Sosyalistlerin çoğunluğu “sistem içi hesaplaşma” diyerek Ergenekon-Balyoz kumpaslarında “tarafsız” kalmadılar. Tersine bunun Cumhuriyet’e karşıdarbe olduğunu görerek tarihin doğru tarafında konumlandılar. Aynı durun bugün de geçerlidir.
Meseleye “CHP içi mesele” diye bakmak siyaset dışı bir tutumdur, çünkü mesele CHP meselesi değildir, Türkiye’nin iyi kötü varolan demokratik rejiminin tırpanlanması meselesidir.
Meseleye “hukuk” diye bakmak zaten olası değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesine göre parti kurultaylarının geçerli olup olmaması konusunda tek yetkili ve görevli yargı makamı YSK’dir. Ancak YSK bu tablo karşısında kendisinin yetkisiz olduğuna karar vererek, hukuk adına vahim, önümüzdeki seçim adına ise kaygı veren bir tutum aldı. Özetle istinaf mahkemesinin CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuk dışıdır.
Mesele Özel/İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu çatışmasından ötedir, o nedenle mesele bu isimlerin arasında ideolojik ve politik bir fark olup olmaması da değildir, mesele Cumhuriyet’e yeni bir karşıdarbe daha yapılıyor olmasıdır.
İki darbenin amacı
Erdoğan’ın başkanlık rejimi projesinin ilk aşaması, ABD’deki gibi “iki partili” bir sistemdi.
İlk aşamaydı ve esas hedef bakımından geçiciydi, zira iki partili, dönüşümlü iktidarlı bir rejim, elbette “tek adam rejimi” olamazdı.
İşte Ak-yargı eliyle 19 Mart 2025’te yapılan 1. darbe ve 21 Mayıs 2026’da ilkini tamamlayan 2. darbe, CHP’nin “dönüştürülmesi” ve yeni sistemin inşasında yeni aşamaydı; iki partili sistemden dişine göre muhalefetli, dolayısıyla pratikte tek partili sisteme geçiş aşamasıydı.
AKP-Sermaye-Atlantik
1920 Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti, “kuruluş-kurtuluş” çerçevesi içinde ve fiilen Türk ordusu ile CHP’nin omuzlarında yükseldi.
1923 Cumhuriyetinin “dönüştürülmesi” hedefli karşı proje, haliyle Türk ordusunun ve CHP’nin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Ergenekon ve Balyoz kumpasları birincisinini, “belediyeleri silkeleme” ve “mutlak butlan” kumpasları ise ikincisini dönüştürmek içindi.
19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri, “kurucu parti”yi “tek adam rejimine” uyumlulaştırma darbeleridir. Çünkü yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve Altı Ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildi.
Dolayısıyla mesele kurulandan kurtulmak isteyenlerin kurucudan kurtulmak istemesi meselesidir. Haliyle sadece iktidar partisinin değil, sermayenin ve daha önemlisi Atlantik sisteminin isteğidir. Özel/İmamoğlu ekibinin Washington’a “biz daha Atlantikçiyiz” mesajlarının bir anlam ifade etmemesini ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” ile “merhametli monarşi” istemesini birlikte değerlendirmek gerekir.
Erdoğan’ın stratejisi, Kılıçdaroğlu’nun taktiği
Erdoğan’ın stratejisi açık: Birinci parti durumundaki CHP’yi yıpratarak ve Kılıçdaroğlu dümeninde CHP’yi ikiye bölerek seçime girmek.
Kılıçdaroğlu’nun taktiği ise CHP’nin başında kalabilmektir; bu amaçla kurultayı ertelemek, kurultay yapılmasını zorlayabilecek parti yapılarını tasfiye etmek vb’dir. Kuşkusuz arkasındaki saray gücüne ve onun yargı üzerindeki kontrolüne dayanarak…
Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu’nun taktiği, Erdoğan’ın stratejisine eklemlenmiştir.
Kılıçdaroğlu ekibinin “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” tutumu, gerçi hukuken yanlıştır ama Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına hangi amaçla getirildiğine işaret etmektedir.
Dolayısıyla Özel/İmamoğlu ekibinin “kurultaya götürerek CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarma” hedefi pek olası görünmemektedir.
O nedenle meseleye dar, günlük, kısa vadeli taktik seviyesinden değil, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım devrim-karşıdevrim çarpışması nedeniyle strateji seviyesinden bakılmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2026