Demokratik dünya düzeni

Dünyanın nüfusunun yüzde 40’ına, yüzölçümünün yüzde 25’ine ve GSYH’sinin yüzde 25’ine sahip beş ülkeden oluşan BRICS, 14. Zirvesini yaptı.

Bu beş ülkenin, BRICS sıralamasıyla, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın küresel ekonomideki payının, satın alma paritesine göre çok daha büyük olduğunu da belirtelim: 2020 yılı verilerine göre dünyanın en büyük (Çin), üçüncü (Hindistan), altıncı (Rusya) ve sekizinci (Brezilya) ekonomik güçleri…

Kısacası emperyalist blokun oluşturduğu G7’nin karşısında, BRICS 5’lisi… Dahası, G20’nin karşısında da artık “BRICS Artı” grubu oluşuyor.

Çok taraflılığın ikamesi

Çin’in dönem başkanlığındaki BRICS’in bu yılki teması “Kaliteli Ortaklık Tesis Ederek Küresel Gelişimin Yeni Çağını Kuralım”dı. Başta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, beş ülkenin liderlerinin konuşmaları da bu temanın altını dolduran mesajlarla doluydu.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, açılış konuşmasında dünyanın önüne temel soruları koydu: “Dünya nereye gidecek? Barış mı, savaş mı? Gelişme mi, gerilim mi? Açıklık mı, kapalılık mı? İşbirliği mi, çatışma mı? Bu bizim önümüzde bulunan çağın sorularıdır.”

Xi Jinping, bu sorulara hem açılış hem de sonraki konuşmasında yanıtlar verdi: Hegemonyacılığın, blok siyasetinin ve cepheleşmenin barışı değil, savaşı getireceğini, bu nedenle BRICS’in “çok taraflılığı” ikame etmesi gerektiğini belirtti. Askeri ittifakların (NATO) genişletilmesinin ve diğer ülkelerin güvenliği pahasına güvenlik inşa edilmesinin yanlışlığını vurguladı. Yaptırımların iki ucunun keskin kılıç olduğunu belirterek, Batı yaptırımlarının Batı’yı da vuracağına dikkat çekti. Ekonomik küreselleşmenin kaçınılmaz olduğunu kaydederek, ABD’nin ticaret savaşına karşı çıktı ve bu ülkeye “başkasının yolunu kapamaya çalışan, kendi yolunu kapatır” mesajı verdi.

Yeni dünya düzeni

Ancak BRICS’in 14. Zirvesi kapsamında, geleceğe yön verecek asıl mesaj, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in konuşmalarındaki birbirini bütünleyen iyi ayrı vurguydu:

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, “yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi” oluşturulmasını savundu: “Uluslararası toplumun sıfır toplamlı oyunu terk ederek hegemonyacılığa ve güç politikalarına ortaklaşa karşı çıkması, karşılıklı saygı, adalet, işbirliği ve ortak kazanca dayalı yeni tip uluslararası ilişkileri oluşturup refah ve kader ortaklığı anlayışı içinde barışın ışığıyla dünyayı aydınlatması gerekir.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise “Çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi” oluşturulmasını savundu: “BRICS ülkelerinin, kabul görmüş uluslararası hukuk normlarına ve BM Şartı’nın temel ilkelerine dayanan çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sisteminin oluşturulmasına yönelik birleştirici, olumlu bir yolun geliştirilmesi konusunda, öncülüğünün her zamankinden daha fazla talep edildiğine inanıyoruz.”

Xi Jinping ve Vladimir Putin’in BRICS Zirvesindeki birbirini bütünleyen “yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi” ve “çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi” oluşturulması mesajları, aslında yeni bir dünya düzenine, “demokratik dünya düzenine” işaret ediyor.

‘BIRCS Artı’ ya da ‘Geniş BRICS’

24 Mayıs’ta bu köşede, BRICS Dışişleri Bakanlarının, artık kulübü genişletmeyi konuştuğunu, hatta “genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı” aldıklarını belirtmiştik.

Arjantin, Kazakistan, Endonezya, Tayland, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Nijerya ve Senegal’in “BRICS Artı Diyalogu”na katıldığını yazmıştık.

Oradaki temennimizi vurgulayarak bitirelim: Türkiye, Londra tefecilerine ve New York bankerlerine borçlanma ekonomisi dönemini kapatıp, kamu ağırlıklı ekonomiye dönerek, BRICS içinde yerini almalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2022

1 Yorum

Ukrayna’da AB-İngiltere mücadelesi

Ukrayna ne zaman Rusya’yla müzakereye yeşil ışık yaksa, ya ABD Başkanı Biden ya ABD Dışişleri Bakanı Blinken ya da İngiltere Başbakanı Johnson devreye girer ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski çark eder. 

Bu, daha savaşın ilk günlerinde, Kiev’in “Rusya’nın dört şartını konuşmaya hazırız” mesajı vermesinden sonra da yaşandı, İstanbul’daki müzakereden sonra da…

Neden? Çünkü ABD ve İngiltere bu savaşın bitmesini istemiyor? Çünkü ABD ve İngiltere bu savaşı, birincisi Rusya’ya karşı yeni stratejik hat kurmak için, ikincisi de Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilmek için çıkardı.

ABD-İngiltere ‘uzun savaş’ istiyor

Biraz daha açarsak:

1) ABD, Arktik-Akdeniz stratejik hattı inşa ediyor: Arktik kıyılarından başlayıp, Baltık’ı içeren, Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa’yı kapsayan, Batı Karadeniz’le birleşen, Yunanistan/Ege boyunca Doğu Akdeniz’de Girit’e kadar inen bir hat… 2019’da kabul ettirdikleri NATO Baltık Planı da bu nedenleydi, şimdi İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmaya çalışmaları da bu nedenle…

2) Washington açısından Berlin-Paris ekseninin “stratejik özerklik” hedefinden vazgeçebilmesi, Avrupa’da savaş çıkmasıyla/sürmesiyle mümkün. ABD böylece “stratejik özerkliğin” enerjisi anlamına da gelen Almanya-Rusya bağını kesmeyi ve enerjide kıtayı kendisine mecbur etmeyi hesaplıyor.

Almanya-Fransa müzakere istiyor

Tam da bu nedenle, Berlin-Paris ekseni Ukrayna krizine fren koymaya çalıştı sürekli. Bu krizin sahada bir NATO meselesi olmasını engellemeye çalıştı, Rusya’ya yaptırımlara karşı çıktı, yaptırım uygulamak zorunda kaldığında enerjiyi kapsam dışı tutmaya çalıştı, savaşın uzamasını sağlayacak türden askeri destek vermeye gönülsüz oldu…

Tüm bu süreçte Berlin iç zorluk da yaşadı. Çünkü Scholz’un ayağı frendeyken, Yeşiller gaz pedalına basıyordu. Almanya Başbakanı Scholz, hükümeti sürdürebilmek için sürekli taviz verdi.

Sonuç olarak Almanya ve Fransa, hatta İtalya, kendi çıkarları (sermaye sınıfının çıkarları) gereği, savaşın uzamamasını ve bir şekilde bitmesini istiyor. Hatta Macron, tıpkı Kissinger gibi Ukrayna’nın barış için Rusya’ya toprak vermesi gerektiğini bile savunuyor.

Ukrayna’nın AB üyeliğine yeşil ışık

İşte bu amaçla Almanya Başbakanı Scholz, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve İtalya Başbakanı Draghi, 16 Haziran’da Kiev’e bir çıkartma yaptı.

Üçlünün verdiği ana mesaj, Ukrayna’nın AB üyeliği adaylığına yeşil ışık yakılmasıydı. O yolun ne kadar uzun ve engebeli olduğu ayrı konuydu. Ancak bugün için Ukrayna’ya AB yolunu açık tutmak önemliydi.

Rusya açısından bu, “büyük sorun” değildi. Moskova, Ukrayna’nın NATO üyeliğine karşıydı; AB üyeliğine değil. Nitekim Scholz-Macron-Draghi’nin yeşil ışık yakmasının ardından konuşan PutinAB, NATO gibi bir askeri örgüt değil. Rusya Ukrayna’nın AB üyeliğine karşı değil” dedi (TRT Haber, 17.6.2022).

İngiliz planı

Almanya-Fransa-İtalya üçlüsünün Kiev ziyaretinin ardından, bir gün sonra Kiev’e giden isim ise İngiltere Başbakanı Johnson’du. Londra, daha önce olduğu gibi, yine Berlin-Paris ekseninin “müzakere” girişimini sabote edebilmenin peşindeydi. Nitekim Kiev yetkilileri, müzakere masasına oturma çıtasını Rusya’nın bozguna uğratılması şartına yükseltti!

Londra’nın tam olarak ne istediğinin ipucunu ise İngiltere’nin yeni Genelkurmay Başkanı Patrick Sanders verdi: “Avrupa’da bir kez daha savaşmaya hazırlanmalıyız.” (Cumhuriyet, 19.6.2022)

“Uzun savaş”ı Washington mu daha çok istiyor, yoksa Londra mı, tartışılır. Zira “AB’nin kaymağını Alman ve Fransız sermayesi yiyor” diyerek birlikten ayrılan İngiltere, Ukrayna krizini fırsata çevirerek Avrupa içinde kendi liderliğinde yeni bir ittifak inşa etmeye çalışıyor. İngiltere, Polonya ve Ukrayna ile kurduğu üçlü “küçük ittifak” çekirdeğini, Arktik/Baltık’tan Türkiye’ye kadar genişletmeye uğraşıyor.

Ki ülkemiz açısından asıl kritik mesele de budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Haziran 2022

2 Yorum

Yeni NATO stajyeri: Japonya

ABD’nin son dönemde Japonya’yı askerileştirmeye çalıştığı ve NATO’yu küreselleştirme hedefi doğrultusunda Japonya’yı da dahil ettiği yeni ortaklıklar inşa ettiği görülüyor. 

Özellikle son 15 gün içerisinde hem siyasi mesaj olarak açıklananlar hem de sahaya yansıyan kimi olgular, ABD’nin bu ülkeyi bir “NATO stajyeri” gibi değerlendirdiğini ortaya koymaktadır. İşte o mesaj ve olgular:

JAPONYA NATO ZİRVESİNE DAVETLİ

1) NATO’dan yapılan açıklamaya göre, Japon savaş gemileri JS Kashima ve JS Shimakaze, 6 Haziran’da NATO Deniz Görev Grubu-2’ye bağlı Türkiye’nin TCG Salihreis ve İtalya’nın ITS Margottini gemileriyle Doğu Akdeniz’de ortak deniz tatbikatı yaptı (TRT Haber, 9.6.2022).

2) NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer, Japonya’yı ziyaret etti ve Tokyo’da Japonya Genelkurmay Başkanı General Yamazaki Koji ile görüştü. “Japonya, NATO’nun Avro-Atlantik bölgesi dışındaki en uzun süreli partneri” diyen Amiral Bauer, NATO-Japonya ilişkilerini derinleştirmek istediğini açıkladı (AA, 8.6.2022).

Japon General Yamazaki Koji ise “Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliği ayrılmaz” diyerek, ülkesinin NATO’yla ilişkileri derinleştirmek istediğini belirtti.

3) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kishi, Shangri-La Diyaloğu forumunda yaptığı konuşmada, Çin ve Rusya arasındaki askeri işbirliğinin bölgede güvenlik kaygılarını keskinleştirdiğini söyledi (Reuters, 11.6.2022).

4) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kişi ve Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles, Hint-Pasifik bölgesinde, ikili askeri ve ekonomik işbirliğinin artırılmasına yönelik anlaşmaya vardı (TRT Haber, 15.6.2022).

5) Japonya Başbakanı ilk kez bir NATO Zirvesine davet edildi. Japonya Başbakanı Kişida Fumio, 29-30 Haziran’da İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılacak NATO Zirvesine katılacak. 

JAPONYA ÖZ SAVUNMA KUVVETİNİ ORDULAŞTIRIYOR

Son 15 günde yaşananlara bazı eklemeler yapmalıyız:

7) ABD ve Japonya mart ayında Çin’e karşı askeri tatbikat yaptı.

8) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kişi, mayıs ayında Pentagon’u ziyaret etti. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile Japon mevkidaşı, “ABD ve Japonya’nın güvenlik stratejilerinin daha uyumlu hale getirilip pekiştirilmesinde” mutabık kaldı. Bu kapsamda ABD, Japonya’nın bölgesel caydırıcılığının artırılması ve müdahale kapasitelerinin genişletilmesi hedefiyle Tokyo yönetimine çok boyutlu destek sağlayacak.

ABD işgali ve bu ülkeyi askerisizleştirme kararı nedeniyle 2. Dünya Savaşı’nın ardından düzenli ordusu bulunmayan Japonya’nın sadece Öz Savunma Kuvvetleri var. Ancak ABD son yıllarda Japonya’nın Öz Savunma Kuvvetlerinin “ordulaşmasını” teşvik ediyor. ABd bu amaçla hem Japonya’nın savunma harcamalarını 50 milyar dolar seviyesine çıkarmasını teşvik etti, hem de başta F-35 olmak üzere Japonya’ya güçlü silahlar sattı.

Bu arada anımsatalım: ABD’nin Japonya’da 85 üs ve tesisi, bu tesislerde de 55 bin askeri personeli bulunuyor. 

PASİFİK-NATO’SU PARÇALARI

Peki ABD Japonya’ya neden NATO stajı yaptırıyor? Çünkü;

1) ABD Çin’i askeri olarak kuşatmak istiyor. 

2) ABD bu amaçla NATO’yu küreselleştirmeyi hedefliyor.

3) ABD,, önümüzdeki süreçte Pasifik’i NATO alanı haline getirmeyi amaçlıyor.

ABD son dönemde Çin’e karşı hem ekonomik hem de güvenlik yapıları inşa etmeye, var olanları geliştirmeye çalışıyor. 

Bunlar arasında en dikkat çekenleri QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya), AUKUS (ABD, İngiltere, Avustralya) ve IPEF’tir (Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi). 

ABD bu yapıları, bir nevi “Pasifik-NATO’su parçaları” olarak değerlendirmeye çalışıyor. Japon yetkililerin “Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliği ayrılmaz” mesajı ise tam bu noktada NATO’ya pasa dönüşüyor. 

ÇİN KARŞITLIĞI KAYBETTİRECEK

ABD’nin Çin’e karşı bu “askeri” hamleleri, emperyalizmin saldırganlığını daha da artıracağına işaret ediyor. 

Ancak bu “askerileştirme” programının, Asya-Pasifik ülkeleri açısından Çin’le boy ölçüşmeye yetmeyeceği ortada. Tersine bu ülkelerin ateşe atılmasından başka bir anlama gelmiyor. 

Nitekim Avustralya içinde Çin gibi büyük bir ticari ortakla hasım politikası izlenmesine tepkiler yükseliyor. Benzer tepkilerin başka ülkelerde de ortaya çıkmaya başlayacağını göreceğiz…

Mehmet Ali Güller

CRI Türk

21 Haziran 2022

1 Yorum

NATO bağını ABD kesmez, Türkiye kesmelidir

Ne zaman Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulasak, karşımıza hep şu argüman çıkar: Türkiye’nin elindeki veto kartı büyük avantaj; dışında olmak yerine içinde olmak lazım.

70 yılda hangi avantajı gördüğümüzün ise tek bir doyurucu yanıtı yok!

Bir de NATO’nun karşısında konumlanarak ortaya atılan bazı tezler var. Örneğin “ABD Türkiye’yi NATO’dan atacak, o nedenle yeni sınır çiziyor; Yunanistan, Ege, Girit, Güney Kıbrıs, İsrail hattı” şeklindeki görüş…

Yeni NATO sınırı

Tartışacağımız görüşle ilgili öncelikle şunu belirtelim: Kuşkusuz NATO’da üye atma mekanizması yok, ancak iş o noktaya gelirse elbette ABD/NATO “hukuku”, kendisi için bir yöntem bulur.

Dolayısıyla tezin bu teknik yanını geçip, esası tartışalım.

ABD Türkiye’yi dışarıda bırakarak NATO’ya yeni bir sınır çiziyor olabilir mi? Yeni NATO sınırı Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail hattı mı olacak?

Doğru, ABD yeni savunma anlaşmasıyla Yunanistan’ı adeta bir “Amerikan garnizonu” haline getirdi; Dedeağaç’tan Girit’e kadar bir askeri yığınaklama yaptı. Doğru, ABD Güney Kıbrıs’a uygulanan yaptırımları adım adım yumuşatarak kaldırma eğiliminde. Doğru, ABD (ne yazık ki AKP’nin onayıyla) 2016’da İsrail’e NATO Genel Merkezi’nde bir daimi ofis verdi.

Peki tüm bunlar “yeni NATO sınırı” anlamına gelir mi?

ABD’nin istemeyeceği tablo

Çözümlemeyi şöyle yapalım: ABD bu “yeni NATO sınırı” ile nelerden vazgeçmiş olur?

1) Türkiye’siz NATO, ABD’nin Karadeniz planının çöp olması demektir; Karadeniz’i NATO gölü yapma hedefinden vazgeçmek demektir. (Ki Türkiyeli NATO’yla bile bunu gerçekleştiremiyor, Ukrayna krizini bu amaçla da kullanmaya çalışıyor).

2) Türkiye’siz NATO, ABD’nin Kafkasya planlarının dağılması demektir. Hattın devamı olarak Orta Asya hedeflerinin de çuvallaması demektir.

3) Türkiye’siz NATO, RusyaTürkiye-İran işbirliğinin kurumsallaşması ve stratejik ortaklığa ilerlemesi demektir.

4) Türkiye’siz NATO, Türkiye’nin Büyük Avrasya Ortaklığı’nın bir parçası olması demektir.

5) Türkiye’siz NATO, Türkiye’nin ŞİÖ ve BRICS üzerinden yeni dünyaya yazılması demektir.

6) Türkiye’siz NATO, ABD’nin parçalama tehdidiyle Türkiye’yi istediği siyasetlere zorlama olanağını yitirmesi demektir. Zira Avrasya’daki bir Türkiye güçlü savunma olanağına kavuşacaktır.

ABD böyle bir tablo ister mi? Kesinlikle hayır.

ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalı tutma hedefi

ABD’nin Türkiye stratejisini anımsayalım; ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 9 Haziran 2021’de iki maddede özetlemişti:

1) “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.”

2) “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı.”

İşte bu nedenle ABD, Türkiye’siz bir NATO düşünmez; NATO bağı üzerinden Türkiye’yi Batı’da tutabilmeyi sürdürme ve “SüperNATO” türü örgütlenmeler ile Ankara’yı denetleyebilmeyi ister.

Bu nedenle “ABD Türkiye’yi NATO’dan atacak”, “ABD Türkiye’siz yeni NATO sınırı çiziyor” gibi yanılsamalar yerine gerçekçi politikalar izlemeliyiz.

Makası Türkiye tutabilir

Yukarıda 6 maddede özetlediğim “ABD’nin istemeyeceği tablo”, Türkiye’nin ihtiyacı olan tablodur. Türkiye Karadeniz’i, Kafkasları, Orta Asya’nın batı kapısını ABD’ye kapatmalı, Büyük Avrasya Ortaklığı’nın ve yeni dünyanın parçası olmalıdır.

Bunun yolu da Türkiye’nin NATO bağını kesmesinden geçmektedir. 

ABD o bağı kesmez, kesmek istemez, iplikle de olsa tutmaya çalışır. Dolayısıyla o bağın kesilebilmesi Türkiye’ye bağlıdır.

Mehmet Ali Güller

Cumhuriyet Gazetesi

20 Haziran 2022

2 Yorum

Biden Kissinger’ı dinleyecek mi?

ABD’nin kıdemli strateji ustası Henry Kissinger’in bu yıl Davos’ta yaptığı uyarılar ve ardından bazı gazetelere verdiği demeçler, acaba Washington’un politikalarına yansıyor mu ya da yansıyacak mı? 

Bugün bu konuyu tartışacağız. Tabi önce Kissinger’ın Davos’taki uyarılarını anımsayalım: 

Kissinger’ın uyarıları

– “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi.”

– “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışma iki ay içinde sonlandırılamaması durumunda, kontrolden çıkacak.”

– “Batı, Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmamalı. Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğu hatırlanmalı.”

– “Ukrayna, savaşın sona ermesi ve barış anlaşmasına varılması için Rusya’ya toprak vermeli” (The Telegraph, 24.5.2022).

Kissinger’ın bu uyarıları Batı’da şaşkınlık yaratmış, Kiev’de ise sert tepkiye neden olmuştu. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin danışmanları, sosyal medyadan Kissinger’a küfürlü yanıtlar vermişlerdi (Birgün, 27.5.2022). 

Ancak… 

Biden Zelenski’yi suçlamaya başladı

Bir süre sonra Kiev’i şaşırtan ikinci bir açıklama oldu. Bu kez ABD Başkanı Joe Biden şaşırtmıştı Zelenski ve ekibini… 

Biden’ın basın toplantısında bir gazeteci “Ukrayna, barış için Rusya’ya toprak vermeli mi?” diye sordu. “Onların toprağı, ben söz sahibi değilim” diye sözlerine başlayan Biden, ardından şunları söyledi: “Ancak bir taviz verilmesi gerekiyor. Barış için Ukrayna’nın toprak konusunda taviz verip masaya oturması gerekebilir” (Yeni Şafak, 5.6.2022).

Böylece Kissinger’dan sonra ABD Başkanı Biden da “barış için toprak tavizi verilmeli” diyenler kervanına katıldı. Arada “Ukrayna barış için toprak versin” çağrısı yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da var.

Orada kalmadı. ABD Başkanı bir süre sonra Zelenski’yi suçlamaya da başladı. Biden, “Zelenski’nin savaşın yaklaşmakta olduğu istihbaratını duymak istemediğini” söyledi (AA, 13.6.2022).

Kissinger’ın asıl derdi Çin

Peki ne anlama geliyordu bunlar? 

1) Rus ordusunun perişan olduğu, Rusya’nın savaşı kaybettiği ve Ukrayna’nın kazandığı propagandasının sonuydu elbette öncelikle… 

2) Emperyalizmin, işini bitirdiğinde piyonlarını kolayca feda edebileceğine işaret ediyordu.

Kuşkusuz bunlar taktik düzlemde sonuçlardı. Stratejik düzlemdeki asıl sonuç ise şuydu:

3) ABD, Çin-Rusya ortaklığını aşamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. 

Açalım bunu… 

Kissinger’ın Washington yönetimine yaptığı yukarıdaki uyarılar, aslında Rusya’yla ilgili değil, Çin’le ilgili uyarılardı. Kissinger, Batı’nın ve Ukrayna’nın Rusya’ya neden taviz vermesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyordu Davos’ta: “Aksi taktirde Rusya Avrupa’dan tümüyle kopup Çin’in kalıcı müttefiki haline gelecek.”

Kissinger bu esasa dikkat çeken uyarısını Davos’tan sonra da sürdürdü ve son olarak şu mesajı verdi: “Artık soru, bu savaşın nasıl sona erdirileceği olacak. Sonunda hem Ukrayna hem de Rusya için birer yer bulunmalı, eğer ki, Rusya’nın Çin’in Avrupa’daki ileri karakolu olmasını istemiyorsak” (Times, 11.6.2022). Bu arada ABD’nin önemli siyaset bilimcilerinden Prof. John J. Mearsheimer de “ABD’nin Ukrayna’daki savaş yerine asıl tehdit olan Çin’e odaklanması gerektiği” çağrısı yaptı (TRTHaber, 16.6.2022).

İşte Kissinger için asıl mesele bu, çünkü Kissinger biliyor ki ABD, Çin’e karşı sadece AB’yi değil, hatta ek olarak Hindistan’ı da değil, Rusya’yı bile Batı kampına yazabilmeli; en azından Çin’le ittifakından ayırabilmeli…

Peki bu mümkün mü? Bir başka yazımızda tartışalım.Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2022

1 Yorum

Anayasaya yeni darbe girişimi

Tarih: 11 Ekim 2016 Salı. Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Başkanı, Erdoğan’ı “Anayasayı açıkça ihlal etmekle”, “Anayasayı çiğnemek ve suç işlemekle”, “Hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modeli uygulamakla” suçluyordu. 

Peki konuşmanın devamında ne mi oldu? 

Anayasaya 2017 darbesi 

Bahçeli, Anayasaya aykırılık fiili durumuna hukuki boyut kazandırılması için yol bulunmasını teklif etti! Yani “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” demiş oldu. 

AKP de o yolu buldu: Erdoğan’ın fiili durumuna uygun Anayasa için 16 Nisan 2017’de referanduma gidildi. Ancak bu, Anayasa değişikliği adı altında Anayasaya darbeydi; parlamenter sistemin yıkılıp yerine başkanlık sistemi getirilmesi yoluyla rejimin yıkılmasıydı… 

Bahçeli karşılığında iktidar ortağı oldu; AKP ile MHP 20 Şubat 2018’de Cumhur İttifakı’nı kurdu.

Anayasa’ya 2023 darbesi

Erdoğan 9 Haziran günü yaptığı açıklamayla, cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. Bu, seçimin ne zaman yapılacağına bağlı olarak mümkün ya da değil. Şöyle ki, Anayasa’nın 101. maddesine göre “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Erdoğan ilki 2014’te, ikincisi 2018’de olmak üzere iki kere Cumhurbaşkanı seçilmişti. Yani seçim 2023 Haziran’ında olursa, Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabilmesi mümkün değil. 

Erdoğan’ın 3. kez aday olabilmesinin tek yolu var: Anayasanın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”

Yani, “TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verirse”, Erdoğan üçüncü kez aday olabilir. Erdoğan’ın bunun için 360 vekilin oyuna ihtiyacı var. AKP ile MHP’nin toplam milletvekili sayısı 337 olduğuna göre, Erdoğan muhalefete başvurmak zorunda.

Bu olmadan Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı şekilde Haziran 2023 seçiminde aday olması ve YSK’nin de bunu kabul etmesi, Anayasa’ya yeni bir darbe olacaktır. Anayasa değişiklikleri ile 2010’da yargıyı FETÖ’ye teslim etmek ve 2017’de parlamenter sistemi yıkmak da fiili darbeydi!

‘En fazla iki kez seçilebilir’ şartı

Erdoğan’ın 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığının sayılamayacağını, çünkü 2017’de anayasa değişikliğine gidildiğini, o değişiklikten sonra Erdoğan’ın 2018’de ilk kez seçildiğini, dolayısıyla 2023’te bir kez daha seçilebileceğini savunanlar var.

Ancak 16 Nisan 2017’de yeni bir anayasaya yapılmadı, 1982 Anayasasında bazı değişiklikler yapıldı. Yapılan değişiklikler arasında ise Anayasanın 101. maddesindeki “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” ifadesi yoktu! Bu “iki kez” kısıtlaması, “Cumhurbaşkanının TBMM yerine halk tarafından seçilmesi” değişikliğine gidilen 21 Ekim 2007 tarihli referandumla Anayasanın 101. maddesine girdi.

Dolayısıyla Erdoğan 2014’te ilk kez seçilirken de, 2018’de ikinci kez seçilirken de 101. maddedeki “en fazla iki defa seçilebilir” kısıtlaması vardı, aynıydı!

Mağduriyet bahanesi

Muhalefet cephesindeki “Aman mağduriyet yaratmayalım, Erdoğan’ı sandıkta yıkalım” fikri, bir siyaset yapma biçimi değildir; açıkça hukuk dışılığı ve anayasaya aykırılığı kabullenmektir. Siyasi gerekçelerle Anayasa’ya aykırılığa göz yummak, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Diğer yandan Erdoğan’ın hep mağduriyetle seçildiği de doğru değildir; Erdoğan mağdur olarak değil, muktedir görünerek/olarak kazandı seçimleri. “Mağduriyet”, Erdoğan’ın “başarılarında” kendi başarısızlıklarını görmek istemeyenlerin bahanesi oldu ne yazık ki.

Seçim, Erdoğan’ın anayasaya aykırı 3. adaylığını kabullenerek değil; Anayasayı savunarak ve Anayasa içinde kalabilmesi yani yasal ve meşru olabilmesi için erken seçimin şart olduğuna Erdoğan mecbur edilerek kazanılır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Haziran 2022

1 Yorum

ABD’nin Pasifik-NATO’su inşa çabası ve Çin’in yanıtı

ABD bir süredir Asya-Pasifik’te “Tayvan gerilimi” artırmaya çalışıyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında “Çin Tayvan’ı işgal ederse askeri yanıt veririz” (23.5.2022) çıkışı ile başlayan söz düellosu, zaman zaman sahaya da yansıdı.

Çin Dışişleri Bakanlığı aynı gün Biden’ı “sözlerinize dikkat edin” diyerek uyardı. Bir hafta sonra 30 Mayıs’ta ABD’li Senatör Tammy Duckworth’ün başkanlığındaki bir heyetin Tayvan’ı ziyaret etmesi üzerine ise Beijing yönetimi 30 savaş uçağını ada yakınında uçurdu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, “Tayvan yakınında askeri güç gösterimiz, ABD’nin peşine takılmanın ciddi sonuçlarına dair uyarı”dır dedi (2.6.2022).

Bu restleşmenin ardından gözler Singapur’da yapılacak Shangri-La Diyaloğu forumuna çevrildi. Zira ABD ve Çin Savunma Bakanları bu forumda karşı karşıya gelecekti.

ÇİN SAVUNMA BAKANI’NIN ÜÇ UYARISI

Çin Savunma Bakanı Vey Fınghı, mevkidaşı ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’e ikili görüşmede “Tayvan’ın bağımsızlığına yönelik girişimleri her ne pahasına olursa olsun bastıracakları ve gerekirse bu uğurda savaşacakları” (11.6.2022) mesajını verdi.

Çin Savunma Bakanı, ertesi gün forumda yaptığı “Bölgesel güvenlik vizyonu” başlıklı konuşmasında üç kritik uyarı yaptı:

1. “Çin kesinlikle (Tayvan ile) yeniden birleşmeyi gerçekleştirecektir. Eğer ki birileri Tayvan’ı Çin’den koparmaya çalışırsa savaşmaktan kaçınmayacağız.”

2.ABD, tek Çin ülkesine bağlılığını ihlal ediyor, ayrılıkçı güçlere destek veriyor ve Tayvan İlişkileri Yasası’nı öne sürerek Çin’in iç işlerine müdahale ediyor.”

3. “ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi, ‘özgür ve açık Hint-Pasifik’ adı altında özel bir küçük grup oluşturma, belirli bir ülkeyi hedef almak üzere bölge ülkelerinin iradesini gasp etme girişimidir.”

EMPERYALİST İKİYÜZLÜLÜK

ABD Savunma Bakanı Austin’in Shangri-La Diyalogu forumunda yaptığı konuşmada dile getirdiği şu sözler, bir geri adım olarak değerlendirildi: “Tayvan’daki statükoyu tek taraflı olarak değiştirecek her türlü girişime kategorik olarak karşıyız. Tek Çin ilkesine bağlıyız. Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz. Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların barışçı yöntemlerle çözülmesi gerektiği ilkesine sonuna kadar bağlıyız.”

Elbette geri adımdı ancak ABD’nin sık sık yaptığı “bir ileri bir geri adım” türünden hamleydi. Dahası emperyalist ikiyüzlülüğü resmeden türden bir açıklamaydı. Çünkü ABD resmi olarak “tek Çin” ilkesini savunuyor, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyor ama Tayvan’ın bağımsızlığı için siyasi ve askeri destek veriyor! (Kuşkusuz Türk kamuoyu için ABD’nin hiç de şaşırtıcı olmayan bir politika yapma şekli bu: ABD PKK’ye sözde terör örgütü diyor ama uygulamada PKK’nin Suriye koluna askeri destek veriyor.)

ABD’NİN MÜTTEFİK AĞI ÖRME HEDEFİ

Peki ABD en sonunda “Tek Çin ilkesine bağlıyız, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” diyecekse, neden öncesinde “Tayvan’ı savunuruz, askeri yanıt veririz” gibi çıkışlar yapıyor? Ki daha önce de olmuştu bu…

Bunun tek nedeni var: ABD, Tayvan kışkırtması üzerinden bölge ülkelerine Çin’i tehdit göstermeye ve karşılığında da Asya-Pasifik’te müttefik ağı örmeye, bu yolla Pasifik-NATO parçaları oluşturmaya çalışıyor.

İşte Çin Savunma Bakanı Vey Fınghı’nın yukarıda dikkat çektiğimiz üçüncü uyarısı tam da buna işaret ediyor. Çin, ABD’yi Asya-Pasifik’ye “cepheleşme yaratmakla” suçluyor.

ABD’nin yaptığı bu: QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya), AUKUS (ABD, İngiltere, Avustralya) ve IPEF (Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi) gibi güvenlik ve ekonomi örgütleriyle Çin’e karşı cepheler inşa etmeye çalışıyor.

BÖLGE ÜLKELERİ ABD UĞRUNA ÇİN’LE KARŞI KARŞIYA GELMEK İSTEMİYOR

Peki bu bir işe yarıyor mu? Hayır. Tersine ABD’nin Japonya-Güney Kore ve Avusturalya-Yeni Zelanda gibi müttefiklerine eklemek istediği ülkeler, bölgede cepheleşmeye karşı olduklarını, hem ABD’yle ama hem de Çin’le iyi ilişkiler kurmak istediklerini belirtiyorlar.

Özellikle IPEF’e katılan ülkelerin bu yöndeki mesajları ve Çin’in de bu örgüte katılması gerektiğini savunmaları, önemliydi. Dahası yeni Avustralya hükümeti bile AUKUS sonrası Çin’le gerilen ilişkileri düzeltme sinyalleri veriyor. Avustralya Ticaret Bakanı Don Farrell 11 Haziran’da Shangri-La Diyaloğu forumundaki konuşmasında Çin’le ticaret ilişkisini normale döndürmeye istekli olduklarını belirtirken, Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles de aynı gün Çin’le verimli ilişkiler kurmaya önem verdiklerini dile getirdi.

Öte yandan Çin Dışişleri Bakanı’nın geçen ay ziyaret ettiği 9 Pasifik Adaları ülkesi ile ikili ilişkileri geliştirme hamlesi de ABD’nin çabalarının nihai sonuç almaya yetmediğini gösteriyor.

ABD, Çin’e karşı müttefik ağı örmeye çalıştıkça, Çin de Asya-Pasifik’te daha çok ülkeyle ikili ilişkisini geliştirecek adımlar atıyor. Ve Asya-Pasifik ülkelerinin Çin’den kazanacakları, ABD’den kazanacaklarından çok daha fazla…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Haziran 2022

1 Yorum

NATO gelmeden yasağı geldi

İsveç Komünist Partisi geçen hafta bir açıklama yaptı: “Seçim Komisyonu’ndan partimize gönderilen mesajda son 40 yıldır seçimlerde bizi temsil eden tanımın -İsveç Komünist Partisi- artık kullanılamayacağı söylendi. Tüm bu zaman boyunca şartlarda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, Seçim Komisyonu bunun için bir diğer partinin kayıtlı tanımına benzemesini mazeret olarak gösterdi ki, o parti genel seçimlere katılmıyor bile.”

İtirazların ardından konu şöyle bağlandı: İsveç Komünist Partisi, 11 Eylül 2022’de yapılacak seçime, partinin kısaltması olan SKP adıyla katılabilecek!

Peki ne oldu da 40 yıldır İsveç Komünist Partisi adıyla seçimlere katılabilen parti, bu kez SKP olarak seçime katılabilecek?

İsveç komünistleri NATO’ya karşı

Olan şu: İsveç yönetimi, ABD’nin baskısıyla apar topar NATO’ya katılma başvurusu kararı aldı. Öyle ki kararın bu kadar hızlı ve tartışılmadan alınması, NATO’ya katılma taraftarı kimi politikacılar tarafından bile eleştirildi.

Ancak asıl tepki, tabi ki İsveç Komünist Partisi’nden geldi. Komünistler İsveç’in NATO’ya girmesine karşı çıktılar ve bu kararı alan iktidardaki Sosyal Demokrat Parti’ye sert tepki gösterdiler. İsveç’in 200 yıllık tarafsızlığını ortadan kaldıran bu girişimi, ihanet olarak yorumladılar.

Haliyle NATO’culuk daha ülkeye girmeye başlamadan, anti-komünist uygulamalar bu seçim yasağıyla başlamış oldu. Yani NATO gelmeden yasağı gelmiş oldu İsveç’e…

NATO’culuk demokrasi düşmanlığıdır

Bir NATO değeri olarak pazarlanan “liberal demokrasi”nin, bir kez daha büyük palavra olduğu sergilenmiş oldu. Liberalizm, 20. yüzyıldan bu yana “sermayeye” özgürlüktür çünkü… Ve NATO da fiilen emperyalist sermayenin önünü açmanın ve “liberal düzen” inşa etmenin askeri organı olmuştur.

NATO’culuk o nedenle halkçılığa, gerçek demokrasiye düşmandır. Bunu ülkelerin durumuna göre bazen anti-komünizm ile bazen anti-millicilik ile uygular. Örneğin Türkiye’de her ikisini de yapmıştır: Hem anti-komünist olmuştur hem de anti-Kemalist.

NATO’culuk anti-komünizm ve anti-Kemalizm için, siyasal İslamcılığı bile panzehir olarak desteklemiş, Türkiye’nin Cumhuriyet yıkıcılığına teslim edilebilmesine kaldıraç olmuştur.

Yunan komünistler ABD garnizonu olmaya karşı

NATO’culuk, esas olarak Amerikancılıktır; bizimki gibi ülkelerde (örneğin Yunanistan’da), “Amerikancı” olma utangaçlığı, NATO’culukla örtülür.

İşte Atina yönetiminin son iki yıldır Yunanistan’ı bir Amerikan garnizonuna çevirebilmesinin yolu, NATO’culukla yumuşatılmıştır; Dedeağaç’tan Girit’e, Yunanistan ABD’nin ayaklarının altına serilmiştir. (Yunanistan Başbakanı Miçotakis, yaptığı anlaşmayı “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi” diyerek savunmuştu!)

Şimdi Atina yönetimi, ülkeyi ABD garnizonuna çevirmeyi bir büyük güç desteği olarak yorumlayarak, Türkiye karşıtlığında vites yükseltiyor.

Tıpkı İsveç’te olduğu gibi Yunanistan’da da ABD/NATO’ya en başta komünistler karşı çıkıyor.

ABD iki türlü para kazanır

İsveç, NATO’culukla sadece demokrasini değil, aslında ekonomisini de torpillemiş olacak. Çünkü İsveç ekonomisi, tarafsız olmanın avantajını yaşadı; büyük askeri harcama yapmadı. Şimdi NATO planları gereği gelsin Amerikan füzeleri, uçakları, tankları, topları…

NATO’culuk bunu Yunanistan’a da yaptırıyor: Atina yönetimi Türkiye’ye karşı destek vermesi için ABD’nin silahlarını, Doğu Akdeniz’de destek vermesi için Fransa’nın silahlarını satın alıyor. (ABD bir süre sonra Ankara’ya, Yunanistan’ı havada dengelemek için F-16 satmaya karar verir!)

Kısacası 70 yılın özetidir: NATO’culuk, demokrasinin de ulusal ekonominin de düşmanıdır ve ülkelerin en gerici unsurlarının hamisidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2022

2 Yorum

AKP’nin Yunanistan karnesi

AKP iktidarının ilk ayları: Batıda “Erdoğan Yunanistan’la sorunları çözerse, TSK üzerinde hakimiyet kurar” tezi işleniyordu.

Erdoğan yönetimi de bu teze uygun hareket ediyordu: 2004’te Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, New York’ta yaptığı açıklamada, Yunanistan’la karşılıklı askeri tatbikatları iptal ettiklerini açıklıyordu (AA, 21.09.2004). 2005’te Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, “Eğitim müfredatımızı değiştirdik aynı şeyi Yunanistan’dan bekliyoruz” diyordu (Zaman, 30 Ocak 2005).

Yunanistan ise fırsattan yararlanıp, Ege’deki bazı adaları işgal etmeye başlıyordu. Buna dikkat çekenlere AKP’liler ekranlardan özetle şu yanıtları veriyordu: “İki keçinin otladığı kayalık için Yunanistan’la savaş mı çıkartalım! Bırakın bu düşmanlıkları!”

Jestleşme dönemi

Yıl 2010. Erdoğan Atina’yı ziyaret etti. Gazeteciler Erdoğan’a, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun Fener Rum Patriği Bartholomeos’u “Ekümenik” olarak tanımlamasının kendisini rahatsız edip etmediğini sordular. Yanıtı şöyle oldu: “Hayır. Ecdadımızı rahatsız etmemiş, beni de rahatsız etmiyor” (Hürriyet, 15.5.2010).

Erdoğan bir Yunan gazetecinin Ege’deki uçuşlarla ilgili sorusuna şu yanıtı verdi: “Radar üssünde görevli bir teknisyen gibi çalışıyorsunuz. Her gün kaç uçak kalktı onu takip ediyorsunuz. Gazeteciler olarak ortalığı germeyin” (Milliyet, 15.5.2010).

Erdoğan Atina’da Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasından askeri harcamaların karşılıklı azaltılmasına kadar pek çok vaatte bulunmuştu. Öyle ki AKP’nin Gümülcine doğumlu milletvekili Mehmet Müezzinoğlu tabloyu şöyle özetliyordu: “Restleşme dönemi bitti, jestleşme dönemi başladı” (Zaman, 15.5.2010).

AKP tablodan o kadar memnundu ki, neredeyse geride bir tek Türk ordusunun Ege’de Yunanistan’la “it dalaşı” yapması rahatsızlığı kalmıştı. Ondan kurtulmak isteyen AKP’nin bulduğu formül şuydu: “İt dalaşının sonunu getirebilecek adım atıldı, Türkiye ilk kez Yunanistan’ı haziran ayındaki Anadolu Kartalı Tatbikatı’na davet etti” (Vatan, 21.12.2010).

Erdoğan adaların sorulmasını önledi

Bunlar yaşanırken, Yunanistan hem Ege’de ada işgal etmeyi hem de adaları silahlandırmayı artırmaya başladı (Atina geçmişte de silahlandırma çabasına soyunmuş ancak örneğin Ecevit’in hamlesiyle Karamanlis geri adım atmak zorunda kalmıştı). AKP ise bu konuda uyarı yapanları “savaş çığırtkanlığı” ile suçlamayı sürdürüyordu.

Bu meseleyi en yakından takip eden isim Em. Albay Ümit Yalım’dı. E. Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri de olan Yalım, yıl yıl Yunanistan’ın işgal ettiği, silahlandırdığı adalarla ilgili iktidarı uyarıyordu. Dinleyen kimdi!

15 Temmuz oldu. Atina, kaçan FETÖ’cülere kucak açıyordu. Ancak AKP Yunanistan’ın işgal etiği ve silahlandırdığı adaları gündeme getirmemeyi sürdürüyordu. 2019’da Türkiye’yi ziyaret eden Yunanistan Başbakanı Çipras, Heybeliada’ya da uğramıştı. Ümit Yalım, iskelede Çipras’a işgal ettikleri adaları sormuş, haliyle yanıt alamamıştı. Konu Erdoğan ile Çipras’ın basın toplantısında da gündeme gelecekti. Ama Erdoğan önlemişti. Nasıl mı? Yalım’dan dinleyelim: “Erdoğan, hiçbir gerekçe göstermeden soru cevap bölümünü sadece iki soru ile sınırladı. İlk soru, Yunan gazeteci tarafından Çipras’a, ikinci soru da A Haber tarafından Erdoğan’a soruldu. Erdoğan bu yöntemle, Yunanistan’a alenen verilen 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı hakkında soru sorulmasını önledi” (Odatv, 8.2.2019).

20 yılın sonunda!

20 yıldır AKP’nin göz yummasıyla işgal edilen, silahlandırılan adalar 20 yıl sonra gündem! Erdoğan “Yunanistan’ı aklını başına alması konusunda ikaz ediyorum” diyor, “şakamız yok” diyor, “adaları silahlandırmaktan vazgeçin” diyor (9.6.2022).

“Geçiş garantili köprü” ya da “gelire endeksli senet” gibi “oy hedefli dış politika” ile sorun çözebilmek ne mümkün!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2022

2 Yorum

AKP’den kurtulmak, artık açlık meselesi!

Ankara ile Moskova, “gıda krizine” karşı “tahıl koridoru” çözümünde mutabık. Lavrov-Çavuşoğlu görüşmesine göre, dörtlü (BM, Türkiye Rusya, Ukrayna) mekanizmanın inşası halinde hemen harekete geçilebilecek.

Birinci aşamada, Türkiye’nin de desteğiyle Ukrayna limanlarındaki Ukrayna mayınları temizlenecek, ikinci aşamada da Rusya ve Ukrayna buğday gemileri, Türkiye’nin koordinasyonunda “tahıl koridoru”ndan Batı pazarlarına ulaştırılacak.

Böylece ABD ve İngiltere’nin “gıda krizi” bahanesiyle Karadeniz’e “NATO gücü” sokma planı da boşa çıkarılmış oluyor.

Gıda krizinin sorumluları

“Gıda krizi” bahanesi demişken…

Elbette dünya genelinde, gittikçe krize dönüşme işaretleri veren bir gıda sorunu var. Fakat bu sorunun kaynağını Ukrayna buğdayının ihraç edilememesine indirgemek, tipik bir Batı kurnazlığı…

Çünkü krizin esas kaynağı, emperyalist ABD’nin dayattığı neoliberal politikalar nedeniyle Türkiye vb. ülkelerde tarımın çökertilmesidir. Bunun yanında Ukrayna’nın ihraç edilmeyi bekleyen buğdayının miktarı önemsiz kalmaktadır.

Lavrov, Çavuşoğlu ile basın toplantısında şöyle dedi: “Batılılar bunu bir facia gibi göstermeye çalışıyor. Ukrayna tahıl ürünlerinin piyasadaki payı sadece yüzde 1. Gıda krizi oluşturacak bir durum yok.”

Lavrov’un işaret ettiği “piyasadaki pay” yerine, “üretim payını” bile dikkate alsak, bu değişmez. Çünkü geçen yıl dünyada üretilen toplan 775 milyon ton buğdayın sadece 25 milyon tonu Ukrayna’nın üretimi. Bu da yaklaşık yüzde 3 demek. Oysa Rusya’nın 85 milyon tonluk buğday üretiminin payı yüzde 11. (Bu arada iki ülkenin üretim toplamı yüzde 14-15 civarında ama iki ülkenin ihracat oranı daha yüksek.)

Yani Batı yaptırımları nedeniyle ihraç edilemeyen Rusya buğdayının “gıda krizine” etkisi, ihraç edilemeyen Ukrayna buğdayının etkisinden daha fazla.

Enflasyonda 27 yıl geriledik

Gelelim kendi “gıda krizimizin” bahanesine…

Tarımın en önemli kalemi motorin fiyatıdır. Geçen yıl haziranda motorinin litresi 7 TL idi, şu anda 28 TL. Yani tam dört kat arttı. Benzer oranlar azalarak benzin, doğalgaz ve elektrikte de var. 8 Haziran 2021 günü dolar 8,62 TL’ydi, dün, yani 8 Haziran 2022’de 17 TL’yi geçti. Bu oranlar içtiğimiz sudan, yediğimiz ekmeğe kadar her şeye yansıyor.

Peki bu tablo “dış güçler” için de geçerli mi? Tamam, enerji fiyatları arttı ama dünya bizim kadar zam gördü mü? Elbette hayır.

TÜİK enflasyonu yıllık %73,5 olarak açıklandı. Oysa Bağımsız ENAG’ın açıkladığı enflasyon %160,76. TÜİK’i bile baz alsak, durum vahim. Zira savaşın yaşandığı Ukrayna’da enflasyon %20, Rusya’da %18…

Ve bu “düzeltilmiş” enflasyona rağmen Türkiye tüketici enflasyonunda 1998’e, üretici enflasyonunda 1995 yılına geriledi.

Türkiye’nin çoğunluğu dar gelirli

Bu köşede AKP’nin mali sermaye partisi olduğunu ve zengini zenginleştirdiğini, yoksulu yoksullaştırdığını kaç kere yazdım ama Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin şu sözleri kadar tabloyu iyi anlatamadım: “Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar.”

Fakat yanlış anlaşılmasın, “dar gelirliler” geçen on yıllarda olduğu gibi dar bir grup değil artık. Orta gelir grubu da dar gelirli. Türkiye’nin en zengin yüzde 10’u, gelirin yüzde 55’ini alırken, en yoksul yüzde 50’si ise gelirin sadece yüzde 12’sini alabiliyor.

Hızla daha da yoksullaşıyoruz ve hızla orta gelir grubu da dar gelirli oluyor. Kısacası AKP’den kurtulmak, “dar gelirliler” için artık açlık meselesi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Haziran 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın