Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Beyaz yaka aldatmacası

Her asgari ücret tespit döneminde kamuoyunun önüne çıkıp sürekli “asgari ücrete zam enflasyonu artırır” diye propaganda yapanlar konumuz değil. Çünkü o kişiler; danışmanı, sözcüsü, kalemi, yorumcusu olduğu büyük sermaye gruplarının çıkarlarını savunmakla görevlidirler.

Konumuz, bu görevlilerin argümanlarıyla emekçinin alacağı üç kuruşluk zamma itiraz eden beyaz yakalılar, orta sınıflar…

Sorun emekçinin zammı değil, patronun şişkin kârıdır

Önce “asgari ücret artışı enflasyonu alevlendirir” tezinin bir büyük sermaye yalanı olduğunu belirtelim. Enflasyonu etkileyen pek çok parametre vardır ve çalışana zam bu parametrelerden esas olanı değildir. Diğer parametreleri yok sayarak, enflasyonla sadece emekçinin maaşı arasında bir ilişki kurmak, elbette sermaye sınıfının çıkarının gereğidir.

Para politikalarıyla ekonomiyi çevireceklerini iddia eden mali sermaye iktisatçıları, onlarca yıldır emekçi ücretlerine yapılan zammın parayı bollaştırdığını ve bunun enflasyon yarattığını savunup duruyor. Oysa pek çok ciddi ekonomistin son yıllarda yaptığı araştırmalarda ve çalışmalarda görüldüğü gibi, çalışanın ücretine yapılan zam, öne sürüldüğü gibi enflasyon artışında belirleyici değil. Çünkü bu zam çok likit ve birkaç haftada kaybolup gidiyor.

Öte yandan, sermaye sınıfı, bu gerçeği örtebilmek için aralık ayında tüm enstrümanlarını seferber eder: Kamuoyunda asgari ücrete yapılacak zammın maliyetlere yansıyacağı, bunun da enflasyonu artıracağı işlenir sürekli.

Oysa sorun emekçinin alacağı üç kuruşluk zam değildir, doğrudan finans kapital düzendir, her yıl sonunda yüzde 150’lerle-200’lerle açıklanan patronların şişkin kârlarıdır, büyük sermaye gruplarının vergilendirilmeyen servet artışlarıdır, sermaye sınıfının temsilcisi olan partilerin kurduğu hükümetlerin periyodik ilan ettiği vergi aflarıdır, ranttır vs.

“Çalışana zam, maliyete yansır” sözü, patronların şişkin kârlarından vazgeçmek istememesinin örtüsüdür. “Asgari ücrete zam enflasyonu alevlendirir” diyen ekonomist danışmanlar, patronlarının bu yüksek kazançlarını halkın gözünden saklama görevlisidirler. O nedenle hiçbiri ekonomist olarak patronun kâr oranının bir parça azaltılmasını savunmaz ama emekçinin üç kuruşluk zammına göz dikerler! Enflasyonun nedeni olarak asgari ücret zammını gösterirler ama emekçinin ödediği oranda vergi ödemezler!

Beyaz yakalar mavileşiyor

Başta belirttiğim gibi, büyük sermaye çıkarını savunuyor, danışmanı görevini yapıyor, o nedenle konumuz onlar değil; konumuz beyaz yakalılar.

Asgari ücret tartışmasında büyük sermaye danışmanlarının yukarıda özetlediğimiz operasyonel tezlerine en büyük destek beyaz yakalılardan geliyor: “Asgari ücrete zam enflasyonu artırır, maaşlarımızın alım gücü zayıflar, asgari ücretle maaşımız arasındaki makas kapanır” diyerek emekçinin zammına fiilen karşı çıkıyorlar. Tıpkı büyük sermaye grupları gibi…

Peki nasıl oluyor da sermaye ile beyaz yakalı, emekçi karşısında aynı çizgide olabiliyor? İşte konumuz bu ve yanıtı, “hegemonya” kavramında… Hegemonya, egemen sınıfın kendi ideolojisini alt sınıflara “rıza yoluyla” kabul ettirmesidir.

Beyaz yakalı, sermaye sınıfının ideolojisinin üstünlüğünü kabul etmiş ve mavi yakalıya karşı o ideolojinin çıkarını savunabilir hale gelmiştir.

Beyaz yakalı, patronunun neden çok kâr yaptığını sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zammı sorgular. Beyaz yakalı, patronunun servet artışının neden vergilendirilmediğini sorgulamaz ama mavi yakalının alacağı zam gözüne batar.

Oysa, beyaz yakalılık tam bir aldatmacadır; sermaye sınıfı ona temiz bir yaka vererek payelendirmiş, kendisini mavi yakalıdan üstün görmesini sağlayarak yanına çekmiştir.

Oysa, beyaz yakalılar ya da orta sınıf, finans kapital düzende kadük bir sosyo-ekonomik tabakadır. Çünkü orta sınıflar da hızla yoksullaşmaktadır. Yani beyaz yakalar mavileşmektedir.

O nedenle mesele orta sınıfın, alt sınıfla kapanan gelir makasında sorumluyu doğru saptaması ve ona göre siyaseten konumlanabilmesidir. Mavi yakalı, beyaz yakalının en büyük müttefikidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Aralık 2022

2 Yorum

ABD Afrika’da denge arıyor

Washington yönetimi, sekiz yıl aradan sonra 2. ABD-Afrika Zirvesi düzenledi. 49 Afrikalı lider, ABD Başkanı Joe Biden’ın davetiyle üç günlük zirve için Washington’da buluştu. ABD’nin zirvesine, Fransa’yı topraklarından kovan ve Batıcı hükümetleri deviren Mali, Gine, Burkina Faso ve Sudan liderleri davet edilmedi.

Peki, ilk zirveyi 2014 yılında Obama döneminde düzenleyen Washington, sekiz yıl aradan sonra neden ikinci zirveye ihtiyaç duydu? 6 maddede inceleyelim:

ABD’NİN ÇİN RAHATSIZLIĞI

1) ABD, Çin’in Afrika’da kazan-kazan ilkesiyle yürüttüğü ekonomik ilişkilerden ve Afrika’nın Kuşak ve Yol’a entegrasyonundan çok rahatsız.

Çin’in son 10 yılda Afrika’da artan orandaki yatırımı, ticareti ve etkisi, ABD’yi endişelendirmektedir. Öyle ki, Çin’in Afrika’yla ticareti, ABD’nin Afrika’yla ticaretini önce aşmış, ardından da dört katına kadar çıkmıştır.

2021 yılında Çin-Afrika ticareti 254 milyar dolara ulaşırken, ABD-Afrika ticareti 64 milyar dolarda kaldı (Reuters, 15.12.2022).

2) ABD, Çin’in dışında Rusya, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerin de Afrika’yla ilişkilerini geliştirmelerinden rahatsız.

Bu değişimi en iyi ifade eden olgu, ülkelerin Afrika’da düzenlediği zirvelerdir. ABD, Afrika’yla ilk zirvesini, Obama döneminde, 2014 yılında yapmıştı. 8 yıl aradan sonra ikinci zirvesini düzenlemiş oldu. Bu süreçte Çin ve Japonya üçer, Türkiye iki, Rusya ve Hindistan ise Afrika ile birer zirve düzenledi (AA, 15.12.2022).

BIDEN’IN RÜŞVET PAKETİ

3) Peki ABD, Afrika’da Çin başta Rusya ve Hindistan’a karşı nasıl denge oluşturacak? Biden, bunun yolunun rüşvet olduğunu düşünüyor açıkça. Zirvede yaptığı konuşmada bu amaçla bir paket açıkladı ve “Afrika’nın ajandasındaki önceliklerini desteklemek için 55 milyar dolar ayırmayı düşündüklerini” söyledi.

Bu yatırım düşünceden fiiliyata ne oranda geçecek, göreceğiz. Zira Obama döneminde açıklanan projelerin ancak yüzde 25’i hayata geçebilmişti.

Öte yandan Biden, Afrika’daki demokrasilere 75 milyon yatırım yapacaklarını da söyledi ki, bu emperyalist sözlükte, ABD’ye yakın yönetimleri iş başına getirmek için düzenlenecek operasyonların gideri demektir.

4) Afrika, ülke sayısı çokluğu nedeniyle uluslararası kuruluşlarda çok önemli bir oy faktörü. ABD bu faktörü, hem BM’de, hem de G20’de kullanmak istiyor.

54 Afrika ülkesinin çoğunluğu, BM’deki kritik oylamalarda ABD’ye nazaran Çin ve Rusya’yla daha çok birlikte hareket ediyor ve ABD bu tabloyu değiştirmek istiyor.

ABD Başkanı Biden bu amaçla, ABD-Afrika Zirvesi’nin üçüncü ve son gününde şu çağrıyı yaptı: “Afrika, küresel meselelerin konuşulduğu her odada, masada olmalı. Bu nedenle de eylül ayında BM Genel Kurulunda, BM Güvenlik Konseyinin Afrikalı temsilcileri de kapsayacak şekilde reforme edilmesi çağrısında bulundum. Bugün de Afrika Birliğinin G20’ye daimi üye olarak katılması çağrısı yapıyorum” (AA, 15.12.2022).

FRANSA AFRİKA’DAN KOVULDU

5) Sosyalizm dalgasının yükseldiği yıllarda sömürgeciliğe karşı ayağa kalkan Afrikalılar, teker teker bağımsızlıklarını kazanmıştı. Ancak başta Fransa olmaz üzere batılı sömürgecilerin hâlâ kıtada azalsa da etkisi vardı.

Özellikle son on yılda Afrika’nın Çin ve Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler, sömürgeciliğin kalan son izlerini de temizleyebilmek için fırsatlar doğurdu. Son olarak Fransa, Mali’den ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden kovuldu ve kalan son askerlerini de çekmek zorunda kaldı.

İşte ABD, Afrika’da ağırlık oluşturarak Batı’nın bu geri çekilmesini de dengelemek istiyor.

ABD, AFRİKA’YI SEÇİME ZORLUYOR

6) ABD, zirvede açıkça Çin ve Rusya’yı hedef aldı ve Afrika ülkelerini de Çin ve Rusya’yla ilişkileri konusunda uyardı.

Zirvenin ilk günü konuşan ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Çin’in artan ekonomik etkisiyle Afrika’da günden güne “ayak izini” genişlettiğini ve Rusya’nın da Afrika’ya ucuz silah sattığını; iki ülkenin bu hamlelerinin Afrika’da istikrarı bozduğunu ileri sürdü.

Austin’in bu suçlamalarına tepki gösteren Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, zirvede Rusya ve Çin’i hedef alan ABD’nin “eşit diyalog ve adil rekabetten aciz olduğunu gösterdiğini” belirtti (Sputnik, 16.12.2022).

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin ise “Afrika’nın büyük devletler arasında yarış alanı gibi kullanılmasına karşı olduklarını” belirtti (CRI Türk, 13.12.2022).

SONUÇ: AFRİKA ÇOK TARAFLILIKTAN YANA

ABD, Çin ve Rusya’nın artan, Fransa’nın (Batı’nın) azalan etkisini dengelemek için Afrika açılımı yaptı. Ancak Washington yönetiminin bu hamlesinin zayıf yanı, Afrika ülkelerini ABD ile Çin arasında seçim yapmaya zorlayan bir anlayışa sahip olmasıydı.

Afrika ülkelerinin genel eğilimi ise bir seçim yapma yönünde değil elbette. Bu eğilimi ifade eden açıklama ise Etiyorpya’nın BM Büyükelçisi Taye Atske Selassie Amde’den geldi. Etiyopyalı diplomat Reuters’e yaptığı açıklamada tutumlarını şöyle özetledi: “Her iki ülkenin de Afrika ülkeleriyle farklı düzeylerde ilişkileri olması, onları Afrika’nın kalkınması için eşit derecede önemli kılıyor. Ancak, her Afrika ülkesinin kendi ilişkilerini ve çıkarlarını en iyi şekilde belirleme ajansına sahip olduğu bilinmelidir.”

Kısacası, Washington’un bu hamlesine rağmen, önümüzdeki yıllarda da Afrika’da ABD’nin hegemonya diplomasisi değil; Çin’in içişlerine karışmama, karşılıklı yarara ve ortak kazanca dayalı işbirliği diplomasisi etkin olacak görünüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2022

2 Yorum

Çin ABD’yi, Erdoğan Esad’ı suçluyor

Moskova, Ankara-Şam normalleşmesi için bir süredir tarafları zorluyor. Rusya’nın gerekçesi belli: Ukrayna krizinin ağırlığı nedeniyle Suriye sorununu hafifletmek istiyor. Putin bu nedenle doğrudan Erdoğan’dan ricacı oldu ve Rus diplomatlar yazdan beri bu konu üzerinde çalışıyor.

Şam’ın Ankara’yla normalleşme şartlarında esnemeye gittiğine dair de işaretler var. Esad yönetiminin en önemli şartı olan Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi şartı, aşamalı çekilme takviminin oluşturulmasına kadar esnemiş görünüyor. Şam’ın bir diğer şartı da Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesiydi. Bu konuda da aşamalı ilerlenebileceği yönünde izlenimler var. Ve tabii iş gelip İdlib düğümüne dayanıyor…

Putin’in kolaylaştıcılığında üçlü zirve

Sürecin AKP iktidarı tarafından neden ağır götürüldüğünü daha önce bu köşede çok tartıştık, tekrarlamayalım ve gelinen son duruma bakalım.

Erdoğan, Türkmenistan dönüşünde bu konuda yeni bir açıklama yaptı: “Biz, şu an itibariyle Suriye-Türkiye-Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz. Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı” (AA, 15.12.2022).

Anlaşılan o ki, Ankara Moskova’nın talebini kabul etti ancak Esad Erdoğan’la görüşmeyi şu aşamada kabul etmiyor. Bu durumda Ankara Putin’in kolaylaştırıcılığında üçlü zirve istiyor.

Ankara ile Şam’ın normalleşme ihtiyacının önemi nedeniyle her şeye rağmen olumlu bir tablo elbette… Ancak Erdoğan yine de tabloya siyah fırça darbeleri vurmaktan kendini alıkoyamıyor!

Erdoğan’ın o sözleri

Erdoğan’ın yukarıda işaret ettiğimiz olumlu açıklamasının devamında şu sözler şunlar: “Şimdi bu terör örgütü en büyük destekleri nereden alıyor? Koalisyon güçlerinden alıyor. Nereden alıyor? Petrol kuyularından alıyor. Nereye satıyorlar? Rejime satıyorlar. Kim satıyor? Terör örgütü satıyor. Biz tabii bugüne kadar hep sabrettik. Ama artık sabır bitti. Şimdi onların, o rafineleri, petrol kuyuları vesaire, bunlara yönelik de her türlü adımı attık, atıyoruz” (AA, 15.12.2022).

Esad’la görüşmek isteyen biri, onu Suriye petrolü konusunda nasıl böyle suçlayabiliyor, akıl alır gibi değil! Üstelik, daha kısa bir süre önce Çin Dışişleri Bakanlığı ABD’yi “Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yapmakla, bugüne kadar 100 milyar dolardan fazla kaynak kaybına yol açmakla” suçlarken (AA, 2.12.2022).

Suriye’nin kuzeyindeki petrol hırsızlığı konusunda Çin ABD’yi suçlarken, Erdoğan’ın Esad’ı hedef alması, Ankara-Şam normalleşme çabalarına frenden başka bir anlama gelmez ne yazık ki!

Muhalefetin Putin yanlışı

İktidarımızın hali bu ama muhalefetimizin hali de pek ilerisi değil ne acı ki…

Ankara ile Şam’ın normalleşmesinin ne kadar önemli olduğu ortada. Nitekim muhalefet de yıllardır Erdoğan’ı Şam düşmanlığını sürdürdüğü için eleştiriyor.

Gelin görün ki şimdi Putin’in normalleşme için doğrudan devreye girmiş olması, muhalefet içindeki bazı kesimleri neredeyse normalleşmeye karşı konumlanacak duruma getiriyor!

Neler demiyorlar: Putin’i, Erdoğan’a seçim kazandırmak için Esad’la barıştırmaya çalıştırmakla suçluyorlar. Putin’in bu yolla Türkiye’nin içişlerine müdahale ettiğini ileri sürüyorlar.

Akıl alır gibi değil! Benzer tepkileri, Putin Türkiye’de gaz merkezi kurma önerisi yaptığında da göstermişlerdi. Putin’i Erdoğan’a seçim desteği vermekle, hatta Cumhur İttifakı’na katılmakla suçlamışlardı.

Oysa… Türkiye’nin yararına bu önerilere tepki göstermek yerine, bu konularda bunca yıl ayak diretenin Erdoğan olduğunu ortaya koyan ve bu projeleri hayata geçirebilecek asıl adresin kendileri olduğunu sergileyen bir çizgi, başarılı olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2022

2 Yorum

Erdoğan’ın oyun planı

İmamoğlu’na “ahmak davası” üzerinden verilen 2 yıl 7 ay 15 günlük ceza üzerine, Cumhur İttifakı cephesinde iki komplo teorisi dile getiriliyor: 1) Bahçeli başta bazı kesimler, bunun “Kılıçdaroğlu’na yapılan bir operasyon” olduğunu savunuyorlar. 2) AKP içinden bazı kesimler ise bunun “Erdoğan’a yapılan bir operasyon” olduğunu ileri sürüyorlar.

Her iki komplo teorisinin de örtmeye çalıştığı asıl komplo ise Erdoğan’ın saray savaşı için kurduğu şu oyun planıdır:

Bahçeli’nin örtüsü

İmamoğlu’na verilen cezanın hukuksuzluğu ortada: İmamoğlu’nun, YSK üyelerine değil, kendisine ahmak diyen Soylu’ya yanıt verdiği, üstelik görüntülü ortada. Kendisine bu davada 2 yıldan fazla ceza vermesi baskısı uygulanan ama direnen hakimin değiştirildiği de ortada. Dahası, 14 Aralık’ta ceza veren yeni hakimin, 11 Kasım’daki duruşmada “ahmak sözü Soylu’ya yönelik” dediği de ortada.

Tüm bunlar ortadayken, siyasetin cezayı “hukukun kararı” diye yorumlaması, siyasetin hukuğa yaptığı darbeyi gizlemeye çalışması demektir.

Kaldı ki Bahçeli başta bazı kesimlerin verilen cezayı “Kılıçdaroğlu’na operasyon” diye savunmaları asıl operasyonun örtüsüdür. Aslında bu savunma, dolaylı olarak hukuğa yapılan siyasi darbeyi kabul ediyor.

Erdoğan’ın zorunluluğu

İmamoğlu’na verilen cezanın Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı seçiminde yaramayabileceği, ters tepebileceği elbette olasılık…

Ama buradan hareketle İmamoğlu davasında verilen cezayı “Erdoğan’a operasyon” diye nitelemek hem doğru değildir, hem de asıl operasyonu gizlemektedir.

Bu komplo teorisini savunanların yanıldıkları şu: Bir hamlenin Erdoğan’a sonuçları itibariyle yaramayacak olması, o hamlenin adresinin saray olmadığını göstermez. Örneğin Erdoğan’ın İstanbul seçimini iptal ettirtme hamlesinin sonucu da Erdoğan’a yaramamıştı, ancak Erdoğan o hamleyi yapmak zorundaydı.

Bugün de aynı şey geçerli. Çünkü, Erdoğan’ın manevra alanı daralmış durumda ve daralmış yolda bodoslama ilerlemek dışında şansı yok.

Erdoğan’ın tercihi

Sonuç itibariyle İmamoğlu’na verilen hukuksuz ceza, sarayın belirlediği minderde istediği kişiyle güreşme operasyonudur.

Saray, cumhurbaşkanlığı çarpışmasında, mezhep de dahil her türlü etik dışı yöntemle daha kolay hedef alabileceğini düşündüğü Kılıçdaroğlu’nu minderde görmeyi tercih ediyor. Bunu açık açık söylüyorlar zaten.

Sarayın İmamoğlu’nu, Kılıçdaroğlu’na göre daha zor bir rakip gördüğü de biliniyor. Denklemi kendileri kurmuştu nitekim: İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır.

Erdoğan, İstanbul’u kaybettiği İmamoğlu’na, Türkiye’yi de kaybetmek istemiyor.

Üstelik İmamoğlu’nun yasaklanması Saray açısından iki kazanç demek: Adaylığının engellenmesi ve belediyenin, dolayısıyla kaynaklarının AKP’ye geçecek olması…

İnisiyatif kullanabilirse Kılıçdaroğlu’nda

Özetle Erdoğan’ın oyun planı şu: Önce CHP’nin içine, sonra da 6’lı Masa’nın ortasına bombalar bırakarak, muhalefetin iç karışıklık yaşaması ve kendisinin bundan yararlanması. Somutlarsak, önce Kılıdaroğlu-İmamoğlu saflaşmasıyla CHP’yi bölme, sonra 6’lı Masa içinde çatışma çıkarma, ardından türbana destek konusunda 6’lı Masa’yı ayrıştırma ve bu krizden yararlanarak seçimi kazanma…

Erdoğan’ın oyun planın başarısı, planın gücünden ziyade, rakiplerinin hata yapmasına bağlı. O nedenle muhalefetin Erdoğan’ın oyun planını tersine çevirebilmesi, süreci iyi yöneterek buradan Erdoğan’a karşı seçim zaferini kesinleştiren sonuç çıkarabilmesi mümkün.

Yeter ki Kılıçdaroğlu, türbana yasal güvence açılımı, sansür yasası görüşmelerinde TBMM’de olmama, İmamoğlu’na beraat beklediği gerekçesiyle Berlin ziyaretini iptal etmeme gibi hatalarını sürdürmesin.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Aralık 2022

4 Yorum

Akar Jeffrey ile ne görüştü?

ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile ortak operasyonlarımız 9 Aralık itibarıyla yeniden başladı” dedi (Sputnik, 14.12.2022).

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) 2 Aralık’ta yaptığı açıklamada, DSG ile ortak devriyeleri durdurduklarını duyurmuştu (Sputnik, 3.12.2022). Aynı gün DSG Sözcüsü Aram Henna da Türkiye’nin hava harekatı ve olası kara harekatı nedeniyle ortak devriyelerin durdurulduğunu açıklamıştı (Amerika’nın Sesi, 2.12.2022).

Peki durdurulan bu ortak devriyenin yeniden başlatılmasını nasıl yorumlamalıyız? ABD ve gövdesini YPG’nin oluşturduğu DSG, Türkiye’nin kara harekatını artık olası görmüyor mu? Öyle ise ABD’yi böyle değerlendirmeye götüren veriler ne?

ABD ve Rusya kara harekatına karşı

Türkiye’nin Pençe-Kılıç adlı hava herakâtı 20 Kasım’da başladı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arkasından kara harekatı geleceği yönünde kuvvetli mesajlar verdi.

10 gün boyunca kara harekatı Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin de odak noktası oldu. Her iki taraf da Türkiye’nin kara harekatına karşı çıktı.

Moskova Ankara’yı bir yandan kara harekatından vazgeçmeye, diğer yandan da sorunların çözümü için Şam’la anlaşmaya çağırdı bu süreçte. Son olarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov, “Ankara’yı bu operasyonu gerçekleştirmemesi konusunda ikna etmeye çalışmaya devam ettiklerini” belirtti (Sputnik, 12.12.2022).

Dolayısıyla Pentagon’un devriyeleri yeniden başlattıklarını duyurmasını, kolaylıkla hemen “kara harekatı rafa kalktı” şeklinde yorumlayamayız. Ancak…

Jeffrey’den Akar’a ‘tekrar değerlendirin’ mesajı

Bu süreçte Ankara’da dikkat çeken bir görüşme oldu: Milli Savunma Bakanlığı 1 Aralık’ta sosyal medyadan Hulusi Akar’ın James Jeffrey’i bakanlıkta kabul ettiğini bir fotoğrafla duyurdu.

Jeffrey artık ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi değildi, eski bir diplomattı ve resmi hiçbir görevi yoktu. Nitekim bu görüşmeden günler sonra NTV’den Deniz Kilislioğlu’nun bu yöndeki sorusuna Jeffrey “ABD hükümetinin bir yetkilisi değilim. ABD hükümetinden herhangi bir mesaj taşımıyorum” yanıtını verdi (NTV, 13.12.2022).

Eğer öyleyse, Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı, hiçbir resmi görevi olmayan Jeffrey’le bakanlıkta, resmi düzeyde neden görüştü, ne görüştü,?

Akar, görüşmenin ardından Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bizden tekrar değerlendirmemizi istediler. Biz de hassasiyetlerimizi, görüş ve düşüncelerimizi anlattık, verilen sözlerin tutulmasını istedik. Bizi, yani durumu anlamaları gerektiğini vurguladık” (AA, 1.12.2022).

Jeffrey, hangi sıfatla Hulusi Akar’dan kara harekatını tekrar değerlendirebilmesini istedi, bilmiyoruz ama Akar’dan dinlediği hassasiyetleri de dikkate alarak hem ABD’ye hem de Türkiye’ye iki öneri sundu!

Jeffrey arabulucu gibi

Jeffrey, 9 Aralık’ta Foreign Policy dergisinde “ABD Suriye konusunda Türkiye ile nasıl uzlaşabilir?” başlıklı bir makale yazdı. Jeffrey biri ABD ve YPG için, diğeri Türkiye için iki öneri sunuyordu makalesinde:

1) DSG/YPG Kobani ve Menbiç’ten çekilmeli ve karşılığında Türkiye Suriye’nin kuzeydoğusuna harekat düzenlememeli.

2) Türkiye, Suriye’nin kuzeybatısındaki Tel Rifat’a sınırlı operasyon yapabilir, nasılsa oradaki PKK’nin ABD ile ilgisi yok.

Bitmedi.

Jeffrey 13 Aralık’ta NTV’ye yaptığı açıklamada, “Çok küçük kapsamlı ‘girip çıkma’ şeklindeki terörle mücadele operasyonları haricinde hiçbir harekat doğru olmayacak” dedi.

İlginç, değil mi? Önerilerine bakılırsa Jeffrey sanki ABD ile Türkiye arasında bir arabulucu gibi… Eski bir diplomat olan Jeffrey müzakereleri de diplomatlarla değil, askerlerle yürütüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Aralık 2022

1 Yorum

6’lı Transkafkasya Platformu

Çok kutupluluk, “bölgesel işbirliği platformları” inşasını kolaylaştırıyor. Bölgesel işbirliği platformlarının inşası da çok kutupluluğu pekiştiriyor ve derinleştiriyor.

Bu eğilim aynı zamanda ABD emperyalizminin hegemonyasını da zayıflatıyor. Emperyalist ABD’nin hegemonyası zayıfladıkça, devletler “çok taraflı” politikalar izleyebilme olanağına kavuşuyor ve “bölgesel işbirliği platformları” inşa ediyor.

Yani güç ilişkileri, birbirini etkileyerek, birbirine hem neden hem sonuç olarak, ilerliyor…

ÇİN’LE ORTADOĞU’DA YENİ BİR ÇAĞ

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Suudi Arabistan ziyareti de buna örnek oldu. Çin’in Körfez ve Arap ülkeleriyle düzenlediği zirveler, bölgemiz açısından yeni bir süreci başlattı.

Bu ziyaretin ve zirvelerin anlamını Cumhuriyet gazetesinde iki ayrı yazıyla ele aldığım için tekrar etmeyeceğim ama birkaç vurgu yapmalıyım: ABD Başkanı Joe Biden 5 ay önceki Suudi Arabistan ziyaretinde “Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e, dolduracak boşluk bırakmayacağız” demişti (AA, 16.7.2022). 5 ay sonra Suudi Veliaht Prensi Selman, “Çin’le işbirliği yeni bir tarihi çağ başlattı” diyor.

Şöyle ki Çin ve Rusya boşluk doldurmuyor zaten, ABD’nin boşluğu, bölge ülkelerin egemenliklerini ellerine almasıyla kendileri tarafından dolduruluyor. ABD’nin bölgedeki nüfuzu azaldıkça, bölge ülkelerinin egemenliği güçleniyor; bölge ülkeleri egemenliklerini artırdıkça ABD’nin nüfuzu kırılıyor. Çin ve Rusya bu ilişkide “boşluk doldurma” değil, süreci hızlandırma faktörü…

TEMEL ASTANA PLATFORMU

Başlarken “Çok kutupluluk, ‘bölgesel işbirliği platformları”’ inşasını kolaylaştırıyor” demiştik. İşte bunlardan bir diğeri de 6’lı Transkafkasya Platformu’dur.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ifadesiyle o platform şu: “Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in önerisi, Sayın Putin’in, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve diğer liderlerin desteklemesiyle ‘3 artı 3 formatında’ Güney Kafkasya’yla ilgili bir işbirliği planlıyoruz” (Hürriyet, 30.1.2021).

Aslıdan bu “3+3” platformu, çok daha öncesinde, 90’ların sonunda İranlı bir yetkili tarafından da önerilmişti. Ancak hayata geçebilmesi 20 yılı aldı.

20 yıl gecikmenin pek çok nedeni var elbette: 20 yıl önce emperyalist ABD’nin hegemonyası altında tek kutuplu bir dünya vardı. ABD’nin Kafkasya’da güçlü nüfuzu vardı. ABD Gürcistan’da darbe yapıp Rusya’ya karşı Amerikancı bir yönetim hayata geçirebiliyordu vb.

Şimdi şartlar değişti: Çok kutuplu bir dünya inşa oluyor. ABD ve AB’nin Kafkasya’daki nüfuzu kırılıyor. ABD’nin Gürcistan’daki darbe yönetimi yıkıldı vb.

Bunlara eklememiz gereken en önemli etken de şu tabii: Bu platformun omurgasını Suriye’de ABD’siz çözümü hedefleyen üç ülke, Rusya, İran ve Türkiye’nin Astana Platfomu oluşturdu. Yani 6’lı Transkafkasya Platformu, Astana Platformu’ndan doğmuştur ve onun genişletilmiş halidir.

İKİNCİ TOPLANTI HAZIRLANIYOR

Astana Platformu’nun, daha doğrusu platformun iki üyesi olan Türkiye ile Rusya’nın işbirliği, Kafkasya’daki en önemli sorunlardan biri olan Dağlık Karabağ sorununa büyük oranda Azerbaycan lehinde çözüm getirdi. Azerbaycan, işgal altındaki topraklarının büyük kısmını kurtardı.

İşte 6’lı Kafkasya Platformu da, fiilen bu sorunun çözümü sürecinde ve çözümün üzerinden yükselebildi. Çavuşoğlu’nun belirttiği gibi Aliyev önerdi, Erdoğan, Putin ve diğer liderler onayladı. Ardından platform inşa olmaya başladı.

6’lı Transkafkasya Platformu ilk toplantısını 10 Aralık 2021’de Moskova’da, dışişleri bakanları düzeyinde yaptı.

Şimdi 6 ülkenin yetkililerinin, ikinci toplantı için hazırlık yaptığını öğrenmiş bulunuyoruz. Rusya’nın TASS ajansına konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Denis GoncharŞu anda ikinci bir 3+3 formatlı toplantı düzenlemek için çalışmalar sürüyor. Bunun önümüzdeki aylarda gerçeklemesini bekliyoruz” dedi.

EN ÇOK ERMENİSTAN’A YARAYACAK

6’lı Transkafkaya Platformu’nun ikinci toplantısı, kuşkusuz platformu öncelikle kurumsallaştıracaktır.

ABD’nin Ukrayna’nın ardından Gürcistan üzerinden Rusya’ya ikinci bir cephe açmak istediği, bölgede etkisini sürdürebilmek için Azerbaycan-Ermenistan barışına fiilen karşı olduğu, dahası Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol inisiyatifinin orta koridor güzergahı olan bölgede ulaşım ve enerji nakil hatlarının inşasına karşı olduğu şartlarda 6’lı Transkafkasya Platformu’nun toplanması kritik önemde olacak.

Ve bu işbirliği süreci, en çok da Ermenistan’a yarayacak. Ermenistan yetkililerinin ABD ve AB emperyalizmi ile Ermeni diasporasının güdümünden çıkabilmesi ve Azerbaycan’la tam bir barışa varabilmesi, ülkeyi yalıtılmışlığından kurtaracak ve hızla kalkınmasını sağlayacak.

Özetle bölgesel işbirliği platformları, ABD’nin etkisini kırarak, bölgelerin gelişimini sağlayacak.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Aralık 2022

1 Yorum

Ortadoğu’da Çin-ABD farkı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in üç günlük Suudi Arabistan ziyaretinde özellikle Körfez ülkeleri ve 21 Arap ülkesiyle düzenlediği iki zirve, büyük devletlerin dış politika yürütme farklarını ortaya koyması bakımından önemliydi.

ABD ve Çin arasındaki bu farkı dört maddede inceleyecek olursak:

1. İyi komşuluk – düşmanlık farkı

Çin-Körfez İşbirliği Zirvesi sonrası yayınlanan sonuç bildirisinde dikkat çeken bir hedef vardı. Bildiride, “Körfez ülkeleri ile İran arasındaki ilişkilerin iyi komşuluk ve içişlerine karışmama ilkesine uygun olarak yürütülmesi gereğine” işaret edildi.

Gerçi İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cemşidi bu ifadeyi Suudi Arabistan’ın Yemen politikası bağlamında yorumlayarak karşı çıktıysa da, toplamda Çin’in böyle önemli bir zirvenin sonuç bildirisine “Körfez-İran iyi komşuluk ilişkisi hedefini işaretlemesi” çok önemlidir.

Emperyalist ABD ise yıllardır Ortadoğu’daki varlığını, hele de Körfez ülkeleriyle ilişkilerini İran’a düşmanlık temelinde inşa etmeye çalışmıştı.

2. Filistin’e destek, İsrail’e uyarı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile hem Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde, hem de oturum arasında baş başa görüştü.

Xi Jinping, ülkesinin Kuşak ve Yol kapsamında Filistin’e ekonomik yardımları artıracağını belirtirken, Abbas da Filistin davasına siyasi, Filistin halkına ekonomik ve sağlık alanındaki desteği için Çin’e teşekkür etti.

Çin-Körfez İşbirliği Zirvesi sonrası yayınlana sonuç bildirisinde, “1967 sınırlarında iki devletli çözüm temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurularak, Filistin sorununda adil bir çözüme ulaşılması gerektiği” belirtildi. Ayrıca İsrail, “yerleşim yerlerinin durdurulması” konusunda uyarıldı.

ABD ise tersine Arap ülkeleri arasındaki çelişkileri İsrail lehine kullanmanın siyasetini yaptı yıllarca ve İsrail’i Filistin’de yayılmacılığı için teşvik etti, tepkilere karşı kalkan oldu.

3. Hegemonya karşıtlığı

Tıpkı Afrika ülkeleri gibi Arap ülkeleri de Çin’le ilişkilerini ABD’den farklı olarak, hegemonyacılığın olmadığı türden bir ilişki olarak niteliyorlar.

Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde bu farka önemle dikkat çeken kişi, Cezayir Başbakanı Eymen Bin Abdurrahman oldu.

Arap dünyası ile Çin arasındaki stratejik ilişkilerin güçlendirilmesinin önemine işaret eden Bin Abdurrahman, “bu ilişkilerin güçlendirilmesinin tek taraflı politikalardan ve hegemonik çabalardan uzak” olduğunu ve “çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasına katkıda bulunacağını” vurguladı.

4. Kalkınmacı ve gelişmeci işbirliği

Yine tıpkı Afrika ülkeleri gibi Arap ülkeleri de Çin’le ilişkilerini, Batı’yla ilişkilerinden farklı olarak karşılıklı kazanç temelinde görüyorlar.

Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinde bu farka dikkat çeken isim Lübnan Başbakanı Necib Mikati oldu. Mikati, zirvedeki konuşmasında, Çin’in “istikrar, kalkınma ve küresel gelişim için bir ağırlık merkezi olduğunu” belirtti. Lübnan Başbakanı Mikati, “dünya ülkelerinin ve halkların yararına olacak şekilde aradaki işbirliğini aktif hale getirme konusunda ümitli olduğunu” dile getirdi.

İlk kez düzenlenen Çin-Arap Ülkeleri Zirvesinin “Riyad Bildirisi” isimli sonuç bildirisinde, “sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için Arap ülkelerinin Kuşak ve Yol Girişimi’ne ortak olmasının” önemi vurgulandı.

Özetle Çin’in bu hamlesiyle bölgemizde yeni bir süreç başladı diyebiliriz. Nitekim Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Çin’le işbirliğinin “yeni bir tarihi çağ başlattığını” belirtti.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Aralık 2022

1 Yorum

‘Siyaset üstü’ aldatmacası

Türkiye, Timur Soykan’ın haberinin ardından yeniden “çocuk istismarı” sorununu tartışıyor. Yeniden diyoruz, çünkü şu anda tartışılan örnek tekil değil, yıllardır ama gün geçtikçe daha da yoğun çocuk istismarına tanık oluyoruz, tartışıyoruz…

Laikliğin aşındırılmasıyla çocuk istismarı artışı arasında bir ilişkinin olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Hatta sürecin bütününe bakarak laiklikle ilgili şöyle yeni bir tanım da yapabiliriz: Laiklik; dindarları dincilerden, çocuklarımızı tarikatlardan koruyabilmenin güvencesidir.

Tarikatlar koalisyonu sorunu

İktidarın “çocuk istismarları” karşısında sıkıntılı bir pozisyonda kalması şaşırtmıyor. Zira iktidar bir cemaatler ve tarikatlar koalisyonudur. Bu nedenle de ortaya çıkan her çocuk istismarında, iktidarın bakanları kamuoyuna açıklama yapmakta zorlanıyorlar.

Anımsarsınız. Yıllar önce bir tarikatın eğitim(!) kurumuna bağlı evlerde “çocuklara tecavüz edildiği” ortaya çıkmıştı. AKP’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, partisinin tarikatlarla ilişkisi nedeniyle, konuyu şöyle yorumlamıştı: “Bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.”

Peki, bir başka tarikatta çıkan yeni çocuk istismarı konusunda şimdiki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Derya Yanık ne diyor? Aynen şöyle diyor: “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir.

“Çocuk istismarlarına” karşı mücadele etmesi gereken isimlerin bu açıklamalarına bakınca, ancak şöyle söyleyebiliriz: AKP’nin aile bakanları, “bir kereden bir şey olmaz” seviyesinden, en fazla “siyasetin konusu değil” seviyesine çıkabilmişler!

Çocuk istismarı siyasetin konusudur

“Çıkabilmişler” sözünü olumlu anlamda kullanmıyoruz elbette; sorunun üstüne örtme gayretine atıf yapıyoruz sadece. Çünkü “çocuk istismarı siyasetin konusu değildir” sözü doğru değildir ve tam bir aldatmacadır.

Tersine çocuk istismarı konusu siyasetin en temel konusudur. İnsanın yaşamı, barınması, eğitimi, sağlığı, ekonomisi, kültürü, sanatı, toplum içindeki yeri başta her konu siyasetin konusudur. Siyaset insan ve toplum için vardır. Siyaset insanı ve toplumu daha iyi yaşatabilmek içindir.

İktidarın işine gelmeyen konuları ve sorunları “siyasetin konusu” olmaktan çıkarmaya çalışması, siyaset adına en büyük aldatmacadır. Çünkü iktidar, “siyasetin konusu değil” derken de, karşıtlarını etkisizleştirmek adına sorumlusu olduğu konuları “siyaset üstü” sayarken de siyasetin en alasını yapmaktadır.

Kısacası, her şey siyasetin konusudur ve hatta her şey sınıfsaldır. Böyle olmadığını iddia etmek de bir başka türden siyasettir ve bir sınıfın siyaseti gereğidir.

Ekonomiyi siyasetin müdahalesinden çıkarma’ yanlışı

AKP’nin bu “siyasetin konusu” değil ya da “konu siyaset üstü” şeklindeki siyasetleri, ne yazık ki 20 yılda kurduğu hegemonya ile toplumun bir bölümü tarafından kabullenilmiş durumda. Hatta bu hegemonyanın, muhalefet üstünde bile kısmi bir etki gösterdiğini ne yazık ki söyleyebiliriz. Baksanıza, ekonomi programı açıklayan ana muhalefet partisi bile siyaset üstücülük” aldatmacasında…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasında birkaç kez “siyaset üstü” vurgusu yaptı. Toplamda da konuşmacılar “ekonomiyi siyasetin müdahalesi dışına çıkarma” hedefini koydular.

Tam bir aldatmaca. Çünkü ekonomiye siyasetin müdahale etmemesi demek, ekonominin piyasaya teslim edilmesi demektir. Piyasa da büyük sermayenin kontrolündedir. Ekonomiyi siyasetin müdahalesinin dışına çıkarmak demek, üstelik bir ölçüde vurguladıkları “yeni kamuculuk” anlayışının da antitezidir.

Sonuç olarak, AKP’nin “siyasetin konusu değil” dediği çocuk istismarı da, CHP’nin “siyasetin müdahalesinin dışına çıkaracağız” dediği ekonomi de siyasetin konusudur; siyasetin korumadığı çocuklar tarikatlara, siyasetin müdahale etmediği ekonomi piyasaya teslim edilir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2022

1 Yorum

Ortadoğu’da güç boşluğu yok

Çin Dışişleri Bakanlığı, 1 Aralık’ta “Yeni Dönemde Çin-Arap İşbirliği” başlıklı önemli bir rapor yayınladı. Rapor birbirini bütünleyen şu dört alanı kapsıyor: Stratejik ilişkiler oluşturma, siyasi güven, ekonomik işbirliği ve kültürel temaslar.

Çin’in raporu, ayrıca şu üç konuya karşı konumlanma belirliyor: Dış müdahaleye, her türlü hegemonyaya ve güç siyasetine karşıtlık.

Washington’da bir süredir “ABD’nin kısmi geri çekilmesiyle Ortadoğu’da iktidar boşluğu oluştuğu ve bu boşluğun Çin tarafından doldurulacağı tehlikesi” tartışılıyor. İşte rapor buna yanıt vermiş oluyor; Ortadoğu’da bir iktidar boşluğu olmadığını, Ortadoğu ülkelerinin egemenliğine Batı’nın saygı göstermesi gerektiğini savunuyor.

Bu tartışma, bu yılın başında gündeme geldiğinde de Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi tepki göstermiş ve şöyle demişti: “Biz Ortadoğu halklarının bölgenin efendisi olduğuna inanıyoruz. Burada bir güç boşluğu söz konusu değil, dışarıdan bir efendiye ihtiyaç yok” (AA, 17.1.2022).

Çin: ABD Suriye’de yasadışı

Çin, bu raporun ardından “dışarıdan efendi” olmaya çalışan ABD’ye karşı sert bir çıkış yaptı: Beijing yönetimi, ABD’yi Suriye’de yasadışılıkla ve hırsızlıkla suçladı!

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, ABD’nin Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yaptığını, bunun 2011’den bugüne miktarının ise 100 milyar doları geçtiğini belirtti (AA, 2.12.2022).

Çin’li yetkili, ayrıca ABD’nin Suriye’de üç bakımdan yasadışı olduğunu kaydetti: “ABD’nin Suriye’de asker bulundurması yasadışıdır, ABD’nin Suriye’den petrol ve tahıl kaçırması yasadışıdır, ABD’nin Suriye’ye füze saldırısı düzenlemesi de yasadışıdır.”

Çin’in bu çıkışının, Rusya’nın 23 Kasım’daki toplantıda Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” önermesinin hemen ardından gelmesi ayrıca dikkat çekici.

Çin-Arap işbirliği güçleniyor

Çin-Arap işbirliğini geliştirme hedefinin şimdiki adresi Suudi Arabistan. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in dün başlayan Suudi Arabistan ziyareti üç gün boyunca üç önemli zirveye sahne olacak: 1) Suudi Arabistan-Çin, 2) KİK-Çin ve 3) Çin-Arap İşbirliği ve Kalkınma Zirveleri.

Bu üç zirvenin iki temel konusu var: Enerji ile Kuşak ve Yol’da işbirliği.

Çin, Suudi Arabistan’ın en büyük petrol müşterisi. Bu yılın ilk 10 ayında Çin-Suudi Arabistan ticaret hacmi yüzde 37 artarak 97 milyar doları buldu. ABD gazetelerinin gündeme getirdiği ve Washington’u tedirgin eden bir diğer konu da, Çin ve Suudi Arabistan arasındaki petrol alışverişinin dolar yerine yuan ile yapılma olasılığı.

Diğer yandan Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında, bölgede 200 civarında enerji ve altyapı projesi yürümekte ve bunlar da Çin-Arap İşbirliği ve Kalkınma Zirvesinde ele alınacak.

Ortadoğu’da Ortadoğuların egemenliği

Çin’in de belirttiği gibi Ortadoğu’da güç boşluğu yok. Tersine ABD hegemonyasının zayıflaması, bölge ülkelerinin egemenliğini pekiştiriyor. Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu” hale getirdiği yeni uluslararası ilişkiler düzlemi de, Ortadoğu ülkelerine “çok taraflılık” uygulayabilme olanağı sağlıyor.

İşte Suudi Arabistan buna örnektir: Çin’e petrol satışını yuan ile yapmak istiyor, Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor, ABD’nin petrol üretimini artırma talebini reddedip tersine azaltıyor, enerji politikalarında Moskova’yla işbirliği yapıyor, Şanghay İşbirliği Örgütü’den Diyalog Ortağı Statüsü alıyor ve BRICS Artı Diyalogu’nun üyesi oluyor.

Ortadoğu’da “güç boşluğu” ve “başarısız devlet” teorileri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi saldırganlığını maskelemek için ortaya atılmıştı. Suriye, başta Suudi Arabistan olmak üzere petrolüne sahip çıkan Körfez ülkeleri, Büyük Ortadoğu Projesi’ni püskürterek bu teoriyi çürütüyorlar.

Dolayısıyla Çin ABD’nin boşalttığı bir boşluğu dolduruyor değil. Bölge ülkeleri emperyalist ABD ile çarpışırken, Çin ve Rusya’dan destek alıyorlar o kadar! Ortadoğu halkları, bölgenin geleceğini kendileri çiziyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Aralık 2022

2 Yorum

ABD Ukrayna’da Avrupa’yı zayıflatıyor

ABD, bir süredir “Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması” konusunda ağır baskı uyguladığı Avrupa’yı mecbur etti: G7, AB ve Avustralya Rus ham petrolüne 60 dolarlık tavan fiyatı belirleme konusunda “zorunlu” anlaştı.

ABD sadece petrolde değil, doğalgaz da “tavan fiyat” baskısı yapıyordu AB’ye… Hatta Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “gaz fiyatlarına AB genelinde bir üst sınır getirilmesinin geri tepebileceği uyarısında bulunarak” şunları söylemişti: “Siyasi olarak belirlenmiş bir fiyat sınırı her zaman üreticilerin gazlarını başka bir yere satma riskini barındırır ve bu durumda biz Avrupalılar daha fazla değil daha az gaz alırız” (bloomberght.com, 20.10.2022).

HİNDİSTAN ABD’YE UYMADI

Peki müttefiklerine zorla aldırttığı bu karar, ABD’nin umduğu şekilde Rus ekonomisini çökertebilecek mi?

Hayır, tersine, aylardır süren yaptırımların sonucu gibi, petrolde ortak tavan uygulaması da Rus ekonomisinden çok Avrupa ekonomisini vuracak! Çünkü yaptırımlara uymayan Çin ve Hindistan başta büyük alıcılar, ortak tavan uygulamasının da dışında.

ABD’nin Asya-Pasifik (Hint-Pasifik) stratejisinde ümit bağladığı Hindistan, bu süreçte Rusya’nın en büyük müşterisi, hatta ilaç başta boşalan Rus pazarlarına girerek, yatırımcısı oldu. Nitekim ABD’nin “petrolde ortak tavan” baskısını da reddetti. Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ülkesinin Rusya’dan “tavansız” petrol ithalatını sürdüreceğini açıkladı (Bloomberg HT, 5.12.2022).

Bu arada Hindistan’ın bu süreçte Rusya’dan petrol alımını arttırdığını da önemle belirtelim. Örneğin son olarak ekim ayında rekor kırılmış ve Rusya, günlük ithal edilen varil miktarı açısından Hindistan’ın en büyük petrol tedarikçisi olmuştu.

ABD İLE AB ARASINDA SENKRONİZASYON BOZUKLUĞU

ABD baskısının AB’ye zarar verdiğini Berlin de Paris de görüyor. Üstelik bunu çeşitli platformlarda dile de getiriyorlar.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ABD ziyareti de bu rahatsızlıkların ifadelerine sahne oldu. Örneğin Macron enerji-politik farka ve AB ile ABD’nin uyumsuzluğuna dikkat çekti: “Bugünkü duruma bakarsanız, gerçekten de bir senkronizasyon bozukluğu olduğunu görürsünüz. Neden? Enerji. Avrupa gaz ve petrol alıcısı, ABD ise üreticidir. Duruma bakarsanız, sanayimiz ve hane halkımız farklı fiyatlardan alım yapıyor. Dolayısıyla toplumlarımızın satın alma gücünü ve rekabetçiliğini etkileyen büyük bir uçurum var” (Cumhuriyet, 5.12.2022).

Yani Macron ABD’nin enerji-politik baskısının AB’yi olumsuz etkilediğini açıkça ortaya koyuyor. Nitekim Almanya Başbakanı Olaf Scholz da bunu ortaya koymuştu. Ancak henüz Scholz-Macron ikilisi, ABD’nin bu baskısına karşı “engelleyici bir hat” inşa edebilmiş değil.

ABD, AB’NİN STRATEJİK ÖZERKLİĞİNİ ENGELLEME PEŞİNDE

Berlin ve Paris’te artık daha net görülen gerçek şu: ABD’nin Ukrayna stratejisi, Avrupa’yı zayıflatıyor. Bunu ekonomilerinin aydan aya daha da bozulmasıyla iyice görmeye başladılar.

Oyda başında beri ABD’nin stratejisi açıktı. ABD, Ukrayna stratejisi üzerinden Avrupa’yı yeniden Soğuk Savaş’taki gibi stratejisine eklemlemek istiyordu. Çünkü Almanya-Fransa liderliğindeki AB, açıkça son yıllarda “stratejik özerklik” arayışına girmişti.

ABD Ukrayna stratejisi ile Avrupa’nın ekonomisini zayıflatarak, onu yeniden kendisine bağımlı hale getiriyor. Rusya’dan petrol ve gaz almasını engelleyerek, örneğin sıvılaştırılmış doğalgazını Avrupa’ya 3-4 kat daha pahalı satıyor. Avrupa’nın stoklarındaki silahları Ukrayna’ya verdirerek, boşalan stoklara yeni silahlar satıyor.

Ve ABD-İngiltere ikilisi, Almanya-Fransa ikilisinin burnunu sürtmek için de Avrupa içinde “Küçük Avrupa” inşa ediyor. Ukrayna krizinin daha başında İngiltere, Polonya ve Ukrayna üçlüsü, “Küçük Avrupa” ittifakı kurmuştu. Hedef, bu üçlüyü kuzeyde Litvanya, Letonya ve Estonya üçlüsüyle genişletip Baltık’a, güneyden de Karadeniz’e açmak.

MACRON’UN GÜVENLİK GARANTİSİ ÇIKIŞI

ABD stratejisinin belkemiğini ise Rusya’yı Avrupa’nın güvenlik mimarisinden çıkarma hedefi oluşturuyor. Baltık-Karadeniz arasındaki “Küçük Avrupa”, aynı zamanda ABD’nin Avrupa ile Rusya arasında inşa ettiği yeni demir perde oluyor.

Almanya da Fransa da başından beri Avrupa güvenlik mimarisinin Rusyasız olmayacağını, hele hele Rusya’ya karşı olamayacağını savunuyordu. İşte ABD yaptırımla, baskı uygulayarak, zorlayarak Berlin-Paris ikilisini bu stratejik yaklaşımdan çıkarmaya çalışıyor.

Ancak bunun uzun vadede gerçekleşmeyeceğini de söyleyebiliriz. Almanya ve Fransa, buldukları her boşlukta, o stratejik yaklaşımın gereği olan politikalar ortaya koyuyorlar. Sonuncusunu yine Macron, geçen hafta dile getirdi.

Macron, “yeni güvenlik mimarisinin Rusya’nın endişelerini dikkate alması gerektiğini” ve “müzakere masasına döndüğü gün Rusya’ya nasıl garanti verileceğini” Avrupa’nın tartışması gerektiğini söyledi. Macron bu görüşünü de, yine kendi ifadesiyle şu gerçeklik üzerinden şekillendirdi: “Putin’in her zaman söylediği gibi, ele almamız gereken temel noktalardan biri, NATO’nun kapılarına kadar gelerek Rusya’yı tehdit edebilecek silahların konuşlandırılması korkusu.”

Özetle, Almanya ve Fransa ABD baskısı altında ama bir yandan da Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olması gerektiği görüşünün gereklerini inşa etmeye çalışıyor.

Dolayısıyla Ukrayna krizi üzerinden ABD-AB mücadelesinin derinleşebileceği bir sürece girmiş bulunuyoruz…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Aralık 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın