Son zirve ve büyük dönüşüm

Yeni yılın ilk gününe, eski yılın son zirvesi damga vurdu.

Türkiye saati ile 30-31 Aralık 2021 gece yarısı ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir telefon görüşmesi yaptı. Konu, Ukrayna merkezli ABD-Rusya mücadelesiydi…

10 Ocak 2022’de ABD ve Rusya heyetleri arasında yapılacak “güvenlik garantileri müzakeresi” öncesi, iki lider karşılıklı birbirini tarttı: Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek, kararlıyız” derken, Putin’in yanıtı reste restti: “Sınırlarımıza tahkimat yapılmaması ve NATO genişlememesi açısından yazılı (legal) garantiler vermelisiniz. Yaptırım uygularsanız ilişkiler sona erer.”

Bu son zirve mücadelesinin sonucuna gelince: “Nükleer savaşın başlatılmaması gerektiğini, bunun kazananı olmayacağını” belirten Biden, Putin’e “gerginliği düşürme” çağrısı yaptı!

Güvenlik garantisi görüşmeleri

Rusya yönetimi ABD ve NATO’ya 9 maddelik bir güvenlik anlaşması taslağı önermişti. CRI Türk’te “Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’” başlığıyla incelediğim taslak metni, Moskova’nın iki kırmızı çizgisini, iki olmazını özetliyordu: “Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz. İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez” (21.12.2021).

Washington, bir süre ayak diredi ama bu konuları Moskova’yla konuşmayı kabul etmek zorunda kaldı; tabii masaya kendi “endişelerini” getireceğini belirterek…

İşte yeni yılın ilk ayına ve sonuçlarına göre tüm yıla damgasını vuracak görüşmeler karşılıklı güvenlik garantisi elde etme mücadelesi şeklinde olacak: Görüşmeler 3 formatta; önce 10 Ocak’ta Cenevre’de Rusya ve ABD heyetleri arasında, ardından 12 Ocak’ta Brüksel’de NATO-Rusya Konseyi’nde ve 13 Ocak’ta Viyana’da AGİT Daimi Konseyi’nde ele alınacak.

ABD’nin Ukrayna politikası Avrupa’yı böldü

ABD yönetimi, güvenlik garantisi görüşmeleri nedeniyle, Körfez’e doğu yola çıkmaya hazırlanan uçak gemisi ve eşlik eden savaş gemilerine, Akdeniz’de beklemesi emri verdi. Bunu da “Avrupa’ya güvence” diye açıkladılar. Gerçek mesaj elbette “güvence” değil. ABD’nin hedefi üç görüşme boyunca diplomasiyi askeri güçle desteklemek ve Avrupa’yı ikna etme yolunda güç gösterisi sergilemek.

Şundan: Her ne kadar son zirvede Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek” dese de, Rusya’ya yanıt verecek güçlü bir müttefiki yok!

2021 yılı boyunca ABD, Rusya’ya karşı AB’yi yanına çekmeye çok çalıştı ama bunda başarılı olmadı. NATO’yu da devreye sokarak “Rusya’nın saldırganlığı ve Çin’in meydan okuması” gibi gerçekle ilgisi olmayan tehdit algılamaları dayattıysa da, ABD Berlin-Paris eksenini ikna edemedi. Hatta bu ısrar AB’yi de böldü. Polonya merkezli Doğu Avrupa ABD’nin krizi tırmandırma politikalarına tam destek verirken, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa, özetle şöyle bir sınır koydu ABD taleplerine: “Rusya’ya yaptırım uygulanması ve Ukrayna’ya siyasi destek verilmesi gibi hamleler tamam ama sıcak çatışma riski taşıyacak kadar ileri gidilmesine karşıyız.”

Yeni bir dünya kuruluyor

Yılın son zirvesi böyleydi. Aslında yılın ilk kritik zirvesi de böyleydi. 18 Mart’ta Alaska Zirvesi’nde bir araya gelen ABD ve Çin heyetleri, sert bir müzakere yürütmüştü. Biden yönetiminin işbaşı yaptığı süreçte ABD Çin’e Alaska’da “ayar vermeye” çalışmış ancak beklemediği sertlikte yanıt almıştı. Çin heyeti zirvede saldırgan tutum takınan ABD heyetine “bela istemediğini ama belaya da hak ettiği yanıtı vereceğini” göstermişti.

Bu ilk ve son zirveler, 15 Aralık’ta yapılan Şi Jinping- Putin zirvesinde dile getirilen dönüşümün yansımasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya-Çin ilişkilerinin. 21. yüzyılda devletler arası işbirliği anlamında “örnek” olduğunu savunurken, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de dünyanın “büyük değişim” dönemine girdiğini belirtmişti.

Nedir büyük değişim? ABD’nin emperyalist saldırganlığının dizginlenmeye başladığı ve yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2021

1 Yorum

AKP-Bankalar-JP Morgan üçgeni

Erdoğan’ın “köpüğünü aldık”, Nebati’nin “küçük yatırımcı çarpıldı” dediği 20 Aralık operasyonunun ayrıntıları netleşiyor.

Öyle iddia edildiği gibi Erdoğan’ın “kur korumalı mevduat” açıklamasıyla vatandaş elindeki dövizini bozdurmuş değil. Tersine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre 20-21 Aralık günlerinde döviz hesapları 218 milyon dolar artmış.

Peki bu durumda olan ne?

MB’nin arka kapı satışı

Merkez Bankası (MB) verilerine göre, 20-21 Aralık’ta hiçbir müdahale açıklaması olmamasına rağmen, “arka kapıdan” 7 milyar dolar satılmış! Buna açıklanan 22 Aralık’taki 2 milyar dolar da eklenirse, MB 9 milyar dolarlık satış yapmış demektir. Peki bu dövizi kim aldı? Bu 9 milyarı kamu bankalarının aldığı ve bunu da ekleyerek operasyonda 20 milyar dolarlık satış yaptığı anlaşılıyor (CHP Sözcüsü Öztrak’ın açıklamaları, 27.12.2021 tarihli haber siteleri).

Yani MB ile kamu bankaları arasında bir operasyon işbirliği yapılmış oldu. Tabii iktidarın mimarlığında! Ya özel bankalar?

AKP-Bankalar işbirliği

Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin 20 Aralık operasyonundan iki gün önce, 18 Aralık’ta banka genel müdürleriyle bir toplantı yaptığı, “TL’nin değer kazanımına yönelik bir mekanizma açıklanacağını” bildirdiği basına yansıdı (bloomberght.com, 19.12.2021). Nitekim kimi özel banka yöneticileri, 20 Aralık operasyonu sonrası, tarifsiz mutluluk açıklamaları yapmış, kendilerinin bile akıl edemediği böylesi bir mekanizma için iktidara bol bol teşekkür etmişlerdi.

Daha önce de yazdığımız gibi, mali sermayenin merkezindeki bankalar, “kur korumalı mevduat” ile çifte kazanç elde etmiş; Hazine, bankanın garantörü haline getirilmişti. Sonuçta 20 Aralık operasyonunda mali sermaye sınıfının partisi olarak AKP, gereğini yapmış ve bankaları mutlu etmişti. Peki operasyon AKP-Bankalar işbirliğiyle mi sınırlı?

AKP’den JP Morgan’a danışmanlık izni

JP Morgan’ın da işin içinde olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki, JP Morgan 18 Aralık’ta, yani operasyondan iki gün önce müşterilerine bir mektup yazıyor ve “TL için yeni algoritma emri almayacağını” belirtiyor, “eski emirlerin de en kısa sürede iptal edilmesini” tavsiye ediyordu. Belli ki JP Morgan iki gün sonra olacaklardan müşterilerini uzak tutuyordu!

Bitmedi… Operasyondan bir gün sonra, 21 Aralık’ta Resmi Gazete’de çarpıcı bir gelişme duyuruldu: BDDK, JP Morgan’a Türkiye’de danışmanlık yapma izni veriyordu! Oysa bir süre önce JP Morgan hakkında soruşturma gündemdeydi!

Küresel mali sermaye sınıfının en önde gelen isimlerinden JP Morgan, Türkiye ve benzeri ülkeler için kredi musluğudur, Londra tefecilerine ve New Yok bankerlerine açılan kapıdır. Tüm dünyada, 20 Aralık türündeki büyük para operasyonlarının içinde yer almaktadır. İktidarın daha önceki MB-kamu bankaları arka kapı operasyonları başarılı olmamıştı. JP Morgan’ın 20 Aralık’tan önce TL algoritma işlemlerini iptal etmesinin, operasyonun bu kez başarılı olmasına yaradığı görülüyor.

Feda reel sektörde, kâr mali sektörde

2 Aralık tarihli “AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri” başlıklı yazımızda önemle dikkat çekmiştik: Yılmaz Polat, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla yürüttüğü temasları fotoğraflarıyla belgelemişti. Çeşitli Yahudi etkinliklerine katılan Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı (tele1.com.tr, 30.11.2021). Son olarak Yılmaz Polat, Erdoğan’ın en yakınındaki isim olan İbrahim Kalın’ın bir süredir sessiz sedasız ABD’de olduğunu yazdı (tele1.com.tr, 27.12.2021).

Mercan’ın AKP adına finans kurumlarıyla yaptığı bu görüşmeler mutlaka mercek altına alınmalı. Böylece hem AKP’nin içeride yürüttüğü “dış güçlere karşı mücadele”, “doları dize getirme” gibi propagandanın gerisindeki asıl gerçek açığa çıkar, hem de JP Morgan gibi şirketlerle yapılan işbirliğinin derinliği anlaşılır.

Olayın “üretim ekonomisi” boyutuna gelince… Onu da TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan aktaralım: “Bazı bankaların yüzde 25-30’lar seviyesinde, hatta kredili mevduat hesaplarına 35 civarında kredi faizleri uyguladıklarını duyuyoruz. Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” (28.12.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2021

1 Yorum

‘Tek ülkede sosyalizm’ deneyi başarıldı

Birkaç gün önce (25 Aralık), dünyanın ilk sosyalist ülkesi olan SSCB’nin dağılmasının 30. yıldönümüydü.

25 Aralık 1991 gününün ertesinde “liberal düzen” kesin zaferini ilan etti, ardından bunu “tarihin sonu” diye nitelediler. Emperyalist ABD’nin “liberal dünya düzeni” son düzendi.

Oysa liberal düzen dedikleri kapitalizm, feodal düzen içinde 1200’lerde filiz vermeye başlamış, 1500’lerden itibaren üretim biçimi ve ilişkisi olarak toplumlarda yavaş yavaş ikinci bir sistem olarak yer bulmuş, 1600’lerden itibaren de sıra sıra ülkelerde egemen düzene dönüşmeye başlamıştı. Yani kapitalizmin, ticaret yönü ağır basarak gelişmesi, sanayi devrimiyle büyük atılım yapması ve tekelleşerek emperyalizme dönüşmesi neredeyse 400 yıllık bir süreçti.

Kısacası sosyalizmin ilk deneyi olan 1917-1991 deneyinin başarısız olmasını, “tarihin sonu” ilan etmek, her şeyden önce tarihin gelişim yasalarına aykırıydı. Kaldı ki 1991’de dağılan SSCB ilk deneydi ama 1949 devrimi ile dünyanın en büyük devletinde, Çin’de ve 1959’de dünyanın görece küçük devletlerinden birinde, Küba’da, yani iki uç ölçekte ülkede deneyler sürüyordu.

Dahası, Çin Halk Cumhuriyeti’nin sosyalizm deneyi de, aşağı yukarı SSCB’nin deney süresine yetişti. Ve Çin Komünist Partisi’nin ilk deney olan SSCB pratiğinden çıkardığı derslerle, yolunu hem de çok başarılı olarak sürdürdüğü görülüyor.

SOSYALİZMİN İKİ TEMEL ÖLÇÜTÜ

Gerçi tıpkı SSCB’nin dağılmasından hemen sonra yılgınlığa düşen bir kesim solun hatalı bir şekilde “demek ki tek ülkede sosyalizm mümkün değilmiş” sonucuna varması gibi, bugün de yine bir kesim solda, Çin’e özgü sosyalizmi, sosyalizme benzetememe durumu görülüyor!

Kanımca bu birincisi sosyalizmin bağrında sınıf mücadelesini sürdürdüğü gerçeğinin ve ikincisi de sosyalizmin inşa sürecinin kısa olmadığı gerçeğinin üzerinden atlanmasıyla ilgili bir durum. Buna üçüncü olarak da konuya “şablon”la bakma hatasını ekleyebiliriz..

Bir ülkede sosyalizmin varlığının yanıtını iki temel özelliğe bakarak yanıtla bulabiliriz:

1) Üretim/mülkiyet ilişkileri: Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet mi, yoksa kamu/ortak mülkiyet mi egemen?

2) Sınıf egemenliği: Devlet aygıtına hangi sınıf egemen? Burjuvazi ve onun siyasal temsilcisi mi, yoksa işçi sınıfı ve onun komünist partisi mi?

Çin’de “dışa açılma ve reform” sürecinde özel mülkiyete de alan açılması, Çin’in sosyalizmden dönüşü olarak yorumlanıyor kabaca. Oysa önemli olan egemen durumda hangi ilişkinin olduğudur. Orada da kamu/ortak mülkiyetin egemen olduğu, dahası özel mülkiyet üzerinde de devletin sıkı bir denetimi olduğu görülmektedir.

Devlet aygıtına hangi sınıfın egemen olduğu sorusunun yanıtı ise daha kolaydır: Yaklaşık 100 milyon üyesi bulunmakta olan ÇKP.

Özel mülkiyet sahibi çeşitli isimlerin son dönemde ÇKP’ye üye olma eğilimi taşıması, her ne kadar çeşitli çevrelerde burjuvazinin partiyi ele geçirme çabası olarak değerlendiriliyorsa da, bunu tersinden ÇKP’nin özellikle son yıllarda sosyo-ekonomik kategoriler arasında makası daraltmak üzere yaptığı sert ve önemli hamlelerin dolaylı sonuçları olarak okumak gerekir.

Bir diğer itiraz da Çin’in “sosyalist piyasa ekonomisi”ne olan itirazdır. Çeşitli çevreler bunu da kapitalizm olarak okumaktadırlar. Oysa piyasa ekonomisi ile kapitalizm özdeş değildir. Dahası SSCB’yi dağılmaya götüren nedenlerden biri de güçlü bir piyasa inşa edememiş olmasıdır. (Kuşkusuz bu belirleyici bir neden değildi ve Stalin dönemi sonrası SBKP’nin adım adım revizyonistleşmesinden Kızıl Ordu’nun kendi devrimine sahip çıkamayacak kadar parti ordusu olmaktan uzaklaşmasına kadar pek çok neden sayabiliriz.)

ÇİN’E BÜYÜK ÖLÇEKTEN BAKILMALI

Çin’le ilgili -hangi konuda olursa olsun- değerlendirme yapmak isteyenlere hep “büyük ölçeğe” dikkat etmelerini söylerim. 20 milyonluk, 50 milyonluk, 100 milyonluk bir ülkeden bakarak 1,5 milyarlık bir ülke hakkında değerlendirme yapmak, ölçek farkı nedeniyle her zaman güçtür.

Kolaylaştırmak için iki temel sorunda örnekler vereyim:

1,5 milyar insan için günde ikişer ekmek üretmek, 3 milyar adet ekmek üretmek demektir. Bunun için gereken fırın sayısı, gerekli tonlarca un/buğday konusu başlı başına bir üretim problemidir.

Diğer yandan 1,5 milyar insanın her gün 250 gr dışkıladığını düşünün. Bu her gün çözülmesi gereken 400 milyon kg büyüklüğünde kanalizasyon sorunu demektir.

Özetle, bu büyüklükte bir ülkede sosyalizm öyle bugünden yarına tamamlanabilecek bir sistem değildir. O nedenle ÇKP adım adım şu kadar yıl sonra şu çıta, bu kadar yıl sonra bu çıta diyerek somut hedefler koymaktadır.

Örneğin ÇKP, “orta halli refah toplumu” hedefine ancak 70 yılın ardından ulaşabilmiştir. Ve ÇKP, ancak devrimin yüzüncü yılında güçlü sosyalist bir modern toplum olabilmeyi önüne hedef koyabilmektedir. Çünkü belirttiğimiz gibi ölçek çok büyüktür.

Kuşkusuz bu büyük ölçek, sosyalizm deneyi açısından büyük bir iç pazara sahip olmak gibi bir avantaj da doğurmaktadır, ancak esas olarak adımların ağır, kararlı ve sağlam atılmasını gerektirecek zorluklar barındırmaktadır.

SOSYALİZM BAŞARDI

CRI Türk’teki yılın bu son yazısında, SSCB dağılsa da sosyalizmin hâlâ ayakta olduğuna işaret etmek için özetledik bunları…

Elbette bırakın bir yazıya, kalınca bir kitaba bile sığmayacak önemde ve derinlikte konular bunlar. Şimdilik 25 Aralık 1991’de SSCB’nin dağılmasının 30. yılı vesilesiyle bazı konu başlıklarına değinmiş olalım ve fırsat buldukça yeni yıldaki yazılarımızda bu konu başlıklarına değineceğimizi belirtelim.

Bitirirken de önemle vurgulayalım: İlk sosyalist ülke olan SSCB’nin 1991’de dağılması “tek ülkede sosyalizm” teorisini geçersiz kılmadı, hatta Çin Halk Cumhuriyeti’nin 21. yüzyılda gün geçtikçe daha da öne çıkan başarısı, “tek ülkede sosyalizm” deneyinin başarıldığını gösterdi.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2021

3 Yorum

ABD’de darbe olasılığı

Üç emekli Amerikan generali, 17 Aralık 2021’de Washington Post’ta “Ordu şimdi 2024 ayaklanmasına hazırlanmalı” başlıklı bir makale yazdı.

Paul D. Eaton, Antonio M. Taguba ve Steven M. Anderson isimli emekli generaller, “ordu içerisinde her şeyi alt üst edecek ölümcül kaos potansiyeli konusunda giderek daha fazla endişe duyduklarını” belirterek, “Amerikalılar ciddi risk altında” uyarısı yapıyorlar. Üç emekli general, 6 Ocak 2021 Kongre baskınının yıldönümü yaklaşırken, bir dahaki seçimde, 2024’te “bir darbe olacağı düşüncesiyle iliklerimize kadar donuyoruz” diyorlar.

Başkomutanın emrini reddeden general

Üç emekli generali böyle düşünmeye iten etkenlerden şu ikisi önemli:

1) Generaller “6 Ocak Kongre saldırısında suçlananların 10’da 1’inden fazlasının hizmet kaydı olduğuna” dikkat çekiyorlar. Doğru, davada yargılanan yaklaşık 700 kişinin 100’den fazlasının gazi ve emekli ordu mensubu olduğu basına yansıdı. Nitekim o tür bir baskının öyle bir Şaman’ın liderliğiyle olamayacağı, organizasyonunda “askeri deneyim” gerektiği ortadaydı.

2) Oklahoma Ulusal Muhafız Komutanı General Thomas Mancino, ABD Başkanı Biden’ın “tüm Ulusal Muhafız üyeleri koronavirüse karşı aşılanacak” emrini reddetti ve başkomutanının eyaletin Cumhuriyetçi valisi olduğunu belirtti!

 Üç emekli general, ayrıca ordu içinde gruplaşmaların/particiliğin arttığına dikkat çekiyorlar ve başa baş geçecek 2024 seçiminde, ordunun, bir bölümünün seçimi kazanacak ve başkomutan olacak kişi yerine seçimi kaybedenden emir alabilecek kadar bölündüğünü belirtiyorlar. Ve askeri çöküşün de iş savaşa yol açacağına dikkat çekiyorlar.

Emekli askerlerin bekleme süresi uzatıldı

Aslında ordu içinde birtakım rahatsızlıkların yaşandığını, küçük çaplı tasfiye ve ön alma operasyonlarının olduğunu Pentagon’un 2022 bütçesine yansıyan bazı ayrıntılardan da anlayabiliyoruz.

Temsilciler Meclisi’nden ve Senato’dan geçen, onay için Biden’ın önüne gelen Pentagon’un 768 milyar dolarlık yeni bütçesinde, emekli askerlerin hükümet üyesi olmak için gerekli bekleme süreleri uzatıldı. Buna göre ABD ordusundan emekli olduktan sonra bir kişinin savunma bakanı olabilmesi için geçmesi gereken süre 7 yıldan 10 yıla, dışişleri bakanı olabilmesi için de 5 yıldan 7 yıla çıkarıldı. Savunma bakanlığı için ek üç yıla, dışişleri bakanlığı için ek iki yıla neden ihtiyaç duyuldu acaba? En önemlisi de bu süre uzatımı, hangi generalleri engellemek için yapıldı?

124 general/amiral bildirisi

ABD ordusu içindeki bölünme işaretlerinden biri de ünlü 124 general ve amiral mektubuydu. 9 Ocak Kongre baskınından ve Biden’ın görevi devralmasından birkaç ay sonra, 12 Mayıs 2021’de 124 emekli general ve amiral, “ulusumuz büyük tehlike içinde” diyerek Biden karşıtı bir bildiri yayımlamıştı.

Seçimleri şaibeli ilan eden ve Biden’ın “fiziksel ve zihinsel durumunu” sorgulayan 124 general ve amiral, Kongre liderlerini de “ABD ordusunu siyasi piyon olarak kullanmakla” suçlamıştı. 124 general ve amiral, ABD’nin Çin’e karşı sertleşmesini, İran’la anlaşmaya dönmemesini ve İsrail’in güvenliğini sağlamasını istemişti.

Felaketi önlemek vatanseverliktir

Trump’ın ABD Genelkurmay Başkanı Mark Miley’ı “vatan haini” ilan ettiği olayı da anımsamalıyız: Org. Miley’in Kongre baskını sürecinde Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştüğü ve Milley’in Çinli mevkidaşına, “iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini” söylediği ortaya çıkmıştı birkaç ay önce. Konu “Amerikan komutanından Çin’e saldırmama güvencesi” denilerek eleştirilmişti.

Miley, Afganistan yenilgisinin konuşulduğu Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde bu telefon görüşmesi sorulunca, ABD Genelkurmay Başkanının görevinin yanlış hesaplamaları önlemek ve gerilimi azaltmak olduğunu belirtmişti. Haklıydı…

ABD’nin Çin’e saldırması tüm dünya için felakettir ve felaketi önlemek Trump’ın iddia ettiği gibi “vatan hainliği” değil, tersine vatanseverliktir!

Son not: Türkiye dahil pek çok ülkede onlarca darbeye imza atan ABD’nin darbe endişesi yaşıyor olması, “büyük dönüşüm” belirtilerindendir.  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Aralık 2021

1 Yorum

Bağımsız Merkez Bankacılığı, FED’e bağımlılıktır

Merkez bankalarının “bağımsızlığı” konusu, 1980’lerde yükselen bir eğilimdir. Bu eğilim, neoliberal sistemin ihtiyacından doğmuştur. Neoliberal sistem Hayek ve Friedman gibi iktisatçıların Keynesçiliğe karşıtlıkları üzerinden şekillenmeye başlayan bir sistemdir. Bir laboratuvar olarak Şili’de, 1973’te yapılan darbeyle ilk kez uygulanmış, ardından 1979’da İngiltere’de Thatcher ve 1981’de ABD’de Reagan iktidarlarıyla uluslararasılaştırılmaya başlanmıştır.

Özetle neoliberalizm, kapitalist sistem içinde gelişmekte olan ülkeleri merkeze bağlamanın önündeki bütün engelleri kaldırmak, yeni yeni sömürgeciliktir. Bunun için gelişmekte olan ülkelerde devletin ekonomi içindeki varlığının ve payının azaltılması, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, finansal sistemin, dış ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gerekmektedir. Kritik konu, piyasada alınıp satılan bir meta olan paranın “gümrüksüz” (vergisiz) girip çıkmasına izin verilmesidir. Böylece sermaye birikimi bakımından tarihsel olarak zaten geriden gelen ülkeler, hiçbir zaman kendi sermaye birikimini oluşturamaz.

Türkiye’nin neoliberalizm yolu

Türkiye ilk olarak 24 Ocak 1980 kararıyla, ikinci olarak da 1989’da doların serbestçe alınıp satılmasının yolunun açılmasıyla, “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programına sokuldu. Ve dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, bu sistemin ihtiyacı olarak, Merkez Bankası’nın (MB) bağımsızlığı konusu bir zorunluluk gibi pompalandı. Bunu, “merkez bankalarının siyasetin etkisinden uzak kararlar alabilmesini sağlama” ihtiyacı diye pazarladılar. Aslında temel hedef, gelişmekte olan ülkeleri, mali bakımdan para politikalarının lokomotifi olan Washington-Londra lokomotifinin peşine dizmekti.

Türkiye bu amaçla 2001 yılında TCMB kanununda değişiklik yaparak, kervana katıldı. 25 Nisan 2001 tarihli 4651 sayılı TCMB kanununda “Banka, bu kanun ile kendisine verilen görev ve yetkileri, kendi sorumluluğu altında müstakil (bağımsız) olarak kullanır” hükmü getirilerek, “kurumsal bağımsızlık” sağlandı.

AKP-MB ilişkisi

2018 krizinden bu yana hem Hazine ve Maliye Bakanlarının hem de Merkez Bankası Başkanlarının sık sık değişmesi ve iktidarın Merkez Bankası’yla ilişkisi, “MB bağımsızlığı” konusunu tartışmaya açtı. Ancak ne yazık ki konu, yukarıda özetlediğimiz esastan ayrı olarak, iktidar ile muhalefet arasında salt “AKP-MB ilişkileri” düzleminde ele alındı, alınıyor…

Kuşkusuz Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için seçimi kurtarma ekonomisi uygulama çabası, haliyle iktisatçıların genelinde “AKP-MB ilişkisine” tepki gösterilmesine yol açıyor; “MB bağımsız olmalı” görüşü, AKP’nin uluslararası mali sermaye güdümündeki ekonomi politikasından korunabilmenin aracı olabilir düşüncesiyle savunuluyor.

Aslında iktidarın yeni ekonomi politikası, ne yazık ki, bu tartışmayı bitirmiş oldu. Zira hükümet, bağımsızlığını savunsa da fiilen kendi politikalarına uyuma mecbur ettiği Merkez Bankası’nı, yeni programıyla fiilen Amerikan Merkez Bankası’na, yani Federal Rezerv Sistemi’ne (FED) bağladı! Merkez Bankası’nın serbest piyasada belirlenen döviz kuruna ek olarak her gün saat 11’de kur açıklaması ve dolar kuruna garantör yapılması, fiilen FED’e eklemlenmektir!

Kimileri bu vahim durumu “aslında kontrollü kambiyo rejimi” diyerek perdelemeye çalışsa da, gerçek değildir. Kontrollü olmasının en önemli ölçütü vergilendirmedir çünkü. Ayrıca Erdoğan defalarca ilan ettiği gibi serbest piyasa ekonomisine bağlıdır, serbest kambiyo rejimi içindedir ve programının esası da dolarizasyondur.

Türk ekonomisi operasyona alanına dönüştürüldü

Yeni ekonomi modeli, bu özellikleri nedeniyle gerçekte küresel mali sermayeye teslimiyet programıdır. Bu modelle Türk ekonomisi küresel mali sermayenin kolayca müdahale edilebileceği hale getirilmiştir; mali sermayenin ve merkezindeki bankacılık sisteminin operasyon alanı haline dönüştürülmüştür.

Tarımı bitirmenin, sanayiyi eritmenin, kamu kuruluşlarını satmanın, sürekli borçlanmanın, borcun faizini ödeyebilmek için yeniden ve yeniden borçlanmanın kaçınılmaz sonucudur bu… Cari fazla adına TL’yi değersizleştirmeleri ve dolara yol verip üç ayda 8 TL’den 18 TL’ye çıkarmaları da, sonra bankacıları memnun edip çifte faiz yoluyla doları bir gecede 13 TL’ye düşürmeleri de, teslimiyetin ve çaresizliğin dalgalı halidir.

Sadece kurun hızlı çıkış ve inişine kilitlenmek, tavşana tutulan projektör gibidir, esası görmemizi engeller. Bize gösterilene değil, gerçekte olana bakmalıyız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Aralık 2021

1 Yorum

Tek devlet, iki para

Resmi adı “Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat” olan yeni model, özetle “kura endeksli örtülü faiz” modelidir.

Faize karşı olduğunu belirten hükümet, bu modelle “iki kere faizci” olduğunu ilan etmiş oldu: Birincisi bankanın TL’ye vereceği faiz, ikincisi de kur farkından ortaya çıkacak örtülü faiz. Birinci faizi banka, ikinci faizi de Hazine ödeyecek.

Hazine ise hepimizin vergileriyle oluştuğu için, ikinci faizi biz ödemiş olacağız.

TL ve $’lı sepet para

“Banka faizi + Hazine faizi” şeklindeki model, kura endeksli olması nedeniyle, para birimi cinsinden aslında şudur: TL + $ farkı. Bu da fiilen TL ile $’ın birlikte “sepet para” olması ve para sistemimizin ikili para sistemine dönüşmesi demektir. (Hatta serbest piyasa doları ile Merkez Bankası’nın her gün saat 11’de açıklayacağı dolar kuru nedeniyle üçlü para sistemidir.)

Bu durum, ölçü birimi ve karşılık değeri olarak TL’nin dışında vatandaşın doları da ölçü birimi olarak kullanması demektir.

Ulusal devletlerin tarihsel oluşumu içinde “vatan”ın ekonomi politikteki karşılığı “ulusal pazar”dır. Ulus, pazarının etrafına gümrük duvarı çeker. Devlete ulus egemendir, pazara da ulusun parası…

Emperyalizmin “yeni dünya düzeni” diyerek “ulusal devletlere” savaş açmasının ve ulusal devletleri etnik ve mezhepsel zeminde parçalara ayırmaya çalışmasının nedeni budur: Tek pazarı bölerek, parçalı pazarlara kolayca egemen olmak.

Serbest piyasa ekonomisi diyerek gümrük duvarlarının indirilmesi de, serbest kambiyo rejimi diyerek emperyalist paranın pazarda yavaş yavaş etkili hale getirilmesi de ondandır.

Erdoğan modelinin üç ana özelliği

Erdoğan’ın 20 Aralık’ta ilan ettiği modelini tanıtırken söyledikleri, aynı zamanda o modelin ana özelliklerini ortaya koyması bakımından önemliydi:

1) “Serbest piyasa ekonomisi”ne bağlılığını bir kez daha teyit etti.

2) “Serbest kambiyo rejimi”nden dönüş olmayacağını ilan etti ve “kontrollü kambiyo rejimi”ni ortaya atanları “sinsilik peşinde koşmakla” suçladı. (Merkez Bankası kambiyo rejimini denetim altına almadan dolar kuru açıklamakla, şimdiye kadar “piyasa kurallarıyla” olagelen dolarizasyonu resmen artık kendisi teşvik edecek.)

3) “İhracata dayalı büyüme” programına devam dedi. (Daha önce belirttiğim gibi, büyüme programları IMF ve Dünya Bankası programlarıdır. Kaldı ki Erdoğan iktidarı devralınca Derviş’in programını sürdürmüştür. Türkiye’nin “büyüme” odaklı değil “gelişme/kalkınma” odaklı “planlı programlara” ihtiyacı var.)

Sorun neoliberal sistem

Erdoğan’ın açıkladığı modelin üç ana özelliği, görüldüğü gibi merkezinde ABD mali sermayesinin bulunduğu neoliberal sistemin bizzat kendisidir.

Nitekim Erdoğan, 24 Ocak 1980’de alınan kararlarla teslim olunan o düzenin son 20 yılının uygulayıcısıdır. O nedenle “2021 sonbahar krizi”, sık sık vurguladığımız gibi, birincisi neoliberal düzenin, ikincisi de “tek adam rejimi”nin krizidir.

Krize çözüm tartışmalarını sadece “tek adam rejimine” indirgemek ve 41 yıllık muhasebe yapmayarak neoliberal düzeni tartışmamak, sadece eksiklik değil, daha sonra yapacağımız yeni kriz tartışmalarının da garantisidir! Neden? Çünkü finansal krizler, neoliberal kapitalizmin doğasının gereğidir. Bu sistem, krizli sistemdir.

Fatura halka kesildi

Sonuç olarak neredeyiz? Krizi “emek-sermaye kavgası” düzleminde incelediğim yazımda sormuştum: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

İşte Erdoğan’ın açıkladığı “iki kere faizci” ve “ikili para sistemli” model, krizin faturasının yine halka kesildiğinin yanıtıdır. Çünkü para sahiplerine kur farkı olarak ödenecek miktar, Hazine’den, yani hepimizin cebinden ödenmiş olacak.

Böylece ne olmuş oldu? Doları üç ayda 8 TL’den 18 TL’ye çıkarıp, bunu bir gecede 13 TL’ye düşürmeyi “büyük başarı” olarak pompalayan iktidar, yine temsilcisi olduğu sınıfı, mali sermayeyi ve merkezindeki bankaları mutlu etti!

Kumarhanede kazanan hep kasa olur, “kumarhane kapitalizmi”nde de banka!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2021

2 Yorum

Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’

Rusya ile ABD arasındaki Ukrayna-Karadeniz merkezli mücadele, iki ülke dışında AB ve Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

Zira hem Türkiye, hem de AB ülkelerinin çoğu NATO üyesi ve ABD Rusya’ya karşı NATO’yu devreye sokmuş durumda. Nitekim 14 Haziran 2021 tarihli NATO zirvesinde NATO’nun Karadeniz bağlamında havada, karada ve denizde gücünü artırma kararı alınmıştı.

ABD’nin ve NATO’nun sözünde durmayarak sürekli Rusya’ya karşı eski SSCB bölgesinde genişlemesi, Moskova için artık kabul edilemez bir seviyeye gelmiş durumda. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu amaçla geçen ay son bir uyarıda bulunmuştu: “Karadeniz konusunda son gelişmeler belirli sınırların ötesine geçiyor. Stratejik bombardıman uçakları Rusya sınırına 20 kilometre yakından uçuyor. Bu konuda endişelerimizden ve kırmızı çizgilerimizden bahsediyoruz ancak Batılı ortaklarımız oldukça tuhaflar, kırmızı çizgilerimizi ve uyarılarımızı hafife alıyorlar” (17.11.2021).

MOSKOVA’DAN UKRAYNA VE GÜRCİSTAN UYARISI

Yükselen tansiyon nedeniyle Rusya NATO’ya bir güvenlik anlaşması önerdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı birkaç gün önce bu taslağı yayınladı.

Moskova’nın hazırladığı 9 maddelik taslakta en dikkat çeken konular iki başlıkta ele alınabilir:

Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz.

İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez.

Özetle Moskova NATO’ya “artık yeter” diyor.

KREMLİN’İN ‘ASKERİ YANIT’ UYARISI

Peki NATO “yetmez” derse ve hedeflediği gibi Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye yaparak Karadeniz’i bir NATO haline getirmeye çalışırsa ne olacak?

Avusturya’daki askeri güvenlik ve silah kontrolü konulu görüşmelerde Rus heyetine başkanlık eden Konstantin Gavrilov açıkça yanıtı verdi: “NATO acıyan noktalarımıza basmaya devam ederse askeri yanıt verilecek” (20.12.2021).

Gavrilov’un uyarısına aynı gün iki farklı konuda Kremlin ve Rusya Dışişleri’nden yapılan şu iki uyarıyı da eklemeliyiz:

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, NATO’nun Polonya’ya nükleer silah konuşlandırması halinde Rusya’nın durumu dengelemek için uygun adımları atacağını ve çeşitli seçenekler üzerinde çalıştıklarını söyledi.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gruşko, NATO ülkelerinin kendi topraklarına saldırı silahları konuşlandırması durumunda Rusya’nın bu adıma orantılı yanıt vereceğini belirtti.

UŞAKOV-SULLIVAN İSTİŞARESİ

Rusya’nın güvenlik garantileriyle ilgili önerileri konusunda bir süre sessiz kalan ABD, en sonunda Rusya’yla diyalogu seçti. Ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuriy Uşakov ile ilk istişarelere başladı.

Kremlin, bu ilk temasa dair açıklamasında, iki tarafın “Rus teklifleri bağlamında istişareleri sürdürme konusunda mutabakat sağladıklarını” belirtti.

Ancak istişareleri sürdürme mutabakatının ötesinde tabloyu daha net anlamamızı sağlayacak henüz bir veri yok.

Sullivan’ın Rus teklifi yapıldıktan sonraki ilk açıklaması bir ipucu niteliği taşıyor elbette: “Diyaloğa hazırız. Rusya kendi endişelerini dile getirdi, biz de kendi endişelerimizi değerlendirmeyi önereceğiz. Bazı alanlarda ilerleme olacak, diğerlerinde fikir ayrılıkları.”

ABD’NİN BULGARİSTAN HEDEFİ

ABD’nin çok ileri gidebilecek durumu yok. Çünkü Almanya başta AB üyelerinin bir kısmı, daha ileri gidilmesinden yana değil. Ukrayna’nın desteklenmesi ve Rusya’ya ekonomik yaptırımlar uygulanması gibi “soğuk yollara” evet diyen Batı Avrupa ülkeleri, ABD adına Ukrayna cephesinde Rusya’yla doğrudan karşı karşıya gelecek “sıcak yollara” itiraz ediyorlar. ABD’nin planlarına daha yakın olan kesim ise Polonya merkezli Doğu Avrupa kanadı…

ABD bu nedenle Rusya’yı sürekli basınç altında tutmayı, Ukrayna, Gürcistan ve Karadeniz konularında bazen adım atıp, bazen geri çekmeyi, Moskova’yı sürekli teyakkuz halinde tutacak şekilde Karadeniz’de tatbikatlar yapmayı sürdürmeyi hedefliyor.

Washington bu süreçte Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz hattında askeri mevzilerini artırmayı hesaplıyor. Yunanistan ve Romanya’yla üsler konusunda ilerleme sağlayan ABD, bu süreçte ayak direyen Bulgaristan’ı da “ikna” etmeye çalışacak.

Türkiye mi? Başlı başına ayrı bir yazının konusu elbette…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Aralık 2021

3 Yorum

CHP-TÜSİAD dirsek teması AKP’ye yarar

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun TÜSİAD’a çağrısı ve TÜSİAD’ın o çağrıya uyarak yaptığı açıklama, elbette Yeni Şafak’ın dün manşetten ilan ettiği “Operasyonda ikinci aşamaya geçtiler” anlamına gelmiyor. Ancak bu dirsek teması hem ideolojik olarak, hem de siyaseten CHP’yi sıkıntıya sokacak bir girişimdir.

Öncelikle belirtelim: Ortada bir operasyon yok. AKP ve medyasının hükümetin sorumluluğunu perdelemek için propaganda ettiği “sorumlu dış güçler” kampanyası tutmadı. Öyle ki yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati bile “dışarıdan saldırı yok ama güven sorunu var” demek durumunda kaldı (11.12.2021).

“Dış güçler” propagandasının tutmadığı şartlarda CHP-TÜSİAD dirsek teması, AKP medyası için fırsat oldu; AKP tabanına “bakın iç güçler var” diyebilme şansı buldular. Ancak belirtelim: AKP tabanı da artık “dış güçler”, “iç güçler”, “operasyon” türünden bahanelere pek inanmıyor. Zira tablo perdelenemeyecek kadar ortada. Mesele “dış güçler” ise o dış güçler Türkiye’den katbekat fazla Çin ve Rusya’yla uğraşıyorlar! Krizin iki nedeni var: Neoliberal düzen ve Erdoğan’ın “tek adam” yönetim modeli.

İdeolojik sorun

CHP-TÜSİAD dirsek temasının ideolojik sorun olmasının nedeni şudur:

Erdoğan’ın 20 yıldır kumanda ettiği ekonomi düzeni, gerçekte TÜSİAD’ın mühendisliğini yaptığı ekonomi düzenidir: Neoliberal düzendir.

Türkiye, TÜSİAD’ın adamı olan Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak 1980 kararları ile neoliberal düzene geçti. 41 yıldır o düzen uygulanıyor. Dahası TÜSİAD o düzeni iyi uygulayacağı ve Kemal Derviş’in programını devam ettireceği için AKP’yi destekledi. Şu son döneme kadar da TÜSİAD hep AKP’nin arkasındaydı. Zira zaman zaman dile getirdikleri gibi, TÜSİAD üyesi sermaye grupları en çok AKP döneminde yüksek kârlılığa ulaştılar. AKP’nin siyasal İslamcılığı da, Cumhuriyet’le hesaplaşması da TÜSİAD’ın umurunda olmadı. Yoksulu yoksullaştırma pahasına zengini zenginleştiren düzeni en iyi kim sürdürürse, TÜSİAD onun arkasındadır.

TÜSİAD’ın şimdi sürece itiraz ediyor olmasının tek nedeni var: Büyük sermayenin bile kaldıramayacağı kur dalgalanması oluştu. O nedenle TÜSİAD Erdoğan’dan “genel kabul görmüş iktisat kuralları içinde kalmasını” istiyor.

Peki CHP TÜSİAD’ın düzenine karşı mıdır, değil midir? Bu ideolojik bir sorundur. O neden Kılıçdaroğlu, TÜSİAD’dan AKP’ye tepki göstermesini istemek yerine kendi “krize çözüm programını” ilan etmelidir.

Siyasi sorun

CHP-TÜSİAD dirsek temasının siyasi sorun olmasının nedeni ise şudur:

Kılıçdaroğlu’nun, CHP Genel Başkanı olarak TÜSİAD’a “hükümete karşı konuş” çağrısı yapması, CHP’nin siyasi tarihi açısından 180 derecelik bir dönüştür.

TÜSİAD, 1979 yılında gazetelere verdiği ilanlarla, CHP hükümetini devirme operasyonunun düğmesine basmıştı. CHP hükümetini yıkan TÜSİAD bir yıl sonra 24 Ocak 1980 kararlarını aldırıyor, dokuz ay sonra da o kararların uygulanabilmesinin sopası olan 12 Eylül rejimi başlıyordu.

Böylece Kılıçdaroğlu, gazete ilanları vererek CHP hükümetini devirme operasyonunun düğmesine basan TÜSİAD’dan, 42 yıl sonra AKP’ye karşı “konuşmasını” istemiş oldu!

Neoliberal restorasyon sorunu

Türkiye’nin önündeki sorun sadece Erdoğan yönetimi değildir; Erdoğan’la birlikte neoliberal düzendir. “Neoliberal düzeni Erdoğan’sız sürdürme” politikası Türkiye’yi düzlüğe çıkarmaz. Türkiye 41 yılda ilk kez değil, birkaç kez büyük krizler yaşadı. Çünkü kapitalizm, bir krizler sistemidir.

Türkiye’nin ihtiyacı neoliberal düzenin dışına çıkmak ve karma ekonomi modeline dönmektir. Halkla bu esasta birleşen siyaset iktidar olur ve Türkiye’yi ayağa kaldıracak tedaviyi yapar; TÜSİAD’la yürüyen siyaset ise “neoliberal restorasyon” ile kısa süreli bir pansuman yapar ve Türkiye’yi yeniden yatağa düşürür.

Ve daha önemlisi: TÜSİAD’la yürüyen, Erdoğan’a bir kez daha kazanabilme olasılığı sağlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2021

2 Yorum

Yedinci sıfır

Yazacak çok dış politika konusu var: AB’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifine karşı ilan ettiği Küresel Geçit Projesi, ABD ile BAE arasındaki F-35 krizi, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ne anlama geldiği, iktidarın “ABD ve Katar’dan garanti aldık” diyerek Doğu Akdeniz’de attıkları geri adıma bir yenisini daha eklemeleri…

Fakat hiçbirini oturup yazmak gelmiyor içimden. Ekonomideki krizin yoksulluğumuzu büyüten hali her şeyin önünde çünkü…

Önce neoliberalizmin, sonra Erdoğan’ın krizi

Komşularla sıfır sorun politikaları nasıl “sırf sorun” doğurduysa, TL’den altı sıfır atma operasyonları da yedinci sıfırı doğurdu. Kuşkusuz TL’deki tüm sıfırlardan sorumlu değiller. Krizin öncelikle kapitalizmin krizi olduğunu, 24 Ocak 1980 kararlarıyla içine girilen neoliberal düzenin krizi olduğunu bu köşedeki ekonomi-politik yazılarımızda önemle belirttik. 41 yıllık rejimin, bir bütün olarak Özal-Çiller-Erdoğan rejimi olduğunu ancak Erdoğan yönetiminin en “neoliberal” yönetim olarak krizi zirveye çıkardığını da belirttik.

Özetle kriz önce neoliberalizmin sonra da 41 yılın yarısında dümende olan Erdoğan’ın krizidir. Ve sayılara bakıldığında Erdoğan, Özal’dan da Çiller’den de daha sorumludur. Erdoğan daha çok özelleştirdi, daha çok yabancılaştırdı, Türkiye’yi daha çok borçlandırdı. Ve Erdoğan’ın döneminde, diğer dönemlere göre çok daha büyük sermaye transferi gerçekleşti.

Ücrete zam yok, indirim var

Tablonun sorumluları, şimdi büyük lütufmuş gibi, asgari ücrete yaptıkları yüzde 50 zam ile övünüyorlar!

Oysa yüzde 50 zam yapmış değiller. Tamam, asgari ücret 2825 TL’den 4250 TL’ye çıkmış oldu ama gerçekte durum tam tersi. Çünkü TL’nin değerini bir yılda yüzde 123 eritip, sonra yüzde 50 zam yapmış oldular sadece. Yani gerçekte ücrete zam yok, indirim var!

2 Ocak 2021 günü 1 dolar, 7,27 TL’ydi. Yazıyı yazdığım 17 Aralık 2021 günü, saat 10.30’da 1 dolar 16,23 TL’ye çıkmıştı. Yani bir yıl daha dolmadan, TL’nin dolar karşısında kaybettiği değer yüzde 123!

Bu şu demek: 2 Ocak 2021 günü 2825 TL’ye 388 dolar alınabilirken, 17 Aralık 2021 günü ancak 174 dolar alınabiliyor! 2825 TL’yi 1 Ocak 2022’den itibaren 4250 TL’ye çıkararak, asgari ücretle 262 dolar alınabilmesini sağlamış oldular sadece. Yani doların hiç artmayacağını varsaysak bile asgari ücret bir yılda, 388 dolardan 262 dolara gerilemiş oldu! Emekçi, güya zam aldı ama gerçekte ücreti 126 dolar erimiş oldu!

Sofradan 183 ekmek azalttılar

Gerçek durum sorgulanmasın diye saraydan “maaşınızı dolarla almıyorsunuz ki” propagandası pompalanıyor. Doğru, emekçiler, ezilenler, en alttakiler dolarla maaş almıyor ama tüm harcamaları dolardan etkileniyor. Zira doların artışı ve TL’nin değer kaybı, benzin ve doğalgazdan başlayarak makarnaya kadar yansıyor.

Olsun, biz AKP’nin asgari ücret yalanını dolarsız da sergileyelim:

1 Ocak 2021 günü ekmek 1,5 TL’ydi. 2825 TL olan asgari ücretle 1883 tane ekmek alınabiliyordu. Ekmek artık 2,5 TL. Ki kısa bir zamanda 3 TL olacağı belirtiliyor. 1 Ocak 2022’de 4250 TL ile, 2,5 TL’den sadece 1700 tane ekmek alabiliyorsunuz artık! Yani bir yıl boyunca ekmeğe hiç zam gelmeyeceğini varsaysak bile, asgari ücret 183 ekmek değerinde azalmış oldu.

Hesabınızı ekmek yerine simitle yaparsanız, erimenin daha da büyük olduğunu görürsünüz. Dileyen makarnayla, ayçiçek yağıyla, patatesle, soğanla, hatta gram altınla da yapabilir.

Özetle TL’den altı sıfır atan AKP, aslında TL’ye yedinci sıfırı eklemiş ve asgari ücrete yüzde 50 zam adı altında asgari ücretlinin sofrasından 183 ekmek eksiltmiş oldu!

O da şimdilik! Ekmeğimizin daha da erimemesinin ilk yolu AKP’den kurtulmak, ikinci yolu da neoliberal sistemden çıkıp karma ekonomiye geçmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Aralık 2021

1 Yorum

Emek-sermaye kavgası

Ekonomik krizin nedeni mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?

Bu sorunun yanıtı şundan önemlidir: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

Asgari ücret tartışmalarını sayılardan kurtararak bu iki soru çerçevesinde ele almalıyız.

Sermaye, faturayı emekçiye kesme peşinde

Politika, kabaca ekonomideki bölüşümün mücadelesidir. Sermayenin ekonomistleri, krizlerde faturanın sermayeye değil emekçiye çıkarılmasının politikasını yaparlar. Bunun en kestirme yolu da asgari ücreti baskılamaktır. Bu amaçla toplumu korkuturlar. “Asgari ücret artarsa enflasyon artar, ekonomi batar” derler. “Asgari ücret artarsa, sermaye sınıfı işçi çıkarmak zorunda kalır, işsizlik artlar” derler.

Teorik olarak elbette bu olasılıklar vardır. Oysa krizin faturasının büyüğünü sermaye ödese, olasılık azalacaktır. Ancak sermayenin ekonomistleri tam da fatura sermayeye değil, bütün olarak emekçilere kesilsin diye bu argümanları dile getirmektedir.

Aslında tabloyu sermayenin ekonomistlerinden daha gerçekçi anlatan doğrudan sermayedir. Bakın ne diyor aynı zamanda patron olan yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati: “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Ama ben bu iş düzelmezse eğer bin çalışanımla beraber bütün varlığımı kaybederim.” Yani “Emekçi altı üstü maaşını ve işini kaybeder, ama ben fabrikamı, şirketimi kaybederim” diyor patron bakan…

İnsan merkezli ve para merkezli çözümler

Ekonominin merkezinden insanı çıkarıp parayı ve sayıları koyanlar, klasik kapitalizm teorileri içinde “asgari ücret artarsa enflasyon artar” diyorlar.

Peki TÜİK’in verilerine göre bile yüzde 21 olan ama gerçekte yüzde 50’lere ulaşan mevcut enflasyonu asgari ücret mi yükseltti? Dışarıdan dolarla saman alınan bir sistemde, asgari ücrete sıfır artış bile yapsanız, enflasyon düşer mi? 128 milyar dolar uluslararası tefecilerin cebine mi, yoksa asgari ücretlinin cebine mi akıtıldı?

Özetle asgari ücreti artırmayıp, milyonlarca insanı bırakın yoksulluğu, açlık sınırının altında çalışmaya mecbur edilirse ve böylece enflasyonun artması engellenirse krizden çıkılmış mı olacak? Emekçilere “aç kal” denilerek hangi ekonomi kurtarılmış olur ki!

Sonuç olarak iki çözüm var:

1) Emek/insan merkezli çözüm: Ekonominin merkezine insanı koyar ve asgari ücrete iyi bir artış yaparsınız. Artacak enflasyonu frenleyecek önlemler de alırsınız. Önlemler kabaca krizin faturasının daha çok sermaye sınıfına kesilmesi şeklindedir. Servet vergisinden sermaye kontrolüne ve dövizin giriş çıkışını vergilendirmeye kadar pek çok önlem alınabilir.

2) Sermaye/kâr merkezli çözüm: Ekonominin merkezine sermayenin çıkarını koyar, kâr azalmasın diye asgari ücrete göstermelik bir artış yaparsınız. Enflasyon belki bir seviyede tutulur ama milyonlarca insan açlık sınırının altına düşer, adım adım sosyal ve siyasal krizler ortaya çıkar.

Sistem dışına çıkma zorunluluğu

Krizden çıkış yok mu? Sistem içinde, neoliberal düzende yok. Hatta sistemden çıkılmazsa, ilerleyen yıllarda büyük yıkım ve parçalanma var.

“Düşük faiz, uygun yükseklikte kur” modeli, sistem dışında değil, sistem içinde bir modeldir. Bu modeli ancak “sermaye kontrolü” ile pekiştirir, giren ve çıkan dövizi vergilendirir, iç pazarınızı korursanız anlamlı olur.

Bu da haliyle sistem dışına çıkmak demektir. Zira neoliberal düzenin özü, sermayenin serbest dolaşımı ve egemenliğidir. Sermaye özgürce dolaşırken paradan para kazanır, borçlandırır, büyüme programı dayatır, zengini zenginleştirir, yoksulu yoksullaştırır, yıkıma götürür…

Sistem dışına çıkmak ve karma ekonomiye dönmek mümkündür. Büyüme programı yerine kalkınma programı ile endüstriyel tarım merkezli üretim modeline geçmek, sanayi hamlesi yapmak, iç pazarı güvenceye almak, ulusal parayı korumak, sermaye/yatırım giriş çıkışlarını şarta (üretim hedefli olacak, kârı belli bir süre dışarı çıkaramayacak vb) bağlamak mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2021

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın