Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

İncirlik Mutabakatı’nın ABD stratejisindeki yeri

Gizli Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanan ve içeriği bu nedenle tam olarak bilinmeyen İncirlik Mutabakatı, ABD Büyükelçisi John Bass‘ın Kürt örgütleri yönetcilerine söylediği “Türkiye’yi geri dönülmez noktaya ilerletene kadar sabredin” cümlesindeki gibi Ankara’yı büyük bir girdabın içine sokmuş durumda…

Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi de, Musul’a asker göndermesi de İncirlik Mutabakatı ile başlayan sürecin halkalarıdır.

Ve gün geçtikçe daha iyi görülmektedir ki, ABD bu mutabakat üzerinden Türk Ordusu’nu Ortadoğu’yu şekillendirme projesinde kullanmak istemektedir. AKP Hükümeti’nin ve medyadaki sözcülerinin “Halep-Musul hattı üzerinden yeniden harita çizimi” propagandası yapmaları bu nedenledir.

PENTAGON’DAN TSK’YE KARA GÜCÜ ROLÜ

İncirlik Üssü, Erdoğan-Obama onaylı bu mutabaktla artık ABD’nin yanına başka ülkeleri de katarak kullandığı bir üsse dönüştü. Üste sadece ABD asker ve uçakları değil, Alman, İspanyol hatta Katar birlikleri bile var!

Öyle ki örneğin ABD, Türkiye, İspanya ve Katar Hava Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri İncirlik Üssü’nde artık ortak toplantılar yapıyorlar! (AA, 14.12.2015)

ABD’nin İncirlik’e 2.500 kişilik “patriot kasabası” kurması, işte bu müsafir müttefikleri içindi. Dahası mutabakttan önce İncirlik Üssü’nde 300 askeri bulunan ABD, bunu hızla 1300’e yükseltti; uçak sayısını 45’e çıkardı. (Üste diğer ülkelerin uçak sayısı şuanda 14 ve bu sayı artacak.)

Diğer yandan İncirlik Üssü üst düzey ABD yetkililerinin uğrak yeri oldu. Önce ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı Org. Paul Selva üssü ziyaret etti ve “İçsel Çözüm Operasyonu” kapsamında incelemelerde bulundu. Dün de ABD Savunma Bakanı Ashton Carter İncirlik Üssü’ne gelerek önemli mesajlar verdi.

Pentagon’un bir numarası Carter, İncirlik’ten Ankara’ya seslendi: “Türkiye’nin oynayacağı rol büyük.

İşte o rol, İncirlik Mutabakatı’nda yazılmıştı ve Carter İncirlik Üssü’ndeki mesajında bu role biraz daha açıklık getirdi: “Türk güçlerinin IŞİD’e yönelik hava ve kara operasyonlarına katıldığını görmekten memnun oluruz.

İşte bu sözler ABD’nin Türk Ordusu’nu Ortadoğu dizaynında kullanmak istediğinin bir ifadesiydi; Musul’a asker sevkiyatı gibi AKP direktifleri de pratikte bunun başladığının göstergesiydi.

HEDEF KORİDOR, STRATEJİ ÜS AĞI

Peki İncirlik Mutabakatı’nın daha genel olarak ABD stratejisi içindeki yeri ne?

Bu sorunun yanıtı için öncelikle ABD’nin Ortadoğu’da hangi stratejiyi belirlediğini bilmemiz gerekiyor. Hedef belli: Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan Amerikan Koridoru.

Fakat ABD bu hedefi gerçekleştirebilmek için bölgeye ordu gönderemiyor. Bunun ekonomik, siyasi birçok nedeni var. ABD bunun yerine Türkiye-Katar-Suudi Arabistan gibi ülkelerle ve PKK gibi “kara güçleri” ile hedefini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bir de iç baskılar nedeniyle bölgeye özel kuvvet birlikleri sevkediyor.

Peki tüm bunlar Rusya-İran-Irak-Suriye cephesinin hamlesini boşa çıkarır mı? Elbette hayır. İşte ABD bu amaçla bir üslerine dayanan yeni bri stratji geliştiriyor:

Pentagon’un Obama’ya hazırladığı plana göre ABD Afrika, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’daki üslerini “anti-terör üssü” haline getirecek ve bu üslere sayıları 500 ile 5 bin asker arasında değişen kuvvetler yerleştirecek. Üsler birbirine bir ağla bağlanacak ve gerektiğinde üste bulunan kuvvetlerle operasyon yapacak. (New York Times, 11 Aralık 2015)

İşte İncirlik bu plan nedeniyle olağanüstü önem kazandı. ABD’nin Ortadoğu hedefleri için ana karargâh konumuna yükseldi.

Erdoğan’ın konumunun Washington nezdinde yeniden 2004 seviyesine gelmesi, Türk Ordusu’na NATO’da yeni roller biçilmesi ve İncirlik Mutabakatı’nın imzalanması ABD’nin stratejisinin gereğidir.

Hatta merkezinde Suudi Arabistan’ın yer aldığı “Teröre karşı İslam İttifakı” adlı yeni birlik de bu stratejinin gereğidir. Rusya destekli “Şii” İran-Irak-Suriye cephesine karşı “Sünni Arap-Türk gücü” kurmak uzunca bir süredir ABD ve İsrail’in gündemindeydi.

ÖNCÜ İHTİYACI

Peki Türkiye ABD’nin bu stratejisinin gereklerini yerine getirir mi? AKP Hükümeti’nin varlık nedeni zaten bu; kaldı ki Erdoğan‘ın “BOP Eşbaşkanlığı” sürmektedir.

Ya diğer kuvvetler? TBMM’deki muhalefet? Genelkurmay Karargahı’nın “siyasi direktifleri uygulamaktaki hevesi”ne rağmen, Türk Ordusu’nun ana gövdesinin bu stratejiye eklemlenmeye itiraz edeceğini düşünüyoruz. Fakat bu itirazın önce Genelkurmay’ı etkilemesi, ardından da AKP Hükümeti’ni frenleyebilmesi, muhalefetin katkısına bağlıdır.

Devlet Bahçeli‘nin kritik zamanlardaki özel rolü, MHP’yi zaten Irak, Suriye ve Rusya gibi konularda doğrudan AKP’nin cephesine ekliyor. CHP yönetimi ise etkisiz muhalefetçiliği aşamıyor, hatta aşmak bile istemiyor! Sol’un bir bölümü zaten PKK kuyrukçuluğuna düşmüş durumda. Sol’un diğer kısmı ise NATO gemilerinin boğaza demir atmasını bile sessizce izliyor, İncirlik Mutabakatı’nı önemsemiyor, Musul’a asker sevkiyatında tavır koymuyor!

Türkiye’nin asıl sorunu işte bu tablodur; gelecek öncelikle bu tablonun değiştirilebilmesine bağlıdır.

Türkiye, öncülere hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştı!

Mehmet Ali Güller
16 Aralık 2015

5 Yorum

Esad’ın PYD’yle ilişkisi

Son günlerde posta kutuma düşen soruların başında, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad‘ın PYD’ye destek açıklamasını nasıl değerlendirdiğim gelmektedir. Anlatayım:

Esad‘ın geride kalan 5 yıllık Batı saldırısı boyunca PYD’ye yönelik tutumunu üç süreçte inceleyebiliriz.

ÜÇ SÜREÇ, BİR STRATEJİ, ÜÇ TAKTİK

Birincisi, Şam yönetiminin PYD’ye karşı olduğu, onu Suriye’yi parçalamaya çalışan diğer örgütler gibi gördüğü ve ona göre konumlandığı süreçtir.

Zira PYD de diğer örgütler gibi Şam’daki merkeze karşı başka merkezler inşa etmeye çalışıyordu. Güç kazandığı bölgeleri kendisi yönetmek istiyor, yönetmeye başladığı bölgelerde ayrı bir otorite kuruyordu. Kısacası Suriye’den kopardığı parçada egemen olmak istiyordu. Bunu da açık açık özerklik ve kanton gibi hedefler ilan ederek daha sonra uyguladı.

Şam yönetiminin PYD’ye bakışının “zorunlu değiştiği” ikinci süreç ise Esad‘ın ağır saldırı altında olduğu ve ülkesinin tamamında aynı oranda savunma yapabilmek kabiliyetini yitirmeye başladığı süreçtir.

Bu süreçte AKP Hükümeti sınırları açmış ve Suriye’ye dünyanın dört bir yanından terörist akınına olanak sağlamıştı! Hepsiyle toptan mücadele Suriye Ordusu’nu zorluyordu. Esad bir taktik belirledi ve kuzeyden güneye doğru çekilmeye ve Hama-Humus hattında tutunmaya çalıştı.

Bu taktik, öncelikle Esad‘a geride daha sağlam savunma yapma olanağı sağladı. Diğer yandan Esad‘a karşı kuzeyde neredeyse tek cephe halinde savaşan örgütleri karşı karşıya getirdi. Zira Esad çekilince örgütler alan hakimiyeti kavgasına tutuştular.

PYD’nin kanton ilan etmeye başladığı, IŞİD’in diğer İslamcı örgütleri kendisine biat etmeye zorladığı, AKP Hükümeti’nin desteklediği ÖSO’dan kopmaların ve IŞİD’e katılımların başladığı bu süreç Esad‘a nefes aldırdı. Şam önceki mevziyi terketmiş ama çarpışmanın ilerleyen aşamasında o mevziye tekrar alabilmek için gerideki mevziyi sağlamlaştırmıştı.

İkinci sürecin sonuna denk gelen Kobani olayları, aynı zamanda üçüncü sürecin de başıdır: Şam yönetimi, IŞİD’e karşı PYD’yi tutmaktadır. Zira IŞİD Suriyeli olmayan düşmanların örgütüdür, fakat PYD Suriyeli Kürtlerin örgütüdür. IŞİD ile PYD’nin çarpışmasından yararlanabilmek, Suriye’nin bütününün çıkarınadır.

PUTİN’İN IŞİD’LE MÜCADELE STRATEJİSİ

Ve şimdi Esad‘ın PYD’yi desteklediğini açıklaması dördüncü sürece işaret etmektedir.

Bu süreci anlayabilmek için Putin‘in IŞİD’le mücadele stratejisine ve 30 Eylül 2015’ten itibaren Suriye’de IŞİD’e karşı silahlı operasyonlara başlamasına bakmalıyız.

Putin’in stratejisi Şam ve Bağdat hükümetlerinin Kürt örgütlerle ittifak yapmasına dayanmaktadır. Nitekim Putin‘in özel temsilcisi Mihail Bogdanov‘un PYD yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde, masada öncelikle Suriye’nin bütünlüğünü garantiye alan Cenevre Mutabakatı vardır.

Obama IŞİD stratejisiyle Kürt örgütlerini Bağdat ve Şam’dan kopmaya yönlendirirken, Putin IŞİD stratejisiyle Kürt örgütlerini Bağdat ve Şam’la beraber hareket etmeye zorlamaktadır.

İşte Esad‘ın yankı uyandıran PYD’ye destek açıklaması bu stratejiyle ilgilidir ve Suriye’nin stratejik ve taktik ihtiyaçlarınin gereğidir.

AKP’NİN PYD’YLE İLİŞKİSİ

Bu süreçleri anlayabilmek için Esad‘ı devirmek isteyen AKP Hükümeti’nin de aynı süreçlerde PYD’ye nasıl baktığını incelemeliyiz:

Birinci süreçte AKP hükümeti ile PYD’nin arası gayet iyiydi. Zaten AKP içeride PKK ile müzakere yürütüyordu. Öcalan AKP’nin oluruyla PYD’ye “Suriye’de özeklik ilan et” talimatları veriyor, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan sık sık PYD lideri Salih Müslim‘le görüşüyordu.

AKP Hükümeti ikinci süreçte de PYD’yle ilişkisini devam ettirdi. Davutoğlu ve Fidan yine Müslim‘le görüştü. Müslim Türkiye’de ağırlandı. Hatta Müslim’e “Esad’ı devrimek için ÖSO’yla hareket et, özerkliğinize karışmayız” dendi.

Kobani olaylarıyla başlayan üçüncü süreç ise AKP açısından oldukça zikzaklı bir süreçti. Fakat en sonunda AKP Hükümeti Kobani’de PYD’yi destekledi; PYD’ye yardım ulaştırılması için Peşmerge’ye koridor açtı, PYD-YPG’li yararlılara Türkiye’deki hastaneleri açtı vs.

BAŞ DÜŞMAN: ABD EMPERYALİZMİ

Açıkça belirtelim: PYD’yi ve diğer Kürt örgütlerini Suriye’nin birliği içinde tutan her strateji, son tahlilde Türkiye’nin de yararınadır. Zira Suriye’nin birliği, Türkiye’nin birliğidir.

PYD’yi ve bölgedeki diğer tüm Kürt örgtüleri ABD’nin kartı olmaktan çıkarmaya çabalayan her strateji, Türkiye’nin ve bölge barışının yararınadır.

Peki bu örgütler ABD’nin kartı olmaktan çıkabilir mi? Elbette zor ama imkansız değil. Zira güç, ilişkileri değiştirir. Rusya’nın destek verdiği bölge cephesinin güçlenmesi ve ABD’yi bölgede geriletmesi, bunu belli ölçülerde sağlayacaktır. En azından bu örgütlerin stratejik kart değeri düşecektir.

Burada mesele Türkiye’nin hangi sınıf ve kuvvet tarafından yönetildiğidir. Milli-yurtsever olmayan sınıfların ve emperyalizmle işbirliği yapan muhafakazar kuvvetlerin yönettiği bir Türkiye, ABD’yi geriletme sürecinin önündeki en önemli engeldir. Rusya-İran-Irak-Suriye ekseninin karşısında konumlanan bir Türkiye, ABD için kritik önemdedir.

Devrimcilerin asıl kafa yoracağı nokta burasıdır. Bir taraftan İncirlik Mutabakatı’nı önemsiz görmek, diğer taraftan da AKP’yi milli cephede sanmak gibi sonuçlara yol açan “PKK baş düşman” tezi biran önce terkedilmeli ve “bağ düşman ABD emperyalizmidir” tezine göre konumlanılmalıdır.

PKK terör örgütü emperyalizmin bir aracıdır ve araçlarla doğru mücadele ancak emperyalizme mücadeleye bağlıdır! Emperyalizmin projesinde yer alan, emperyalizme üsler açan, emperyalizmle çarpışan kuvvetlerin karşısında konumlanan bir Türkiye, acı ama, değil vatan savaşı, terörle mücadele operasyonu bile yürütemez!

Mehmet Ali Güller
14 Aralık 2015

3 Yorum

İmparatorluk hevesi ile Batı Asya Birliği çarpışması

Siz bakmayın demokrasi, Türkmenleri korumak, hatta Kürt koridorunu önlemek gibi “örtü” gerekçelere. Gerçekte Esad’ı devirme hedefi, Barzani’yle ilişkiler, Rus uçağının düşürülmesi, Musul’a asker gönderilmesi ve İncirlik Mutabakatı aynı zincirin halkalarıdır.

Böyle olduğunu artık kendileri de daha açık yazmaya başladılar.

‘İMPARATORLUK HARİTASINA DÖNÜŞ’

Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül‘ün son yazdıkları asıl niyeti ortaya koyması bakımından önemli. Karagül‘e göre 20. yy zorlamaydı ve 21. yy için herkes yeniden 19. yy ve öncesine dönmeye çalışıyor; her ülke kendi tarihsel imparatorluk haritasına dönüyor.

Karagül‘e göre Türkiye kendi imparatorluk haritasına dönmezse, yani denizde Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz üçgeni içine, yani karada Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu üçgeni içine elini uzatmazsa, sadece Anadolu’ya hapsolmakla kalmayacak, Anadolu’daki toprakları da kaybedecektir.

Karagül, harita çizilmeye çalışıldığı şu süreçte Türkiye’nin kendi imparatorluk haritasını bölgeye dayatması gerektiğini belirtiyor ve bu aşamadan sonra hem Selçuklu hem de Osmanlı olduğumuzu savunuyor.

AKP’DEN ABD’YE ALT DÜZEN

Peki kimler harita çizmek istiyor? Kimler bölgede eski imparatorluk haritasına dönmek istiyor? Karagül‘e göre Ruslar ve Farslar! Bugün Irak ve Suriye sahasında süren olaylar da bunun kanıtı!

Peki ya ABD emperyalizmi, ya Doğu Akdeniz’e demirleyen Fransa, İngiltere gemileri, ya İncirlik’e gelmeye hazırlanan Alman uçakları? Hatta İsrail?

Onlar yazıda yok. Batı, Osmanlı haritası çizilmesinin savunulduğu yazının gizli öznesi! Ama Rusya ve İran’a karşı imparatorluk haritası çizilirken hangi bölgesel kuvvetlere dayanılacağı yazıda var: Kürtler ve Sünni Araplar!

Ahmet Davutoğlu ve İbrahim Karagül gibi muhafazakarlarla Cengiz Çandar gibi liberalleri birleştiren de işte burasıdır. Davutoğlu hedefi “alt bölgesel düzen” kurmak diye, Çandar “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diye, Karagül “imparatorluk haritamıza dönmek” diye açıklamaktadır.

Fakat burada mesele şudur: Nasıl bir alt düzen, kimin alt düzeni? Bu sorunun yanıtı, ABD emperyalizminin neden “gizli özne” olduğunu da ortaya koyar.

Davutoğlu‘nun o ünlü cümlesini anımsayalım: “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak.” (AA, 21 Mart 2009)

Küresel düzen ise ABD’nin düzenidir ve Davutoğlu aynı yerde bu nedenle “ABD ile altın bir işbirliği dönemine girdiklerini” savunmaktadır!

MUSUL, KERKÜK, HALEP HAVUÇLARI

Peki Türkiye’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin altında “Yeni-Osmanlıcılık” yapabilmesi mümkün müdür? Daha somut soralım: ABD bu coğrafyayı şekillendirirken Türkiye’ye Musul’u, Kerkük’ü, Halep’i verir mi?

Pratikte bu mümkün değildir ve Erdoğan‘ın daha işin başında asıl hedefi “BOP içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” diye koyması bu gerçeğin gereğidir!

Fakat ABD Diyarbakır’ı koparabilmek için Türkiye’nin önüne Musul, Kerkük, Halep havuçlarını koyar, hatta Rusya-İran cephesinin sahadaki varlığına göre gerekirse “Türkiye himayesinde Kürdistan” hedefine, gerekirse de “Türk-Kürt federasyonu” hedefine yönelebilir. Burada mesele, tüm yöntemlerin en sonunda toprak kaybıyla sonuçlanacağı gerçeğidir.

JEOPOLİTİK-BİRLİK ÇARPIŞMASI

Aslında ABD’nin BOP hedefi de, AKP’nin bunun altındaki Yeni-Osmanlıcılık hedefi de jeopolitiğe dayanmaktadır. Karagül yazısında bunu “Anadolu’nun savunması Saraybosna’dan, Bakü’den, Şam’dan, Bağdat’tan başlar” diyerek somutlamıştır.

Jeopolitikçi bakışa göre son tahlilde güvenliğin başladığı yere egemen olunmalıdır!

Bir sosyalist olarak jeopolitik disiplininden yararlanılabileceğini ama kesinlikle esas alınamayacağını bu nedenle savunuyorum. Zira bu disiplin, esas olarak “yayılmacalığın” yöntemidir. Önce Alman devletinin çevresindeki “yaşam alanına” egemen olma stratejisinin uygunlanma yöntemiydi, ardından da ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya ve Avrasya’ya müdahale etmesinin…

Evet, Türkiye’nin güvenliğinin bugün Bağdat’tan, Şam’dan başladığı doğrudur. Ama ABD emperyalizmi ve onun işbirlikçileri için bunun yolu Şam’daki Emevi Camisi’nde zafer namazı kılmaktır, yani güvenliğin başladığı coğrafyayı ele geçirmektir.

Biz sosyalistler Kemalistler, halkçılar ve milliciler için ise bunun yolu Atatürk‘ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesidir!

Bu nedenle gerçekte iki proje çarpışmaktadır: ABD ve AKP’nin jeopolitiğe dayanan “imparatorluk” hevesi ile bizim “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine dayanan Batı Asya Birliği projemiz!

Şam’ın güvenliği, Ankara’nın güvenliğidir ve Ankara ile Şam omuza omuza verdiğinde ortak güvenliği sağlayabilir!

Irak ve Suriye’den koparılacak parçalarla değil, komşuların toprak bütünlüğü ile Türkiye’nin güvenliği sağlanır!

Mehmet Ali Güller
9 Aralık 2015

1 Yorum

Musul’a Türk askeri gönderilmesinin anlamı

AKP Hükümeti, Musul’un 30 km kuzeydoğusundaki Başika’ya 600 asker gönderdi.

Hükümete yakın bazı kaynaklara göre bu askerler IŞİD’e karşı Peşmerge’nin eğitilmesi içindi, bazı kaynaklara göre ABD’nin liderlik ettiği koalisyonun Musul’u IŞİD’den kurtarma harekatı hazırlığı içindi. Hatta “Türkmenleri korumak, Telafer’e koridor açmak için” diyenler bile oldu!

Türkiye’nin sınırdan 18 kilometre ileride Bamerni ve sınırın hemen yanındaki Kanimasi’de küçük çaplı üsleri vardı. Örneğin son bilgilere göre Bamerni’de tank ve piyadelerden oluşan 500 kişilik bir mekanize taburumuz vardı. Yine Kanimasi’de 400 komando ve 130 bordo bereli bulunuyordu.

Her iki noktada da asker bulundurmamız, Saddam Hüseyin yönetimiyle yaptığımız anlaşmadan ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmasını savaş nedeni saydığımız, kırmızı çizgi ilan ettiğimiz dönemden kalma anlaşmalardı.

Ancak AKP Hükümeti’nin sınırdan tam 61 km derinlikteki Başika’ya 600 asker göndermesi, bunun tam tersi hedefe sahip bir hamleydi: İnceleyelim:

KÜRDİSTAN’IN HAMİSİ: ERDOĞAN

AKP Hükümeti Musul’a Türk askeri göndererek Bağdat’a rağmen Erbil’le yaptığı enerji anlaşmalarını askeri alana da taşımış oldu.

Tayyip Erdoğan ve Neçirvan Barzani 23 Kasım 2013’te Kzuey Irak’taki petrolün Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili bir anlaşma imzaladı. Bağdat merkezi hükümetine rağmen yapılmış bu anlaşma, teknik olarak “kaçak petrol anlaşması” anlamına geliyordu. Barzani anlaşmayı AKP Hükümeti’yle imzalanmış 50 yıllık stratejik bir anlaşma olarak niteledi.

Bu anlaşmayla birlikte, aslında daha öncesinde başlayan, tankerle petrolün Türkiye’ye taşınması ve Barzani adına depolanması süreci hızlandı. Bu petroller, Bağdat hükümetinin onayı olmadığı için kaçak depolanıyordu ve o nedenle alıcı sorunu yaşıyordu. Sorun şöyle çözüldü: Barzani’nin petrolünü AKP Hükümeti taşıyacak, İsrail alacaktı!

İşte Musul’a asker gönderilmesiyle, bu anlaşmaya askeri boyut da eklenmiş oluyor. Çünkü Türkiye yine Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmış oldu. Nitekim Irak hükümeti Türk askerinin Musul’a gönderilmesine karşı çıktı ve Ankara’dan derhal askerleri çekmesini istedi.

Bu pratikte AKP Hükümeti’nin Erbil’e savunma kalkanı kurmaya başlması demek. Yani fiiliyatta Ankara’nın Erbil’i Bağdat’tan koparmaya çalışması demek. Ve toplamda Türk deletinin dün kırmızı çizgi ilan ettiği “Barzani Kürdistanı”nı himaye etmeye soyunması demek! (TSK zaten yaklaşık iki yıldır Kuzey Irak’ta Eğit-Donat kapsamında Peşmerge eğitmektedir.)

Türkmenleri korumak, Telafer’e koridor açmak gibi hedefler ilan etmek ise bu ana hedefin örtüsüdür, Türk kamuoyunu sürece alıştırmak içindir.

HAMLENİN SURİYE VE AÇILIM’A ETKİSİ

Erdoğan‘ın bu hamlesi hem Suriye’deki, hem de içerideki Kürt politikasına basınç uygulayacak.

Şöyle ki, Irak’taki Kürdistanı destekleyen bir devletin, Suriye’deki Kürdistan girişiminin karşısında durabilmesi pratikte mümkün değildir. Zaten Suriye’de ABD’yle birlikte hareket etmek, başından beri ısrarla vurguladığımız gibi, niyetinizinde bağımsız olarak sizi en sonunda Kürdistan’ın bekçiliğine götürecektir. Bu 20 yıllık Irak tecribesiyle sabittir!

Nitekim süreç oraya doğru ilerlemektedir. İncirlik’e askeri yığınak yapılmaktadır ve tıpkı Irak’ta olduğu gibi İncirlik kuzeydeki devlet girişimine kalkanlık yapacaktır. Türkiye ile ABD, PYD’nin egemen olmadığı alanda ortak operasyona hazırlanmaktadır ve bu en sonunda o bölgenin de PYD’nin egemenliğine geçmesi demektir.

Diğer yandan Barzanistan’ı himaye, AKP Hükümeti’nin Türkiye’deki Kürt politikasını da etkileyecektir. Zaten Açılım Erdoğan‘ın söylediği gibi bitirilmemiş, iç politikanın gereği olarak buzdolabına kaldırılmıştır.

AKP milletvekili Galip Ensarioğlu‘nun da berlittiği gibi zaten Öcalan‘la şu anda görüşülmektedir, Dolmabahçe Mutabakatı da yürürlüktedir; Erdoğan‘ın o mutabakata karşı itirazları siyasal rakiplerini alt etmek içindir. Neticede Erdoğan 1 Kasım’ı istediği gibi şekillendirmiştir!

Böylece Ensarioğlu uzunca bir süre anlatmaya ve uyarmaya çalıştığımız hamleleri açıklıkla ortaya koymuştur, itiraf etmiştir!

CEPHELEŞME KESKİNLEŞTİ

AKP Hükümeti’nin Musul’a asker göndermesinin daha geniş anlamı ise bölgedeki cepheleşmesinin artık iyice keskinleşmesidir.

ABD’nin liderlik ettiği Atlantik Cephesi ile Rusya’nın liderlik ettiği Bölge Cephesi karşı karşıyadır.

Askeri anlamda ABD, Türkiye, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar bir tarafta; Rusya, İran, Irak ve Suriye diğer taraftadır. (Çin ve Mısır ise askeri anlamda değil ama siyasal anlamda Bölge Cephesi içimdedir.)

AKP Hükümeti Rus uçağı düşürerek ve Musul’a asker göndererek, ABD projesine tamamen eklemlenmiştir. Zaten Rus uçağı düşürmek ve Musul’a asker göndermek, gerçekte AKP Hükümeti’nin ABD ile imzaladığı İncirlik Mutabakatı’nın pratik sonucudur.

Tüm bunlar aynı zamanda Erdoğan’ın iç politikada iktidarını sigortalatma ve başkanlık rejimine yol açma hamlesidir.

3. İSRAİL OLMA TEHLİKESİ

Peki süreç nereye ilerler?

Rus hava kuvvetleri ve Suriye Ordusu’nun Halep operasyonları, sahada Amerikan Koridoru’nu önleyen bir hamledir. Lazkiye-Halep-Azez üçgeni, koridorun coğrafyasının Doğu Akdeniz’e açılan kapısıdır ve asıl mücadele şu anda burası için yapılmaktadır. Bu üçgeni kontrol eden, Ortadoğu’yu biçimlendirecektir.

Şartlar ve sahadaki güç dengesi Bölge Cephesi’nden yanadır ancak bu durum şu gerçeği değiştirmez: Burada kilit sorun Türkiye’dir. Zira Türkiye’nin çıkarları Bölge Cephesi’nde ama Ankara yönetimi Atlantik Cephesi’ndedir!

Türkiye bu çelişkiyi çözemediği müddetçe kırmızı çizgilerini silecek ve maalesef “3. İsrail” olacaktır! (2. İsrail, Amerikan Koridoru-Kürdistan’dır. Son çıkan “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” kitabımı özellikle okumanızı öneririm.)

Mehmet Ali Güller
6 Aralık 2015

1 Yorum

Rus uçağı düşürülmesinin ilk sonuçları

Rus uçağının düşürülmesi Erdoğan‘ı mı vurdu? Bu tezin doğruluğu şu ikisine bağlıdır:

1) Uçağı düşürme emrini verenler, yani askerler, uçağı Erdoğan‘a rağmen düşürmüştür!

2) Erdoğan “milli mevzi”dedir ve Türkiye’nin yönünü Atlantik’ten Avrasya’ya çevirmeye çalışmaktadır!

Peki öyle mi? Elbette değil!

ERDOĞAN KONUMUNU SAĞLAMLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYOR

Tersine, Erdoğan sınır ihlalinde yine uçağı düşüreceklerini belirtmektedir, Davutoğlu “emri kendisinin vediğini” açıklamaktadır. Tansiyonu düşürmeyi değil, yükselterek Rus karşıtlığından iç ve dış politikada yarar sağlamaya çalışmaktadırlar.

Nasıl mı? İç politikada “milliyetçi” görüntü ile siyasal rakiplerinin altını oymakta ve bunu başkanlık hedefine kanalize etmeye çalışmaktadır. Dış politikada ise Batı’ya karşı kullandığı Türk Akımı ve Çin füzesi kartlarının da desteğiyle konumunu sağlamlaştırmakta, ABD ve AB’yle anlaşmalar yaparak Türkiye’yi iyice Atlantik’e çıpalamaktadır!

Somut gidelim ama önce Erdoğan‘ın şu taktik manevrasına dikkat çekelim:

Rus uçağının düşürülmesinin birinci hedefi, NATO’yu Suriye’ye çekmekti. Ancak NATO Rus kararlılığı nedeniyle bu riski almadı. İşte Erdoğan‘ın “Rus uçağı olduğunu bilseydik farklı davranırdık” açıklaması bunun üzerine geldi.

Ancak ABD ve NATO’dan istediği oranda olmasa da bir destek koparan Erdoğan bir gün sonra yeniden “düşürdük, yine düşürürüz” noktasına geldi. Erdoğan‘ın siyasal hayatında bu tür manevralar hep vardı.

Gelelim ABD ve AB’yle anlaşmalara, somut gelişmelere:

TÜRK HAVA SAHASI ABD’YE EMANET!

1) Erdoğan‘la Paris’te bir saat gören Obama açıkladı: “Türk hava ve kara kuvvetlerinin düzenini belirlemek, Türk sınırını şu an olduğundan daha iyi bir şekilde kapatabilmek için Türkiye tarafında askeri birliklerimizi birlikte çalıştırıyoruz.” (Aydınlık, 2 Aralık 2015)

Obama‘nın bu açıklaması Pentagon sözcüsü Peter Cook‘un “İncirlik’e yerleştirdiğimiz F-15’leri Türkiye talep etti, bu uçaklar Türkiye’nin hava savunmasında görelendirilecek” sözlerini ve Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç‘in “Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD savaş gemileri savunmamızın bir parçasıdır” demesini teyid etmektedir!

2) İçeriği bilinmeyen İncirlik Mutabakatı’nın sonuçları ortaya çıktıkça, Türkiye’nin 1 Mart tezkeresinde ABD’ye vermediği olanakların Erdoğan tarafından Pentagon’a verildiği anlaşılmaktadır.

İncirlik’in yanı başına 2,500 kişilik patriot kasabasının inşa edilmeye başlamasından sonra, ABD’nin Diyarbakır’da da bir üs kurduğu ortaya çıktı. Aydınlık‘ın haberine göre ABD “arama-kurtarma birliği” adı altında Diyarbakır’daki 8. Ana Jet Üssü’ne 90 bin metrekarelik operasyon merkezi kurdu, 100’ün üzerinde baraka inşa etti.

FRANSA-ALMANYA İNCİRLİK’E GELİYOR

3) Erdoğan, Paris’te görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Hollande‘la özel bir anlaşma yaptı, “atacağımız adımları planladık” dedi. Neler mi? Franız uçakları İncirlik ve diğer üsleri kullanacak. Fransız uçak gemisi Mersin-Taşucu’nu lojistik destek amacıyla kullanacak.

4) Almanya da İncirlik’i kullanmaya başlıyor. Berlin 6 Tornado keşif uçağı ile bir yakıt ikmal uçağının İncirlik’i kullanması için Ankara’ya niyet mektubunu iletti. Alman Hükümeti 1,200 askerinin İncirlik’te görevlendirilmesini karara bağladı.

5) NATO Genel Sekreteti Jens Stoltenberg, ittifakın Türkiye’ye destek için Akdeniz’e uçak ve savaş gemileri göndereceğini açıkladı.

Stoltenberg, İngiltere’nin NATO ittifakı kapsamında Türkiye’ye uçak, Almanya ve Danimarka’nın da Akdeniz’e taktik komuta gemileri göndereceğini duyurdu.

VATAN SAVUNMASI İNCİRLİK’TEN BAŞLAR!

Bunlar daha ilk sonuçlar. Peki ne anlama geliyor?

1) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “Türkiye’nin güvenli olmayan 98 kilometrelik sınırında ortak operasyon yapacağız” demesi hayata geçirilmeye çalışılıyor. ABD bu amaçla Suriye’ye özel birlikler göndermeye başladı. Obama G-20 toplantı sırasından Erdoğan‘dan da özel birlik istemişti.

İncirlik merkezli hava saldırılarının desteğinde, ABD-Türk özel birliklerinin koordine ettiği kara güçleri, 98 kilometre genişliğindeki hattı 40 kilometre derinliğe ilerletmeye çalışacak.

Rus hava kuvvetleri ve Suriye ordusu tam da bu alana hakim olmaya çalışıyordu!

2) “PKK’ye karşı mücadele vatan savaşıdır, İncirlik Mutabakatı önemsizdir” tezinin doğru olmadığı, ısrarla belirttiğimiz gibi PKK’ye karşı mücadelenin asıl süreci örtmekte kullanılan bir havuç olduğu ortaya çıkmıştır.

Elbette PKK’ye karşı operasyon yapılmalıdır, zaten geç bile kalınmıştır. Ancak bunun adı vatan savaşı değil, TSK’nin de isimlendirdiği haliyle terörle mücadele operasyonu veya iç güvenlik harekatıdır.

Olana vatan savaşı demek ve Türkiye’nin PKK üzerinden ABD’yla savaştığını iddia etmek, hem Erdoğanların konumunu yanlış saptamaya yol açar, hem İncirlik Mutabakatı gibi çok önemli bir konuyu önemsizleştirir, hem de ABD’yle asıl yürüyen sürece karşı mücadeleyi örgütlemeyi engeller.

NE YAPMALI?

1) Türkiye hızla İncirlik Mutabakatı’na karşı ayağa kaldırılmalı. 1 Mart tezkeresi sürecinde olduğu gibi muhalefet partileri, kitle örgütleri, sendikalar, öğrenciler harekete geçirilmeli. İncirlik’e yürüyüşler düzenlenmeli, Adana’da mitingler yapılmalı.

2) Türk-Rus dostluğu için ekonomik kurumların, turizm ofislerinin, çiftçi birliklerinin de dahil edildiği ve Ankara-Moskova hattında girişimlerde bulunacak heyetler kurulmalı.

3) Erdoğanların Suriye’ye düşmanlık eksenli dış politikasına karşı içeride geniş bir cephe inşa edilmeli. Hatay’dan başlayarak Türkiye-Suriye dostluk mitingleri düzenlenmeli.

4) Vatan Partisi’nin savunduğu Batı Asya Birliği’nin kamuoyuna anlatılması için İstanbul’da bölge ülkelerini kapsayan uluslararası bir konferans düzenlenmeli.

Mehmet Ali Güller
2 Aralık 2015

1 Yorum

Tahir Elçi’yi kim öldürdü?

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi‘nin öldüğü ve polisler Ahmet Çiftaslan ve Cengiz Erdur‘un şehit olduğu saldırı(lar) tuhaflıklarla dolu. Bir kere polislerin şehit olduğu olayla, Elçi‘nin öldüğü olayın ayrı olaylar mı olduğu, yoksa birincisinin ikincisi için mi gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz.

O nedenle Tahir Elçi‘nin öldürülmesine eldeki verilerle ne suikast diyebiliyoruz, ne de kör bir kurşun…

Ancak sonucu itibariyle Tahir Elçi‘nin ölmesine siyasi cinayet diyebiliriz.

OLAY KAMERALARA NASIL YANSIDI?

Olay suikast olabilir mi? Buna evet demek için tüm şu aşamaların çok planlı olduğunu iddia etmek gerek:

28 Kasım 2015 günü saat 10:55’te, başka bir olay nedeniyle izlenen kişilerin bulunduğu bir taksi caddede duruyor ve üç polis taksinin yanına ilerliyor. Taksiden açılan ateş sonucunda, taksinin sol önünde bulunan Ahmet Çiftaslan ölüyor, taksinin sağ kapısını açan Cengiz Erdur da ağır yaralanıyor.

Taksinin şoförü sola, sağ kapısından çıkan iki terörist de sağ tarafa doğru kaçıyor.

İki terörist, 10 dakika önce Tahir Elçi‘nin basın açıklaması yaptığı sokağa giriyor. Basın açıklamasını izleyen güvenlik şube polisleri kendilerine doğru koşan iki teröriste ateş açıyor. Öndeki teröristin (PKK’li Mahsun Gürkan olduğu ortaya çıktı) kameraların önünden ve polislerin yanıbaşından koşarken, elindeki tabancasını kabzasından değil, namlusundan tuttuğu görülüyor. Hemen arkasından koşan teröristin de polislerin yanına koşarak geldiği sırada elindeki tabancayı üzerlerine attığı görülüyor.

Tam o esnada Tahir Elçi bir grup gazeteciyle birlikte dört sütunlu minarenin hemen yanında ve polislerin 5-10 metre ilerisinde.

Polislerin vuramadığı teröristler ise polislerin yanından koşarak geçtikten sonra, Tahir Elçi‘nin bulunduğu yerin de hemen yanından geçmiş oluyor.

O esnada kameralara Tahir Elçi‘nin vurulduğu ve yerde yattığı görülüyor. Ancak silah sesleri gelmeye devam ediyor. Dört sütunlu minarenin arkasına mevzilenen polisler karşıdan gelen ateşe karşılık vermeyi sürdürüyor.

SUİKAST Mİ, KÖR KURŞUN MU?

Bu görüntülere bakarak Tahir Elçi‘nin yanlışlıkla teröristlere ateş açan polis kurşunuyla da vurulmuş olabileceğini, koşanların dışındaki başka teröristlerce uzaktan ateşle vurulmuş olabileceğini de söyleyebiliriz. (Henüz Elçi‘nin ensesinden girip sol kaşının üstünden çıkan mermi çekirdeğine ulaşılamadı.)

Peki planlı suikast diyebilir miyiz? Bunu iddia edebilmek için 100 metre ötedeki bir taksinin durdurulmasını, içindeki teröristlerin polisleri öldürmesini, araçtan inip koşarak Tahir Elçi’nin bulunduğu sokağa girmesini, polis ateşi altında sokağı boydan boya koşmasını, sırf Tahir Elçi’nin vurulabilmesi için planlanmış olduğunu iddia etmek lazım ki, çok zorlama görünüyor.

Peki kör kurşun mu? Tüm bu olayların içinde, o kör kurşunun gelip bir tek Tahir Elçi’yi bulabilmesi de öyle kolay açıklanamıyor!

Zaten elde henüz çok fazla veri yok. Saat 15:00’te olay yeri incelemesi için gelen savcılar bile saldırıya uğradığı için gerekli verileri toplayabilmiş değiller.

TAHİR ELÇİ BİRLİKÇİYDİ

Ancak sonuçta Diyabrkır Baro Başkanı Tahir Elçi ölmüştür ve buradan hareketle olaya siyasi cinayet diyebiliriz.

Üstelik Elçi, CNN Türk televizyonunda “bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK, silahlı siyasal bir harekettir” dediği için hedef olmuştu ve tepkiler sonucunda hakim karşısına çıkmıştı.

Ancak Tahir Elçi‘nin PKK’ye bakışını sadece o cümlesi üzerinden yorumlamak, çok eksiktir. Zira Tahir Elçi PKK’nin silahlı eylemlerini onaylamayan, hatta son dönemdeki hendek politikalarını açıkça eleştiren bir isimdi.

Üstelik Elçi birlikçiydi. Örneğin Aydınlık gazetesine geçen ay verdiği söyleşide “Cumhuriyet döneminde sunulan imkanlar Kürtleri Türklerle bütünleştirmiştir”, “Kürtlerin yüzde 90’ından çoğu ayrılık istemiyor”, “Türkler ve Kürtler birlikte yaşayacaklardır ve bu kaçınılmazdır” diyordu.

Dolayısıyla Elçi‘nin suikast ya da kör kurşunla bir siyasi cinayete kurban gitmesi, maalesef birden çok kesimi memnun edecektir!

Bitirirken dikkat çekelim: Tam netlik kazanmayan Selahattin Demirtaş‘a suikast girişimi, Rus uçağının düşürülmesi, Can Dündar ve Erdem Gül‘ün MİT TIR’ı haberi nedeniyle tutuklanması ve Tahir Elçi‘nin ölümü… Birbiriyle doğrudan bağı olmayan bu olayların bir hafta içerisinde gerçekleşmesi, umarız Amerikancı bir “rejim değiştirme darbesinin” yolunun taşları değildir!

Mehmet Ali Güller
29 Kasım 2015

5 Yorum

Rus uçağı düşürülmesinin 3 hedefi

Rus Su-24 uçağının 24 Kasım 2015 günü saat 9:24’te, sınırımızı 17 saniye ihlal ettiği gerekçesiyle vurulması, Suriye merkezli Atlantik-Avrasya çarpışmasında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.

O aşamayı incelemeden önce şu olgulara dikkat çekelim:

ERDOĞAN’IN ÖN ALMA GAYRETİ

Olayın ardından Genelkurmay “milliyeti belirlenemeyen uçağa müdahale edildi” açıklaması yaptı. Rusya ise uçağın “yerden atılan füzeyle” vurulduğunu açıkladı.

Bu iki dikkatle seçilmiş açıklama, eğer Ankara ve Moskova krizi büyütmek istemezse, manevra yapılabilsin diye seçilmişti. Yani gerektiğinde düşürülen Su-24 uçağının Suriye’ye verilmiş bir uçak olduğu, TSK tarafından değil Suriye’deki muhalifler tarafından yerden vurulduğu söylenilerek mesele büyütülmeyebilirdi.

Ancak Cumhurbaşkanlığı TSK ve Moskova’dan önce hamle yaparak “Rus uçağını vurduğumuzu” müjdeledi!

Dahası sanki Türkiye Rus uçağını değil de, Rusya Türk uçağını düşürmüş gibi anında NATO’ya başvuruldu. Rusya’nın Türkiye sınırını değil, NATO sınırını ihlal ettiği dile getirildi. İlgili maddelere göndermeler yapılarak NATO toplantıya çağrıldı.

Cumhurbaşkanlığı’nın sonradan “gazete haberlerine dayandıklarını” belirterek ilk açıklamasında kısmi bir düzeltmeye gitmesi ise krizi kapatma şansının zayıflamasından sonraydı…

Zira artık önceden belirlenmiş Türkiye ziyareti bulunan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov‘un gelmeyeceği ilan ediliyor; taraflar karşılıklı büyükelçilik görevlilerini çağırarak protesto notaları veriyordu. (Ardından Putin‘in yaptığı sert açıklama AKP’nin teröre destek kanıtlarının masaya getirileceğine işaret ediyordu.)

ERDOĞAN VE BARZANİ’NİN NATO ORTAKLIĞI

Meselenin bu yanına dikkat çekmemiz şundan: Acaba Rus uçağı NATO’yu Suriye’ye çekebilmek için mi vuruldu?

Tamam, Erdoğan defalarca NATO’yu göreve çağırmıştı; Türk uçağı vurulduğunda da, sınırlarımızın içine top mermileri düştüğünde de… Ancak NATO hiçbir zaman bu davetlere olumlu yanıt vermemişti. En fazla patriotlar göndermişti.

Peki şimdi durum değişti mi ki, AKP Hükümeti yeninden NATO’yu çağırıyor? Kısmen….

Biliyorsunuz,NATO bir “Mukabele Kuvveti” kurdu. Hatta geçen ay Akdeniz’de 36 bin asker, 60 gemi ve 140 uçağın katıldığı bir tatbikatla Mukabele Kuvveti’nin fonksiyonlarını test etti.

İşte Erdoğan bu kez NATO’nun Mukabele Kuvveti’ni Suriye’ye çekmeye çalışıyor.

Sadece Erdoğan mı? İlginçtir. Rus uçağının düşürülmesinden üç gün önce Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Dışilişkiler Sorumlusu Felah Mustafa 61. NATO Genel Toplantısı’na katılmış ve IŞİD’le mücadele konusunda NATO’dan “askeri ve siyasi yardım” talebinde bulunmuştu!

Yani Erdoğan ile Barzani eşzamanlı olarak NATO’yu bölgeye çağırıyordu!

Artık daha önemli ayrıntılara geçebiliriz.

MÜNBİC BOŞLUĞUNU KİM DOLDURACAK?

Biliyorsunuz, Obama iç baskılara rağmen seçmene verdiği sözü tutacağını ve karaya Amerikan askeri postalı değdirmeyeceğini söylüyor. Türk Ordusu da, mevziyi “Amerikan askeri yoksa biz de yokuz” hattına kurmuş vaziyette. Bu durum Erdoğan‘ın Suriye’ye doğrudan sefer yapmasına engel oluyor.

Ancak Obama iç baskılar neticesinde Suriye’ye özel birlikler göndermeyi kabul etti. Hatta Obama G-20’de Erdoğan‘dan da özel birlikler istedi. Ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin “yakında 98 kilometrelik sınırın da güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyon başlatacağız” dedi.

Şimdi sorun şu: 98 kilometre genişliğinde, 40 kilometre derinliğinde bir bölge IŞİD’den arındırıldığında, yeri kimle doldurulacak? Washington’un yanıtı PYD, Ankara’nın yanıtı ise ÖSO.

Rusya ise harekete geçip Şam yönetiminin bu bölgede egemen olmasını sağlamaya çalışıyor. Günlerdir süren “Türkmen katliamı” yalanı işte bu nedenleydi.

Hürriyet‘in Washington Temsilcisi Tolga Tanış Amerikalı yetkililere dayanarak kaleme aldığı son yazısında önemli bir noktaya dikkat çekti. Amerikalıların “Menbic boşluğu” dediği bölgenin kimin tarafından doldurulacağı konusunu görüşmek üzere ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Paul Selva Türkiye’ye geliyordu. Ve IŞİD’den arındırılmış bölgenin Türkiye tarafında güvenliğin sağlanması için NATO kuvveti yerleştirilmesi de seçenekler arasındaydı!

ERDOĞAN’IN HEDEFLERİ

Sonuç olarak bir haftadır süren “Türkmen katliamı” yalanı kampanyası ile Rus karşıtlığı üretmenin ve en sonunda bir Rus uçağı düşürmenin Erdoğan açısından yararlanılacak üç amacı var:

1) ABD’yle yapılacak “ortak operasyon” hazırlığı.

2) NATO Mukabele Kuvveti’nin devreye sokulabilmesi.

3) Karşılığında Başkanlık rejimi!

Erdoğan‘ın bu hedeflerini daha ayrınılı inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
25 Kasım 2015

11 Yorum

Atlantik milliyetçilerine Halep havucu

AKP Hükümeti’nin ve AK-Medya’nın “Ruslar ve Esad Türkmenleri katlediyor” yalanı sıradan bir kampanya mıdır? Hayır!

Olmadığı başta Erdoğan‘ın danışmanı Yiğit Bulut olmak üzere AK-Medya’daki kimi kalemlerin yazdıklarından bellidir.

Örneğin “Türk çağı” başlıklı yazısında Ergün Diler şöyle diyordu: “ABD dünyayı konrol etmek için Ankara’ya büyük rol vermek durumundaydı. Onlar dünyada büyük kalırken biz de bölgede imparatorluk kuracaktık… Bu operasyonlardan sonra İslam dünyası İstanbul’dan yönetilecek.”

Örneğin İbrahim Karagül, ABD’nin duraklama dönemine girdiğini, küresel ölçekte yönetme becerisi olan tek ülkenin Türkiye olduğunu, Serlçuklu ve Osmanlı’yı kuran iradenin devrede olduğunu, Erdoğan‘ın bu nedenle 2023 hedefi ilan ettiğini, kalıcı güç inşa etmek üzere sadece Anadolu için değil, bütün coğrafya için çıkış yolları çizilmekte olduğunu yazdı.

Örneğin danışman Yiğit Bulut açık açık coğrafyanın Türkiye tarafından yeniden çizileceğini savundu.

BOP GÖREVLERİ SÜRÜYOR

Tüm bunları sıradan hevesler, dizginsiz ihtiraslar olarak niteleyebilir miyiz? Hayır!

ABD’nin kendilerine imparatorluk kuracağını söyleyebilmeleri Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı yapmalarındandır. Bunu Türkiye’ye yutturmak için de “Yeni-Osmanlıcılık” yapıyorlar!

Yine Ahmet Davutoğlu‘nun Dışişleri Bakanlığı’na atanmadan hemen önce ABD’ye verdiği şu söz hâlâ geçerlidir: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Davutoğlu’nun “alt bölgesel düzen” dediğine, Ergün Diler “ABD’nin kurduracağı imparatorluk” demekte, Erdoğan ise “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapmak” diye tarif etmektedir.

Açılım sürecinde de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diye propaganda yapmışlardı.

IRAK’TA KERKÜK, SURİYE’DE HALEP HAVUCU

Kısacası ABD’nin BOP görevini, kamuoyuna “Yeni-Osmanlıcılık” diyerek ve “Türkiye’yi Irak ve Suriye’ye genişleteceğiz” diyerek yutturmaya çalıştılar, çalışıyorlar.

İşte son günlerdeki “Türkmen katliamı var” kampanyası bu nedenle yapılmaktadır. AK-Medya’da attıkları “82. il Halep” manşeti bu nedenledir.

ABD nasıl 20 yıl önce Türkiye’nin önüne Kerkük havucu koyarak Barzanistan’ı inşa ettiyse, bugün de Türkiye’nin önüne Halep havucu koyarak PYD kantonlarını inşa etmektedir!

Tamam, ABD Türk Ordusu’nun direncini kıramamış ve onu Suriye’de “kara gücü” yapamamıştır ama Washington arşivlerinde Irak deneyimleri mevcuttur. Beyaz Saray PKK operasyonlarına sessiz kalarak PYD’ye koruma kalkanı kurabilmiş, İncirlik Mutabakatı ile John Bass‘ın dediği gibi Türkiye’yi geri dönülmez bir noktaya doğru ilerletmeiş, şimdi de ABD ve Türk özel birliklerinin koordine ettiği bir saldırıyla süreci yeni bir aşamaya geliştirmeye çalışmaktadır.

“82. il Halep” manşeti, işte bu aşamanın tuzağıdır!

ŞAM AMERİKAN KORİDORUNU ENGELLİYOR

Milliyetçilikleri iki kere sahtedir. Birincisi Suriye’deki Türkmen için kampanya yaparken, Irak’taki Türkmen’e sırtlarını dönmektedirler; ikincisi Sünni Türkmen için kampanya yaparken, Şii Türkmen’i pasaportu olmadığı için sınırdan içeri sokmamaktadırlar!

Kaldı ki, Rusya ve Suriye Ordusu Türkmenlere değil, MİT’in kurduğu Sultan Murat Tugayı’na operasyon yapmaktadır. Sonuç olarak Arap, Kürt, Türkmen farketmez; Suriye’yi paralamaya çalışan her örgüt Şam yönetimi için teröristtir.

Ve aslında Sultan Murat Tugayı’na destek olmak da milliyetçilik değil, Suriye’ye düşmanlık üzerinden Türkiye’ye düşmanlık yapmaktır. Şöyle:

Türkiye neyden rahatsız? Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin desteklediği bir Kürt koridoru inşa edilmesinden.

Peki ABD neden kuzeyde bir koridor inşa edebiliyor? Çünkü Türkiye’nin de katkısıyla Şam yönetimi kuzeyde egemenliğini geride kalan 5 yılda yitirdiği için. Şam yönetimi egemenliği yitirdikçe, kuzeyde PYD ABD desteğiyle egemenlik kurmaktadır.

İşte şimdi Suriye ordusu Rus hava desteğiyle kuzeye doğru ilerlemekte ve koridor inşa edilecek coğrafyada adım adım yeniden egemen olmaya çalışmaktadır. Amerikan Koridoru’ndan gerçekten rahatsız olan, bu kuzeye taarruz harekatını destekler!

Oysa AKP Hükümeti tersine “Halep havucu” ile kamuoyunu ikna edip Suriye’ye sefer düzenleme peşindedir; koridoru önlemek için değil, Suriye Ordusu’nu durdurmak için! Bu da sonuç olarak koridor inşasına katkı demektir.

Türkiye’nin Irak’ta düştüğü tuzağa 20 yıl sonra Suriye’de yeniden düşüyor olması, gelip gelip en temel sorunumuza dayanmaktadır: Ankara’nın Ankara’dan yönetilmemesi sorununa…

Not: Bu konularda daha da ayrıntılı inceleme yapmak isteyenler, son kitabım “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu mutlaka okumalıdır.

Mehmet Ali Güller
24 Kasım 2015

4 Yorum

ABD’nin ‘ortak operasyon’ tuzağı

Suriye konusunda birincisi 3. Viyana toplantısında, ikincisi de G-20 toplantısında ele alınan iki önemli gelişme oldu. Bu iki gelişmenin ayrıntılarına bakalım ve neye işaret ettiğini inceleyelim bugün…

VİYANA’DA ABD-RUSYA BİLEK GÜREŞİ

Viyana’da Suriye konusunda tarafların bir “anlaşmaya” vardığı belirtildi.

Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu‘nun açıklamasına göre anlaşma şöyleydi: “6 ay içinde hükümet kurulacak, 14 ay sonra yeni anayasayla seçimlere gidilecek. Esad kalmayacak, aday da olmayacak.

Ancak Rusya ve İran’a göre “Esad kalacak ve aday olacaktı”, daha doğrusu Esad bu konuda kendi kararını kendisi verecekti!

Takvim de şöyleydi: “14 Aralık 2015’te Viyana’da yeniden toplanılacak. 1 Ocak 2016’da Şam yönetimi ile muhalifler arasında resmi görüşmeler başlayacak. 14 Mayıs 2016’da ateşkes ilan edilecek ve yeni anayasa süreci başlayacak. 14 Mayıs 2017’de seçimler yapılacak.”

Takvim uygulanabilir mi, göreceğiz. Zira saha çok aktörlü ve taraflar masaya güçlü oturabilmek için askeri hamlelerini hızlandıracaktır. Bu da haliyle takvimi zorlayacaktır.

Diğer yandan Viyana “anlaşması” açısından en kritik konu olan Esad‘ın konumu hakkında taraflar hâlâ pozisyon değiştirmemiştir. Örneğin Obama hâlâ “Esad varken Suriye’de çözüm olmaz” derken, Lavrov “Esad olmadan Suriye’de asla çözüm olmaz” gerçeğini savunmayı sürdürmektedir.

Ve asıl söz sahibi olan Esad ise Viyana’da konuşulan “takvime bağlı geçiş sürecine” itiraz etmektedir: “Muhaliflerin elinde toprak olduğu sürece takvime bağlı geçiş sürecinden bahsedilemez!

Bu da Moskova’nın “önce terör bitirilmeli” stratejisi içindedir!

KARA HAREKATI DEĞİL ORTAK OPERASYON İHTİMALİ

G-20’de ise Obama ile Erdoğan‘ın Suriye’de yeni hamleler konusunda bazı anlaşmalar yaptığı görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry‘nin “Suriye’nin kuzeyini güvenli hale getirmek için yakında Türkiye ile ortak operasyon başlatıyoruz” demesi bir anlaşmaya işaret etmektedir.

Ancak “ortak operasyonun” Erdoğan ve Davutoğlu‘nun istediği ve G-20 öncesinde dillendirdiği gibi “kara harekatı” olmayacağı, daha doğrusu olamayacağı görülüyor.

Zira ABD açısından bunun gerçekleşebilmesi, birincisi Paris saldırısı sonrası Fransa’nın doğrudan askeri müdahale kararı alabilmesine ve AKP Hükümeti’nin ABD askeri olmadan da asker gönderebilme kabiliyetine bağlıydı.

Ancak Rusya’nın kararlılığını sürdürmesi Paris’in pozisyonunu Washington’a tam ayarlı hale getiremedi. Ankara da (TSK ve Dışişleri) ABD’siz bir kara harekatını çok riskli buldu.

Obama, iç politikadaki baskılara rağmen Suriye’ye “Amerikan askeri postalı” değdirmeyeceği sözünü tutmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın buradaki hesabı biraz da, Rusya’nın Suriye’deki askeri operosyonlarını, ekonomik nedenlerle, ne kadar sürdürebileceğine bağlı olacak.

Peki o saate kadar Atlantik Cephesi’nin tutumu ne olacak? İşte Kerry‘nin önce 15 Kasım’da CNN‘de Fareed Zakaria‘ya, ardından da 17 Kasım’da yine CNN‘de Christiane Amanpour‘a yaptığı “ortak operasyon” açıklaması bu noktada önem kazanıyor.

SURİYE KORİDORUNU KABÜLLENME OPERASYONU

Kerry bir kara harekatından ziyade IŞİD’in kontrolünde bulunan Türkiye-Suriye sınırı konusunda bir ortak operasyondan sözediyor. 310 km’lik bu sınırın yüzde 75’inin güvenli olduğunu, kalan 98 km’lik kısmının güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyona hazırlandıklarını belirtiyor.

Peki nasıl? ABD Suriye’nin kuzeyine 50 kişilik özel birlik göndermiş ve ek asker de göndereceğini açıklamıştı. Amerikan CBS kanalına göre Obama G-20’de Erdoğan’dan da özel birlik istedi.

Plan şu: Bu özel birlikler karadaki kuvvetleri koordine edecek, İncirlik’ten kalkan ABD ve Türk uçaklarının hava desteğiyle içeriye doğru ilerleyecek.

Fakat burada çok önemli bir tuzak var: Kerry bu açıklamasıyla Türkiye sınırındaki PYD kantonlarının güvenli bölge olduğunu, kalan kısmın da IŞİD’den alınarak güvenli bölge haline getirileceğini söylemiş oluyor. Bu pratikte Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru’nun kurulması demek!

İşte en başından beri İncirlik Mutabakatı’nın öneminde ısrarcı olmamız ve Suriye’yle (dolayısıyla Rusya ve İran’la) anlaşmadan yapılacak bir müdahalenin koridoru önlemeyeceğine, tersine koridora bekçiliğe dönüşüceğine dikkat çekmemiz bundadı! (Bu noktada Kaynak Yayınları’dan çıkan son kitabımız “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu önemle tavsiye ediyoruz.)

ABD adım adım Ankara’yı PYD kantonlarını kabule ve “ortak operasyon” üzerinden tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de koridorun inşasına mecbur etmektedir.

Bu girdaptan Türkiye’nin çıkabilmesi ciddi bir halk hareketine bağlıdır. Halk hareketi örgütlemek yerine Erdoğan‘ın “iktidarını sürdürme” hedefli “Açılım’ı buzdolabına koyma” taktiğine bel bağlamak, en sonunda Çin Füzesi’nden vazgeçilmesi gibi hüsran yaratacaktır!

Zira Erdoğan ekranlardan (ATV, Ahaber) “kara harekatı için güçlerimiz hazır”, “adım atılacak, zamanı belli değil” mesajları vererek ABD’nin mevzisinde olduğunu ve bölge cephesine karşı konumlandığını gayet açık birşekilde ortaya koymaktadır!

Mehmet Ali Güller
19 Kasım 2015

1 Yorum

Erdoğan’ın ABD’yle pazarlık kartı: Füze

AKP Hükümeti’nin füze savunma sistemi ihalesini kazanan Çinli firmayla iki yıldır bir türlü anlaşma imzalamamasıyla ilgili değerlendirmemizi birçok kez yazdık: Erdoğan, Çin’le anlaşmayı ABD’yle pazarlığının kartı olarak kullanıyor!

Aynı durumun Rusya’yla imzalanmayan Türk Akımı anlaşması için de geçerli olduğunu birkaç kez belirtmiştik.

Yani Erdoğan‘ın Çin ve Rusya’yla anlaşmaları bir yön değişikliği değil, iktidarını garantiye almak için ABD’ye karşı kullandığı silahlardı.

Nitekim Erdoğan‘ın yön değiştiremeyeceğini hep vurguladık. Bu birincisi Erdoğan ve partisinin sınıfsal karakteri nedeniyleydi, ikincisi de Türkiye’nin NATO üyeliği nedeniyle…

Erdoğan‘ın, daha doğrusu Türkiye’nin yön ve kamp değiştirmesi, en sonunda sistem değişikliği demektir ve devrim gerektirir! Öyle sessiz sedasız olmaz…

AKP’NİN BAHANELERİ

Türkiye’nin Çin’in aldığı füze ihalesi anlaşmasından vazgeçtiği, tam da G-20 toplantılarına denk getirilerek duyuruldu.

Bu herşeyden önce meselenin Çin’le G-20’de yapılacak ekonomik anlaşmaların gölgesinde kalması ve sessizlikle son bulması içindi. Nasılsa 4 milyar doları kaybedecek Pekin’le başka anlaşmalar yapılıyordu.

Ancak anlaşmanın iptali için öne sürülen iki gerekçe de asılsızdı. Birincisi Çin’in teknoloji transeferi yapmayacağı iddia edildi ki, doğru değildi. İkincisi de güya sistemin NATO’ya entegre edilemeyeceği anlaşılmıştı!

Peki bu durum 2 yıl sonra mı anlaşılabilmişti? Elbete hayır. Kaldı ki anlaşma yapıldığı sırada hem AKP sözcüleri, hem savunma uzmanları Çin füzesinin sisteme entegre edilebileceğini açıklamışlardı; Çin’in teknoloji transferi yapacağını duyurmuşlardı.

MİLLİ FÜZE ALDATMACASI

Bu bahaneler gerçeği yansıtmayınca, Türkiye’nin milli füze yapacağı için Çin füzesinden vazgeçtiği açıklandı.

Bu bahane, çeşitli milli kesimleri de tavladı: Tamam Çin füzesi ABD füzesine tercih edilebilirdi ama milli füze yapılacaksa Çin füzesi alınmamalıydı! Böyle yazıldı, çizildi…

Oysa milli füze de pekala Çin füzesi gibi NATO sistemine entegre edilemeyebilirdi. Zira bu teknik bir konu değil, gerçekte siyasi bir konuydu!

Öte yandan Türkiye’nin kısa vadede milli bir füze savunma sistemi kurabilmesi de mümkün değildi. Aselsan ve Roketsan’ın bugünden yarına bu sistemi kuramayacağı açıktı.

Tamam Türkiye’nin milli füze üretmesi ve kendi sistemini kurması en iyi yoldu ama kısa vadede mümkün değildi. Zaten öyle olduğu için 2 yıl önceki füze ihalesinde teknoloji transeferini sağladığı için Çin’le anlaşılmıştı. Yani Çin’in transfer edeceği teknolojiyle, ilerleyen yıllarda kendi milli füzemizi üretecektik.

AKP ‘MİLLİ’ FÜZEYE ORTAK ARIYOR

Peki bu noktada durum değişti mi? Hayır.

Nitekim asıl gerçek yavaş yavaş orataya çıkmaya başladı. Eski Dışişleri Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu işin gerçekte nereye ilerleyeceğini şu sözleriyle açık etti: “Çin’le anlaşmayı iptal ettik çünkü füzede kendi teknolojimizi geliştirmek istiyoruz. Bununla ilgili şartlara uyan tüm ülkelerle işbirliği yapmaya hazırız.

Yani, “milli füze” için başka bir ülkeyle anlaşmak gerekiyordu!

Hadi daha da açık hale getirelim bu cümleyi: AKP Hükümeti Çin’le anlaşmayı iptal edip Batı’yla anlaşma yoluna girmişti…

Aslında kimi olgulara bakıldığında bu zaten görülüyordu. Örneğin Pentagon Sözsücü Peter Cook geçen hafta İncirlik’e konuşkandırılan F-15’lerin Türkiye tarafından talep edildiğini, bu uçakların Türkiye’nin hava savunmasında görevlendirileceğini açıklamıştı!

Yine Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç de, Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD gemilerinin Türkiye’nin savunmasının bir parçası olduğunu belirtmişti!

Ne demekti bunlar? Türkiye Çin’le anlaşmayı iptal edince ne hızla milli füze üretebilirdi, ne de hızla yeni ihaleyle yeni füze alabilirdi. İkisi de kısa vadede mümkün değildi. O vakte kadar Türkiye’nin hava savunması ABD’ye emanetti.

ERDOĞAN’IN MEVZİSİ

Yani Erdoğan’ın mevzi değiştirdiği, ABD’yle arasında mesafe koyduğu gibi bir durum yoktu. Erdoğan Çin’le füze anlaşmasını, iktidarını sürdürebilmenin bir kartı olarak kullanıyordu.

Üstelik Erdoğanlar İncirlik ve diğer üsleri ABD’ye açmakla kalmıyor, Türkiye’nin hava savunmasını bile doğrudan Pentagon’a havale edebiliyordu!

Mehmet Ali Güller
17 Kasım 2015

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın