karşı SİHA kullanmasına tepkili. Kremlin sözcüsü Peskov, Rusya’nın Astana ortağı Türkiye’ye karşı oldukça diplomatik bir dil kullandı: “Türkiye ile gerçekten iyi ilişkilerimiz var ancak mevcut durumda, Ukrayna ordusuna bu tür silahların sağlanmasının, temas hattında, durumu potansiyel olarak istikrarsızlaştırabileceğinden endişe duyuyoruz.”
Çavuşoğlu’nun savunması
AKP iktidarının Moskova tepkisine karşı “savunması” ise Neo-Abdülhamitçiliğin bir kez daha “çok taraflılık” değil, “çok tarafa taviz” anlamına geldiğini ortaya koydu.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun savunması şöyle: “Bir ülke, bizden, başka bir ülkeden almışsa o silah daha fazla Türk ya da Rus ya da Ukrayna silahı olarak anılamaz. Bir devlet bizden bunu satın alıyorsa, o daha fazla Türk ürünü değildir. Belki Türkiye’de üretilmiş olabilir ama Ukrayna’ya ait. Türkiye bununla suçlanamaz.”
Çavuşoğlu’nun savunmasının devamı daha da vahim: “Bazen terörle mücadelemiz sırasında farklı ülkelerden farklı silahlarla karşılaşıyoruz, Rusya da dahil olmak üzere. Biz asla Rusya’yı suçlamıyoruz. Ukrayna da bizim adımızı kullanmayı bırakmalı.”
Üstelik iki kere vahim: Hadi Ukrayna’ya “bizim adımızı kullanmayın” demelerini geçtik, ancak “bir ülke terör örgütüne silah sattıktan sonra artık o silah o ülkeyle anılmaz, terör örgütünündür” şeklindeki savunma, Türkiye’nin 40 yıllık argümanını zayıflatmıştır.
Bu savunmayı yapan AKP iktidarı, örneğin PKK’nin elindeki silahlar nedeniyle NATO müttefiki ABD’yi nasıl suçlayabilecek artık? PKK’nin elindeki ABD silahları artık ABD’nin değil, PKK’nin mi denilecek yani!
Bütünlüklü strateji ihtiyacı
Sonuç? AKP Rusya’dan aldığı S-400’ü ABD’nin tepkisi nedeniyle hâlâ çalıştıramıyor, Rusya’nın tepkisi nedeniyle de Ukrayna’ya sattığı silahı savunamıyor, müşterisine “benim adımı kullanma” diyor!
Çünkü ortada bütünlüklü bir strateji yok. Oysa Türkiye bölge ve Asya ülkeleriyle işbirliği yapacaksa, bunun gereğini yapmalı. ABD’nin Rusya karşıtı planlarında olmak, ABD’nin Rusya’ya karşı açtığı Ukrayna cephesine destek vermek, ABD’nin Karadeniz odaklı Rusya karşı master planını onaylamak, Türkiye’nin çıkarına değildir. Tersine, ABD’nin bu hamleleri, Karadeniz bağlamında Türkiye’nin çıkarlarını da hedef almaktadır.
Not 1: AKP iktidarının BM’de ABD-Fransa ikilisinin öncülük ettiği Çin karşıtı çağrıya destek vermesi, Çin’in Suriye’deki TSK varlığına tepki açıklamasını getirdi. Ankara’nın bundan da çıkarması gereken dersler var.
Not 2: Erdoğan’ın ABD bayrağı önünde, Biden’ın Türk bayrağı önünde poz vererek başladığı Roma görüşmesi; özetle “diyalog var, mesaj var ama çözüm yok” şeklinde sonuçlandı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Kasım 2021
Hür nesil mi, kindar nesil mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/10/2021
Her devrimci ve karşıdevrimci hareket kendi programını uygulayabilecek “yeni insan” yetiştirmek ister. Somutlarsak:
Kemalist Devrim, kendi programı için “hür nesiller” yetiştirmek ister. Tevfik Fikret’in dizesinden hareketle Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretmenlere işaret ettiği hedeftir bu: “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister.”
Cumhuriyet’i 100 yıllık parantez olarak gören karşıdevrim ise kendi programını uygulayacak “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek ister. Erdoğan’ın yetiştirmek istediği o gençlik, Necip Fazıl’a verdiği referansla şöyle bir gençliktir: “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”
Köy Enstitüsü mü, İmam hatip mi?
Nesil yetiştirmek, kuşkusuz öncelikle bir eğitim-öğretim işidir. Mustafa Kemal bu nedenle, “hür nesil” yetiştirme görevini doğrudan öğretmenlere, Cumhuriyet’in öğretmenlerine vermiştir.
O nedenle “öğrenimin birliği” devrimi, Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden biridir. “Siyah önlük”, her şeyden önce yetiştirilmek istenen hür nesillerin eşitliğinin sembolüdür. “Milletin efendisi” ilan edilen köylünün “Köy Enstitüleri” ile kalkındırılması, o köylüye daha verimli ziraat teknikleri anlatılırken, keman çalmasını da sağlamak, “hür nesil” hedefinin gereğidir.
Karşıdevrim işte bu nedenle “siyah önlük”e karşıdır; “tek tip insan sembolü” diyerek kaldırmış, ikili öğretimle “dindar ve kindar nesil” hedefi için eğitimi İmam Hatipleştirmiştir.
Laiklik ve bilimsel eğitim
Peki “hür/özgür nesil” nasıl yetiştirilecektir? “Fikir, vicdan ve irfan” nasıl özgürleşecektir?
Elbette bilimsel eğitimle. Bu da doğmalardan kurtulmakla mümkündür.
Laiklik, işte bu noktada da Cumhuriyet Devriminin esasıdır. Şöyle ki:
Laiklik, egemenliğin kaynağının yer mi, gök mü olduğu konusundan hareketle Cumhuriyetçiliğin yapıtaşıdır.
Laiklik, kökündeki “halka ilişkin” anlamıyla halkçılığın ve demokrasinin yapıtaşıdır.
Laiklik, din ve dünya/devlet/toplum işlerinin ayrılması bakımından ve din-mezhep farklılıklarını esas olmaktan çıkarması nedeniyle, ulusçuluğun/milliyetçiliğin de yapıtaşıdır.
Ve laiklik aynı zamanda, aklı doğmalardan özgürleştirme perspektifi nedeniyle, bilimsel eğitimin de yapıtaşıdır.
Atatürk’ün mirası
Atatürk, “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir” ve “Ben manevi miras olarak hiçbir değişmeyen söz, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır” diyerek, “hür nesil” için gereken kılavuza işaret etmiş ve bağımsızlık ile cumhuriyeti savunmayı da o “hür nesil” olacak gençliğe görev olarak bırakmıştır.
Atatürk için yeni neslin “hür/özgür” olması neden önemlidir peki? Onu da şu sözüyle açıklamıştır: “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”
Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet
Kısacası, bugünün Türkiye’sinde süren siyasi mücadele, sadece bugünün güncel sorunlarının çözümünün mücadelesi değildir, ondan daha önemlisi yarının tasarlanmasının mücadelesidir.
Torunlarımızın hür mü olacağının yoksa kindar mı olacağının mücadelesidir.
O nedenle “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” diyoruz…
O nedenle “yaşasın devrimci cumhuriyet” diyoruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ekim 2021
Burjuvazinin Cumhuriyet’e ihaneti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/10/2021
Cumhuriyetimizin bugünkü durumuna dair yapılacak hemen her kapsamlı çözümleme, aynı sonuca çıkar: Türk burjuvazisi devrimine sahip çıkmadı, Cumhuriyet’e ihanet etti.
Kuşkusuz Türk Devrimine, benzerleri gibi doğrudan burjuvazi liderlik etmedi. Türkiye’nin şartları, sosyoekonomik karakteri vb. nedenlerle, Türk Devrimine ağırlıklı olarak askerlerin yer aldığı aydın ve küçük burjuva kesimler önderlik etti.
Çünkü “büyük burjuvazi” yoktu, Osmanlı’nın büyük burjuvazisi Batı ile iş yapan komprador burjuvaziydi. Orta ölçekli burjuvazinin de Kurtuluş Savaşı’nda nasıl roller aldığı, Kuvayı Milliye ve Müdafai Hukuk örgütlenmeleri sırasında görüldü. O döneme dair hatıratta hep dikkat çekicidir: Şehrin ekonomik bakımından ileri gelenleri yani zenginleri, genelde işgale karşı direnme hazırlıklarında ayak sürümüşlerdir. (Kuşkusuz istisnaları, tarihe geçenleri vardır.)
Menderes’in burjuvazi oluşturma programı
Türk Devrimi, devrimden sonra, ağırlıklı olarak da “devletçilik” ilkesinin yara almaya başladığı 1940’lardan sonra “büyük burjuvazisini” oluşturmaya soyundu.
O sürecin, birbirini bütünleyen iki kritik virajı var:
Biri devrimi halkçılık yönünde ilerletme hamlelerine karşı, büyük arazi sahiplerinin “toprak reformuna” karşı çıkarak CHP’den ayrılıp DP’yi kurmasıydı.
Diğeri de, Türkiye’yi yönetenlerin, kuruluştaki bağımsızlıkçılık ilkesini bir kenara koyarak, ülkeyi Atlantik kampına sokmasıydı.
Bu iki sürecin birbirini bütünleyen yanı şuydu: Atlantik süreci, “Türkiye’yi küçük Amerika” yapma süreciydi. Mendereslerin sloganı “her mahallede bir milyoner” yaratmaktı. (Kökünü Mendereslere götüren Erdoğanlar o hedefe ulaştı: Milyonerler, milyarderler çoğaldı ama fakir daha da fakirleşti. 70 yılda zengin yaratıp, zenginle fakir arasındaki makası sürekli açtılar.)
TÜSİAD’ın 12 Mart ve 12 Eylül rolü
1950’lerle birlikte DP iktidarı altında palazlanan burjuvazi, ABD’nin antikomünist programına eklemlenerek adım adım Türk Devrimini dondurdu. Dahası ilerleyen yıllarda ABD’nin programına uygun olarak sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü açtı.
27 Mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlükler ortamı, ortaya çıkan sendikalar ve işçi sınıfının önem kazanmaya başlayan gücü, Türk burjuvazisini ürküttü. İstanbul sermayesinin TÜSİAD olarak ortaya çıkması, işte o sürecin, 12 Mart’ın içindedir. Ve o TÜSİAD, 12 Eylül’e giderken gazete ilanlarıyla hükümet darbesine soyundu. Türkiye’yi büyük burjuvazinin talebiyle ABD’nin serbest piyasasına eklemlemenin programı olan 24 Ocak 1980 kararlarının alınması da, o kararları uygulayabilmek için 12 Eylül 1980 darbesinin yapılması da, 12 Eylül’ün Özal yönetimiyle büyük burjuvazinin iyice palazlanması da, yine büyük burjuvazinin ihtiyacı olarak toplumun dincileştirilmesi de, hep bir ve aynı süreçtir.
Bitmedi…
TÜSİAD-AKP ortaklığı
Türkiye’yi AB kapılarına bağlama, ABD’nin BOP’una uygun iktidar oluşturma süreçleri de büyük burjuvazinin mimarlığındadır. 2001’de kurulan AKP’yi bir yılda iktidar yapan süreçte TÜSİAD’ın rolü o kadar büyüktür ki, sadece büyük sermayenin o dönemki gazetelerine bakarak bile bunu görürsünüz. Nitekim TÜSİAD üyeleri, AKP döneminde en büyük kârlılık dönemlerine eriştiklerini, sürekli dile getirdiler.
Kısacası Türk burjuvazisi, 70 yılda sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü aça aça Türkiye’yi bugüne getirdi. O nedenle şimdi TÜSİAD’ın kalkıp demokrasi ve laiklik konusunda endişe açıklamasının zerre önemi yoktur. Menderes, Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan zincirindeki çelik halkaların her biri, tek tek büyük burjuva holdinglerdir, şirketlerdir, gruplardır…
TÜSİAD’ın asıl endişesi demokrasi ve laiklik değil, AKP’nin “parti devleti” özelliği öne çıktıkça ihalelerin ve sermaye transferlerinin “tek yönlü” işlemeye başlamasıdır.
Devrimci Cumhuriyet
Kısacası, Türkiye’nin bugününde Türk burjuvazisinin ihaneti kritik önemdedir. Laikliğin budandığı, Cumhuriyet’in kazanımlarının pek çoğunun tasfiye edildiği, rejimin dönüştürüldüğü, hukukun ayaklar altına alındığı bir süreçte, Türkiye’nin tüm ilerici kesimlerinin temel hedefi artık “Devrimci Cumhuriyet” olmalıdır.
Cumhuriyet’in 98. yılına girerken çıkarılacak asıl ders şudur: Devrimcilik, Atatürk’ün altı oku içinde en önemlisidir. O ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. Artık korunacak bir Cumhuriyet’imiz yok, yeniden devrimci programla inşa edilecek bir Cumhuriyet ihtiyacımız var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ekim 2021
Karadeniz-Suriye hattında NATO’culuk
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/10/2021
Karadeniz’le arasında bir deniz ve bir okyanus ile bir kıta bulunan ABD, Karadeniz’i ulusal çıkarı ilan etti!
NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” dedi (20.10.2021).
Eski CENTCOM Komutanı ve eski ABD Genelkurmay Başkanı Yardımcısı olan Austin, Romanya-Mihail Kogalniceanu hava üssü ile Yunanistan-Dedeağaç’taki askeri yığınağın, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” belirtti.
ABD’NİN RUSYA VE İRAN’I ÇEVRELEME HEDEFİ
Bir başka asker, ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges da Austin’le aynı fikirde. “Stratejik düşünmek gerektiğini” söyleyen Hodges, “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” dedi (25.10.2021).
Biden hükümetinin Karadeniz hamlelerini yeterli bulmayan Ben Hodges şunları öneriyor:
– Rusya’ya diplomatik baskı artırılmalı.
– Bölge ülkelerine yapılan ekonomik yatırımlar artırılmalı.
– Ukrayna ve Türkiye ile ilişkiler nitelikli şekilde iyileştirilmeli.
AUSTIN-AKAR GÖRÜŞMESİ
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Karadeniz turunun ardından katıldığı NATO Savunma Bakanları toplantısı sırasında, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la bir görüşme yaptı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre, “görüşmede, Roma’da gerçekleştirilecek G20 Liderler Zirvesi öncesinde olumlu gündem oluşturulması için ayrıntılı bir görüşme yapılmasının gerekliliği ele alındı.” (AA, 21.10.2021).
İlginçtir, Austin’in NATO temaslarını değerlendiren ve ABD-Türkiye-NATO üçgeni içinde ilişkileri analiz eden ABD’nin ünlü Foreign Policy dergisi ise Akar’ı “anlaşması en rahat Türk yetkili” ilan ediyordu.
Austin ile Akar, Biden ve Erdoğan için “olumlu gündem” oluşturabildi mi, bilmiyoruz ancak AKP’nin bu süreçteki NATO faaliyetleri, Washington’u fazlasıyla memnun etti.
NATO’NUN KARADENİZ’E ODAKLANAN RUSYA KARŞITI PLANI
Sondan başlarsak, NATO Savunma Bakanları, “Karadeniz’e odaklanan Rusya karşıtı master planı” onayladı (21.10.2021).
Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirecek plana Hulusi Akar’ın itirazı yok!
Neden olsun ki!
Öncesinde de NATO Parlamenterler Meclisi’nde görevli AKP’liler NATO’yu Rusya’ya karşı Suriye’ye çağırıyorlardı!
NATO Parlamenterler Meclisi Türk Grubu Başkanı ve AKP Rize Milletvekili Osman Aşkın Bak, 11 Ekim 2021’de yapılan NATO Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, İdlib’deki Rusya ve Suriye saldırılarının durdurulması için NATO’dan destek talep etti! (Cumhuriyet, 19.10.2021).
Neyse ki NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Bak’ın talebini reddetti: “Bazı NATO müttefiklerinin Suriye’de sahada varlıkları bulunuyor, fakat NATO’nun sahada bir varlığı yok. Suriye’de sahada bir NATO misyonu ya da NATO varlığı olmamalıdır.”
Bitmedi…
NATO Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyesi ve AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız’ın hazırladığı ve 11 Ekim 2021’de Lizbon’daki Genel Kurul’da oybirliğiyle kabul edilen rapor var bir de…
AKP raporunda açık açık şöyle deniyor: “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor.”
KARADENİZ KARADENİZLİLERİNDİR
10 Batı büyükelçisiyle “istenmeyen kişi” krizi sürecinde bunlar yaşandı işte…
Oysa ABD’nin Karadeniz’i ulusal çıkar ilan etmesi de, NATO’nun Rusya’ya karşı Karadeniz’e odaklanma kararı alması da Türkiye’nin ulusal çıkarına aykırıdır.
Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirmek, bir tek Atlantik’in işine yaramaktadır.
Türkiye’nin ulusal çıkarı, Karadeniz’in Karadeniz ülkelerine ait olmasından geçmektedir. ABD’nin Montrö Sözleşmesini zayıflatarak Karadeniz’e sınırsızca girmek istemesi ile Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO üyesi yaparak Karadeniz’i adeta bir NATO gölüne çevirmek istemesi, Türkiye’nin çıkarına değil, tersine Türkiye’nin zararınadır.
AKP’li Hulusi Akar, Osman Aşkın Bak ve Ahmet Yıldız’ın NATO’daki faaliyetleri, AKP iktidarının resmi politikasıdır ve Ankara’yı önümüzdeki dönemde büyük sıkıntılara sokma potansiyeli taşımaktadır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ekim 2021
İşine gelirse persona grata, işine gelmezse persona non grata
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/10/2021
10 Batı ülkesi büyükelçisinin, üstelik birlikte, Türkiye’nin içişlerine müdahale olarak yorumlanabilecek bir girişimde bulunması elbette kabul edilemez.
Ancak meselenin iki boyutunu dikkate almadan, üçüncü boyutunu çözümleyemeyiz. O iki boyuttan birisi, Batı büyükelçilerinin/yöneticilerinin bundan önceki benzer girişimlerine karşı ne yapıldığı, diğeri de Batı büyükelçilerinin hangi konulara müdahil olduğudur.
Trump ve Merkel’in Türk yargısına müdahaleleri
Batı büyükelçilerinin Türkiye’nin içişlerine müdahale etmesi ne ki! AKP iktidarı, gündüz havai fişek atarak kutladığı AB aday üyeliği ile zaten Avrupa başkentlerine içişlerine müdahale hakkı vermişti. Nitekim o aday üyeliğin şartları ve talimatları olarak geride kalan yıllar içinde pek çok yasa yaptılar.
Ekonomiden yargının ve eğitimin düzenlenmesine kadar hemen her alanda, AB’nin istediği işleri yaptılar. 20 yılın özetidir; Brüksel’de alınan kararları, Ankara’da uyguladılar.
Öte yandan, ABD ve Almanya liderleri Türk yargısına açık müdahale etmedi mi peki? “Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsınız” diye Türk kamuoyuna propaganda yapan Erdoğan’ın Trump’ın talebiyle Rahip Brunson’u, Merkel’in talebiyle Deniz Yücel’i serbest bırakması, yargıya müdahale değil mi?
Ne demişti ABD Başkanı Trump Beyaz Saray’da ağırladığı Rahip Brunson’a: “Uzun süre orada kalacaktın ve son derece masum biriydin. Erdoğan, birkaç kez görüştükten sonra, en nihayetinde serbest bırakılmanı kabul etti.”
“Bağımsız” yargımız için bundan daha ağır bir laf olabilir mi?
AK-diplomasinin istenen ve istenmeyen adamları
Gelelim ikinci boyuta; AB Büyükelçilerinin hangi konularda nasıl tutum aldıklarına…
Sondan başlarsak, Osman Kavala için ayağa kalkan AB Büyükelçileri, 103 Amiral’in gözaltına alınmasına ya da 80 yaşındaki generallerin 28 Şubat kumpas davasında hapse atılmasına hiç değinmediler örneğin.
Batı büyükelçilerinin ve yöneticilerinin FETÖ kumpaslarında AKP’ye tam destek açıklamaları arşivlerde ama…
O kumpaslara destek açıklayan Batı, Türk yargısına müdahale etmiyor muydu peki?
Ya da AB büyükelçileri ve AB yetkilileri AKP’nin önünü açmak üzere yaptıkları siyasal açıklamalarla Türkiye’nin içişlerine müdahale etmiş olmuyor muydu daha düne kadar?
Kısacası, Batılı büyükelçinin AKP’yi desteklemesinin sorun olmaması ama AKP’nin işine gelmeyen açıklama yapınca “istenmeyen adam” ilan edilmesi, kamuoyunu ikna edebilir bir durum değildir.
Dolarizasyonun örtüsü
Erdoğan’ın 10 büyükelçiyi “istenmeyen adam” ilan etmesi için Dışişleri’ne talimat verdiğini söylemesi, kuşkusuz girdiği “dolarizasyon” yolunun sancılarını örtmek için. Ancak başarısızlıkları, dış güçlerle kavgaya bağlayabilmenin alıcısı gün geçtikçe azalıyor.
AKP’nin Batı’yla “kavga ettiği” bugünlerde Batı’yla işbirliği yaptığı şu iki konu bile esasa işaret ediyor:
1) AKP iktidarı, ABD-Fransa öncülüğünde BM’de hazırlanan ve Uygur sorunu konusunda Çin’i baskılamak için yapılan 43 devletin ortak çağrısına katıldı.
2) AKP milletvekilleri, NATO-PA için hazırladığı raporda “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor” dedi. AKP iktidarı, NATO’nun Karadeniz’e odaklanan Rusya karşıtı master planını onayladı.
Roma’ya kadar zaman kazanma
Peki ne olacak? Erdoğan’ın geri adım atmayarak Dışişleri’ne kararı uygulatması da, geri adım atıp dün söylediğinin bugün tersini söylemesi de olası. Zira böyle onlarca örnek var.
Bir olasılık da Dışişleri’ne verilen talimatın, resmi bir evrak olarak Büyükelçiliklere geç ulaştırılması hatta ulaştırılmamasıyla Roma’ya kadar zaman kazanılmasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ekim 2021
Seçim tezkeresi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/10/2021
Suriye (ve Irak) tezkeresi Meclis’te. 2014 yılında çıkarılan ve her yıl uzatılan tezkere, Suriye politikasında hiçbir değişiklik yapılmadan, yine uzatılmak isteniyor.
Ancak bu yılki tezkere uzatma konusu, öncekilere göre oldukça kritik önemde. Neden mi? İnceleyelim:
AKP tezkeresinin hedefleri
Tezkereyi uzatmak istemenin “teknik bakımdan” birinci nedeni, Suriye’deki Türk askeri varlığına “iç hukuk” açısından yasallık kazandırmaktır. AKP hükümeti ikinci olarak da tezkereyi olası operasyon(lar) için elinde tutmak istemektedir.
Peki tezkerenin siyasi ve askeri hedefleri nedir?
1) Cumhurbaşkanı imzasıyla TBMM Başkanlığına gönderilen tezkerenin gerekçesinde, hedefin PKK/YPG ve IŞİD terörüyle mücadele olduğu belirtiliyor.
2) Tezkere gerekçesinde resmi olarak yazılmasa da, iktidarın açıklamalarından biliyoruz ki, Ankara’nın “Esad karşıtlığı” sürüyor.
3) Yine tezkere gerekçesinde yazılmasa da, Ankara’ya bağlı kaymakam atamaktan fakülte açmaya kadar genişleyen sahadaki uygulamalara bakılırsa, hükümetin hedefi kendi denetiminde bir “ÖSO nüfuz bölgesi” oluşturmak.
Sorunu Suriye ordusuna çözdürmek
Türkiye’nin PKK/YPG ve IŞİD terörüne karşı mücadele etmesi, elbette hakkı. Bu örgütlerden Türkiye’ye yönelik saldırıları önleyici tedbirler almak, zaten hükümetin görevi.
Nitekim Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarının “ilk” amacı da buydu. Her üç harekât sürecinde de belirtmiştik: Bu harekatları Şam yönetimiyle anlaşarak yapmanın sayısız yararı var. Bir kere sorunu Türk askeri yerine Suriye ordusuna çözdürmüş olursunuz. Dolayısıyla sorunun ekonomik ve askeri maliyeti azalır.
Şam yönetiminin ve Suriye ordusunun topraklarının tamamında egemen olması, Türkiye’nin de çıkarınadır. Zira Suriye’yle varılan 1998 Adana mutabakatı sonrası terör baskılanmış ve Suriye’de iç savaş başlatılan 2011’e kadar Ankara’nın bu konuda bir sorunu olmamıştı.
Sonraki süreçte de hep vurguladık: Olması gereken, Türk askerinin, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının önünü açmasıdır. Kuşkusuz bu siyasi kararla mümkündür.
Ancak AKP iktidarı, yanlış Suriye politikasında ısrarcı.
ÖSO özerk bölgesi
Peki Erdoğan, Esad’ın devrilmeyeceği bu kadar görülmüşken ve Arap dünyası ile kimi Batılı ülkeler bile Suriye’yle normalleşmeye başlamışken, neden Esad karşıtlığını sürdürüyor?
AKP, Esad’ı deviremeyeceğini artık görüyor. Ancak, Esad’ın ortakları Rusya ve İran’la işbirliği yapmasına rağmen, Esad karşıtlığını sürdürüyor. Çünkü, ABD destekli PYD bölgesi karşılığında, kendisi de Suriye’den pay almak istiyor!
Türk askerinin bulunduğu bölgeler, daha şimdiden -TL dolaşımı da dikkate alınırsa- zaten bir “ÖSO özerk bölgesi” gibi davranıyor.
Bu AKP’nin hayal de olsa 20 yıllık politikasıdır: Davutoğlu’nun ifadesiyle “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” hedefi… Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişleteceklerdi. Kürt Açılımı da bunun içindi. Lozan’a hezimet demelerine rağmen Misakı Millicilik yapmaları da bu nedenleydi. “Kerkük 82., Halep 83. İl” diye manşet atmaları bundandı.
Tezkereyi Türkiye’de kullanmak
Bu “hayal” olan hedefe ulaşabilmek, Suriye’yi birleştiren Esad yönetimini yıkabilmeye bağlaydı, yıkamadılar. Ancak AKP iktidarı, Neo-Abdülhamitçi siyasetiyle, Suriye’de ikili bir politikayla, günün sonunda şartlar oluşursa “ÖSO özerk bölgesi” hedefini elde tutabilmeye çalışıyor. İşte tezkere bunun için…
Ama bir de şu boyutu var: Bugüne kadar birer yıllık uzatılan tezkere bu kez iki yıllığına uzatılmak isteniyor? Neden bu değişiklik?
Çünkü, en kritik seçime girecek olan AKP, bu süreçte elinde tezkere tutarak iç politikayı da lehine etkilemek istiyor.
Sonuç olarak AKP iktidarı, önceki tezkerelerden farklı olarak, bu kez “iki yıllık” bir “seçim tezkeresi” çıkarmak istiyor; yani tezkereyi sadece Suriye’de değil, Türkiye’de de kullanmak istiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2021
Erdoğan’ın Roma hazırlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/10/2021
AKP’nin ABD’yle pazarlığında iki çok önemli gelişme yaşandı. Birbirini tamamlayan bu iki konu, aynı zamanda Erdoğan’ın Roma hazırlığı anlamına geliyor; Erdoğan’ın Roma’da Biden’la yapacağı çok önemsediği görüşmeye zemin oluşturuyor.
Avrasya’da koçbaşı olma önerisi
İlk konu, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın makalesiydi.
“Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makalede Mercan’ın Washington yönetimine verdiği mesaj şuydu:
“Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak. Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var. Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu. Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır” (Defense One, 17.10.2021).
Kısacası Büyükelçi, Biden yönetimine, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor!
Unutmadan: Murat Mercan, doğrudan AKP’nin büyükelçisidir; AKP kurucusu olarak Erdoğan’ın ABD yönetimiyle ilişkilerini kuran ve düzenleyen ekiptendir.
Rusya’ya karşı Karadeniz’de caydırıcılık!
İkinci konu, AKP’nin NATO Parlamenter Meclisi’nde kabul edilen raporu.
NATO Parlamenter Meclisi (NATO-PA) Türk Grubu üyesi ve AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız’ın hazırladığı ve Lizbon’daki NATO-PA Genel Kurulu’nda oybirliği ile kabul edilen “Değişen Stratejik Ortamda Transatlantik Bağlantı ve Külfet Paylaşımı” başlıklı rapor, Biden yönetimi övgüsüyle başlıyor!
Biden’ın başkanlığa gelmesinin ardından “küresel liderliği yeniden ele alma stratejisi kapsamında NATO’ya ve üyelere güvence vermek için kararlı adımlar attığı” belirtilen raporda Türkiye’nin, ABD’yle ilişkilerini yeniden konumlandırmaya açık olduğu belirtiliyor.
Peki nasıl? AKP’nin NATO-PA raporunda bunun yanıtı aynen şu sözlerle veriliyor: “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor” (Cumhuriyet, Hüseyin Hayatsever, 19.10.2021).
ABD’nin Karadeniz planı
Peki AKP Karadeniz’de Rusya’ya karşı nasıl caydırıcılık sağlıyor?
Aslında onun yanıtını da Kiev’i ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin veriyor: “Rusya’nın eylemlerine karşı durmak için Karadeniz bölgesel ortaklığını güçlendirmenin yollarını Ukrayna askeri yetkilileriyle görüştük” (19.10.2021).
Yani, AKP’nin Ukrayna’yla silah ve savunma işbirliğinden Kırım politikasına uzanan politikaları, özetle “Karadeniz havzasında”, Rusya’ya karşı caydırıcılık amacı taşıyor.
Peki bu Türkiye’nin ulusal çıkarına mı? Değil elbette. Türkiye’nin ulusal çıkarı, Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konu olarak kalabilmesinde. ABD ise Türkiye, Bulgaristan ve Romanya dışında Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yaparak Rusya’yı yalnızlaştırmayı ve Karadeniz’i bir NATO gölü haline getirmeyi hedefliyor.
Yani aslında Türkiye ile ABD’nin pek çok konuda olduğu gibi Karadeniz’de de çıkarları çatışıyor.
Çok taraflılık değil, Neo-Abdülhamitçilik
AKP iktidarı bir yandan Rusya’yla bölgede işbirliği yapıyor ama bir yandan da ABD’yle “Rusya’ya karşı caydırıcılığı” üzerinden pazarlık yapıyor. Bunu da “çok taraflılık” diye pazarlıyor.
Bunun “çok taraflılık” olmadığını, “çok tarafa tavizle” sonuçlanan Neo-Abdülhamitçilik olduğunu bu köşede çok tartıştık.
Bu dış politika yapma biçiminin Türkiye’ye hem ekonomi hem de siyasi faturası var. AKP’nin iktidarını sürdürebilmek için “borcu borçla çevirme ekonomisine” musluk bulma ihtiyacı, siyasi faturayı daha da ağırlaştırabilme riski taşıyor ne yazık ki…
Önümüzdeki seçim, Türkiye siyasi tarihi açısından olağanüstü önemli görülüyor ancak seçime kadar geçecek 1-1,5 yılın da, Türkiye için her bakımdan kritik önemde olduğunun altını çizelim.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2021
Büyükelçinin ABD’ye uzlaşma mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/10/2021
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, aynı zamanda AKP’nin kurucusu. Dahası, AKP’nin kuruluş sürecinde Erdoğan’ın ABD ilişkilerini düzenleyen isimlerin başında geliyor.
Erdoğan, Mercan’ı, ABD’yle ilişkilerin en sıkıntılı olduğu bir dönemde, Washington’a büyükelçi olarak gönderdi.
Amaç açık: AKP ile ABD’nin ilişkilerini restore etmek…
ABD ADINA AVRASYA’DA KOÇBAŞI OLMA TEKLİFİ
Murat Mercan da, işte bu amaçla, ABD’nin savunma ve ulusal güvenlik analizlerinin yer aldığı “Defense One” için bir makale yazdı.
“Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makale özetle AKP’nin ABD’ye “uzlaşalım ve anlaşalım” diyerek el uzatması anlamına geliyor.
AKP’li büyükelçi Murat Mercan’ın Erdoğan adına Biden yönetimine verdiği mesajlar şunlar:
– Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak.
– Türkiye ve ABD bu nedenle aralarındaki kademeli yakınlaşma alanlarını araştırmalı.
– Türkiye yetenekli, istekli ve güvenilir bir NATO müttefikidir.
– Türk ordusu, Libya ve Suriye’de yeteneğini gösterdi.
– Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var.
– Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu.
– Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır.
Tek kelimeyle Türkiye adına “vahim” mesajlar…
Türkiye’nin, daha doğrusu AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, ABD’ye, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor.
TÜRK-AMERİKAN SORUNLAR LİSTESİ NE DURUMDA?
Peki Türkiye ABD adına Avrasya’da nasıl koçbaşı olabilecek?
Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar çözüldü de bizim mi haberimiz yok?
– ABD teröre destek vermeyi mi kesti?
– ABD FETÖ’cüleri korumayı mı bıraktı?
– ABD Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtlığından mı vazgeçti?
– ABD Kıbrıs’ta Türk tezlerini mi destekliyor?
– ABD Ege ve Trakya’da Türkiye’ye karşı askeri yığınak yapmayı mı bıraktı?
– ABD Türkiye’ye “istediğiniz silahı elbette alabilirsiniz” mi dedi?
– ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri mi teslim etti?
Hiçbiri…
Bunlardan teki bile çözülmedi, düzelmedi.
Peki AKP’nin büyükelçisi buna rağmen nasıl oluyor da ABD’ye “uzlaşma” çağrısı yapabiliyor? Nasıl oluyor da ABD adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif edebiliyor?
ULUSAL GÜVENLİK SORUNU
AKP iktidarı siyaseten ve ekonomik olarak sıkışmış durumda. 20 yılda inşa ettikleri “borcu borçla çevirme” ekonomisi iflas etti. Yeni borçlara, yeni kredilere, yeni musluklara ihtiyaçları var. Üstelik seçim sürecine girişlmiş durumda…
Ancak AKP’nin borç bulabilmesi, ABD’nin vereceği desteğe bağlı.
İşte AKP bu nedenle, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların teki bile çözülmemişken, Washington’a “uzlaşma” mesajı veriyor, ABD adına rol almayı teklif ediyor…
Özetle AKP iktidarı, iktidarını sürdürebilmek için ABD’nin siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor. Bunun için de siyaseten ağır tavizler vermeye hazır olduğunu beyan ediyor.
Onlarca kez yazdım, ancak bugün için artık daha da yakıcı bir tehlikedir: AKP, ulusal güvenlik sorunudur.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ekim 2021
Misafirhane değil Tampon Ülke
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/10/2021
Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Huber Köşkü’nde ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Malum 5 milyon Suriye’den var, Irak’tan var, Afganistan’dan 300 bin var. Mülteciler konusunda Türkiye bu işin adeta misafirhanesi durumunda” dedi (16.10.2021).
Ancak Türkiye, Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bir “misafirhane” değil, AKP eliyle Avrupa’nın “tampon ülkesi”dir ne yazık ki…
Nasıl mı? Anlatalım:
Avrupa’yı istiladan koruyan AKP
AKP iktidarı, birincisi göç sorununu doğuran emperyalist politikalarla işbirliği yaparak, ikincisi de o politikalar sonucunda ortaya çıkan göç sorununun Avrupa’ya taşınmaması için Brüksel’le anlaşarak, Türkiye’yi tampon ülke yaptı.
Bunu, bazen marifet gibi bazen de Avrupa’yla siyasi konulardaki pazarlıkta el yükseltmek için bizzat kendileri söylüyor zaten.
Kırmızı KediYayınlarından çıkan son kitabım Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi’nde, AKP’nin rolünü ortaya koydum ve bu konudaki itiraf gibi açıklamalarına işaret ettim. Birkaçını anımsamak gerekirse:
Örneğin Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar” (24.11.2016).
Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan AB’nin huzurunun teminatı olmakla övündü: “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye’nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur” (3.5.2019).
AKP iktidarı, Erdoğan ve Yıldırım’ın ifadelerinde ortaya çıktığı gibi, Avrupa “istila” edilmesin diye Türkiye’nin istilasını ve Avrupa “huzur” içinde olsun diye Türkiye’nin huzursuzluğunu kabullenmişlerdir.
AB AKP’ye minnettar
Avrupa da bunun farkında ve AKP iktidarına minnettar.
Bakınız son 15 günde Avrupalıların bu konudaki şu sözleri bile AKP iktidarının Türkiye’yi nasıl tampon ülke yaptığını ortaya koymaya yetiyor:
– AB Konseyi: “Üye ülke temsilcileri, Birliğin 2021 bütçesinde değişikliğe giderek Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara 150 milyon avro ek insani destek sağlanmasına onay verdi” (30.9.2021).
– Yunanistan Başbakanı Miçotakis: “Göç sorununun yönetiminde Türkiye’nin oynadığı önemli rolü hep açık bir şekilde ifade ettim, bu nedenle Avrupa’ya Türkiye ile yapıcı bir şekilde çalışması için ısrar ediyorum” (30.9.2021).
– AB Komisyonu üyesi Oliver Varhelyi: “Avrupa Güven Fonları ve Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı fonları sayesinde Avrupa’yı etkileyen eşi görülmemiş göç krizlerine etkili şekilde karşılık verdik” (5.10.2021).
– Almanya Başbakanı Angela Merkel: “Türkiye, Avrupa’ya yasadışı göçle mücadelede AB için merkezi bir rol oynuyor” (12.10.2021).
AKP iktidarının Batı’yı göç sorunundan koruması, BM’nin de takdirini kazanmış durumda.
– BM Genel Sekreteri Antonio Guterres: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum” (20.9.2021).
Avrupa’nın kapı güvenliği
AB’nin Türkiye’yi “tampon ülke” yapmasına, oluşturduğu yük nedeniyle, artık TÜSİAD bile karşı.
TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, “tampon bölge” olmaktan kurtulma çağrısı yaptı: “AB, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak görmekten vazgeçmeli, tampon bölge tasarımını sona erdirmeli” (20.9.2021).
Peki AB Türkiye’yi nasıl “tampon ülke” yaptı? AKP’ye imzalattığı Geri Kabul Anlaşması ile…
Peki anlaşma pratikte nasıl uygulanıyor? Yanıtını Fatih Altaylı versin: “Türkiye içeri gireni kontrol etmiyor, denetlemiyor da, Avrupa’ya giden TIR’larda göçmen arıyor. Avrupa’nın kapı güvenliği olmuşuz da haberimiz yok” (7.10.2021).
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2021
İşgal anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/10/2021
Yunanistan, Fransa’dan sonra ABD ile de savunma anlaşması imzaladı.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in imzaladığı anlaşma, aslında mevcut anlaşmayı beş yıllığına yenileyen İkinci Değişiklik Protokolü. Böylece Washington, her yıl yerine beş yılda bir yenileme “hakkı” elde etmiş oldu Atina’dan…
Blinken’in anlaşmayı yorumlaması ise dikkat çekici: “Bu güncelleme, anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasına izin verecek ve Yunanistan’daki güçlerimizin yeni lokasyonlarda eğitim ve operasyon yapmasına olanak tanıyor.”
Anlaşma Türkiye’yi hedef alıyor
Atina mutlu. Fransa’dan sonra ABD’yi de Türkiye’ye karşı yanlarına aldıklarını düşünüyorlar.
Dendias her ne kadar sonradan anlaşmanın üçüncü bir ülkeyi hedef almadığını söylediyse de, öncesinde TBMM’nin “casus belli” kararına atıf yaparak, esasa işaret etti. (Türkiye, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile genişletme kararını “casus belli”, yani savaş nedeni ilan etmişti.)
Yunan basını, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın İkinci Değişiklik Protokolünü, “ABD, Türkiye’nin yayılmacı politikasını reddediyor” şeklinde yorumluyor. Gazetelere konuşan diplomatik kaynaklar da anlaşmayı “ABD, Türkiye’nin ‘casus belli’sini kınıyor” şeklinde değerlendiriyor.
Peki anlaşmada neler var?
Atina ABD’ye Ege Adaları’nı açacak
Öncelikle anlaşma Blinken’in belirttiği gibi “Yunanistan’daki ABD güçlerine yeni lokasyonlarda eğitim ve operasyon yapma olanağı tanıyor.”
Anlaşmaya göre Yunanistan, ABD silahlı kuvvetlerine 4 bölgede (Dedeağaç, Girit, Stefanoviko ve Litohoro) bazı askeri altyapı ve tesisleri tahsis edecek.
Tarafların üzerinde mutabık kaldıkları başka askeri tesisler de ABD güçlerinin kullanımına verilebilecek. Nitekim Yunan basınında bu madde, ABD’nin gelecekte Ege Adaları’nı da kullanabileceği şeklinde yorumlandı.
Anlaşmaya göre ABD ve Yunanistan, silahlı saldırı veya silahlı saldırı tehdidi gibi durumlarda, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini karşılıklı korumayı taahhüt ediyorlar.
Yunan komünistleri işgali görüyor
Aslında Atina için durum tam bir körlük!
İlk bakışta “Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak” şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!
Nitekim Yunan komünistleri de ABD’nin bir süredir Yunanistan’daki askeri varlığını adım adım artırıyor oluşunu, açıkça “işgal” olarak niteliyor ve karşı çıkıyor.
Örneğin Yunanistan “Defender Europe 2021” tatbikatına dahil edildiğinde, Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis, bunu ve ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırmasını, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyla olduğunu belirtmişti (Sol, 26.3.2021).
Yunan komünistleri, işgal olarak gördükleri ABD varlığını, NATO’nun Baltıklardan Karadeniz’e uzanan ve esas olarak Rusya’yı hedef alan stratejisi içinde yorumlamışlardı.
ABD’yi sorunlara bulaştırmamanın önemi
Tam da böyle…
ABD’nin 70 yıllık taktiğidir: Türkiye ve Yunanistan’ı “iki rakip” olarak NATO’ya alma sürecinden bu yana ABD “Türk tehdidi” diyerek Yunanistan’da, “Yunan tehdidi” diyerek Türkiye’de askeri varlığını artırma yolları aradı ve buldu hep…
Türkiye ile Yunanistan arasında iç içe geçmiş sorunlar yumağı olduğu doğru. Bu sorunlar yumağının bugünden yarına çözülemeyeceği de doğru. Ne var ki;
1) Yunanistan’ın Türkiye ile mevcut sorunlarını çözmek için bölge dışı yabancı devletleri müdahil hale getirmesi o sorunları büsbütün çözümsüz hale getirir.
2) Yabancı devletlerin askeri varlığı eninde sonunda Yunanistan’ın başına bela olur.
Bugün Yunanistan, AB üyeliğini de kullanarak, Türkiye’ye karşı avantaj elde edebilmek için Amerikan işgalini kabullenerek geleceğini riske atıyor.
Yunan komünistlerinin ve sosyalistlerinin sırtında şimdi daha da büyük bir yük var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ekim 2021