Emperyalizmi yeniden yenmek!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/10/2014
Barış Doster‘in Prof. Dr. Alpaslan Işıklı anısına hazırladığı “Emperyalizm ve Türkiye” kitabı 10 gündür masamda duruyor.
Fırsat buldukça bölüm bölüm okuyorum. Üstelik Türkiye’nin en birikimli aydınlarının topluca kaleme aldığı “Emperyalizm ve Türkiye” kitabını, Cumhuriyet’in yıldönümünde “Cumhuriyet ve Türkiye” diye okuyorum…
Çünkü Cumhuriyet ile emperyalizm arasında sert bir mücadele ilişkisi var. Bizim Cumhuriyetimiz emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuştur ve o nedenle devrimcidir, ilericidir, aydınlanmacıdır, laiktir, halkçıdır ve millicidir…
Ancak 1950’lerden itibaren emperyalizmle girilen ilişki nedeniyle gericileşmiştir ve katılaşmıştır.
Kitap bu ilişkiyi incelemesi nedeniyle özellikle önemlidir.
ABD YARDIMIYLA MİLLETLEŞİLEBİLİR Mİ?
“Emperyalizm ve Türkiye” kitabını günlük siyasal gelişmeleri düşünerek okudum. Örneğin Ayn el Arap’ı, Kobani’yi…
Kobani’de Kürtler milletleşiyor muydu? Bir halk ABD’nin desteğiyle, silah yardımıyla milletleşelebilir miydi? Halklar emperyalizmin desteğinde gerçek anlamda bağımsızlık kazanabilir miydi?
Bu en güncel konunun yanıtları, teorik çerçeve olarak “Emperyalizm ve Türkiye” kitabında yer alıyordu…
Dahası bir kısım Sol’un etnik milliyetçilik yapması ama milliciliği “faşistlik” saymasının yanıtları da bu kitaptaydı…
EMPERYALİZME KARŞI CUMHURİYET
Kitap “Emperyalizm ile Türkiye” ilişkisini en temel konular üzerinden, uzmanları aracılığıyla inceliyor:
Turan Karakaş emperyalizmi bir kavram olarak ele alıyor…
Yine konuyu kavramsal olarak ele alan Cüneyt Akalın emperyalizm ile siyaset ilişkisini inceliyor…
Mustafa Gazalcı eğitim, Cevat Geray kentleşme, Suay Karaman ulaşım, Mustafa Kaymakçı tarım, Mahmut Kiper sanayi, Yıldırım Koç işçi sınıfı ve sendikalar, Bartu Soral kalkınma, Tolga Yarman enerji, Serdar Şahinkaya savunma ve Onur Öymen de dışpolitika boyutunu inceliyor…
Sunuş yazısını Alparslan Işıklı‘yla ilişkisi üzerinden yazan Prof. Dr. Korkut Boratav, hem kısa bir SBF tarihi hem de kısa bir aydın mücadelesi kesiti çiziyor…
Dolayısıyla “Emperyalizm ve Türkiye” kitabı, aslında “Cumhuriyet ve Türkiye”yi en temel konular üzerinden incelemiş oluyor…
ÖNCÜ PARTİDE BİRLEŞMEK
Kitabı Kaynak Yayınları‘ndan yayıma hazırlayan Barış Doster, “Emperyalist kuşatma ve Türkiye” başlıklı önemli bir bölümle kitaba çifte katkı sunuyor…
Cumhuriyet’in yıldönümüde, “Cumhuriyet ve Türkiye” diyerek okuduğum “Emperyalizm ve Türkiye” kitabını, Barış Doster‘in sonuç bölümünden şu satırlarla dikkatinize sunuyorum:
“Emperyalizmle mücadele ederek kurulup, sonra da onun kuyruğuna takılmak, Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetmiştir ve ödetmektedir. 1950’de Demokrat Parti’yle birlikte başlayan ‘Küçük Amerika’ süreci, Türkiye’yi büyütmemiş, küçük düşürmüştür. Gelinen aşamada ise bağımsızlığını, egemenliğini zayıflatmıştır ve parçalanmaktadır. Türkiye bu dönemde milli kimliğinin en temel unsurları olan dil, tarih, yurt bilincini büyük ölçüde yitirmiştir.
“Türkiye, tarihsel birikimine, toplumsal yapısına, ulusal hedeflerine uygun, yerli ve milli çözümler üretmeli, cumhuriyetçi güçlerin emek güçleriyle birleşmesini sağlamalıdır. Tarihten gerekli dersleri çıkarıp, mali egemenlik olmadan milli egemenliğin de olamayacağını bilmelidir. Ekonomiyi üretim odaklı kılmalı, Atatürk‘ün bölge merkezli dış politikasına yönelmeli, Cumhuriyet Devrimi programından güç alıp gerekli güncellemeleri yaparak emperyalist dayatmalara karşı dik durmalıdır.”
Peki nasıl?
Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Mustafa Kemal’in askeri olarak, onun devrimciliğini yürüten bugünün öncü partisinde birleşerek!
Emperyalizme karşı direnerek değil, tek dişi kalmış canavarı bir kez daha yenerek!
Cumhuriyetimiz bağımsız ve devrimci olsun!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2014
Harir Üssü İncirlik’e alternatif mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/10/2014
ABD, 2003’te kullandığı Irak’ın kuzeyindeki Harir havalimanını askeri üsse dönüştürüyor.
Peki neden? Mevcut üsler yetmediği için mi? IŞİD’e karşı İncirlik’i tam olarak istediği gibi kullanamadığı için mi?
İnceleyelim:
HARİR HAYATİ İYTİYAÇ MI?
ABD İncirlik’i IŞİD stratejisinin “ana karargahı” yapmak istiyor. Buradan hem savaş uçakları kaldırmak istiyor hem de stratejisinin en önemli ayaklarından biri olan seçilmiş muhaliflere dayalı özel savaşını yürütmek istiyor.
Ankara ise mevcut durumda Washington’a İncirlik’i IŞİD’e karşı insani ve lojistik amaçlı kullandırıyor. Tabi bu kavramlar geniş anlamlar içerdiği için anlaşmanın bu boyutuyla bile ABD İncirlik’ten insansız hava araçları kaldırıp, istihbarat toplayıp başka üslerden kalkan uçaklarının bombalanmasını sağlıyor.
Dolayısıyla Harir Üssü’nün kurulmasında İncirlik’in sınırlandırılması bir faktör olabilir ama kısmen kullanılabilmesi ve ABD’nin bölgede başka üslerinin de olması nedenleriyle, Harir Üssü Washington için “bugünkü hedefleri açısından” hayati bir ihtiyaç değildir.
O zaman neden kuruyor?
ÜSSÜN STRATEJİK ÖNEMİ
Harir Üssü, Irak Kürt Bölge Yönetimi’nin merkezi olan Erbil’e 50 km, İran sınırına da 60 km mesafede. Dolayısıyla yeri taktik ve stratejik öneme sahip.
Taktik açıdan önemi, IŞİD’in hem Irak hem de Suriye’de bulunmasından kaynaklanmaktadır. ABD Harir Üssü’nden her iki ülkedeki IŞİD varlığına karşı hava operasyonlarını düzenleyebilecektir.
Stratejik açıdan önemi ise hem “Büyük Kürdistan” hedefinin yeni aşamasıyla ilgili olmasından hem de buna bağlı olarak İran’ı hedef almasından kaynaklanmaktadır.
Açalım:
ABD’nin Ortadoğu planının merkezinde “Büyük Kürdistan”ı inşa etmek var. Böylece hem bölgedeki ülkeleri küçültüp daha kontrol edilebilir hale getirmeyi hem de güvenliği için İsrail’e bir müttefik kazandırmayı hedeflemektedir.
ABD’nin Büyük Kürdistan’ı kurabilmesi için Kürtlerin yaşadığı Irak, Suriye, Türkiye ve İran’ı bölmesi gerekmektedir:
ABD’nin 1. ve 2. Irak saldırısı, Irak’ın kuzeyinde Büyük Kürdistan’ın ilk parçasını oluşturmak içindi ve bunu bir ölçüde gerçekleştirdi.
ABD’nin 4 yıldır taşeronlarıyla birlikte Suriye’yi hedef alması ise Irak’ın kuzeyindeki bu parçayı, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açabilmek içindi.
ABD’nin 5 yıldır AKP-PKK ortaklığında yürüttüğü Kürt Açılımı ise Büyük Kürdistan’ın asıl önemli parçası içindi. Sonuç alamadıysa da epey yol katetti.
Ana plana göre ABD ancak İran’dan da Kürtlerin yaşadığı parçayı koparırsa Büyük Kürdistan’ı tamamlayabilmiş olacak.
Böylece, yapabilirse, Basra’dan Doğu Akdeniz’e Kürt Koridoru’nu kurmuş olacak.
Bunun mümkün olmadığı gerçeğini bir yana bırakarak belirtelim:
HARİR İNCİRLİK’İN BÜTÜNLEYENİ
ABD Barzanistan’ı İncirlik’ten kurdu ama yeni aşamaları için Harir’e ihtiyacı var. Ve denilebilir ki Harir Üssü, İncirlik’in bütünleyenidir.
ABD Harir Üssü’nü inşa ederek Irak Kürdistan’ının merkezine karargah kurmuş oluyor ve buradan hareketle tüm parçaları hedef alıyor.
ABD’nin yaşadığı güç erozyonuna rağmen Kürt Koridoru için yine de atak yapacağına işarettir bu üs. Dolayısıyla ABD Kürt Koridoru’ndan vazgeçmemiştir.
Kürt Koridoru Suriye’de Kobani’dir, Türkiye’de Açılım’ın yeni aşamaya geçmesi ve Kobani için koridor kurulmasıdır, Irak’ta Harir Üssü’nün inşası ve peşmergenin Türkiye üzerinden Suriye’ye sevkedilmesidir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ekim 2014
Erdoğan’ın ‘üst akıl’ çıkışının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/10/2014
“Kendi aklı bağımsız mıdır”, “kendisi de o üst aklın programını uygulamamakta mıdır” gibi sorulara rağmen Erdoğan‘ın şu cümlesinin öneminin hakkını teslim edelim: “Kobani’de tuzak kuran, PYD’yi aşan bir üst akıl var.”
Erdoğan‘ın işaret ettiği o üst akıl ABD’dir.
Doğru, o üst akıl Erdoğan‘ın 12 yıldır yol haritasını çizen akıldır; Ergenekon tertibinin, Açılım’ın aklıdır…
Ve sebebi ne olursa olsun, hangi niyetle söylenmiş olursa olsun, Erdoğan‘ın saptaması nesnel olarak çok önemlidir; hatta sonrasında tevil yoluna gidilse bile…
ÜST AKIL İŞARETİNİN SAHİBİ TSK
Erdoğan‘ın dillendirdiği bu saptama, bizim açımızdan iki önemli gerçeğe işaret etmektedir:
1) Saptamayı Erdoğan dillendirmiştir ama aslında saptama Türk Silahlı Kuvvetleri’nindir.
Genelkurmay Başkanlığı’nın “uyum” tavrına rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir bütün olarak Açılım’a ve ABD’nin IŞİD stratejisiyle bölgeyi dizayn etme çabasına karşı olduğunu biliyoruz.
Bu ağırlıklı tutum nedeniyle Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel zaman zaman “dengeleyici çıkışlar” yapmak zorunda kalmaktadır!
2) “Kobani’deki tuzağın arkasında PYD’yi aşan bir üst aklın” olduğunu dillendirebilmek, o üst aklın zayıflamasının bir sonucudur.
Üst akıl zayıfladıkça, alt akıllar “akıllanmaya” başlar elbette ama asıl önemli olan ABD’nin zayıflamasının bölge için çok yararlı olduğu gerçeğidir.
EKSENLER VE ASIL CEPHE
Kuşkusuz Erdoğan‘ın dillendirdiği bu saptama, konuşmanın bütünü içinde anlamlıdır ve Erdoğan o konuşmasında “İmralı’nın rahatsız olduğunu”, İmralı’nın PKK ve HDP’ye “çözüm sürecini bozmayın, engellemeyin” mesajı verdiğini belirtti.
Ve Erdoğan konuşmasının bütününde Ayn le Arap (Kobani) merkezli eksenlere işaret etti: ABD-PKK-PYD bir tarafta, AKP-ÖSO-Barzani-Öcalan diğer tarafta…
Hatta başka konuşmalarıyla birleştirdiğimizde, Erdoğan için Esad rejimi de diğer eksenin bir müttefiki sayılıyor!
Kuşkusuz Erdoğan‘ın Esad‘ı o eksene yapıştırması, ABD’yi kendi hedefine yaklaştırma amaçlıdır ve gerçeği yansıtmamaktadır. Ancak Esadsız haliyle işaret edilen eksenler konjonktürel olarak doğrudur.
Şu farkla: Bu eksenler stratejik olarak birbirlerine karşıt değildir ve her iki eksen de asıl cephenin iki koludur.
Üç nedenle: Birincisi PKK son tahlilde Öcalan‘a karşı konumlanamaz, ikincisi Kobani’ye koridor kurmak son tahlilde PKK’ye yaramaktadır, üçüncüsü ve en önemlisi AKP’nin yürüttüğü Açılım ABD’nin projesidir ve PKK’ye devlet kazandırma hedeflidir.
O nedenle asıl cepheleşme şudur: ABD-AKP-Öcalan-PKK-PYD-Barzani-ÖSO bir tarafta, Rusya-İran-Suriye ile Türkiye’nin milli kuvvetleri ve Irak’ın birlikçileri diğer tarafta…
STRATEJİYE UYGUN ‘KARŞIT’ TAKTİKLER
Daha önce de belirttik: Erdoğanların Ayn el Arap’taki (Kobani) tutumu, Açılım açısından PKK’yi kendilerine daha mecbur etmek ve Barzani’yle ortaklığa zorlamak içindi.
Zayıflamış bir PKK hem içeride kendilerini zorlamayacaktı hem de Suriye’de “tekil” çıkışlar yapamayacaktı…
Üstelik TSK’nin itirazlarını kendisine kalkan yapan AKP, Ayn el Arap için elini güçlendirmiş olacaktı…
AKP’nin planı buydu ve Ayn el Arap’ta süren taktik savaşları bu nedenleydi…
ABD’nin PYD’ye havadan silah yardımı yapması da, AKP’nin Barzani‘yle anlaşıp “Kobani Koridoru” kurması da ve AKP’nin ÖSO’yu o cepheye sürmesi de taktik savaşlarıydı.
Zira taktik düzlemde son ikisi ilkine “karşı” yapılan bu hamleler aslında karşıt değildir ve stratejik düzlemde aynı plana uygundur: ABD’nin PYD’ye silah vermesi, Türk toprakları üzerinden Kobani’ye koridor açılması, PKK-PYD ile Peşmerge’nin aynı mevziye girmesi ve PKK-PYD ile ÖSO’nun aynı cepheye sürülmesi son tahlilde ABD’nin “Büyük Kürdistan” planına hizmet etmektedir!
Alt akılların henüz anlayamadığı gerçek budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2014
Jandarma üzerinden 2. Ergenekon operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/10/2014
AKP Hükümeti’nin Jandarma Genel Komutanlığı’nı (JGK) İçişleri Bakanlığı’na “tamamen” bağlama hamlesi, Kobani gündemi nedeniyle olsa gerek, yeterince tepki görmedi.
Oysa JGK’yi Türk Ordusu’ndan koparmak, ABD ve Amerikancı iktidarların 30 yıldır gündemindeydi. Ve konu ne zaman ve ne makyajla gündeme gelirse gelsin, gerekli tepkiyi görür ve girişim geri çekilirdi.
TSK’NİN ZAYIFLATILMASI, MGK’NİN ETKİSİZLEŞTİRİLMESİ
AKP Hükümeti’nin JGK’yi İçişleri Bakanlığı’na “tamamen” bağlaması yani “tayin ve terfileri” eline geçirmesi, sonuçları itibariyle TSK’ye 2. Ergenekon operasyonudur. Şundan:
1) Türk Ordusu’nu hedeflerinin önünde engel olarak gören AKP Hükümeti, F Tipi örgütün büyük katkılarıyla Türk Ordusu’na 1. Ergenekon operasyonunu yaparak hem iktidarını tahkim edebilmişti hem de Atlantik kaynaklı projeleri tek tek hayata geçrebilmişti.
AKP Jandarma hamlesini gerçekleştirebildiği anda, Türk Ordusu’nu daha güçsüz ve etkisiz hale getirecektir.
190 bin Jandarma personelini kaybedecek Türk Ordusu’nun personel sayısı 400 binlere düşecek ve bu da TSK açısından büyük zaiyat yaratacaktır.
2) AB uyum yasaları bahanesiyle MGK’deki sivil sayısını artıran ve asker sayısını dengeleyen AKP Hükümeti, JGK’nin İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasıyla kuruldan bir asker daha eksiltmiş olacaktır.
Zira amiri kurulda olan Jandarma Genel Komutanı’na, daha doğrusu Jandarma Genel Müdürü’ne MGK’de ihtiyaç olmayacaktır!
MİLLETİN TEŞKİLATI, AKP’NİN KOLLUK GÜCÜ OLACAK!
3) JGK yapısal bakımdan gerçekten de Jandarma Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülecektir. Yasaya göre Korgeneral rütbesine düşürülecek komutanlık, bir Genel Müdür statüsünde olacaktır.
Pratikte bu şu demektir. Milletin Jandarma teşkilatı, hükümetin kolluk kuvveti olacaktır!
4) Normalde JGK, sadece emniyet ve asayiş görevlerinin yerine getirilmesi yönünden İçişleri Bakanlığı’na bağlıydı.
JGK’nin “sicil, terfi, atama ve disiplin işlemleri” yönünden de İçişleri Bakanlığı’na bağlanması, tıpkı pek çok kurumda olduğu gibi, TSK’nin bu en güzide kurumunda da siyasal gerekçeleri öne çıkarak, liyakatı ortadan kaldıracaktır!
JANDARMA AÇILIM’IN GEREĞİ TASFİYE EDİLİYOR
5) JGK’nin, milletin jandarma teşkilatı yerine hükümetlerin kolluk gücü haline gelmesi, “bağımsız” operasyonların da önünün artık tamamen kapanması demektir!
Pratikten anlatalım: Susurluk sürecinde JGK’nin hükümetlere rağmen yürüttüğü pek çok operasyon, çetelerin bir ölçüde temizlenmesini sağlamıştı. Beyaz Enerji türünden operasyonlar Türkiye’nin önünün açılmasını sağlamıştı.
Günümüzde ise örneğin savcılar, siyasi nedenlerle MİT TIR’ları operasyonunu polis üzerinden yürütememişti ve o TIR’lar ancak hükümetten bağımsız Jandarma’nın kolluk gücü olarak değerlendirilmesiyle durdurulabilmişti.
O operasyonu yapan ve AKP’yi zor duruma sokan jandarma yetkilileri görevden alındı ve idari soruşturmaya uğradı. Şimdi AKP Jandarma’yı kendisine bağlayarak ve onu “kır polisi” durumuna getirerek, bu tür sürprizlerin önüne geçmeye çalışıyor.
6) Ve en önemlisi, aslında JGK’nin İçişleri Bakanlığı’na bağlanması, AKP ile PKK’nin yürüttüğü Açılım’la doğrudan ilgilidir.
Asker mevcut yasalar nedeniyle zaten terörle doğru dürüst mücadele edemiyor ve adım adım bölgede etkisizleşiyor. Kışlasından bayrağı indirilebilen, kapısının önünden PKK’nin tören düzeninde geçiş yaptığı asker, Valilerin emirlerinin dışına çıkamıyor.
Haliyle bölgede otorite adım adım el değiştiriyor. PKK’nin yol kesmesi, ehliyet sorması gibi hadiseler otoritenin terör örgütü tarafından doldurulduğunun göstergesidir.
İşte JGK’nin İçişleri Bakanlığı’na tamamen bağlanmasıyla Açılım’ın özerkliği taahhüt eden maddesi de hayata geçecektir. Zira özerklik pratikte Türk Ordusu’nun otoritesinin yerine bölgede PKK’nin otoritesinin egemen olması demektir!
JGK’Yİ VEREN DİRENEMEZ
Bu 6 madde nedeniyle milletin ve onun göz bebeği Türk Ordusu’nun önündeki sorular artık şunlardır: Genelkurmay Başkanlığı’nın AKP Hükümeti’nin JGK hamlesine karşı yaptığı tek satırlık itiraz açıklaması gerçek bir itiraz mıdır? JGK’yi AKP Hükümeti’ne teslim eden bir Genelkurmay Başkanlığı, ABD’nin Türkiye’yi hedef alan planlarına nasıl direnecektir?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ekim 2014
Esad’la dost olan, Türkiye’de iktidar olacak!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/10/2014
Erdoğan iki gündür vurguluyor: “ABD, Türkiye’ye rağmen PYD’ye silah verdi. PYD’ye silah vermek, PKK’ye silah vermektir.”
Yüzde yüz doğru!
Ancak “hedefsiz” doğru! Zira asıl hedefiniz PKK’ye silah verilmesini engellemekse, niyetiniz “stratejik ortağınızın” PKK’ye destek vermemesini sağlamaksa, önünüzde şu sorular da duruyor:
1) Tamam, PYD’ye silah vermek, PKK’ye silah vermektir ama PYD’ye peşmerge koridoru açmak, PKK’ye destek vermek değil midir?
2) PYD ile PKK aynıysa, ikisi de terör örgütüyse, Urfa’da PYD’lileri tedavi etmek, PKK’lileri tedavi etmek değil midir?
3) PYD’nin liderini hem de bir kaç kez Türkiye’de ağırlamak, en üst seviyede kendisiyle görüşmek ne demek? (ABD, HDP’nin geçen ay Washington’da düzenlediği konferans için PYD lideri Salih Müslim‘e vize istedi; Washington Ankara’yı dikkate alarak vize vermedi. Fakat Müslim bu olaydan kısa bir süre sonra Ankara’ya gidebildi!)
SON DÜĞME DOĞRU İLİKLENİR Mİ?
Kuşkusuz sorular artırılabilir ama asıl sorumuz şu olmalıdır: 12 yıldır gömleğinin düğmelerini yanlış ilikleyen Erdoğan, boğazına gelen son düğmeyi doğru ilikleyebilir mi?
Bir şartla ilikleyebilir: Gömleğinin düğmelerini çıkarıp, en baştan doğru iliklemeye başlarsa!
Yani Suriye politikasını değiştirirse, Beşar Esad düşmanlığından vazgeçerse, bu komşu ülkede bir İhvan diktatörlüğü hayalini kurmayı bırakırsa…
2011’den önce ne IŞİD vardı ne de PYD. Biri Irak’ta diğeri Suriye’de iki etkisiz örgüttü. İkisini de ABD’nin ve taşeronlarının Suriye planı büyüttü.
ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar Esad‘a vurdukça, onu zayıflattıkça IŞİD ve PYD güç kazandı, palazlandı, silahlandı ve en sonunda her ikisi de bölgede devletçikler kurma noktasına geldi!
İLK DÜĞME: SURİYE’YE DÜŞMANLIK
AKP’nin çıkardığı tezkereye bakılırsa Erdoğan gömleğini baştan iliklemeyi hiç düşünmüyor! Çünkü tezkerenin dörtte üçü Suriye düşmanlığıyla dolu.
Üstelik Erdoğan ABD’nin IŞİD planına “tam destek” vermeyi, IŞİD’le birlikte Esad‘ı da hedef almaya bağlıyor!
Denilebilir ki Erdoğan bunu aslında ABD’nin planına destek vermemek için bahane olarak masaya sürüyor.
Elbette denilebilir ama Erdoğan adına kendimizi kandırmış oluruz, zira ABD planına destek vermemek için Ankara’nın önünde pek çok sağlam gerekçe bulunmaktadır.
AKP’NİN ABD’YE 5 DESTEĞİ
Öte yandan AKP zaten ABD’nin planına büyük ölçüde destek vermektedir. Sayalım:
1) AKP, ABD’nin Türk topraklarında Suriyeli “seçilmiş” muhaliflerin eğitilip donatılmasına izin verdi. Üstelik bu eğitim işinde TSK de görev alacak.
2) AKP, ABD’nin İncirlik Üssü’nü “savaş” amaçlı değil ama “insani” amaçlı kullanmasına izin verdi. İncirlik’ten kalkan İHA’lar “insani” amaçlı olarak keşif uçuşu yapıyor ve o bilgileri Erbil’den, Katar’dan kalkan ABD uçaklarına vererek bombalanmasını sağlıyor!
3) AKP ABD’nin IŞİD stratejisine İncirlik’ten bağımsız, kendi olanakları ile de istihbarat desteği veriyor.
4) AKP ABD’nin IŞİD stratejisine insani yardım ve lojistik destek veriyor. (PYD’lilerin Urfa’da tedavi edilmesi de acaba bu kapsamda mı?)
5) Ve en önemlisi: AKP, ABD’nin Koridor planına destek verdi. Barzani‘ye bağlı peşmergelerin PYD kontrolündeki Kobani’ye desteğe gitmesi Türkiye üzerinden sağlanacak.
AKP’nin ABD’ye yeni destekler vermesi ve mevcut deteklerin geliştirilmesi için müzakereler sürüyor.
ERDOĞAN’A RAĞMEN
Türkiye çok kritik bir sürece girmiş durumda. Ülkemizi bu kritik durumdan çıkarmanın yolu Erdoğan’ın düğmelerini doğru ilikleyebilme ihtimali değildir!
Erdoğan‘ın açık çekleri nedeniyle bu ihtimal imkansızdır. Erdoğan o açık çekleri nedeniyle “ne işi var NATO’nun Libya’da” deyip, 20 gün sonra NATO’nun en önünde Libya’ya sefere çıkabilmektedir!
Türkiye bu kritik süreçten “Erdoğan’a rağmen” çıkabilecektir!
İran, Irak ve Suriye’yle “Erdoğan’a rağmen” dostluk ilişkisi geliştiren kuvvet, Türkiye’de iktidar olacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2014
Duhok Anlaşması’nın perde arkası
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/10/2014
15 Ekim’den bu yana Duhok’da süren KDP-PKK görüşmeleri, 9. günün sonucunda bir anlaşmayla sonuçlandı. 3 maddelik anlaşmaya göre KDP ve PKK’nin Suriye’deki kolları “ortak yönetim, ortak askeri güç ve siyasi birlik” kuracak!
MİMAR ABD, USTA AKP
Duhok Anlaşması’nın mimarı ABD’dir.
Önce ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Tony Blinken ve ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Brett McGurk, 10 Ekim’de Irak Kürt Bölgesi Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile Duhok’ta görüştü ve Kürtlerin Birliğini istedi. (Aydınlık okurları anımsayacaktır, CAP raporu ile Obama‘ya Kürtlerin Birliği’ni sağlaması önerilmişti.)
Duhok’taki bu görüşmeden sonra, Paris’te, 12 Ekim’de bir başka görüşme gerçekleşti. Bu kez ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Daniel Rubinstein ve Dışişleri Bakanlığı heyeti, PKK’nin Suriye kolu PYD’nin lideri Salih Müslim‘le görüştü ve aynı mesaj ona da verildi.
Bu iki görüşmenin ardından taraflar 15 Ekim’de Duhok’ta ABD’nin isteği doğrultusunda müzakereye başladılar.
ABD, PKK ve KDP’yi masaya oturtmadan önce AKP Hükümeti’ni de bu anlaşmaya razı etti. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Brett McGurk, Barzani‘yle görüşmeden hemen önce Türkiye’deydi ve “IŞİD’le Mücedale Koalisyonu” Özel Temsilcisi John Allen ile birlikte Ankara’da Ahmet Davutoğlu, Mevlüt Çavuşoğlu ve Feridun Sinirlioğlu ile görüştü.
KANTON MU, FEDERASYON MU?
Gelelim anlaşmanın içeriğine…
9 gün süren müzakerelerde masaya gelen en önemli konu Kantonların durumuydu. KDP PKK’ye şu teklifi yaptı: “Kantonlar il statüsüne geçirilsin, üçü birden tek yönetimde birleştirilsin.”
PKK ise bu teklife karşı çıktı ve üç Kanton’un üç ayrı hükümet tarafından yönetilmesini istedi.
Varılan anlaşma neticesinde yönetim şu şekilde paylaşıldı: PKK ve KDP yüzde 40’ar eşit ağırlıkta olacak, kalan yüzde 20 de bağımsızlara dağıtılacak.
Bu oranlar pratikte şöyle dağılacaktı: En üst yönetim olarak 30 kişilik bir siyasi karar mekanizması belirlenecek. 30 kişinin 12’si KDP’nin kontrolündeki Kürt Ulusal Konseyi’nden (KUK), 12’si de PKK-PYD’nin kontrolündeki Demokratik Toplum Hareketi’nden (TEV-DEM) seçilecek. Geri kalan 6 kişi de bağımsızlardan ama KUK ve TEV-DEM’in seçimiyle belirlenecek!
KÜRTLERİN BİRLİĞİ İLE İNŞA
PKK ile KDP’yi Suriye’de ortak yönetim için bileştiren Duhok Anlaşması, tıpkı ABD’nin 22 yıl önce Barzani ile Talabani‘yi birleştiren anlaşma gibidir. Yönetimdeki ağırlık oranları bile neredeyse aynıdır!
Fakat daha önemlisi “hedef” benzerliğidir: ABD için Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti kurabilmek, 22 yıl önce, çatışan Kürt örgütlerini öncelikle bir masaya oturtmaktan geçiyordu. Barzani ile Talabani çarpıştığı müddetçe bu hayal olacaktı. Yani ilk devletçik, ABD’nin Irak’taki Kürtlerin Birliğini sağlayarak inşa edildi.
ABD aynı yöntemi iki yıldır Suriye’de de uygulamaya çalışıyordu fakat hem Esad‘ın direnişi nedeniyle bunu sağlayamadı hem de PKK buna pek yanaşmadı. Zira Barzani‘ye bağlı Suriye’de pek çok parti vardı ama toplamları PYD’nin yarısı bile yapmıyordu.. ABD ve AKP ise hem bu partileri tek bir çatı altında toplamaya hem de Esad‘a karşı ÖSO’yla ortak harekete geçirmeye çalışıyordu.
Ancak PKK-PYD Suriye’deki pastasını Barzani ile paylaşmak istemedi. Barzani de PKK’ye kendi hakimiyet alanında zorluk çıkarmaya başladı. Hatta iş Barzani‘nin sınırda hendek açmasına kadar vardı.
PKK KOBANİ’DE ANLAŞMAYA MECBUR EDİLDİ
Fakat IŞİD’le birlikte ABD’ye yeniden fırsat doğdu. Erbil ve Sincar saldırıları sırasında iki örgüt birbirine yakınlaştı, Kobani’de de birleşme noktasına geldi!
Aslında Kobani’nin uzun sürmesi, ABD’nin önceleri burası için “stratejik önemi yok” açıklaması yapması, ilk haftalarda IŞİD’e karşı hava saldırısı yapmaması, Erdoğanların talebe rağmen duruma seyirci kalması PKK’yi Barzani‘yle anlaşmaya mecbur etmek içindi. (AKP için bu iki kere önemliydi, zira burnu sürtülen bir PKK’yle Açılım daha kolay olacaktı!)
Ve en sonunda, 9 gün süren müzakerelerin ardından taraflar anlaştı. Müzakerenin son gününde ABD’nin PYD’ye havadan silah yardımı yapması ve Erdoğan’ın Peşmerge’ye Kobani Koridoru açması anlaşmaya ilk işaretti!
Yani özetle ABD-AKP-PKK-KDP el birliği ile Kürt Koridoru için önemli bir adım attı ve kazanım sağladı. Ancak 22 yıl önce Kürtlerin Birliği’ni sağlayarak Irak’ta devletçik kurabilen ABD, 22 yıl sonra daha zayıftır ve bölge de çok daha kuvvetlidir!
1992 tarihli 22 yıl önceki anlaşma nasıl ki 2003’e kadar KDP ile KYB’yi tam anlamıyla birleştiremediyse, Duhok Anlaşması da bölge kuvvetlerinin inisiyatif almasıyla uygulanamaz hale gelecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ekim 2014
Kobani ve Kürt Koridoru
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/10/2014
Kobani eksenli gelişmelerin gerisinde, “Büyük Kürdistan” projesine göre konumlanan kuvvetlerin çıkar savaşı bulunuyor.
Ne demek istediğimizi anlatabilmek için bir sınıflandırmaya başvuralım:
ABD’NİN KÜRT KORİDORU
Kökleri 1960’lara dayanan ABD’nin Büyük Kürdistan Projesi, bölgedeki dört ülkenin, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölünmesiyle oluşaşacak Kürt parçalarının birleşmesidir.
Hedef Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru kurmaktır. İki Irak savaşıyla Irak’ın kuzeyinde inşaa edilen Barzani devleti bu koridorun merkezidir ve ABD buradan hareketle Koridoru önce Doğu Akdeniz’e sonra Basra’ya uzatmak, en sonunda da Türkiye’ye doğru genişletmek istemektedir.
Koridorun aktif unsuru öncelikle Barzani‘dir ve 25 yıldır öyle olmuştur. Ancak Koridor’un Doğu Akdeniz’e ve Basra’ya uzatılması sürecinde, bu parçalardaki ağırlığı nedeniyle başat güç PKK olacaktır. Ama orta vadede PKK ile KDP’nin ittifak yapması ve süreci birlikte götürmesi gerekmektedir.
TÜRKİYE KORİDORUN NERESİNDE?
Özal-Çiller-Erdoğan eksenli tüm hükümetler, ABD’nin Kürt Koridoru’nun alt uygulayıcılarıdır.
Ancak iç dinamikleri de hesaba katarak, o koridorun hamisi olmaya ve aynı zamanda koridorla genişlemeye çalışmaktadırlar. Musul-Kerkük petrolleri bu işin havucudur.
Bu, ABD için sorun görülmemektedir. Zira genişleme en sonunda Kürt parçaların birleşip kopmasıyla sonuçlanacaktır. Dahası bu durum Ankara’yı Kürt devletinin uygun zamana kadar koruyucusu yapacaktır.
KÜRT ÖRGÜTLERİ PAY KAVGASINDA
Koridor’un mevcut halinin baş aktörü olan Barzani, Koridor’un genişleme sürecinde konumunu PKK’ye karşı korumaya çalışmaktadır. Bunun için son iki yılda Ankara’ya dayanarak (50 yıllık stratejik anlaşma) Suriye’deki bölgeye ortak olmaya çalışmaktadır.
PKK ise ana güç olduğu için KDP’yi Suriye’den uzak tutmaya çalışmaktadır.
KOBANİ HAMLELERİ
İşte Ayn El Arap (Kobani) bu hamlelerin düğüm noktası olmuştur. Şöyle de diyebiliriz: Kobani hem Kürt Koridoru’nun kırılma noktası ama hem de inşa noktasıdır. İnişler çıkışlar yaşanması bu nedenledir.
1) Türkiye, Kobani’de PKK’nin IŞİD’e karşı yenilmesini ve burnunun sürtülmesini istemektedir. İki nedenle:
a) Yenilen PKK, Açılım masasında AKP’ye daha bağımlı hale gelecektir. AKP, PKK’yi daha rahat kullanacaktır.
b) Yenilen PKK, Barzani‘ye de mecbur kalacaktır. Barzani bu vesileyle PKK’nin sokmadığı Suriye’ye girebilecek ve özerkliğe ortak olabilecektir. PKK o nedenle Kobani’ye peşmerge koridoru açmasından ziyade Türkiye’den silah desteği istemektedir.
2) ABD için Kobani bir fırsattır:
a) Kobani üzerinden Kürt Birliği kurabilecektir.
b) PKK’nin Suriye kolu olan PYD’yi “IŞİD’e karşı savaşıyor” diyerek meşrulaştırabilecektir.
c) IŞİD tehdidi dolayısıla PKK Batı kamuoyunda terör örgütü olmaktan adım adım çıkacaktır.
d) ABD, PKK ve PYD’yi resmi yollardan silahlandırabilecek ve eğitebilecektir.
BÖLGEDEKİ SAFLAŞMA
Alt kuvvetlerin “direniş” gösterebilmesi ve itirazları, ana kuvvetin yani ABD’nin güç erezyonuyla ilgilidir. O nedenle Kobani eksenli bakıldığında ABD ile PKK bir tarafta, AKP ile Barzani diğer taraftadır. Fakat karşıtlık taktikseldir ve stratejik düzlemde cephe tektir.
Ayrıca o güç erozyonu bölgedeki Batıcı kuvvetlerin de farklı çıkarlar üzerinde yeniden dizilmesine neden olmuştur. Örneğin Türkiye-Katar-İhvan bir kol (Türkiye’nin milli kuvvetleri bu eksene karşı çıkmakta ve bölgeciliği savunmaktadır), Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri-Mısır bir başka koldur. (Mısır aynı zamanda bölgeci bir eğilim de göstermektedir.)
Karşılarında ise İran-Suriye-Hizbullah cephesi vardır. Irak aradadır ama bu cepheye daha yakın durmaktadır. Türkiye’nin milli kuvvetleri de nesnel olarak bu cephededir. Ve bu cephenin arkasında da ABD’nin küresel ölçekteki stratejik rakipleri olan Rusya ve Çin vardır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2014
AKP’nin at pazarlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/10/2014
Obama‘nın açıkladığı IŞİD stratejisi sonrası süren pazarlıklar, gün geçtikçe Türkiye’nin aleyhine doğru gelişiyor. Bunun ana nedeni de ABD’ye bağımlı bir hükümete “ulusal çıkar” eksenli basınç uygulamanın yetmediği gerçeğidir.
Tersine AKP o basıncı kendi pazarlığına bir kalkan olarak kullanıyor, o basınçtan yararlanarak elindeki kartı ABD’ye daha pahalı satmaya çalışıyor. Yani gerçekte ABD’ye karşı konumlanmıyor!
Pazarlığın uzun sürmesi, git geller yaşanması AKP’nin bildik konumunda bir değişiklik olduğu anlamına gelmiyor. AKP ABD’ye görece en bağımlı olduğu iktidarının ilk aylarında da bu yöntemi uyguluyordu. Anımsayalım:
1 Mart 2003 tezkeresi pazarlıkları sırasında Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD Başkanı Bush‘a şöyle demişti: “Sayın Başkan, biz buraya para pazarlığı için gelmedik. Biz buraya bu savaşla birlikte bu bölgenin gelecekteki durumunu ve vizyonunu konuşmaya geldik.”
Bush‘un “para konuşmaya gelmedik” diyen AKP’li bakanlara yanıtı utanç vericiydi: “Sayın Bakan, ben Teksaslıyım. Bizim orada büyük at pazarları kurulur. Çünkü at önemlidir. O at pazarlığında büyük pazarlıklar olur. Ben o pazarlıkları iyi bilirim. O at pazarlarında kim, ‘para önemli değil, ata bakalım’ derse bilin ki, onu diyen kişi karşı taraftakini çırılçıplak edene kadar soyar!”
PYD TERÖR ÖRGÜTÜ MÜ, DEĞİL Mİ?
At pazarlığı diyaloğunu bir kenara atarak, son bir kaç günde yaşanan şu dört olguya bir bakalım:
1) Davutoğlu: “PYD’yi meşru görüyoruz.”
Erdoğan: “PYD terörist örgütttür.”
2) Erdoğan: “PYD ile PKK bizim için aynıdır.”
ABD: “PYD ve PKK bizim için aynı değildir.”
3) Dışişleri Bakanlığı: “Kobani’ye Peşmerge için koridor açtık.”
Genelkurmay Başkanlığı: “Bilgimiz yok. Bu konunun muhatabı biz değiliz.”
Savunma Bakanı: “Benim haberim var. Ben askerin bakanıyım.”
4) Genelkurmay önce: “Bilgimiz yok. Bu konunun muhatabı bizdeğiliz.”
Genelkurmay sonra: “Bilgimiz olup olmadığı konusunda bir açıklama yapmadık.”
Peki bu durumda şu soruları sormamalı mıyız?
Cumhurbaşkanı için terörist olan bir örgüt, başbakan için nasıl meşru oluyor? Erdoğan ile Davutoğlu arasında bir kırılma mı var? Cumhurbaşkanı için terörist olan bir örgütün lideri, daha 10 gün önce nasıl Ankara’ya davet edilebiliyor?
ABD, Türkiye’nin terörist ilan ettiği bir örgütü, terörist görmüyorsa, o örgütle görüşüyorsa, o örgüte silah yardımı yapıyorsa, bu nasıl bir stratejik ortaklıktır?
KİM TEHDİT, KİM DEĞİL?
Gelin şu soruları da ekleyelim:
Türkiye’nin güvenliği açısından Irak Kürdistanı tehdit değil ama Suriye Kürdistanı girişimi tehdit mi?
Barzani‘yle 50 yıllık anlaşmalar imzalayarak, Barzani‘nin peşmergelerine Türkiye’den koridor açarak ama PYD’ye karşı konumlanarak Kürt Koridoru engellenebilir mi? Barzani PYD’den daha mı az tehdit?
İçeride PKK’yle müzakere yürütürken, onun Suriye kolu olan PYD’ye karşı gerçekte nasıl konumlanılabilir?
Kürt Koridoru nasıl yıkılır? ABD’yle hareket ederek yıkılabilir mi? Esad düşmanlığı yaparak yıkılabilir mi? Bölge ülkelerine düşmanlık yaparak yıkılabilir mi?
Bu sorular hepimizin önündedir ama en çok da TSK’nin önündedir.
AYAĞA KALKMAK DÜNDEN DAHA HAYATİ
AKP, ABD’nin talepleri karşısında “at pazarlığı” yapmaktadır ve TSK’nin o taleplere haklı direnişini de kendisine bahane yapmaktadır.
Fakat AKP’nin eli 1 Mart’taki “at pazarlığında” daha güçlüydü; bugün ise ABD’nin talepleri ile Türkiye’nin ve bölgenin gerçekleri arasında sıkışmış durumdadır ve top çevirmeye çabalamaktadır.
O nedenle bu yöntem Türkiye’yi ABD karşısında dik durmaya ve onun bölgeyi yeniden dizayn etme girişimlerinin karşısında konumlanmaya götüremez. Tersine, son iki ayda görüldüğü gibi, adım adım Washingon’un taleplerinin yerine getirilmesini sağlar.
Peki ne yapılmalı?
TSK’nin AKP’yi baskılamasıyla yetinmek, tek başına yeterli değildir.
1 Mart 2003’te nasıl direnilmişti? Açıktan, toptan, milleti seferber ederek, sendikaları, üniversiteleri, öncüleri ayağa kaldırarak…
Açılım’ın yeni hamlelerine ve Koridor girişimlerine karşı milleti seferber etmek, dünden daha hayatidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2014
BOP koridoru
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/10/2014
Önce ABD Başkanı Barack Obama‘nın Ayn el Arap (Kobani) için Erdoğan‘ı aradığı açıklandı. Hem Çankaya hem de Beyaz Saray, ikilinin “IŞİD’e karşı ortak mücadeleyi güçlendirmek için yakın işbirliği yapmayı sürdürme konusunda mutabık kaldıklarını” kaydetti.
Ardından ajanslara iki haber daha düştü. İlk habere göre ABD, PYD’ye havadan silah yardımı yapmıştı. İlerleyen saatlerde bunun 27 konteyner olduğu söylendi.
İkinci habere göre ise Tükiye, Kobani’ye yardıma gitmesi için Peşmerge’ye Türk topraklarını açmıştı. Yani AKP Kobani’ye koridora evet demişti!
KOBANİ’YE HANGİ SİLAHLAR GİTTİ?
Anımsayacaksınız, geçenlerde Irak Kürt Bölgesi yönetimi iki önemli açıklama yapmıştı. İlkine göre Türkiye IŞİD’e karşı kendisini koruması için Erbil’e silah yardımı yapmıştı ama bunu bir süre açıklamamasını istemişti.
İkinci habere göre de Irak Kürt Bölgesi Yönetimi, Kobani’ye silah yardımı yapmıştı ama coğrafi şartlar uygun olmadığı için Peşmerge gönderememişti.
Bu durumda şu sorular sorulmalıydı: Peşmerge’nin gidemediği coğrafyadan silah yardımı nasıl gitmişti? Yoksa AKP zaten o süreçte de Türkiye topraklarından Kobani’ye bir koridor kurmuş muydu? Barzani Kobani’ye yardım için hangi silahları yollamıştı? AKP’nin bir süre açıklanmamasını istediği Erbil’e yardım silahlarını mı?
İYİ POLİS, KÖTÜ POLİS Mİ?
Şimdi başa dönelim: Obama ile Erdoğan aslında ne konuşmuştu? Olanlara bakılırsa, Obama Erdoğan‘a PYD’ye silah yardımı yapacaklarını anlatıyordu!
İtiraz oldu mu? Olduğuna dair bir not henüz yok. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun açıklamalarına bakılırsa hem Kobani’ye Peşmerge geçişine izin vermeleri hem de ABD’nin silah yardımı yapması, “Kobani’nin düşmemesini istediklerini gösteren” iki önemli ve birbirini bütünleyen olaydı!
Bu durumda haklı olarak sorabilirsiniz: O zaman Erdoğan‘ın bir süredir dile getirdiği PKK-PYD karşıtı laflar neydi? Örneğin Davutoğlu PYD’yi meşru gördüklerini söylüyordu ama Erdoğan PYD’yi de PKK gibi terörist ilan ediyordu. Örneğin Davutoğlu‘nun yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala sırasıyla “Öcalan’ın şartlarında iyileşmeye gidileceğini” söylüyordu, Erdoğan ise “daha ne iyileştirilmesi, villa mı vereceğiz” diyordu.
Özgür Gündem sürmanşetten bu çelişkiyi şöyle açıkladı: “İyi polis Davutoğlu, kötü polis Erdoğan”
PAZARLIĞA BAHANE
Aralında böyle bir rol bölüşümü var mı bilemeyiz. Ama bildiğimiz şudur: Erdoğan’ın en PKK karşıtı sözlerini, mutlaka büyük bir taviz izler!
Ve ikinci bildiğimiz gerçek de şudur: Erdoğan‘ın Açılımı nasıl yürüteceklerine dair bir soruya verdiği “alıştıra alıştıra, hazmettire hazmetttire” yanıtı bugünlerde de geçerlidir.
Son iki aydır yapılan “tezkere, Suriye, Kobani, IŞİD” tartışmalarına bakılırsa, aslında Erdoğanlar, TSK’nin haklı basıncını ABD ile pazarlıklarına bahane ederek paylarını artırma çabasındadırlar.
Yoksa son tahlilde dünün projesine bugün de tam bağımlı olduklarını ilan etmişlerdir! Nasıl mı? Ahmet Davutoğlu‘nun Akil Adamlar Heyeti’ni toplayarak yaptığı o uzun konuşmayla…
BOP’A ALT DÜZEN KURMAK
Davutoğlu konuşmasında tıpkı iki yıl önce olduğu gibi, yine “Sykes-Picot’unun bekçisi değiliz” demiştir. Yani? Yani sınırlara gönderme yapmıştır; tabi bugün Lozan diyemediği için Sykes-Picot demektedir…
Kobani’nin kaderini Suruç’a başlayan Davutoğlu, “Ya bu sınırlar barışçıl yöntemlerle anlamsızlaştırılacak ve bütün o akraba topraklar birbiriyle kaynaştırılacak ya da çatışmacı acılar yaşanacak” demiştir…
Davutoğlu daha da ileri giderek ve Açılım ile Suriye politikasına işaret ederek şöyle demiştir: “Bizim vizyonumuz buydu ve geleceke de ya bu vizyon egemen olacak ya da Sykes-Picot’tan daha kötü, daha beter parçalanmalar yaşayacağız.”
Millici kesimlere “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek”, kendi tabanlarına da “yeni Osmanlıcılık” diye makyajlayarak anlattıkları bu sözler, son tahlilde Lozan’ı hedef almakta ve ABD’nin BOP’una, kendi ifadeleriyle “alt bölgesel düzenler kurma” görevine işaret etmektedir!
O görevi yerine getiremeyecekler, o ayrı elbette!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazete
21 Ekim 2014
AKP’nin Tampon Bölge’si ne için?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/10/2014
Tampon ya da Güvenli Bölge konusunun yeni bir tartışmaya dönüşmesi, aynı zamanda Tampon Bölge’nin hedefinin ne olduğuyla ilgilidir.
AKP, Tampon ya da BM kararına gerek kalmayacak şekilde bir Güvenli Bölge ilanını, ABD planına tam destek vermelerinin bir şartı olarak gündeme getiriyor.
ABD ise bir süredir “bunun şu aşamada gündemlerinde” olmadığını söylüyordu. Ancak önceki gün önce Fransa’dan, ardından da Dışişleri Bakanları’nın ortak basın toplantısında ABD ile İngiltere’den Tampon Bölge fikrine destek geldi. Tabi değişik tonlarda…
Ancak ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin tampon bölge için “incelenebilir” demesinde kısa bir süre sonra ABD’den yeni bir “gündemimizde yok” açıklaması geldi!
Bunun nedeni ABD’nin IŞİD stratejisinin, aslında üzerinde netleşilmiş bir plan olmadığı gerçeğidir. Örneğin kara harekatının gerekip gerekmediğiyle ilgili Beyaz Saray’la Pentagon arasında çok keskin görüş farkları vardır. Pentagon kara harekatı istemektedir. Obama ise planın hava harekatıyla sınırlı olmasında ısrar etmektedir ve bu nedenle ABD’nin fiilen içinde yer almayacağı bir Tampon Bölge’ye karşı çıkmaktadır.
Aynı şekilde AKP de Tampon Bölge’yi tek başına kurmak istememektedir. Son olarak bu gerçeği Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NATO Genel Sekreteri Jens Soltenberg ile yaptığı ortak basın toplantısında ilan etmiştir: “Sadece Türkiye’nin tek başına kara operasyonu yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Müttefiklerimizle görüşmeler devam ediyor. Ortak karara vardıktan sonra Türkiye üzerine düşeni yapacaktır.” (hurriyet.com.tr, 9 Ekim 2014)
Ayrıca Çavuşoğlu, Soltenberg‘le görüşmesinde NATO’ya resmi olarak Tampon Bölge için başvurmuştur.
Bu durumda soru şudur: Tek başına yapılmayacak bir kara harekatının ya da NATO’dan talep edilen bir Tampon Bölge’nin Kürt Koridoru’nu yıkabilmesi mümkün müdür?
Elbette değildir ve yeni soru şudur: AKP’nin Tampon Bölge hedefi nedir? Yanıtı Yeni Şafak‘tan Ali Kemal Özcan versin: ““Tampon bölgeyi ‘Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış’ Rojava’yı ve ‘Kuzey Irak’ı Pakt’ın aykırı olmayan sınırlarına götürecek ‘güvenli köprü’ye metamorfoz etmek mümkün olacaktır.” (yenisafak.com.tr, 8 Ekim 2014)
“AKP himayesinde Kürdistan” dediğimiz, tam da budur ve AKP’nin Tezkere’sinin asıl hedefidir: Esad’ı devirerek Suriye’yi bölmek ve İhvan’ın iktidar olacağı Sünni Suriye ile AKP’nin himaye edeceği Rojava’yı kurmak! Zira Esad yıkılmadan, Kürt Koridoru kurılmaz!
Bu gerçeği en iyi gören ülkelerin başında gelen Rusya, o nedenle Tezkere’yi özetle “AKP’nin terörle mücadele paravanıyla Suriye’de rejim değişikliği niyeti” diye yorumlamaktadır! (hurriyet.com.tr, 9 Ekim 2014)
Kaldı ki, İran ve öyle yorumlanmak istemese de Suriye, bu nedenle Tezkere’ye karşı çıkmaktadır!
Bu durumda yeni soru şudur: TSK, AKP’nin bu niyeti ve siyasi direktifi altında Kürt Kordiroru’nu yıkabilir mi? Bu soruya biz daha önce yanıt vermiştik. Bugün Amiral Soner Polat‘ın yanıtını dikkatinize sunuyoruz:
“Koalisyon Gücüne katıldığımızda ya da bağımsız olarak IŞİD ile mücadele ettiğimizde, bir tehdit olarak gösterdiğimiz PKK/PYD ile ittifak yapmak zorunda kalıyoruz. Suriye rejimini askeri olarak hedef almak ise Türkiye’yi başka bir ülke ile savaşın içine çekiyor.
“İçinde bulunduğumuz durum son kerte karmaşık, muğlak ve belirsizdir. Bu koşullar altında uygun bir yol bulmak Albert Einstein için bile Kaf dağının ardındadır. Bu koşulları yaratan TSK değil, bizim verdiğimiz oylarla Meclis’i donatan iktidar ve muhalefet partileridir. Bu konuda ülkedeki en masum kurum TSK’dır.
“PKK/PYD’nin Suriye sınırımızda ikinci bir terör saldırı bölgesi yaratmasına izin verilecek midir?
Akdeniz’e uzanan bir Kürt koridoru kabul edilecek midir? Kuzey Irak’ta Kerkük ve Musul’u da sınırları içine alan bir Kürt devletinin kurulmasına onay verilecek midir? Bu sorulara açık, kesin ve net bir yanıt vermeden TSK’yı ülke sınırlarının dışında kullanmak Rus ruleti oynamakla eş anlamlıdır.
“Tezkere bir kez yürürlüğe konulduktan sonra siyaset silahla yapılır. Bu nedenle, sınırı terk eden bir askeri birlik neyi niçin yapacağını, dostunu, düşmanını bilmelidir. Kişisel düşünceme göre bu tezkere çerçevesinde ulusal çıkarları gözeten bir askeri bir plânlama yapılamaz! Atılan her adım geri teperek bize ağır bir fatura çıkarır. IŞİD’ye karşı başarı PKK/PYD’ye, PKK/PYD’ye karşı başarı IŞİD’ye yarar. Attığımız her mermi emperyalizmin yelkenlerini şişirir. Dış gürültülere kulaklar tıkanarak, ihtiyatlı ve kontrollü bir şekilde ‘bekle, gör, harekete geç!’ politikası izlenmelidir.” (Ulusalkanal.com.tr, 8 Ekim 2014)
Ve asıl önemlisi, Amiral Soner Polat, TSK’nin bu Tezkere’yle en fazla kayıpları azaltan bir planlama yapabileceğine dikkat çekmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ekim 2014