ABD’nin 15 Temmuz mekanizması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/07/2022
28 Şubat değil bin yıl, on yıl bile sürebilse, 15 Temmuz olmazdı. Çünkü 28 Şubat hem FETÖ’yü hem de “FETÖ’cülüğü” hedef alıyordu.
1) FETÖ’yü hedef alıyordu: 28 Şubat’ın TSK’den attığı FETÖ’cülerin büyük kısmı Ergenekon-Balyoz kumpaslarında rol adılar; 72’si doğrudan 28 Şubat davasında şikayetçi (müşteki) oldu. Ve siyasetçilerin geniş koruması altındaki Fethullah Gülen’e 19 Mart 1999’da dava açan da 28 Şubat’tı; Gülen aynı gün ABD’ye kaçtı.
2) 28 Şubat “FETÖ’cülükle” mücadele etti. FETÖ’cülük ABD destekli “irtica” demekti, FETÖ’cülük siyasal İslamcılıktı, gladyoculuktu, “Türk okulları” ile Orta Asya’yı ve “İslam çalışmaları” ile Müslüman ülkeleri ABD’ye açma aparatıydı…
15 Temmuz’cuların 28 Şubat yalanları
28 Şubat davası da tıpkı Ergenekon-Balyoz kumpasları gibi AKP-FETÖ ortaklığında açılan davalardan biriydi. AKP’nin yargıyı teslim ettiği savcıların açtığı davada, şikayetçiler 28 Şubat’ın TSK’den attığı FETÖ’cülerdi!
15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı, ilk işi 28 Şubat davasında yargılanan generalleri hapse atmak olacaktı. 15 Temmuz’da FETÖ’cüler yurtsever askerlere yenildiler ve darbenin altında kaldılar. Ancak 28 Şubat’ı “Erbakan’a darbe” gibi sunarak siyasi rant elde etmek isteyen iktidar, FETÖ’nün yarım kalan işini sürdürdü. 28 Şubat’ın 14 generalinin tutsaklığının bugün 330. günü…
28 Şubat’ın genel olarak “darbe” ama özel olarak da “Erbakan’a darbe” olmadığını, en iyi Erbakan biliyordu. Nitekim AKP-FETÖ ortaklığı, ancak Erbakan öldükten sonra 28 Şubat davasını açmaya soyunabildi. Gazeteciler Barış Terkoğlu ve Sami Menteş’in Kırmızı Kedi tarafından yayımlanan Size Yalan Söylediler isimli kitabı, Erbakan’ın 28 Şubat davası açılmasına neden karşı olduğundan tutun da Erbakan’ın AKP-FETÖ ortaklığında açılan kumpas davalarına neden destek vermediğine kadar pek çok konuyu aydınlatıyor. 15 Temmuz’cuların 28 Şubat yalanlarını tek tek çürüten bu kitabı mutlaka okuyun.
Bolton’un darbe itirafı
15 Temmuz darbe girişimi, hâlâ aydınlatılabilmiş değil. Nitekim AKP’nin ağır toplarından eski TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 15 Temmuz’un bir “Amerikan planlaması” olduğu gerçeğini dile getirerek, “15 Temmuz iyi aydınlatılmalı” dedi (Abdullah Karakuş, Milliyet, 11.7.2022).
AKP iktidarının birincisi FETÖ’yle ortaklığı nedeniyle, ikincisi de ABD’yle ilişkisi nedeniyle, üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen, “15 Temmuz’u iyi aydınlatma” işini yapmadığı ortada. “15 Temmuz’u iyi aydınlatma” işi de bir iktidar değişimi konusudur en sonunda.
15 Temmuz günü Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’la görüşmesi sırasında darbe girişimi haberini alınca görüşmeyi 18.45’te kesip ABD Büyükelçiliğine giden ve dört saat orada kaldıktan sonra Lavrov’la ikinci kez görüşmeye başlayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Türkiye’deki mekanizma harekete geçti” demesi işin esasıydı (Aydınlık, 9.8.2016). Çünkü “15 Temmuz’u iyi aydınlatmak”, o mekanizmayı aydınlatmaktır.
O mekanizmaya kimlerin kumanda ettiği de ortada. Örneğin eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “6 Ocak Kongre Baskını”nı tartıştığı CNN’deki program sırasında, kendisini “başka ülkelerde darbe planlamalarına yardımcı olmuş biri” diye niteliyor (Reuters, 13.7.2022). Üstelik Bolton, bu darbe girişimlerinin Venezüella’yla sınırlı olmadığını belirtiyor.
Özetle “15 Temmuz’u iyi aydınlatmak” isteyenin elinde pek çok veri var. Hatta işe darbe girişiminden önce İncirlik’e gelen ABD’li General John F. Campbell ile başlamak bile yeter.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Temmuz 2022
Biden’ın Suudi Arabistan ziyaretinin hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2022
ABD Başkanı Joe Biden, ziyareti öncesinde Washington Post’a “Suudi Arabistan’a neden gidiyorum” başlıklı bir makale yazdı.
“ABD’nin bölgedeki iletişimi açısından daha umut vadeden bir dönemi başlatmak için Ortadoğu gideceğim” diyen Biden, özetle amacının Suudi Arabistan’la stratejik ortaklığı güçlendirmek olduğunu belirtti.
Biden’ı reddeden prens
ABD ile Suudi Arabistan ilişkileri bir süredir sorunlu. Özellikle Cemal Kaşıkçı cinayetine dair istihbarat raporunun yayınlanması ve ABD’nin bu nedenle 76 kişiye yaptırım uygulaması, ilişkileri soğutmuştu. Üstüne Ukrayna krizinde, Suudi Arabistan’ın özellikle enerji piyasalarının kontrolünde ABD’nin isteklerine uyum göstermemesi, ilişkileri daha da sıkıntılı hale getirmişti.
Öyle ki, Biden ile Prens Muhammed bin Selman’ın iletişimi asgariye inmişti. ABD’nin ünlü finans gazetesi Wall Street Journal’ın 9 Mart 2022 tarihli haberine göre, Beyaz Saray, Biden ile Muhammed bin Selman arasında bir görüşme ayarlamaya çalışmıştı. Biden prensten hem Ukrayna’ya destek isteyecekti hem de enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmesini… Ancak prens bu görüşmeyi reddetti. Tersine, 16 Nisan 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.
Suudi Arabistan sadece Rusya’yla değil, Çin’le de bazı alanlarda yakın hareket etmek istiyordu. Wall Street Journal’ın 15 Mart 2022 tarihli haberine göre, Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.
Ortadoğu’da yeni ittifak modeli
Oysa ABD, NATO’nun yeni stratejik konseptine de yazdırdığı gibi Rusya’yı doğrudan tehdit, Çin’i stratejik rakip görüyordu. Riyad’ın Moskova ve Beijing’le ilişkisi hem ABD’nin bu stratejisine aykırıydı hem de ABD’nin gücünü azalttığı Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı yeni ittifak modeline uymuyordu.
ABD, bir süredir “hava savunma sistemi entegrasyonu” adı altında, merkezinde İsrail’in olduğu bir yeni ittifak modeli oluşturmaya çalışıyor. Bu modelle ilgili bölgede ilk konuşan İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, ülkesinin “Ortadoğu hava savunma ittifakı”na katıldığını duyurmuştu. Ardında Ürdün Kralı II. Abdullah, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” demişti (DW, 3.7.2022).
Bu arada Wall Street Journal gazetesi, hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberinde, bazı ülkelerin savunma alanında işbirliği için Mısır’da gizli görüşmeler yaptığını duyurdu. Habere göre o ülkeler İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, BAE ve Bahreyn’di.
Yine önemli gelişmelerden biri, İsrail’in, ilk kez Fas’ta yapılan bir askeri tatbikata gözlemci olarak katılmasıydı. Bir ABD planı olarak BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le “İbrahim anlaşmaları” imzalayarak ilişkilerini normalleştirdiğini anımsatalım.
Suudileri Çin-Rusya’dan koparma hedefi
NATO benzeri bir yapı inşa edebilmek pek olası görünmüyor ancak ABD’nin o yolu açabilmesi için bir “hava savunma ittifakı”nı zorlayacağı anlaşılıyor. İşte Biden’ın Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesinin önemli nedenlerinden biri bu.
Tabii Biden stratejik planda, Çin ve Rusya’ya karşı en geniş ittifaklar zinciri kurabilmenin ve özellikle Suudi Arabistan gibi ülkeleri, Çin ve Rusya’yla yakın çalışma eğiliminden koparmanın peşinde.
Nitekim Washington Post’a yazdığı makalede Biden şöyle diyor: “Rusya’nın saldırganlığına karşı durmalıyız, kendimizi Çin’le mücadele için en iyi yere konumlandırmalıyız. Bunları yapabilmek için de bu çıktılara katkıda bulunabilecek ülkelerle doğrudan çalışmalıyız. Suudi Arabistan bu ülkelerden birisi.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2022
İktidar cehaleti örgütlüyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/07/2022
Dr. Ekrem Karakaya’nın hastanede öldürülmesi, hekimlere/sağlık çalışanlarına şiddet zincirinin son halkası oldu. Kamuoyu hekimlere şiddeti tartışıyor. Kuşkusuz mesele sadece hekimlere şiddet değil, bir bütün olarak şiddetin toplum hayatında artıyor oluşudur.
Diğer yandan hekimlere şiddet konusunun sağlık sisteminin özelleştirilmesinden hastanelerin ticarethanelere dönüştürülmesine, şehir hastaneciliğinden hekimlere uygulanan performans sistemine kadar pek çok boyutu var.
Ama bugün, hekimlere şiddeti de kapsayan asıl sorunumuzu tartışmak istiyorum.
Yeni rejiminin insan tipi
Sokakta uzatılan mikrofona konuşuyor. Eski Türkiye’den şikâyet ediyor önce. Amcası ameliyat olmuş, paranın yarısını ödemişler, kalan yarısı için babası senet imzalamış. Ancak ödenmeyince eve haciz gelmiş. Artık AKP’nin yeni Türkiye’sinde bunların olmadığını savunuyor.
Tipik bir iktidar destekçisi deyip geçebilirsiniz. Ama sözlerinin devamı toplumsal hayatımızın en önemli sorununa işaret ediyor: “Şu anda öyle bir sıkıntımız yok. Hatta gidip hastanedeki görevliyi bile dövebiliyorlar şu anda. Öyle baskı yapıyoruz yani artık, benim hastama bakmıyorsunuz diye… Benim en büyük zenginliğim bu zaten.”
Sokakta mikrofona konuşan bu adam, yeni insan tipidir. Yeni düzenin, yeni siyasal iklimin, yeni rejimin öznesidir. Cahil bırakarak, din üzerinden yoksulluğa rıza göstermesini sağlayarak, adaletsizliği normalleştirerek oluşturdular… Eski Türkiye’den “nefret etmelerini” sağlayarak, eski Türkiye’ye ait olduğunu düşündükleri her şeye, her insana, her yapıya saldırmalarının hakları olduğunu düşündürterek…
Öyle olduğu için de yeni Türkiye’de doktor dövebilme imkanına kavuşmuş olmayı gayet normalmişçesine anlatabiliyorlar. Üstelik, elindeki zenginliğin bununla sınırlı olduğunu söylemesi de rejimle öznesi arasındaki ilişkinin ekonomi-politiğine işaret ediyor: Aşağıda yoksulluğa mahkum edilen ama bedava makarnayla, bedava kömürle sisteme entegre edilen yığınlar…
Abdülhamit’ten AKP’ye
Ne diyordu AKP’nin profesörü? “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim.” Bu sözleri söylerken bir üniversitenin rektör yardımcısıydı, bu sözlerinden sonra kıdem aldı, YÖK’e denetleme kurulu üyesi atadırlar.
Haklıydı aslında profesör. Bu rejimin inşası açısından güvenilecek yığınlar cahil olmalıydı. Çünkü böylesi bir rejime ancak cahil yığınlar rıza gösterirdi.
Bu topraklarda yabancısı olmadığımız bir anlayış bu…
Örneğin Abdülhamit… Aslında eğitime büyük önem verdi. Döneminde “yüksek mektepler” açtı. Ancak mekteplilerin rejimine itirazını gördükçe, onu da afakanlar bastı. Kendi kurduğu eğitim kurumlarını baskı altına aldı.
Örneğin Köy Enstitüleri… Köylüyü milletin efendisi yapma projesiydi, pratik eğitimle bilinçlendirme atılımıydı. Köylü okudukça, bilinçlendikçe düzene itiraz ediyordu. Toprak ağalarını, onlarla işbirliği yapan siyasetçileri afakanlar bastı. Kapattılar.
“Bugün tersine, her ilde üniversite açılıyor” diyebilirsiniz. Açılanların çoğunun gerçek bir üniversite olmadığı, mezunların “üniversiteli” olamadığı, dahası iş de bulamadıkları bir “özel-vakıf modeli” bu. Gençlerimizin bir bölümünü de bu modelle harcıyorlar, işsiz yığınlara dönüştürüyorlar…
Rejim cehaletin omuzlarında
İktidarın iktidarını sürdürebilmek için cehaleti örgütlüyor olması, toplumların başına gelebilecek en büyük felakettir.
Bugün işte asıl bunu yaşıyoruz; hekimlere şiddet de bunun parçası, yoksulluğa, yolsuzluğa toplumsal rıza gösterilmesi de…
Zira bu tür rejimler, ancak cehaletin üzerinde ayakta kalabiliyorlar.
Suçlu elbette cahiller değil, cahillerin cahil kalmasında çıkarı olanlardır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2022
Üçlü muhtıra NATO belgesi değil
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/07/2022
Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ilan etti: “Yaptığımız görüşmelerle PKK/PYD/YPG, FETÖ, tüm bu terör örgütleri NATO’nun artık yazılı kayıtlarına giriyor. Bu işin yazılı kayda girmesi ilk defa oluyor” (cumhuriyet.com.tr, 1.7.2022).
Ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu yineledi: “Sonuçta ilk defa YPG/PYD, bir NATO belgesinde yer aldı” (NTV, 4.7.2022).
Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın bu iddiası doğru değil, hem de iki kere doğru değil.
AKP, ABD tezine imza attı
Bir kere Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iddia ettiği gibi ortada “PYD/YPG ve FETÖ” için “terör örgütü” denilen bir metin yok. Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya ile imzaladığı 10 maddelik “üçlü muhtıra”da bu örgütler için “terör” örgütü denmiyor.
Üçlü muhtıranın 5. maddesinde PKK için “yasaklanmış terör örgütü” ifadesi kullanılırken, 4. maddede PYD/YPG ve FETÖ için sadece örgüt denmektedir, “terör örgütü” denmemektedir.
Böylece ABD’nin “Suriye’deki kara gücüm” dediği PYD/YPG, Türkiye’nin imzası bulunan bir mutabakat metnine “terör örgütü olmayan” örgüt olarak girmiş oldu.
Böylece AKP’nin imzaladığı üçlü muhtıraya, Türkiye’nin “PYD/YPG, PKK’nin Suriye koludur” tezi yerine, ABD’nin “PKK farklı, PYD/YPG farklı” tezinin ruhu yerleşmiş oldu.
Stoltenberg: NATO belgesi değil
Öte yandan üçlü muhtıra bir NATO belgesi değildir. Altında NATO genel sekreterinin ya da yardımcısının imzası yoktur. Türkiye ile İsveç ve Finlandiya dışişleri bakanlarının imzası vardır. 10 maddelik üçlü muhtıranın 1. maddesinde NATO Genel Sekreteri’nin “kolaylaştırıcı” rolüne atıf yapılması, belgeyi NATO belgesi yapmaz.
Doğru, mutabakatı doğuran zirvede NATO da yer almış, dörtlü bir zirve gerçekleşmiştir ama sonuçta “dörtlü zirveden çıkan üçlü imza” olarak kayıtlara geçmiştir.
Öte yandan NATO’nun Madrid Zirve bildirisinin 18. maddesinde üçlü muhtıraya atıf yapılması da, bir çok emekli büyükelçimizin dikkat çektiği gibi, bu muhtırayı NATO belgesi haline getirmez.
Nitekim NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokollerinin imzalanmasının ardından düzenlenen basın toplantısında, açıkça, “memorandumun (üçlü muhtıranın) Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında imzalanan bir belge olduğunu, NATO belgesi olmadığını” belirtti! (nato.int, 5.7.2022).
NATO ister, AKP yapar
Daha önce “Lozan’ı bize zafer diye yutturmaya kalktılar” diyen Erdoğan’ın, üçlü muhtırayı “diplomatik zafer” seviyesinde kamuoyuna sunması, imzaladıkları metnin zayıflığının üstünü örtebilmek içindir.
Çünkü ayrıntıları kaldırdığınızda çıplak gerçek ve sonuç şudur: 2009’da Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü, 2009’da Rassmussen’in NATO genel sekreterliğini, 2016’da İsrail’e NATO’da daimi ofis verilmesini ve 2019’da NATO’nun Baltık Planı’nı önce itiraz edip sonra kabul ettikleri gibi, 2022’de de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine önce itiraz edip, sonra kabul ettiler. Karşılığında da PYD/YPG ve FETÖ için “terör örgütü” diyemeyen bir metni imzaladılar.
Doğru, hâlâ katılım protokolünün TBMM’de onaylanması aşaması var ama veto kartını ilk aşamada kullanamayan AKP’nin, son aşamada kullanabilmesi oldukça zayıf olasılıktır. Kaldı ki ikinci aşama olan katılım protokolü de imzalanmış, artık İsveç ve Finlandiya “davetli statüsü” elde etmiş, yani NATO’nun iç tartışmalarına katılabilme hakkı elde etmiştir.
Özetle, NATO ister, AKP yapar; gerisi propagandadır…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Temmuz 2022
NATO’nun ‘tehdit’ yalanları
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/07/2022
NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, ağırlıkla ABD’nin belirlediği “tehditlere” dayanan ve o tehditlere karşı NATO’nun ne yapacağına işaret eden, 2030’a kadar geçerli, 8 yıllık bir belgedir.
Bu “tehditler”, çeşitli kavramlar üzerinden sıralanırlar. Örneğin yakın tehdit, doğrudan tehdit gibi… Stratejik rakip, rakip, meydan okuyan kuvvet, sınama kaynağı gibi ifadeler de pratikte tehdit çeşitleridir.
Bugün NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti’ni bu açıdan inceleyelim:
RUSYA KİME TEHDİT?
Stratejik Konsept, Rusya’yı “doğrudan tehdit” olarak başa yerleştiriyor. (Madde 8.) Peki Rusya hangi NATO üyelerini tehdit ediyor? ABD’yi mi? Almanya’yı mı? Fransa’yı mı? Bulgaristan’ı mı? Romanya’yı mı?
Kuşkusuz hiçbirini… Dahası, 24 Şubat 2022’den önce, yani Putin’in Ukrayna’ya müdahale kararından önce Avrupa ülkelerin çoğu, Rusya’yla iyi işbirliği içindeydi. Tersine ABD özel olarak Almanya-Rusya ama genel olarak da AB-Rusya ilişkisinden rahatsızdı.
Asıl Rusya’ya tehdit olan ABD’ydi. ABD, NATO’yu Rusya’ya doğru genişleterek savaşı kışkırtan aktördü. ABD’nin stratejik hedefinin Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkeleri de NATO üyesi yaparak Rusya’yı denizlerden karaya doğru geriletmek olduğu Amerikan hükümetine, dışişlerine, Pentagon’a politika üreten düşünce kuruluşlarının strateji belgelerinde açıkça yer alıyordu. Dahası ABD’nin pek çok eski devlet yetkilisi de, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin NATO’nun genişleme stratejisinin kaçınılmaz sonucu olduğunu belirtiyorlar. İçlerinde durumu en kibarca ifade edenin de Davos’ta “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen ünlü Kissinger olduğunu belirtelim.
Diğer yandan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Rusya ile çatışma hazırlıklarını 2014’te başlatmıştık” (Ceyda Karan, Birgün, 4.7.2022) sözleri de, kimin kimi tehdit ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kısacası Ukrayna’da gerçekte saldıran kuvvet (hem de 2004’ten beri) ABD’dir, Rusya ise savunmada olandır.
ÇİN KİME TEHDİT?
NATO’nun stratejik konsepti, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, NATO’nun güvenliğine ve değerlerine meydan okuyan kuvvet olarak tanımlıyor. Konsept, Çin’in “kurallara dayalı uluslararası düzeni yıkmaya çalıştığını” savunuyor (Madde 13.)
Böylece ABD ilk kez bir strateji konseptinde Çin’e yer veriyor ve bu ülkeyi “stratejik rakip” ilan ediyor.
NATO açısından başka stratejik rakipler de olmalı ki, konseptin pek çok maddesinde, “stratejik rakiplerin”, hatta bazı maddelerde “potansiyel düşmanların” NATO’nun savunmasına ve güvenliğine zarar vermeye çalıştığı ifade ediliyor.
Kısacası, “stratejik rakip” ifadesi de, son tahlilde ve pratikte, yukarıda belirttiğimiz gibi, ABD açısından bir “tehdit düzeyi”nin ifadesidir. NATO’nun güvenliğine zarar vermek, sonuçta bir tehdittir zira…
Peki Çin gerçekten NATO’yu tehdit mi ediyor? Çin’in dünyadaki en önemli ortaklarının Avrupa ülkeleri olduğu gerçeğini göz önüne alırsak, Çin’i aslında tehdit görenin ABD olduğunu söylemeliyiz.
Ancak bu da tıpkı Rusya konusu gibi büyük bir yalandır. Zira Çin ABD’yi değil, ABD Çin’i tehdit etmektedir. Çin’in ABD’nin karasularının dibinde onlarca üssü, onlarca savaş gemisi ve binlerce askeri yok ama ABD’nin Çin’in etrafında onlarca üssü, onlarca savaş gemisi ve Japonya-Güney Kore gibi ülkelerde 90 bin ABD askeri var.
ABD, Çin’i kuşatmaya çalışan, dolayısıyla tehdit eden saldırgan kuvvet iken, Çin kuşatmaya direnen, kuşatmayı yarmaya çalışan, tehdit edilen savunmadaki kuvvettir.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, GÖÇ TEHDİDİ
NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti’nde yer verilen tehditlerden biri de iklim değişikliği… Bu tehdit, silahlı kuvvetlere, güvenliğe etkisinden başlayarak pek çok yönüyle pek çok maddede ele alınıyor.
Peki “insan kaynaklı” iklim değişikliği tehdidinin kaynağı kim? Karbon salınımından geniş tarım alanları açmak üzere büyük ormanların katledilmesine, madenlerin talanından, kıyıların yağmalanmasına kadar pek konu, daha sömürge döneminden başlayarak bizzat Batı’nın kendisidir.
NATO’nun bugün iklim değişikliğine dikkat kesilmesi kuşkusuz Afrika’daki, Ortadoğu’daki insanları düşünmesinden değil fakat Arktik Okyanusu’na dikkat kesilmesinden kaynaklanmaktadır. Önümüzdeki dönemin en önemli mücadele alanı olacaktır Arktik. Nitekim ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapmak istemesi de o mücadeleye hazırlık içindir. Şundan:
Buzulların erimesi birincisi Arktik Okyanusunda yeni petrol ve doğalgaz rezervlerinin keşfi demektir, ikincisi de dünya ticareti açısından yeni ve daha kısa bir yol demektir. Nitekim geçen yıl bir Danimarka ticaret gemisi Çin’in doğusundan aldığı yükü normal rotadan değil, kuzeyden taşıyarak hem zamandan hem de yakıttan büyük tasarruf etti.
Stratejik konseptte göç konusu da iki maddede ele alınmış. Otoriter aktörlerin göçü demokratik NATO bölgesine karşı bir “tehdit” olarak kullandığı savunulmuş.
Bu da tam bir ikiyüzlülük ve yalandır. Zira bugün yaşanan göç tehdidinin asıl kaynağı ABD’nin kendisidir. ABD’nin Afganistan, Irak, Suriye ve Libya saldırıları, bu ülkelerde göç haraketliliğinin başlamasının esas nedenidir. NATO ülkeleri de emperyalist ABD’nin bu saldırganlığına destek vererek göç sorununda sorumlu olmuştur.
EMPERYALİST İKİYÜZLÜLÜK
Görüldüğü gibi NATO, daha doğrusu ABD, asıl tehdit eden ve küresel sorunların kaynağı durumundayken, kendi tehdit ettiklerini, NATO Stratejik Konseptinde tehdit edenler gibi sunmaktadır.
Tam bir emperyalist ikiyüzlülük ve yalancılık yani…
Son olarak sorumuzu ülkemiz açısından soralım: Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, güneyimizde Türkiye’ye tehdit kimden gelmektedir? ABD’den mi? Rusya’dan mı? Çin’den mi?
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Temmuz 2022
NATO’nun stratejisi, ABD’nin stratejisidir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/07/2022
ABD Başkanı Biden’ın “Putin, tüm Avrupa’yı Finlandiyalaştırarak tarafsız yapmak istedi ancak Avrupa’yı NATO’laştırdı” sözü, Türkiye’de hayli alıcı buldu. Sanırsınız, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale kararı olmasaydı, ABD, tarafsız bir Avrupa’ya razı olacaktı! Oysa bırakın tarafsızlığı, Berlin-Paris ekseninin 5-6 yıldır yürütmeye çalıştığı “stratejik özerkliğe” bile Washington’un tahammülü yoktu.
Ne yazık ki, İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğinden NATO’nun yeni stratejik konseptine kadar pek çok mesele, bu basitlikte ele alınıyor: Dünya barış içindeydi, NATO savunma örgütünden ibaret bir organizasyondu, ABD’nin değil Asya’da, Avrupa’da bile gözü yoktu ama Putin’in Ukrayna kararı tabloyu bozdu!
ABD’nin siyasi ve askeri örgütü: NATO
NATO; birincisi ABD’nin müttefiklerini kendi ulusal stratejisine eklemlemenin ve denetimde tutmanın siyasi örgütü; ikincisi ABD’nin Avrupa üzerinde egemen olmasının askeri aygıtı; üçüncüsü kurallarını kendisinin belirlediği uluslararası siyasi ve ekonomik düzenin jandarmasıdır.
ABD, uzun süredir hegemonyasının zayıflamakta olduğunu görüyor ve özellikle 2008 finansal kriziyle birlikte, kurallarını kendi belirlediği düzenin çatırdamakta olduğunu saptıyordu. “Doların saltanatı” diye özetleyebileceğimiz o düzenin sürebilmesinin yolunun birincisi Çin’i bölgesine sıkıştırmaktan, ikincisi Rusya’yı denizlerden karaya itmekten geçtiğini hesapladı. Ve bu hesaba göre “büyük/ana strateji” oluşturdu:
ABD Rusya’yı Arktik okyanusunun Batı bölgesinden, Baltık Denizi’nden ve Karadeniz’den geriletmeyi önüne hedef koydu. Bu amaçla Arktik-Akdeniz hattı boyunca “yeni demir perde” inşa etmeye çalışıyor. Bu amaçla 2019’da (yani daha Putin’in 24 Şubat 2022 kararı yokken) NATO’ya Baltık Planı kabul ettirdi, bu amaçla Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa genişlemesini zorluyor, bu amaçla Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye yapmak istiyor, bu amaçla Yunanistan’a yığınak yapıyor. Ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğini de işte bu amaçla istiyor.
ABD’nin 25 yıllık İsveç-Finlandiya planı
Yani İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapmak, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale etmesi sonrası ABD’nin aklına gelmiş değil. ABD, daha 1994 yılında İsveç ve Finlandiya’yı Barış İçin Ortaklık aracıyla NATO’yla işbirliğine yöneltti, 2014’te NATO ortağı ilan etti. 2016’da NATO’nun, “İsveç ve Finlandiya ile düzenli siyasi danışmalara ve ortak tatbikatlara ihtiyaç duyduğunu” belgeye geçirdi. Hatta 2014’te, İsveç ve Finlandiya’nın “acil durumlarda NATO’dan yardım alabilmeye imkân tanıyan anlaşmayı” imzalaması bile konu oldu.
Tüm bu yıllar boyunca ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapamaması ise onca propagandaya rağmen, bu ülkelerde NATO üyeliğine sıcak bakma oranının yüzde 30’u geçmemesiydi.
Kaldı ki, Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya müdahale kararı almasından sonra bile bu iki ülke ABD’nin NATO üyeliği baskısına karşıydı: İsveç Başbakanı Magdalena Andersson 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” diyordu. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö de 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti. Ancak Washington’un baskısına boyun eğdiler ve ABD’nin stratejisine eklemlendiler.
Görüldüğü gibi İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği kararında Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi bir neden değil, en fazla süreci hızlandıran bir katalizördür.
Gerçek şudur: ABD, küresel liderliğini ve kurallarını kendisinin yazdığı düzeni sürdürebilmek için Çin ve Rusya’yı 20 yıldır hedef alıyordu; zaman aleyhine olduğu için şimdi saldırganlığını arttırma kararı aldı. Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi bu tablo içerisinde ABD saldırganlığını bir cephede püskürtme hamlesinden başka bir şey değildir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2022
NATO 2022 Stratejik Konsepti’nin analizi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/07/2022
NATO, yeni stratejik konsepti ile “bir savunma örgütü” olduğu yalanını önemli ölçüde ortadan kaldırmış görünüyor. NATO’nun 70 yıldır taktığı “savunma” maskesini attığını ve “saldırgan savaş aygıtı” olduğu gerçeğini artık daha net sergilediğini söyleyebiliriz.
49 maddelik NATO 2022 Stratejik Konsepti, özetle, hegemonyası zayıflayan ABD’nin, kurallarını kendisinin belirlediği sömürü düzenini sürdürebilmek için müttefiklerini Çin ve Rusya’ya karşı harekete geçmeye zorlamanın ve NATO’yu genişleterek yeni müttefikler ağı oluşturma hedefinin belgesidir. İnceleyelim:
ABD’nin Çin-Rusya’ya savaş ilanı
NATO, yeni stratejik konsepti ile Rusya’yı “baş düşman” ilan etmiş durumda. 8. maddede Rusya için “en önemli ve doğrudan tehdit” deniyor ve bu ülkenin “Baltık, Karadeniz ve Akdeniz’deki askeri varlığı ile NATO’nun güvenliğine ve çıkarlarına meydan okuduğu” savunuluyor.
NATO, ilk kez stratejik konseptine Çin’i dahil etti. 13. maddede “Çin Halk Cumhuriyeti’nin Atlantik kampının çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine meydan okuduğu” belirtiliyor. Oysa Çin ABD’nin çevresinde değil ABD Çin’in yakın çevresinde varlık gösteriyor. Diğer yandan yine 13. maddede Çin’in “kurallara dayalı uluslararası düzeni yıkmaya çalıştığı” söyleniyor. Hangi düzen? Kurallarını ABD’nin yazdığı ve ABD’nin çıkarlarına göre inşa edilmiş sömürü düzeni! 14. maddede de, Çin’in “zorlayıcı taktikler” ile “NATO’yu bölmeye” çalıştığı savunuluyor.
Öte yandan yine 13. maddede, Çin-Rusya ortaklığına işaret edilerek, ABD’nin/NATO’nun esas sorunu dile getiriliyor: “Çin Halk Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki derinleşen stratejik ortaklık ve kurallara dayalı uluslararası düzeni bozmaya yönelik karşılıklı olarak güçlendirici girişimleri, değerlerimize ve çıkarlarımıza aykırıdır.”
NATO’yu Asya-Pasifik’e genişletme
Dünyanın güvenlik ortamını asıl tehdit eden konu olan “NATO’nun genişlemesi” sorunu, yeni stratejik konseptteki “açık kapı politikasına devam” kararıyla artarak büyüyecek. NATO daha doğrusu ABD, 41. maddede “Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna ile ortaklıklarımızı geliştirmeye devam edeceğiz” diyerek, Avrupa’da savaş kışkırtıcılığını sürdüreceğini ilan etmektedir.
45. maddede Hint-Pasifik bölgesinin Avrupa-Atlantik güvenliğini doğrudan etkilediği savunularak, “Hint-Pasifik’teki yeni ve mevcut ortaklarla diyalog ve işbirliğini güçlendireceğiz” denilmekte ve böylece ABD’nin NATO’yu Asya-Pasifik’e genişletme hedefi açıkça ortaya konmaktadır. Nitekim ABD tam da bu amaçla Madrid’deki zirveye Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da davet etmişti.
Bu arada 45. maddede “Batı Balkanlar ve Karadeniz bölgesi NATO için stratejik öneme sahiptir” denilerek, bu iki bölge ABD’nin çıkarları gereği “stratejik düğüm alanları” ilan edilmektedir.
ABD’nin terör yalanı
NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin en büyük yalanlarından biri 10. maddedeki terörizm değerlendirmesiyle sergileniyor. “Terörizmin tüm biçimleriyle güvenliğe doğrudan asimetrik tehdit olduğu” savunuluyor. Peki hangi terörizm, hangi terör örgütleri? Zira dünyada teröre en büyük desteği veren ülke ABD’nin kendisidir.
34. maddede “Terör örgütleri halkımızın, güçlerimizin ve topraklarımızın güvenliğini tehdit etmektedir” denmektedir. Peki Türk topraklarının güvenliğini ve Türk güvenlik güçlerini tehdit eden terörün arkasında kim var? NATO’nun “baş tehdit” ilan ettiği Rusya ya da “düzenimize meydan okuyor” dediği Çin mi, yoksa ABD mi?
Öte yandan ABD’nin çıkar alanı ilan ettiği bölgelerde, örneğin Karadeniz’de, asıl tehdit kimdir? Rusya mı, yoksa Karadeniz’i NATO gölü yapmaya çalışan ABD mi? Türkiye’nin çıkar alanı olan Karadeniz’de tehdit ABD mi, Rusya mı?
Bu ve benzer sorular, özetle, NATO’nun 2022 Stratejik Konseptinin, tehditler bağlamında bakıldığında, nesnel olarak ABD ile Türkiye’nin çıkarlarının daha çok karşı karşıya geleceğinin belgesi olduğunu da göstermektedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2022
4’lü zirve, 3’lü memorandum
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/06/2022
İktidarın bu kadar çabuk pes ederek Madrid’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylayacağını tahmin etmedim. Madrid’de yumuşama sağlanacağını ama Erdoğan’ın iç politik ihtiyaç nedeniyle veto kartını sonbahara kadar kullanacağını öngörüyordum; yanıldım.
Muhtemelen Erdoğan da öyle hesaplıyordu, nitekim Madrid’e giderken hâlâ en üst perdeden “olmaz” diyordu. Tabloyu değiştirenin, dörtlü zirve öncesi Biden’dan gelen telefon olduğu anlaşılıyor!
AKP’nin son NATO karnesi
Anımsayacaksınız, 4 Haziran’da bu köşede “AKP’nin NATO karnesi”ni yazmıştım:
– 2009’da AKP Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü onayladı. Oysa Sarkozy Türkiye karşıtı çizgi izliyor, Türkiye de karşılığında “Fransız mallarını boykot” ediyordu.
– 2009’da AKP Rasmussen’in NATO genel sekreterliğini onayladı. Oysa Erdoğan PKK’nin Roj TV’si ve İslam dünyasında tepki gören karikatür krizi nedeniyle Rasmussen’i onaylamayacaklarını söylüyordu.
– 2016’da AKP İsrail’in NATO’da daimi ofis sahibi olmasını onayladı. Oysa ikili ilişkiler dipteydi.
– 2019’da AKP ABD’nin NATO Baltık Planı’nı onayladı. Oysa Erdoğan “NATO, YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse Baltık Planı’nın karşısında oluruz” diyordu.
– 2022’de AKP, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onayladı. Peki ne karşılığında? Yanıtı imzalanan 10 maddelik memorandumda.
‘PKK terör örgütü, PYD/YPG değil’ tuzağı
Memoranduma göre “Finlandiya ve İsveç, tüm terör örgütlerinin Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri saldırıları açık ve net biçimde kınar.” Güzel, terör örgütlerinin ana sponsoru ABD de her saldırıdan sonra kınıyor zaten.
Peki memoranduma göre tüm terör örgütleri kim? 5. maddede “Finlandiya ve İsveç, PKK’nın yasaklanmış bir terör örgütü olduğunu teyit eder” deniyor. İki ülke, zaten PKK için “terör örgütü” diyordu, şimdi teyit etmiş oldular. ABD de resmen “terör örgütü” diyor nitekim!
Peki PYD/YPG ve FETÖ için durum ne? Bu şundan önemli: ABD, “PKK farklı PYD/YPG farklı” diyerek bu örgütü destekliyor. Türkiye ise haklı olarak “PYD PKK’nin Suriye koludur, YPG de PYD’nin askeri örgütüdür” diyor. Memorandumun 4. maddesinde aynen öyle deniyor: “Finlandiya ve İsveç, PYD/YPG ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek sağlamayacaklardır.”
Neden 5. maddede PKK için açıkça “yasaklanmış terör örgütü” denirken, 4. maddede PYD/YPG ve FETÖ için “terör örgütü” değil, “örgüt” deniyor? Batının/NATO’nun “masa tuzakları” işte buralardadır.
Ya taraflar memoranduma uymazsa?
Mobilyacıdan bir kanepe bile alsanız, sözleşmede, tarafların uymaması halinde hangi yaptırımların olacağı, sorunun nerede çözüleceği gibi konular olur. Ama memorandumda bunlar yok. Anlaşma kabaca “Türkiye iki ülkenin NATO üyeliğini onayladı, karşılığında da iki ülke teröre desteğini kesecek” şeklinde. Yani bir taraf şartı yerine getirdi, diğeri getirecek… Ya getirmezse? NATO üyeliği düşmüyor nasılsa!
Peki 1. maddede “taraflar NATO Genel Sekreteri’nin kolaylaştırıcılığında mutabık kalmıştır” denildiğine göre, İsveç ve Finlandiya’yı sorumluluğunu yerine getirmeye zorlamak NATO Genel Sekreteri’nin görevi olmaz mı? Olmaz! Çünkü zirveyi dörtlü yaptılar ama memorandumda üçlünün imzası var!
Peki 9. maddedeki “Daimi Ortak Mekanizma” çözüm olmaz mı? Geçiniz, yapılmayacak işin havale edildiği komisyondan ibarettir!
Başından beri önemle belirttik: Mesele, stratejik düzeyde NATO’nun genişlemesi, taktik düzeyde NATO ülkelerinin teröre desteğidir. Türkiye o nedenle veto kartını, İsveç ve Finlandiya’nın teröre desteğini kesme şartına değil, ABD’nin teröre desteğini kesme şartına bağlayarak, NATO’nun genişlemesini önlemeliydi. Bu fırsat kaçtı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Haziran 2022
Kuzey-Güney çarpışması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 28/06/2022
Çin’in dönem başkanlığında toplanan BRICS’in 14. Zirvesi, tarihe öneme sahip mesajlar içeriyordu. Cumhuriyet gazetesinde önceki gün (25 Haziran) “Demokratik dünya düzeni” başlığıyla yazdım: “Xi Jinping ve Vladimir Putin’in BRICS Zirvesindeki birbirini bütünleyen ‘yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi’ ve ‘çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi’ oluşturulması mesajları, aslında yeni bir dünya düzenine, ‘demokratik dünya düzenine’ işaret ediyor.”
Ayrıntılar için o makaleyi okumanızı öneririm. Bugün BRICS İş Forumu’nun arkasından yapılan “Küresel Kalkınma Üst Düzeyli Diyalogu” toplantısına dikkatinizi çekeceğim.
GÜNEY’İN KÜRESEL KALKINMA PROGRAMI
Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, BRICS üyeleri ile bazı kalkınmakta olan ülkelerin yer aldığı diyalogda önemli bir paket açıkladı. Bunlar arasında öne çıkan beşi şunlar:
1) Küresel Kalkınma ve Güney-Güney İşbirliği Fonu’nun kurulması (mevcut Güney-Güney İşbirliği Fonu’nun kapsamı genişletilmiş oldu).
2) Çin-Birleşmiş Milletler (BM) Barışçıl Kalkınma Fonu’na yatırımın artırılması.
3) Küresel Kalkınma Teşvik Merkezi’nin kurulması.
4) Küresel Kalkınma Raporu’nun yayımlanması.
5) Küresel Kalkınma Bilgi Ağının oluşturulması.
Diyalog, bunların yanında Yoksulluğu Azaltma ve Kalkınma İçin Küresel Ortaklık kurulması, Gıda Üretimini Teşvik Etmek İçin Özel Eylem’in başlatılması, Uluslararası Aşı İnovasyon ve Ar-Ge İşbriliği İttifakı’nın oluşturulması, Küresel Temiz Enerji Konusunda Ortaklık, Küresel Sürdürülebilir Orman Yönetim Ağı’nın kurulması, Küresel Kalkınma Uluslararası Forumu’nun düzenlenmesi ve gelişmekte olan ülkeler için 100 bin eğitim ve seminer kotasının sağlanması gibi toplam 32 önlemi içeren bir sonuç listesi yayımladı.
Özetle BRICS, geniş Güney dünyası için kapsamlı bir “küresel kalkınma programı” açıklamış oldu.
KUZEY’İN KÜRESEL ALTYAPI VE YATIRIM ORTAKLIĞI PROGRAMI
Zengin Kuzey ise Güney’in ezilen, yoksul ve kalkınmakta olan ülkeleri için açıklanan bu “küresel kalkınma programının” karşısına, bir gün sonra, kendi programlarını koydu:
Almanya’nın ev sahipliğinde Elmau Sarayı’nda toplanan G7 ülkeleri, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Krallık (İngiltere), İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada, yeni bir program ortaya koydu: Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı.
G7 Liderler Zirvesi’nin ortak basın toplantısında programı duyuran ABD Başkanı Joe Biden, G7’nin bu programla gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir altyapının sağlanabilmesi için finans yardımı yapacağını belirtti.
Biden, ABD’nin gelecek beş yıl içinde Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı programına 200 milyar dolar ayıracağını açıkladı. Biden, G7’nin bu program için ayıracağı toplam finansın da, 600 milyar dolar olacağını belirtti.
İKİ PROGRAM, ÜÇ FARK
BRICS ile G7’nin eş zamanlı ilan ettikleri bu iki programın dört temel farkı var:
1) Programlara iki ayrı dünya ev sahipliği yapıyor: G7, yani emperyalist kapitalist zengin Kuzey’in programı ile yoksul-kalkınmakta olan Güney’in programı…
2) Zengin Kuzey’in programı, kendi küresel sermayesinin ihtiyacı için gelişmekte olan ülkelerin altyapısını güçlendirmeyi merkeze koyuyor. Güney’in programı ile yoksulun ve gelişmekte olanın “kalkınmasını” esas alıyor.
3) Kuzey’in gelişmekte olan ülkelere yatırımı “siyasal şartlara” bağlı; Güney’in yatırımı ise “siyasal şartlara” bağlı değil.
4) Kuzey’in yatırımı, ağırlıklı olarak özel şirketlere, Güney’in yatırımı ise daha çok devlete/kamuya…
Kısacası, 50 yıllık Soğuk Savaş’ın ve kısa süreli tek kutuplu dünyanın ardından ortaya çıkan yeni çok kutuplu dünyada, Kuzey dünyası sömürerek biriktirdiği kendi zenginliğini sürdürebilmenin, Güney dünyası ise kalkınarak halklarını refah içinde yaşatabilmenin mücadelesini yürütüyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Haziran 2022
Neo-Kautsky: Zizek ve NATO solculuğu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/06/2022
Uluslararası büyük medya tarafından sosyalizmin ve Marksizm’in küresel temsilcisi gibi sunulan Sloven popüler felsefeci Slavoj Zizek, İngiliz gazetesi The Guardian’da, 21 Haziran’da uzun bir makale yayımladı.
Zizek, “Pasifizm, Ukrayna’daki savaşa yanlış yanıttır” başlıklı makalesinde, kendi iki “doğru” yanıtını şöyle vermiş:
1) “Ukrayna silahlandırılmalı.”
2) “NATO güçlendirilmeli.”
Kendisini solculuğun turnusol kağıdı ilan eden Zizek, “Bunu savunmayan gerçek solcu olamaz” diyerek de raconu kesmiş!
NATO solculuğu
Solculuğunu, en sonunda NATO solculuğuna ve NATO’culuğa dönüştüren popüler felsefeci Zizek, makalesinde “NATO sanayi-askeri kompleksine yarayacağı için Ukrayna’nın silahlandırılmasına karşı çıkan” türden solculuğa bile tahammül edemiyor, onları da topa tutuyor.
Oysa, Zizek’in topa tuttuğu solcular bile meseleyi NATO sanayi-askeri kompleksinin para kazanması olarak görerek gerçeği ıskalamaktadır. Çünkü gerçek şudur: Rusya, Ukrayna’dan ziyade, ABD’yle/NATO’yla savaşıyor. ABD, 20 yıldır NATO’yu genişleterek Rusya’yı boğmaya çalışıyordu. Rusya, nefessiz kalacağı noktada, Ukrayna’da, artık NATO’nun genişlemesine dur demeyi seçmek zorunda kaldı.
ABD/NATO medyası bu gerçeği örtebilmek için Donbas’ta sekiz yıldır süren ve 14 bin kişinin öldüğü savaşı yok saymış ve resmi “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı”ndan ibaret bir manzara olarak sunmaya çalışmıştır.
O manzarayla gözleri kör edilenler de, Zizek örneğinde olduğu gibi, en sonunda NATO solcusuna dönüşmüştür.
Yugoslavya’ya da Avrasya’ya da karşı
Aslında Zizek’in “NATO solculuğu” yeni değil. Zizek, geçmişte NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesini de savunmuş, emperyalizmin Yugoslavya’yı bombalar altında adım adım parçalamasını da desteklemişti.
NATO’nun yıktığı Yugoslavya, siyasi bir varlıktan öteydi. Avrasya coğrafyasındaki on binlerce yıllık kavimler med-cezirinin Avrupa’nın ortasında, insanlığın ufkunu genişleten bir bilgelik yumağına dönüşmesiydi. Halkların barış içinde birlikte gelişebileceğinin kanıtıydı, güzel bir örneğiydi.
Yugoslavya örneği, bir Avrasya alt modeliydi. Öyle bir model ki, bir imparator tarafından kurulmamıştı. Tersine imparatorlukla çarpışarak vücut bulmuştu. Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin ilk hedefinin olması boşuna değildi.
Kusurları yok muydu? Elbette vardı, ama eşitsizlikleri savaşa varıncaya dek derinleştirmek temelinde kurulu Atlantik sistemini aşmanın önemli bir denemesiydi.
Zizek’in Yugoslavya’yı bombalayan NATO’ya övgüler düzmesi de boşuna değil. Yukarıda temel tezini sunduğumuz The Guardian’daki makalesinde Zizek, “Avrasyacılığı, bugünün faşizmi ilan ediyor” nitekim!
Kautsky’den Zizek’e
Zizek, günümüzün Kautsky’sidir. 100 yıl önce Kautsky de savaşın karakterini, hangi sınıfın savaşı olduğunu yok sayıp, Birinci Dünya (Emperyalist Paylaşım) Savaşı’nda, Alman proletaryasını Alman burjuvazisini desteklemeye ve onun çıkarları için savaşmaya çağırmıştı.
100 yıl sonra Neo-Kautsky olarak Zizek, solcuları ABD emperyalizminin savaş aygıtı olan NATO’yu güçlendirmeye, savunmaya, desteklemeye çağırıyor!
Ne yazık ki ülkemizde de renk renk Kautsky’ler, Zizek’ler var. Kimler mi?
Yayıncı Haluk Hepkon 23 Haziran’da sosyal medyada şöyle yazmıştı: “Slavoj Zizek Türkiye’de yaşasa ‘Yetmez ama Evetçi’ olur, Taraf ya da Birikim’de yazardı…”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2022