DÖRT TURUNCU KADIN SAVAŞÇI

ABD bir turuncu darbeyle Ukrayna’yı AB’ye dâhil etmek ve Rusya’nın etki alanını daraltmak istedi. Böylece Suriye masasında da avantaj sağlayabilecekti. Ancak Rusya’nın yanıtı beklenmedik ölçüde sert oldu. Moskova önce Kosova kartını, ardından da bugünlerde olduğu gibi Doğu Ukrayna kartını devreye soktu.

Yani Rusya, ABD’nin bir turuncu darbeyle ele geçirmek istediği Ukrayna’yı parça parça Batı’nın elinden koparmaya başladı.

Bu ABD’nin aslında Ukrayna’da ikinci yenilgisiydi. Bush döneminde Sorosçu turuncu darbeler Türkiye’de, Gürcistan’da, Kırgızistan’da ve Ukrayna’da yapıldı ve başarılı oldu. Azerbaycan’da ise başaramadılar. Sonra Türkiye hariç hepsi teker teker yenilgiye uğradı ve Amerikancı iktidarlar düştü.

ABD şimdi ikinci kez Ukrayna’da şansını deniyor. Bu kez Ukrayna Operasyonu’nu ABD’nin dört turuncu kadın savaşçısı yönetiyor. Gelin bugün Ukrayna üzerinden bir turuncu darbe incelemesi yapalım:

SUSAN RİCE

ABD’nin Ukrayna operasyonun başında Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice var. Rice, ABD’nin BM Daimi Temsilcisi iken adı Dışişleri Bakanlığı için geçiyordu. Ancak 11 Eylül 2012’deki Bingazi saldırısı sonrası yaptığı “planlı saldırı yok, kendiliğinden gelişen eylem var” açıklaması nedeniyle Cumhuriyetçi Parti’nin hedefi oldu.

Rice bu durum nedeniyle onayı tehlikeye girince Obama’dan kendisini Dışişleri Bakanlığı’na aday göstermemesini istedi.  Obama, Rice’ın isteğini kabul etti. Rice ise twitter mesajında şöyle diyordu: “Beni tanıyanlar savaşçı olduğumu bilirler ancak ülkem için doğru olan pahasına değil.”

Ancak Obama Rice’la çalışmak istiyordu ve onu Tom Donilon’un yerine 2013 Temmuz’unda Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptı.

SAMANTHA POWER

Ukrayna operasyonunda Susan Rice’ın hemen altında çalışan isim ise onun yerine ABD’nin BM Daimi Temsilcisi olan Samantha Power’dır.

Senato’nun onayıyla ABD Başkanı Joe Biden’ın önünde yemin ederek Ağustos 2013’te göreve başlayan Power, Pulitzer ödüllü eski bir gazeteci ve Ulusal Güvenlik Konseyi Uzmanı’dır.

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Robert Menendez, Power’ı “insan hakları savunucusu” diye niteler. Zaten ABD’nin tüm turuncu darbe operasyonlarında “insan hakları” konusu en üstteki başlıktır.

Nitekim Power’ın BM’deki mesaisinin neredeyse tamamı da, BM üyelerini Suriye’de insan hakları ihlaline ses çıkarmamakla suçlamakla geçer. Hatta Power, BM’nin harekete geçmemesini “tarihin şiddetle yargılayacağı bir utanç örneği” olarak niteledi.

İrlanda doğumlu Power, Yale Üniversitesi’ni bitirdikten sonra ilk gazetecilik deneyimini Bosna’da yaşadı ve ardından dönüp Harward’da okudu. Power, Obama’nın başkan adaylığı sırasında da ona dış politika danışmanlığı yapıyordu.

KAREN DONFRİED

Rice ve Power, sadece Ukrayna’daki turuncu darbeyi değil, Suriye ve Venezuela operasyonlarının da dâhil olduğu tüm faaliyetleri yönetiyor.

İkiliye bağlı olarak Ukrayna operasyonunu doğrudan yöneten kişi ise bir diğer turuncu kadın savaşçı olan Karen Donfried’dir.

Karen Donfried, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya sorumlusudur. Bu kariyerinden önce Berlin’de Alman Marshall Fonu’nu yöneten Karen Donfried, aslında eski bir istihbarat subayıdır.

Donfried’ın başında olduğu alt ekip, AB yetkililerinin Ukrayna operasyonuna ikna edilmesinden tutun, Kiev’de eylemlerin yapıldığı Maidan Meydanı’na Stephan Bandera portreleri taşıyan Nazi Partisi üyelerini doldurmaya kadar hemen olayın sorumlusudur.

BARBARA HAİG

Turuncu bir muhalefet yaratmak ise, Reagan zamanında kurulan Ulusal Demokrasi Vakfı NED’in görevidir.

NED aslında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın operasyonel gücüdür. Eski NATO Başkomutanı ve ABD Dışişleri Bakanı olan Alexander Haig’in kızı Barbara Haig NED’in başkan yardımcısıdır ve Ukrayna operasyonunun kilit isimlerinden biridir.

Haig, NED’in program direktörlüğünü yaptığı yıllarda, “Çeçenya İçin Barış Amerikan Komitesi”de yer almıştı. Haig o yıllarda aynı zamanda ABD Başkanı Bush’un sivil toplum kuruluşları konusundaki danışmanları arasında yer alıyordu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2014

Yorum bırakın

AKP, PKK’Yİ AÇILIM’LA BÜYÜTTÜ

PKK’nin ABD’yle büyüdüğü, birinci yasaydı. Artık raporlarla da saptandı ki, PKK Açılım’la da büyüyor; bu da ikinci yasadır.

Ve bu iki yasanın aynı sonuçta birleşmesi, “Kürt Açılımı, AKP’nin değil ABD’nin Açılımı’dır” tezini de en somut şekilde kanıtladı.

1. YASA: ABD, PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR

ABD’nin Ortadoğu’ya gelmesi ve Irak’ı işgal etmesi, en çok PKK’ye yaradı.

1. Körfez Savaşı’yla;

a) ABD, PKK’ye Irak’ın kuzeyinde daha geniş alanda üslenme olanağı yarattı.

b) ABD 36. paraleli çekerek hem Kürdistan’ın inşasına başladı hem de Bağdat ve Ankara’ya karşı PKK’ye kalkan oldu.

c) ABD, PKK’ye Batı’da “yasallık” kazandırdı; siyasi ve hukuki statü sağladı.

d) ABD, Çekiç Güç üzerinden PKK’ye silah sağladı, istihbarat verdi.

ABD’nin 2003 Irak işgaliyle;

a) Ankara 1999-2004 sürecinde TSK üzerinden Öcalan’ı denetiminde tutarak neredeyse terörü sıfırladı. Ancak ABD’nin Irak’ı işgali, Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine Eş Başkan olması ve Washington’un PKK’ye duyduğu ihtiyaç örgütü hızla büyüttü ve TC hükümetiyle müzakere eder konuma getirdi.

b) ABD, AKP hükümeti üzerinden TSK’ye “Kuzey Irak’ta bağımsız operasyon yapmayı” yasaklayarak, PKK’ye büyüme ve harekât alanını genişletme olanağı sağladı.

c) ABD, Irak Ordusu’ndan elde ettiği gelişmiş silahları PKK’ye verdi.

d) ABD PKK’yi terör örgütü listelerinden çıkararak Batı’da rahatça faaliyet yapabilmesini sağladı, finans sağlayabilmesini kolaylaştırdı.

e) ABD, Delta Force ve Blackwater aracılığıyla PKK birliklerine “özel savaş” eğitimi verdi.

f) ABD, milli kuvvetlere Ergenekon operasyonu yaparak, AKP ve PKK’ye masaya oturabilme olanağı yarattı.

2. YASA: AÇILIM PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR

ABD’nin AKP üzerinden uyguladığı 2005 tarihli Diyarbakır Açılımı, 2009 tarihli Kürt Açılımı ve 2013 tarihli Öcalan Açılımı, PKK’yi hem büyüttü hem de TC hükümetinin önüne resmi muhatap olarak oturttu!

Emniyet ve Jandarma istihbarat birimlerinin hazırladığı “Çözüm Süreci – PKK Raporu” bu gerçeği somut ve rakamlarla ortaya koydu:

Rapora göre;

a) 2013 Eylül’ünden başlayarak üç ay boyunca ortalama 15 kişiden oluşan 65 grup sınır dışına çekildi. (Yaklaşık bin kişiyi bulan bu gruplar, aslında emekliye ayrılacak ekiplerdi. Y.N)

b) Bu süreçte örgüte 2 bin yeni katılım oldu.

c) Örgüte katılanlar Kuzey Irak’taki PKK kamplarında eğitimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndüler.

d) PKK kış üslenmesi için sınırın sıfır noktalarındaki sığınakları aktif hale getirmişti; gıda, ilaç ve yaşamsal malzemeler depolamıştı. Bu sığınakta kış boyunca rahatsız edilmeden konuşlanan PKK, havaların ısınmaya başlayınca, iç bölgelere doğru hareketlenmeye başladı. (hurriyet.com.tr, 11 Nisan 2014)

Küçük bir özeti basına yansıyan bu rapora göre AKP’nin kamuoyunu ikna edebilmek için savunduğu “PKK sınır dışına çıkacak” ve “PKK silah bırakacak” lafları büyük yalandı!

AÇILIM, BÖLÜNME SÜRECİDİR

Bir de rapora yansımayanlar var elbette. Onları da biz özetleyelim:

a) ABD’nin Kürt Açılımı’yla Türk ve Kürt ayrışmaya başladı. Bu ayrışma terörün en yoğun olduğu ve şehit cenazelerinin her gün geldiği süreçte bile yaşanmamıştı. Millet, birlikte yaşama, ortak kültür gibi değerler önemli oranda aşındı.

b) AKP, PKK ile masaya oturarak ona yasal statü kazandırdı ve önemli mevziler hediye etti. PKK adım adım Türkiye’nin güneydoğusunda otorite oldu.

c) AKP, Öcalan’a örgütünü cezaevinden rahatça yönetme olanağı verdi.

d) AKP, PKK’ye “özerklik” için yasal olanaklar sağladı; BM İkiz Sözleşmesi, Kalkınma Ajansları, Büyükşehir Yasası vs.

ABD’nin ve AKP’nin PKK’ye kazandırdıklarının özeti bile bu köşeye sığmaz. Konuyla ilgilenen okurlarımıza, Kaynak Yayınları’ndan çıkan Büyük Kürdistan ve Hükümet-PKK Görüşmeleri kitaplarımı okumalarını öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Nisan 2014

Yorum bırakın

ABD’YLE ANLAŞMA, ABD’DE AYRIŞMA

Seymour Hersh’in Suriye’deki kimyasal komployla ilgili yazdığı makalenin ve sonrasında açıkladığı ABD Senato İstihbarat Komisyonu raporunun ayrıntıları süreci anlamamız bakımından oldukça yararlı oldu.

O makale ve raporda Aydnlık’ın dün belirttiği gibi hem “Suriye’de Obama-Erdoğan anlaşması” vardı, hem de Amerikan devlet aygıtındaki Suriye ayrışması…

ANLAŞMA 2012 BAŞINDA

Seymour Hersh’in Erdoğan ile Obama arasında yapılan gizli anlaşmayı tüm çıplaklığıyla sergileyen şu sözlerini yeniden anımsayalım: “Raporun halka açık olmayan gizli bir ekinde, Erdoğan ve Obama arasında 2012 yılı başlarında imzalanan gizli bir anlaşmadan bahsediliyordu. Bu anlaşma ‘gizli hat’a dâhildi. Anlaşmaya göre, parasal kaynak Türkiye’den, Suudi Arabistan ve Katar’dan geliyordu. CIA ise MI6 desteği ile Kaddafi’nin Libya’daki cephaneliklerinden ele geçirdiği silahlardan sorumlu idi. (…) 2012’de oluşturulan ‘gizli hat’ Libya, Türkiye’nin güneyi ve Suriye üzerinden muhaliflere silah ve mühimmat akışında kullanılmıştı.”

Hersh’in ABD istihbarat raporundan aktardığı bu bilgiler kuşkusuz bizi şaşırtmadı. Zira dikkatli okurlarımızın da dün belirttiği gibi Ufuk Ötesi’nde “gizli hat”tın nasıl çalıştığını en somut şekliyle ortaya koymuştuk: Libya’dan İskenderun’a gelen Al Antisar gemisi dersek, eminim sizler de anımsayacaksınız…

ANLAŞMA AL ANTİSAR’LA UYGULANDI

Al Antisar’ı ilk defa 21 Ağustos 2012’de Aydınlık’ın sürmanşetinde “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan 24 militan getirdiler” başlığı ile duyurmuştuk.

19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde ise Al Antisar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazmıştık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen Al Antisar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamamıştı.

Devreye, daha sonra üç diplomatla birlikte öldürülecek olan, yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girmişti. Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye gelmiş ve Al Antisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazanmıştı.

Konu, Chris Stevens’ın ölümü nedeniyle önce ABD Kongresi’ne geldi, ardından da TBMM’de soru önergesi oldu. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in verdiği bilgilere göre, Libya bandıralı gemi, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına demirlemiş, 29 Ağustos günü İskenderun Limanı’na yanaşıp Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü, İHH Vakfı için boşaltmıştı. Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na atmıştı.

Yani Al Antisar, Erdoğan ile Obama arasında 2012 yılı başında yapılan Suriye anlaşması nedeniyle İskenderun’a gelmişti.

PENTAGON İLE DIŞİŞLERİ-CIA KARŞI KARŞIYA

Gelelim Amerikan devletindeki Suriye ayrışmasına…

Seymour HershKırmızı çizgi ve gizli hat” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “Libya’ya alelacele dalmakta hiç tereddüt etmediği halde, Obama, niçin Suriye saldırısını önce erteledi, sonra geri bastı? Bunun cevabı, yönetimde kırmızı çizgiyi yürürlüğe koymaya kararlı olanlar ile savaşa girmenin hem meşru olmadığını ve hem de potansiyel olarak feci olacağını düşünen askeri liderler arasındaki ayrılıkta mevcut.

Yani Hersh açıkça Pentagon’un Dışişleri ve CIA’yla Suriye’ye saldırıda ayrıştığını, Beyaz Saray’ın da en sonunda Pentagon’u desteklediğini ortaya koymuş oluyor. Bu bizim o dönemde yaptığımız analizlerle de örtüşüyor.

Dahası yeniden “ABD’yle anlaşma” bölümüne döner ve hem ABD Kongresi’nin kuşkulu bulduğu Chris Stevens’ın öldüğü Bingazi saldırısını hem de David Petraeus’un “gönül ilişkisi” nedeniyle CIA Başkanlığı’nı bırakmak zorunda kalmasını dikkate alırsak, ayrışmanın ne kadar sertçe yaşandığını da anlarız.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2014

Yorum bırakın

İSRAİL’İN ÇİN’DEN BEKLENTİSİ

Washington, Asya-Pasifik merkezli bir güvenlik doktrini kabul ettiğinden beri Pasifik bölgesinde Pekin’le daha çok karşı karşıya gelmeye başladı.

ABD birincisi Tayvan’a destek vererek, ikincisi Japonya ve Güney Kore’den silah göstererek, üçüncüsü Hindistan-Güney Kore-Japonya yayına yaslanarak, dördüncüsü Avustralya-Filipinler-Tayland hattını kaldıraç yaparak ve beşincisi ASEAN’a dayanarak Çin’i bölgede çevrelemeye çalıştı.

Ancak bunda şimdiye kadar başarılı olamadı. Üstelik tartışmalı adalara el koyması için kışkırttığı müttefikleri Japonya ve Güney Kore’yi Çin’in tahmin edilemez setlikte tepkisi nedeniyle koruyamadı. Washington, müttefiklerinin adalara el koyabilmesiyle bölgede hamle yapmak isterken, tersine Çin, “Güney Çin Denizi” dediği bölgede iyice egemen hale geldi.

PEKİN’DE HAGEL’E SERT UYARI

İşte tam bu süreçte ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel Uzakdoğu’yu ziyaret etti. Önce ASEAN Savunma Bakanları toplantısına katıldı ardından da Japonya’ya gitti.

Hagel ASEAN Savunma Bakanları toplantısında Güney Çin Denizi’ndeki kıta sahanlığı ve egemenlik konularında endişeli olduğunu açıkladı. Japonya’da Nikkei gazetesine röportaj veren Hagel, burada daha da ileri gitti ve Pekin’in Doğu Çin Denizi’nde kurduğu hava savunma ve tanımlama sahasını “proaktif” bulduklarını söyledi.

Hagel’in bu iki açıklamasına, daha sonra gittiği Pekin’de sert yanıtlar verildi!

Hagel Pekin’de önce Çin Savunma Bakanı Çang Vançuan ve sonra da Çin Merkezi Askeri Komisyonu Başkanı Fan Çanglong ile bir araya geldi.

Şinhua haber ajansının haberine göre Hagel, özellikle Çin Merkezi Askeri Komisyonu Başkanı Fan Çanglong’la görüşmesinde soğuk bir rüzgârla karşılaştı. Fan, Hagel’e ASEAN ve Japonya’daki açıklamalarını anımsatarak, “kendisi dâhil tüm Çin halkının bu tür açıklamalardan memnun olmadığını” belirtti. Fan, Hagel’e “seyahatlerinizi dikkatle izliyoruz” dedi!

HAGEL: YENİ MODELE İHTİYAÇ VAR

ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, bu sert mesajların ardından Çin Halk Ordusu Ulusal Güvenlik Üniversitesi’nde bir konuşma yaptı.

Hagel kapsamlı sunumunda, askerden askere ilişkinin üç yolu izleyen yeni bir modele ihtiyaç duyduğunu savundu. Hagel’e göre o üç yol şunlardı:

1) Diyalogun sürdürülebilmesini korumak.

2) İlgi alanlarının ortak olduğu noktalarda pratik işbirliği için zorlamak.

3) Açıklık ve iletişim yoluyla rekabeti ve farklılıkları yönetmek için çalışmak. (cfr.org, 8 Nisan 2014)

Hagel ayrıca kendisini dinleyenlere General Chang’le yaptığı görüşmenin ayrıntılarından bahsetti. Hagel ABD ve Çin’in hem “Pasifik gücü” hem de “büyük güç” olduğunu, bu nedenle General Chang’e uzun dönemli bir perspektife ihtiyaç olduğunu söylediğini anlattı.

ÇİN’İN ORTADOĞU’YA BÜYÜK HİZMETİ

Hagel’in ziyareti, ABD-Çin ilişkilerinde terazinin kefesinin gün geçtikçe Pekin lehine ağırlık kazandığını sergilemiş oldu.

Ama daha ilginci aynı tarihte İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in de Çin’de olmasıydı ve İsrail gazeteleri sıklıkla Pekin’in Ortadoğu’da gün geçtikçe güçlendiğine dikkat çekiyorlardı.

Geçen yıl İsrail-Filistin görüşmeleri başlarken aynı anda hem İsrail Başbakanı Benyamin Netenyahu’yu hem de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı Pekin’e davet eden ve ikiliyle ayrı ayrı görüşen Çin’in şimdi de Peres’i Pekin’de ağırlaması oldukça önemli.

Zira İsrail-Filistin görüşmelerinde yine tıkanma var. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry geçen hafta İsrail ve Filistin’i “Washington’un zamanının da bir sınırı var” diyerek uyarmıştı.

Bu ziyaretin ne anlama geldiğini aslında Peres’in Çin basınına verdiği şu mesaj en açık şekilde özetliyordu: “Çin, Ortadoğu’ya Dolar ya da Ruble olmadan, bölgenin kendi eliyle kendini koruyabileceğini göstererek büyük bir hizmet yapabilir.” (The Diplomat, Shannon Tiezzi, 9 Nisan 2014)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Nisan 2014

Yorum bırakın

GLADYO’YA OPERASYON MU, İSTİHBARAT DEVLETİ İNŞASI MI?

Erdoğan’ın “millet 30 Mart’ta bize paralel yapıyla mücadele edin talimatı verdi” dediği günün sabahında, Adana’da F tipi yapıya yönelik ilk operasyon başladı.

Elbette F tipi yapıya operasyon yapılmalıdır, yapanın eli tutulmalıdır. Ancak operasyon sahibinin, operasyonla elde etmek istediklerine de izin verilmemelidir!

AKP DE CEMAAT DE GLADYO’DUR!

AKP Hükümeti’nin F tipi yapıya operasyonlarını öncelikle doğru değerlendirmeliyiz.

Bu, AKP hükümetinin Gladyo’ya karşı operasyonu değildir. Zira böyle koyarsak AKP’yi meşru bir hükümet ve Gladyo’yu da Cemaat’ten ibaret saymış oluruz.

Bu durumda soru şu olur: Erdoğan hükümeti Gladyo değil mi?

Hatta bu tablo böyle okunduğunda, yani “AKP Gladyo’ya operasyon yapıyor” sanıldığında, bu, hükümetin ABD’ye de operasyon yaptığı sonucunu doğurur ki, gerçeklikle hiç ilgisi yoktur!

AKP’nin kendisi Gladyo’dur ve temel yasa yürürlüktedir: Gladyo iktidardadır, muhalefette değil!

Bu nedenle gerçekte olan esas olarak şudur: AKP hükümeti, Cemaat’e operasyon yapıyor. Her ikisi de Gladyo’nun parçasıdır. Aralarındaki çelişme birincisi ABD’nin araçlarını birbirine karşı sopa olarak kullanmasından ve ikincisi de “iktidar paylaşılamaz” genel ilkesinden kaynaklanmaktadır.

OPERASYON İÇİNDE OPERASYON

Bugün MİT yasası TBMM Genel Kurulu’na geliyor ve olan bitenin toplamda bu yasanın hedefleriyle ilgisi vardır: AKP bir istihbarat devleti inşa ediyor!

İstihbarat, bugüne kadar, çok daha önce devlet kurumlarına sızmış olan Cemaat’in tekelindeydi ancak Erdoğan güçlendikçe o yetkiyi istedi, güçlendikçe o yetkinin tek sahibi olmaya çalıştı.

AKP’nin Cemaat’e operasyonunun asıl hedefi, işte bu istihbarat devletini tek başına inşa etmektir.

Cemaat’e operasyon diyerek çıkarılan internet yasaları, TİB yasaları, HSYK yasaları bu gerçeğin birinci olgusudur. AKP “Cemaat’in yüzbinleri yasadışı kayıt etmesiyle mücadele ediyoruz” derken, TİB’e mahkeme iznine gerek kalmadan tüm Türkiye vatandaşlarını kayıt altına alma yetkisi veriyor.

İkinci olgu ise şudur: AKP Cemaat’e operasyon yaparken, kurumlarda kalan son milli unsurları da temizlemektedir. 10 bin polisin tamamı Gladyo olmadığı gibi, MİT TIR’ı olayından sonra görev yeri değiştirilen jandarma istihbaratçılarının tamamı da Gladyo değildir.

Ve hatta AK Medya’nın manşetlerden hedef aldığı kapıcılar da Gladyo değildir!

ÇELİŞMENİN SÜRMESİ HALKIN YARARINA

Peki, ne yapılmalı?

Elbette AKP’nin bugüne kadar devlet kurumlarına sızmış ve yasadışı işler yapmış F tipi yapıya karşı operasyon yapmasına karşı çıkılmamalıdır, eli tutulmamalıdır.

Zira AKP ile Cemaat arasındaki çelişme ve çatışma, Türkiye’nin yararınadır, yararlanılmalıdır.

Ama görevimiz bu çelişmeyi çözmek olmamalıdır; çelişmenin çözülmesi sistemin yararınadır, sürmesi ise halkın çıkarınadır!

Çelişmenin taraflarından birine tam destek vermek yerine, istihbarat devleti inşasına karşı mücadele edilmelidir!

Zira Amerikan Gladyo’sunun asıl böyle bir devlete, yani istihbarat devletine, bölgede jandarmalık yapacak bir karakol devletine ihtiyacı vardır!

A tipi Türkiye Gladyo’sunun Suriye ve Açılım başarısı, ancak böyle bir devlet inşa edebilmesinden geçmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Nisan 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN TARİHİ VAZİFESİ

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Hürriyet’e verdiği röportajdaki vurgularıyla Türk-Amerikan ilişkileri açısından asıl önemli olanın Suriye ve Kürt Açılımı olduğunu, masadaki diğer konuların ise bu ikisinin yanında teferruat ama bu ikisine baskı aracı olduğunu ortaya koydu.

Riccardone’ye göre Suriye konusunda Ankara ile Washington’un hedefi aynı fakat yaklaşımları farklı. ABD Büyükelçisi’nin Kürt Açılımı konusunda dile getirdiği şu cümle ise sayfalar dolusu anlamlar içeriyor: “Bu tarihi vazifenin tamamlanması için Türk hükümetini ve Kürt liderleri hem cesaretlendiriyor, hem de destekliyoruz.” (Hürriyet, 7 Nisan 2014)

Böylece ABD’nin Erdoğan’a ve Öcalan’a “tarihi bir vazife” verdiği resmi ağızdan da ifade edilmiş oluyor. Biz bu “tarihi vazifenin” sadece Açılım’dan ibaret olmadığını, asıl Suriye konusuyla ilgili olduğunu hem Erdoğan’ın Esad’ı devirme hedefinden hem de ortağı Öcalan’ın PKK-PYD’ye verdiği “Suriye’de özerklik ilan edin” talimatından zaten biliyoruz.

İşte Ricciardone Hürriyet’e verdiği röportajla Erdoğan’ın “tarihi vazifesine” bu kez tamamlamak üzere yeniden başladığını ilan etmiş oldu. Nitekim bu cephede yeni hamlelerin olacağının işaretleri var;  Üst üste gelen Riccardone’nin açıklamaları, Seymour Hersh’in “Doğu Guta’daki kimyasal saldırıda Erdoğan’ın parmağı olduğu” iddiası ve “Reyhanlı patlamasını Şam’ın değil, El Kaide’nin işi olduğu” yönündeki Dışişleri Bakanlığı değerlendirmesi…

EL KAİDE KONUSU AYRILIK NEDENİ Mİ?

Biz bugün Washington ile Ankara’nın Suriye konusunda “aynı hedefte fakat farklı yaklaşımda” olduğuna dair dile getirilen görüşü masaya yatıracağız.

AKP Hükümeti’nin 17 Aralık operasyonunu atlatabilmek için “dış mihrak” söylemine yönelmesi, Suriye konusunda da yeni değerlendirmelere yol açmıştı. Bu süreçte bir de Batı basınında AKP Hükümeti ile terör grupları ilişkisini ele alan makaleler üst üste yayımlanınca sanki Ankara’nın Suriye konusunda Washington’dan farklı bir yönelime girdiği gibi bir algı oluştu.

Oysa Riccardone’nin de önemle vurguladığı gibi iki ülkenin Suriye’de “hedefi” aynıydı. Daha doğrusu ABD’nin bir hedefi vardı ve AKP’nin ABD açısından değeri, o hedefe uyumuna bağlıydı.

Kafaları karıştıran en önemli konu, El Kaide konusuydu. Türk basınında sanki El Kaide konusunda ABD ile Türkiye farklı iki uçtaymış gibi analizler yapıldı. “Ankara ile El Kaide, Washington’a rağmen iş kotarıyor, ABD bu nedenle rahatsız ve Erdoğan’a bu nedenle operasyonlar yapılıyor, MİT TIR’ları bu nedenle deşifre ediliyor, Dışişleri’ndeki Suriye’ye kumpas toplantısı bu nedenle açığa düşürülüyor” şeklinde yorumlar hâkim oldu.

İMKÂNSIZ GÖREV, ÇÜNKÜ ESAD KAZANDI

Oysa bunlar gerçek değildi ve meseleyi perdeliyordu. Çünkü El Kaide Ankara’nın değil, asıl Washington’un kullandığı bir araçtı; AKP’nin bağı bu ilişkiden kaynaklanıyordu.

ABD’nin temel hedefi Suriye’den Kürdistan çıkarmaktı ve bunun öncelikli yolu PYD’den değil, El Kaide’den geçiyordu. PYD ancak El Kaide ve türevi örgütlerin açtığı alandan ilerleyebilirdi. Aksi muhalif Arapları Suriye’nin birliği temelinde kenetleyebilir ve hatta bir bölümünü Şam’a yaklaştırabilirdi. (Nitekim bu aşamalı hamlelere rağmen, birlik eğilimi kırılamadı.)

Ancak Erdoğan hükümeti ve Suriye saldırısının fiili uygulayıcıları olan Davutoğlu-Fidan ikilisi, ABD’nin El Kaideli Suriye planından, ABD’nin PYD’li Suriye planına geçmekte zorlandı. Zira bu durum, içeride başta TSK olmak üzere AKP’ye yine yeni cepheler açıyordu.

Erdoğan bu nedenle işin sahibinin işin başına geçmesini istedi. Erdoğan’ın son bir yılda NATO’yu Suriye’ye çağırmaktan, ABD’nin kara saldırısına, ya da en azından hava saldırısına desteğe hazır olduğunu ilan etmesine kadar yaptığı pek çok çıkış bu nedenleydi. Ancak ABD’nin Rusya engeli vardı ve hem dün Obama’nın hem de bugün Ricciardone’nin dediği gibi sorun “ABD botları yere değmeden” çözülecekti.

Yani görev Erdoğan’ındı ve Erdoğan görevini tamamlamalıydı! Ve Erdoğan, 30 Mart akşamı sandık sonuçları kabaca belli olduğunda balkona çıkıp “Suriye’yle savaş halindeyiz” diyerek “tarihi vazifesinin” başında olduğunu ilan etmiş oldu!

Peki, bu Suriye cephesinde bir şey değiştirir mi? Son tahlilde hayır; Esad çoktan kazandı…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2014

Yorum bırakın

KUZEY IRAK’TA NEDEN HÜKÜMET KURULAMIYOR?

Kuzey Irak’ta parlamento seçimleri yapılmasının üzerinden altı ay geçti ama hâlâ bir hükümet kurulamadı. Üstelik Irak parlamento seçimleri de artık kapıda…

111 sandalyeli Kuzey Irak Parlamentosu’nda Barzani’nin partisi KDP’nin 38, Goran’ın 24 ve Talabani’nin partisi KYB’nin 18 sandalyesi var.

21 Eylül 2013’te yapılan seçimlerden bu yana hükümet kurulamasının hem siyasi hem de teknik nedenleri var, hem iç hem de komşularla ilgili dış nedenleri var.

Bugün saptayabildiğimiz tüm bu nedenleri madde madde inceleyeceğiz:

SİLAHA SAHİP OLMA SORUNU

1)  KYB’den kopan Goran’ın seçimlerde KYB’den daha çok oy alması ve Goran’sız bir hükümetin istikrarsız olacağı gerçeği nedeniyle hükümet kurmak zorlaşıyor.

2) Üçlü koalisyon arayışı ise silahlı kuvvetlere kim hükmedecek sorunu yaratıyor. Hem KDP’nin hem de KYB’nin geçmişten beri var olan silahlı birliklerine rağmen Goran’ın böyle bir askeri varlığı olmaması eşitsizlik sorunu yaratıyor.

Goran bu eşitsizliği giderebilmek için ya İçişleri Bakanlığı’nı, ya da Peşmerge Bakanlığı’nı istiyor. Ancak Goran’ın İçişleri Bakanlığı’nı istemesine KYB, Peşmerge Bakanlığı’nı istemesine de KDP karşı çıkıyor.

MEVCUT DURUM BARZANİ’NİN İŞİNE GELİYOR

3) Mevcut durum, yani hükümet kurulmaması, KDP’nin işine geliyor. KDP’nin ağırlıklı olduğu ve yasa gereği istifa etmesi gereken hükümet, hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyor. Başbakan Neçirvan Barzani yabancı heyetleri kabul ediyor, komşu ülkelere gidip anlaşmalar imzalıyor, Türkiye ile yeni sınır kapıları görüşmesi yapıyor.

4) Barzani, 30 Nisan’da yapılacak Irak parlamento seçimlerine kadar KYB ve Goran’ı oyalamayı hedefliyor. Barzani, Maliki’nin seçimi kaybetmesi ya da en azından güç kaybetmesine göre pozisyonunu yeniden tahkim etmek istiyor.

ANKARA İLE BAĞDAT-TAHRAN ÇEKİŞMESİ

5) AKP Hükümeti petrol gelirleri için Barzani’ye açık destek veriyor. Tahran ise Ankara’yı dengeleyebilmek için KYB’nin mutlaka hükümette olmasını istiyor; yani KDP ve Goran koalisyonuna karşı çıkıyor.

6) Bağdat ile Erbil arasındaki AKP hükümeti merkezli kriz hâlâ çözülebilmiş değil. Erdoğan’ın Bağdat’a rağmen Erbil’le petrol anlaşması yapması ve Barzani’nin de bu anlaşmayı Bağdat’tan kopuşun zemini olarak değerlendirmesi ilişkileri iyice gerdi.

Bağdat, 5 milyon 400 bin kişinin yaşadığı ve 1 milyon kişinin maaş aldığı Kuzey Irak bölgesine üç ay boyunca maaş ödemedi.

Bu durum mevcut Barzani hükümetinin elini zayıflatıyor ve Erbil’i Bağdat’a mecbur hale getiriyor.

GORAN: ÖNCELİĞİMİZ KERKÜK’ÜN İLHAKI

7) Seçimlerden ikinci parti olarak çıkan Goran’ın lideri Noşirvan Mustafa, Irak merkezi hükümetiyle petrol payları konusunda savaşmak yerine Kerkük’ün Kürdistan Bölgesi’ne bağlanması için çalışılması gerektiğini söyledi. (YDH, 2 Nisan 2014)

Goran bu çıkışı, hükümet kurma sürecinde daha Kürdistancı bir çizgide olduğunu göstermek için yapıyor kuşkusuz. Tabi Goran’ın bu hedefi komşu ülkelerle iyi geçinmek zorunda olan ve adım adım ilerlemeyi esas alan KDP ve KYB’yi de rahatsız ediyor.

KUZEY IRAK PARTİLERİNİN MECBURİYETİ

Sonuç olarak Irak parlamento seçimleri kapıya dayandı ve hâlâ Kuzey Irak’ta bir hükümet kurulamadı. Kurulacak gibi de görünmüyor.

Tüm bu belirsizliğin asıl nedeni ise Kuzey Irak’ta ikili yapıdan üçlü yapıya geçilmiş olması ve her üç partinin de başat rol alabilmek için komşu devletlere dayanmaya mecbur olmasıdır.

Bu da ayrılıkçılığın doğal bir sonucudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2014

Yorum bırakın

PKK’NİN CEYLANPINAR ISRARI

PKK-BDP’nin seçim itirazları özellikle Urfa ilçelerinde oldu. BDP’nin sokağa döktüğü kitleler Ceylanpınar ve Viranşehir seçim sonuçlarına ısrarla itiraz ediyor. Günlerce süren itirazlar sırasında yer yer büyük çatışmalar yaşandı.

BDP neden Ağrı ya da Van’da değil de, daha farklı şekilde kaybettiği Urfa ilçelerinde itirazda ısrar ediyor?

Çünkü PKK, Rojava dediği Batı Kürdistan’a yani Suriye’nin kuzeyine bir bağlantı açmak istiyor!

BİR HEDEF, ÜÇ NEDEN

PKK’nin ‘Rojava’ya bağlantı’ hedefinin üç nedeni var:

1) Türkiye’de özerklik hedefi ile Suriye’deki 3 kantonda ilan edilen özerklik hedeflerini birleştirmek.

2) PYD’nin hâkim olduğu topraklara komşu olarak, Ankara’nın ileride buraya uygulayabileceği basınçlara barikat olmak.

3) Türkiye’de ilan etmek istediği özerkliğe “Rojava’dan” destek almak.

BATI’YA TEHDİT İLE DOĞU’DA ALAN AÇMAK

Hem Öcalan’ın avukatları üzerinden attığı twitter mesajları, hem KCK’nin açıklaması, hem de PKK sözcülerinin yazdıkları, yukarıda özetlediğimiz nedenlere işaret etmektedir.

Daha önce “500 bin kişi ölür” diyerek tehdit savuran Öcalan çıtayı yükseltmiştir. Öcalan, gerillanın halk içine karışmasıyla yapılacak ayaklanmalar sonrasında 5 milyon kişinin ölebileceğini söylemektedir.

Burada hedef aldığı yer Doğu’daki iller değil, Batı’daki metropollerdir. Öcalan twitter mesajlarının toplamında “Batı’da iç savaş tehdidi ile Doğu’da özerklik alanını genişletmeyi” hedeflediğini ortaya koymaktadır.

30 MART’TAN ÖZERKLİK ÇIKTI

Ancak özerklik konusunda asıl tehdit PKK’den değil, AKP’den gelmektedir. Zira AKP iktidar olduğu, icra makamı olduğu için onun tehdidi çok daha reeldir.

AKP’nin 30 Mart seçimleri sonrasında belirlediği yol haritası bu bakımdan önemlidir. Sabah gazetesinden ilan edilen o yol haritasına göre AKP, hem daraltılmış bölge sistemine geçecektir hem de Avrupa Konseyi Yerel Özerklik Şartı’ndaki çekinceyi kaldıracak ve uygulayacaktır! (Sabah, 4 Nisan 2014)

Böylece AKP ile PKK 30 Mart sonrasında yeniden “özerklik hedefinde” buluşmuş oldu. Aynı şerhi kaldırmayı sürekli vaat eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu da lütfen not ediniz!

PKK’DEN AKP’YE: VER ÖZERKLİĞİ, AL BAŞKANLIĞI

Özerkliğin yeniden AKP-PKK ortaklığında gündeme getirilmesi, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle de ilgilidir. Zira özerklik ile cumhurbaşkanlığı, daha doğrusu başkanlık, hem birbiri için koz, hem de birbirinin bütünleyenidir.

Özerklik ancak başkanlık sistemiyle uygulanabilir ve Erdoğan 30 Mart’tan çıkarabildiği yüzde 45 nedeniyle başkanlık için PKK’nin oy desteğine mecburdur!

Bu denklemin iki taraflı olguları da hemen belirmiştir:

1) Fehmi Koru’ya konuşan Abdullah Gül, “Check–balans hassasiyetleri korunursa ABD’deki gibi bir sistem olabilir” dedi. Yani Gül başkanlığa yeşil ışık yaktı!

2) Pervin Buldan, süreci ilerlettiği takdirde Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını destekleyebileceklerini ilan etti.

ABD’NİN REJİM KURTARMA PLANI

Peki, özerklik mümkün mü?

14 Mart ve 15 Mart’ta Aydınlık’ta “ABD’nin Kürdistan planı askıda” ve “ABD’nin ‘Küçük Amerika rejimini’ kurtarma planı” başlıklı yazılarımızda belirtmiştik:

ABD Irak’ı da Suriye’yi de bölemedi, Kürt Koridoru’nu inşa edemedi. Araçlarını özerkliğe kışkırtması, Türkiye’deki rejimini kurtarabilmek içindir. ABD’nin Erdoğan dışında gerçekçi bir seçeneği yoktur ama Erdoğan’la da Türkiye’yi denetim altında tutamamaktadır. İşte ABD bu nedenle, özerklik kışkırtması ile TSK’yi Amerikancı bir darbeye mecbur etmeye çalışacaktır.

Ancak bu gerileyen bir ABD için çok mümkün değildir ve Türkiye’nin önündeki gerçek seçenek değildir. Üstelik bu değerlendirmeyi yaptığımız gün de belirtmiştik, yine altını çizelim: “TSK’nin icracıları, TSK’nin karar vericilerinin hedefini, çizginin öbür tarafına taşıyacaktır. Tıpkı Mısır’da olduğu gibi…”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Nisan 2014

Yorum bırakın

‘GEREKÇELİ KARAR’DAKİ SKANDALLAR

Olmayan mahkeme, olmadığı için korsan bildiri anlamına gelen 16 bin 798 sayfalık bir “gerekçeli karar” yayımladı.

Henüz tamamını okumadım, ama bakabildiğim bölümleri ve gazetelere yansıyan özetleri, bunun bir gerekçeli karar olmaktan çok, iddianamenin devamı olduğunu gösteriyor. Haliyle iddianamedeki çürükler de bu nedenle devam ediyor…

KONTRGERİLLA’YLA SAVAŞANLARA KONTRGERİLLA DEMİŞLER!

Bakın olmayan mahkeme Ergenekon için ne diyor: “Bu örgüt, ‘Derin Devlet’ olarak bilinen Gladyo, Kontrgerilla yapılanmasına karşılık gelir. (…) Derin Devlet, Kontrgerilla, Gladyo, Süper NATO isimleriyle anılan yapı ilk kez yargı önüne çıkarılmıştır.”

Cilt cilt Kontrgerilla kitapları olan Ergenekon sanığı Ferit İlsever acaba ne düşünüyor? Gladyo’ya karşı 45 yıldır mücadele eden ve bu nedenle 5 kuşakla hapis yatan Doğu Perinçek acaba bu nitelemelere ne diyor?

Türkiye kamuoyunun önüne bu kavramları getiren beş isim varsa Perinçek ve İlsever o listenin içinde ve en başındadır.

Olmayan mahkemenin korsan bildirisinde ayrıca “Susurluk, Ergenekon’un ancak bir hücresidir” denmektedir!

Susurluk’a karşı mücadele eden isimlerden Ergenekon sanığı Tuncay Özkan acaba ne diyor? Susurluk hücrelerini daha kamyon mercedese çarpmadan ortaya çıkaran, Susurluk konferansları düzenleyen İşçi Partisi yöneticileri acaba ne düşünüyor?

KANIT: PERİNÇEK İYİ PROPAGANDACI!

Bakın Aydınlık dün boşuna “Korsan bildiri” manşeti atmadı. Zira 16 bin 798 sayfalık bu dosyanın bir hukukçunun kaleminden çıkması mümkün değil.

Şu ifadeye bakın siz: “Genelde tüm sanıkların hitap ve psikolojik propaganda yetenekleri bir hayli yüksek olduğu ve yargılama sırasında bu özelliklerini etkin olarak kullandıkları gözlemlenmiştir.

Böyle “gerekçeli karar” ifadesi mi olur? Böyle kafa mı olur? Bunu yazanlar, sanıklar kendini savunamasın istemiş, savunabildikleri için de kahrolmuş! Var mı başka bir açıklaması?

Durun daha bitmedi…

Sözde “gerekçeli kararda” daha neler var: “Televizyonlardaki tartışma programlarında dosyayı iyi bilen, neresini gündeme getirip neresinden bahsetmemesi gerektiğinin farkında olan sanık müdafileri karşısında, dosya hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmaları mümkün olmayan konuşmacılar çıkmıştır.

Skandal ötesi bir yorum değil mi bu! “Sanıkların avukatları konuyu iyi biliyor ama karşısına oturan bizimkiler yetersiz kalıyor” diye yakınan bir gerekçeli karar olur mu?

Dahası da var: “Örgüt propaganda tekniklerini çok iyi kullanmaktadır. Özellikle sanık Doğu Perinçek ve yakın çevresi bu tekniği en etkin kullanan Ergenekon terör örgütü üyeleri arasındadır.

Bu sözler bir hukukçuya ait olabilir mi! Doğu Perinçek’in propaganda tekniğini iyi kullanmasından daha normal ne olabilir? 50 yıldır siyaset yapan, parti yöneten birinin iyi propagandacı olmasından daha normal ne olabilir?

Bu “Perinçek dava boyunca çok iyi savunma yaptı” itirafıdır aynı zamanda… Nitekim Perinçek’e savunması nedeniyle de dava açtılar, Perinçek savunmasının savunmasını da yapmak zorunda kaldı!

DANIŞTAY’LA ERGENEKON’UN BAĞI YOK!

Gelelim Nedim Şener’in fark ettiği ve dün köşesinde yazdığı çok önemli bir ayrıntıya…

Biliyorsunuz sırf Ergenekon davasını silahlı terör örgütü kapsamına sokabilmek için Danıştay cinayetini de davaya monte ettiler. Dava boyunca savcılar bir bağ kuramadı, sanıklar da bir güzel iddianın asılsızlığını saptadı.

Bakın işte o durum sözde “gerekçeli karara” nasıl yansımış?

Bilindiği gibi bu davadaki en önemli eylemlerden biri Danıştay saldırısını gerçekleştiren sanık Alparslan Arslan’ın eylemidir. Sanıklarda yapılan aramalarda ele geçen dijital ve yazılı hiçbir belgede sanık Alparslan Arslan’ın işlediği bu eylemle, sanıkların arasında bağı gösterecek belge ele geçmemiştir.”

Kim bilir 16 bin 798 sayfanın tamamında daha ne skandallar var? İnceledikçe paylaşacağız…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Nisan 2014

 

Yorum bırakın

ABD VE AKP SURİYE’DE AYRI MI DÜŞTÜ?

Dışişleri Bakanlığı’ndaki Suriye’ye savaş tezgâhı konulu dörtlü toplantı yeni bir tartışma yarattı: Acaba ABD ile AKP’nin Suriye stratejisi farklı mıydı? AKP ABD’ye rağmen mi Suriye’ye abanıyordu? ABD AKP’nin Suriye politikasına aslında en başından itibaren karşı mıydı?

Bizi yukarıdaki soruların yanıtına götürecek pek çok olgu var ama biz bugün içeriden, AKP-Suriye muhalefeti cephesi içinden bir olguyu dikkatinize sunacağız:

MUHALEFET: ABD YORULMAMIZI İSTİYOR

Erdoğan rejimi, Suriyeli teröristlere sadece lojistik destek vermiyor aynı zamanda onların sözde hükümetine de bina veriyor, güvenliklerini sağlıyor. O bina, yani Suriye muhalefetinin oluşturduğu sözde hükümetin çalıştığı bina Gaziantep’te…

El Cezire Türk’ten Özgün Levent işte bu binaya gidip sözde hükümetin başbakanı Ahmet Tuma ile çok önemli bir söyleşi yaptı. Tuma itiraflarla dolu söyleşide sıra dışı saptamalar yaptı:

1)ABD ne rejimin (Esad) ne de muhalefetin askeri anlamda tam bir zafere ulaşmasını istiyor. ABD iki tarafın da yorulmasını istiyor.”

2) “Türk hükümeti bize destek veren en önemli ülkedir. Ve bize her anlamda destek sağlıyor. Ancak biliyorsunuz ki Türkiye bir NATO üyesi. Dolayısıyla NATO’nun yasalarına göre hareket etmek zorunda. Kendi başına askeri bir karar alamaz.”

3) “Biz PYD’yi devrime düşman bir yapı olarak görüyoruz.”

4)Bizim baştan devrimle ilgili yaptığımız tüm hesap ve değerlendirmeler yanlışmış. Çok net anlaşıldı ki, hiçbir şey Suriye halkının elinde değil, küresel güçlerin elindeymiş. Başta ABD olmak üzere uluslararası camia bu dosyanın sonlandırılmasına ikna olduklarında bu işi sona erdirirler.” (aljazeera.com.tr, 3 Nisan 2014)

SURİYE’DEN KÜRDİSTAN ÇIKARMAK

Bu saptamalar ABD’nin ya da ona taşeronluk yapan bölge ülkelerinin derdinin demokrasi ya da Suriye halkı olmadığının muhalefet içinde yavaş yavaş anlaşılmaya başladığını ortaya koymaktadır. Ancak bu kısa vadede bir durum değişikliğine neden olmaz fakat ilerisi için kuşkusuz bazı sonuçlar doğuracaktır.

Ahmet Tuma’nın açıklamaları, başka bazı muhalif liderlerin açıklamalarıyla birlikte okunduğunda, o cephede ABD’nin esas hedefinin anlaşılmaya başlandığını ortaya koymaktadır. PYD karşıtı keskin açıklamaları da, aslında o hedefi doğru okumaya başlamalarıyla ilgilidir.

Nedir o hedef? 4. yılına giren Suriye krizi süresince hep dikkat çektiğimiz gibi ABD’nin asıl hedefi, Irak’ın kuzeyinde 20 yıl boyunca inşa ettiği Kürt devletini, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaktır!

ABD’nin iki Irak saldırısının da, taşeronları üzerinden yürüttüğü Suriye saldırısının da ana hedefi Büyük Kürdistan’dır!

Bu gerçeği esas almayan her analiz hatalı olacaktır; insan hakkı ve demokrasi gibi kavramlar arasında sıkışacaktır, ulusal ve bölgesel çıkarları atlayacaktır.

ELKAİDE’Lİ PLANDAN PYD’Lİ PLANA GEÇİŞ ZORLUĞU

Gelelim AKP’nin bu noktada ABD’yle bir çelişmesinin olup olmadığına…

Kuşkusuz işin sahibi ile işin yüklenicisi arasında her zaman bir çelişme olur ama önemle belirtelim: Suriye’ye saldırının sahibi olan ABD, saldırının stratejisini de belirler; AKP ise yüklenici olarak saldırıyı uygular ve en fazla taktik manevralar konusunda ABD’yle ayrı düşer.

ABD ile AKP’nin Suriye’deki en önemli çelişmesi “yapamamakla” ilgilidir. İçeride savaş karşıtı muhalefet, halk hareketi, iktidarın güç kaybı ve Kürt Açılımı’nın 9 aydır sekteye uğraması, Erdoğan-Davutoğlu ikilisini zorunlu olarak yavaşlatmıştır.

Çelişmenin kaynağı iddia edildiği gibi ABD’nin Suriye’ye saldırıdan vazgeçmesi ve masada çözüm istemesi değil, ki burada Rusya faktörlü nesnel zorunluluklar vardır, AKP’nin El Kaide’ye dayalı ABD planından, PYD’ye dayalı ABD planına geçmekte zorlanmasıdır!

Zira Stratejinin bu 2.aşaması, yani PYD’li saldırı hali, içeride AKP’ye yeni engeller çıkarmaktadır. MİT TIR’ının deşifre edilmesi ve Dışişleri’ndeki savaş konuşmasının sızdırılması, zaten Cemaat’i aşan bir iştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Nisan 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın