Posts Tagged CHP

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakarlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

Siyasi hazırlığın nedeni

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hakim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

Ankara’da bağımsızlıkçılık erozyonu

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki… 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle… 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

Londracıların tasfiyesi iddiası

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler…  

Komplo neyi örtüyor? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte. 

Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye Bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2026

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CHP mi, yeni parti mi?

Diploma ve yolsuzluk diyerek CHP’ye operasyona CHP’cilik adına omuz verenler sadece CHP’ye değil, Türkiye’ye kötülük yapıyorlar. 

Çünkü mesele diploma, yolsuzluk ve parti içi mücadele değildir, mesele yeni rejimin inşası yolunda “temsili demokratik sistem”in tırpanlanması meselesidir. Mesele sandığa el konma meselesidir. 

Bugün “ama diploma, ama yolsuzluk” diyerek fiilen “temsili demokratik sistemin” yıkımına destek olanlarla, dün “ama dosyada çete var, mafya var” diyerek Türk ordusuna yapılan Ergenekon-Balyoz operasyonuna fiilen destek verenler arasında fark yok. 

Yeni rejimin yolu Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla açıldı, CHP’ye operasyonla inşa süreci ilerletiliyor.

CHP’ye kaybettirmenin aktörü

Uzun analizlere gerek yok: Kılıçdaroğlu, CHP’yi AKP karşısında yeniden ikinci partiye düşürmesi için görevlendirildi. Saray nezdinde Bay Kemal’den Kemal Bey’e dönüşmesi, bu görevlendirmeyle ilgilidir.

Kılıçdaroğlu eskiden AKP’ye kötü muhalefet yaparak hizmet ediyordu; kendisinden sonra CHP birinci parti olunca bu kez doğrudan CHP’ye muhalefet ederek AKP’ye hizmet ediyor.

Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz: Kılıçdaroğlu dün AKP’ye kazandırıyordu, bugün CHP’ye kaybettirmek için koltukta.

CHP’yi bölme hedefi

Kılıçdaroğlu CHP’yi kurultaya götürmeyecek; tersine sıra sıra CHP’deki mevzileri ele geçirerek CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edecek. Genel başkanlık, Merkez Yürütme Kurulu, Parti Meclisi derken şimdi de güçlü il başkanlıklarını tasfiye edecek. 

Böylece fiilen CHP’yi ikiye bölmüş olacak: Seçilenlerin dışarıda kaldığı CHP ile atananların yönettiği CHP. 

Saray için en iyi CHP, ikiye bölünmüş ve böylece birinci parti olmaktan düşmüş CHP’dir çünkü. 

Yeni parti mi, CHP’de mücadele mi?

Bu noktada Özel/İmamoğlu ekibi açısından bir ikilem var: Yola başka bir partiyle mi devam edilmeli, yoksa CHP içinde kalarak mücadeleye devam mı edilmeli?

CHP içinde kalarak CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarmaları, en azından seçimden önce, olası görünmüyor. Zira Kılıçdaroğlu’nun arkasında CHP delegesi ve millet yok ama saray var, devlet bürokrasisi var, yargı var… (Millet uzun vadede elbette kazanır ama kısa vadenin kazananı bu tür mücadelelerde saray-devlet bürokrasisi-yargı cephesidir.)

CHP’de kalarak, seçimden sonraya kalsa da, yeniden CHP’de iktidar olmaları mümkün. Mümkün ama köprünün altından çok sular akmış olacak.

Kılıçdaroğlu’nun vereceği hasar

Özel/İmamoğlu ekibi ayrı bir parti kurma yolunu seçerse, bu kez şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalacaklar: Bir kere Saray/Kılıçdaroğlu ortaklığı tarafından CHP’yi bölmekle, CHP’den kaçmakla suçlanacaklar. Bu elbette açılabilir bir sorun. 

Ama asıl sıkıntı şurada: Kılıçdaroğlu’nun oyu yapılan kimi araştırmalara göre şu anda yüzde 3-4 civarında. Ama Kılıçdaroğlu ekibi bunun yükseleceğini düşünüyor. Pusulada Altı Ok’u görünce oy verme alışkanlığı olanlar da dahil çeşitli faktörlerin devreye sokulmasıyla bu oranın yüzde 7-8 seviyesine çıkarılması, AKP’ye yeniden seçim kazandırır. 

Ancak.. 

Türkiye cephesi modeli

Özel/İmamoğlu ekibinin yeni partisinin önünde şöyle bir kazanç olasılığı da var: Üç kuşak aile geleneği başta çeşitli nedenlerle, ne olursa olsun asla CHP’ye oy atmayacak bir kitle, Türkiye’nin yeni şartları nedeniyle yeni partiye oy verebilir. Bu Kılıçdaroğlu’nun vereceği kaybı karşılar mı, şimdilik belli değil. 

Ama daha önemlisi şu: Yeni parti, bir rejim değişikliğini son hat üzerinde önleme hedefiyle yola çıkıp, soldan sağa birçok partiyle birlikte bir cephe modeliyle inşa edilirse, sendikalardan meslek odalarına ve kitle örgütlerine kadar çok kapsamlı bir Türkiye cephesi oluşturabilirse, Kılıçdaroğlu’nun verdiği hasar telafi edilir ve seçimden birinci parti ve iktidar olarak çıkar… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Devlet aklı aldatmacası

İtalyancası “ragione di stato”, Fransızcası “raison d’état”, Almancası “Staatsräson” ve İngilizcesi “Reason of State” olan kavram Türkçeye genelde “hikmeti hükümet” diye çevrilir. Ama son yıllarda bu kavramı “hikmeti hükümet” yerine “devlet aklı” diye çevirenler ve kullananlar var. 

Oysa Özdemir İnce ustamızın da belirttiği gibi “raison” burada “akıl” değil, “neden” anlamındadır. Dolayısıyla bu kavramlaştırmayı üretenler “akla” değil, “varlık nedeni”ne işaret etmişlerdir. 

Peki neden “devlet aklı” kullanılıyor son yıllarda?

Hukukun dışına çıkma durumu

“Raison d’état” ve yani “hikmeti hükümet”, yönetim meselesinde bir özel duruma, “Devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eder ki “derin devlet” isimlendirmesine daha yakındır. 

“Hikmeti hükümet” Arapça kökenlidir ve “hükümetin gözettiği asıl fayda”, “hükümetin icraatında, devlet bekasını gözeten maksatlara göre hareket etmesi” anlamlarına gelmektedir. (Özdemir İnce, Cumhuriyet, 15.02.2022)

İşte “devlet aklı”, devletin bekası için ”hukukun dışına” çıkılmasını savunmayı “normalleştirmek” için üretilmiştir. Hukuk dışılık “devlet aklı” kavramıyla kitlelere bir üst aklın, üstün aklın kamu çıkarını gözetmesi diye sunulmaya çalışılmaktadır.

Bu daha çok devletlerin dönüşümünde, yönetenin devletleşmesinde, “partinin devletleşmesi ve devletin partileşmesi”nde görülen bir durumdur.

Sınıf ve devlet 

Devlet, egemen sınıfın kendini örgütleme biçimidir. Egemen sınıf kendini devlet biçiminde örgütlerken, toplumu da kendi sınıf egemenliği altında örgütler. Böyle olduğu için de devlet son tahlilde egemen sınıfın hatta çoğunlukla egemen sınıfın bir kesiminin öteki sınıflar üzerindeki baskı aracı, şiddet tekeli ve zorun toplamıdır. Bu arada “temsili demokrasi” de bütün bu ilişkiler ağını düzenleyen sistemdir.

Devlet zor ve baskıyı ihtiyaca göre ideolojik, siyasi, kültürel ya da askeri yollarla sürekli kılmaya çalışır. Böylece hem egemen sınıfın kendi iç çelişkilerini uzlaştırarak egemen sınıfın birliğini sağlar hem de öteki sınıfları egemen sınıfa tabi kılar. Bu tabi kılma işinde ideolojik aygıtlar ve hegemonya kritik önemdedir; birlikte “toplumun ortak çıkarı” algısını oluştururlar. (Haluk Yurtsever, Sınıf Savaşları ve Devlet, Yordam, 2006)

Dolayısıyla “toplumun ortak çıkarı ile devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eden ”hikmeti hükümet”, gerçekte egemen sınıfın çıkarı ve bekası içindir.

Operasyonun arkasındaki akıl 

Bu uzun girişi CHP’ye operasyonun “devlet aklı” ile açıklanmaya çalışılması nedeniyle yaptık. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden Bülent Kuşoğlu, “mutlak butlan” kararıyla ortaya çıkan tabloyu, “devlet aklı”nın isteği olarak gerekeçelendirdi özetle. Hatta son cumhurbaşkanlığı seçiminin yüzde 2 ile kaybedilmesinin de “devlet aklı”nın işi olduğunu savundu. 

Yukarıdaki dar ve çok kısa teorik çerçeveden hareketle şunları söyleyebiliriz:

1) Devlet aklı da ortak akıl gibi uydurmadır.

2) CHP’ye operasyonun hukuk dışılığı ortadadır. Bu operasyona alet olan CHP’liler, hukuksuzluğa kitle nezdinde “devlet” meşruiyeti sağlamak istedikleri için “devlet aklı” kavramını kullanmaktadır.

3) “Devlet aklı”nı, merkezinde “ittihatçıların” olduğu bir yapının aklı gibi sunmaya çalışmaları da aynı kurnazlık nedeniyledir. Tabanlarına “AKP devletinin aklı” değil, “bizim de siyasi akrabalarımız olanların aklı” demeye getirmektedirler.

4) CHP’ye operasyonun arkasında elbette bir akıl vardır ama bu Kuşoğlu’nun iddia ettiği gibi merkezinde ittihatçıların olduğu devletin aklı değildir, sarayın aklıdır!

Devletin dönüşümü

5) AKP hükümeti, egemen sınıfın temsilcisidir. Egemen sınıf, içindeki sanayi, mali, askeri, teknoloji türünden sermaye yapıları nedeniyle iç çelişkileri olan bir sınıftır. Bu sınıfın en üst katmanındaki yapıların ihtiyacı ile Atlantik sisteminin ihtiyaçlarının örtüşmesi ölçeğinde devlet dönüştürülmektedir. 25 yıldır olan budur. Eski devlet zayıflatılırken, geçiş aşamasında “paralel devlet yapılarının” olması da bundandır.

Kurulan, yani “Atatürk Cumhuriyeti devleti” dönüştürülürken, kurucular, yani TSK ve CHP dönüştürülmektedir. Çünkü egemen sınıf ile Atlantik sistemi nezdinde ve yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve altı ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildir.

Yani mesele bir partinin iç mücadelesi olmasının çok ötesindedir. Çünkü olmakta olan, temsili demokratik sisteminin ortadan kaldırılması girişimidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyonun dış ayağı

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak(!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor. 

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir.” dedi. 

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale  üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim. 

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü… 

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

Hepsi Atlantikçi

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir. 

AKP’nin kuruculularının “biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor. 

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir, çünkü sistemin partileridirler.

Türkiye’nin talihsizliği

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek, operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur. 

Milyonlar, “mesele Özel/İmamoğlu meselesi değildir”, “mesele CHP meselesi bile değildir”, “mesele Cumhuriyet’e darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken, Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO demokrasinin katilidir

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu. 

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi. 

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar. 

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor! 

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi. 

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. 

Dış ve iç ayağa karşı konumlanma sorunu

ABD’nin “yeni-Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde? 

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2026

, , , , , , , ,

1 Yorum

Sosyalistler açısından CHP meselesi

Sosyalistlerin çoğunluğu “sistem içi hesaplaşma” diyerek Ergenekon-Balyoz kumpaslarında “tarafsız” kalmadılar. Tersine bunun Cumhuriyet’e karşıdarbe olduğunu görerek tarihin doğru tarafında konumlandılar. Aynı durun bugün de geçerlidir. 

Meseleye “CHP içi mesele” diye bakmak siyaset dışı bir tutumdur, çünkü mesele CHP meselesi değildir, Türkiye’nin iyi kötü varolan demokratik rejiminin tırpanlanması meselesidir.

Meseleye “hukuk” diye bakmak zaten olası değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesine göre parti kurultaylarının geçerli olup olmaması konusunda tek yetkili ve görevli yargı makamı YSK’dir. Ancak YSK bu tablo karşısında kendisinin yetkisiz olduğuna karar vererek, hukuk adına vahim, önümüzdeki seçim adına ise kaygı veren bir tutum aldı. Özetle istinaf mahkemesinin CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuk dışıdır. 

Mesele Özel/İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu çatışmasından ötedir, o nedenle mesele bu isimlerin arasında ideolojik ve politik bir fark olup olmaması da değildir, mesele Cumhuriyet’e yeni bir karşıdarbe daha yapılıyor olmasıdır.

İki darbenin amacı

Erdoğan’ın başkanlık rejimi projesinin ilk aşaması, ABD’deki gibi “iki partili” bir sistemdi. 

İlk aşamaydı ve esas hedef bakımından geçiciydi, zira iki partili, dönüşümlü iktidarlı bir rejim, elbette “tek adam rejimi” olamazdı. 

İşte Ak-yargı eliyle 19 Mart 2025’te yapılan 1. darbe ve 21 Mayıs 2026’da ilkini tamamlayan 2. darbe, CHP’nin “dönüştürülmesi” ve yeni sistemin inşasında yeni aşamaydı; iki partili sistemden dişine göre muhalefetli, dolayısıyla pratikte tek partili sisteme geçiş aşamasıydı. 

AKP-Sermaye-Atlantik

1920 Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti, “kuruluş-kurtuluş” çerçevesi içinde ve fiilen Türk ordusu ile CHP’nin omuzlarında yükseldi. 

1923 Cumhuriyetinin “dönüştürülmesi” hedefli karşı proje, haliyle Türk ordusunun ve CHP’nin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Ergenekon ve Balyoz kumpasları birincisinini, “belediyeleri silkeleme” ve “mutlak butlan” kumpasları ise ikincisini dönüştürmek içindi.

19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri, “kurucu parti”yi “tek adam rejimine” uyumlulaştırma darbeleridir. Çünkü yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve Altı Ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildi. 

Dolayısıyla mesele kurulandan kurtulmak isteyenlerin kurucudan kurtulmak istemesi meselesidir. Haliyle sadece iktidar partisinin değil, sermayenin ve daha önemlisi Atlantik sisteminin isteğidir. Özel/İmamoğlu ekibinin Washington’a “biz daha Atlantikçiyiz” mesajlarının bir anlam ifade etmemesini ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” ile “merhametli monarşi” istemesini birlikte değerlendirmek gerekir.

Erdoğan’ın stratejisi, Kılıçdaroğlu’nun taktiği

Erdoğan’ın stratejisi açık: Birinci parti durumundaki CHP’yi yıpratarak ve Kılıçdaroğlu dümeninde CHP’yi ikiye bölerek seçime girmek. 

Kılıçdaroğlu’nun taktiği ise CHP’nin başında kalabilmektir; bu amaçla kurultayı ertelemek, kurultay yapılmasını zorlayabilecek parti yapılarını tasfiye etmek vb’dir. Kuşkusuz arkasındaki saray gücüne ve onun yargı üzerindeki kontrolüne dayanarak… 

Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu’nun taktiği, Erdoğan’ın stratejisine eklemlenmiştir. 

Kılıçdaroğlu ekibinin “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” tutumu, gerçi hukuken yanlıştır ama Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına hangi amaçla getirildiğine işaret etmektedir.

Dolayısıyla Özel/İmamoğlu ekibinin “kurultaya götürerek CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarma” hedefi pek olası görünmemektedir. 

O nedenle meseleye dar, günlük, kısa vadeli taktik seviyesinden değil, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım devrim-karşıdevrim çarpışması nedeniyle strateji seviyesinden bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Sarayın seçim operasyonu

Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararının üstünden iki gün geçmesini bile beklemedi; pazar günü dilekçeyle valiliğe başvurdu ve kolluk kuvvetlerinin operasyonuyla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirdi.

Her ne kadar olan, CHP Genel Merkezi’nin seçimle partiyi yönetmesi istenenlerden alınıp Kılıçdaroğlu ve ekibine verilmesi gibi görünüyorsa da, aslolan CHP Genel Merkezi’nin saray tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. 

CHP’nin AKP’yi yenme suçu

Meselenin diploma ve yolsuzluk olmadığını hâlâ anlamayanlar, meselenin “23 yıl sonra AKP’yi ilk kez seçimde yenen CHP’yi dizayn etme operasyonu” olduğunu artık o görüntülerden sonra anlamışlardır.

Çok nettir: Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye başkanlığını kazanıp üstüne cumhurbaşkanı adayı olmasa diploma diye bir sorunu olmayacaktı. Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP, 31 Mart 2024’te AKP’yi ilk kez sandıkta yenip belediyelerin çoğunu kazanmasa, “mutlak butlan” diye bir konu olmayacaktı.

İktidarın “yüzde 3-5” planı 

Saray, yargı ve kolluk üçgeninde yapılan operasyonla CHP Genel Başkanı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu, ne acı ki CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme ve genel başkanlık koltuğuna oturma hırsının yarısını bile seçim kazanmaya çalışmakta göstermedi.

Zira meselesi başka… 

Polis marifetiyle bina ele geçirmenin CHP’yi yönetmeye yetmediği İstanbul’da görüldü. Buna rağmen aynı yöntemin genel merkezde uygulanmasının anlamı açık: Operasyonun asıl sahipleri, yönetilebilen bir CHP değil, kaosa düşürülmüş ve mümkünse bölünmüş bir CHP istiyorlar. Bu seçim aritmetiğinde “rakibin yüzde 3-5’lik bir oy kaybetmesine” oynuyorlar.

Baskın seçim hesabı

“Mutlak butlan” kararının ve hızla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme operasyonun amacı açık: CHP bu sorunlarla boğuşurken baskın bir erken seçimle yeniden iktidar olmak.

ABD’deki kasım seçiminin etkilerinden önce Türkiye’de erken baskın seçim yapmak istiyorlar. Çünkü kasımda Trump’ın alacağı mağlubiyetin, sonrasında ellerini zayıflatacağını hesaplıyorlar. 

ABD Büyükelçisinin o yanıt veremedikleri “meşruiyet” mesajı da, operasyonlardan öncesine “tesadüf eden” Trump-Erdoğan telefon görüşmeleri de bu bakımdan anlamlı.

CHP’li CHP’linin kurdudur

CHP üyesi değilim. Üstelik bir sosyalist olarak CHP’nin mevcut programının karşısındayım. Köşe yazarı olarak kişilerden çok olayları ve fikirleri analiz etmeye çalışıyorum. CHP’nin başına geçtiği Mayıs 2010’dan itibaren Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını, fikirlerini ve uygulamalarını eleştirmiş bir köşe yazarıyım. (Kimi Atlantikçi açıklamaları nedeniyle İmamoğlu ve Özel’i de en sert şekilde eleştiren yazılar yazmış bir köşe yazarıyım.)

Bu geçen yıllar içinde CHP içi mücadelenin, kişilerin tutumlarına nasıl yansıdığını üzülerek görmüş bir gazeteciyim. Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğim için bana “tavır koyan” kimi milletvekillerinin sonra nasıl Kılıçdaroğlu’nun karşısında konumlandığını da gördüm; kendisini aday göstermediği için Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan milletvekillerinin, Özgür Özel yönetimden yüz bulamayınca sonra nasıl yeniden Kılıçdaroğlu’cu olduğunu da gördüm. 

Kılıçdaroğlu’na mecbur kalmalarının anlamı

Kılıçdaroğlu 27 Ağustos 2012’de “asla koltuğa kilitlenip kalmayacağım” diye kamuoyuna söz vermişti. Ancak onca seçim yenilgisine rağmen o koltuğa nasıl yapıştığını gördük 11 yıl boyunca. 2023’te CHP delegeleri tarafından o koltuktan kaldırılınca, bu kez o koltuğa “saray marifetiyle” nasıl oturmaya çalıştığını izledik…  

Bunu sadece “siyasi hırsla” açıklamaya çalışmak, elbette eksik olur. Kılıçdaroğlu’nun nesnel olarak AKP’yi iktidarda tutma misyonu sürüyor özetle… 

Bitirirken meseleye bir de karşısından bakalım: İktidarın Kılıçdaroğlu’na mecbur kalması, işlerin her şeye rağmen iyi gitmediğine işaret etmiyor mu? Ediyor. Bu nedenle hatalı olduğu iki günde ortaya çıkan “kayyımla pazarlık” çizgisi yerine, hızla “halkla alanlarda direnme” çizgisine dönülmelidir. Özel’in dünkü ilk yürüyüşü, halkla birleşerek, cumhuriyetçi partilerle yan yana gelerek, sürmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Dizayn operasyonu

CHP’nin son kurultayının iptali ile Kılıçdaroğlu’na yeniden genel başkanlık yolu açılması, ana muhalefet partisine operasyonun yeni aşamasıdır. Böylece diploma diye başlayan ve yolsuzluk diyerek “belediyeleri silkeleme” şeklinde süren operasyonda bir viraj daha dönülmüş oldu.

Mesele ne diploma ne de yolsuzluktur. Mesele CHP’yi dizayn etmektir. Mesele iktidarın istemediği rakipten kurtularak istediği rakiple seçime girmek istemesidir.

Yolsuzluk örtüsü

İktidar çevreleri ile CHP’nin Kılıçdaroğlu kanadının sözcüleri, dizayn operasyonunu örtebilmek için olanı sürekli “yolsuzlukla mücadele” diye propaganda ediyorlar. 

İktidarın yolsuzlukla mücadele ettiğinin iddia edilmesi en az ABD’nin Irak’a ve Afganistan’a “demokrasi” götürmesi kadar inandırıcıdır!

Mesele gerçekten de “belediyelerdeki yolsuzlukla mücadele” olsa, önce “parsel parsel” götürenlerle mücadele edilmesi gerekmez mi? 

Kılıçdaroğlu’nun adamları

CHP’nin eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, işbölümünün bir parçası olarak, “mutlak butlan” kararının çıkmasından bir gün önce kamuoyunun karşısına bir videoyla çıkıyor ve CHP’nin “yolsuzluklardan arınması” gerektiğini propaganda ediyor.

Peki şikayet edilen bu isimler, yolsuzlukla suçlanan bu isimler, hatta yolsuzlukla suçlanmamak için AKP’ye geçen bu isimler, CHP’ye 2023’teki kurultaydan sonra mı gelip belediye başkanı oldular, vekil oldular, yönetici oldular?

Bu isimleri CHP’de defalarca kim vekil yaptı, kim belediye başkanı yaptı? Operasyona uğrayan belediye başkanları da operasyona uğramamak için AKP’ye kaçan belediye başkanları da Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlık döneminden değil mi? Bugün CHP’yi yöneten kadrolar, Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlığı döneminden gelmiyor mu?

Sorunlu mekanizma

Dört dönem milletvekili olduktan sonra, bir kişi neden belediye başkanı adayı olur? Üç dönem belediye başkanlığı yapan bir kişi dördüncü kez aday gösterilmeyince neden partisinden istifa eder?

Bu sorunlu mekanizma 2023’ten sonra mı kuruldu? CHP’yi 13 yıl yöneten Kılıçdaroğlu bu mekanizmayı işleten ve geliştiren kişi değil mi?

Şimdi çıkıp bu mekanizmanın sonuçlarına işaret ederek “arınma” mesajı vermek sorumlu bir siyasetçi tutumu mudur? 

Tersine Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca nesnel olarak iktidara yarayan politik tutumlarına bir yenisini daha eklemiş oldu “mutlak butlancı” pozisyonuyla!

MHP iktidara nasıl müttefik yapıldı?

2014 yılında CHP ve MHP, AKP’ye karşı ittifak yapmıştı. Gerçi Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ın benzerini çıkararak Erdoğan’a yenilmeyi kolaylaştırmış oldular ama bu durum yine de bu iki partiyi siyasi operasyonlara uğramaktan kurtaramadı!

İttifak kurmalarından önce de her iki parti kaset operasyonlarına maruz kalmıştı ama iş orada bitmedi. MHP ikiye bölündü, içinden İYİ Parti çıktı. (Sonra o da bölündü, içinden hem Zafer Partisi çıktı hem Anahtar Parti çıktı.)

Sonuç olarak ikiye bölünürken kolu kanadı kırılan MHP, siyaseten varlığını sürdürebilmek için AKP’nin müttefiki olmaya mecbur edildi. 

İşte CHP’ye yapılan da budur. CHP bölünmeye çalışılmaktadır. 23 yıl sonra ilk kez AKP’yi yenmiş bir CHP’yi, seçim öncesinde ikiye bölme operasyonudur bu. Butlancı parçanın koparacağı yüzde 3-5’lik oyla yeniden iktidar olabilmenin hesaplarıdır bunlar… 

Asıl arınma

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama işe Anayasaya aykırı olduğu halde rakibinin adaylığına karşı çıkmayan, Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ın benzerini aday diye çıkaran, usulsüzlük karşısında Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne gitmeyen, atı verip Üsküdar’a geçirtenlerle başlanmalı…

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama bu ideolojik bir arınma olmalı. Mustafa Kemal’in partisi; Washington’a ve Brüksel’e “biz iktidardan daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” mesajı verenlerden de seçimden hemen önce Amerikancılığını gösterebilmek için durduk yere “Rusya karşıtlığı yapanlardan” da arınmalı… 

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama bu arınma, CHP’yi kuruluş kodlarına, Altı Ok programına, bağımsızlıkçılığına, antiemperyalist tavrına, kamuculuğuna döndürmek için olmalı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2026

,

1 Yorum

Sosyalist-Kemalist ittifakı

Merdan Yanardağ, Birgün gazetesinde “Yakın ve vahim tehdit” ile “Sosyalist cumhuriyetçi – devrimci ittifakı” başlıklı iki çok önemli yazıyla, “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorularının yanıtlarına işaret etti. Muhalif aydınların okuması, tartışması ve dahası yazıdaki fikirleri geliştirmesi gerekiyor. 

Ama elbette daha önemlisi “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorularına yanıtların ete kemiğe büründürülebilmesi, canlandırılabilmesi, hayata geçirilebilmesidir.

Üç saptama

Yanardağ’ın iki yazısındaki birbirini bütünleyen üç saptaması var:

– “Bir cumhuriyetçi-sosyalist ittifakı, dinci-faşist bir diktatörlük girişimini önleyecek tek yoldur. Merkezin de sosyalistlerin de olacağı, bir cumhuriyetçi devrimci ittifakının tarihin önümüze koyduğu bütün sorunları çözemeyeceği ve fakat bir totaliter rejim kurulmasını önleyeceği açıktır. Başka yol yoktur.”

– “Bu cumhuriyetçi ittifak CHP ile yapılacaktır, bu kaçınılmazdır. Örgütsel muhatap CHP’dir.”

– “Sosyalist sol, kendi bağımsız çizgisini ve örgütlenmesini hem koruyabilir hem de birleşik bir muhalefet cephesinin nitelikli gücü olabilir. Sorun devrimci özgüvendir.”

Sosyalist-Kemalist ittifakı

Türkiye’nin cumhuriyetçilerinin ve devrimcilerinin ittifak yapması gerektiği fikri elbette yeni değil. İçinde Merdan Yanardağ’ın da olduğu devrimci aydınlar olarak bunu uzun yıllardır dile getiriyoruz. Hatta bunu hayata geçirmeye çalışan bir siyasi parti de oldu ama ne yazık ki kazanımlarını alıp Külliye önlerinde heder etti. 

Cumhuriyetçi – devrimci ittifakı ya da Sosyalist – Kemalist ittifakı Türkiye’nin en önemli ihtiyacıdır. Bu ittifakın hayata geçirilmesinin gecikmesi, siyasal maliyeti artırdı. 90’lardan beri Sosyalist – Kemalist ittifak ihtiyacına işaret ediyoruz ve kaçırılan her fırsat, sonraki 30 yılda da görüldüğü gibi, Türkiye’nin büyük bedeller ödemesine neden oldu.

Şimdi bu ihtiyaç, Türkiye açısından dünden daha hayati durumda. Hiçbir sosyalist ve Kemalist aydının “ama şurası şöyle, burası böyle” deme ve meseleye dudak bükme lüksü yok. Merdan Yanardağ’ın Silivri’den bu meseleye dikkat çekmesi boşuna değil.

Cumhuriyetçiler Kurultayı

Yanardağ’ın da öncüleri arasında bulunduğu Cumhuriyetçiler Kurultayı, tam da bu meseleyi her yönüyle ele almaya ve geliştirmeye çalışıyor. Hayli yol kat ettiğini de söyleyebilirim. Elbette içinde pek çok rengi barındıran bir cephede farklılıklar kaçınılmaz ama çoğunluğun prensiplerde anlaştığı ve Koordinasyon Kurulunun da bu farklılıkları zenginliğe dönüştürebileceği görülüyor.

Bu arada iki önemli gelişme var: CHP’nin çizgisindeki sapmalara itiraz eden yeni bir Kemalist gençlik dalgası ile mevcut milliyetçi partilerin siyasal çizgileriyle uyumsuz, hatta yer yer kendini toplumcu olarak nitelendiren bir milliyetçi gençlik dalgası yükseliyor. 

CHP meselesi

30 yıldır bu meseleye kafa yoran biri olarak söylemeliyim: Doğru, Yanardağ’ın da işaret ettiği gibi böylesi bir ittifakın CHP’siz olması mümkün değil ama CHP ne yazık ki “dönüşen çizgisi” nedeniyle, 30 yıldır bu ittifakın önündeki asıl engel oldu. 

CHP’nin uzun yıllardır adım adım Altı Ok’tan uzaklaşarak “yenileştirdiği” çizgisi hem kendisini ama hem de  kendisine yaklaşan sosyalistleri geriye doğru dönüştürdü. Zaten mesele de bu. CHP Altı Okçuluğu sürdürebilse, Türkiye bugünleri yaşamazdı. Neyse, her krizin fırsat doğurması ve zorlukların çarelere kapı açması gibi, CHP de silkiniyor. “Salon partisi” olmayı bırakıp meydanlara dökülmeleri çok önemli. Ancak Atlatlanti çizgileri en büyük zaafları.

Kanaatime göre “CHP’yle ittifak” konusu, sosyalistlerin, CHP’yle bütünleşmesi şeklinde değil tersine cumhuriyetçilerle birleşerek bir güçlü karargah oluşturmasıyla mümkün olur. Çünkü ancak böylesi bir karargah, CHP’yi ittifaka mecbur edebilir.

Devrimci halkalar

Sosyalist-Kemalist ittifakı ihtiyaç ama bunu fikirden çıkarıp ete kemiğe büründürmek ne yazık ki çok kolay değil.

Yolumuz uzun, virajlı, taşlı, çukurlu ama hem sosyalist devrimciler hem de Kemalist devrimciler düşe kalka maratonu tamamlayacaklar. Bu toprakların 1876 Anayasa Devrimini, 1908 Hürriyet Devrimini ve 1923 Cumhuriyet Devrimini ileriye taşıyacak birikimi var. Namık Kemallerden Talatlara, Mustafa Kemallerden Nazımlara ve Denizlere uzanan devrimci halkalara elbette yenilerini ekleyeceğiz. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ocak 2026 

, , ,

2 Yorum

Özel’in görmediği o tehlike

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Karadeniz’den girerek Ankara yakınlarında düşürülen İHA konusunda edindiği ve paylaştığı bilgiler, medyada daha çok “düşürmek için Erdoğan’dan iki saat talimat beklendiği” boyutuyla ele alındı. 

Oysaki aktarılanlar, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili çok önemli bir tehlikeye işaret ediyor. Ama ne yazık ki ana muhalefet partisi lideri de o tehlikeye değil, meselenin Erdoğan ve Rusya’yla ilişkiler boyutuna odaklanmış durumda. 

Özel’in aldığı bilgi

Gelin önce Özel’in aldığı o bilgilere bakalım: “Ankara’ya kadar gelen İHA, karaya 50 kilometre kala tespit ediliyor. İspanya’daki NATO üssü, bunu Türkiye’deki NATO radarları üzerinden tespit ediyor. İspanya’daki NATO komutanlığı, Konya’dan ve Eskişehir’den F-16 kaldırıyor. İHA’nın yanına ulaştıklarında, İHA kara hudutlarımıza yeni gelmiş oluyor. Oradan itibaren İHA 2 saat 5 dakika seyir halinde kalıyor. Türk hava sahasına girdiğinde F-16’lar değişmiyor ama İspanya’daki NATO komutanı, uçağın kontrolünü Türk komuta merkezine devrediyor. Bunlar iki saat boyunca İHA’yı takip ediyor. Bu F-16’ların havada yakıtı bitiyor. İncirlik’ten yeni iki tane F-16 kalkıyor. Bunlar nihayet İHA’yı düşürüyor.”

Özel sözlerine şöyle devam ediyor: “Esas sorun iki saat boyunca İHA’nın düşürülmemesi. Çünkü geçen sefer Rusya’dan gelen uçağı Erdoğan ‘Ben düşürdüm’ deyip, sonra düşürdüğümüz uçak yüzünden 34 askerimizin şehit olması ve kapıda kalmamız birilerini Rus İHA’sını düşürmek için 2 saat 5 dakika düşünür hale getirmiş. Şu anda bir hava aracını düşürme yetkisi Erdoğan’da. Erdoğan’dan iki saat boyunca talimat gelmiyor. Değilse söylesinler. Daha denizin üstünde İHA’yı düşürme imkanımız vardı. Hava kuvvetlerimizin yetersizliğinden değil, İHA’nın menşeinden düşürülemedi.”

Bu arada Cumhurbaşkanlığı dün açıklama yaptı ve yetkinin Genelkurmay Başkanlığında olduğunu söyledi.

Müzmin Rus karşıtlığı 

Özel’in meseleyi aldığı bilgilerle ortaya koyuş tarzı size de sorunlu geldi mi? 

“Rus İHA’sı diye hemen düşürmediler, beklediler” diyerek Ankara’nın süreci yönetme yönteminden rahatsızlık duyulması tuhaf değil mi? Ne yani, hızla Rus İHA’sı düşürülerek Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesi mi isteniyor? 

Tersine, Özel’in anlattığı önceki örnek yanlıştı. Ankara’nın, Suriye’deki operasyonları sırasında sınırı çok az süreyle ihlal eden Rus uçağını hemen düşürmesi hataydı. Cumhurbaşkanı ile Başbakanı’nın Washington’a mesaj verir gibi “emri ben verdim” yarışı yapması hataydı. 

Bu gibi durumlarda “komşusunun balkonundan düşen mandal nedeniyle komşusunun kapısına dayanan” insan refleksiyle değil, kontrollü olan, sonuçlarını hesap eden, komşuluk ilişkilerine zarar vermemeyi esas alan “devlet adamı” refleksine ihtiyaç var! 

NATO’körlük

Yazık ki Özgür Özel de Kemal Kılıçdaroğlu’nun düştüğü hataya düşmeye devam ediyor. CHP’nin olur olmaz Rusya karşıtlığı yapmasının ne CHP’ye ne de Türkiye’ye bir yararı var. Rusya karşıtlığı üzerinden ABD ve AB’ye mesaj vermenin siyasi bir getirisi olmadığı hâlâ görülmedi mi? 

CHP yönetimleri neden Kurtuluş Savaşı’ndaki kodları yerine Soğuk Savaş’taki kodlarla hareket ediyor? Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nda Sovyet liderliğiyle ittifak yapmasının getirileri ve Kemalist-Bolşevik ittifakının bölgeye yararı hepten mi unutuldu?

NATO kontrolü tehlikesi

Oysa Özgür Özel’in aldığı bilgi de gösteriyor ki asıl tehlike şurada: Türk hava sahasına gelen bir hava aracının tespit edilmesinden önlenmesine kadarki süreçlerde NATO kontrolü fazla etkin.

Karadeniz’den giren bir hava aracına karşı Konya’dan kalkacak uçaklara ta İspanya’daki NATO komutanı talimat veriyor!

Vahimdir ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in asıl görmesi gereken tehlike budur.

NATO’ya bu kadar kontrol bırakılan bir durumda, İspanya’daki, Yunanistan’daki, Bulgaristan’daki bir NATO komutanı, Türkiye’yi Rusya’yla da İran’la da savaşa sokabilir! 

CHP iktidar olmak istiyorsa asıl bu tehlikeye dikkat çekmeli ve asıl buna çözüm olacak “gerçek” bir ulusal savunma hedeflemelidir. “İktidar, Rus İHA’sı diye düşüremedi” şeklinde propaganda yaparak iktidara yürünmez, muhalefette kalınır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Aralık 2025 

, , , ,

1 Yorum

Solculuk meselesi

13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan’la dincilikte ve sağcılıkta yarışmaya çalıştığı için eleştirdim. Türban ve laiklik açıklamalarından Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesine kadar tüm hataları, Erdoğan’la Erdoğan’ın kulvarında yarışmaya çalışmasındandı.

Özel-İmamoğlu ikilisi de Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışmaya çalışıyor. Halbuki orası da Erdoğan’ın kulvarı. Şimdi de ikiliyi “Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışamazsınız” diye ve dahası “ABD’ye Erdoğan’dan daha yararlı Atlantikçilik yapamazsınız” diye eleştiriyorum. 

Özel-İmamoğlu’nun ana mesajı 

Kimi CHP’liler, Özel-İmamoğlu’nun aslında “biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajı vermediğini, benim ikilinin açıklamalarını bağlamından kopartarak yorumladığımı iddia ediyor. Bu köşeye açıklamaların bütününü sığdırmam elbette mümkün değil ama ikilinin CNN’den BBC’ye ve Foreign Affairs’e kadar tüm Batı mecralarına yaptığı açıklamaların toplamı, özetle “biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajını içeriyor. 

Özgür Özel’in CNN’e “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel” demesi ve BBC’ye “İngiltere ve İşçi Partisi nasıl sessiz kalır? Terk edilmişlik hissediyoruz” sözleri ile İmamoğlu’nun Foreign Affairs’a yazdığı “Türkiye’yi ABD’nin öngörülebilir ortağı yapma vaadi” birbirinin bütünleyenleridir. 

Bu açıklamalar yokmuş gibi davranmanın, bu açıklamaları “aslında o anlama gelmiyor” diye bükmenin, CHP’ye bir yararı yok. 

CHP’nin iki kodu

Kılıçdaroğlu Erdoğan’la dincilik-sağcılık kulvarında, Özel-İmamoğlu da Erdoğan’la Atlantikçilik kulvarında yarışamaz, kaybeder. 

Peki hangi kulvarda kazanır? Aslında yanıtını dünkü pazar makalesinde, farklı bir amaçla da olsa Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum verdi.

Oraya geleceğiz ama  meramımı anlatabilmek için önce şu tarihsel gerçekleri anımsatmalıyım:

CHP, emperyalizme karşı mücadeleden doğan bir partidir ve kuruluş ana kodlarından ikisi, antiemperyalizm ve bağımsızlıkçılıktır. (Ki bu solculuktur.) CHP bu kodlarıyla seçim kazanan ama bu kodları aşındıkça seçim kaybeden bir partidir. 

CHP 1946 sonrası Atlantikçi çizgiye girmeye başlayınca bu kodları zayıfladı ve 1950, 1954 ile 1957 seçimlerini kaybetti. CHP ancak 1961’de, o da sadece yüzde 2 farkla seçimi kazanabildi. Ama bunda etkili olan faktörler, DP’nin dış politikada Atlantikçiliği zirveye taşıması ve iç politikada ağır baskı rejimi kurması ve 27 Mayıs’tı. Nitekim CHP sonraki 1965 ve 1969 seçimlerini kaybetti. 

73-77 dersleri 

Sonraki iki seçim, 1973 ve 1977 seçimleri derslerle doludur. CHP bu iki seçimi kazanabildi. Çünkü Türkiye’de bir halk hareketi yaşanıyordu, sosyalist sol güçlüydü. Öyle ki CHP de “ortanın solu” olmak durumunda kalmıştı. Kıbrıs Barış Harekatı, ABD’yle ambargo restleşmeleri, ABD’yle üs ve afyon çarpışmaları, antiemperyalist zeminde CHP’ye iki kez seçim kazandırmıştı. 

Sonrasında 1983, 1987, 1991, 1995 ve 1999 seçimlerini CHP kaybetti. 1999’da, 28 Şubat zemininde Ecevit’in DSP’si birinci parti oldu. AKP’li yıllarda ise CHP’nin kazanabildiği tek bir genel seçim yok.

Görüldüğü üzere CHP solculaştığında ve antiemperyalist tutum aldığında seçim kazanıyor, sağcılaştığında ve Atlantikçilik yaptığında seçim kaybediyor. 

Uçum’un makalesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en etkili başdanışmanı Mehmet Uçum, bir süredir pazar makaleleri yazıyor. Bu haftaki konusu “sol”du. Makalenin, üstelik konumuzla da ilgili olan tuhaflığıyla başlayayım: Uçum, AKP’nin pek çok politikasını sol, Erdoğan’ı da solcu ilan ediyor! Solculuk bu kadar kaybettiren birşey ise danışmanı neden Erdoğan’a solculuk yakıştırıyor? 

Uçum’un makalesinin biri geniş, diğeri dar iki anlamı var. 

Dar anlamı şu: Uçum solun öncelikle AKP-MHP-PKK açılımına, ardından da Yeni Anayasa sürecine destek vermesi gerektiğini savunuyor. Peki Saray neden solun açılıma desteğine ihtiyaç duyuyor. Solsuz açılım yürümüyor mu? Aslında Saray ve PKK, sosyalist soldan Kemalist ve ulusalcı CHP’ye kadar tüm siyasal ve toplumsal kesimleri sürece dahil etmek istiyor. Çünkü Saray biliyor ki bu kesimlerin rızasını almayan bir açılım meşru olamayacak. 

Geniş anlamı ise şu: Uçum, kısa ekonomi-politik analizinde kamuculuğun güçlenmesine, devletçilik ve planlı ekonomi uygulayan ülkelerin büyümesine, sosyal devlet anlayışının yükselmesine ve demokrasinin önemine işaret ediyor. Bunlar sol siyasetin içindedir.

Tüm CHP’lilerin üzerinde düşünmesi gereken şudur: “Erdoğan’ın bile solculuk yaptığı” iddia edilirken, CHP’nin hâlâ Atlantikçilik mesajları vermesi, iki kere yanlıştır. Bu yanlıştan dönmemek, CHP’nin AKP’yi yenme fırsatını tepmesine neden olabilir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Aralık 2025

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın