Posts Tagged Erdoğan

TRÇ’den ASİT’e

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP hükümetinin imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın gereğinin yapılmasını istedi: “Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan’ın savunmasına mümkün olan her türlü askerî desteği vermeliyiz.”

Daha imzalı metni ve TBMM’den onayı olmayan bir anlaşmaya dayanarak “gereğinin yapılmasını” istemek, kuşkusuz Türkiye’nin değil, başkalarının acil ihtiyacı. Kimin, daha doğrusu kimlerin mi?

Trump’ın Erdoğan’dan beklentisi

Halk TV’ye kayyım atanmadan saatler önce, televizyonun Washington Temsilcisi Serra Karaçam, ABD Başkanı Donald Trump’a şu soruyu sordu: “Türkiye’den Yemen’deki askeri yanıta katılmasını talep ediyor musunuz?”

Trump’ın yanıtı şu oldu: “Yapabilirim. O (Erdoğan) harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum.”

Trump’ın, “isteğini Erdoğan’ın yerine getireceğini düşünüyor” olması acı ama işaretleri de ne yazık ki ortada. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Suudilere askeri destek” mesajı verdiler ve 5 Ekim toplantısında o kararı onayladılar. 

Ancak bugün meselenin bir başka yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum.

Husilere karşı olanlar cephesi

Biliyorsunuz, MHP lideri Bahçeli, kısa bir süre önce “ABD-İsrail saldırganlığına karşı TRÇ: Türkiye – Rusya – Çin ittifakı” önermişti. Ama Bahçeli Yemen’deki Husilere karşı Suudilere askeri destek verilmesini isteyerek, bugün fiilen “ASİT: ABD – Suudiler – İsrail – Türkiye ittifakı” önermiş oluyor!

Çünkü ABD ve İsrail de Suudiler gibi Yemen’deki Husilere (Ensarullah Hareketi) karşı. Suudiler 11 yıldır yemen topraklarını bombalayarak Husileri geriletmeye çalışıyor. ABD son üç yıldır Husilere karşı dönem dönem açık saldırılar düzenledi. Ayrıca ABD’li Albay MacGregor açıkladı, ABD ve İsrail Özel Kuvvetleri, birlikte Yemen’de Husilere karşı iki yıl önce operasyon yaptılar ama püskürtüldüler. 

Dolayısıyla, bugün ister “Kabe’ye saldırı” yalanı üzerinden, ister “kutsal toprakları savunma” propagandası üzerinden savunulsun, farketmez, Husilere karşı Suudilere askeri destek verildiği an, ABD-İsrail cephesinde konumlanılmış olunuyor.

ABD neden Türkiye’yi istiyor?

Husiler Suudi Arabistan’a değil, Suudiler Husilere saldırıyor, hem de 11 yıldır. Husiler ise Suudilerin saldırısına karşı vatanlarını, Yemen’i savunuyorlar. Ayrıca Husiler’in yönettiği Yemen, Gazze soykırımına karşı İsrail’e silahlı yanıt veren tek Arap ülkesidir. ABD ve İsrail bu nedenle Husileri hedef almaktadır. 

İki gün önce İsrail basını yazdı; İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat Husilere operasyon yapmak istiyor. Ancak Suudi Veliaht Prensi Selman, “İsrail ile yan yana görüntünün” Arap kamuoyunda oluşturacağı olumsuz tablo nedeniyle buna karşı çıkıyor. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı konumlanmasını, işte tam da bu nedenle istiyor!

Türkiye’nin önündeki tuzak

AKP-MHP ittifakı, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan yıllardır yapamadığını, Husileri geriletme işini, şimdi ülkemize yaptırmaya kalkıyor!

Türkiye’nin Husilere karşı konumlanması demek, ABD-İsrail cephesine girmek demektir ve bu kabul edilemez. Bu köşede “AKP’nin Yemen zikzakları” başlığı altında inceledik: AKP iktidarı Suudiler-Husiler savaşında 11 yılda üç kez tavır değiştirdi. Bu köşede “Sünni İttifak tarihçesi” başlığı altında inceledik: ABD ve İsrail 14 yıldır bölgemizde İran’a karşı Sünni İttifak kurmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek hem Türkiye’nin ABD-İsrail cephesine konumlanması hem de ABD-İsrail’in Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirmesinin tuzağı demektir. Türkiye bu tuzağa düşmemelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’nin Yemen zikzakları

AKP hükümetinin Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husilere operasyonu konusundaki tutumu 11 yılda üç kez değişti. Ankara – Riyad ilişkilerinin, daha doğrusu Erdoğan – Prens Selman ilişkilerinin dalgalanmasına göre seyretti durum. 

Oysa dış politika, ilke ve stratejiye çıpalanmalıdır ki ulusal çıkarları amaçlayabilsin. İcracı aktörlerin taktik ilişkilerine çıpalanan bir dış politika, dalgaya kapılır ve kıyıya vurur. 

1. Evre: Erdoğan’dan Suudilere siyasi destek

Suudi Arabistan 2015’te Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husiler) karşı Kararlılık Fırtınası operasyonunu başlattığında Erdoğan açık destek verdi. Fransız haber kanalı France 24’e konuşan Erdoğan, “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz.” dedi (Cumhuriyet, 26.3.2015). 

Hatta devamında Erdoğan desteğin seviyesini yükseltebileceklerine de işaret etti: “Şu anda askeri konuda herhangi bir şey söylemiyorum. Şu anda söylemem de doğru değildir. Ama lojistik konuda, istihbarat konusunda her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu açıkladım.” (TGRT Haber, 26.3.2015)

Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a bu desteği, Riyad yönetiminin 2018’de tezgahladığı İstanbul’daki Kaşıkçı cinayetine kadar sürdü. 

2. Evre: Erdoğan’dan Suudilere tepki

2019’da, artık Erdoğan’ın konuya bakışı tümden değişmişti: “Yemen’de bu süreç nasıl başladı? Bunun üzerine durmak gerekir. Yemen yerle yeksan oldu, bunun müsebbibi kimlerdir? Bunların üzerinde durmak lazım. (…) Yemen’e ilk bombaları kimler attı? Bu sorunun cevabı bulunursa gelinen noktanın bir tahrik olduğu kanaatine de varırız diye düşünüyorum.” (İletişim Başkanlığı, 16.9.2019)

Bir başka ilginçlik de şuydu: Erdoğan, Suudi Arabistan’ı açıkça suçladığı bu sözlerini, Ankara’da, Astana Platformu kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile ortak basın toplantısında dile getirdi. Oysa Erdoğan daha önce Suudilere Yemen’de destek verirken “İran ve terörist gruplar Yemen’den çekilmeli” diyordu.

Dahası da var: Erdoğan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonuna karşı çıkınca, bu kez Suudi Arabistan, Türkiye’nin Suriye’deki Barış Pınarı Harekâtı’na tepki gösterdi. Erdoğan’ın yanıtı şu oldu: “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin.” (TRT Haber, 10.10.2019)

3. Evre: Erdoğan’dan Suudilere askeri destek

Suudiler istenen bu hesabı vermeden, Erdoğan Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verdi! Haliyle Yemen politikası bir kez daha değişti ve 3. evre başladı: Erdoğan, “Husiler konusunda Suudi Arabistan’ın hassasiyetlerini paylaştığını” söyledi (İletişim Başkanlığı, 30.4.2022). Erdoğan Temmuz 2023’te Riyad’ı ziyaret ettiğinde, Husileri hedef alan ortak bildiriyi imzaladı. 

Süreç, ABD-İsrail’in İran’a saldırısına ve Hürmüz Boğazı’nın durumuna bağlı olarak, Yemen’de de hızlandı. Husilerin Babülmendeb Boğazı’nı kontrol etmesi, iki boğazın da ABD’ye kapanması durumunu ortaya çıkarınca, işler hızlandı: 7 Ağustos’ta Mekke İttifakı kuruldu, 31 Ağustos’ta ittifakın Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplandı. Üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları birkaç kez biraraya geldi. 23 Eylül’de Riyad’da ittifakın genel sekreterliği oluşturuldu. Ve imzalı metin, TBMM onayı olmadan, 5 Ekim’de Suudilere askeri destek kararı alındı.

İsrail’in yanına savrulma

Bu bir dış politika savrulması özetidir. Ama daha önemlisi bu, AKP’nin, İsrail’i vuran Husilere karşı konumlanarak, Türkiye’yi tarihin yanlış tarafına düşürmesi demektir. 

ABD ve İsrail’in alkışları arasında Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek, dış politika tarihimiz açısından kara bir leke olur. O lekenin oluşmasını bakalım milletin vekilleri TBMM’de önleyebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Mekke İttifakı’na Kabe tuzağı

Daha imzalanmış metni ve parlamentolardan alınmış onayı bile yok ama bir müdahale aracı olarak kullanılması yönünde baskı altında. Tahmin ettiğiniz üzere Mekke İttifakı’ndan bahsediyoruz. 

İttifak’ın konumu

Mekke İttifakı, birkaç incelememizde de belirttiğimiz üzere, ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur. 

İttifak her ne kadar siyasal İslamcı tabanlara yönelik olarak “bölgenin İsrail’e karşı geliştirdiği model” diye propaganda edilse de özellikle Türk ve Suudi yetkililer, başından itibaren ittifakın hiç kimseye karşı olmadığını vurguladır. Hatta son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, yabancı bir yayın organına verdiği röportajda, ittifakın İsrail’e de İran’a da karşı olmadığını belirtti. (Kuşkusuz bu tür savunma ortaklıklarının “ortak bir tehdit algısı” olmadan oluşturulabilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.)

ABD’nin asıl amacı

Mekke İttifakı’nın bölgede saldırgan politikalar izleyen İsrail’e karşı kurulduğu, ABD ve İsrail’in bu nedenle ittifaka karşı olduğu da dile getirilen propagandalardan biri. 

Erdoğan’ın yukarıda işaret ettiğim açıklaması İsrail boyutunu zaten yalanlıyor. ABD’nin karşı olduğunu da bizzat ABD’liler yalanlıyor zaten. Tersine bu ittifakın “Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” parçası olduğunu belirten açıklamalar var. Dahası Türk ve Suudi yetkililer, ittifakın ABD’yle olan ittifaklarını bütünlediğini belirtiyorlar. Nitekim kimi ABD’liler açık açık Mekke İttifakı’nın Yemen’deki Ensarullah hareketine (Husilere) karşı harekete geçmesini istediler.

ABD açısından meselenin esası da bu zaten. Mekke İttifakı üzerinden Yemen’deki Husilere karşı harekete geçmesi, Türkiye’nin fiilen İran’la karşı karşıya gelmesi demektir ki bu Washington’un 40 yıllık amacıdır.

Bunu, iktidarın “yeşil ışık” yakarak hevesli olduğunu göstermesine rağmen Türkiye’ye kabul ettirmek elbette kolay değil. İşte bu nedenle Mekke İttifakı’na Mekke/Kabe tuzağı kurmaya başladılar:

Siyasal İslamcı kampanya

Son 10 gündür, sürekli Husilerin füzelerle ve İHA’larla Mekke’yi hedef aldığı ama Suudi Arabistan’ın saldırıları önlediği belirtiliyor. “Kabe’yi bile hedef alan Müslümanlık karşıtı bir hareket” gibi sunmaya çalışsalar da Husilerin böyle bir şey yapmadığı ortada. Nitekim Husiler, bunun kendilerini bölgede izole etmeye dönük bir istihbarat faaliyeti olduğunu belirtiyorlar. 

Ama herşeye rağmen bir ölçüde etkisi oluyor. Günlerdir Türk kamuoyunda, Husilerin Kabe’yi hedef aldığı propagandası yürütülüyor. Buradan hareketle kötülük bakımından Husileri İsrail’le kıyaslıyorlar. Amaç ortada: Siyasal İslamcı kimi kesimler, kamuoyunu, ABD’li Senatör Joe Wilson’ın “Mekke İttifakı Husilere karşı göreve” çağrısına hazırlıyorlar.

İstihbarat faaliyeti 

Mekke İttifakı’na kurulan Mekke tuzağı işe yaramadıkça, tuzağı derinleştiriyorlar. Son tuzak tam bir istihbarat operasyonuydu:

Görmüşsünüzdür, bir video servis edildi ve görüntüler “Kabe’ye saldırı denemesi! İntihar bombacısı, etkisiz hâle getirildi!” diye duyuruldu. Sonra Kabe’yi hedef alanın Husi olduğu söylendi. Ardından Husi intihar bombacısının bizzat İran tarafından görevlendirildiği iddia edildi. Son olarak Kabe’yi hedef alan İran’ın bölge için İsrail’den bile tehlikeli olduğu propaganda edildi. 

Görüldüğü üzere tam bir istihbarat faaliyeti: ABD-İsrail’in İran’ı hedef alan savaşına, bölgedeki Araplar ve Müslümanlar nezdinde meşruiyet sağlanması amaçlanıyor.

Peki gerçekte olan ne? Bırakın Husi olmasını, Kabe’de yakalanan kişi intihar bombacısı bile değil. Suudi güvenlik kaynaklarının resmi açıklamasına göre Kabe’deki görevliler, gelip geçenleri rahatsız eden bir meczuba müdahale ediyorlar aslında.  

Görüleceği üzere Mekke İttifakı’na çok boyutlu Mekke/Kabe tuzağı kurulmuş durumda. Bu tuzağın hedefi Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir. Bu tuzağı besleyecek her türlü sahte propagandaya karşı sosyal medyada fazlasıyla dikkatli olunması gereken bir dönemdeyiz. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu 1’den büyük değil mi?

BM Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha “dünya beşten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi için reform talep etti. 

Evet, dünya beşten büyüktür, güvenlik konseyi de buna uygun hale getirilmeli, Küresel Güney ülkelerinin temsiliyet oranı artırılmalıdır. Ama bugün tartışmak istediğim bu değil. Tamam, “dünya beşten büyüktür”, peki “Ortadoğu 1’den büyük” değil midir?

Trump’ın 12 ülke lideriyle toplantısı

ABD Başkanı Donald Trump’ın BM Genel Kurulu kapsamında 12 bölge ülkesiyle, Türkiye, Suriye, Katar, Ürdün, Irak, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Umman liderleriyle toplantısı vardı. 

İktidara yakın medya, toplantıyı daha çok Trump’ın Erdoğan için söylediği “Sert ceviz, onunla şakalaşmayın, harika bir adam” şeklindeki sözleriyle okuruna sundu. (Trump’ın Erdoğan’ı övüyor oluşundan “muhafazakâr kesimlerin” memnun oluyor oluşu, üzerinde ayrıca durulmayı gerektiriyor.)

Bu toplantı, iktidar basını dışında, iç ve dış sosyal medyada ise 12 bölge ülkesi liderinin Trump’ın salona girişi sırasında topluca ayağa kalkması üzerinden konuşuldu, tartışıldı. Ama bence asıl konuşulması gereken konu başka. 

İsrail tek başına mı? 

İsrail, Gazze soykırımını tek başına mı yaptı? İsrail terör devleti Filistinlileri tek başına mı katlediyor? Eğer öyleyse, İslam ülkelerinin tamamına bile gerek yok, sadece belli başlı Arap devletleri bile harekete geçerek İsrail’i durdurabilirler. 

Peki neden durduramıyorlar? Çünkü İsrail’in arkasında, yanında, sağında, solunda, hatta bazen önünde ABD emperyalizmi var. Ve çoğu Arap devleti ile çoğu İslam ülkesi petrodolar, finans ve hatta silah sistemi üzerinden ABD’ye bağımlıdır. O nedenle de arkasında ABD durduğu için İsrail’e karşı harekete geçemiyorlar. Sadece kamuoylarını rahatlatmak üzere İsrail’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yapıyorlar. 

İleri karakol meselesi 

İsrail tek başına değil, ABD sayesinde Gazze’de soykırım yaptı, ABD sayesinde Filistinlileri katlediyor, ABD sayesinde yıllardır adım adım genişliyor.

Dolayısıyla İslam ülkeleri liderlerinin İsrail’e karşı yüksek perdeden konuşması ama yukarıda bahsettiğim toplantıda ABD Başkanı Trump’a saygılarını sunması, bu yönüyle sorunludur.

12 ülkeden sadece bir ikisi, o da “İsrail’in durması için lütfen nüfuzunuzu kullanın” çağrısı yapıyorlar ABD’ye. Bu talep, ABD’nin İsrail’i bir “ileri karakol” olarak Ortadoğu’da kullandığı gerçeğini atlıyor. ABD neden İsrail’i durdursun? Tersine ABD İsrail sopası ile Ortadoğu’yu dizayn ediyor.

İsrail nasıl durdurulur? 

ABD İsrail’i ancak bir şekilde durdurur: Eğer Arap devletleri ve İslam ülkeleri birlikte harekete geçer ve ABD’nin üslerini kapatmaya başlarsa, Washington Netanhayu’yu hemen gemler!

Mesele aslında bu kadar basittir. Basittir de neden uygulanmaz, işte o sistemsel sorundur. Ancak sistem dışına çıkarak ABD’ye karşı net tutum alınabilir! Aksi takdirde “dünya beşten büyüktür” denir ama “Ortadoğu 1’den büyüktür”, hadi ABD’yle birlikte sayılırsa, “Ortadoğu 2’den büyüktür” denemez ne yazık ki.

BM New York’tan taşınmalı

BM Genel Kurulu ABD’nin New York şehrinde yapılıyor. ABD hükümeti ise kendi politikasına göre katılımcılara zorluk çıkarıyor. Örneğin İran heyetinin kimi katılımcılarına vize vermediler. Ama daha önemlisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize talebini reddettiler. Oysa Abbas, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da BM Genel Kurulu’na hitap etmesi için davet edilmişti. Ama emperyalist ABD, Abbas’ı konuşturmamak için iki yıldır vize vermyor. 

Tek başına bu durum bile New York’un, BM Genel Kurullarına ev sahipliği yapabilecek bir adres olmaktan çoktan çıktığını gösteriyor. Belki de İsrail şehirleri dışında dünyada her yer, şu anda New York’tan daha iyi bir seçenektir. Hele ki Şanghay, Madrid, İstanbul gibi seçenekler varken…

Değerli program arkadaşım emekli diplomat Engin Solakoğlu, bu yöndeki sosyal medya mesajım üzerine uyardı: “Zaten Cenevre mevcut. Tüzük (şart) Genel Kurulların Cenevre’de yapılmasına olanak veriyor.”

Evet, bu da bir seçenek, sonuçta BM’yi New York’tan toptan çıkarabilmek, yenilenen dünyanın, çok kutupluluğun gereğidir. Bugün olmasa da yarın mutlaka olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan’ın mesajlarının analizi

Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”

Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak, yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor. 

Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.

İmralı güç merkezine dönüştürülüyor

Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor. 

Öte yandan Öcalan DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor. 

Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.

Açılımla yeni cumhuriyet

Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu;. en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor. 

Özetle üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca, Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor. 

Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/Yeni Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz. 

“İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı” açılımı

Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.

Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavus-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”

Statü karşılığı başkanlık

Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor. 

Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2026

, , , , , , , , ,

1 Yorum

Medine, ümmet, 1926 Brüksel hattı

AKP iktidarının 23 yıllık tarihi, aynı zamanda “döne döne Kürt açılımı yapma” tarihidir. Döne döne olmasının, sürekli ileri ve geri adımlar atılmasının birden çok iç ve dış nedeni var. O nedenlerden biri, açılımı sürdürmenin, iktidarı sürdürmeye yarayıp yaramayacağıdır. Yaramayacağı görüldüğü anda dün söylenenlerin tamamının reddedilip, tam zıttı olan çizgiye kolayca geçildiği görüldü.

ABD faktörü

“Döne döne Kürt açılımı yapma” durumunu etkileyen faktörlerden biri de ABD’dir. ABD’nin Ortadoğu’da izlediği strateji, açılımları etkiledi. 

Bu durum AKP’nin 23 yıllık dönemde, tıpkı “döne döne Kürt açılımı yapması” gibi, “döne döne bölgesel birlik” politikaları izlemesine neden oldu. Ortak bakanlar kurulu toplantılarının tasarlandığı Ortadoğu Birliği’nden Türkiye-Irak-Suriye ittifaklarına kadar çeşitli modeller üzerinde duruldu. 

Ama içeride her açılımın, dışarıda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi oldu. 

Üç açıklama

Bugünkü durumu anlamamızı kolaylaştıracak bazı siyasi açıklamalara dikkatinizi çekeceğim: 

– DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Türkiye siyaseti uzun süredir ‘Mekke dönemi’ psikolojisi yaşıyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı ortak çıkarlar temelinde siyasi ve sosyal birlikteliğin ve adaletin sağlandığı ‘Medine dönemi’ aklıdır.” (TBMM konuşması, 10.8.2026)

– YPG/SDG’nin Suriye/Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan: “YPG/SDG’nin feshini duyuracağız. Özerk yönetim yapısı da ortadan kalkacak. (…) İslam ümmeti çerçevesi hiçbir Kürdü rahatsız etmez. Suriye içerisinde de diğer coğrafyalarda da varlığımızı ancak bu şekilde sürdürebiliriz. (…) Bizi 1926 Brüksel hattı ile bıçakla doğrar gibi ayırdılar. Şimdi bu parantezi kapatma ve barış zamanı.” (Türkiye Gazetesi, 16.8.2026)

– DEM’in İmralı Heyetinden Ahmet Türk: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Nefes Gazetesi, 4.1.2025)

Genişleme hedefi

Bu üç açıklamayı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türk, Kürt, Arap ittifakı” vurgusuyla ve son açılımı başlatan MHP lideri Bahçeli’nin Musul’a 82, Kerkük’e 83, Halep’e 84 plakası dağıtmasıyla birlikte düşünmek gerekir. 

Ulus yerine İslam ümmeti altında, Osmanlı’daki gibi birlikte, 1926 tarihli Ankara Antlaşmasının kabul ettiği Brüksel hattıyla kesinleşen Türkiye-Irak sınırının kalkmasıyla ve Medine’deki gibi bir çeşit konfederasyonla genişlemedir istenen.

AKP-MHP ittifakı ve şekillendirdiği devlet bürokrasisi, Suriye’de Esad’ın devrilmesini, ABD’nin İran’a savaş açmasını ve Tahran’ın Irak ve Suriye’deki nüfuzunun kırılmaya başlamasını tarihsel bir fırsat olarak görüyor. Son açılımın 22 Ekim 2024’te Bahçeli’nin çıkışıyla başlaması ve ABD-Türkiye destekli Şara’nın 27 Kasım 2024’te Şam’a harekatı başlatmasının eşzamanlılığı yeterince açıklayıcıdır. 

Ortaçağcılık kapısı

Bunun olası olup olmadığını tartışmaya bile gerek yok. Zira buna soyunmanın Türklere de Kürtlere de bir yararı yok. Tersine bu tür projeler halkları yan yana getirmekten çok halkları karşı karşıya getirir ve büyük boğazlaşmalara neden olur. 

İktidarın Irak ve Suriye’nin kuzeyini “tarihsel hinterland” görerek, Misakı Millicilik ile bu tür projelere soyunması, sadece bir karşıdevrim değil, coğrafyamızı emperyalist ABD’nin istediği monarşilere geriletecek bir ortaçağcılık girişimidir.

O nedenle “çerçeve yasa” bir barış, demokrasi ve demokratikleşme girişimi değil, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin maceracılığına kapı açılmasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Rakip belirleme operasyonları

Gazeteci kökenli AKP’li Şamil Tayyar, AKP-FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına yaptığı “kitaplı” katkılarla biliniyor. Dolayısıyla kumpas konularında uzman bir isimdir. 

Yeni dönemde AKP’ye yönelik “yurttaş tepkilerinin” gazını almakla meşgul. Hayat pahalılığını CHP’li belediyelere mal etmeye yönelik sosyal medya mesajları fazlasıyla operasyonel. 

Ama önceki gün yaptığı bir analiz içinde kullandığı şu iki cümle, çok önemli bir saptama niteliği taşıyor: “Erdoğan rakibini kendi belirler. Şimdi olduğu gibi.”

Önce rakip tasfiye oeprasyonu

En başından beri anlatıyoruz ama kumpasları açıklayan bu saptamanın Tayyar’dan gelmesi önemli. Dolayısıyla “Peki Erdoğan rakibini nasıl belirliyor” sorusu önemlidir. İşte bu soru bizi sürmekte olan davaların siyasiliğine ve “rakip belirleme operasyonları” olduğu gerçeğine götürüyor. 

Evet, Erdoğan şu anda rakibini belirliyor ve tüm operasyonlar, rakip belirleme operasyonudur, cumhurbaşkanlığı çalışmasıdır, yeni rejimi inşa çabasıdır. Konu gerçekte ne diplomadır ne de yolsuzluktur. Bizzat adını Erdoğan’ın koyduğu bu “belediyeleri silkeleme” operasyonları doğrudan istemediği rakibi tasfiye etme, istediği rakibi belirleme operasyonlarıdır.

Birinci partiyle mücadele

Ne yazık ki hâlâ kimi CHP’liler ama diploma ama yolsuzluk diyor. Ekrem İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazanmasa ve Erdoğan’ın karşısına onu yenecek düzeyde cumhurbaşkanı adayı olmasa, diploma diye bir konu olacak mıydı?

Yolsuzluk mu? Bu sistemde, bu vurguncu düzende, bu serbest piyasacı yapı içinde, belediyelerde yolsuzluk olmaması zaten mucize olur. Yolsuzlukla mücadele işi en başta sistemle mücadele işidir. Ancak mesele şudur: Bir AKP kurucusunun da ifadesiyle Ankara’yı “parsel parsel” edenin bile yolsuzlukla suçlanmadığı bir sistemde, ana muhalefet belediyelerinin yolsuzlukla suçlanması, yolsuzlukla mücadele değil, ana muhalefetle mücadeledir. CHP AKP döneminde ilk kez birinci parti olmasa, belediyelere operasyon olacak mıydı?

Erdoğan’a en yararlı CHP’li

Butlan davası ve Kılıçdaroğlu’nun yeniden CHP’nin başına oturtulması Erdoğan’ın “rakip belirleme operasyonu”dur. Erdoğan, 13 yıl boyunca iktidarda kalmasını sağlayan Kılıçdaroğlu ya da adayını istiyor karşısında çünkü. Evet, AKP iyi yönettiği için değil, önce Baykal ardından da Kılıçdaroğlu CHP’si kötü muhalefet ettiği için iktidarda yıllardır. İşte Erdoğan bunun sürmesini istiyor. 

Erdoğan’ı Erdoğan’ın benzeriyle yenme taktiği izleyerek karşısına kötü kopyası Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, “gel bakayım Muharrem” diyerek cumhurbaşkanı adayını kamuoyu nezdinde “küçümsenen aday” konumuna iten ve sandıkları boş bırakan, en sonunda da kazanacak aday varken bu kez kendini aday diye dayatan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a en yararlı CHP’lidir.

CHP’ye operasyonun nedeni

Evet, Şamil Tayyar’ın saptaması önemli. Önemli olduğu için de sonradan fark edip düzeltmeye çalıştı. Erdoğan’ın rakibini belirlemesi, kimseyi zorla karşısına çıkarması anlamına gelmiyormuş, Erdoğan potansiyel rakibine kazanabileceği duygusunu aşılayarak onu siyasi meydana çekiyormuş… Elbette saptamasını düzeltmeyen nafile çabalar bunlar. 

Gerçek ortada: Erdoğan “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” dedi ki doğruydu. İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazandı, üçüncü kez kazanırken CHP de AKP döneminde ilk kez birinci parti oldu. Erdoğan bu nedenle rakibini belirleme operasyonları yapıyor: İmamoğlu’nu Silivri’ye soktu, CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edip yerlerine Kılıçdaroğlu ve ekibini oturttu. 

Mesele budur ama daha önemlisi bunun nasıl durdurulacağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Temmuz 2026

, , , , ,

1 Yorum

Trump’ın hediyesinin karşılığı ne?

CNN Türk’ün Washington Temsilcisi Yunus Paksoy, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’a sormuş: “Sayın Başkan, Türkiye F-110 jet motorlarını ve F-35 savaş uçaklarını istiyor. Türkiye’ye büyük bir hediye çantasıyla mı gidiyorsunuz?” Trump da “Evet, muhtemelen onu (Erdoğan’ı) çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demiş. 

İlk akla gelen, 80 motorun, Türkiye’ye NATO’da verilen yeni iki görevin, yani Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı’nın ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nın karşılığı olduğudur. 

Ancak Adana’daki ve Boğaz’daki yapılar kesinleşti, 80 motor ise kesin değil. Hem Dışişleri Hakan Fidan hem de Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler aylar önce açıklamıştı. Türkiye’nin KAAN için istediği 80 motor talebi ABD Kongresi’nde bekletiliyordu. Yani Trump’ın hediye olarak belirttiği konu yeni değil. Üstelik Kongre’nin itirazları da sürüyor.

Trump Erdoğan’dan “ne yapmamasını” istedi?

Trump’ın Beyaz Saray’daki basın toplantısında dikkat çeken başka sözleri de vardı: “O (Erdoğan) benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı. Biliyorsunuz, İran’la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran’ın tarafında yer alabilirdi. Çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.”

Trump’ın bu sözlerinin ilk kısmı elbette palavra. İktidarın İsrail karşıtlığı üzerinden ABD-İsrail’e karşı İran’ın yanında savaşa girebilmesi, bir olasılık problemi bile değil!

Trump’ın sözlerinin devamı ise başka bir şeyi örtüyor: “Ben ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.” Oysa Ankara’dan savaşın dışında kalmasını istemiş değiller, tersine İran’ın Türkiye’ye 4 kere füze attığını iddia ederek Ankara’yı İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan kışkırtma eylemi düzenlediler. 

Bu örtülü açıklamayı anlayabilmek için Trump’ın bu konudaki bir başka sözünü anımsamamız gerekiyor. Trump, 27 Mart 2026’da, İran’la süren savaş konusunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı; onlardan uzak durmalarını istediğimiz konuların dışında kaldılar.”

Evet, mesele “ne yapılmasını istediler de yapıldı” konusu değildir, “ne yapılmasını istemediler de yapılmadı” konusudur.

Hazar-Akdeniz hattı

Trump bir işadamı. Ülkesini şirket, kendisini de CEO gibi görüyor. Dolayısıyla “karşılıksız hediye” vermesi olası değil.

Anımsayın, Trump’ın yakın arkadaşı ABD Büyükelçisi Tom Barrack, hem de bir kaç kez söyledi: “Göreceksiniz, yakında Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”

Hazar bölgesinde, Güney Kafkasya’da ABD için kritik konu Çin’in Kuşak ve Yol’unu düğümleyebilmek. Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan’la anlaşarak Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na çevirmesi bu açıdan önemli. Yine ABD’nin Ermenistan’a askeri destek içeren açılımları önemli. Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’de bir liman/üs edinme amacı da önemli.

Doğu Akdeniz’de ise kritik konu Kıbrıs. Daha doğrusu KKTC’nin AB tarafından “yutulması” üzerinden İsrail-Kıbrıs-Yunanistan (Avrupa) ekseni inşa edilmesi. İşte tam da bu süreçte BM Kıbrıs Özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in Kıbrıs planı ortaya çıktı: “Maraş ve Güzelyurt Rumlara bırakılacak. Karşılığında Türk tarafına, ülke yönetiminde dönüşümlü başkanlık ve federal konsey, AB’ye katılım, ambargoların kaldırılması, doğrudan ticaret, temas ve uçuş vadediliyor. Akdeniz gazı da KKTC kullanımına açılıyor.” (Sözcü, 25.6.2026)

Sonuç olarak Trump yönetimi NATO’yu dönüştürürken Hazar-Akdeniz ekseni üzerindeki hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Trump’ın Ankara’dan yapmasını değil, yapmamasını istediği şeyler, işte bu eksendeki gelişmelerle ilgili.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık gömleği

Yeni-Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir. 

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

Özal’dan Erdoğan’a ABD projesi

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt Açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

Büyük İsrail’e rıza üretimi

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da, bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de, bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de, “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

Kılıçdaroğlu açılımla uyumlu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni-Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi Yeni-Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

Siyasete açılım dizaynı

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde Başkan’a “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi… 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni-Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyonun dış ayağı

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak(!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor. 

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir.” dedi. 

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale  üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim. 

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü… 

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

Hepsi Atlantikçi

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir. 

AKP’nin kuruculularının “biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor. 

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir, çünkü sistemin partileridirler.

Türkiye’nin talihsizliği

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek, operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur. 

Milyonlar, “mesele Özel/İmamoğlu meselesi değildir”, “mesele CHP meselesi bile değildir”, “mesele Cumhuriyet’e darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken, Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO demokrasinin katilidir

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu. 

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi. 

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar. 

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor! 

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi. 

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. 

Dış ve iç ayağa karşı konumlanma sorunu

ABD’nin “yeni-Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde? 

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2026

, , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın