Antidemokratik “demokrasi yayı”

İngiltere’de toplanan G7 Dışişleri Bakanları, beklenildiği gibi üç ülkeyi tehdit etti. İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’ın açıkladığı tehditler şöyleydi:

1) “Rusya Ukrayna’ya saldırırsa büyük sonuçları ve ciddi maliyeti olur.”

2) “Çin’in zorlayıcı ekonomik politikalarından endişe duyduğumuzu açıkça belirttik. Yapmak istediğimiz, benzer düşünen, özgürlük seven demokrasilerin yatırım ve ekonomik ticaret erişimini inşa etmek.”

3) “İran’ın müzakere masasına gelmesi için son şans.”

Tipik emperyalist argümanlar: Ukrayna üzerinden Rusya’ya saldıranlar, “Rusya Ukrayna’ya saldırırsa bedel ödetiriz” diyor; “özgürlük seven demokrasi” laflarıyla Çin’e ticaret savaşı açıyorlar; “son şans” diyerek İran’ı ABD baskısına boyun eğmeye zorluyorlar…

DEMOKRASİ YAYI DEĞİL EMPERYALİST SALDIRGANLIK YAYI

Emperyalist blokun bu aldatmaca çabası, dünya kamuoyunu avlamak için elbette…

Çin’e karşı inşa etmeye çalıştıkları emperyalist saldırı kuşağını bile “Asya’nın demokrasi yayı” diye sunuyorlar. Öyle ki Anadolu Ajansı da o argümana sarılarak haber servis ediyor TV ve gazetelere: “Çin’e karşı gayriresmi stratejik forum şeklinde bilinen ve ‘Asya’daki Demokrasi Yayı’ olarak nitelendirilen ittifak, kısmen düzenli toplantılar ve bilgi alışverişini kapsıyor.”

Kimlerden oluşuyor bu demokrasi yayı peki? Dörtlü Güvenlik Diyaloğu ya da “QUAD” olarak bilinen, ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya ittifakı…

ABD, rakip gördüğü ve ekonomik gelişmesini boğmaya çalıştığı Çin’i kuşatmaya ve çevrelemeye çalışıyor, bu ülkeye abluka uyguluyor ve bunun adı emperyalist sözlükte “demokrasi yayı” oluyor! Bu demokrasi yayı değil, tersine demokrasi karşıtı bir emperyalist yaydır.

ÖZEL STRATEJİK PARTNERLİK ANLAŞMASI

Demokrasi yayının antidemokratik olduğu da şuradan bellidir:

G7 Dışişleri Bakanları Toplantısında bir araya gelen Japonya Dışişleri Bakanı Hayaşi Yoşimasa ile Avustralya Dışişleri Bakanı Marise Payne; birincisi ikili ilişkilerini “özel stratejik partnerlik” seviyesine yükseltmekte, ikincisi de OUAD ittifakını güçlendirmekte anlaşıyorlar.

Amaç? “Serbest ve Açık Hint-Pasifik vizyonunu” hayata geçirmek…

Nedir bu vizyon? ABD’nin Çin karşıtı saldırgan Hint-Pasifik stratejisinin, emperyalist sözlükten alınma serbest ve açık gibi kelimelerle yutturulması… Daha somut söylersek; Hint-Pasifik bölgesini Çin’e kapatarak ABD ve müttefiklerine açma hedefi…

720 MİLYON DOLARLIK SİLAHLANMA ANLAŞMASI

Bitmedi, Avustralya Başbakanı Scott Morrison, Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in ile 720 milyon dolarlık “savunma anlaşması” imzaladı. Anlaşmaya göre Avustralya’da zırhlı araç üretim tesisleri kurulacak; kundağı motorlu obüs topları, mühimmat tedarik araçları ve radarlar üretilecek…

ABD’nin Çin’e karşı asker yığdığı bölgedeki iki ülkeden biri olan Güney Kore (diğeri Japonya), ABD adına hem QUAD’ın hem AUKUS’un gözdesi Avustralya’ya askeri destek veriyor.

QUAD’ı yukarıda belirtmiştik: ABD, Avustralya, Japonya ve Hindistan ittifakı…

AUKUS ise ABD’nin yine Çin’e karşı kurduğu ABD, Avustralya, İngiltere ittifakının adı. Merkezinde nükleer denizaltı anlaşması olan bu ittifak ile ABD ve İngiltere, Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalışıyor.

AVUSTRALYA MERKEZLİ HAMLE

Özetle ABD Hint-Pasifik bölgesinde Avustralya merkezli yeni bir hamle süreci başlatmış durumda. ABD işgaliyle zorunlu müttefik durumunda olan Japonya ve Güney Kore, bu amaçla Avustralya’ya yatırıma yönlendiriliyor.

Her ne kadar Avustralya hükümeti bu emperyalist hamlelerde piyon olmaya hevesliyse de, Çin-Avustralya ticaret verilerinde ortaya çıkacak düşüş, önümüzdeki süreçte Avustralya halkının izlenen siyasetlere tepki göstermeye başlamasına neden olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Aralık 2021

2 Yorum

Erdoğan’ın seçim rehinesi olarak Kavala

Osman Kavala’yı “Gezi’nin finansörü” diye suçlayarak Gezi’yi karalamaya kalkan iktidar, tüm dayanaksızlığına rağmen o iddiasını sürdürüyor. Oysa tersine Kavala’nın Gezi eylemlerinin bitirilmesini savunan konumda olduğuna dair pek çok tanık var!

Dahası iktidar Kavala için “Soros’un adamı” diyerek Gezi ile Soros arasında bir bağ kurmaya çalışarak da Gezi’yi karalamaya çalışıyor. Oysa Soros’la masaya birkaç kez oturan da, Soros’un has adamı Can Paker’i yanı başında tutan da, Soros’un politikalarını uygulayan da Erdoğan’dır!

Erdoğan’ın taktiği

Üç sembolik isim: Rahip Brunson, Deniz Yücel, Osman Kavala

ABD Başkanı Donald Trump istedi, Erdoğan “asla içeriden çıkamayacak” dediği Brunson’u serbest bıraktı; Almanya Başbakanı Angela Merkel istedi, Erdoğan “asla içeriden çıkamayacak” dediği Deniz Yücel’i serbest bıraktı, ancak AİHM “Kavala tahliye edilmeli” kararı aldı, Erdoğan uygulamıyor!

Üstelik Erdoğan sanki AİHM AB kurumuymuş gibi meseleyi bir Türkiye-AB mücadelesi haline getiriyor! Oysa AİHM’i de AB’yi de Türkiye’de en iyi bilen Erdoğan’dır; üç kez AİHM’e başvuran siyasetçi ve AB kararlarını Türkiye’de en iyi uygulayan başbakan olarak… (Türkiye’nin de üyesi olduğu 47 üyeli Avrupa Konseyi ve AİHM başka, 27 AB ülkesinin yürütme organı olarak AB Konseyi başkadır.)

O zaman neden Erdoğan AİHM’in kararını yerine getirmiyor? Brunson ve Yücel örneklerinden hareket edersek; ya Avrupa Kavala karşılığında iktidara bir kazanç vermediği için, ya da verilen kazanç yeterli gelmediği için veya…

Bir olasılık da şudur: Erdoğan iç, dış, ekonomi tablolarının bu kadar kötü olduğu şartlarda gireceği bir seçimde, “Batı’yla mücadele eden lider” görüntüsü verebilmek için Kavala’yı kullanmak istiyor. “Gezi eşittir Kavala eşittir Soros eşittir Batı” diyerek tabanının erimesini durduracak seçim malzemesi üretmek istiyor; Batı karşıtlığı üzerinden milliyetçi/ulusalcı müttefiklerini yanında tutmak ve cepheyi genişletmek istiyor.

Öte yandan sınıfı nedeniyle Kavala’nın durumu, iktidarın iş dünyasına verilen mesajı anlamına da gelmektedir.

Başyargıç cumhurbaşkanı

Dikkat ederseniz “Trump istedi, Erdoğan Rahip Brunson’ı bıraktı” gibi hukuka aykırı cümleler kurdum yukarıda. Ne yazık ki tablo tam da öyle olduğu için, ABD Başkanı Turmp, Rahip Brunson’u Beyaz Saray’a davet ettiğinde kameralar önünde kendisini serbest bıraktığı için Erdoğan’a teşekkür etmişti!

Hukukumuzun özetidir, geldiği yerdir…

Ancak sürmektedir: Kılıçdaroğlu’nun “Devleti FETÖ’ye teslim eden kişinin adı Erdoğan’dır” dediği TBMM Grup konuşmasına İstanbul Anadolu 3. Sulh Ceza Hakimliği yayın yasağı koyabilmektedir! Ana muhalefet partisi liderinin kürsü dokunulmazlığı artık yoktur…

Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları uygulanmamaktadır.

Yürütme, yargıyı egemenliği altına almış ve istediğini tutuklar, istediğini pazarlıkla serbest bırakır hale gelmiştir. İktidar sayısız dayanaksız hakaret davası açarak muhalefeti baskılar, kısacası toplum üzerinde istediği gibi yargı kılıcı sallar hale gelmiştir. Bu, hem simit fiyatının 3.5 TL olmasının nedenlerinden biridir ama hem de sonuçları bakımından ondan bile önemlidir.

Bağımsız yargı inşa sorunu

Peki Kılıçdaroğlu’nun “İktidara geldiğinizde Demirtaş serbest bırakılacak mı?” sorusuna verdiği “Selahattin Bey de, Osman Kavala da, haksız yere içeride yatan bir sürü askeri öğrenciler var, onlar da, avukatlar da hepsi çıkacak” demesi, Erdoğan’ın yanlışının tersi ve düzeltilmesi midir? Ve de doğru mudur?

Değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı bir partinin tutukladıklarını diğer partinin serbest bırakması değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yargıçların adil karar verebilmesini sağlayabilmek için bağımsız yargıyı inşa etmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2021

3 Yorum

Emperyalizmin ‘liberal demokrasi’ maskesi

Demokrasi, en kaba anlamıyla halk yönetimi demektir. Ülkemizin kurucu felsefesi içinde “halkçılık” diye kavramlaştırılmıştır.

Elbette halkın yönetime ve karar alma süreçlerine ne kadar dahil olabildiği, hatta kimlerin halk olup olmadığı, tarihselliği içinde incelenmesi gereken bir konudur. Kaldı ki demokrasi konusunda günümüzde bile bir standart, bir ortak ölçü yoktur.

Demokrasi: Yönetime dahil olma mücadelesi

Örneğin eski çağlarda kölelerin, kadınların ve gençlerin karar süreçlerine dahil edilmediği antik demokrasiler de vardır; mülksüzlerin karar süreçlerine dahil edilmediği parlamentolu monarşi demokrasileri de, hatta yakın bir zamana kadar kadınların karar alma süreçlerine alınmadığı burjuva demokrasileri de…

Yine demokrasi, egemenliğin gökten yere iniş biçimleri bakımından da tarihsel süreçlerde farklılıklar gösterir. Antikçağda, Roma’da yönetme yetkisi tanrısaldır; halk aracılığıyla yöneticiye aktarılar. Ortaçağda yönetici, tanrının yeryüzündeki gölgesidir; tanrı adına yönetir.

Yine demokrasi, halkın yönetime katılımının şekli ve düzeyi bakımından da tarihsel süreç içerisinde farklılıklar gösterir. Halkın temsilcilerinin yer aldığı parlamentoların ortaya çıkması ve hükümdarların gücünü, iktidarını sınırlandırma mücadeleleri, demokrasiyi geliştirme mücadeleleriydi.

‘Demokrasi eşittir liberal kapitalizm’ aldatmacası

Temsili yerine doğrudan yönetime katılma açısından zirve ise 1871 Paris komünüydü. Kanlı bastırıldı ve liberal-temsili demokrasi yaygınlaştı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da “demokrasi eşittir liberal kapitalizm” algısı oluşturuldu. Egemen görüşe göre gerçek demokrasi kapitalist üretim biçimi içinde ve liberal-temsili rejimde olasıydı! SSCB’nin dağılması da liberal demokrasinin zaferiydi!

Elbette doğru değildi. Sosyalist demokrasi, tüm iddiasıyla tarih sahnesindedir hâlâ…

Temsilcilerin varlığı üzerinden toplumu siyasetin dışına iten ve devlet ile toplum arasındaki mesafeyi açan liberal demokrasi ile toplumun siyasallaşmasını hedefleyen, siyaseti kamusallaştıran ve yönetime doğrudan katılımı hedefleyen sosyalist demokrasi anlayışı arasındaki mücadele sürüyor, sürecek…

Liberal demokrasinin en geri biçimi de ne yazık ki ülkemizde de uygulanan biçimidir: Demokrasinin sandıktan ibaret olduğunun savunulduğu, halkın beş yılda bir sandığa gidip “profesyonel yöneticiyi” seçtikten sonra siyasetle işinin bittiği, siyasetin sadece siyasetçiler tarafından yapılacağının dile getirildiği anlayış…

Kuşkusuz Lenin’in belirttiği gibi sınıflı toplumlarda “saf demokrasi” yoktur, sınıf demokrasisi vardır. O nedenle temel mesele, hangi sınıfın yönettiğidir, devlete hangi sınıfın kumanda ettiğidir, mülkiyetin kime ait olduğudur…

Emperyalist burjuva sınıfın demokrasisi

Bir köşe yazısı için çok uzun ama kavramın incelenmesi bakımından kısa bile denilemeyecek kısalıktaki bu girişi, ABD Başkanı Joe Biden’ın düzenlediği “Demokrasi Zirvesi” konusunu değerlendirmek için yaptık.

Evet, son tahlilde Biden’ın “demokrasi zirvesi” de emperyalist sınıfın demokrasi anlayışının egemen olduğu bir zirvedir. Öyle olduğu için de emperyalist ABD’nin hasım olarak gördüğü Çin ve Rusya zirveye çağrılmamıştır. Türkiye’nin çağrılmaması ise Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların sonucudur elbette.

Diğer yandan 193 ülkeden 110’unun çağrılı olduğu zirveye katılan ülkelere bakılırsa, Biden’ın demokrasi zirvesine katılım için belirlediği ölçü, Batı tipi liberal demokrasi bile değildir. Nedir peki?

ABD, kendi sisteminde hegemonyasını kabul eden ya da edecek olanları zirveye çağırmıştır. Hedefi, büyük küresel mücadelesi için dünyayı iki kampa ayırmaktır. Çin ev Rusya’ya karşı demokrasi çatısı altında bir “dünya bloğu” oluşturabilme peşindedir.

Zirve demokrasiyle ilgili değil

Kısacası “demokrasi zirvesi”nin demokrasiyle bir ilgisi yoktur, emperyalizmin çıkarlarıyla ilgilidir. Tıpkı demokrasi ve insan hakları diyerek Yugoslavya’yı parçalamaları, Afganistan ve Irak’ı işgal etmeleri ve Suriye ile Libya’ya saldırmaları gibi…

Liberal demokrasi, emperyalist kapitalizmin maskesidir: ABD’de en zengin yüzde 1’in servetinin, yüzde 50’nin servetinin toplamını aşması ve yoksulların sayısının 45 milyona çıkması ise o maskenin düşmekte olduğunun göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Aralık 2021

3 Yorum

Katar’ın güvenliğine imza, Karadeniz’in güvensizliğine dava

AKP iktidarı Türkiye’yi Körfez emirlikleri için fırsat kapısı haline getirdi. Öyle ki, Katar Dışişleri Bakanı es-Sani, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında gayet açık bir şekilde “Türkiye’nin yaşadığı ekonomik zorluklardan çıkacak fırsatlara baktıklarını” söyleyebildi!

Askerden sonra polis de Katar’a

Ortak basın toplantısı sırasında bir gazetecinin Çavuşoğlu’na “Katar’a mali destek talep etmek için mi geldiniz?” diye sorması ve bu sorudan sonra TRT’nin canlı yayını kesmesi tabloyu yeterince özetliyor. O özet şudur: AKP para arıyor; Katar ve BAE ise bu fırsat karşılığında satın alabilecekleri kârlı ve ucuz kuruluş… Ek olarak Katar güvenlik de satın almak istiyor.

AKP’nin açtığı askeri üssün devamı değil sadece Katar’ın talebi; ondan da fazlası. Emir, Katar’da düzenlenen 2022 Dünya Kupası finallerinde Türk polisinin görevlendirilmesini de satın aldı. Finaller boyunca 3 bin 250 Tük polisi Katar’da görevlendirilecek (Hürriyet, 8.12.2021).

Katar’ın güvenliğini Türkiye’yle eş tutan anlayış

Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan Katar’da aynen şöyle söyleyebiliyor: “Katar’ın güvenlik ve istikrarını kendi ülkemizinkinden ayrı tutmuyoruz.

“Stratejik müttefiklikte” bile müttefikinizin güvenliği sizin güvenliğinizle eş önemde değilken, Erdoğan’ın eş tutabilmesi, ekonomi krizinin çaresizliğidir. Dövize, dolara ihtiyaç, Katar’ın güvenliği ile Türkiye’nin güvenliğini eşitlemiş oldu iktidar katında!

Benzerini Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da dile getirdi. “Katar ve Türkiye, kederde ve kıvançta bir ve beraber olan iki ülkedir” dedi (5.12.2021).

Oysa çok değil, 24 saat önce Katar Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı pozisyon almıştı. Katar Petrolleri, Amerikan ExxonMobil ile birlikte Rumların 5. parsel ilan ettiği bölgede doğalgaz arayacaktı. Türk Dışişleri ise bunu kınıyordu.

Yalnız tepki “güvenliğini kendi güvenliğimizden ayrı tutmadığımız” Katar’a değil, Rumlaraydı. Türkiye, lisans verdiği için Rumları kınıyordu, o lisansı alan Katar’ı değil!

Montrö Sözleşmesini savunmaya dava

Katar’ın güvenliği AKP nezdinde Türkiye’nin güvenliğinden ayrı tutulmazken ve AKP iktidarı, Katar’ın güvenliği için Türk askeri ve polisi seferber etmişken, içeride bir başka gelişme yaşandı eş zamanlı…

104 emekli amiralin Monrtö Sözleşmesinin önemiyle ilgili kamuoyunu bilgilendiren metni, 180 sayfalık bir iddianameye konu edildi ne yazık ki. Erdoğan’ın talimatıyla başlayan kampanyanın sonucunda hazırlanan iddianame, “emekli amirallerin TSK mensuplarını hükümete karşı harekete geçirme amacı güttüğünü” iddia ederek, haklarında 12 yıl hapis istiyor!

Bu sadece bir hukuk faciası değildir; ondan öte, Türkiye’nin kuruluş/inşa anlaşmalarını savunmayı cezalandırma çabasıdır, sonuçları itibariyle Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili sözleşmeleri savunmayı suç kapsamına alma girişimidir!

“Katar’ın güvenliğini Türkiye’nin güvenliğinden ayrı tutmuyoruz” diyen iktidarın, Karadeniz’in ve Türkiye’nin güvenliği bakımından kritik önemde olan Montrö Sözleşmesini savunan bir kamuoyu bilgilendirme metnini cezalandırmaya çalışması ibretliktir.

Hele de ABD’nin Ukrayna ve Karadeniz cephesi üzerinden Rusya’ya geniş çaplı düşmanlık yürüttüğü şartlarda. Zira Montrö Sözleşmesi, Karadeniz’in güvenliği bakımından Türkiye ve Rusya’nın da güvenliğinin teminatıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2021

2 Yorum

Rusya-Hindistan zirvesi ve TRT

Putin ile Modi’nin zirvesi öncesi şöyle diyor TRT: “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yarın Hindistan’a yapacağı ziyarette savunma işbirliği ve Çin’e karşı ortaklık konularını görüşmesi bekleniyor” (trthaber.com, 5.12.2021).

Kim bekliyor? Uluslararası ilişkiler uzmanları mı? Diplomatik kaynaklar mı? Amerikalılar mı? TRT yöneticileri mi? Belli değil!

Özne, gizli…

TRT’nin bu “haber”inin alındığı adres Anadolu Ajansı. Ancak orada da bir kaynak yok!

Haber dedik ama gazetecilik ölçülerine göre bu bir haber değil elbette… Hatta başarısız bir yorum-analiz bile değil. Temenni içeren kaba bir propaganda çalışması en fazla…

Yazık ki vergilerimizle uluslararası ilişkilere takla attırılan işler yapılıyor Anadolu Ajansı’nda ve TRT’de!

SETA’NIN AA VE TRT’Yİ DÜŞÜRDÜĞÜ DURUM

TRT’nin bu haberinden sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi bir araya geldiler ve 21. Rusya-Hindistan zirvesini gerçekleştirdiler. Ardından Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar ve Hindistan Savunma Bakanı Rajnath Singh “2+2” formatında görüşme yaptılar. Ve iki ülke pek çok konuda anlaşma imzaladılar.

Ancak anlaşmalar içinde “Çin’e karşı ortaklık” yoktu!

Ve “Çin’e karşı ortaklık konularının görüşülmesini bekleyen” TRT de, zirveyle ilgili haberlerinde böylesi bir ortaklık kurulduğuna dair bir haber veremedi!

Böylece Anadolu Ajansı’nın ve TRT’nin SETA etkisiyle düşürüldüğü durumlardan birini daha yaşamış olduk…

ABD’YE ‘S-400 ANLAŞMASI UYGULANIYOR’ MESAJI

Gelelim 21. Rusya-Hindistan zirvesinden ne sonuçlar çıktığına:

– Rus petrol şirketi Rosneft ile Hint petrol şirketi Indian Oil arasında, 2022’de Hindistan’a 2 milyon ton petrol tedarik edilmesine dair sözleşme imzalandı.

– Moskova ve Yeni Delhi, Hindistan’da 600 bin Kalaşnikov üretilmesine dair anlaşma imzaladı.

–  Hindistan’da üretilen Su-30MKI tipi avcı uçaklarının üretim kapasitesini 50 uçak daha artırma kararı alındı.

– Hindistan ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) arasında serbest ticaret anlaşması imzalanması hedefli müzakere sürecinin 2022 başında başlatılması kararı alındı.

21. Zirveden çok önemli mesajlar da çıktı:

Putin ve Modi, BM Güvenlik Konseyi’nde kapsamlı bir reform yapılması çağrısında bulundu.

– İki lider, Rus ve Hint ordularının ortak tatbikatlar yapmaya devam edeceğini belirtti.

– İki lider Afganistan’a destek açıkladılar, İran nükleer anlaşmasının eksiksiz uygulanması çağrısı yaptılar ve Suriye’de siyasi süreci teşvik etmenin alternatifinin olmadığını belirttiler.

2+2 formatlı toplantıdan sonra verilen mesaj ise doğrudan ABD’yeydi. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, S-400 anlaşması konusunda şu mesajı verdi: “Anlaşma uygulanıyor. ABD’nin bu işbirliğini baltalama ve Hindistan’ı Washington’un talimatlarını yerine getirmeye zorlama girişimlerini gördük. Ancak Hint dostlarımız, egemen bir ülke olduklarını ve kimden silah alacaklarına ve kimleri partner olacak seçeceklerine kendilerinin karar vereceğini kararlılıkla belirtti ve net şekilde gösterdi.

AUKUS’A KARŞI KOYMA KARARI

Görüldüğü gibi Rusya ile Hindistan’ın anlaşmalarında da, iki liderin mesajlarında da “Çin’e karşı ortaklık” yok, tersine ABD’ye karşı mesajlar var.

Üstelik Lavrov, 2+2 görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Rusya ve Hindistan’ın AUKUS ve benzeri formatların ASEAN’ın yerini almasına birlikte karşı koyacaklarını ilan etti!

Tek başına bu bile Rusya ve Hindistan’ın Çin’e karşı ortaklığı değil, Çin’i hedef alan ABD girişimlerine karşı işbirliğine işaret etmektedir. Çünkü AUKUS, ABD’nin İngiltere ile birlikte Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs yapma hedefli ittifakıdır. Rusya ve Hindistan’ın bu ittifakın Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’nin (ASEAN) yerini almasına karşı koyma kararı çok önemlidir!

ANADOLU AJANSI VE TRT’DEKİ ATLANTİK ETKİSİ

Çin, Rusya ve Hindistan üçlüsünün Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS içinde yan yana olması, ABD’nin en istemediği durumdur. Zira ABD, stratejik hedefi olan Çin’e karşı, hatta stratejik ortaklıkları en üst seviyede olan Çin-Rusya ikilisine karşı koyabilmek için bir diğer Asya devi olan Hindistan’ı yanına çekmek istiyor.

ABD bu amaçla hem Çin-Hindistan sınır sorunlarını kışkırtmaya hem de Çin-Pakistan işbirliğini, Hindistan’a karşı koz olarak kullanmaya çalışıyor. Rusya ise Soğuk Savaş yılları boyunca da süren iyi ilişkilerine dayanarak, ABD’nin Hindistan’ı yanına çekme girişimlerine karşı hamleler üretiyor.

Bu şartlarda, Anadolu Ajansı ile TRT’nin Rusya-Hindistan işbirliğini Çin’e karşı ortaklık diye servis etmesi, olsa olsa bu iki kurumumuzdaki Atlantik etkisi anlamına gelmektedir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Aralık 2021

1 Yorum

Atatürk modelini yıkan Çin modeli kuramaz

Erdoğan’ın “Çin böyle büyümüş. Biz pazara daha yakınız, onlardan daha avantajlıyız” (Hürriyet, 3.12.2021) demesi yeni bir tartışma başlattı: Türkiye Çin modeline mi geçecek?

Erdoğan’ın mevcut ekonomi-politiği şu: 1) Enflasyondan düşük faiz vererek dolarizasyoncu. 2) “Düşük faizle banka kredisi alın” diyerek borçlandırmacı. 3) “Serbest piyasaya bağlıyız” sözü vererek neoliberalizme teslim. 4) Gelişmeci/kalkınmacı değil büyümeci.

Gelişmeci – büyümeci farkı

Bu “gelişmeci/kalkınmacı değil büyümeci” konusu üzerinde durmalıyız. Büyümecilik gerçekte IMF ve Dünya Bankası programıdır. Neoliberal sistemde ekonomiler büyümeyi hedefler; öyle ki ülkeler büyür ama gelişmez veya kalkınmaz. Gelişmeci/kalkınmacı ekonomi, öncelikle mutlaka iç pazara dayanır ve iç pazarın genişlemesini hedefler. Erdoğan ise sürekli dış piyasadaki dalgalanmaların nefesini ensesinde hissedecek ihracata ve ucuz işgücüne dayalı bir model öneriyor. Çin her ne kadar ihracatçı bir ekonomi gibi görünse de, iç pazarı güçlendirme çizgisi esastır.

Bu, bırakın Türkiye gibi ülkeleri, neoliberal sistemin merkezi olan ABD’de bile böyledir. ABD’de geçen yıl en zengin yüzde 1’in serveti, ilk kez yüzde 50’nin servetini geçti! Kısacası ABD’den Türkiye’ye kadar, neoliberal sistem içindeki ülkelerde büyüme vardır ancak varsılın varsıllaştığı, yoksulun yoksullaştığı bir büyümedir bu…

Dolayısıyla Erdoğan’ın büyüme için Çin örneği vermesi üzerinden etraflı tartışmaya gerek yok; zira Erdoğan Çin’i zaten yanlış anlamış! Çünkü Çin büyümeci değil, gelişmeci/kalkınmacıdır.

Avrupa pazarında Çin’in yerini almak

Erdoğan’ın Çin örneği vermesi üzerinden yürütülen tartışma, şu bakımdan da yanlış yürütülüyor. Erdoğan bir ekonomi modeli olarak Çin’e benzemekten bahsetmiyor; pazara yakınlığı avantaja dönüştürerek Çin’e rakip olmaktan bahsediyor. Özetle, ABD’nin Çin’le ticaret savaşı kapsamında baskıladığı Avrupa pazarı için Çin yerine Türkiye’yi üretim üssü haline getirmeyi savunuyor Erdoğan.

Türkiye elbette üretmeli, AKP’nin bitirdiği tarımı yeniden devlet desteğiyle ayağa kaldırmalı, AKP’nin zayıflattığı sanayide yeniden devlet destekli hamle yapmalı, Türkiye-Suriye sınırında GAP’ı güncelleyerek endüstriyel tarım merkezi inşa etmeli…

Ancak Erdoğan’ın bahsettiği bu değil. Ne peki? AKP’yi yakından izleyen Prof. Dr. Emin Gürses’ten aktaralım: “Almanya artık üretim üssü olarak Çin’den uzaklaşıyor. Bütün Avrupa ülkeleri Çin’den uzaklaşıyorlar çünkü Amerika’nın baskısı var. Almanlar açıklama yaptılar, ‘Üretim üssü olarak Türkiye’yi seçeceğiz’ diyorlar. Amerika da ‘Polonya’da üretim yapın’ diyor. Almanlar, ‘Ben Türkiye’nin altyapısını bilirim, Polonya’da yapamam’ diyor” (Sputnik, 22.11.2021).

Yani Erdoğan’ın Çin’i örnek vermesi, Çin’i bir model olarak izlemek anlamında değil, Avrupa pazarı için Çin’le rekabet etmek anlamındadır. Erdoğan, Gürses’in işaret ettiği ABD-Çin ticaret savaşından yararlanarak, ekonomiyi “sistem içinde” düzeltmeyi hedeflemektedir.

Son sosyalist devlet

Kaldı ki Çin modeli, belli ölçülerde Atatürk/Cumhuriyet modeline benzemektedir zaten. Anımsayın, TBMM’den özelleştirme yasası geçtiği gün, Başbakan Çiller “son sosyalist devleti yıktık” diye mutluluğunu açıklamıştı.

O nedenle Çin ve Atatürk modelleri, Erdoğan’ın modelinin tam tersidir. Çin ve Atatürk modellerinde kamu iktisadi teşekkülleri vardır; tersaneler, enerji santralleri, limanlar, fabrikalar vardır. Erdoğan modeli ise Özal-Çiller modelinin devamı olarak kamu iktisadi teşekküllerini satma modelidir.

Diğer yandan “Erdoğan Çin’i örnek aldı” diye sevinildiği şartlarda, BAE ve Katar’a Varlık Fonu içindeki kamu iktisadi teşekküllerinden satılmaya çalışılıyor olması bile, konunun bir modeli örnek almak olmadığını, o modelle rekabete işaret edildiğini ortaya koymaktadır.

Son söz: Atatürk modelini yıkan Çin modeli kuramaz. Çin’i örnek alan, öncelikle limanlarımızı, santrallerimizi, enerji şirketlerimizi, ormanlarımızı satmayı durdurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Aralık 2021

1 Yorum

İsrail-BAE alt düzeni

Ukrayna merkezli krizin büyütülmeye çalışılmasından Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Türkiye açılımına; Tayvan konusunun kışkırtılmaya çalışılmasından Karadeniz’deki askeri faaliyetlere; İsrail, BAE ve Bahreyn üçlüsünün ortak Hanuka bayramı kutlamasından iktidarın ilan ettiği “kontrollü normalleşme” politikasına kadar ülkemizi, bölgemizi ve dünyamızı ilgilendiren gelişmeleri çözümleyebilmek için küresel güçlerin mücadelesine ve inşa edilmeye çalışılan üst ve alt düzenlere mercek tutmak gerekiyor.

ABD-İngiltere üst düzeni

ABD-İngiltere ikilisi, bir “üst düzen” inşa etmeye çalışıyor. Bu üst düzenin üç önemli merkezi var:

1) Pasifik merkezi: ABD ve İngiltere, Avustralya ile birlikte AUKUS isimli yeni bir ittifak kurdu. Üçlü anlaşmanın merkezinde “nükleer denizaltılar” var. Washington ve Londra’nın hedefi, Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmek.

2) Karadeniz merkezi: ABD ve İngiltere, Rusya’ya karşı “Karadeniz’i NATO gölü” yapma hedefli bir operasyon yürütüyor. Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa üzerinden Karadeniz’e inen ve Kafkaslara uzatılmaya çalışılan bir hat inşa etmeye çalışıyor. Washington ve Londra’nın son bir yıldır Karadeniz’de gemileri ve uçaklarıyla sürekli Rusya’yı kışkırtmaya çalıştığını görüyoruz.

3) Ortadoğu merkezi: ABD ve İngiltere, Körfez petrol ve gazını, İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak bir hat inşa ediyor.

Bu üst düzen girişimi, görüldüğü gibi tarihsel iki büyük deniz gücünün, ABD ve İngiltere’nin Asya karasını çevreleme çalışmasıdır. Çin ve Rusya ikilisi Baltık, Karadeniz ve Akdeniz ile Hint ve Pasifik okyanusları üzerinden kuşatılmaya çalışılmaktadır.

Körfez’i Akdeniz’e bağlama operasyonu

ABD-İngiltere ikilisinin üst düzenin Ortadoğu ayağının altında ise İsrail-BAE ikilisinin yürütmeye çalıştığı bir alt düzen kurma çabası var…

Öncelikle ABD ve İngiltere ikilisinin Körfez petrol ve gazını, İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak bir hat inşa etmesinin üç hedefine bakalım. Washington ve Londra bu hat ile;

1) Avrupa’ya enerji tedariki sağlayarak Rusya’nın etkisini kırmayı,

2) Arap barışıyla İsrail’in güvenliğini sağlamayı,

3) Mısır-Körfez-İsrail işbirliğiyle bölgeyi Washington-Londra ekseninde tutmayı hedefliyor.

Bu amaçla Körfez’den İsrail’e boru hattı döşeniyor; Doğu Akdeniz’deki Mısır, İsrail ve Kıbrıs rezervlerine Körfez rezervleri eklenmeye ve böylece Avrupa’nın ihtiyacı için önemli oranda enerji tedariki oluşturulmaya çalışılıyor.

Körfez ve Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs-Girit-Avrupa hattı ile taşınması hâlâ yüksek maliyetli. Bu nedenle siyasi sorunlara rağmen Kıbrıs-Türkiye-Avrupa şeklindeki ekonomik yol hâlâ olası.

Bunun hayata geçebilmesi, İsrail-BAE normalleşmesi ile Ankara’nın “kontrollü normalleşme” hamlesinin kesişiminin ortaya çıkaracağı ekonomik kazanç ağırlığına bağlı…

Daha büyük borç bulma ihtiyacı

2017 yılında Crans Montana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinde AKP iktidarının taviz verebileceği konuları masaya koymuş olmasından AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın IMF ve Dünya Bankası başkanları ile Yahudi finans kuruluşu yetkilileriyle yaptığı görüşmelere ve hatta BAE’nin krizdeki Türkiye’nin Varlık Fonu’ndan alacağı hisseler karşılığında getirmeyi vaat ettiği fona kadar pek çok gelişme, çok boyutlu hamlelerin sürdüğüne işaret ediyor.

Özal-Çiller-Erdoğan neoliberal düzeninin geldiği yer işte burasıdır. Borcu borçla kapatmaya çalışarak iktidarı sürdürebilmenin sonu, daha büyük borç için daha fazla ekonomik ve siyasi bedel demektir ne yazık ki…

Bu bile tek başına Türkiye’nin ekonomik çıkışını sistem içinde değil, sistem dışında yapması gerektiğini resmetmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2021

1 Yorum

AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri

Daha önceki incelemelerimizde üç temel tez ortaya koyduk:

1) AKP’nin “ekonomi kurtuluş savaşı”, “neoliberal düzenden kurtuluş” değil, “neoliberal düzene teslimiyet” içinde iktidarını sürdürebilme manevralarıdır.

2) Ekonomiyi düzeltmek isteyen, işe 24 Ocak 1980 kararlarıyla hesaplaşarak başlamalıdır. Ulusal parasını neoliberal düzenin dalgalı kuruna çapalayan hiçbir iktidar ekonomiyi düzlüğe çıkartamaz; 41 yıldır olduğu gibi döviz arar, borçlanır, borcu borçla çevirmeye çalışır…

3) AKP, küresel mali sermayenin gelişmekte olan ülkeleri kontrol etme kurumları olan IMF ve Dünya Bankası’nın istediği gibi büyümecidir, gelişmeci değil. Ekonomik gelişme için büyüme gereklidir ama her büyüme ekonomik gelişmeye yol açmaz. Gelişme olmayınca da küresel sermayeye kafa tutulamaz. (Çin, büyümenin sağladığı en geniş olanakları gelişmeye seferber ettiği için Çin’dir. Türkiye ise bırakın büyümenin olanaklarını seferber etmeyi, kendi parasını ve pazarını bile koruyamamaktadır.)

AKP’nin IMF-Dünya Bankası temasları

Nitekim AKP’nin mevcut ekonomi politikasının da, hiç de öyle iktidar cephesi medyasının savunduğu gibi “dış güçlerle” mücadele anlamına gelmediği görülüyor.

Tele1’in kıdemli Washington temsilcisi Yılmaz Polat’ın son aktardıkları, AKP’nin ekonomi politikasının iddia edildiği gibi tefecileri telaşa düşürmediğini, tersine tefecilerin ellerini ovuşturmasına neden olduğunu ortaya koyuyor.

Polat, “Türk ekonomisi ‘Yahudi lobisine’ emanet” başlıklı yazısında, AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla geçen haftayı çeşitli Yahudi etkinliklerine katılarak, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yaptığını belirtiyor (tele1.com.tr, 30.11.2021).

AKP’nin bir süredir çeşitli düzeylerde heyet ve isimlerle New York ve Londra’da görüşmeler yaptığını da biliyoruz.

Nitekim İngiliz İhracat Kredi Ajansı’nın, geçen günlerde Erdoğan’a yakın Kalyon Enerji’ye güneş enerjisi santrali projesi için 217 milyon sterlinlik kredi garantisi verdiği de basına yansımıştı (euronews.com, 15.11.2021).

Erdoğan’ın kredi mesajı kime yarıyor?

Anımsayacaksınız, geçen ay bu köşedeki bir incelememizde, AKP’nin “mali sermaye partisi” olduğunu ortaya koymuştuk. Erdoğan’ın “yeni ekonomi programı” bu gerçeği bir kez daha teyit ediyor.

Şöyle ki, Erdoğan’ın TÜSİAD’ı hedef alırken söylediği “Biz işadamlarına diyoruz ki sen düşük faizle kredi istiyordun. Al, niye almıyorsun” sözleri, tüm kesimlere verilen mesajdır ve “Düşük faizle kredi çek, konut al, araba al, tüket” anlamına gelmektedir. Bu da borçlandırma operasyonudur.

TÜSİAD’dan vatandaşa, herkesin bankalardan kredi çekmesi, mali sermayenin (finans kapitalin) merkezindeki bankaların en sevdiği durumdur. Kaldı ki Türk bankacılığının payının azaldığı ve kalan Türk bankalarının da bu kredileri verebilmek için yine dışarıdan borçlanacağı şartlarda, kredilere yüklenmek, “dış güçlere” yarayacaktır!

Dolarla mücadele yok, teslimiyet var

İktidar açısından tabloyu özetleyecek olursak:

1) Geçen hafta Erdoğan-Kavcıoğlu görüşmesinden sonra yapılan açıklamada belirtildiği gibi AKP serbest piyasa ekonomisine bağlı bir parti ve iktidardır.

2) En büyük “dış güç” dolardır ve Erdoğan’ın “faiz neden, enflasyon sonuç” özetli ekonomi programı, sonuçları itibariyle dolarizasyondur.

Ve AKP, propagandanın tersine, yine Londra tefecilerine, yine New York bankerlerine koşmaktadır.

Son olarak belirtelim: İsrail-BAE eksenli Ortadoğu açılımları, ABD-İngiltere merkezli düzenin içinde açılımlardır. BAE ile ve yine Erdoğan’ın sinyalini verdiği İsrail ile normalleşmeye bu perspektiften de bakılmalıdır. AKP Büyükelçisi Murat Mercan’ın Yahudi etkinliklerindeki finans temasları, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2021

1 Yorum

Moskova’dan Erdoğan’ın arabuluculuğuna ret

Türkmenistan dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, “Hem Rusya hem Ukrayna ile iyi ilişkileri olan Türkiye arabuluculuk rolü oynayabilir mi?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Arabuluculuk olur, kendileriyle bu konuyu görüşmek olur, gerek Ukrayna’yla gerek Sayın Putin’le bu görüşmeleri geliştirerek inşallah bunun çözümünde bizim de bir payımızın olmasını isteriz.”

KREMLİN’İN MESAJLARI

Erdoğan’ın bu arabuluculuk talebi, Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’a da soruldu. Peskov’un yanıtı ise olumsuzdu: “Mesele şu ki Rusya Donbass’taki krizin taraflarından biri değil. (Rusya, Türkiye ve Ukrayna temsilcilerini bir araya getirecek) böyle bir zirvede sorunun çözüm yolunu bulmak mümkün olmaz. Krizin tarafı, bir taraftan Kiev; diğer taraftan (Ukrayna’nın doğusunda) tek taraflı bağımsızlıklarını ilan etmiş olan cumhuriyetlerin (Donetsk ve Lugansk) temsilcileridir” (Sputnik, 29.11.2021).

Moskova, bu yanıtıyla birkaç mesaj birden vermiş görünüyor:

Moskova’nın bu yanıtı, kuşkusuz öncelikle meselenin Moskova-Kiev meselesi olmadığına işaret eden bir diplomatik yaklaşımdır.

İkincisi muhatabın Donetsk ve Lugansk temsilcileri olduğunu belirterek, Kiev’e masaya ancak kimlerle oturabileceğini söylemiş oldu.

Üçüncüsü de Ukrayna’nın kendi parçası gördüğü yerin, Ukrayna’nın parçası olmadığını işaret etmiş oldu.

Ya Ankara’ya mesaj?

ERDOĞAN’A VERİLEN LİSTE

Kremlin, Erdoğan’ın doğrudan Moskova ile Kiev arasında yapmak istediği arabuluculuk girişimini baştan reddettiği görülüyor ancak bunun kategorik bir ret olmadığı anlaşılıyor. Şundan:

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, 26 Kasım günü düzenlediği basın toplantısında, “(Rusya ile takas etmek istediğimiz kişilerin isimlerini içeren) liste Türkiye’ye iletildi. Bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ile konuştum, Rusya Devlet Başkanı ile görüşmesi oldu ve listeyi Rusya tarafına iletti” demişti.

Gazeteciler Kremlin Sözcüsü Peskov’a, Zelenskiy’in bu açıklamasını da sordular. Peskov’un yanıtı ise “Bu açıklamayı yorumsuz bırakacağım” şeklinde oldu.

Bu “yorumsuz” yanıttan, Erdoğan’ın Kiev’in listesini Moskova’ya ilettiği sonucu çıkıyor. Bunu da bir arabuluculuk olarak kabul edebiliriz.

Anlaşılan o ki, Moskova Erdoğan’ın daha alt seviyede ve teknik anlamdaki işlerde arabuluculuğuna evet diyor ama daha üst seviyedeki bir siyasal görüşmede arabuluculuğunu kabul etmiyor.

ARABULUCULUĞUN ÖNÜNDEKİ ENGEL

Pek şaşırtıcı değil. Zira arabuluculuk için iki tarafla da iyi ilişkinizin olması gerek şarttır ama yeter şart değildir. Eğer bir tarafla ilişkinizdeki iyi olan yan, diğer tarafa olumsuz yansıyorsa, arabuluculuğunuz pek olası değildir.

Örneğin SİHA’lar Ukrayna ili iyi ilişki demektir ancak Rusya ile sorun anlamına gelir.

Örneğin Kırım politikanız Ukrayna ile iyi ilişki demektir ama Rusya için sorun anlamına gelir.

Örneğin Ukrayna’yla Karadeniz’de NATO’nun Rusya karşıtı tatbikatlarına katılıyorsanız, bu Ukrayna ile iyi ilişkiler demektir ancak Rusya ile sorun anlamına gelir.

Yani arabuluculuk için iki tarafla da iyi ilişkinizin olması gerekir ama bu ilişkilerin tarafların çıkarlarını rahatsız etmemesi gerekir.

TÜRKİYE-RUSYA İŞBİRLİĞİNİN DEĞERİ

Buradan Türkiye-Rusya ilişkilerine gelecek olursak…

ABD’nin rahatsız olduğu ve sabote etmeye çalıştığı bu işbirliğinin siyaseten ne kadar değerli olduğunun kanıtı, Dağlık Karabağ’dır. Türkiye-Rusya işbirliği, yıllardır bekleyen bu sorunu çözmüş oldu.

Şöyle bir genelleme de yapabiliriz. Marshall Yardımı’nı esas alırsak, 1947’den bu yana var olan Türk-Amerikan işbirliği Türkiye’nin yararına hiçbir soruna çözüm getirmedi. Dahası ABD Kıbrıs başta Türkiye’nin kendisinin çözmeye çalıştığı sorunlarda da Türkiye’nin karşısında oldu. Hatta ABD Türkiye’nin terörle mücadelesinde bile engeller çıkardı ve en sonunda teröre desteğini de açıkça sergilemeye başladı.

Yani 74 yıllık Türk-Amerikan işbirliği Türkiye yararına tek bir soruna bile çare olamamışken, birkaç yıllık Türkiye-Rusya işbirliği, üstelik iktidarın bu işbirliğini ABD’yle pazarlıkta kullanmasına rağmen, Türkiye yararına bir sorun (Dağlık Karabağ) çözebilmiştir.

Dolayısıyla Türkiye’nin Ukrayna’yla ilişkilerini, Rusya’yla işbirliğinde sorun yaratmayacak çerçevede tutmasında sayısız yarar vardır. Kaldı ki ABD’nin kullandığı Ukrayna konusu, aslında Karadeniz bağlamında Türkiye’nin çıkarlarına zaten aykırıdır. Türkiye’nin Karadeniz’deki çıkarı, ABD’nin Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye yaparak Karadeniz’i bir NATO gölü yapmaya çalışmasında değil, NATO’yu Karadeniz’den uzak tutarak Karadeniz’i Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu olarak tutabilmesindedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
30 Kasım 2021

2 Yorum

AKP’nin Kıbrıs’ta üç büyük tavizi

Ekonomideki büyük kriz nedeniyle üst üste yazdığımız yazılar, çok önemli bir konuyu incelememizi geciktirdi ne yazık ki…

Gizli Kıbrıs tutanaklarının Rum basını tarafından yayınlanmasıyla ortalığa çok vahim tavizler, açılımlar, yanlış dış politikalar, sorumsuzluklar saçıldı…

AKP Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçiyor

6-7 Temmuz 2017’de, İsviçre-Crans Montana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinin BM diplomatlarınca tutulan gizli kayıtlarını özetleyelim öncelikle…

KKTC’de Denktaşçı çizgisiyle öne çıkan gazetecilerden Sabahattin İsmail’in Rum basınından derledikleri özetle şöyle:

1- Tutanaklara göre, Türkiye, anlaşma sağlanırsa, KKTC’deki Türk askerini çekmeyi ve 650 asker bırakmayı kabul ediyor.

2- Dahası, tutanaklara göre Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “iki dönem Rum, bir dönem Türk” şeklindeki dönüşümlü başkanlığın 15 yıl boyunca sorunsuz uygulanması halinde, 650 askerin de çekilmesini görüşebileceklerini belirtiyor.

3- Türkiye, garanti anlaşmasında yer alan “tek yanlı müdahale hakkı”nın iptalini kabul edilebileceğini belirtiyor.

Rumlar “sıfır asker, sıfır garanti” peşinde

Görüldüğü gibi vahim tavizler bunlar. Peki AKP iktidarının 2017’deki bu üç tavizine rağmen, neden anlaşma olmadı diye sorabilirsiniz haliyle…

Aynı Annan Planı’nda olduğu gibi, Rumların “açgözlülüğü” bir kez daha Türkiye ve KKTC’yi kurtarmış! Rumlar, aşamalı tavizleri değil, hemen “sıfır asker, sıfır garanti” istemişler. Rumları bu açgözlülüğe iten nedenlerin birincisi ABD ve AB desteği ise ikincisi de AKP’nin ilk günden beri sürdürdüğü teslimiyetçi-tavizci çizgidir.

2004’te Denktaş karşıtlığı yaparak ve Türkiye’nin tezlerini bir kenara bırakarak ABD ve AB desteği için Kıbrıs’ta Annan Planı’nı destekleyen AKP iktidarı, etkileri Doğu Akdeniz’de yalnızlığa kadar süren bir büyük yanlışa imza atmıştı. 2017 tutanakları, o yanlış çizginin hâlâ sürdüğünü gösteriyor.

AKP bir yıldır zaten geri adım atıyor

Buradan yeniden en önemli konumuz olan ekonomi krizine geleceğim. Ne diyor AKP sözcüleri? Türkiye ABD ve AB politikalarına direndiği için dolar ve avro yükseliyor ve ekonomide kriz yaşanıyormuş. Türkiye Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Libya’da ABD ve AB’ye taviz verse, dolar ve avro hızla düşermiş.

Oysa ortalığa saçılanlar, AKP’nin Kıbrıs’ta direnmediğini, tersine büyük tavizler verdiğini ortaya koyuyor. Dün iktidar olabilmek için Kıbrıs’ta taviz veren ve Annan Planı’nı destekleyen AKP, bugün de iktidarda kalabilmeyi sürdürebilmek için taviz vermeye hazır olduğunu ortaya koyuyor.

Kıbrıs’ta taviz veren ise zaten Doğu Akdeniz’de direnemez. Kaldı ki Doğu Akdeniz’de de son bir yıldır ciddi bir geri çekilme söz konusu. Araştırma gemisinin Antalya Körfezi’ne çekilmesiyle başlayan süreç, en sonunda Mavi Vatan çizgisinin de söylemden düşmesiyle sonuçlandı.

Yani son üç aydaki üç faiz indirimiyle ortaya çıkan kur krizi, AKP’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya direnişiyle ilgili değil. Oralarda bir yıldır geri adımlar atılmış durumda zaten.

Garantörlüğün garantisinden taviz

Kıbrıs’ta garantörlük hakkı Türkiye’nin en önemli hakkıdır. Bu hak ne yazık ki AKP iktidarı altında sürekli sulandırılıyor.

Annan Planı’na destek, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı gibi, Rumlara AB yolu açınca, Kıbrıs konusunu Türkiye-Yunanistan-İngiltere garantörlüğünde bir konu olmaktan bir ölçüde çıkardı ve AB’nin de konusu yaptı.

Crans Montana tutanakları, AKP iktidarının hem “garantörlüğün garantisi” olan Türk askerini çekme konusunda tavize hazır olduğunu hem de “tek yanlı müdahale hakkı”nın iptalini kabul ederek Kıbrıs Barış Harekatına uluslararası yasallık getiren haktan da vazgeçebileceğini ortaya koyuyor.

Yani Türkiye açısından AKP sorunu, hem ekonomi, hem dış politika hem de ulusal güvenlik sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Kasım 2021

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın