Posts Tagged Kılıçdaroğlu

Altı Ok Çin’de

Yeni Parti – CHP ayrışmasının konularından biri de Altı Ok. Kılıçdaroğlu cephesi ayrılmaları frenlemek için Altı Ok’çuluk propagandasına başladı. Kendilerinin Altı Ok’çu, yani Atatürkçü olduğunu vurgulayarak gidenlerin Atatürk ve Altı Ok’tan “kaçtığını” savunuyorlar. 

Kuşkusuz sadece Kılıçdaroğlu ve CHP’deki ekibi değil, saray operasyonunun fiili parçası olan çevrelerde de “Kılıçdaroğlu eşittir Altı Ok” güzellemesi başladı. 13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu CHP’yi Altı Ok’tan uzaklaştırmakla suçlayanların bugün Kılıçdaroğlu’ndan Altı Ok’çu çıkarmaya çalışması ise siyasetin seviyesi bakımından ibretlik.

CHP’nin Altı Ok sorunu

Kılıçdaroğlu Altı Ok’çu değil. CHP’yi yönettiği 13 yılda Altı Ok’u altı kere bile anımsamayan, anımsadığında da “Altı Ok yeniden yorumlanmalıdır” diyerek Atatürk’ün Altı Ok’unu sulandıran Kılıçdaroğlu’nu “Altı Okçu” diye pazarlamaya çalışmak, nafile bir çabadır.

Kaldı ki Altı Ok, uzun zamandır CHP’de esas olmaktan çıkmış durumdadır ve program düzeyinde CHP’nin asıl sorunu da zaten budur. Atatürk’ün devrimciliğinin, milliyetçiliğinin, devletçiliğinin çoktan terkedildiği, son yıllarda Atatürk’ün laikliğinin de sulandırıldığı bir partidir.

CHP Altı Ok’ta ısrar edebilseydi, zaten Türkiye bugün bu durumda olmazdı.

İdeolojik düzeyde tablo şudur: Kalanlar da gidenler de aslında 13 yılda Atatürk’ün CHP’sini birlikte “yeni CHP” yapanlardır: Yeni Parti’cilerin ayrılması ise CHP’yi elbette “yeni CHP” olmaktan çıkarmıyor, elbette yeniden “eski CHP”ye dönüştürmüyor; kalan Atatürk’ün eski CHP’si değil, Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun eskittiği CHP’dir. 

Çin’in kalkınma programı

Altı Ok CHP’nin amblemindedir, iki kelime yazı olarak programındadır ama çoktandır uygulamada yoktur. 

Oysa Altı Ok şu anda Çin’dedir. Çin’in 40 yıldır uyguladığı ve kalkınmasına neden olan program, kabaca Altı Ok’tur. Çin Halk Cumhuriyeti, devrimcidir, cumhuriyetçidir, milliyetçidir, devletçidir, halkçıdır ve laiktir. 

Türkiye ile Çin’in ekonomi verilerini incelediğinizde açıkça görürsünüz: Türkiye iyi kötü Altı Ok programını uygularken Çin’in ilerisindeydi. Türkiye Altı Ok’tan vazgeçerken ve Çin Altı Ok’u uygularken önce makas kapandı, ardından tablo tersine döndü. Şimdi Çin nominal hesaplara göre dünyanın ikinci, satınalma paritesine göre dünyanın en büyük ekonomisi durumunda. 

Kültürel zenginlik meselesi

Bir hafta boyunca Türkiye’den 15 gazeteciyle birlikte Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesindeydik. Altı Ok programının Uygurların hayatını da geliştirdiğini gözlemledik. Çin’in büyük ekonomik atılımından ve bunun doğurduğu refahtan her bölge yararlanıyor.

Ziyaretimiz yine “belli çevreleri” rahatsız etti. Bir partinin ırkçı genel başkan yardımcısı ve seferber ettiği aparatlar, gezimiz boyunca gazetecileri sosyal medyadan “yalanlarıyla” taciz etti.

En büyük yalanları Uygurların dilinin yasak olduğu şeklinde. Oysa Uygurların “arap alfabeli” dili hayatın tam merkezinde. Bugüne kadar yüzlerce Uygurluyla tanıştım, hepsinin ismi Uygurcaydı, Uygurca konuşuyor, Uygurca eğitim almış. Tüm bölgede iki tabela var, uçaklarda Uygurca anons var, Uygurca tv ve gazeteler var. Uzun uzun yazmaya gerek yok, bir ülkenin bayraktan sonraki en önemli sembolü parasıdır, Çin’in parasında bile Uygurca var.

Neden? Çünkü Çin, farklı etnisiteleri bir kültürel zenginlik olarak görüyor. 

NATO’Türkçü Uygurculuk

Uygurculuk yapanların derdi başka tabi. Onlar bölgenin Çin’den koparılmasını istiyorlar. Tam da ABD’nin arzuladığı gibi. Bunun propagandasını da Türkiye’de “Türkçülük” diye ama “ırkçılık” düzeyinde yapıyorlar ve bunun siyasi izdüşümü elbette NATO’Türkçülüktür. Örneğin o ırkçı genel başkan yardımcısının ekibi, bölgeye giden gazetecilerin aslında Türk olmadığını propaganda ediyor. Şu kişiler Kürt, şu kişiler Ermeni diye, şunun kafa şekli Türk değil diye yayın yapıyorlar!

Dolayısıyla bu tipler sadece Çin’de değil, daha önemlisi Türkiye’de bölücülük yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Atatürk’ün bu tanımı etnisiteyi dışarıda bırakan modern millet tanımıdır, etnik değil siyasal kimliği esas alır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Rakip belirleme operasyonları

Gazeteci kökenli AKP’li Şamil Tayyar, AKP-FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına yaptığı “kitaplı” katkılarla biliniyor. Dolayısıyla kumpas konularında uzman bir isimdir. 

Yeni dönemde AKP’ye yönelik “yurttaş tepkilerinin” gazını almakla meşgul. Hayat pahalılığını CHP’li belediyelere mal etmeye yönelik sosyal medya mesajları fazlasıyla operasyonel. 

Ama önceki gün yaptığı bir analiz içinde kullandığı şu iki cümle, çok önemli bir saptama niteliği taşıyor: “Erdoğan rakibini kendi belirler. Şimdi olduğu gibi.”

Önce rakip tasfiye oeprasyonu

En başından beri anlatıyoruz ama kumpasları açıklayan bu saptamanın Tayyar’dan gelmesi önemli. Dolayısıyla “Peki Erdoğan rakibini nasıl belirliyor” sorusu önemlidir. İşte bu soru bizi sürmekte olan davaların siyasiliğine ve “rakip belirleme operasyonları” olduğu gerçeğine götürüyor. 

Evet, Erdoğan şu anda rakibini belirliyor ve tüm operasyonlar, rakip belirleme operasyonudur, cumhurbaşkanlığı çalışmasıdır, yeni rejimi inşa çabasıdır. Konu gerçekte ne diplomadır ne de yolsuzluktur. Bizzat adını Erdoğan’ın koyduğu bu “belediyeleri silkeleme” operasyonları doğrudan istemediği rakibi tasfiye etme, istediği rakibi belirleme operasyonlarıdır.

Birinci partiyle mücadele

Ne yazık ki hâlâ kimi CHP’liler ama diploma ama yolsuzluk diyor. Ekrem İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazanmasa ve Erdoğan’ın karşısına onu yenecek düzeyde cumhurbaşkanı adayı olmasa, diploma diye bir konu olacak mıydı?

Yolsuzluk mu? Bu sistemde, bu vurguncu düzende, bu serbest piyasacı yapı içinde, belediyelerde yolsuzluk olmaması zaten mucize olur. Yolsuzlukla mücadele işi en başta sistemle mücadele işidir. Ancak mesele şudur: Bir AKP kurucusunun da ifadesiyle Ankara’yı “parsel parsel” edenin bile yolsuzlukla suçlanmadığı bir sistemde, ana muhalefet belediyelerinin yolsuzlukla suçlanması, yolsuzlukla mücadele değil, ana muhalefetle mücadeledir. CHP AKP döneminde ilk kez birinci parti olmasa, belediyelere operasyon olacak mıydı?

Erdoğan’a en yararlı CHP’li

Butlan davası ve Kılıçdaroğlu’nun yeniden CHP’nin başına oturtulması Erdoğan’ın “rakip belirleme operasyonu”dur. Erdoğan, 13 yıl boyunca iktidarda kalmasını sağlayan Kılıçdaroğlu ya da adayını istiyor karşısında çünkü. Evet, AKP iyi yönettiği için değil, önce Baykal ardından da Kılıçdaroğlu CHP’si kötü muhalefet ettiği için iktidarda yıllardır. İşte Erdoğan bunun sürmesini istiyor. 

Erdoğan’ı Erdoğan’ın benzeriyle yenme taktiği izleyerek karşısına kötü kopyası Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, “gel bakayım Muharrem” diyerek cumhurbaşkanı adayını kamuoyu nezdinde “küçümsenen aday” konumuna iten ve sandıkları boş bırakan, en sonunda da kazanacak aday varken bu kez kendini aday diye dayatan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a en yararlı CHP’lidir.

CHP’ye operasyonun nedeni

Evet, Şamil Tayyar’ın saptaması önemli. Önemli olduğu için de sonradan fark edip düzeltmeye çalıştı. Erdoğan’ın rakibini belirlemesi, kimseyi zorla karşısına çıkarması anlamına gelmiyormuş, Erdoğan potansiyel rakibine kazanabileceği duygusunu aşılayarak onu siyasi meydana çekiyormuş… Elbette saptamasını düzeltmeyen nafile çabalar bunlar. 

Gerçek ortada: Erdoğan “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” dedi ki doğruydu. İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazandı, üçüncü kez kazanırken CHP de AKP döneminde ilk kez birinci parti oldu. Erdoğan bu nedenle rakibini belirleme operasyonları yapıyor: İmamoğlu’nu Silivri’ye soktu, CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edip yerlerine Kılıçdaroğlu ve ekibini oturttu. 

Mesele budur ama daha önemlisi bunun nasıl durdurulacağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Temmuz 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakarlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

Siyasi hazırlığın nedeni

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hakim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

Ankara’da bağımsızlıkçılık erozyonu

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki… 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle… 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

Londracıların tasfiyesi iddiası

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler…  

Komplo neyi örtüyor? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte. 

Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye Bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2026

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CHP mi, yeni parti mi?

Diploma ve yolsuzluk diyerek CHP’ye operasyona CHP’cilik adına omuz verenler sadece CHP’ye değil, Türkiye’ye kötülük yapıyorlar. 

Çünkü mesele diploma, yolsuzluk ve parti içi mücadele değildir, mesele yeni rejimin inşası yolunda “temsili demokratik sistem”in tırpanlanması meselesidir. Mesele sandığa el konma meselesidir. 

Bugün “ama diploma, ama yolsuzluk” diyerek fiilen “temsili demokratik sistemin” yıkımına destek olanlarla, dün “ama dosyada çete var, mafya var” diyerek Türk ordusuna yapılan Ergenekon-Balyoz operasyonuna fiilen destek verenler arasında fark yok. 

Yeni rejimin yolu Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla açıldı, CHP’ye operasyonla inşa süreci ilerletiliyor.

CHP’ye kaybettirmenin aktörü

Uzun analizlere gerek yok: Kılıçdaroğlu, CHP’yi AKP karşısında yeniden ikinci partiye düşürmesi için görevlendirildi. Saray nezdinde Bay Kemal’den Kemal Bey’e dönüşmesi, bu görevlendirmeyle ilgilidir.

Kılıçdaroğlu eskiden AKP’ye kötü muhalefet yaparak hizmet ediyordu; kendisinden sonra CHP birinci parti olunca bu kez doğrudan CHP’ye muhalefet ederek AKP’ye hizmet ediyor.

Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz: Kılıçdaroğlu dün AKP’ye kazandırıyordu, bugün CHP’ye kaybettirmek için koltukta.

CHP’yi bölme hedefi

Kılıçdaroğlu CHP’yi kurultaya götürmeyecek; tersine sıra sıra CHP’deki mevzileri ele geçirerek CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edecek. Genel başkanlık, Merkez Yürütme Kurulu, Parti Meclisi derken şimdi de güçlü il başkanlıklarını tasfiye edecek. 

Böylece fiilen CHP’yi ikiye bölmüş olacak: Seçilenlerin dışarıda kaldığı CHP ile atananların yönettiği CHP. 

Saray için en iyi CHP, ikiye bölünmüş ve böylece birinci parti olmaktan düşmüş CHP’dir çünkü. 

Yeni parti mi, CHP’de mücadele mi?

Bu noktada Özel/İmamoğlu ekibi açısından bir ikilem var: Yola başka bir partiyle mi devam edilmeli, yoksa CHP içinde kalarak mücadeleye devam mı edilmeli?

CHP içinde kalarak CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarmaları, en azından seçimden önce, olası görünmüyor. Zira Kılıçdaroğlu’nun arkasında CHP delegesi ve millet yok ama saray var, devlet bürokrasisi var, yargı var… (Millet uzun vadede elbette kazanır ama kısa vadenin kazananı bu tür mücadelelerde saray-devlet bürokrasisi-yargı cephesidir.)

CHP’de kalarak, seçimden sonraya kalsa da, yeniden CHP’de iktidar olmaları mümkün. Mümkün ama köprünün altından çok sular akmış olacak.

Kılıçdaroğlu’nun vereceği hasar

Özel/İmamoğlu ekibi ayrı bir parti kurma yolunu seçerse, bu kez şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalacaklar: Bir kere Saray/Kılıçdaroğlu ortaklığı tarafından CHP’yi bölmekle, CHP’den kaçmakla suçlanacaklar. Bu elbette açılabilir bir sorun. 

Ama asıl sıkıntı şurada: Kılıçdaroğlu’nun oyu yapılan kimi araştırmalara göre şu anda yüzde 3-4 civarında. Ama Kılıçdaroğlu ekibi bunun yükseleceğini düşünüyor. Pusulada Altı Ok’u görünce oy verme alışkanlığı olanlar da dahil çeşitli faktörlerin devreye sokulmasıyla bu oranın yüzde 7-8 seviyesine çıkarılması, AKP’ye yeniden seçim kazandırır. 

Ancak.. 

Türkiye cephesi modeli

Özel/İmamoğlu ekibinin yeni partisinin önünde şöyle bir kazanç olasılığı da var: Üç kuşak aile geleneği başta çeşitli nedenlerle, ne olursa olsun asla CHP’ye oy atmayacak bir kitle, Türkiye’nin yeni şartları nedeniyle yeni partiye oy verebilir. Bu Kılıçdaroğlu’nun vereceği kaybı karşılar mı, şimdilik belli değil. 

Ama daha önemlisi şu: Yeni parti, bir rejim değişikliğini son hat üzerinde önleme hedefiyle yola çıkıp, soldan sağa birçok partiyle birlikte bir cephe modeliyle inşa edilirse, sendikalardan meslek odalarına ve kitle örgütlerine kadar çok kapsamlı bir Türkiye cephesi oluşturabilirse, Kılıçdaroğlu’nun verdiği hasar telafi edilir ve seçimden birinci parti ve iktidar olarak çıkar… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2026

, , , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık gömleği

Yeni-Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir. 

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

Özal’dan Erdoğan’a ABD projesi

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt Açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

Büyük İsrail’e rıza üretimi

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da, bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de, bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de, “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

Kılıçdaroğlu açılımla uyumlu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni-Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi Yeni-Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

Siyasete açılım dizaynı

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde Başkan’a “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi… 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni-Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyonun dış ayağı

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak(!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor. 

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir.” dedi. 

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale  üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim. 

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü… 

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

Hepsi Atlantikçi

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir. 

AKP’nin kuruculularının “biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor. 

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir, çünkü sistemin partileridirler.

Türkiye’nin talihsizliği

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek, operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur. 

Milyonlar, “mesele Özel/İmamoğlu meselesi değildir”, “mesele CHP meselesi bile değildir”, “mesele Cumhuriyet’e darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken, Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO demokrasinin katilidir

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu. 

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi. 

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar. 

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor! 

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi. 

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. 

Dış ve iç ayağa karşı konumlanma sorunu

ABD’nin “yeni-Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde? 

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2026

, , , , , , , ,

1 Yorum

Sosyalistler açısından CHP meselesi

Sosyalistlerin çoğunluğu “sistem içi hesaplaşma” diyerek Ergenekon-Balyoz kumpaslarında “tarafsız” kalmadılar. Tersine bunun Cumhuriyet’e karşıdarbe olduğunu görerek tarihin doğru tarafında konumlandılar. Aynı durun bugün de geçerlidir. 

Meseleye “CHP içi mesele” diye bakmak siyaset dışı bir tutumdur, çünkü mesele CHP meselesi değildir, Türkiye’nin iyi kötü varolan demokratik rejiminin tırpanlanması meselesidir.

Meseleye “hukuk” diye bakmak zaten olası değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesine göre parti kurultaylarının geçerli olup olmaması konusunda tek yetkili ve görevli yargı makamı YSK’dir. Ancak YSK bu tablo karşısında kendisinin yetkisiz olduğuna karar vererek, hukuk adına vahim, önümüzdeki seçim adına ise kaygı veren bir tutum aldı. Özetle istinaf mahkemesinin CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuk dışıdır. 

Mesele Özel/İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu çatışmasından ötedir, o nedenle mesele bu isimlerin arasında ideolojik ve politik bir fark olup olmaması da değildir, mesele Cumhuriyet’e yeni bir karşıdarbe daha yapılıyor olmasıdır.

İki darbenin amacı

Erdoğan’ın başkanlık rejimi projesinin ilk aşaması, ABD’deki gibi “iki partili” bir sistemdi. 

İlk aşamaydı ve esas hedef bakımından geçiciydi, zira iki partili, dönüşümlü iktidarlı bir rejim, elbette “tek adam rejimi” olamazdı. 

İşte Ak-yargı eliyle 19 Mart 2025’te yapılan 1. darbe ve 21 Mayıs 2026’da ilkini tamamlayan 2. darbe, CHP’nin “dönüştürülmesi” ve yeni sistemin inşasında yeni aşamaydı; iki partili sistemden dişine göre muhalefetli, dolayısıyla pratikte tek partili sisteme geçiş aşamasıydı. 

AKP-Sermaye-Atlantik

1920 Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti, “kuruluş-kurtuluş” çerçevesi içinde ve fiilen Türk ordusu ile CHP’nin omuzlarında yükseldi. 

1923 Cumhuriyetinin “dönüştürülmesi” hedefli karşı proje, haliyle Türk ordusunun ve CHP’nin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Ergenekon ve Balyoz kumpasları birincisinini, “belediyeleri silkeleme” ve “mutlak butlan” kumpasları ise ikincisini dönüştürmek içindi.

19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri, “kurucu parti”yi “tek adam rejimine” uyumlulaştırma darbeleridir. Çünkü yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve Altı Ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildi. 

Dolayısıyla mesele kurulandan kurtulmak isteyenlerin kurucudan kurtulmak istemesi meselesidir. Haliyle sadece iktidar partisinin değil, sermayenin ve daha önemlisi Atlantik sisteminin isteğidir. Özel/İmamoğlu ekibinin Washington’a “biz daha Atlantikçiyiz” mesajlarının bir anlam ifade etmemesini ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” ile “merhametli monarşi” istemesini birlikte değerlendirmek gerekir.

Erdoğan’ın stratejisi, Kılıçdaroğlu’nun taktiği

Erdoğan’ın stratejisi açık: Birinci parti durumundaki CHP’yi yıpratarak ve Kılıçdaroğlu dümeninde CHP’yi ikiye bölerek seçime girmek. 

Kılıçdaroğlu’nun taktiği ise CHP’nin başında kalabilmektir; bu amaçla kurultayı ertelemek, kurultay yapılmasını zorlayabilecek parti yapılarını tasfiye etmek vb’dir. Kuşkusuz arkasındaki saray gücüne ve onun yargı üzerindeki kontrolüne dayanarak… 

Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu’nun taktiği, Erdoğan’ın stratejisine eklemlenmiştir. 

Kılıçdaroğlu ekibinin “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” tutumu, gerçi hukuken yanlıştır ama Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına hangi amaçla getirildiğine işaret etmektedir.

Dolayısıyla Özel/İmamoğlu ekibinin “kurultaya götürerek CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarma” hedefi pek olası görünmemektedir. 

O nedenle meseleye dar, günlük, kısa vadeli taktik seviyesinden değil, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım devrim-karşıdevrim çarpışması nedeniyle strateji seviyesinden bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Sarayın seçim operasyonu

Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararının üstünden iki gün geçmesini bile beklemedi; pazar günü dilekçeyle valiliğe başvurdu ve kolluk kuvvetlerinin operasyonuyla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirdi.

Her ne kadar olan, CHP Genel Merkezi’nin seçimle partiyi yönetmesi istenenlerden alınıp Kılıçdaroğlu ve ekibine verilmesi gibi görünüyorsa da, aslolan CHP Genel Merkezi’nin saray tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. 

CHP’nin AKP’yi yenme suçu

Meselenin diploma ve yolsuzluk olmadığını hâlâ anlamayanlar, meselenin “23 yıl sonra AKP’yi ilk kez seçimde yenen CHP’yi dizayn etme operasyonu” olduğunu artık o görüntülerden sonra anlamışlardır.

Çok nettir: Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye başkanlığını kazanıp üstüne cumhurbaşkanı adayı olmasa diploma diye bir sorunu olmayacaktı. Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP, 31 Mart 2024’te AKP’yi ilk kez sandıkta yenip belediyelerin çoğunu kazanmasa, “mutlak butlan” diye bir konu olmayacaktı.

İktidarın “yüzde 3-5” planı 

Saray, yargı ve kolluk üçgeninde yapılan operasyonla CHP Genel Başkanı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu, ne acı ki CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme ve genel başkanlık koltuğuna oturma hırsının yarısını bile seçim kazanmaya çalışmakta göstermedi.

Zira meselesi başka… 

Polis marifetiyle bina ele geçirmenin CHP’yi yönetmeye yetmediği İstanbul’da görüldü. Buna rağmen aynı yöntemin genel merkezde uygulanmasının anlamı açık: Operasyonun asıl sahipleri, yönetilebilen bir CHP değil, kaosa düşürülmüş ve mümkünse bölünmüş bir CHP istiyorlar. Bu seçim aritmetiğinde “rakibin yüzde 3-5’lik bir oy kaybetmesine” oynuyorlar.

Baskın seçim hesabı

“Mutlak butlan” kararının ve hızla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme operasyonun amacı açık: CHP bu sorunlarla boğuşurken baskın bir erken seçimle yeniden iktidar olmak.

ABD’deki kasım seçiminin etkilerinden önce Türkiye’de erken baskın seçim yapmak istiyorlar. Çünkü kasımda Trump’ın alacağı mağlubiyetin, sonrasında ellerini zayıflatacağını hesaplıyorlar. 

ABD Büyükelçisinin o yanıt veremedikleri “meşruiyet” mesajı da, operasyonlardan öncesine “tesadüf eden” Trump-Erdoğan telefon görüşmeleri de bu bakımdan anlamlı.

CHP’li CHP’linin kurdudur

CHP üyesi değilim. Üstelik bir sosyalist olarak CHP’nin mevcut programının karşısındayım. Köşe yazarı olarak kişilerden çok olayları ve fikirleri analiz etmeye çalışıyorum. CHP’nin başına geçtiği Mayıs 2010’dan itibaren Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını, fikirlerini ve uygulamalarını eleştirmiş bir köşe yazarıyım. (Kimi Atlantikçi açıklamaları nedeniyle İmamoğlu ve Özel’i de en sert şekilde eleştiren yazılar yazmış bir köşe yazarıyım.)

Bu geçen yıllar içinde CHP içi mücadelenin, kişilerin tutumlarına nasıl yansıdığını üzülerek görmüş bir gazeteciyim. Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğim için bana “tavır koyan” kimi milletvekillerinin sonra nasıl Kılıçdaroğlu’nun karşısında konumlandığını da gördüm; kendisini aday göstermediği için Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan milletvekillerinin, Özgür Özel yönetimden yüz bulamayınca sonra nasıl yeniden Kılıçdaroğlu’cu olduğunu da gördüm. 

Kılıçdaroğlu’na mecbur kalmalarının anlamı

Kılıçdaroğlu 27 Ağustos 2012’de “asla koltuğa kilitlenip kalmayacağım” diye kamuoyuna söz vermişti. Ancak onca seçim yenilgisine rağmen o koltuğa nasıl yapıştığını gördük 11 yıl boyunca. 2023’te CHP delegeleri tarafından o koltuktan kaldırılınca, bu kez o koltuğa “saray marifetiyle” nasıl oturmaya çalıştığını izledik…  

Bunu sadece “siyasi hırsla” açıklamaya çalışmak, elbette eksik olur. Kılıçdaroğlu’nun nesnel olarak AKP’yi iktidarda tutma misyonu sürüyor özetle… 

Bitirirken meseleye bir de karşısından bakalım: İktidarın Kılıçdaroğlu’na mecbur kalması, işlerin her şeye rağmen iyi gitmediğine işaret etmiyor mu? Ediyor. Bu nedenle hatalı olduğu iki günde ortaya çıkan “kayyımla pazarlık” çizgisi yerine, hızla “halkla alanlarda direnme” çizgisine dönülmelidir. Özel’in dünkü ilk yürüyüşü, halkla birleşerek, cumhuriyetçi partilerle yan yana gelerek, sürmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Dizayn operasyonu

CHP’nin son kurultayının iptali ile Kılıçdaroğlu’na yeniden genel başkanlık yolu açılması, ana muhalefet partisine operasyonun yeni aşamasıdır. Böylece diploma diye başlayan ve yolsuzluk diyerek “belediyeleri silkeleme” şeklinde süren operasyonda bir viraj daha dönülmüş oldu.

Mesele ne diploma ne de yolsuzluktur. Mesele CHP’yi dizayn etmektir. Mesele iktidarın istemediği rakipten kurtularak istediği rakiple seçime girmek istemesidir.

Yolsuzluk örtüsü

İktidar çevreleri ile CHP’nin Kılıçdaroğlu kanadının sözcüleri, dizayn operasyonunu örtebilmek için olanı sürekli “yolsuzlukla mücadele” diye propaganda ediyorlar. 

İktidarın yolsuzlukla mücadele ettiğinin iddia edilmesi en az ABD’nin Irak’a ve Afganistan’a “demokrasi” götürmesi kadar inandırıcıdır!

Mesele gerçekten de “belediyelerdeki yolsuzlukla mücadele” olsa, önce “parsel parsel” götürenlerle mücadele edilmesi gerekmez mi? 

Kılıçdaroğlu’nun adamları

CHP’nin eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, işbölümünün bir parçası olarak, “mutlak butlan” kararının çıkmasından bir gün önce kamuoyunun karşısına bir videoyla çıkıyor ve CHP’nin “yolsuzluklardan arınması” gerektiğini propaganda ediyor.

Peki şikayet edilen bu isimler, yolsuzlukla suçlanan bu isimler, hatta yolsuzlukla suçlanmamak için AKP’ye geçen bu isimler, CHP’ye 2023’teki kurultaydan sonra mı gelip belediye başkanı oldular, vekil oldular, yönetici oldular?

Bu isimleri CHP’de defalarca kim vekil yaptı, kim belediye başkanı yaptı? Operasyona uğrayan belediye başkanları da operasyona uğramamak için AKP’ye kaçan belediye başkanları da Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlık döneminden değil mi? Bugün CHP’yi yöneten kadrolar, Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlığı döneminden gelmiyor mu?

Sorunlu mekanizma

Dört dönem milletvekili olduktan sonra, bir kişi neden belediye başkanı adayı olur? Üç dönem belediye başkanlığı yapan bir kişi dördüncü kez aday gösterilmeyince neden partisinden istifa eder?

Bu sorunlu mekanizma 2023’ten sonra mı kuruldu? CHP’yi 13 yıl yöneten Kılıçdaroğlu bu mekanizmayı işleten ve geliştiren kişi değil mi?

Şimdi çıkıp bu mekanizmanın sonuçlarına işaret ederek “arınma” mesajı vermek sorumlu bir siyasetçi tutumu mudur? 

Tersine Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca nesnel olarak iktidara yarayan politik tutumlarına bir yenisini daha eklemiş oldu “mutlak butlancı” pozisyonuyla!

MHP iktidara nasıl müttefik yapıldı?

2014 yılında CHP ve MHP, AKP’ye karşı ittifak yapmıştı. Gerçi Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ın benzerini çıkararak Erdoğan’a yenilmeyi kolaylaştırmış oldular ama bu durum yine de bu iki partiyi siyasi operasyonlara uğramaktan kurtaramadı!

İttifak kurmalarından önce de her iki parti kaset operasyonlarına maruz kalmıştı ama iş orada bitmedi. MHP ikiye bölündü, içinden İYİ Parti çıktı. (Sonra o da bölündü, içinden hem Zafer Partisi çıktı hem Anahtar Parti çıktı.)

Sonuç olarak ikiye bölünürken kolu kanadı kırılan MHP, siyaseten varlığını sürdürebilmek için AKP’nin müttefiki olmaya mecbur edildi. 

İşte CHP’ye yapılan da budur. CHP bölünmeye çalışılmaktadır. 23 yıl sonra ilk kez AKP’yi yenmiş bir CHP’yi, seçim öncesinde ikiye bölme operasyonudur bu. Butlancı parçanın koparacağı yüzde 3-5’lik oyla yeniden iktidar olabilmenin hesaplarıdır bunlar… 

Asıl arınma

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama işe Anayasaya aykırı olduğu halde rakibinin adaylığına karşı çıkmayan, Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ın benzerini aday diye çıkaran, usulsüzlük karşısında Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne gitmeyen, atı verip Üsküdar’a geçirtenlerle başlanmalı…

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama bu ideolojik bir arınma olmalı. Mustafa Kemal’in partisi; Washington’a ve Brüksel’e “biz iktidardan daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” mesajı verenlerden de seçimden hemen önce Amerikancılığını gösterebilmek için durduk yere “Rusya karşıtlığı yapanlardan” da arınmalı… 

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama bu arınma, CHP’yi kuruluş kodlarına, Altı Ok programına, bağımsızlıkçılığına, antiemperyalist tavrına, kamuculuğuna döndürmek için olmalı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2026

,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun misyonu

AKP-MHP-DEM koalisyonu oluşmasının yansımalarından biri de DEM’in “gerçek” siyaset yapma tarzının ortaya çıkmaya başlamış olmasıdır. 

“Öcalan sürece karşı çıkan medyanın dilinden rahatsız, AKP’nin elinde yargı gücü var, sustursun bu gazetecileri” çağrısı yapan Pervin Buldan’ın “otoriter AKP rejimiyle” uyumlu tarzı, bunun tipik bir örneğiydi. Şimdi buna “İmralı’ya milletvekili göndermeme” kararı aldığı için kimi DEM yöneticilerinin “CHP’yi not etme” üsttenciliği ve dahası Van’da olduğu üzere CHP binasına saldırı eklendi!

Siyasi akıl sorunu

DEM’liler CHP’yi Kürt düşmanlığıyla suçluyor. Oysa DEM’lilerle seçim işbirliği yaptığı için terörle suçlanan ve tutuklanan CHP’li belediye başkanları var!

AKP ve MHP, daha dün DEM’lileri terörist ilan etmişken, MHP DEM’in kapatılmasını savunmuşken, Cumhur İttifakı CHP’nin DEM’le seçim işbirliği yapmasını “demlenmek” diyerek lekelemeye çalışmışken, bugün DEM’in CHP’ye karşı bu saldırgan tutumu alması, en hafifinden siyasi nezaketle bağdaşmaz. 

Ama ötesinde bir “siyasi akıl” sorununa da işaret eder. Örneğin DEM Grup Başkanvekili, iktidar koalisyonuna yamanmış olmanın özgüveniyle CHP’ye “tarih sizi yazacak” diye sesleniyor. Oysa tarih DEM’in AKP’yle üç kez açılım yapıp, üç kez pişman olmasını yazdı. Ve tarih, DEM’in hiçbir şey olmamış gibi dördüncü kez açılıma soyunup AKP’den medet ummasını da yazıyor.

İkiyüzlü siyaset

AKP ve MHP’nin CHP’yi “Öcalan’la görüşmüyor” diye hedef alabiliyor olması ise bir yönüyle mizahın ama bir yönüyle de psikolojinin konusudur. CHP’yi aynı anda hem terörle işbirliği yapıyor diye yargılayıp hem teröristle görüşmüyor diye suçlayabilmek, ancak tutarsızlığın bir siyaset yapma tarzı olmasıyla mümkündür.

Şiraze öyle kaymılş ki CHP’nin Öcalan’la İmralı’da görüşmeme kararını, “CHP iktidara gelmiş olsaydı Selahattin Demirtaş’ı da serbest bırakmazdı” diyerek suçlamaya kalkanlar bile var. 

Seçimde “CHP demleniyor, CHP DEM’le ittifak yapıyor, Demirtaş’ı serbest bırakacak, Öcalan’la iş tutacak” diye kara propaganda yapanlar, seçimden sonra o suçlamalarını bizzat kendileri hayata geçirdi. Yetinmeyip, o suçlamalara ortak olmaya direnen CHP’yi hedef alıyor şimdi.

Erdoğan’ın bölme taktiği

Doğrudan söyleyelim: Bu anlayıştan, Cumhur İttifakı’ndan açılımla demokrasi bekleyen, daha önceki açılımların sonuçlarını yaşar. AKP-MHP iktidarı gitmeden ülkeye ne demokrasi gelir, ne barış, ne çözüm ne de özgürlük… 

Erdoğan, iyi bir taktisyen, iyi bir oyun kurucu. İhtiyaç olursa açılım açar, ihtiyaç kalmazsa açılımı kapar, açılımcıları içeri atar. Erdoğan rakiplerini bölerek, rakiplerinin bölünen parçalarından müttefik yaparak iktidarını sürdürür. 

Erdoğan milliyetçileri böldü; MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti var. Öyle ki MHP, AKP’siz siyaset yapamaz hale geldi. Erdoğan’a Öcalan’ı asması için ip atan Bahçeli, koçbaşı yapılarak, Erdoğan’ın taktik ihtiyacı için Öcalan’ı “kurucu önder” sayıp TBMM’ye muhatap etti.

Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor.

O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2025

, , , , , , , , ,

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın