Archive for category Politika Yazıları

Mali sermaye partisi: AKP

Doların 9 TL’yi geçmesi, ekonomi tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Buraya nasıl gelindiği, tek adam rejimi ile doların seyri arasındaki ilişki, önümüzdeki seçime etkisi gibi konular tartışılıyor.

Kanımca, aslında bu konu Cumhurbaşkanı’nın ekonomi başdanışmanı 2014 yılında “Dolar 3 TL’yi geçerse yüzüme tükürün” dediğinde bitmişti. Yedi yıldır uzatmalar oynanıyor.

Uzatmaların bu kadar uzamasında birincisi AKP’nin “ortak” bulabilme becerisi, ikincisi de muhalefetin eksikleri etkili oldu kuşkusuz. Erdoğan’ın sıra sıra liberalleri, FETÖ’yü, BDP/HDP’yi, ülkücü milliyetçileri, bazı ulusalcıları kullanabilmesi, iktidarına yedekleyebilmesi elbette kendi penceresinden büyük başarıdır. Ayrıca incelememiz gereken bu konuyu burada bırakıp, ekonomiye dönelim.

Modern kapitülasyon

20 yılın ekonomi açısından özeti iki maddedir:

1) Mali sermaye sınıfı: AKP iktidarının, iktidar olabilmesinin karşılığı olarak yaptığı ilk icraatlardan biri ABD endüstriyel tarım devi Cargill’e (ve sonrasında pek çok “yatırımcıya”) verdiği imtiyazlardı. “Modern kapitülasyon” olan o imtiyazlarla Türk tarımı adım adım bitirildi. Dahası, toplam bir inceleme yapıldığında, bu iktidarın sanayiyi de zayıflattığı görülecektir. AKP iktidarı, 20 yılda mali sermayenin önünü sınırsızca açtı. Mali sermaye varlık fonu ve buna bağlı varlık şirketleriyle, bir piramit şeklinde örgütlenerek ayakta duruyor.

2) Sermaye transferi: AKP iktidarı, 20 yıl boyunca aynı zamanda çok kapsamlı bir sermaye transferi yaptı. Partinin dayandığı mali sermaye sınıfı palazlandırıldı. Bunun için şu yollar kullanıldı:

a) Özelleştirmecilik: AKP iktidarı gelmiş geçmiş en özelleştirmeci partidir. Özal’ı, Çiller’i fersah fersah geride bırakan AKP iktidarı, ne var ne yok her şeyi sattı, yabancılaştırdı. Böylece iktidarını sürdürebilecek önemli bir kaynağa kavuştu.

b) İhale: AKP iktidarının kamu kaynaklarını yandaşlara yöneltmesinde ve sermaye transferinde “tek adam ihaleceliği” en öncelikli yol oldu.

c) Belediye kaynakları: AKP iktidarı, 20 yıl boyunca yönettiği belediyeler aracılığıyla çok büyük bir sermaye transferi gerçekleştirdi. Bu yolla “5’li çete” gibi en büyüklerin altındaki grupları besledi.

d) Vakıf sistemi: Sermaye transferinde kullanılan yöntemlerden biri de vakıf sistemi. Bu yolla kamu kaynakları, valilikler ve kaymakamlıklar eliyle, bazen de belediyeler eliyle AKP vakıflarına geçti. AKP vakıflarına bedelsiz tahsis edilen kamu binaları, mülkler, araziler oldukça büyük bir toplama ulaşmış durumda.

e) Sponsorluk: AKP’nin vakıflarına kamu bankaları, kamu kurumları ana sponsor yapıldı. AKP medyası bu sponsorların ilanlarıyla beslendi. Medya bu sponsorların kredileriyle el değiştirdi.

f) Varlık Fonu: Bu fon, AKP’nin hem mali sermaye sisteminin omurgasını hem de sermaye transferinin çok önemli bir ayağını oluşturuyor.

Borcu borçla çevirme ekonomisi

20 yılın özeti budur. Özetin özeti de şudur: AKP Türkiye’yi, torunlarımızın torunlarına kadar borçlandırdı. Borcu borçla çevirerek iktidarını sürdürüyor.

Bu sistem, beş sonuç doğurdu:

1) Türkiye küçüldü. Son yedi yıldır kişi başı milli gelir düşüyor.

2) Zengin, daha da zenginleşti. Sadece AKP’nin dayandığı sermaye sınıfı değil, geleneksel “en büyükler” de, İstanbul sermayesi de AKP rejiminden memnun! Koç ve Sabancı, en kârlı dönemini AKP iktidarında geçirdi.

3) Fakir, daha da fakirleşti. Bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının altında gelirle yaşayan milyonlar var artık Türkiye’de.

4) Zengin-fakir makası açıldı. En üstteki yüzde 20’nin ekonomiden aldığı payla, en alttaki yüzde 20’nin ekonomiden aldığı pay arasındaki makas açıldıkça açıldı.

5) Ortadirek bitti. En üstteki yüzde 20 ile en alttaki yüzde 20 arasında kalan ve geleneksel olarak ortadirek diye nitelenen 3 tane yüzde 20’lik kesim, bitti. Şöyle ki, o üç yüzdelik dilim de, en alttaki yüzde 20’lik dilimin yanına itiliyor. Yani en üstteki 20 ile yüzde 80 arasında uçurum oluşuyor.

Türkiye’nin iki seçeneği

Kısacası, uzatmaların uzatmaları de bitiyor. Ancak borcu borçla döndürme “ekonomisinin” en sıkıntılı yerine gelmiş durumdayız.

Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya Türkiye bu borcu borçla çevirme ekonomisinin iktidarından kurtulabilmeyi başaracak, ya da bu iktidar iktidarını sürdürebilmek için gereken borcu bulabilmek adına büyük siyasi bedeller, tavizler verecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2021

3 Yorum

Düşmanları Suriye’yle normalleşirken

Atlantik cephesi 10 yılın sonunda Suriye’yi tahrip etti, terör örgütleri aracılığıyla sınırlı egemenlik alanları oluşturdu ancak temel hedeflerine ulaşamadı.

Neydi o temel hedef? Suriye’yi parçalamak; içinden denize açılan bir Kürdistan, kıyıda bir Nusayri devleti, güneyde Dürzi devleti ve ortada bir Sünni devleti çıkarmak.

Bu sadece ABD’nin değil, İsrail’in de hedefiydi. Hatta eski İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile emekli bir asker olan Dr. Gabi Siboni, “dört parçalı Suriye” planını rapor olarak yazıp yayınlamışlardı.

Benzer analizler, ABD Dışişleri, CIA ve Pentagon’a yakınlıklarıyla bilinen yarı-resmi düşünce kuruluşlarının çalışmalarında da vardı.

ABD’nin bu hedefe ulaşabilmesi, pratikte Esad yönetimini devirebilmesine bağlıydı.

Sonuç? 10 yılın ardından Atlantik cephesi Esad yönetimini deviremedi, rejimi değiştiremedi, Suriye’yi parçalayamadı.

Hatta, bugünlerde yaşanan kimi gelişmeler de, Suriye’nin “normalleşmesinin” başladığına işaret ediyor.

ARAP ÜLKELERİ SURİYE’YLE BARIŞIYOR

Örneğin, Suudi Arabistan, Şam’daki büyükelçiliğini açmaya hazırlanıyor.

Örneğin, 10 yıl aradan sonra Ürdün Kralı Abdullah ile Beşar Esad bir telefon görüşmesi yaptı. Ürdün Suriye sınır kapısını açtı, uçuşları başlatmaya hazırlanıyor.

Örneğin Mısır doğalgazının Suriye üzerinden Lübnan’a taşınması konusu üzerinden 10 yıl sonra Mısır ile Suriye arasında temaslar başlamış oldu ve bir anlaşmaya imza atılmış oldu.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed Al Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.

Örneğin diğer Arap devletleri de Suriye’nin Arap Birliği toplantılarına katılmaya başlaması gerektiğini savundu.

Sadece Araplar mı?

Yunanistan, İtalya, İspanya, Romanya, Çekya gibi bazı Avrupa ülkeleri, Şam’da Büyükelçilikleri yeniden açma niyetinde olduklarını açıkladılar.

Örneğin Interpol, Şam bürosunu yeninden faaliyete geçiriyor.

Kısacası Suriye normalleşiyor…

Daha doğrusu Esad yönetimine ve Suriye’ye 10 yıldır düşmanlık yapanlar, Suriye’yle normalleşme yoluna dönüyor…

ABD, İSRAİL VE TÜRKİYE ESAD KARŞITLIĞINDA ORTAK

Suriye’de 10 yıllık politikasını sürdürmeye çalışan üç ülke kaldı: ABD, İsrail ve Türkiye.

ABD, pek çok ülkenin Suriye’yle normalleşmeye başlamasından rahatsız ve bunu açıkça belirtiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı bu konuda yaptığı bir açıklamada, Washington’un kesinlikle Şam’la diplomatik ilişkileri normalleştirmeyeceğini duyurdu.

Türkiye için de aynı durum geçerli. AKP iktidarı, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran ile işbirliği yapmasına rağmen, Suriye karşıtlığını sürdürüyor ve Esad yönetimini yıkma hedefini, 10 yıllık hayal olsa bile, koruyor. Dahası, Esad yönetimine karşı kurduğu sözde hükümeti ve sözde orduyu desteklemeyi sürdürüyor.

SURİYE’DE TÜRKİYE-ABD KARŞITLIĞI

Peki bu tabloyu nasıl değerlendirmeliyiz? Çünkü tablo kendi içinde aynı zamanda çelişkili…

Şöyle ki, ABD ve Türkiye Esad karşıtlığını sürdürme konusunda ortaklarken, PYD nedeniyle Suriye’de fiilen karşı karşıya konumlanmış durumdalar.

Dahası önce ErdoğanABD askerleri Suriye’den çıkmalı” dedi, ardından da ABD Başkanı Biden, Suriye hakkındaki ulusal acil durum halini bir yıl daha uzatmasıyla ilgili kararının gerekçesini yazdığı ve Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’ye gönderdiği mektupta “Türkiye hükümetinin Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri taarruz düzenleme yönündeki eylemleri, IŞİD’i yenilgiye uğratma çabasına zarar veriyor” dedi.

Diğer yandan Esad yönetimi de, Türk askerlerinin bulunduğu bölgelerle, ABD askerlerinin desteklediği PYD bölgeleri dışında, ülkenin tamamında egemenliği sağlamış oldu.

ESAD KAZANDI, ERDOĞAN KAYBEDİYOR

Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuçlar var:

1) Türkiye’nin Esad karşıtlığı “artık” sürdürülemez çünkü Esad karşıtlığı Türkiye’ye zarar veriyor, Türkiye’nin dış politikasını esir alıyor. Ankara Şam’la anlaşarak, hem Ortadoğu’daki diğer ülkelerle normalleşme yolunu açmış olacak, hem de Doğu Akdeniz’de avantaj kazanacak.

2) 10 yılın özeti, Esad’ın kazanması ve Esad karşıtlarının kaybetmesidir. Bu Türkiye için de geçerlidir; Esad kazandı, Davutoğlu kaybetti, Erdoğan da kaybediyor. AKP iktidarının Şam’la normalleşmeye direnerek Türk dış politikasını esir alma süreci, ilk seçimde sona erecek.

3) ABD’nin 900 askerle PYD devleti inşa edebilme şansı yok. Aslında 900 askerle, süreci uzatabiliyor olmasında, Türkiye’nin de dolaylı rolü var. Türkiye Suriye karşıtlığını sürdürdükçe ve Türk askeri Suriye’de bulundukça, ABD’nin de Suriye’de bulunabilmeyi sürdürmesi ne yazık ki kolaylaşıyor.

4) Türk ordusunun, Suriye ordusunun önünü açarak, Şam yönetiminin ülke topraklarının tamamında egemen olmasını kolaylaştırması, ABD’nin planını en kolay yıkma yoludur.

Özetin özeti: Türkiye, herkesten önce Suriye’yle normalleşmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Ekim 2021

3 Yorum

Doğu Akdeniz’de geri çekilme

AKP iktidarı 20 yıldır Akdeniz’de neden Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmemiş, biliyor musunuz? Çünkü balıkçılardan böyle bir talep gelmemiş!

Yani AKP, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal çıkarlarını balıkçıların talebine göre belirlemiş!

Mizah gibi…

Gelin baştan anlatalım:

Balıkçılar MEB talep ederse…

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Venezuela Dışişleri Bakanı Felix Plasencia ile Ankara’da yaptığı ikili görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Doğu Akdeniz konusunda iki mesaj verdi.

1) “Bazen tüm kıta sahanlığını kapsayan bir NAVTEX’i niye yayınlamadığımızı soruyorlar. Tüm kıta sahanlığımızda deniz seyrüseferini engellememiz doğru bir yaklaşım olmaz.”

2) “MEB ilanı balıkçılık açısından önemli, o nedenle Karadeniz’de geçerli. Balıkçılık, Akdeniz’de öncelikli bir sektör olursa ve böyle bir talep gelirse, Akdeniz’de de ilan edebiliriz.” (AA, 9.10.2021).

Yaycı’nın NAVTEX itirazı

Bu iki mesaj, Mavi Vatan doktrininin sahada terkedilmesi demekti.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelesini, balıkçıların taleplerine göre şekillendirmeye indirgemek demekti.

Em. Tüma. Cem Gürdeniz’le birlikte Mavi Vatan doktrininin şekillenmesinde emeği olan Em. Tüma. Cihat Yaycı acaba Çavuşoğlu’nun sözlerine ne diyordu?

Telefonla konuştuğum Yaycı’nın yaptığı yorumlar şunlar oldu:

Öncelikle ilan edilen NAVTEX haritasına itiraz eden Yaycı, “Haritaya yanlış bakarak Türkiye’ye 20 sene kaybettirdiler” dedi. Dahası, “Antalya Körfezi’nde araştırma gemisi için Güney Kıbrıs’ın istediği sınırları kabul edercesine NAVTEX ilan edenler hakkında soruşturma açılması gerektiğini” belirtti!

Libya anlaşmasıyla çelişkili tutum

Karadeniz’de 1986 yılında ilan edilen MEB’in balıkçıların talebi olmadığını önemle belirten Yaycı, içinde yanıtlar olan şu soruları sordu: “Güney Kıbrıs ve diğer ülkeler niye MEB ilan etmiş? Balıkçılarından mı talep gelmiş? Güney Kıbrıs’ın sahil güvenliği mi varmış ve kimseyi MEB’ine sokmuyormuş?”

Çavuşoğlu’nun “MEB’i sadece balıkçılığa indirgemesinin son derece yanlış” olduğunu belirten Yaycı, “1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile kodifiye olan MEB kavramı kıta sahanlığını da içine alan ve artık biz hariç çevremizdeki ve dünyadaki diğer ülkelerin kullandığı kavramdır.”

Libya ile Akdeniz’de imzalanan anlaşma ile MEB ilan etmeme tutumu çok ciddi çelişki oluşturmaktadır” diyen Yaycı, AKP’nin pratikteki bu çelişkisine de dikkat çekti.

Ulusal çıkarlar Batı’yla pazarlık konusu

Peki AKP iktidarı neden MEB ilan etmiyor bir türlü?

Yaycı, MEB ilan edilmemesinde ısrar edilmesini, “kalede şut kurtarmaya çalışan, gol yemezse başarı sayan” diplomasi anlayışının bir uzantısı gibi görüyor ve “hukukta silahların eşitliği” ilkesine göre Türkiye’nin rakipleri ne yaptıysa, en azından onu yapması gerektiğini belirtiyor. Yani “MEB ilan etmişse, siz de edersiniz” diyor.

AKP’nin MEB ilan etmeme tutumunun nedenini daha net saptamamız önemli. Anımsayalım: Güney Kıbrıs 2003’te, Libya ve Suriye 2009’da, Lübnan 2010’da MEB ilan etti. Yunanistan ve Mısır 6 Ağustos 2020’de MEB anlaşması imzaladı.

Tüm bunlar AKP’nin ABD ve AB adına “Denktaş karşıtlığı” yaptığı süreçte oldu. Üstüne AKP Suriye’ye düşman oldu, Mısır yönetimiyle ilişkileri kopardı, Doğu Akdeniz’de yalnızlaştı.

Ve AKP iktidarı, Türkiye’nin 2019’da Libya anlaşmasıyla başlayan Doğu Akdeniz atağını, AB’yle pazarlık sürecinde son altı ayda yavaş yavaş sönümledi ve şimdi de geri çekiliyor. Özetle AKP hemen her konuda olduğu gibi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını da Batı’yla pazarlığının bir aracı olarak kullanıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2021

1 Yorum

Yang-Sullivan zirvesi

Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkez Komite Üyesi Yang Jiechi ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın İsviçre’nin Zürih kentinde yaptığı görüşme, iki küresel gücün mücadelesi bakımından önemliydi.

ÇKP Merkez Komitesi Dış İlişkiler Ofis Direktörü ile Amerikan dış politikalarındaki etkisi zaman zaman dışişleri bakanlarının önüne geçebilen Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanının buluşması, aslında Çin’in ün yüksek diplomatı Yang Jiechi ile ABD’nin en etkili isimlerinin başında gelen Jake Sullivan’ın, ilişkilerin nasıl seyredeceğine yön tayin etme mücadelesiydi…

Çin ve ABD’nin karşılıklı mesajları

ABD ile Çin arasındaki altı saatlik Zürih Zirvesi, iki küresel gücün “sorumlu rekabet” mi, yoksa “işbirliği” mi tartışması diye tek bir cümleyle özetlenebilir.

Yang Jiechi’nin muhatabına verdiği beş temel mesaj vardı:

1) “ABD Başkanı Joe Biden’ın ‘yeni bir Soğuk Savaş istemiyoruz’ açıklamasını taktir ediyoruz.”

2) “Pekin, Washington yönetiminin ‘rekabet’ odaklı siyasetini onaylamıyor.”

3)Çin ve ABD işbirliği yaptığında bundan iki ülke ve tüm dünya fayda sağlar. Çin ve ABD çatıştıklarında ise hem iki ülke hem de dünya acı çeker.

4) “Washington’un rasyonel ve uygulanabilir tekliflerine açığız.”

5) “Tayvan, Hong Kong, Sincian gibi konular Çin’in egemenlik alanına girer.”

Jake Sullivan’ın ise üç temel mesajı oldu:

1) “Washington yönetimi, ‘Tek Çin’ ilkesine bağlı.”

2) “ABD olarak ilişkileri ’sorumlu rekabet’ yaklaşımı içinde yönetmek istiyoruz.”

3) “Küresel kaygı yaratan konularda işbirliği yapmak istiyoruz.”

Yumuşama dönemi mi?

Yang-Sullivan zirvesi, Çin’de genel olarak “yumuşama sinyallerinin son halkası” olarak değerlendirildi.

Çin’in merkezi yayın organlarından Global Times, zirveyi yorumladığı editöryal başyazısında, ABD’nin son dönemde çatışmadan ziyade rekabet ve işbirliğini öne çıkardığını belirtti. Gazete bu görüşüne dayanak olarak da iki yeni gelişmeyi gösterdi: ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai’nin “Çin’le yolları ayırmak değil köprü kurmak istiyoruz” mesajı ile Huawei yöneticisinin serbest bırakılması…

Global Times’ın bu “olumlu” yaklaşımları, yine de haklı bir uyarıyla bitiyor: “Hegemonik zihniyet başarısız olmadıkça vazgeçmez.”

Stratejik gerileme

Kesinlikle. Hegemonik zihniyeti başarısız olmadıkça, emperyalist ABD Çin’i ve Rusya’yı hedef almayı sürdürecektir.

ABD’nin “yeni bir Soğuk Savaş istememesi”, hegemonyasının zayıflaması ve stratejik gerilemesi nedeniyledir. ABD o gücü kendinde bulsa ya da AB başta müttefiklerini buna ikna edebilse, elbette yeni bir Soğuk Savaş isteyecektir.

ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı bir olgu: Afganistan’dan çekilmesi o nedenle. ABD muharip güçlerinin 31 Aralık’ta tamamlamak üzere 7 Ekim’den itibaren Irak’tan çekilmeye başlaması da o nedenle. (Bunun Suriye’deki varlığını sağlamlaştırma hamlesi olduğunu iddia eden görüşlere katılmıyoruz, tersine Irak’taki varlığını yitiren ABD, Suriye’de de zayıflar.)

Taktik atak

Kısacası, ABD küresel ölçekte bir stratejik çekilme halindedir; ancak taktik planda özellikle Hint-Pasifik bölgesinde ataklar yapmaktadır.

İşte ABD, İngiltere, Avustralya üçlüsünün AUKUS adıyla bir Anglo-Sakson ittifakı kurması ve ABD’nin Avustralya’yı Çin’e karşı bir nükleer üs yapmaya çalışması o taktik adımlardan biridir.

İşte ABD’nin Tayvan’a yeni silahlar satma kararı alması, ABD özel kuvvetlerinin Tayvan ordusunu gizlice eğitiyor olması, Pentagon’un Tayvan’ı Çin’e karşı bir askeri üs olarak ele alması, o taktik adımlardan biridir.

Ancak Çin’in bu adımlara yanıtları, çok sert oldu. Tayvan hava sahasında beş gün boyunca 50’den fazla uçak uçurmak, ABD’ye en yüksek perdeden verilen yanıttı.

Avustralya da, en büyük ticaret ortağı Çin olduğu için, yakında nasıl bir sorunlu işbirliğine girdiğini görmeye başlayacaktır.

Kısacası, yeni bir dünya kurulurken, sancılı süreçler de olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2021

2 Yorum

NATO’culuk, Amerikancılıktır

Türkiye’de ABD’ye “mesafeli” kesimler içinde bile, ne yazık ki, “ABD başka NATO başka” görüşü var; hatta bunu “ABD’yi NATO içinde dengeliyoruz” söylemine kadar yükseltebilenler bile var. Ancak doğru değil.

Birincisi; ABD eşittir NATO’dur; dahası NATO ABD’nin müttefiklerini denetleme aracıdır. Kaldı ki NATO bir askeri örgüt olmaktan çok, aslında bir “siyasi” örgüttür. Hükümetlere uzanan Gladyo’lar tipiktir.

İkincisi, NATO içinde Türkiye’nin ABD’yi dengeleyebildiği bir durum yoktur, olsaydı ABD’nin teröre desteği kesilebilir ya da KKTC’nin tanınabilmesi sağlanırdı örneğin.

ABD-NATO’nun Çin-Rusya düşmanlığı

ABD için NATO yukarıda özetlediğimiz özellikleriyle, kritik öneme sahiptir, hâlâ vazgeçilmez bir araçtır.

ABD bu nedenle, Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO’nun varlığının sorgulanmaması için nasıl yeni düşmanlar belirlediyse, bugün de “stratejik özerklik” tartışmaları nedeniyle benzer yollara başvuruyor, tehditler, riskler, meydan okumalar belirlemeye yöneliyor.

İşte NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüştükten sonra yaptığı şu açıklama, o ihtiyaç nedeniyledir: “NATO her zamankinden daha önemli çünkü daha rekabetçi bir dünyayla karşı karşıyayız. Saldırgan eylemleriyle Rusya’yı görüyoruz, ekonomik ve askeri gücünü kullanan daha iddialı bir Çin görüyoruz” (AA, 5.10.2021).

AB Stratejik Özerklik peşinde

Peki ABD neden Çin’i ve Rusya’yı düşman ilan ediyor, neden bu iki ülkeyi müttefikleri nezdinde düşman kategorisine, olmayınca tehdit, risk ya da meydan okuma gibi kategorilere almaya çalışıyor?

Birincisi elbette bu iki ülkeyi kendi küresel hegemonya heveslerinin önünde engel görmesi nedeniyle ama ikincisi de o engeli aşabilmek için AB’ye ihtiyaç duyması ve AB ülkelerini, NATO nezdinde denetiminde tutmaya devam edebilmek için.

Çünkü AB, bir süredir ABD ve NATO’dan “stratejik özerklik” kazanma peşinde. Daha önce bu konuyu burada birkaç kez incelemiştik, özetlersek: Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” çıkışı (7.11.2019), AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in “Özerkliğin tersi bağımlılık demektir. Biz özerkliği tercih ediyoruz” (20.11.2020) demesi, yine Borrell’in AB ordusu çekirdeği olarak “Avrupa İlk Giriş Gücü” oluşturulmasını önermesi (30.8.2021), AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “AB Savunma Birliği” ihtiyacını ilan etmesi (16.9.2021) gibi çıkışlar, hep AB’nin ABD/NATO’dan stratejik özerklik kazanma amacının gereğiydi.

Son olarak AB Konseyi Başkanı Charles Michel de bu kervana katıldı ve “NATO’yu güvenliklerinin temel taşı olarak görmekle birlikte, daha özerk olabilmenin yollarını aradıklarını” söyledi (5.10.2021).

Kalın-Çavuşoğlu’nun NATO’ya bağlılıkları

AB’nin ABD/NATO’dan “stratejik özerklik” kazanmaya çalışması, ABD hegemonyasının zayıflaması ve yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla ilgilidir. İşte AB o dünyada yerini almaya çalışmaktadır. Hangi dünya? ABD, AB, Çin, Rusya ve Hindistan’ın beş büyük güç merkezi olacağı yeni dünya.

Bu durum, Türkiye dahil pek çok ülkeye bölgesinde “daha bağımsız hareket edebilme” fırsatı doğurdu. 21. yüzyılın ikinci çeyreği, stratejik özerklik hamlelerine ve bağımsız politikalara daha çok sahne olacak.

AKP iktidarının Neo-Abdülhamitçi “dengeciliği” ise sonuçları itibariyle bir “stratejik özerklik” politikası ya da “çok taraflılık” değildir; “Rusya’yla kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve iki büyük gücü AB ile dengelemeye çalışan” bu çizgi, pratikte iktidarını sürdürebilmek için “çok tarafa taviz vermek” demektir!

Çünkü bu iktidar, dayandığı sermaye sınıfı, ideolojisi ve emperyalizmle işbirliği içinde oluşmuş örgütlülüğü ile NATO’cudur, Amerikancıdır. İşte son iki örnek:

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “NATO’ya kayıtsız, şartsız bağlıyız” (Der Spiegel, AA, 1.10.2021).

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: “NATO’nun birliği ve bütünlüğü, savunma kabiliyetimiz kadar önemli” (5.10.2021).

Bu iki açıklama da Türkiye adına vahimdir. AB’nin bile ABD/NATO’dan stratejik özerklik aradığı şartlarda, Türkiye ABD kadar NATO’culuk yapamaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2021

2 Yorum

ABD Genelkurmay Başkanı vatan haini mi?

Geçen haftalarda ABD’de ilginç bir tartışma yaşandı.

Washington Post’un ünlü gazetecileri Bob Woodward ve Robert Costa’nın birlikte yazdıkları ve yakında piyasaya çıkacak olan “Tehlike” isimli kitap, daha çıkmadan, basına yansıyan bazı sayfalarıyla ABD’de gündem oldu.

Kısaca anımsatalım:

ABD GENELKURMAY BAŞKANINDAN ÇİN’E GÜVENCE

İki ünlü gazeteciye göre ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley, 30 Ekim 2020 ve 8 Ocak 2021’de olmak üzere iki kez Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştü. Milley, Çinli mevkidaşına, iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini söyledi. Yani Amerikan askerlerinin komutanı, Çinli komutana, saldırmayacakları güvencesi vermişti.

Milley 30 Ekim 2020’deki ilk görüşmede Li’ye, bir saldırı olasılığında kendisini önceden uyaracağına dair söz verdi. Kitaba göre Milley şöyle dedi: “General Li, Amerikan hükümetinin istikrarlı olduğu ve her şeyin yoluna gireceği konusunda sizi temin ederim. Size saldırmayacağız veya size karşı herhangi bir kinetik operasyon yürütmeyeceğiz.”

İkinci görüşme, bundan 70 gün sonra yapıldı. 8 Ocak 2021’de Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng’i arayan Milley, 6 Ocak’ta ABD Kongresi’nin basılması olayıyla ilgili mevkidaşını bilgilendirdi ve şöyle dedi: “Yüzde yüz istikrarlıyız. Her şey yolunda. Ancak demokrasi bazen böyle özensiz olabiliyor.”

PELOSI-MILLEY GÖRÜŞMESİ

Woodward ve Costa’nın kitabında şu bilgiler de var: ABD Genelkurmay Başkanı Milley, ayrıca ABD’nin Hint-Pasifik Komutanını da aramış ve bazı askeri tatbikatları ertelemesini tavsiye etmişti.

Daha ilginci, kitaba göre, bu süreçte kimi üst düzey yetkililer, Trump’ın nükleer silah kullanma emrini vermesi halinde, Milley’in bu sürece müdahil olmasını sağlamaları için yemin etmelerini de istemişti.

Woodward ve Costa’nın yazdıkları kesinlikle doğruydu. Nitekim ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, 6 Ocak’taki Kongre binasının basılması olayından sonra ABD Genelkurmay Başkanı Milley ile “Trump’ın savaş çıkarmasını veya nükleer silah kullanma emri vermesini önlemek için ‘mevcut önlemler’ hakkında” konuşmuştu. Hatta Pelosi bu yönde ABD Genelkurmay Başkanı’ndan güvence aldığını da açıklamıştı.

GÖREV: YANLIŞ HESAPLAMALARI ÖNLEMEK

Haber duyulur duyulmaz, eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Genelkurmay Başkanı Milley’i “vatan haini” ilan etti.

Tam da bu süreçte, Afganistan yenilgisi nedeniyle “askeri üçlü” ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ifade verecekti. Haliyle Milley’e o iki telefon da sorulacaktı.

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie’nin komiteye ifade toplantısında bu konu açıldığında Milley şöyle dedi: “Ben bu millete 42 yıl hizmet ettim. Savaşta yıllarımı harcadım ve bu ülkeyi savunurken ölen birçok askerimi gömdüm. Bu millete, anayasaya olan bağlılığım değişmedi ve değişmeyecek. Verecek bir nefesim olduğu sürece sadakatim mutlaktır. Ve düşmüşlere sırtımı dönmeyeceğim.”

Milley, Çin Genelkurmay Başkanı ile görüşmesinin “sivil yönetimin gözetimi, bilgisi ve koordinasyonu” ile yapıldığını söyledi. Görevlerinden birinin “yanlış hesaplamaları engellemek” olduğunu belirten Org. Milley, “Savunma Bakanlığı rehberliği ile ve siyasi diyalog mekanizması tarafından özellikle Çinlilerle iletişim kurmaya yönlendirildim” dedi. Org. Milley, görevlerinden birinin de “gerilimi azaltmak” olduğunu belirtti.

FELAKETİ ÖNLEMEK VATANSEVERLİKTİR

Gerçekten de Org. Milley’in Çinli mevkidaşına güvence verdiği o günler, ABD tarihi açısından en ilginç günlerdi. Seçini kaybettiğini kabullenmeyen ABD Başkanı Trump, taraftarlarını ABD Kongre binasına yönlendirmiş ve binlerce insan ABD Kongresi’ni işgal etmişti!

Kongre üyelerinin baskın sırasında kaçtığı o süreçte, Trump’ın başkanlık koltuğunu bırakmamak için her türlü çılgınlığı yapabileceği konuşuluyordu. O çılgınlıklara Çin’e savaş açmanın da, nükleer bir bomba atmanın da dahil olabileceği, ABD’de en üst seviyede siyasi ve güvenlik çevrelerinde konuşuluyordu.

Böylesi bir çılgınlığa Trump’ın bile soyunabilmesi elbette çok zor. Ancak, bunun küçük bir olasılık bile olsa görülüp, Çin’in uyarılması, “vatan hainliği” kavramının tartışılmasını zorunlu hale getiriyor. Zira son yüzyıl, iki dünya savaşının da etkisiyle, “vatan hainliği” kavramının çokça kullanılabildiği bir yüzyıl oldu. Ülkemizde bile olur olmaz, herkes herkesi siyasi karşıtlığı üzerinden ne yazık ki “vatan hainliği” ile suçlayama kalkabiliyor. Öyle ki, bu kadar “vatan hainliği” bolluğunda, gerçek vatan hainliği olgusu da pratikte sulanmış oluyor.

Gelelim Org. Milley’in durumuna…

Sonuçları bakımından, Çin’le, hem de nükleer savaş olasılığı gibi bir büyük felaketi önleme çabası içinde olması, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Milley’i kesinlikle “vatan haini” yapmaz; Amerikan halkını felakete götürecek bir olayı durdurma yönünde tavır aldığı için, tersine yaptığı vatanseverliktir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ekim 2021

2 Yorum

İdlib kimin düğümü?

Önceki “Soçi’nin şifreleri” başlıklı yazımızı bitirirken, devamı olarak, bir sonraki yazımızda “İdlib düğümü”nün çözümünü, kimlerin bu çözümü isteyip istemediğini inceleyeceğimizi belirtmiştik.

Buna giriş olması bakımından, Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın hükümete yakın Türkiye gazetesindeki dünkü yazısında verdiği önemli mesaja dikkat çekelim: “Ankara’nın Suriye’ye bakışını yeniden şekillendirmesi ve politika değişikliğine gitmesi zaruri hâle gelmektedir. (…) Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.

Sarayın henüz bu gerçeği gördüğünü/görmek istediğini söyleyemeyiz, zira Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın Alman Der Spiegel’de, hâlâ ABD’den eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Suriye muhalefetine verdiği destek sözünü tutmasını bekliyor!

Ancak, sarayın dışındaki çeşitli AKP havzalarında, bunların Davudizm kalıntısı hayaller olduğu belirtilerek, Ankara-Şam yakınlaşmasının ihtiyaç olduğu yavaş yavaş savunulmaya başladı.

İdlib’de çözüm istemeyen ABD

“İdlib düğümü”nün çözülmesini en çok isteyen haliyle Suriye yönetimidir. Böylece topraklarının bir bölümüne daha egemen olacak ve ülkeyi tehdit eden cihatçı örgütlerin bir bölümünü daha tasfiye etmiş olacak. Hatta kimi Suriyeli uzmanlara göre, bu durum, Suriye ordusunun daha sonra Fırat’ın doğusuna yönelmesini de sağlayacak.

Peki İdlib’in düğüm halinde kalmasını en çok kim istiyor? Elbette ABD, şu gerekçelerle:

1) ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya ilişkilerinin sabote edilebileceği bir alan olarak görüyor.

2) ABD, İdlib’deki cihatçı örgütlerin bazılarının siyasi destekçisi. Onların sahadan tamamen silinmesi ABD’nin işine gelmiyor. Pentagon, cihatçı örgütlerin varlığının İdlib’de Suriye yönetimini meşgul etmesini, ABD destekli PYD bölgesinin devamını kolaylaştırma konusu olarak görüyor.

3) ABD, İdlib’in Türkiye “kontrolünde” olmasını, ileride Fırat’ın batısına karşı Fırat’ın doğusu pazarlığında bir araç olarak görüyor. Washington, Ankara’nın da bunu gördüğünü bildiği için, düğümün sürmesini istiyor. (ABD’nin PYD bölgesini Akdeniz’e açma olasılığı artık yok ama Fırat’ın batısında Şam’a rağmen bir alan tutulması, o olasılığa zemin doğuruyor!)

Böyle olduğu için de ABD İdlib’de Rusya ve Suriye karşıtı mesajlar veriyor, böyle olduğu için de Türkiye’nin Rusya’yla karşı karşıya gelme olasılıklarında Ankara’ya açık siyasi destek mesajları yayımlıyor.

İdlib’i saray düğümledi

İdlib düğümünün sürmesini isteyen ABD’nin yukarıda belirttiğimiz üç numaralı gerekçesi, İdlib’in aslında neden düğüm olduğunu ve kimin düğümlediğini de ortaya koyuyor: AKP iktidarı.

Bunu Ak-jeopolitikçiler zaten şöyle formüle ediyor: Ankara’nın güvenliği Afrin’den, Afrin’in güvenliği İdlib’den başlar. Kendilerini dev aynasında görüp bunu Halep’e, hatta Doğu Akdeniz üzerinden Libya’ya kadar uzatanlar bile var.

Ankara’nın açık siyaseti şu: Suriye’de, İdlib merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi oluşturmak. İşi bölgeye kaymakam atamaktan fakülte ve yüksek okul açmaya, hatta günlük ekonomide Türk lirası kullandırmaya kadar götürmek, bu açık hedefin, apaçık kanıtlarıdır.

AKP iktidarı, bu nüfuz bölgesinin, aynı zamanda PYD bölgesinin ABD’yle karşılıklı tanınmasının pazarlık kartı olarak da kullanılabileceğini hesaplıyor.

İşte Ankara’nın belli bir aşamadan sonra Moskova ve Tahran’la işbirliği yapmak zorunda kalmasına rağmen, Şam’la normalleşmemekte ısrar etmesinin nedeni bu.

Ankara’yı, Şam’la barış isteyen yönetebilir

Suriye’de bir “ÖSO nüfuz bölgesi” olması Erdoğanların çıkarına olabilir, ancak Türkiye’nin çıkarına değildir. Bunun geleceğe uzanacak ne boyutta büyük bir yanlış olduğu, Türk ordusunun da gördüğü bir durumdur. Basına emeklilik olarak yansıyan haberler, İdlib’de askeri bakış ile saray niyetinin örtüşmemesinin yansımalarından sadece biridir.

Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın başta alıntıladığımız sözleri bu nedenle önemlidir: “Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.”

Umuttan öte, bu olması gerekendir, olmalıdır, olacaktır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bu gerekliliği uygulayabilecek bir iktidar yönetebilecektir ancak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2021

1 Yorum

Soçi’nin şifreleri

1) Kremlin Sözcüsü Peskov, Erdoğan-Putin zirvesinin gündeminin “ikili ilişkilerin başlamasından bu yana en kapsamlı gündem olacağını” belirtmişti. Oysa görüşme, 2 saat 40 dakika sürdü. Zamanın yarısının tercümeyle geçtiği düşünülürse, tarafların masadaki konu başlıklarını müzakere etmediği, sadece karşılıklı “mesaj” verdiği anlaşılmalıdır.

2) Önceki zirvelerde, dışişleri ve savunma bakanları, hatta güvenlik bürokrasisi, ele alınacak konuları hazırlar, liderler de son halini verirdi. Bu zirvede ise tersinin olduğu anlaşılıyor. Verilen mesajların gereğini, sonrasında, Putin’in ifadesiyle “devlet mekanizmaları” yerine getirecek.

3) Zirvede bir belgenin imzalanması beklenmiyordu ancak ortak bir açıklama yapılmaması, hatta sonradan Ankara ve Kremlin’in hiçbir açıklama yapmaması, ortada Erdoğan ve AK-Medyanın köpürtebileceği bir kazanımın olmadığına işaret ediyor.

Bu üç çıkarımdan hareketle, Soçi’de kim, ne kazandı peki?

Soçi’de bölgecilik kazandı

Erdoğan ile Putin’in Soçi zirvesinden, Atlantikçilik kaybetti, “bölgecilik” kazandı.

Açalım:

14 Eylül’de Moskova’da bir araya gelen Esad ve Putin’in verdiği mesaj netti: “Amerikan ve Türk askerleri Suriye’den çıkmalı.”

Erdoğan’ın New York dönüşü sırasında, Soçi zirvesi öncesi ve zirveye hazırlık mesajı olduğu belli olan açıklaması da şöyleydi: “ABD Suriye’den çıkmalı.”

İster Biden’dan randevu alamadığı için denilsin, isterse Erdoğan’ın genel tutarsızlığı olarak yorumlansın ama Putin açısından, Erdoğan’ın “ABD Suriye’den çıkmalı” noktasına gelmiş olması, büyük kazançtır. Hele de Erdoğan yıllardır ABD’yi Suriye’ye daha çok varlık bulundurmaya çağırırken!

Denilebilir ki, “Erdoğan taktik manevra yapıyor, ‘ABD çıksın’ diyerek ‘Türkiye’nin Suriye’deki varlığını korumaya çalışıyor.” Olabilir, fakat sahanın gerçeği, düşüncelerden ve niyetlerden güçlüdür.

‘Siyasi rüşvet’

Esasa geçmeden, bir konuya dikkat çekelim:

Erdoğan’ın Soçi dönüşünde Putin’e “İkinci ve üçüncü nükleer santrallerin inşasını” teklif ettiğini açıklaması ise tam bir skandaldır.

Açık ki sıkışan Erdoğan, bunu bir koz gibi ama pratikte “siyasi rüşvet” anlamına gelecek şekilde masaya koymuş. İhale kanununu, olması gereken yolu, yöntemi geçtik, bu bir koz olacaksa bile “siyasi rüşvet” gibi sunulduğu için koz değeri azalmıştır.

Nükleer santralleri başta Çin olmak üzere yapabilecek aktörlere karşı Rusya’nın elini “pazarlıksız” güçlendirmiştir.

İdlib’de olası adım

Erdoğan ile Putin zirvesinin ana konusu İdlib’di. İdlib’in çözülemeyen düğüm hali, Şam’ın Moskova’ya bastırması ile Moskova’nın Ankara’yı Washington’a itmemek için zamana yayması arasında sıkışan bir konu.

Erdoğan’ın şu sözleri, bir parça daha taviz vereceğine işaret ediyor: “Suriye sorununa nihai ve sürdürülebilir çözüm bulma vaktinin geldiğini konuştuk. Bu yöndeki her türlü gerçekçi ve adil adıma açık olduğumuzu belirttik.”

Önümüzdeki haftalarda Türk ve Rus heyetlerinin yapacağı görüşmelerle, bu alanda bazı adımların atılabileceğine dair kimi işaretler var.

Neler olabilir peki? M-4 karayolunun tam kontrolü için Türk ordusunun biraz daha geriye çekilmesi ve Suriye ordusunun Rus hava kuvvetleri desteğiyle otoyolu güvenli hale getirebilmesi olası görünüyor.

Erdoğan’ın hiç istemediği bir durumsa da, bu, Türkiye’nin çıkarınadır ve edindiğim izlenimler, askeri yaklaşımdın da buna yakın olduğudur.

Buradan hareketle, bir sonraki yazımızda İdlib’de çözümü kimlerin istediğini, kimlerin neden karşı olduğunu, İdlib’in Türk-Amerikan ilişkileri ile Türk-Rus ilişkileri bağlamındaki önemini inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ekim 2021

1 Yorum

Pentagon’un ‘stratejik başarısızlık’ itirafı

ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin yenilgi mi, yoksa yeni bir oyun mu olduğu tartışması medyada sürüyor.

Hâlâ ABD’nin yenilmiş olabileceğine inanmak istemeyenler, bunu kabullenemeyenler var.

Hatta “ABD’nin zaten Afganistan’da göstermelik bulunduğunu, Taliban’la isteksiz savaştığını” savunanlar bile var. Oysa görmek isteyenler için ABD’nin tam 20 yıl Afganistan’da olması gerçeği bile, işgalin “göstermelik” olmadığını görmeye yeter!

Bu tartışmaları sürdüreceğiz. Çünkü ABD’nin “stratejik gerilemesini” görmeden, ülkemiz ve bölgemiz için doğru politika üretemeyiz.

Kissinger ve Brzezinski yıllar önce saptadı

ABD’nin Afganistan’da yenilmesi, toplam bir sürecin içinde ve stratejik gerilemenin parçası olarak anlaşılabilir ancak.

Nitekim, o süreci görmek istemeyenler için ABD’nin büyük stratejistlerinin süreç analizlerini bu köşeye taşımıştım. Önemli olması nedeniyle kısaca anımsamakta yarar var:

Örneğin Henry Kissinger, daha 2014 yılında, “Afganistan ve Irak savaşlarının geri çekilmeyle sonuçlanmakta olduğunu” yazıyordu Dünya Düzeni isimli kitabında.

Örneğin Zbigniew Brzezinski 2012 yılında Stratejik Vizyon- Amerika ve Küresel Güç Buhranı isimli kitabında, ABD’nin güç kaybını ve geri çekilme sürecini inceliyordu ve “Amerikan rüyasının söndüğünü” saptıyordu.

Kissinger ve Brzesinski’nin görüşleriyle paralel onlarca analistin değerlendirmesi var. Çünkü ABD’nin 20 yıldır yaşadığı geri çekilme, öyle “ABD yenilmez” varsayımının arkasına saklanamayacak çıplaklıkta aslında…

Pentagon’un Senato’da ‘yenilgi’ ifadesi

Önceki gün ABD Senatosunun Silahlı Kuvvetler Komitesi, Afganistan’dan çekilme konusunu ele aldı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, komitede ifade verdi, senatörlerin sorularını yanıtladı.

Pentagon şefi Lloyd Austin’in açıklamaları, “ABD yenilmez, aslında oyun kuruyor” diyenlerin gözünü açacak netlikte. Austin, Taliban’ın Afganistan’dan çekilmeleri için kendilerine 1 Eylül’e kadar süre verdiğini belirterek, bu süreyi aşmalarının oradaki Amerikan askerleri için tehlikeli olacağını düşündükleri için bu zaman diliminde çekilmeyi tamamladıklarını söyledi (AA, 29.9.2021).

Austin’in sözleri bununla sınırlı değil. Hatta devamındaki sözleri, savaş boyunca 4 başkan, 8 genelkurmay başkanı ve onlarca savunma bakanının değiştiğini belirterek bir süreç analizi yapması bakımından daha da önemli: “Böyle bir sonuç son 5 günde veya 20 günde ya da bir yılda ortaya çıkmadı. Bu savaşın sonucu stratejik başarısızlıktı.”

Kesinlikle öyle. 23 Ağustos’ta bu köşede “ABD Afganistan’da yenildi, nokta” başlıklı yazımda da tam olarak bunu anlatmıştım. Çekilmenin öyle Biden yönetiminin hızla aldığı bir karar olmadığını, stratejik başarısızlığın görülerek kararın 2014 yılında Obama döneminde alındığını, Trump döneminde parça parça uygulandığını ve Biden yönetimiyle de sonuçlandırıldığını anlatmıştım.

Egemen sınıfın çıkarı tartışması

Pentagon şefinin itiraf ettiği “stratejik başarısızlık” bir olgu. Emperyalist ABD aslında bu durumu uzun süredir tartışıyor.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda o tartışmaları incelemiştim: Bir grup, ABD’nin geri çekilmesi ve içeride üretimi artırarak ekonomisini büyütmesi gerektiğini, diğer grup da ABD’nin hâlâ en büyük askeri kapasiteye sahip olduğundan hareketle “yangını çıkaralım, en az zarar gören biz oluruz” görüşünü savunuyor.

2008 krizinin de etkisiyle Bush’un ikinci döneminde başlayan bu tartışma, iki görüşün senteziyle sonuçlandı hep: Obama da, Trump da, Biden da o sentezin sonuçlarıdır aslında. Üçünde de “hem kısmen geri çekilme ama hem de yeni çatışma alanları” var. Birinde ilk görüş ağır basarken, diğerinde ikinci görüş öne çıktı. Ama sonuçta o tartışma sürüyor. Çünkü “hangi strateji” tartışması, egemen sınıfın farklı kesimlerinin çıkarlarının tartışması aslında…

O nedenle ABD’nin “stratejik başarısızlıklarını” tespit etmek ve gerilemenin hızını ve boyutunu değerlendirmek, tüm dünya için önemli…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2021

1 Yorum

Türk-Amerikan ilişkileri Soçi masasında

Erdoğan’ın Biden’la görüşemediği New York ziyaretinin dönüşünde “ABD’nin Suriye’den çıkmasını istemesi”, AKP’nin 11 yıllık Suriye politikasında çok önemli bir değişimdir.

Peki ne oldu da, 11 yıldır ABD’yi Suriye’de yeterince bulunmamakla suçlayan, Beyaz Saray’ı Suriye sorununda elini taşın altına yeterince sokmamakla eleştiren, Suriye topraklarına daha çok Amerikan askeri isteyen, ABD Suriye’ye her füze attığında “yetmez ama evet” diyen AKP iktidarı, bu kez “ABD Suriye’den çıkmalıdır” dedi?

ERDOĞAN’IN TAKTİK HAMLESİNİN NEDENLERİ

Erdoğan, New York’ta Biden ile görüşemediği için hayal kırıklığı yaşadı. Öyle ki, New York’a ayak bastığı gün Biden’le bölgesel ve küresel meselelerde mutabık olduğunu söyleyen Erdoğan, dönüşte “Bush ile, Obama ile, Trump ile iyi çalıştım ancak Biden ile iyi başlamadık” dedi. Yani Erdoğan, kendisine randevu vermeyen Biden’a, bir kart göstermiş oldu.

-New York dönüşü Soçi’de Putin’le çok kapsamlı bir zirve yapacak olan Erdoğan, Biden’e Suriye kartı çekerek, Moskova’ya mesaj vermiş oldu.

-Afganistan’dan çekilen, Irak’tan bu yılın sonunda çekilecek olan ve er geç Suriye’den de çekilmek zorunda kalacak olan ABD’nin mevcut durumuna uygun olarak, Erdoğan da gitmekte olana, git demektedir.

-Her ne kadar Erdoğan ve Biden, 14 Haziran tarihli NATO zirvesi sırasında yaptıkları baş başa görüşmede Türk-Amerikan sorunlarını paranteze alarak birlikte çalışmayı Kâbil Havalimanı üzerinden sürdürme adımı attıysalar da, 15 Temmuz’da Taliban’ın Kâbil’e egemen olmasıyla başlayan süreç, AKP’nin ABD’yle mutabık kaldığı havalimanı güvenliği sağlama görevini zorunlu olarak askıya aldı. Böylece Türk-Amerikan ilişkilerinin tıkanıklığını bir parça aşacak fırsat da zora girmiş oldu. Dolayısıyla, mevcut sorunların da çözümsüz olduğu şartlarda, Türk-Amerikan ilişkilerinin kısa vadede “kurtarılması” pek mümkün görünmüyor.

ERDOĞAN-PUTİN İKİLİSİNİN ÖNÜNDEKİ DOSYALAR

Erdoğan’ın Soçi’ye giderken Türk-Amerikan ilişkileri açısından kritik önemdeki mesajı “ABD Suriye’den çekilmeli” ile sınırlı değildi; Rusya’dan ikinci parti S-400 alabileceğini de söyledi.

Dolayısıyla Putin’i Türk-Amerikan ilişkileri açısından memnun edecek bir tablo önünde kuruluyor Soçi masası. Ancak tablo yine de pembe değil, hatta yer yer siyah…

Masadaki konu başlıklarına kısaca bakacak olursak:

Erdoğan ve Putin’in en önemli gündemi İdlib. Düğüme dönen konu, pek çok kez belirttiğimiz gibi Suriye’nin siyasi çözümünü geciktiriyor. Ankara ve Moskova hem mevzisini korumaya çalışıyor hem de birbirini mutabakata uymamakla suçluyor. Putin’in daha önce bu konu tıkandığında yaptığı açma hamlesinin bir benzeri gelebilecek mi, yoksa Erdoğan İdlib konusunda bir parça taviz vermeyi mi seçecek, göreceğiz. Ancak Soçi’den yarın ne çıkarsa çıksın, İdlib en sonunda Şam’ın istediği gibi çözülmek zorunda olacak.

Erdoğan ile Putin arasındaki bir diğer sorunlu konu Kırım meselesi. Erdoğan New York’ta bu konuda verdiği mesajla, Moskova’yı bir kez daha rahatsız etti. Ankara her ne kadar “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” politikasını Moskova’ya karşı bir kart olarak görüyorsa da, 25 Eylül’de Cumhuriyet gazetesindeki “Erdoğan-Putin zirvesinin sorunları” başlıklı makalemizde de belirttiğimiz gibi, “Bu kart, aslında bir koz kartı değil. Ceza oyunlarında elde tutulmaması gereken bir kâğıda daha çok benziyor. Elde tutmak yerine, bir an önce elden çıkarılması halinde, daha çok kazanç getirecek bir kart hatta.”

Erdoğan ile Putin arasındaki sorunlu başlıklardan biri de doğalgaz. Ankara’nın ABD’nin sunduğu sıvılaştırmış doğalgaz alımları nedeniyle, Moskova’nın imzalamak istediği uzun vadeli kontrata yanaşmaması, kış yaklaşırken önemli bir konu.

Erdoğan ve Putin’in karşı karşıya geldiği konulardan biri de Libya. Berlin Konferansı’ndan çıkan “yabancı silahlı güçlerin ülkeden çıkması” kararı ve üç ay sonra yapılması planlanan seçimler, bu konunun da ikilinin önemli bir gündemi olmasını zorunlu hale getiriyor.

NEO-ABDÜLHAMİTÇİLİK

Soçi masasında Kafkasya, Karadeniz, Afganistan ve Orta Asya konuları da var. Fakat ağırlıklı konu başlıkları yukarıda özetlediğimiz dört konudur.

Ancak…

Türk-Rus işbirliğinin seviyesi ile Türk-Amerikan sorunları arasındaki bağ nedeniyle, Soçi masasında aslında Türk-Amerikan ilişkileri de olacak. Erdoğan’ın “ABD Suriye’den çıkmalı” mesajı da, “Rusya’dan ikinci parti S-400 alabiliriz” mesajı da, işte bu nedenle.

Erdoğan, iki boyutlu bir taktik izliyor: Hem ABD’nin bölgedeki ağırlığını azaltmaya başladığını görerek dümeni Rusya’ya daha çok kırıyor ama hem de Rusya’ya yakınlaşmasını ABD’den taviz koparabilmenin aracı olarak kullanabilmeyi umuyor.

Perdenin önünde iki büyük güç arasında taktik manevralar gibi gözükse de, perdenin arkasında iki büyük güce de gereğinden fazla taviz vermekle sonuçlanacak bir Neo-Abdülhamitçilik bu…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Eylül 2021

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın