Archive for category Politika Yazıları

CHP-TÜSİAD dirsek teması AKP’ye yarar

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun TÜSİAD’a çağrısı ve TÜSİAD’ın o çağrıya uyarak yaptığı açıklama, elbette Yeni Şafak’ın dün manşetten ilan ettiği “Operasyonda ikinci aşamaya geçtiler” anlamına gelmiyor. Ancak bu dirsek teması hem ideolojik olarak, hem de siyaseten CHP’yi sıkıntıya sokacak bir girişimdir.

Öncelikle belirtelim: Ortada bir operasyon yok. AKP ve medyasının hükümetin sorumluluğunu perdelemek için propaganda ettiği “sorumlu dış güçler” kampanyası tutmadı. Öyle ki yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati bile “dışarıdan saldırı yok ama güven sorunu var” demek durumunda kaldı (11.12.2021).

“Dış güçler” propagandasının tutmadığı şartlarda CHP-TÜSİAD dirsek teması, AKP medyası için fırsat oldu; AKP tabanına “bakın iç güçler var” diyebilme şansı buldular. Ancak belirtelim: AKP tabanı da artık “dış güçler”, “iç güçler”, “operasyon” türünden bahanelere pek inanmıyor. Zira tablo perdelenemeyecek kadar ortada. Mesele “dış güçler” ise o dış güçler Türkiye’den katbekat fazla Çin ve Rusya’yla uğraşıyorlar! Krizin iki nedeni var: Neoliberal düzen ve Erdoğan’ın “tek adam” yönetim modeli.

İdeolojik sorun

CHP-TÜSİAD dirsek temasının ideolojik sorun olmasının nedeni şudur:

Erdoğan’ın 20 yıldır kumanda ettiği ekonomi düzeni, gerçekte TÜSİAD’ın mühendisliğini yaptığı ekonomi düzenidir: Neoliberal düzendir.

Türkiye, TÜSİAD’ın adamı olan Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak 1980 kararları ile neoliberal düzene geçti. 41 yıldır o düzen uygulanıyor. Dahası TÜSİAD o düzeni iyi uygulayacağı ve Kemal Derviş’in programını devam ettireceği için AKP’yi destekledi. Şu son döneme kadar da TÜSİAD hep AKP’nin arkasındaydı. Zira zaman zaman dile getirdikleri gibi, TÜSİAD üyesi sermaye grupları en çok AKP döneminde yüksek kârlılığa ulaştılar. AKP’nin siyasal İslamcılığı da, Cumhuriyet’le hesaplaşması da TÜSİAD’ın umurunda olmadı. Yoksulu yoksullaştırma pahasına zengini zenginleştiren düzeni en iyi kim sürdürürse, TÜSİAD onun arkasındadır.

TÜSİAD’ın şimdi sürece itiraz ediyor olmasının tek nedeni var: Büyük sermayenin bile kaldıramayacağı kur dalgalanması oluştu. O nedenle TÜSİAD Erdoğan’dan “genel kabul görmüş iktisat kuralları içinde kalmasını” istiyor.

Peki CHP TÜSİAD’ın düzenine karşı mıdır, değil midir? Bu ideolojik bir sorundur. O neden Kılıçdaroğlu, TÜSİAD’dan AKP’ye tepki göstermesini istemek yerine kendi “krize çözüm programını” ilan etmelidir.

Siyasi sorun

CHP-TÜSİAD dirsek temasının siyasi sorun olmasının nedeni ise şudur:

Kılıçdaroğlu’nun, CHP Genel Başkanı olarak TÜSİAD’a “hükümete karşı konuş” çağrısı yapması, CHP’nin siyasi tarihi açısından 180 derecelik bir dönüştür.

TÜSİAD, 1979 yılında gazetelere verdiği ilanlarla, CHP hükümetini devirme operasyonunun düğmesine basmıştı. CHP hükümetini yıkan TÜSİAD bir yıl sonra 24 Ocak 1980 kararlarını aldırıyor, dokuz ay sonra da o kararların uygulanabilmesinin sopası olan 12 Eylül rejimi başlıyordu.

Böylece Kılıçdaroğlu, gazete ilanları vererek CHP hükümetini devirme operasyonunun düğmesine basan TÜSİAD’dan, 42 yıl sonra AKP’ye karşı “konuşmasını” istemiş oldu!

Neoliberal restorasyon sorunu

Türkiye’nin önündeki sorun sadece Erdoğan yönetimi değildir; Erdoğan’la birlikte neoliberal düzendir. “Neoliberal düzeni Erdoğan’sız sürdürme” politikası Türkiye’yi düzlüğe çıkarmaz. Türkiye 41 yılda ilk kez değil, birkaç kez büyük krizler yaşadı. Çünkü kapitalizm, bir krizler sistemidir.

Türkiye’nin ihtiyacı neoliberal düzenin dışına çıkmak ve karma ekonomi modeline dönmektir. Halkla bu esasta birleşen siyaset iktidar olur ve Türkiye’yi ayağa kaldıracak tedaviyi yapar; TÜSİAD’la yürüyen siyaset ise “neoliberal restorasyon” ile kısa süreli bir pansuman yapar ve Türkiye’yi yeniden yatağa düşürür.

Ve daha önemlisi: TÜSİAD’la yürüyen, Erdoğan’a bir kez daha kazanabilme olasılığı sağlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2021

2 Yorum

Yedinci sıfır

Yazacak çok dış politika konusu var: AB’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifine karşı ilan ettiği Küresel Geçit Projesi, ABD ile BAE arasındaki F-35 krizi, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ne anlama geldiği, iktidarın “ABD ve Katar’dan garanti aldık” diyerek Doğu Akdeniz’de attıkları geri adıma bir yenisini daha eklemeleri…

Fakat hiçbirini oturup yazmak gelmiyor içimden. Ekonomideki krizin yoksulluğumuzu büyüten hali her şeyin önünde çünkü…

Önce neoliberalizmin, sonra Erdoğan’ın krizi

Komşularla sıfır sorun politikaları nasıl “sırf sorun” doğurduysa, TL’den altı sıfır atma operasyonları da yedinci sıfırı doğurdu. Kuşkusuz TL’deki tüm sıfırlardan sorumlu değiller. Krizin öncelikle kapitalizmin krizi olduğunu, 24 Ocak 1980 kararlarıyla içine girilen neoliberal düzenin krizi olduğunu bu köşedeki ekonomi-politik yazılarımızda önemle belirttik. 41 yıllık rejimin, bir bütün olarak Özal-Çiller-Erdoğan rejimi olduğunu ancak Erdoğan yönetiminin en “neoliberal” yönetim olarak krizi zirveye çıkardığını da belirttik.

Özetle kriz önce neoliberalizmin sonra da 41 yılın yarısında dümende olan Erdoğan’ın krizidir. Ve sayılara bakıldığında Erdoğan, Özal’dan da Çiller’den de daha sorumludur. Erdoğan daha çok özelleştirdi, daha çok yabancılaştırdı, Türkiye’yi daha çok borçlandırdı. Ve Erdoğan’ın döneminde, diğer dönemlere göre çok daha büyük sermaye transferi gerçekleşti.

Ücrete zam yok, indirim var

Tablonun sorumluları, şimdi büyük lütufmuş gibi, asgari ücrete yaptıkları yüzde 50 zam ile övünüyorlar!

Oysa yüzde 50 zam yapmış değiller. Tamam, asgari ücret 2825 TL’den 4250 TL’ye çıkmış oldu ama gerçekte durum tam tersi. Çünkü TL’nin değerini bir yılda yüzde 123 eritip, sonra yüzde 50 zam yapmış oldular sadece. Yani gerçekte ücrete zam yok, indirim var!

2 Ocak 2021 günü 1 dolar, 7,27 TL’ydi. Yazıyı yazdığım 17 Aralık 2021 günü, saat 10.30’da 1 dolar 16,23 TL’ye çıkmıştı. Yani bir yıl daha dolmadan, TL’nin dolar karşısında kaybettiği değer yüzde 123!

Bu şu demek: 2 Ocak 2021 günü 2825 TL’ye 388 dolar alınabilirken, 17 Aralık 2021 günü ancak 174 dolar alınabiliyor! 2825 TL’yi 1 Ocak 2022’den itibaren 4250 TL’ye çıkararak, asgari ücretle 262 dolar alınabilmesini sağlamış oldular sadece. Yani doların hiç artmayacağını varsaysak bile asgari ücret bir yılda, 388 dolardan 262 dolara gerilemiş oldu! Emekçi, güya zam aldı ama gerçekte ücreti 126 dolar erimiş oldu!

Sofradan 183 ekmek azalttılar

Gerçek durum sorgulanmasın diye saraydan “maaşınızı dolarla almıyorsunuz ki” propagandası pompalanıyor. Doğru, emekçiler, ezilenler, en alttakiler dolarla maaş almıyor ama tüm harcamaları dolardan etkileniyor. Zira doların artışı ve TL’nin değer kaybı, benzin ve doğalgazdan başlayarak makarnaya kadar yansıyor.

Olsun, biz AKP’nin asgari ücret yalanını dolarsız da sergileyelim:

1 Ocak 2021 günü ekmek 1,5 TL’ydi. 2825 TL olan asgari ücretle 1883 tane ekmek alınabiliyordu. Ekmek artık 2,5 TL. Ki kısa bir zamanda 3 TL olacağı belirtiliyor. 1 Ocak 2022’de 4250 TL ile, 2,5 TL’den sadece 1700 tane ekmek alabiliyorsunuz artık! Yani bir yıl boyunca ekmeğe hiç zam gelmeyeceğini varsaysak bile, asgari ücret 183 ekmek değerinde azalmış oldu.

Hesabınızı ekmek yerine simitle yaparsanız, erimenin daha da büyük olduğunu görürsünüz. Dileyen makarnayla, ayçiçek yağıyla, patatesle, soğanla, hatta gram altınla da yapabilir.

Özetle TL’den altı sıfır atan AKP, aslında TL’ye yedinci sıfırı eklemiş ve asgari ücrete yüzde 50 zam adı altında asgari ücretlinin sofrasından 183 ekmek eksiltmiş oldu!

O da şimdilik! Ekmeğimizin daha da erimemesinin ilk yolu AKP’den kurtulmak, ikinci yolu da neoliberal sistemden çıkıp karma ekonomiye geçmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Aralık 2021

1 Yorum

Emek-sermaye kavgası

Ekonomik krizin nedeni mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?

Bu sorunun yanıtı şundan önemlidir: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

Asgari ücret tartışmalarını sayılardan kurtararak bu iki soru çerçevesinde ele almalıyız.

Sermaye, faturayı emekçiye kesme peşinde

Politika, kabaca ekonomideki bölüşümün mücadelesidir. Sermayenin ekonomistleri, krizlerde faturanın sermayeye değil emekçiye çıkarılmasının politikasını yaparlar. Bunun en kestirme yolu da asgari ücreti baskılamaktır. Bu amaçla toplumu korkuturlar. “Asgari ücret artarsa enflasyon artar, ekonomi batar” derler. “Asgari ücret artarsa, sermaye sınıfı işçi çıkarmak zorunda kalır, işsizlik artlar” derler.

Teorik olarak elbette bu olasılıklar vardır. Oysa krizin faturasının büyüğünü sermaye ödese, olasılık azalacaktır. Ancak sermayenin ekonomistleri tam da fatura sermayeye değil, bütün olarak emekçilere kesilsin diye bu argümanları dile getirmektedir.

Aslında tabloyu sermayenin ekonomistlerinden daha gerçekçi anlatan doğrudan sermayedir. Bakın ne diyor aynı zamanda patron olan yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati: “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Ama ben bu iş düzelmezse eğer bin çalışanımla beraber bütün varlığımı kaybederim.” Yani “Emekçi altı üstü maaşını ve işini kaybeder, ama ben fabrikamı, şirketimi kaybederim” diyor patron bakan…

İnsan merkezli ve para merkezli çözümler

Ekonominin merkezinden insanı çıkarıp parayı ve sayıları koyanlar, klasik kapitalizm teorileri içinde “asgari ücret artarsa enflasyon artar” diyorlar.

Peki TÜİK’in verilerine göre bile yüzde 21 olan ama gerçekte yüzde 50’lere ulaşan mevcut enflasyonu asgari ücret mi yükseltti? Dışarıdan dolarla saman alınan bir sistemde, asgari ücrete sıfır artış bile yapsanız, enflasyon düşer mi? 128 milyar dolar uluslararası tefecilerin cebine mi, yoksa asgari ücretlinin cebine mi akıtıldı?

Özetle asgari ücreti artırmayıp, milyonlarca insanı bırakın yoksulluğu, açlık sınırının altında çalışmaya mecbur edilirse ve böylece enflasyonun artması engellenirse krizden çıkılmış mı olacak? Emekçilere “aç kal” denilerek hangi ekonomi kurtarılmış olur ki!

Sonuç olarak iki çözüm var:

1) Emek/insan merkezli çözüm: Ekonominin merkezine insanı koyar ve asgari ücrete iyi bir artış yaparsınız. Artacak enflasyonu frenleyecek önlemler de alırsınız. Önlemler kabaca krizin faturasının daha çok sermaye sınıfına kesilmesi şeklindedir. Servet vergisinden sermaye kontrolüne ve dövizin giriş çıkışını vergilendirmeye kadar pek çok önlem alınabilir.

2) Sermaye/kâr merkezli çözüm: Ekonominin merkezine sermayenin çıkarını koyar, kâr azalmasın diye asgari ücrete göstermelik bir artış yaparsınız. Enflasyon belki bir seviyede tutulur ama milyonlarca insan açlık sınırının altına düşer, adım adım sosyal ve siyasal krizler ortaya çıkar.

Sistem dışına çıkma zorunluluğu

Krizden çıkış yok mu? Sistem içinde, neoliberal düzende yok. Hatta sistemden çıkılmazsa, ilerleyen yıllarda büyük yıkım ve parçalanma var.

“Düşük faiz, uygun yükseklikte kur” modeli, sistem dışında değil, sistem içinde bir modeldir. Bu modeli ancak “sermaye kontrolü” ile pekiştirir, giren ve çıkan dövizi vergilendirir, iç pazarınızı korursanız anlamlı olur.

Bu da haliyle sistem dışına çıkmak demektir. Zira neoliberal düzenin özü, sermayenin serbest dolaşımı ve egemenliğidir. Sermaye özgürce dolaşırken paradan para kazanır, borçlandırır, büyüme programı dayatır, zengini zenginleştirir, yoksulu yoksullaştırır, yıkıma götürür…

Sistem dışına çıkmak ve karma ekonomiye dönmek mümkündür. Büyüme programı yerine kalkınma programı ile endüstriyel tarım merkezli üretim modeline geçmek, sanayi hamlesi yapmak, iç pazarı güvenceye almak, ulusal parayı korumak, sermaye/yatırım giriş çıkışlarını şarta (üretim hedefli olacak, kârı belli bir süre dışarı çıkaramayacak vb) bağlamak mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2021

1 Yorum

Antidemokratik “demokrasi yayı”

İngiltere’de toplanan G7 Dışişleri Bakanları, beklenildiği gibi üç ülkeyi tehdit etti. İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’ın açıkladığı tehditler şöyleydi:

1) “Rusya Ukrayna’ya saldırırsa büyük sonuçları ve ciddi maliyeti olur.”

2) “Çin’in zorlayıcı ekonomik politikalarından endişe duyduğumuzu açıkça belirttik. Yapmak istediğimiz, benzer düşünen, özgürlük seven demokrasilerin yatırım ve ekonomik ticaret erişimini inşa etmek.”

3) “İran’ın müzakere masasına gelmesi için son şans.”

Tipik emperyalist argümanlar: Ukrayna üzerinden Rusya’ya saldıranlar, “Rusya Ukrayna’ya saldırırsa bedel ödetiriz” diyor; “özgürlük seven demokrasi” laflarıyla Çin’e ticaret savaşı açıyorlar; “son şans” diyerek İran’ı ABD baskısına boyun eğmeye zorluyorlar…

DEMOKRASİ YAYI DEĞİL EMPERYALİST SALDIRGANLIK YAYI

Emperyalist blokun bu aldatmaca çabası, dünya kamuoyunu avlamak için elbette…

Çin’e karşı inşa etmeye çalıştıkları emperyalist saldırı kuşağını bile “Asya’nın demokrasi yayı” diye sunuyorlar. Öyle ki Anadolu Ajansı da o argümana sarılarak haber servis ediyor TV ve gazetelere: “Çin’e karşı gayriresmi stratejik forum şeklinde bilinen ve ‘Asya’daki Demokrasi Yayı’ olarak nitelendirilen ittifak, kısmen düzenli toplantılar ve bilgi alışverişini kapsıyor.”

Kimlerden oluşuyor bu demokrasi yayı peki? Dörtlü Güvenlik Diyaloğu ya da “QUAD” olarak bilinen, ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya ittifakı…

ABD, rakip gördüğü ve ekonomik gelişmesini boğmaya çalıştığı Çin’i kuşatmaya ve çevrelemeye çalışıyor, bu ülkeye abluka uyguluyor ve bunun adı emperyalist sözlükte “demokrasi yayı” oluyor! Bu demokrasi yayı değil, tersine demokrasi karşıtı bir emperyalist yaydır.

ÖZEL STRATEJİK PARTNERLİK ANLAŞMASI

Demokrasi yayının antidemokratik olduğu da şuradan bellidir:

G7 Dışişleri Bakanları Toplantısında bir araya gelen Japonya Dışişleri Bakanı Hayaşi Yoşimasa ile Avustralya Dışişleri Bakanı Marise Payne; birincisi ikili ilişkilerini “özel stratejik partnerlik” seviyesine yükseltmekte, ikincisi de OUAD ittifakını güçlendirmekte anlaşıyorlar.

Amaç? “Serbest ve Açık Hint-Pasifik vizyonunu” hayata geçirmek…

Nedir bu vizyon? ABD’nin Çin karşıtı saldırgan Hint-Pasifik stratejisinin, emperyalist sözlükten alınma serbest ve açık gibi kelimelerle yutturulması… Daha somut söylersek; Hint-Pasifik bölgesini Çin’e kapatarak ABD ve müttefiklerine açma hedefi…

720 MİLYON DOLARLIK SİLAHLANMA ANLAŞMASI

Bitmedi, Avustralya Başbakanı Scott Morrison, Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in ile 720 milyon dolarlık “savunma anlaşması” imzaladı. Anlaşmaya göre Avustralya’da zırhlı araç üretim tesisleri kurulacak; kundağı motorlu obüs topları, mühimmat tedarik araçları ve radarlar üretilecek…

ABD’nin Çin’e karşı asker yığdığı bölgedeki iki ülkeden biri olan Güney Kore (diğeri Japonya), ABD adına hem QUAD’ın hem AUKUS’un gözdesi Avustralya’ya askeri destek veriyor.

QUAD’ı yukarıda belirtmiştik: ABD, Avustralya, Japonya ve Hindistan ittifakı…

AUKUS ise ABD’nin yine Çin’e karşı kurduğu ABD, Avustralya, İngiltere ittifakının adı. Merkezinde nükleer denizaltı anlaşması olan bu ittifak ile ABD ve İngiltere, Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalışıyor.

AVUSTRALYA MERKEZLİ HAMLE

Özetle ABD Hint-Pasifik bölgesinde Avustralya merkezli yeni bir hamle süreci başlatmış durumda. ABD işgaliyle zorunlu müttefik durumunda olan Japonya ve Güney Kore, bu amaçla Avustralya’ya yatırıma yönlendiriliyor.

Her ne kadar Avustralya hükümeti bu emperyalist hamlelerde piyon olmaya hevesliyse de, Çin-Avustralya ticaret verilerinde ortaya çıkacak düşüş, önümüzdeki süreçte Avustralya halkının izlenen siyasetlere tepki göstermeye başlamasına neden olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Aralık 2021

2 Yorum

Erdoğan’ın seçim rehinesi olarak Kavala

Osman Kavala’yı “Gezi’nin finansörü” diye suçlayarak Gezi’yi karalamaya kalkan iktidar, tüm dayanaksızlığına rağmen o iddiasını sürdürüyor. Oysa tersine Kavala’nın Gezi eylemlerinin bitirilmesini savunan konumda olduğuna dair pek çok tanık var!

Dahası iktidar Kavala için “Soros’un adamı” diyerek Gezi ile Soros arasında bir bağ kurmaya çalışarak da Gezi’yi karalamaya çalışıyor. Oysa Soros’la masaya birkaç kez oturan da, Soros’un has adamı Can Paker’i yanı başında tutan da, Soros’un politikalarını uygulayan da Erdoğan’dır!

Erdoğan’ın taktiği

Üç sembolik isim: Rahip Brunson, Deniz Yücel, Osman Kavala

ABD Başkanı Donald Trump istedi, Erdoğan “asla içeriden çıkamayacak” dediği Brunson’u serbest bıraktı; Almanya Başbakanı Angela Merkel istedi, Erdoğan “asla içeriden çıkamayacak” dediği Deniz Yücel’i serbest bıraktı, ancak AİHM “Kavala tahliye edilmeli” kararı aldı, Erdoğan uygulamıyor!

Üstelik Erdoğan sanki AİHM AB kurumuymuş gibi meseleyi bir Türkiye-AB mücadelesi haline getiriyor! Oysa AİHM’i de AB’yi de Türkiye’de en iyi bilen Erdoğan’dır; üç kez AİHM’e başvuran siyasetçi ve AB kararlarını Türkiye’de en iyi uygulayan başbakan olarak… (Türkiye’nin de üyesi olduğu 47 üyeli Avrupa Konseyi ve AİHM başka, 27 AB ülkesinin yürütme organı olarak AB Konseyi başkadır.)

O zaman neden Erdoğan AİHM’in kararını yerine getirmiyor? Brunson ve Yücel örneklerinden hareket edersek; ya Avrupa Kavala karşılığında iktidara bir kazanç vermediği için, ya da verilen kazanç yeterli gelmediği için veya…

Bir olasılık da şudur: Erdoğan iç, dış, ekonomi tablolarının bu kadar kötü olduğu şartlarda gireceği bir seçimde, “Batı’yla mücadele eden lider” görüntüsü verebilmek için Kavala’yı kullanmak istiyor. “Gezi eşittir Kavala eşittir Soros eşittir Batı” diyerek tabanının erimesini durduracak seçim malzemesi üretmek istiyor; Batı karşıtlığı üzerinden milliyetçi/ulusalcı müttefiklerini yanında tutmak ve cepheyi genişletmek istiyor.

Öte yandan sınıfı nedeniyle Kavala’nın durumu, iktidarın iş dünyasına verilen mesajı anlamına da gelmektedir.

Başyargıç cumhurbaşkanı

Dikkat ederseniz “Trump istedi, Erdoğan Rahip Brunson’ı bıraktı” gibi hukuka aykırı cümleler kurdum yukarıda. Ne yazık ki tablo tam da öyle olduğu için, ABD Başkanı Turmp, Rahip Brunson’u Beyaz Saray’a davet ettiğinde kameralar önünde kendisini serbest bıraktığı için Erdoğan’a teşekkür etmişti!

Hukukumuzun özetidir, geldiği yerdir…

Ancak sürmektedir: Kılıçdaroğlu’nun “Devleti FETÖ’ye teslim eden kişinin adı Erdoğan’dır” dediği TBMM Grup konuşmasına İstanbul Anadolu 3. Sulh Ceza Hakimliği yayın yasağı koyabilmektedir! Ana muhalefet partisi liderinin kürsü dokunulmazlığı artık yoktur…

Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları uygulanmamaktadır.

Yürütme, yargıyı egemenliği altına almış ve istediğini tutuklar, istediğini pazarlıkla serbest bırakır hale gelmiştir. İktidar sayısız dayanaksız hakaret davası açarak muhalefeti baskılar, kısacası toplum üzerinde istediği gibi yargı kılıcı sallar hale gelmiştir. Bu, hem simit fiyatının 3.5 TL olmasının nedenlerinden biridir ama hem de sonuçları bakımından ondan bile önemlidir.

Bağımsız yargı inşa sorunu

Peki Kılıçdaroğlu’nun “İktidara geldiğinizde Demirtaş serbest bırakılacak mı?” sorusuna verdiği “Selahattin Bey de, Osman Kavala da, haksız yere içeride yatan bir sürü askeri öğrenciler var, onlar da, avukatlar da hepsi çıkacak” demesi, Erdoğan’ın yanlışının tersi ve düzeltilmesi midir? Ve de doğru mudur?

Değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı bir partinin tutukladıklarını diğer partinin serbest bırakması değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yargıçların adil karar verebilmesini sağlayabilmek için bağımsız yargıyı inşa etmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2021

3 Yorum

Emperyalizmin ‘liberal demokrasi’ maskesi

Demokrasi, en kaba anlamıyla halk yönetimi demektir. Ülkemizin kurucu felsefesi içinde “halkçılık” diye kavramlaştırılmıştır.

Elbette halkın yönetime ve karar alma süreçlerine ne kadar dahil olabildiği, hatta kimlerin halk olup olmadığı, tarihselliği içinde incelenmesi gereken bir konudur. Kaldı ki demokrasi konusunda günümüzde bile bir standart, bir ortak ölçü yoktur.

Demokrasi: Yönetime dahil olma mücadelesi

Örneğin eski çağlarda kölelerin, kadınların ve gençlerin karar süreçlerine dahil edilmediği antik demokrasiler de vardır; mülksüzlerin karar süreçlerine dahil edilmediği parlamentolu monarşi demokrasileri de, hatta yakın bir zamana kadar kadınların karar alma süreçlerine alınmadığı burjuva demokrasileri de…

Yine demokrasi, egemenliğin gökten yere iniş biçimleri bakımından da tarihsel süreçlerde farklılıklar gösterir. Antikçağda, Roma’da yönetme yetkisi tanrısaldır; halk aracılığıyla yöneticiye aktarılar. Ortaçağda yönetici, tanrının yeryüzündeki gölgesidir; tanrı adına yönetir.

Yine demokrasi, halkın yönetime katılımının şekli ve düzeyi bakımından da tarihsel süreç içerisinde farklılıklar gösterir. Halkın temsilcilerinin yer aldığı parlamentoların ortaya çıkması ve hükümdarların gücünü, iktidarını sınırlandırma mücadeleleri, demokrasiyi geliştirme mücadeleleriydi.

‘Demokrasi eşittir liberal kapitalizm’ aldatmacası

Temsili yerine doğrudan yönetime katılma açısından zirve ise 1871 Paris komünüydü. Kanlı bastırıldı ve liberal-temsili demokrasi yaygınlaştı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da “demokrasi eşittir liberal kapitalizm” algısı oluşturuldu. Egemen görüşe göre gerçek demokrasi kapitalist üretim biçimi içinde ve liberal-temsili rejimde olasıydı! SSCB’nin dağılması da liberal demokrasinin zaferiydi!

Elbette doğru değildi. Sosyalist demokrasi, tüm iddiasıyla tarih sahnesindedir hâlâ…

Temsilcilerin varlığı üzerinden toplumu siyasetin dışına iten ve devlet ile toplum arasındaki mesafeyi açan liberal demokrasi ile toplumun siyasallaşmasını hedefleyen, siyaseti kamusallaştıran ve yönetime doğrudan katılımı hedefleyen sosyalist demokrasi anlayışı arasındaki mücadele sürüyor, sürecek…

Liberal demokrasinin en geri biçimi de ne yazık ki ülkemizde de uygulanan biçimidir: Demokrasinin sandıktan ibaret olduğunun savunulduğu, halkın beş yılda bir sandığa gidip “profesyonel yöneticiyi” seçtikten sonra siyasetle işinin bittiği, siyasetin sadece siyasetçiler tarafından yapılacağının dile getirildiği anlayış…

Kuşkusuz Lenin’in belirttiği gibi sınıflı toplumlarda “saf demokrasi” yoktur, sınıf demokrasisi vardır. O nedenle temel mesele, hangi sınıfın yönettiğidir, devlete hangi sınıfın kumanda ettiğidir, mülkiyetin kime ait olduğudur…

Emperyalist burjuva sınıfın demokrasisi

Bir köşe yazısı için çok uzun ama kavramın incelenmesi bakımından kısa bile denilemeyecek kısalıktaki bu girişi, ABD Başkanı Joe Biden’ın düzenlediği “Demokrasi Zirvesi” konusunu değerlendirmek için yaptık.

Evet, son tahlilde Biden’ın “demokrasi zirvesi” de emperyalist sınıfın demokrasi anlayışının egemen olduğu bir zirvedir. Öyle olduğu için de emperyalist ABD’nin hasım olarak gördüğü Çin ve Rusya zirveye çağrılmamıştır. Türkiye’nin çağrılmaması ise Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların sonucudur elbette.

Diğer yandan 193 ülkeden 110’unun çağrılı olduğu zirveye katılan ülkelere bakılırsa, Biden’ın demokrasi zirvesine katılım için belirlediği ölçü, Batı tipi liberal demokrasi bile değildir. Nedir peki?

ABD, kendi sisteminde hegemonyasını kabul eden ya da edecek olanları zirveye çağırmıştır. Hedefi, büyük küresel mücadelesi için dünyayı iki kampa ayırmaktır. Çin ev Rusya’ya karşı demokrasi çatısı altında bir “dünya bloğu” oluşturabilme peşindedir.

Zirve demokrasiyle ilgili değil

Kısacası “demokrasi zirvesi”nin demokrasiyle bir ilgisi yoktur, emperyalizmin çıkarlarıyla ilgilidir. Tıpkı demokrasi ve insan hakları diyerek Yugoslavya’yı parçalamaları, Afganistan ve Irak’ı işgal etmeleri ve Suriye ile Libya’ya saldırmaları gibi…

Liberal demokrasi, emperyalist kapitalizmin maskesidir: ABD’de en zengin yüzde 1’in servetinin, yüzde 50’nin servetinin toplamını aşması ve yoksulların sayısının 45 milyona çıkması ise o maskenin düşmekte olduğunun göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Aralık 2021

3 Yorum

Katar’ın güvenliğine imza, Karadeniz’in güvensizliğine dava

AKP iktidarı Türkiye’yi Körfez emirlikleri için fırsat kapısı haline getirdi. Öyle ki, Katar Dışişleri Bakanı es-Sani, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında gayet açık bir şekilde “Türkiye’nin yaşadığı ekonomik zorluklardan çıkacak fırsatlara baktıklarını” söyleyebildi!

Askerden sonra polis de Katar’a

Ortak basın toplantısı sırasında bir gazetecinin Çavuşoğlu’na “Katar’a mali destek talep etmek için mi geldiniz?” diye sorması ve bu sorudan sonra TRT’nin canlı yayını kesmesi tabloyu yeterince özetliyor. O özet şudur: AKP para arıyor; Katar ve BAE ise bu fırsat karşılığında satın alabilecekleri kârlı ve ucuz kuruluş… Ek olarak Katar güvenlik de satın almak istiyor.

AKP’nin açtığı askeri üssün devamı değil sadece Katar’ın talebi; ondan da fazlası. Emir, Katar’da düzenlenen 2022 Dünya Kupası finallerinde Türk polisinin görevlendirilmesini de satın aldı. Finaller boyunca 3 bin 250 Tük polisi Katar’da görevlendirilecek (Hürriyet, 8.12.2021).

Katar’ın güvenliğini Türkiye’yle eş tutan anlayış

Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan Katar’da aynen şöyle söyleyebiliyor: “Katar’ın güvenlik ve istikrarını kendi ülkemizinkinden ayrı tutmuyoruz.

“Stratejik müttefiklikte” bile müttefikinizin güvenliği sizin güvenliğinizle eş önemde değilken, Erdoğan’ın eş tutabilmesi, ekonomi krizinin çaresizliğidir. Dövize, dolara ihtiyaç, Katar’ın güvenliği ile Türkiye’nin güvenliğini eşitlemiş oldu iktidar katında!

Benzerini Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da dile getirdi. “Katar ve Türkiye, kederde ve kıvançta bir ve beraber olan iki ülkedir” dedi (5.12.2021).

Oysa çok değil, 24 saat önce Katar Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı pozisyon almıştı. Katar Petrolleri, Amerikan ExxonMobil ile birlikte Rumların 5. parsel ilan ettiği bölgede doğalgaz arayacaktı. Türk Dışişleri ise bunu kınıyordu.

Yalnız tepki “güvenliğini kendi güvenliğimizden ayrı tutmadığımız” Katar’a değil, Rumlaraydı. Türkiye, lisans verdiği için Rumları kınıyordu, o lisansı alan Katar’ı değil!

Montrö Sözleşmesini savunmaya dava

Katar’ın güvenliği AKP nezdinde Türkiye’nin güvenliğinden ayrı tutulmazken ve AKP iktidarı, Katar’ın güvenliği için Türk askeri ve polisi seferber etmişken, içeride bir başka gelişme yaşandı eş zamanlı…

104 emekli amiralin Monrtö Sözleşmesinin önemiyle ilgili kamuoyunu bilgilendiren metni, 180 sayfalık bir iddianameye konu edildi ne yazık ki. Erdoğan’ın talimatıyla başlayan kampanyanın sonucunda hazırlanan iddianame, “emekli amirallerin TSK mensuplarını hükümete karşı harekete geçirme amacı güttüğünü” iddia ederek, haklarında 12 yıl hapis istiyor!

Bu sadece bir hukuk faciası değildir; ondan öte, Türkiye’nin kuruluş/inşa anlaşmalarını savunmayı cezalandırma çabasıdır, sonuçları itibariyle Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili sözleşmeleri savunmayı suç kapsamına alma girişimidir!

“Katar’ın güvenliğini Türkiye’nin güvenliğinden ayrı tutmuyoruz” diyen iktidarın, Karadeniz’in ve Türkiye’nin güvenliği bakımından kritik önemde olan Montrö Sözleşmesini savunan bir kamuoyu bilgilendirme metnini cezalandırmaya çalışması ibretliktir.

Hele de ABD’nin Ukrayna ve Karadeniz cephesi üzerinden Rusya’ya geniş çaplı düşmanlık yürüttüğü şartlarda. Zira Montrö Sözleşmesi, Karadeniz’in güvenliği bakımından Türkiye ve Rusya’nın da güvenliğinin teminatıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2021

2 Yorum

Rusya-Hindistan zirvesi ve TRT

Putin ile Modi’nin zirvesi öncesi şöyle diyor TRT: “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yarın Hindistan’a yapacağı ziyarette savunma işbirliği ve Çin’e karşı ortaklık konularını görüşmesi bekleniyor” (trthaber.com, 5.12.2021).

Kim bekliyor? Uluslararası ilişkiler uzmanları mı? Diplomatik kaynaklar mı? Amerikalılar mı? TRT yöneticileri mi? Belli değil!

Özne, gizli…

TRT’nin bu “haber”inin alındığı adres Anadolu Ajansı. Ancak orada da bir kaynak yok!

Haber dedik ama gazetecilik ölçülerine göre bu bir haber değil elbette… Hatta başarısız bir yorum-analiz bile değil. Temenni içeren kaba bir propaganda çalışması en fazla…

Yazık ki vergilerimizle uluslararası ilişkilere takla attırılan işler yapılıyor Anadolu Ajansı’nda ve TRT’de!

SETA’NIN AA VE TRT’Yİ DÜŞÜRDÜĞÜ DURUM

TRT’nin bu haberinden sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi bir araya geldiler ve 21. Rusya-Hindistan zirvesini gerçekleştirdiler. Ardından Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar ve Hindistan Savunma Bakanı Rajnath Singh “2+2” formatında görüşme yaptılar. Ve iki ülke pek çok konuda anlaşma imzaladılar.

Ancak anlaşmalar içinde “Çin’e karşı ortaklık” yoktu!

Ve “Çin’e karşı ortaklık konularının görüşülmesini bekleyen” TRT de, zirveyle ilgili haberlerinde böylesi bir ortaklık kurulduğuna dair bir haber veremedi!

Böylece Anadolu Ajansı’nın ve TRT’nin SETA etkisiyle düşürüldüğü durumlardan birini daha yaşamış olduk…

ABD’YE ‘S-400 ANLAŞMASI UYGULANIYOR’ MESAJI

Gelelim 21. Rusya-Hindistan zirvesinden ne sonuçlar çıktığına:

– Rus petrol şirketi Rosneft ile Hint petrol şirketi Indian Oil arasında, 2022’de Hindistan’a 2 milyon ton petrol tedarik edilmesine dair sözleşme imzalandı.

– Moskova ve Yeni Delhi, Hindistan’da 600 bin Kalaşnikov üretilmesine dair anlaşma imzaladı.

–  Hindistan’da üretilen Su-30MKI tipi avcı uçaklarının üretim kapasitesini 50 uçak daha artırma kararı alındı.

– Hindistan ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) arasında serbest ticaret anlaşması imzalanması hedefli müzakere sürecinin 2022 başında başlatılması kararı alındı.

21. Zirveden çok önemli mesajlar da çıktı:

Putin ve Modi, BM Güvenlik Konseyi’nde kapsamlı bir reform yapılması çağrısında bulundu.

– İki lider, Rus ve Hint ordularının ortak tatbikatlar yapmaya devam edeceğini belirtti.

– İki lider Afganistan’a destek açıkladılar, İran nükleer anlaşmasının eksiksiz uygulanması çağrısı yaptılar ve Suriye’de siyasi süreci teşvik etmenin alternatifinin olmadığını belirttiler.

2+2 formatlı toplantıdan sonra verilen mesaj ise doğrudan ABD’yeydi. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, S-400 anlaşması konusunda şu mesajı verdi: “Anlaşma uygulanıyor. ABD’nin bu işbirliğini baltalama ve Hindistan’ı Washington’un talimatlarını yerine getirmeye zorlama girişimlerini gördük. Ancak Hint dostlarımız, egemen bir ülke olduklarını ve kimden silah alacaklarına ve kimleri partner olacak seçeceklerine kendilerinin karar vereceğini kararlılıkla belirtti ve net şekilde gösterdi.

AUKUS’A KARŞI KOYMA KARARI

Görüldüğü gibi Rusya ile Hindistan’ın anlaşmalarında da, iki liderin mesajlarında da “Çin’e karşı ortaklık” yok, tersine ABD’ye karşı mesajlar var.

Üstelik Lavrov, 2+2 görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Rusya ve Hindistan’ın AUKUS ve benzeri formatların ASEAN’ın yerini almasına birlikte karşı koyacaklarını ilan etti!

Tek başına bu bile Rusya ve Hindistan’ın Çin’e karşı ortaklığı değil, Çin’i hedef alan ABD girişimlerine karşı işbirliğine işaret etmektedir. Çünkü AUKUS, ABD’nin İngiltere ile birlikte Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs yapma hedefli ittifakıdır. Rusya ve Hindistan’ın bu ittifakın Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’nin (ASEAN) yerini almasına karşı koyma kararı çok önemlidir!

ANADOLU AJANSI VE TRT’DEKİ ATLANTİK ETKİSİ

Çin, Rusya ve Hindistan üçlüsünün Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS içinde yan yana olması, ABD’nin en istemediği durumdur. Zira ABD, stratejik hedefi olan Çin’e karşı, hatta stratejik ortaklıkları en üst seviyede olan Çin-Rusya ikilisine karşı koyabilmek için bir diğer Asya devi olan Hindistan’ı yanına çekmek istiyor.

ABD bu amaçla hem Çin-Hindistan sınır sorunlarını kışkırtmaya hem de Çin-Pakistan işbirliğini, Hindistan’a karşı koz olarak kullanmaya çalışıyor. Rusya ise Soğuk Savaş yılları boyunca da süren iyi ilişkilerine dayanarak, ABD’nin Hindistan’ı yanına çekme girişimlerine karşı hamleler üretiyor.

Bu şartlarda, Anadolu Ajansı ile TRT’nin Rusya-Hindistan işbirliğini Çin’e karşı ortaklık diye servis etmesi, olsa olsa bu iki kurumumuzdaki Atlantik etkisi anlamına gelmektedir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Aralık 2021

1 Yorum

Atatürk modelini yıkan Çin modeli kuramaz

Erdoğan’ın “Çin böyle büyümüş. Biz pazara daha yakınız, onlardan daha avantajlıyız” (Hürriyet, 3.12.2021) demesi yeni bir tartışma başlattı: Türkiye Çin modeline mi geçecek?

Erdoğan’ın mevcut ekonomi-politiği şu: 1) Enflasyondan düşük faiz vererek dolarizasyoncu. 2) “Düşük faizle banka kredisi alın” diyerek borçlandırmacı. 3) “Serbest piyasaya bağlıyız” sözü vererek neoliberalizme teslim. 4) Gelişmeci/kalkınmacı değil büyümeci.

Gelişmeci – büyümeci farkı

Bu “gelişmeci/kalkınmacı değil büyümeci” konusu üzerinde durmalıyız. Büyümecilik gerçekte IMF ve Dünya Bankası programıdır. Neoliberal sistemde ekonomiler büyümeyi hedefler; öyle ki ülkeler büyür ama gelişmez veya kalkınmaz. Gelişmeci/kalkınmacı ekonomi, öncelikle mutlaka iç pazara dayanır ve iç pazarın genişlemesini hedefler. Erdoğan ise sürekli dış piyasadaki dalgalanmaların nefesini ensesinde hissedecek ihracata ve ucuz işgücüne dayalı bir model öneriyor. Çin her ne kadar ihracatçı bir ekonomi gibi görünse de, iç pazarı güçlendirme çizgisi esastır.

Bu, bırakın Türkiye gibi ülkeleri, neoliberal sistemin merkezi olan ABD’de bile böyledir. ABD’de geçen yıl en zengin yüzde 1’in serveti, ilk kez yüzde 50’nin servetini geçti! Kısacası ABD’den Türkiye’ye kadar, neoliberal sistem içindeki ülkelerde büyüme vardır ancak varsılın varsıllaştığı, yoksulun yoksullaştığı bir büyümedir bu…

Dolayısıyla Erdoğan’ın büyüme için Çin örneği vermesi üzerinden etraflı tartışmaya gerek yok; zira Erdoğan Çin’i zaten yanlış anlamış! Çünkü Çin büyümeci değil, gelişmeci/kalkınmacıdır.

Avrupa pazarında Çin’in yerini almak

Erdoğan’ın Çin örneği vermesi üzerinden yürütülen tartışma, şu bakımdan da yanlış yürütülüyor. Erdoğan bir ekonomi modeli olarak Çin’e benzemekten bahsetmiyor; pazara yakınlığı avantaja dönüştürerek Çin’e rakip olmaktan bahsediyor. Özetle, ABD’nin Çin’le ticaret savaşı kapsamında baskıladığı Avrupa pazarı için Çin yerine Türkiye’yi üretim üssü haline getirmeyi savunuyor Erdoğan.

Türkiye elbette üretmeli, AKP’nin bitirdiği tarımı yeniden devlet desteğiyle ayağa kaldırmalı, AKP’nin zayıflattığı sanayide yeniden devlet destekli hamle yapmalı, Türkiye-Suriye sınırında GAP’ı güncelleyerek endüstriyel tarım merkezi inşa etmeli…

Ancak Erdoğan’ın bahsettiği bu değil. Ne peki? AKP’yi yakından izleyen Prof. Dr. Emin Gürses’ten aktaralım: “Almanya artık üretim üssü olarak Çin’den uzaklaşıyor. Bütün Avrupa ülkeleri Çin’den uzaklaşıyorlar çünkü Amerika’nın baskısı var. Almanlar açıklama yaptılar, ‘Üretim üssü olarak Türkiye’yi seçeceğiz’ diyorlar. Amerika da ‘Polonya’da üretim yapın’ diyor. Almanlar, ‘Ben Türkiye’nin altyapısını bilirim, Polonya’da yapamam’ diyor” (Sputnik, 22.11.2021).

Yani Erdoğan’ın Çin’i örnek vermesi, Çin’i bir model olarak izlemek anlamında değil, Avrupa pazarı için Çin’le rekabet etmek anlamındadır. Erdoğan, Gürses’in işaret ettiği ABD-Çin ticaret savaşından yararlanarak, ekonomiyi “sistem içinde” düzeltmeyi hedeflemektedir.

Son sosyalist devlet

Kaldı ki Çin modeli, belli ölçülerde Atatürk/Cumhuriyet modeline benzemektedir zaten. Anımsayın, TBMM’den özelleştirme yasası geçtiği gün, Başbakan Çiller “son sosyalist devleti yıktık” diye mutluluğunu açıklamıştı.

O nedenle Çin ve Atatürk modelleri, Erdoğan’ın modelinin tam tersidir. Çin ve Atatürk modellerinde kamu iktisadi teşekkülleri vardır; tersaneler, enerji santralleri, limanlar, fabrikalar vardır. Erdoğan modeli ise Özal-Çiller modelinin devamı olarak kamu iktisadi teşekküllerini satma modelidir.

Diğer yandan “Erdoğan Çin’i örnek aldı” diye sevinildiği şartlarda, BAE ve Katar’a Varlık Fonu içindeki kamu iktisadi teşekküllerinden satılmaya çalışılıyor olması bile, konunun bir modeli örnek almak olmadığını, o modelle rekabete işaret edildiğini ortaya koymaktadır.

Son söz: Atatürk modelini yıkan Çin modeli kuramaz. Çin’i örnek alan, öncelikle limanlarımızı, santrallerimizi, enerji şirketlerimizi, ormanlarımızı satmayı durdurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Aralık 2021

1 Yorum

İsrail-BAE alt düzeni

Ukrayna merkezli krizin büyütülmeye çalışılmasından Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Türkiye açılımına; Tayvan konusunun kışkırtılmaya çalışılmasından Karadeniz’deki askeri faaliyetlere; İsrail, BAE ve Bahreyn üçlüsünün ortak Hanuka bayramı kutlamasından iktidarın ilan ettiği “kontrollü normalleşme” politikasına kadar ülkemizi, bölgemizi ve dünyamızı ilgilendiren gelişmeleri çözümleyebilmek için küresel güçlerin mücadelesine ve inşa edilmeye çalışılan üst ve alt düzenlere mercek tutmak gerekiyor.

ABD-İngiltere üst düzeni

ABD-İngiltere ikilisi, bir “üst düzen” inşa etmeye çalışıyor. Bu üst düzenin üç önemli merkezi var:

1) Pasifik merkezi: ABD ve İngiltere, Avustralya ile birlikte AUKUS isimli yeni bir ittifak kurdu. Üçlü anlaşmanın merkezinde “nükleer denizaltılar” var. Washington ve Londra’nın hedefi, Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmek.

2) Karadeniz merkezi: ABD ve İngiltere, Rusya’ya karşı “Karadeniz’i NATO gölü” yapma hedefli bir operasyon yürütüyor. Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa üzerinden Karadeniz’e inen ve Kafkaslara uzatılmaya çalışılan bir hat inşa etmeye çalışıyor. Washington ve Londra’nın son bir yıldır Karadeniz’de gemileri ve uçaklarıyla sürekli Rusya’yı kışkırtmaya çalıştığını görüyoruz.

3) Ortadoğu merkezi: ABD ve İngiltere, Körfez petrol ve gazını, İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak bir hat inşa ediyor.

Bu üst düzen girişimi, görüldüğü gibi tarihsel iki büyük deniz gücünün, ABD ve İngiltere’nin Asya karasını çevreleme çalışmasıdır. Çin ve Rusya ikilisi Baltık, Karadeniz ve Akdeniz ile Hint ve Pasifik okyanusları üzerinden kuşatılmaya çalışılmaktadır.

Körfez’i Akdeniz’e bağlama operasyonu

ABD-İngiltere ikilisinin üst düzenin Ortadoğu ayağının altında ise İsrail-BAE ikilisinin yürütmeye çalıştığı bir alt düzen kurma çabası var…

Öncelikle ABD ve İngiltere ikilisinin Körfez petrol ve gazını, İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak bir hat inşa etmesinin üç hedefine bakalım. Washington ve Londra bu hat ile;

1) Avrupa’ya enerji tedariki sağlayarak Rusya’nın etkisini kırmayı,

2) Arap barışıyla İsrail’in güvenliğini sağlamayı,

3) Mısır-Körfez-İsrail işbirliğiyle bölgeyi Washington-Londra ekseninde tutmayı hedefliyor.

Bu amaçla Körfez’den İsrail’e boru hattı döşeniyor; Doğu Akdeniz’deki Mısır, İsrail ve Kıbrıs rezervlerine Körfez rezervleri eklenmeye ve böylece Avrupa’nın ihtiyacı için önemli oranda enerji tedariki oluşturulmaya çalışılıyor.

Körfez ve Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs-Girit-Avrupa hattı ile taşınması hâlâ yüksek maliyetli. Bu nedenle siyasi sorunlara rağmen Kıbrıs-Türkiye-Avrupa şeklindeki ekonomik yol hâlâ olası.

Bunun hayata geçebilmesi, İsrail-BAE normalleşmesi ile Ankara’nın “kontrollü normalleşme” hamlesinin kesişiminin ortaya çıkaracağı ekonomik kazanç ağırlığına bağlı…

Daha büyük borç bulma ihtiyacı

2017 yılında Crans Montana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinde AKP iktidarının taviz verebileceği konuları masaya koymuş olmasından AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın IMF ve Dünya Bankası başkanları ile Yahudi finans kuruluşu yetkilileriyle yaptığı görüşmelere ve hatta BAE’nin krizdeki Türkiye’nin Varlık Fonu’ndan alacağı hisseler karşılığında getirmeyi vaat ettiği fona kadar pek çok gelişme, çok boyutlu hamlelerin sürdüğüne işaret ediyor.

Özal-Çiller-Erdoğan neoliberal düzeninin geldiği yer işte burasıdır. Borcu borçla kapatmaya çalışarak iktidarı sürdürebilmenin sonu, daha büyük borç için daha fazla ekonomik ve siyasi bedel demektir ne yazık ki…

Bu bile tek başına Türkiye’nin ekonomik çıkışını sistem içinde değil, sistem dışında yapması gerektiğini resmetmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2021

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın