Posts Tagged Erdoğan

Öcalan’ın mesajlarının analizi

Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”

Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak, yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor. 

Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.

İmralı güç merkezine dönüştürülüyor

Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor. 

Öte yandan Öcalan DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor. 

Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.

Açılımla yeni cumhuriyet

Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu;. en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor. 

Özetle üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca, Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor. 

Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/Yeni Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz. 

“İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı” açılımı

Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.

Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavus-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”

Statü karşılığı başkanlık

Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor. 

Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2026

, , , , , , , , ,

1 Yorum

Medine, ümmet, 1926 Brüksel hattı

AKP iktidarının 23 yıllık tarihi, aynı zamanda “döne döne Kürt açılımı yapma” tarihidir. Döne döne olmasının, sürekli ileri ve geri adımlar atılmasının birden çok iç ve dış nedeni var. O nedenlerden biri, açılımı sürdürmenin, iktidarı sürdürmeye yarayıp yaramayacağıdır. Yaramayacağı görüldüğü anda dün söylenenlerin tamamının reddedilip, tam zıttı olan çizgiye kolayca geçildiği görüldü.

ABD faktörü

“Döne döne Kürt açılımı yapma” durumunu etkileyen faktörlerden biri de ABD’dir. ABD’nin Ortadoğu’da izlediği strateji, açılımları etkiledi. 

Bu durum AKP’nin 23 yıllık dönemde, tıpkı “döne döne Kürt açılımı yapması” gibi, “döne döne bölgesel birlik” politikaları izlemesine neden oldu. Ortak bakanlar kurulu toplantılarının tasarlandığı Ortadoğu Birliği’nden Türkiye-Irak-Suriye ittifaklarına kadar çeşitli modeller üzerinde duruldu. 

Ama içeride her açılımın, dışarıda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi oldu. 

Üç açıklama

Bugünkü durumu anlamamızı kolaylaştıracak bazı siyasi açıklamalara dikkatinizi çekeceğim: 

– DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Türkiye siyaseti uzun süredir ‘Mekke dönemi’ psikolojisi yaşıyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı ortak çıkarlar temelinde siyasi ve sosyal birlikteliğin ve adaletin sağlandığı ‘Medine dönemi’ aklıdır.” (TBMM konuşması, 10.8.2026)

– YPG/SDG’nin Suriye/Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan: “YPG/SDG’nin feshini duyuracağız. Özerk yönetim yapısı da ortadan kalkacak. (…) İslam ümmeti çerçevesi hiçbir Kürdü rahatsız etmez. Suriye içerisinde de diğer coğrafyalarda da varlığımızı ancak bu şekilde sürdürebiliriz. (…) Bizi 1926 Brüksel hattı ile bıçakla doğrar gibi ayırdılar. Şimdi bu parantezi kapatma ve barış zamanı.” (Türkiye Gazetesi, 16.8.2026)

– DEM’in İmralı Heyetinden Ahmet Türk: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Nefes Gazetesi, 4.1.2025)

Genişleme hedefi

Bu üç açıklamayı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türk, Kürt, Arap ittifakı” vurgusuyla ve son açılımı başlatan MHP lideri Bahçeli’nin Musul’a 82, Kerkük’e 83, Halep’e 84 plakası dağıtmasıyla birlikte düşünmek gerekir. 

Ulus yerine İslam ümmeti altında, Osmanlı’daki gibi birlikte, 1926 tarihli Ankara Antlaşmasının kabul ettiği Brüksel hattıyla kesinleşen Türkiye-Irak sınırının kalkmasıyla ve Medine’deki gibi bir çeşit konfederasyonla genişlemedir istenen.

AKP-MHP ittifakı ve şekillendirdiği devlet bürokrasisi, Suriye’de Esad’ın devrilmesini, ABD’nin İran’a savaş açmasını ve Tahran’ın Irak ve Suriye’deki nüfuzunun kırılmaya başlamasını tarihsel bir fırsat olarak görüyor. Son açılımın 22 Ekim 2024’te Bahçeli’nin çıkışıyla başlaması ve ABD-Türkiye destekli Şara’nın 27 Kasım 2024’te Şam’a harekatı başlatmasının eşzamanlılığı yeterince açıklayıcıdır. 

Ortaçağcılık kapısı

Bunun olası olup olmadığını tartışmaya bile gerek yok. Zira buna soyunmanın Türklere de Kürtlere de bir yararı yok. Tersine bu tür projeler halkları yan yana getirmekten çok halkları karşı karşıya getirir ve büyük boğazlaşmalara neden olur. 

İktidarın Irak ve Suriye’nin kuzeyini “tarihsel hinterland” görerek, Misakı Millicilik ile bu tür projelere soyunması, sadece bir karşıdevrim değil, coğrafyamızı emperyalist ABD’nin istediği monarşilere geriletecek bir ortaçağcılık girişimidir.

O nedenle “çerçeve yasa” bir barış, demokrasi ve demokratikleşme girişimi değil, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin maceracılığına kapı açılmasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Rakip belirleme operasyonları

Gazeteci kökenli AKP’li Şamil Tayyar, AKP-FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına yaptığı “kitaplı” katkılarla biliniyor. Dolayısıyla kumpas konularında uzman bir isimdir. 

Yeni dönemde AKP’ye yönelik “yurttaş tepkilerinin” gazını almakla meşgul. Hayat pahalılığını CHP’li belediyelere mal etmeye yönelik sosyal medya mesajları fazlasıyla operasyonel. 

Ama önceki gün yaptığı bir analiz içinde kullandığı şu iki cümle, çok önemli bir saptama niteliği taşıyor: “Erdoğan rakibini kendi belirler. Şimdi olduğu gibi.”

Önce rakip tasfiye oeprasyonu

En başından beri anlatıyoruz ama kumpasları açıklayan bu saptamanın Tayyar’dan gelmesi önemli. Dolayısıyla “Peki Erdoğan rakibini nasıl belirliyor” sorusu önemlidir. İşte bu soru bizi sürmekte olan davaların siyasiliğine ve “rakip belirleme operasyonları” olduğu gerçeğine götürüyor. 

Evet, Erdoğan şu anda rakibini belirliyor ve tüm operasyonlar, rakip belirleme operasyonudur, cumhurbaşkanlığı çalışmasıdır, yeni rejimi inşa çabasıdır. Konu gerçekte ne diplomadır ne de yolsuzluktur. Bizzat adını Erdoğan’ın koyduğu bu “belediyeleri silkeleme” operasyonları doğrudan istemediği rakibi tasfiye etme, istediği rakibi belirleme operasyonlarıdır.

Birinci partiyle mücadele

Ne yazık ki hâlâ kimi CHP’liler ama diploma ama yolsuzluk diyor. Ekrem İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazanmasa ve Erdoğan’ın karşısına onu yenecek düzeyde cumhurbaşkanı adayı olmasa, diploma diye bir konu olacak mıydı?

Yolsuzluk mu? Bu sistemde, bu vurguncu düzende, bu serbest piyasacı yapı içinde, belediyelerde yolsuzluk olmaması zaten mucize olur. Yolsuzlukla mücadele işi en başta sistemle mücadele işidir. Ancak mesele şudur: Bir AKP kurucusunun da ifadesiyle Ankara’yı “parsel parsel” edenin bile yolsuzlukla suçlanmadığı bir sistemde, ana muhalefet belediyelerinin yolsuzlukla suçlanması, yolsuzlukla mücadele değil, ana muhalefetle mücadeledir. CHP AKP döneminde ilk kez birinci parti olmasa, belediyelere operasyon olacak mıydı?

Erdoğan’a en yararlı CHP’li

Butlan davası ve Kılıçdaroğlu’nun yeniden CHP’nin başına oturtulması Erdoğan’ın “rakip belirleme operasyonu”dur. Erdoğan, 13 yıl boyunca iktidarda kalmasını sağlayan Kılıçdaroğlu ya da adayını istiyor karşısında çünkü. Evet, AKP iyi yönettiği için değil, önce Baykal ardından da Kılıçdaroğlu CHP’si kötü muhalefet ettiği için iktidarda yıllardır. İşte Erdoğan bunun sürmesini istiyor. 

Erdoğan’ı Erdoğan’ın benzeriyle yenme taktiği izleyerek karşısına kötü kopyası Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, “gel bakayım Muharrem” diyerek cumhurbaşkanı adayını kamuoyu nezdinde “küçümsenen aday” konumuna iten ve sandıkları boş bırakan, en sonunda da kazanacak aday varken bu kez kendini aday diye dayatan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a en yararlı CHP’lidir.

CHP’ye operasyonun nedeni

Evet, Şamil Tayyar’ın saptaması önemli. Önemli olduğu için de sonradan fark edip düzeltmeye çalıştı. Erdoğan’ın rakibini belirlemesi, kimseyi zorla karşısına çıkarması anlamına gelmiyormuş, Erdoğan potansiyel rakibine kazanabileceği duygusunu aşılayarak onu siyasi meydana çekiyormuş… Elbette saptamasını düzeltmeyen nafile çabalar bunlar. 

Gerçek ortada: Erdoğan “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” dedi ki doğruydu. İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazandı, üçüncü kez kazanırken CHP de AKP döneminde ilk kez birinci parti oldu. Erdoğan bu nedenle rakibini belirleme operasyonları yapıyor: İmamoğlu’nu Silivri’ye soktu, CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edip yerlerine Kılıçdaroğlu ve ekibini oturttu. 

Mesele budur ama daha önemlisi bunun nasıl durdurulacağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Temmuz 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın hediyesinin karşılığı ne?

CNN Türk’ün Washington Temsilcisi Yunus Paksoy, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’a sormuş: “Sayın Başkan, Türkiye F-110 jet motorlarını ve F-35 savaş uçaklarını istiyor. Türkiye’ye büyük bir hediye çantasıyla mı gidiyorsunuz?” Trump da “Evet, muhtemelen onu (Erdoğan’ı) çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demiş. 

İlk akla gelen, 80 motorun, Türkiye’ye NATO’da verilen yeni iki görevin, yani Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı’nın ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nın karşılığı olduğudur. 

Ancak Adana’daki ve Boğaz’daki yapılar kesinleşti, 80 motor ise kesin değil. Hem Dışişleri Hakan Fidan hem de Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler aylar önce açıklamıştı. Türkiye’nin KAAN için istediği 80 motor talebi ABD Kongresi’nde bekletiliyordu. Yani Trump’ın hediye olarak belirttiği konu yeni değil. Üstelik Kongre’nin itirazları da sürüyor.

Trump Erdoğan’dan “ne yapmamasını” istedi?

Trump’ın Beyaz Saray’daki basın toplantısında dikkat çeken başka sözleri de vardı: “O (Erdoğan) benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı. Biliyorsunuz, İran’la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran’ın tarafında yer alabilirdi. Çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.”

Trump’ın bu sözlerinin ilk kısmı elbette palavra. İktidarın İsrail karşıtlığı üzerinden ABD-İsrail’e karşı İran’ın yanında savaşa girebilmesi, bir olasılık problemi bile değil!

Trump’ın sözlerinin devamı ise başka bir şeyi örtüyor: “Ben ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.” Oysa Ankara’dan savaşın dışında kalmasını istemiş değiller, tersine İran’ın Türkiye’ye 4 kere füze attığını iddia ederek Ankara’yı İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan kışkırtma eylemi düzenlediler. 

Bu örtülü açıklamayı anlayabilmek için Trump’ın bu konudaki bir başka sözünü anımsamamız gerekiyor. Trump, 27 Mart 2026’da, İran’la süren savaş konusunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı; onlardan uzak durmalarını istediğimiz konuların dışında kaldılar.”

Evet, mesele “ne yapılmasını istediler de yapıldı” konusu değildir, “ne yapılmasını istemediler de yapılmadı” konusudur.

Hazar-Akdeniz hattı

Trump bir işadamı. Ülkesini şirket, kendisini de CEO gibi görüyor. Dolayısıyla “karşılıksız hediye” vermesi olası değil.

Anımsayın, Trump’ın yakın arkadaşı ABD Büyükelçisi Tom Barrack, hem de bir kaç kez söyledi: “Göreceksiniz, yakında Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”

Hazar bölgesinde, Güney Kafkasya’da ABD için kritik konu Çin’in Kuşak ve Yol’unu düğümleyebilmek. Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan’la anlaşarak Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na çevirmesi bu açıdan önemli. Yine ABD’nin Ermenistan’a askeri destek içeren açılımları önemli. Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’de bir liman/üs edinme amacı da önemli.

Doğu Akdeniz’de ise kritik konu Kıbrıs. Daha doğrusu KKTC’nin AB tarafından “yutulması” üzerinden İsrail-Kıbrıs-Yunanistan (Avrupa) ekseni inşa edilmesi. İşte tam da bu süreçte BM Kıbrıs Özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in Kıbrıs planı ortaya çıktı: “Maraş ve Güzelyurt Rumlara bırakılacak. Karşılığında Türk tarafına, ülke yönetiminde dönüşümlü başkanlık ve federal konsey, AB’ye katılım, ambargoların kaldırılması, doğrudan ticaret, temas ve uçuş vadediliyor. Akdeniz gazı da KKTC kullanımına açılıyor.” (Sözcü, 25.6.2026)

Sonuç olarak Trump yönetimi NATO’yu dönüştürürken Hazar-Akdeniz ekseni üzerindeki hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Trump’ın Ankara’dan yapmasını değil, yapmamasını istediği şeyler, işte bu eksendeki gelişmelerle ilgili.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık gömleği

Yeni-Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir. 

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

Özal’dan Erdoğan’a ABD projesi

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt Açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

Büyük İsrail’e rıza üretimi

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da, bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de, bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de, “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

Kılıçdaroğlu açılımla uyumlu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni-Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi Yeni-Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

Siyasete açılım dizaynı

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde Başkan’a “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi… 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni-Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyonun dış ayağı

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak(!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor. 

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir.” dedi. 

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale  üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim. 

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü… 

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

Hepsi Atlantikçi

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir. 

AKP’nin kuruculularının “biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor. 

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir, çünkü sistemin partileridirler.

Türkiye’nin talihsizliği

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek, operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur. 

Milyonlar, “mesele Özel/İmamoğlu meselesi değildir”, “mesele CHP meselesi bile değildir”, “mesele Cumhuriyet’e darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken, Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO demokrasinin katilidir

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu. 

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi. 

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar. 

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor! 

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi. 

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. 

Dış ve iç ayağa karşı konumlanma sorunu

ABD’nin “yeni-Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde? 

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2026

, , , , , , , ,

1 Yorum

Sosyalistler açısından CHP meselesi

Sosyalistlerin çoğunluğu “sistem içi hesaplaşma” diyerek Ergenekon-Balyoz kumpaslarında “tarafsız” kalmadılar. Tersine bunun Cumhuriyet’e karşıdarbe olduğunu görerek tarihin doğru tarafında konumlandılar. Aynı durun bugün de geçerlidir. 

Meseleye “CHP içi mesele” diye bakmak siyaset dışı bir tutumdur, çünkü mesele CHP meselesi değildir, Türkiye’nin iyi kötü varolan demokratik rejiminin tırpanlanması meselesidir.

Meseleye “hukuk” diye bakmak zaten olası değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesine göre parti kurultaylarının geçerli olup olmaması konusunda tek yetkili ve görevli yargı makamı YSK’dir. Ancak YSK bu tablo karşısında kendisinin yetkisiz olduğuna karar vererek, hukuk adına vahim, önümüzdeki seçim adına ise kaygı veren bir tutum aldı. Özetle istinaf mahkemesinin CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuk dışıdır. 

Mesele Özel/İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu çatışmasından ötedir, o nedenle mesele bu isimlerin arasında ideolojik ve politik bir fark olup olmaması da değildir, mesele Cumhuriyet’e yeni bir karşıdarbe daha yapılıyor olmasıdır.

İki darbenin amacı

Erdoğan’ın başkanlık rejimi projesinin ilk aşaması, ABD’deki gibi “iki partili” bir sistemdi. 

İlk aşamaydı ve esas hedef bakımından geçiciydi, zira iki partili, dönüşümlü iktidarlı bir rejim, elbette “tek adam rejimi” olamazdı. 

İşte Ak-yargı eliyle 19 Mart 2025’te yapılan 1. darbe ve 21 Mayıs 2026’da ilkini tamamlayan 2. darbe, CHP’nin “dönüştürülmesi” ve yeni sistemin inşasında yeni aşamaydı; iki partili sistemden dişine göre muhalefetli, dolayısıyla pratikte tek partili sisteme geçiş aşamasıydı. 

AKP-Sermaye-Atlantik

1920 Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti, “kuruluş-kurtuluş” çerçevesi içinde ve fiilen Türk ordusu ile CHP’nin omuzlarında yükseldi. 

1923 Cumhuriyetinin “dönüştürülmesi” hedefli karşı proje, haliyle Türk ordusunun ve CHP’nin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Ergenekon ve Balyoz kumpasları birincisinini, “belediyeleri silkeleme” ve “mutlak butlan” kumpasları ise ikincisini dönüştürmek içindi.

19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri, “kurucu parti”yi “tek adam rejimine” uyumlulaştırma darbeleridir. Çünkü yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve Altı Ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildi. 

Dolayısıyla mesele kurulandan kurtulmak isteyenlerin kurucudan kurtulmak istemesi meselesidir. Haliyle sadece iktidar partisinin değil, sermayenin ve daha önemlisi Atlantik sisteminin isteğidir. Özel/İmamoğlu ekibinin Washington’a “biz daha Atlantikçiyiz” mesajlarının bir anlam ifade etmemesini ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” ile “merhametli monarşi” istemesini birlikte değerlendirmek gerekir.

Erdoğan’ın stratejisi, Kılıçdaroğlu’nun taktiği

Erdoğan’ın stratejisi açık: Birinci parti durumundaki CHP’yi yıpratarak ve Kılıçdaroğlu dümeninde CHP’yi ikiye bölerek seçime girmek. 

Kılıçdaroğlu’nun taktiği ise CHP’nin başında kalabilmektir; bu amaçla kurultayı ertelemek, kurultay yapılmasını zorlayabilecek parti yapılarını tasfiye etmek vb’dir. Kuşkusuz arkasındaki saray gücüne ve onun yargı üzerindeki kontrolüne dayanarak… 

Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu’nun taktiği, Erdoğan’ın stratejisine eklemlenmiştir. 

Kılıçdaroğlu ekibinin “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” tutumu, gerçi hukuken yanlıştır ama Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına hangi amaçla getirildiğine işaret etmektedir.

Dolayısıyla Özel/İmamoğlu ekibinin “kurultaya götürerek CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarma” hedefi pek olası görünmemektedir. 

O nedenle meseleye dar, günlük, kısa vadeli taktik seviyesinden değil, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım devrim-karşıdevrim çarpışması nedeniyle strateji seviyesinden bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Sarayın seçim operasyonu

Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararının üstünden iki gün geçmesini bile beklemedi; pazar günü dilekçeyle valiliğe başvurdu ve kolluk kuvvetlerinin operasyonuyla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirdi.

Her ne kadar olan, CHP Genel Merkezi’nin seçimle partiyi yönetmesi istenenlerden alınıp Kılıçdaroğlu ve ekibine verilmesi gibi görünüyorsa da, aslolan CHP Genel Merkezi’nin saray tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. 

CHP’nin AKP’yi yenme suçu

Meselenin diploma ve yolsuzluk olmadığını hâlâ anlamayanlar, meselenin “23 yıl sonra AKP’yi ilk kez seçimde yenen CHP’yi dizayn etme operasyonu” olduğunu artık o görüntülerden sonra anlamışlardır.

Çok nettir: Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye başkanlığını kazanıp üstüne cumhurbaşkanı adayı olmasa diploma diye bir sorunu olmayacaktı. Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP, 31 Mart 2024’te AKP’yi ilk kez sandıkta yenip belediyelerin çoğunu kazanmasa, “mutlak butlan” diye bir konu olmayacaktı.

İktidarın “yüzde 3-5” planı 

Saray, yargı ve kolluk üçgeninde yapılan operasyonla CHP Genel Başkanı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu, ne acı ki CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme ve genel başkanlık koltuğuna oturma hırsının yarısını bile seçim kazanmaya çalışmakta göstermedi.

Zira meselesi başka… 

Polis marifetiyle bina ele geçirmenin CHP’yi yönetmeye yetmediği İstanbul’da görüldü. Buna rağmen aynı yöntemin genel merkezde uygulanmasının anlamı açık: Operasyonun asıl sahipleri, yönetilebilen bir CHP değil, kaosa düşürülmüş ve mümkünse bölünmüş bir CHP istiyorlar. Bu seçim aritmetiğinde “rakibin yüzde 3-5’lik bir oy kaybetmesine” oynuyorlar.

Baskın seçim hesabı

“Mutlak butlan” kararının ve hızla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme operasyonun amacı açık: CHP bu sorunlarla boğuşurken baskın bir erken seçimle yeniden iktidar olmak.

ABD’deki kasım seçiminin etkilerinden önce Türkiye’de erken baskın seçim yapmak istiyorlar. Çünkü kasımda Trump’ın alacağı mağlubiyetin, sonrasında ellerini zayıflatacağını hesaplıyorlar. 

ABD Büyükelçisinin o yanıt veremedikleri “meşruiyet” mesajı da, operasyonlardan öncesine “tesadüf eden” Trump-Erdoğan telefon görüşmeleri de bu bakımdan anlamlı.

CHP’li CHP’linin kurdudur

CHP üyesi değilim. Üstelik bir sosyalist olarak CHP’nin mevcut programının karşısındayım. Köşe yazarı olarak kişilerden çok olayları ve fikirleri analiz etmeye çalışıyorum. CHP’nin başına geçtiği Mayıs 2010’dan itibaren Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını, fikirlerini ve uygulamalarını eleştirmiş bir köşe yazarıyım. (Kimi Atlantikçi açıklamaları nedeniyle İmamoğlu ve Özel’i de en sert şekilde eleştiren yazılar yazmış bir köşe yazarıyım.)

Bu geçen yıllar içinde CHP içi mücadelenin, kişilerin tutumlarına nasıl yansıdığını üzülerek görmüş bir gazeteciyim. Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğim için bana “tavır koyan” kimi milletvekillerinin sonra nasıl Kılıçdaroğlu’nun karşısında konumlandığını da gördüm; kendisini aday göstermediği için Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan milletvekillerinin, Özgür Özel yönetimden yüz bulamayınca sonra nasıl yeniden Kılıçdaroğlu’cu olduğunu da gördüm. 

Kılıçdaroğlu’na mecbur kalmalarının anlamı

Kılıçdaroğlu 27 Ağustos 2012’de “asla koltuğa kilitlenip kalmayacağım” diye kamuoyuna söz vermişti. Ancak onca seçim yenilgisine rağmen o koltuğa nasıl yapıştığını gördük 11 yıl boyunca. 2023’te CHP delegeleri tarafından o koltuktan kaldırılınca, bu kez o koltuğa “saray marifetiyle” nasıl oturmaya çalıştığını izledik…  

Bunu sadece “siyasi hırsla” açıklamaya çalışmak, elbette eksik olur. Kılıçdaroğlu’nun nesnel olarak AKP’yi iktidarda tutma misyonu sürüyor özetle… 

Bitirirken meseleye bir de karşısından bakalım: İktidarın Kılıçdaroğlu’na mecbur kalması, işlerin her şeye rağmen iyi gitmediğine işaret etmiyor mu? Ediyor. Bu nedenle hatalı olduğu iki günde ortaya çıkan “kayyımla pazarlık” çizgisi yerine, hızla “halkla alanlarda direnme” çizgisine dönülmelidir. Özel’in dünkü ilk yürüyüşü, halkla birleşerek, cumhuriyetçi partilerle yan yana gelerek, sürmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin ‘Osmanlı 2.0’ mesajının anlamı

ABD Büyükelçisi Tom Barrack dışında kim “Türkiye ve İsrail liderlerinin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir” dese, savcılıklar anında harekete geçerdi!

Ancak söyleyen ABD Büyükelçisi Barrack olunca, söyledikleri kamuoyunda sıkıntı yaratmasın diye yine görmezden ve duymazdan gelindi. İktidarın sözcüleri Barrack’a haddini bildirmedi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Barrack’ın “persona nan grata” yani “istenmeyen adam” ilan edilmesini istemesi ise önemle not edilmeli.

Trump-Erdoğan ilişkisinin derinliği

Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşması, devletin ajansı tarafından da hakkıyla verilmedi, bu nedenle haliyle gazetelere de çok iyi yansımadı. 

Neden? Çünkü işadamı kökenli Tom Barrack, ABD’nin Türkiye planlarını açık açık dile getirdi. Bu “rahatlığının” nedenlerinden başında elbette Trump-Erdoğan ilişkisine duyduğu güven var. 

Nitekim konuşmasında bunu şu netlikte dile getirdi: “Son 16 ayda, ABD ile Türkiye ilişkilerinde son 15 yıldan daha fazla ilerleme kaydedildi.”

Barrack bu ilerlemenin unsurlarından biri olan Ankara’nın Hamas’ı ikna etme sürecini de konuşmasında, kimin kimi hangi saatte ne için aradığına kadar ayrıntılı anlattı.

ABD’nin monarşi önerisi

Barrack’ın konuşması daha çok monarşi mesajıyla öne çıktı. ABD Büyükelçisi Tom Barrack Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önerdi. 

Böylece Barrack emperyalizmin hedeflerini açıkça ortaya koymuş ve uzun yıllardır sürdürülen “demokrasi götürme” yalanının maskesini de çıkarmış oldu. (Nitekim Trump ve adamları, öncekilerden farklı olarak, bu türden maskelere hiç ihtiyaç duymuyorlar, ağızlarına geleni doğrudan söylüyorlar.)  

Peki nereden çıktı bu monarşi, hele de merhametli monarşi? İşte asıl mesele orada… 

Büyük İsrail – Büyük Türkiye

ABD Büyükelçisi Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye’de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’u görüyor.”

ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşmasının bütününe bakılınca, Osmanlı 2.0 ile İsrail 2.0, yani Büyük Türkiye ile Büyük İsrail, karşı çıkılan değil, amaçlanan bir ABD hedefi.

Ama bir şartla: Büyük Türkiye ile Büyük İsrail’in Ortadoğu’da ABD adına işbirliği yapması şartıyla… 

ABD adına bölge yönetimi

Barrack buna işaret ederken bir harita da çiziyor. Hazar’a, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur (Trump) koridoruna, Akdeniz’e, Suriye’ye, Körfez’e işaret ediyor. 

Bu konuşma önceki konuşmalarının da bütünleyeni. Anımsayacaksınız, bu köşede incelemiştik, Barrack iki kez “göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demişti. 

İşte ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninin, ABD adına Büyük Türkiye ile Büyük İsrail işbirliğinde “yönetilmesine” işaret ediyor özetle… 

Bunu ABD’nin ortaklarına sorumluluğu daha çok vererek Batı Yarımküreye yoğunlaşmayı esas alan yeni ABD stratejisine gönderme yaparak şekillendiriyor.

Ve asıl önemlisi…

Barrack’ın “Osmanlı 2.0” mesajı, NATO’daki alan kaydırma dönüşümü ve bunun uygulaması olan Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ile birlikte daha da anlamlı… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İki yeni NATO komutanlığının anlamı

NATO için geçenlerde “ABD’siz kağıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek, “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.

Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”

İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “istemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor? Önemli.

Adana ve İstanbul’da yeni NATO yapıları

NATO’nun “beyin ölümü”, “kağıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken, Türkiye daha da NATOculaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki… 

İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO Kolordu Karargâhı kuruluyor. 

Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO Deniz Unsur Komutanlığı kuruluyor. 

Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurdu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”

Ne tesadüf! “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyon Karargâhı Komutanlarının”nın ziyaretinden bir kaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!

ABD’nin Karadeniz stratejisine AKP desteği

Adana ve Boğaz’daki iki NATO yapısı, birbirini bütünlemektedir. 

Adana’daki NATO Kolordu Karargâhı, Polonya ve Romanya’daki kolordularla birlikte kuzeyden güneye inen bir hat oluşturuyor. Baltık’tan Akdeniz’e inen ve esas olarak Rusya’ya ama daha geniş çerçevede Asya’ya karşı oluşturulan bir savaş cephesi inşa ediliyor. 

İstanbul’daki NATO Deniz Unsur Komutanlığı da fiilen Rusya’yı hedef alıyor, dahası Montrö Boğazlar Sözleşmesini riske atacak bir potansiyel taşıyor. Türkiye’nin Lozan’ı Montrö’yle taçlandırarak elde ettiği silah tekelliğini ve Boğazlardaki egemenliğini sulandırır. Dahası Türkiye’nin kendi eliyle Karadeniz’i NATO’ya açması anlamına gelir. 

Ne yazık ki bu tablo, ABD’nin Karadeniz stratejisinin bir parçası olarak Zengezur’u Trump Koridoru yapmasını ve ardından Gürcistan’da üs elde etme amacını da bütünleştirmiş olur. 

Asya girişinde koçbaşı rolü

NATO’nun bu adımları, elbette ABD’nin geniş planlamasının içindedir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Savunma Stratejisi belgeleri, emperyalist ABD’nin petrodolar sistemini kurtarabilmek için Asya’ya karşı başlattığı “uzun mücadeleye” işaret ediyor.

ABD, Türkiye’yi bu mücadelede, Asya’nın girişinde koçbaşı yapmak istemektedir. O nedenle NATO’ya karşı çıkmak ve İran’ı desteklemek gerekmektedir.

Hele de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’deki yayında yaptığı şu risk dolu açıklamasından sonra: “Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” (Hürriyet, 28.3.2026)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın