Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Çelik duvar: ÇKP
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/10/2022
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, geçen yıl Çin Komünist Partisi’nin 100. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada, hiç kimsenin “Çin’e tahakküm etmemesi” uyarısında bulunmuş, edenlerin “kafalarını büyük bir çelikten duvara çarpacağını” söylemişti.
İşte o çelik duvar ÇKP’dir; bu hafta 20. Ulusal Kongresi’ni yapmakta olan Çin Komünist Partisi’dir.
ABD’NİN BAŞ HEDEFİ: ÇKP
Emperyalist saldırı altındaki yaklaşık bir buçuk milyar Çinlinin en büyük güvencesi; birincisi Çin Komünist Partisi, ikincisi de Çin Halk Kurtuluş Ordusu’dur.
Öyle olduğu için de ABD ÇKP’yi baş tehdit ilan etmektedir. Anımsayın: Trump döneminin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 2020 yılında Londra’da yaptığı bir konuşmada Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etmişti.
Biden yönetiminin işbaşı yapma sürecinde de Washington’un bu çizgisi sürdü. Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporu, ÇKP’yi ve onun genel sekreteri Xi Jinping’i hedef alıyordu doğrudan.
Rapordaki şu dört saptama dikkat çekiciydi:
1) Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.
2) ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.
3) Özel sektör ÇKP kontrolü altında.
4) Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist güçtür (düzen değiştirici anlamında).
Atlantik Konseyi’nin dikkat çektiği bu saptamalar, ABD’nin “daha Marksist, daha kamucu” ÇKP ve Xi Jinping rahatsızlığıdır.
DEVRİMİN KORUNMASINDA KURUCU DEVRİMCİ PARTİNİN ROLÜ
Devrimle kurulmuş ülkelerde kurucu partilerin süreklilikteki rolü önemlidir. Kurucu parti devrimciliğini koruyabildiği ve köklerine sahip çıkabildiği oranda devrimi de korur ve ilerletir.
Örneğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Lenin ve Stalin’i terk ettikçe devrimciliğini kaybetti, yeni burjuva sınıfa teslim oldu ve en sonunda SSCB dağıldı.
Örneğin CHP, Kemalizmi sembol olarak değil ama program olarak terk ettikçe, Kemalist devrim programını parça parça rafa kaldırdıkça devrimciliğini taşlaştırdı; CHP’nin devrimciliği azaldıkça, laik Cumhuriyet adım adım siyasal İslamcıların yıkımına uğradı.
ÇKP ise Mao’dan vazgeçmediği, devrimde ve devrimcilikte ısrar ettiği için Çin’i güçlü bir ülke haline getirdi.
İşte ABD’nin ÇKP’yi “merkezi tehdit” ilan etmesinin nedeni buradadır.
DEVRİMİN KORUNMASINDA DEVRİMCİ ORDUNUN ROLÜ
“Xi Jinping Düşüncesi” olarak adlandırılan ve 14 temel prensipten oluşan “Yeni Çağda Çin Karakterinde Bir Sosyalizm Doktrini”nin en dikkatimi çeken prensibi şudur: “Silahlı kuvvetlerde parti liderliğinin mutlak yönetiminin korunması.”
Çin yönetimi, ÇKP kontrolünde Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu, devrimin korunmasının teminatı görmektedir.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu, ÇKP’nin ordusu olarak hem Japon emperyalizmine karşı savaşı hem de milliyetçilere karşı iç savaşı zaferle sonuçlandırdı. Çin’e özgü sosyalizm inşası mücadelesini emperyalist sisteme rağmen sürdürebilmek de en az bu iki savaş kadar önemlidir.
İşte ÇKP önderliği, bu savaşın da başarısı için ordu üzerinde “mutlak yönetimin korunabilmesini” hayati önemde görmektedir.
Ki aslında bu da Sovyetler Birliği deneyiminin sonucudur: Sovyet Ordusu da Sovyet devrimini koruyamamıştır. Ordu içinden bir teşebbüs ortaya çıktıysa da, tıpkı SBKP gibi Sovyet Ordusu da devrimciliğini önemli ölçüde yitirdiği için başarılı olamadı.
İşte ÇKP önderliği buralardan çıkardığı derslerle, Çin’e özgü sosyalizmin başarısını garantiye alacak kararlılık sergilemektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2022
Muhafazakâr karşıdevrimcilik
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5. Olağan Genel Kurulunda konuştuğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) üyelerini “Benim karşımda şu anda muhafazakâr devrimciler var” diyerek selamladı ve şu mesajı verdi: “Ben muhafazakâr devrimcilerle 2023’ü evelallah başarıyla bitireceğimize inanıyorum” (tccb.gov.tr, 9.10.2022).
Peki, 20 yıldır “muhafazakâr demokrat” sıfatını kullanan iktidar, neden şimdi “muhafazakâr devrimciliğe” terfi ediyor? Kavramları yerlerine oturtarak inceleyelim:
Muhafazakarlık, en yalın haliyle mevcudu korumayı amaçlayan politik ve felsefi bir kavramdır. Devrimcilik ise en basit anlamıyla, eskiyi yıkıp yeniyi inşa etme ve ileri bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirme işinin adıdır. Dolayısıyla hem muhafazakâr hem devrimci olunmaz.
Amerikan demokrasisi
AKP’nin sözlüğünde demokrat ve devrimci kavramları, muhafazakarlık işlerinin örtüsüdür ve AKP’nin demokratlığı ile devrimciliği, Amerikan demokrasisinin ve Amerikan devrimciliğinin uzantısıdır.
Amerikan demokrasisi özetle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kapitalizmine sarılan paket kâğıdı ve “altta kalanın canı çıksın” sistemidir.
Amerikan devrimciliği ise kendisine karşı olan veya olma potansiyeli taşıyan rejimlerin yıkılmasıdır; turuncu, gül, lale ya da son olarak Neo-Nazilerin Ukrayna’da Maydan Devrimi gibi…
Bu durumda Amerikan demokrasisi ve Amerikan devrimciliği bir bütünlük taşıyor. Amerikan demokrasisini kabul etmeyip direnenlere, buyurun Amerikan devrimciliği!
Peki muhafazakâr demokratlıktan muhafazakâr devrimciliğe geçen AKP neyin hazırlığını yapıyor acaba?
Muhafazakâr demokrat
AKP, daha kurulurken “muhafazakâr demokrat” kimliği ile Amerikan demokrasisine eklemlendi.
Kendisini “yenilikçi” olarak gören Erdoğan-Gül ekibi, “gelenekçi” dedikleri Erbakan’ı terk ederek ABD’yle uyumlu bir siyasal İslamcı harekete dönüştüler ve bu sürece uygun olarak kendilerini “muhafazakâr demokrat” diye tanımladılar.
Muhafazakâr demokratlık, siyasal İslamcılığın ideolojik ve politik zeminde moderniteyle, Batıyla ve demokrasiyle uyumlu olması demekti özetle. Erdoğan açısından bu uyumun elbette sınırları olacaktı. Örneğin siyasal İslamcılığın demokrasi anlayışı “sandıkçılıkla” sınırlıydı; çağdaş demokrasinin ölçüleri olan işçilerin grev hakkı, öğrencilerin eylem hakkı, yurttaşların hükümete karşı meydanlara çıkma hakkı o sınırın dışındaydı.
Yıkımın adı
Yani AKP iktidarı ne demokrattır ne de devrimci. Bu sınıfsal olarak mümkün olmadığı gibi, tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olduğundan, yapısal olarak da mümkün değildir. Şeyh-mürit ilişkisinin ve itaat kültürünün egemen olduğu yapılarda gerçek demokrasi olmaz ve o yapıların iktidarı ele geçirdiği ülkeler de bu nedenle “tek adam rejimine” evrilir çoğunlukla…
Erdoğan için de başından beri demokrasi bir hedef değil araçtı, istenilen durağa gelindiğinde inilecek tramvaydı.
Erdoğan geride kalan 20 yılda “muhafazakâr demokratlığı” adım adım iktidar olma ve devleti ele geçirmenin adı olarak kullandı. “Muhafazakâr devrimciliği” ise “100 yıllık parantez” gördükleri laik Cumhuriyet’i 100. yılında yıkmanın adı olarak kullanıyor.
Kuşkusuz bu devrim değil, karşıdevrimdir. Çünkü AKP “muhafazakâr karşıdevrimci” bir partidir. Ve en önemlisi, karşıdevrimci bir partinin yıkımı ancak devrimci bir partiyle durdurulabilir.
***
Amasra: Kader değil sömürü düzeni, işçi cinayeti…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2022
Putin’in gaz merkezi önerisinin geniş anlamı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/10/2022
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa’daki enerji krizinin çözümü için Türkiye’yi işaret etti. Putin, “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” dedi (TRT Haber, 12.10.2022). Putin Astana’da Erdoğan’a “gaz merkezi fiyatlandırma için de kullanılabilir” dedi (Sputnik, 13.10.2022).
Putin’in önerisi öncelikle Avrupa’yla ilgidir ve Almanya-Fransa-İtalya üçlüsüne açık bir uyarı/çağrıdır: ABD’nin enerji-politikasıyla uyum, Avrupa sanayisini ve ekonomisini çökertecek.
Putin’in önerisi elbette Türkiye’yle de ilgilidir; Mavi Akım’la başlayan ve Türk Akımı ile devam eden enerji-politik işbirliğini “gaz merkezi” ile üst aşamaya yükseltmek demektir.
Türkiye’de gaz merkezi demek geçiş kazancı, daha ucuz tedarik, fiyatlama avantajı ve enerjide süreklilik olduğu gibi, aynı zamanda enerjinin güvenliği üzerinden ulusal güvenlik politikalarına katkı demektir.
Bölgenin gaz merkezi
2015’te yayımlanan Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru isimli kitabımın “petrogazpolitik” bölümünde, “Türkiye’nin enerji nakil merkezi olabilme yolu”na işaret etmiştim.
Ortadoğu bağlamında da şöyle demiştim: “ABD için petrogazpolitik Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridor inşa etmektir” (s.147). ABD o hedef için uğraşıyor. İnşa ettiği Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz ittifakı da, Körfez gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz gazıyla birleştirme projesi de o hedefin içinde…
ABD’nin bu projesinin karşısında ise Türkiye merkezli bir gaz projesi inşa edilmelidir ve dört temel alanı içermektedir: 1) Rus gazı, 2) İran-Katar ortak havzasındaki büyük doğalgaz rezervi, 3) Türkmenistan’dan başlayarak Azerbaycan üzerinden gelecek gazlar ve 4) Doğu Akdeniz gazı.
Elbette her üreticinin diğer üreticilerle çelişmeleri vardır ve bu nedenle bunların hepsini toplamak zordur. Ama değişen dünyanın yeni şartları bunu kolaylaştırmaktadır. Körfez’in ABD’ye son petrol resti bile şartların uygunluğuna işaret etmektedir.
Kuşak, yol, petrol, gaz
Türkiye’yi dört temel gazın toplandığı ana merkez yapmak, liderliğini Çin’in yaptığı Kuşak ve Yol ile entegre olacak bir projedir. Şöyle de söyleyebiliriz: Türkiye’yi enerji tedarik merkezi yapmak Kuşak ve Yol’a, Kuşak ve Yol ise Türkiye’nin enerji tedarik merkezi olmasına büyük katkı ve zenginliktir.
Muhalefetin görmesi gereken
Öte yandan bu çapta bir işbirliği bölgemiz açısından sorun çözücü özellik taşıyacaktır. Çünkü bu çapta bir enerji organizasyonu güvenlik ihtiyacı demektir, güvenlik ihtiyacı da bölgedeki irili ufaklı sorunların ortaklaşa bölge yararına çözümünün zorunluluğu demektir.
Putin’in Türkiye’de gaz merkezi önerisi ne yazık ki muhalefetin bir bölümünde şaşkınlık yarattı. Bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumladılar. Genel başkan yardımcısı düzeyinde isimler “Putin Cumhur İttifakına katıldı” diyerek politika(!) yaptılar.
Muhalefet Putin’in açıklamasını seçime katkı biçiminde görecek kadar konunun önemini anladığına göre, bundan çıkaracağı önemli dersler olmalı: Dünya değişiyor, ABD 20 yıl önceki icazet alınacak ülke konumunda değil artık. Türkiye de değişiyor, Türk halkının yüzde 82’sinin ABD karşıtı olduğu şartlarda seçim çalışmasının yönünü Atlantik’e çevirmek seçim kazanmayı zorlaştırmak demektir.
Aslına bakılırsa, Putin’in önerisini Putin’den önce, iktidar iddiası olan bir Türk lider yapmalıydı. Önerinin Türkiye’nin ekonomisine ve dünya siyasetindeki ağırlığına yapacağı katkı o kadar ortada ki, seçim kazandırması işten bile değil. Ama nerede o muhalefet!
Şu hâlde bile muhalefet AKP’nin izlediği ikircikli politikalar nedeniyle Türkiye’nin enerji tedarik merkezi olma hedefinin ağır ilerlediğini savunarak hızlandırıcı çözümleri öne çıkarmalı. Bunların başında da elbette Suriye ile anlaşmak geliyor. Çünkü Suriye’ye anlaşmak Doğu Akdeniz’de müttefik kazanmak demek, Suriye’yle anlaşmak Mısır’la normalleşmeyi kolaylaştırmak ve adım adım Mısır’ı ABD-AB projelerinden koparmak demek, Suriye’yle anlaşmak İran-Katar gazının güzergahını güvenceye almak demek…
Kısacası muhalefet seçim başarısını Atlantik’te aramak yerine; Rusya’yla, İran’la, Çin’le, bölgeyle ilişkiyi AKP’den daha iyi kuracağını gösterebilmeli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2022
Rusya ile Batı arasında müzakere olası mı?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/10/2022
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un şu açıklamasından, Erdoğan’ın Batı ile Rusya arasında bir arabuluculuğa soyunduğu anlaşılıyor: “Türkiye, Rusya ile Batı arasında diyalog oluşturmak istiyorsa, bu konuyu Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu hafta Astana’da gerçekleştirecekleri görüşmede gündeme getirebilir” (Sputnik, 11.10.2022).
Var mı böyle bir olasılık? Zor ama seçenek dahilinde. Olguları inceleyerek tartışalım:
ABD’nin ‘uzun savaş’ stratejisi
Elimizdeki temel olgu şu: ABD’nin hedefi savaşın olabildiğince uzaması. ABD bu yolla Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak yıpratmayı, Almanya-Fransa üzerinde etkinlik kurmayı, Rusya’dan enerji alımını azaltan Avrupa’ya ABD’li enerji şirketlerinin sıvılaştırılmış doğalgazını satmayı ve savaş meydanına gönderdiği silahlarla Amerikan askeri endüstrisine kazanç oluşturmayı hesaplıyor.
Nitekim Kiev yönetimi müzakereye ne zaman yeşil ışık yaksa, doğrudan Biden ya da Blinken Zelenski’yi arayarak kırmızı ışığa çeviriyordu. Belarus sınırında yapılan ilk müzakerelerde de, Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerinde de hep bu yaşandı: Anglosakson sabotaj.
Zelenski son olarak “Ukrayna’nın Putin ile savaşı müzakere edemeyeceğine” dair bir kararname imzalayarak, ABD’nin “uzun savaş” stratejisinin piyonu olduğunu sergilemiş oldu.
ABD içinden Ukrayna politikasına itirazlar
Kuşkusuz ABD’de farklı görüşler de var. Örneğin Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, bu savaşın uzamasının felaket olacağı konusunda ABD yönetimini birkaç kez uyardı.
Artık ABD Kongresi içinden de tepkiler gelmeye başladı. Matt Rosendale, Biden yönetiminin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemesine karşı çıkarken, Paul Gosar da Biden yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteğe tepki gösterdi (cumhuriyet.com.tr, 10.10.2022).
Kısacası ABD içinde Ukrayna savaşının uzamasına karşı çıkanlar seslerini yükseltmeye başladı. Ancak yine de Biden yönetiminin “uzun savaş” hedefinden vazgeçtiğine ya da vazgeçeceğine dair bir işaret yok.
Peki Rusya-Ukrayna savaşının barış masasının kurulabilmesi ABD’ye mi bağlı? Başından beri belirttiğimiz gibi Ukrayna’da asıl olarak ABD ile Rusya savaşıyor. Macaristan Başbakanı Orban da önceki gün bu gerçeğe işaret etti: “Geçici ateşkes Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasında yapılmalı” (Berliner Zeitung, 11.10.2022).
‘Rusya ile anlaş, Çin’e odaklan’ çağrısı
Tekrar başa, yani Erdoğan’ın Batı ile Rusya arasındaki arabuluculuk girişimine dönüp “hangi Batı” diye soracak olursak…
Yanıtı Kremlin Sözcüsü Peskov’un açıklamasında var: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir” (Sputnik, 11.10.2022).
Demek ki Moskova sadece ABD’yle değil, AB’yle de müzakere istiyor. Doğru, savaşı Anglosaksonlar, yani ABD-İngiltere ikilisi istedi ve sürdürüyor ama savaş geniş alanda savaşa itiraz eden Almanya-Fransa ikilisinin liderlik ettiği topraklarda yapılıyor.
Tam da burada şu önemli çağrıya dikkat çekmeliyiz: “Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek ve sonrasında Çin’e odaklanmak için Ukrayna’da güvenlik garantileri anlaşmasının uygulanmasına ihtiyacı olduğunu söyledi” (cumhuriyet.com.tr, 11.10.2022).
Ukrayna Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile ortak güvenlik garantileri anlaşma taslağı hazırlayan ve aynı zamanda Eski Danimarka Başbakanı olan Rasmussen’in ABD’ye yaptığı “Rusya ile anlaş” çağrısını, tersinden “sen anlaşmazsan AB anlaşır” diye de okuyabiliriz aslında. Zira zaman en çok Alman ve Fransız sanayisinin zararına ilerliyor.
Buradan da asıl konuya gelmiş bulunuyoruz: Avrupa güvenlik mimarisinin inşası Rusyalı mı, Rusyasız mı olacak, esas çarpışma bu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2022
Moskova’nın Kiev üzerinden beş mesajı
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/10/2022
Kırım’ı Rus anakarasına bağlayan Kerç Köprüsü’ne düzenlenen “bombalı kamyon” saldırısının Ukraynalı yetkililer tarafından “bu daha başlangıç” diye kutlanmasının ve Putin’e yaş günü hediyesi olarak alkışlanmasının yanıtı sert oldu.
Rusya, ertesi sabah Ukrayna’nın başkenti Kiev başta birkaç şehirdeki “önemli merkezleri” füzelerle vurdu. Bu önemli merkezlerin başında, Moskova’nın Kerç saldırısının faili ilan ettiği Ukrayna Gizli Servisi’nin binaları var.
Öte yandan füzelerden birinin de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin çalışma ofisinin bulunduğu sokağı hedef aldığı açıklandı. Diğer hedefler de Ukrayna açısından önemli altyapı tesisleriydi.
KUZEY AKIM’A, TÜRK AKIMI’NA, KURSK’E, KERÇ’E SALDIRIYA YANIT
Rusya, askeri harekatının bundan önceki aşamalarında bile bu ölçüde yoğun füze saldırıyla hükümet binalarını, devlet kurumlarını hedef almamıştı. Moskova’nın “misliyle misilleme” içeren bu sert yanıtının arkasında Kerç Köprüsü’nden fazlası, mesajının arkasında da Ukrayna’dan ötesi var…
Kuşkusuz yanıt, Kerç’ten önceki sabotaj olan Kuzey Akım 1 ve 2 için de var. Sadece Rusya’yı değil, dolaylı olarak Almanya’yı da cezalandırmayı hedefleyen o sabotajın faili olarak doğrudan ABD ve taşeronlarını değerlendiriliyor Moskova…
Kuzey Akım’a sabotaj nedeniyle bir ara Rusya’dan Avrupa’ya doğalgaz akışı bir tek Türk Akımı üzerinden yapılıyordu. Meğer Türk Akımı da hedef alınmış ancak önlenmiş. Putin, Ukrayna Gizli Servisi’nin Türk Akım gaz sevkiyat sisteminin hatlarından birini havaya uçurmayı denediğini, ayrıca Rusya’daki Kursk nükleer enerji santraline de üç saldırı girişiminde bulunduğunu açıkladı.
İşte Rusya’nın askeri harekatının önceki aşamalarından farklı olarak devlet ve hükümet binalarını hedef alıyor oluşunun ardında bunlar var…
RUSYA, ABD SAVUNMA SİSTEMİNİN İŞE YARAMADIĞINI GÖRTERDİ
Moskova, yüze yakın füzeyle çoklu mesaj vermiş görünüyor.
Kuşkusuz ilk mesaj, binaları vurulan Ukrayna Gizli Servisi’ydi. Rusya, Kerç, Türk Akımı ve Kursk santraline saldırıları ile Kuzey Akım’a saldırıdaki rolü nedeniyle Ukrayna Gizli Servisini açıkça uyarmış oldu.
İkinci mesaj, çalışma ofisinin bulunduğu sokak vurulan Zelenski’ydi. Moskova ABD’nin “uzun savaş” piyonuna dönüşen Ukrayna Devlet Başkanı’na “seni doğrudan hedef alabilirim” mesajı vermiş oldu.
Moskova’nın üçüncü mesajı ABD’yeydi. Zelenski, geçen ay CBS News’e verdiği röportajda, ABD’nin verdiği Ulusal Gelişmiş Karadan Havaya Füze Sisteminin (NASAMS) kendilerine ulaştığını söylemişti. Moskova Washington’a sistemin işe yaramadığı mesajını vermiş oldu.
Moskova’nın dördüncü mesajı, Washington-Londra-Kiev üçgenindeki “savaş propagandasını” hedef alır nitelikte. Bir süredir “Rusya’nın kaybettiği, Ukrayna’nın taarruza geçtiği” propagandası yapılıyor. Moskova’nın askeri harekâtını Rus çoğunluğun yaşadığı bölgenin güvenliğini almakla ve referandumla Rusya’ya katılımını sağlamakla sınırlamış olması, Batı tarafından “yenilme ve geri çekilme” diye sunuluyordu haftalardır. Putin Kiev başta birkaç şehri hedef alarak, Rusya’nın kapasitesini göstermek istemiş görünüyor.
ABD İÇİNDE ‘UZUN SAVAŞ’A İTİRAZ
Moskova’nın beşinci mesajı ise hem Avrupa’da ama hem de ABD içinde “barış masası” kurulmasını savunan kesimlere yönelik bir çağrı niteliği taşıyor gibi görünüyor. ABD yönetimi “uzun savaş” istiyor, Ukrayna’yı bu savaşı uzatabildiği kadar uzatmaya zorluyor. Bunun için Ukrayna’ya silah, para, askeri eğitmen ve danışman, paralı savaşçı veriyor.
Ancak ABD’de bunun doğru bir yol olmadığını savunanlar da var. Bu isimlerin başında Henry Kissinger geliyor. ABD’nin eski dışişleri bakanı ve eski ulusal güvenlik danışmanı olan Kissinger, savaşın uzatılmaması gerektiğini savunarak, barış masası kurulabilmesi için Ukrayna’nın toprak vermesi gerektiğini bile söylemişti.
Artık buna benzer sesler ABD Kongresi içinden de çıkmaya başladı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Matt Rosendale, ülkesinin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemek için parasının olmadığını savunarak, izlenen yola karşı çıktı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Paul Gosar, Washington yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteği eleştirdi ve şu mesajı paylaştı: “Karışmamamız gereken bir savaşı finanse etmemek için artık daha fazla dış yardım yapmamalıyız. Biden ve suç ailesi, Zelenski’ye borçlu olabilir, fakat ABD ona hiçbir şey borçlu değil.”
MÜZAKERE MASASI OLASILIĞI
Batı ile Rusya’nın eninde sonunda “müzakereye başlayacağı” o zamanın daha fazla uzatılmasının ABD’ye yaramadığını savunanların seslerinin daha da yükseleceği ve ABD yönetimini “uzun savaş”tan caydırmaya çalışacağı anlaşılıyor.
Kremlin Sözcüsü Peskov’un mesajı, tam da buna işaret ediyor: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir. Bu tür müzakerelerin varsayımsal olasılığını değerlendirmeden önce bunun amacını, ne için ve kiminle yapıldığını ve sonucunun ne olabileceğini anlamak gerekir. Ancak bunun ardından bir karar alınabilir.”
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ekim 2022
Körfez’den ABD’ye petrol resti
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/10/2022
Küresel enerji-politik mücadele gittikçe sertleşiyor. ABD doğrudan Rusya’yı, dolaylı Almanya’yı hedef alan enerji politikasını sürdürürken, Körfez’den ağır bir darbe yedi.
OPEC+ grubu, ABD’nin üretimi artırma talebine olumlu yanıt vermediği gibi, tersine üretimi kısma kararı aldı. Petrol üreten ülkeler, kasımdan itibaren üretimi 2 milyon varil azaltma kararı aldı. Öte yandan Suudi Arabistan petrol şirketi Aramco, ABD’ye sattığı ham petrolde kasım ayı vadeli satışlar için 20 sent fiyat artışına gitti.
ABD’den uzaklaşıyor, Çin-Rusya’ya yaklaşıyor
Washington karara büyük tepki gösterdi. Beyaz Saray “Başkan Biden, Putin’in Ukrayna işgalinin olumsuz etkileriyle mücadele ederken, OPEC+ grubunun üretimi azaltmaya yönelik basiretsiz kararından dolayı hayal kırıklığına uğramıştır” şeklinde bir açıklama yayınlarken, pek çok ABD Kongresi üyesi ise Suudi Arabistan’ın başını çektiği ülkelerin aldığı bu kararı, Putin’e destek olarak yorumladı.
Körfez’in ABD’ye bu resti karşısında ABD Kongresi’nin üç Demokrat üyesi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) ABD askerlerinin ve bölgedeki hava savunma sistemlerinin geri çekilmesi için bir tasarı sundu. Tasarı sahibi Kongre üyelerinin görüşü özetle şöyle: “Suudi Arabistan ve BAE, Putin’e yardım etmek istiyorsa, savunma konusunda da kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”
New York Times gazetesinde, 6 Ekim’de yayımlanan analizdeki şu iki görüş, tabloyu ABD açısından özetliyor:
1) “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman Washington’dan uzaklaşıyor, Rusya ve Çin’e yakınlaşıyor.”
2) “ABD başkanlarının Suudi Arabistanlı müttefiklerinden iyilik talebinde bulunacağı günler geride kaldı.”
Riyad’ın ŞİÖ ve BRICS atağı
Washington ile Riyad arasındaki sorunlar, Trump döneminde başlamıştı. Trump yönetimi, defalarca OPEC+ grubunun aldığı kararlara tepki göstermişti. Ancak durum Biden döneminde daha da ağırlaştı. Bu köşede birçok kez dikkat çekmiştik:
– 9 Mart 2022 tarihli Wall Street Journal’a göre, Biden, Ukrayna’ya destek ve enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmelerini istemek üzere Suudi Arabistan ve BAE prensleriyle görüşmek istemiş ancak reddedilmişti.
– Tersine, Suudi Prens Muhammed bin Selman 16 Nisan 2022’de Putin’le görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.
– 15 Mart 2022 tarihli Wall Street Journal’ın haberine göre Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan ile satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.
– Suudi Arabistan, Mayıs 2022’de Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği “BRICS+ Diyalog Grubu” toplantısına katıldı.
– Suudi Arabistan, geçen yıl da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) “diyalog ortağı” statüsünü almıştı.
Rusya, İran, Venezüella’ya yaradı
Kuşkusuz Suudi Arabistan’ın bu kararının asıl motivasyonu kendi çıkarıdır. İkinci büyük petrol üreticisi ama birinci büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan, bu kararıyla, ABD’nin önümüzdeki süreçte petrol piyasasını tek başına belirleyebilme yolunu tıkamış oldu. Şöyle ki…
ABD, G7’ye “Rus petrolü için tavan fiyatı belirleme” kararı aldırmıştı. Bunun hayata geçmesi, ABD’nin sonrasında benzer kararı diğer petrol üreticilerine karşı da alabilmesi demek. İşte Suudi Arabistan üretimi azaltma kararıyla ABD’nin bu hedefini önleyici bir hamle yapmış oldu.
Öte yandan Suudi Arabistan’ın bu hamlesi, Rusya’ya doğrudan ama İran ve Venezüella’ya da dolaylı olumlu sonuçlar doğurdu. ABD, zorla ambargoya dahil ettiği Avrupalı müttefiklerinin ihtiyacını karşılayabilmek için, İran ve Venezüella’ya yaptırımları gevşetmek zorunda kalabilir.
Bitirirken belirtelim: Suudi Arabistan bu hamlelerini Aramco’daki ABD etkisini kırmaya kadar götürürse, enerji piyasasında OPEC ile başlayan hareket daha ileri bir aşamaya taşınmış olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2022
Amirallere, Montrö’ye, seçime kumpas
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/10/2022
103 emekli amiral 4 Nisan 2021 günü ortak bir açıklama yaparak, Montrö Boğazlar Sözleşmesini savunmuş ve görevdeki bir amiralin üniformasının üstüne cüppe ve sarık giyerek bir tarikat evinde bulunmasına tepki göstermişti.
Kanal İstanbul, Karadeniz’deki NATO faaliyetleri, ABD ve İngiltere’nin baskısı gibi nedenlerle Montrö konusu zaten gündemdeydi ve 30 Ocak 2020’de, yine emekli amiraller gibi bu konuya vakıf olan 126 emekli büyükelçi de benzer şekilde ortak bir açıklama yapmıştı.
Çünkü ABD Karadeniz’e girişini sınırlayan Montrö Sözleşmesi’nden rahatsızlığını ortaya koyuyor, hatta dönemin ABD Büyükelçi James Jeffrey Türk ordusuna Montrö’yü delmeyi öneriyordu. Ve Erdoğan da “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek konuyu tartışmaya açıyor, hatta “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek sözleşmenin zeminini kayganlaştırıyordu.
Darbe iddiası hukuken de düştü
AKP hükümetinin içeriği nedeniyle ortak açıklamayı bir ceza davasının konusu yapabilmesi mümkün değildi çünkü her konuda ortak fikir açıklamak emekli büyükelçilerin de, emekli amirallerin de, hepimizin de anayasal hakkıydı. O nedenle emekli amirallerin ortak açıklamasını “darbe iması” ve “darbe çağrışımı” iddiasıyla bir kampanyaya dönüştürdüler. Gerçi hukukta “teşebbüs” suçu vardı, “ima” ya da “çağrışım” diye bir suç yoktu ama yine de dava açacak bir savcı buldular!
Sonuç? İlk duruşma bu yıl martta, ikinci duruşma haziranda yapıldı. Mütalaanın açıklanması beklenen eylüldeki üçüncü duruşmaya savcı raporlu olduğu gerekçesiyle katılmadı. Dün yapılan dördüncü duruşmada ise 103 amiralin 91’ine beraat, 12’sine hapis istendi!
Aslında tek başına bu sonuç bile amirallerin ortak açıklamasına dair yapılan “darbecilik” suçlamasını hukuken de düşürmektedir. Hani 103 emekli amiral “darbecilik” nedeniyle o açıklamayı yazmıştı? Yüzde 90’ı beraat eden bir darbecilik faaliyeti mi olur!
Kumpasçılık sürüyor
Buna rağmen Cumhurbaşkanlığı avukatı iddiasını sürdürüyor, “hükümete hatta devletin varlığına karşı yapılan eylem” diyerek şapkadan tavşan çıkarmaya çalışıyor. Davanın “siyasi bir dava olmadığını” iddia ederek, “Darbe ve bildiri zihniyetiyle benzerlik gösteren zihniyet konusudur” diyor. Dikkat ediniz, en fazla “benzerlik” diyebiliyor, tıpkı “ima” ya da “çağrışım” gibi… Sırf bu nedenle bile bu davayı “hukuka da kumpas” diye niteleyebiliriz.
Ama dava şimdi aynı zamanda önümüzdeki seçime de kumpastır. Hapis istenen 12 amirali beraat eden 91 amiralden ayıran özelliği bile bunun göstergesidir. Çünkü o 12 emekli amiral TV’lere çıkan, gazetelerde yazan, sosyal medyayı etkin kullanan isimlerdir. Bu 12 emekli amiral üzerinde sallanacak “hapis” kılıcı, aslında seçim sürecinde toplum/seçmen üzerinde sallanacak kılıç olacaktır.
Duruşmadan sonra konuştuğum emekli Amiral Türker Ertürk de buna işaret ediyor ve kararı “iktidarın seçim kampanyası kapsamındaki bir hamlesi” olarak yorumluyor. Neden? Çünkü Ertürk’ün de işaret ettiği gibi iktidarın “korku iklimine ihtiyacı var, muhalif kesimleri sindirmeye ihtiyacı var.”
Nitekim bir kılıcı da FETÖ’nin 28 Şubat kumpas davasını sürdürerek sallıyorlar!
Yine duruşmadan sonra konuştuğum emekli Amiral Cem Gürdeniz de davanın “siyasi bir dava olduğunu” belirterek “Türkiye’nin çıkarlarını savunmanın ve doğru tarafta olmanın bir bedeli var, o bedeli Balyoz kumpasında ödedim, ödemeye devam ediyorum, bununla da gurur duyuyorum” dedi.
Görüldüğü gibi AKP-FETÖ ortaklı 28 Şubat davası kumpası da, AKP’nin “Amiraller Bildirisi” davası kumpası da muhalif kesimleri baskılamak hedefiyle hukuku ve siyaseti esir almayı sürdürüyor. Bu bakımdan önümüzdeki seçim, aynı zamanda “kumpasçılıkla hesaplaşma” seçimi olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2022
Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın pasörü mü?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/10/2022
Kemal Kılıçdaroğlu 22 Mayıs 2010’da CHP Genel Başkanı oldu. Sadece CHP saflarında değil, CHP’yle güç birliği hedefleyen partilerde bile “Devrimci Kemal” beklentisi vardı. İşte o süreçte, yani Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanı olmasından dört ay sonra 21 Eylül 2010’da “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor”, ardından 23 Eylül 2010’de “Kılıçdaroğlu Tayyipleşmeye devam ediyor” ve 25 Eylül 2010’da “Kılıçdaroğlu Tayyip Erdoğan’ın Kulvarında” başlıklı yazılar yazdım.
Üç yazıda da şu riske işaret ettim: Kılıçdaroğlu, “Tayyip Erdoğan’ın kozlarını elinden alma” politikası ile sadece Erdoğan’a seçim kaybetmeyecek, laikliğin ve devrim kanunlarının altının oyulmasını da kolaylaştıracak.
Laikliği aşındırma pası
Kılıçdaroğlu’nun ilk genel başkanlık sınavı 12 Eylül 2010 referandumuydu. 22 Ağustos 2010’da CNNTürk’teki Ankara Kulisi programına katılan Kılıçdaroğlu “türbanı biz çözeriz” mesajı verdi ve bunu referandum öncesi düzenlediği mitinglerde de bol bol dillendirdi.
Gerçi Kılıçdaroğlu’nun türban açılımı referandumu kazandırmamıştı ama o kararlıydı. 21 Eylül 2010’da “cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar” diyordu, oysa 9 gün önceki referandumda cemaat, devlet olmuştu; dahası AKP zaten bir tarikatlar ve cemaatler koalisyonuydu. Ama Kılıçdaroğlu bir gün sonra, 22 Eylül 2010’da “Laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Din alanında özgürlükleri daha da genişletmek gerekir” mesajı veriyordu.
Böylece Kılıçdaroğlu Erdoğan’a ilk pasını vermiş oldu: Ekim ayında toplanan Milli Güvenlik Kurulu, “madem laiklik tehlikede değil” diyerek Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde değişikliğe gitti ve irticayı tehdit kapsamından çıkardı.
Erdoğan için gol, CHP için tuzak
Kılıçdaroğlu’nun açtığı gedik, Erdoğan için fırsat oldu. YÖK İstanbul Üniversitesi’ne “türban serbest” yazısı yazdı. Kılıçdaroğlu 6 Ekim 2010’da, “YÖK’ün yazısını durdurmak için hukuki yollara başvurmayacağız” diyerek kaleyi boşalttı. Ve türban birkaç yıl içinde ilkokullara kadar indi.
AKP hükümeti 8 Ekim 2013’te çıkardığı yönetmelikle türban serbestliğini yasallaştırdı. O gün bugündür ülkede başörtüsü yasağı diye bir sorun yok, tersine 20 yıl önce “başörtüsüne özgürlük” diyenlerin bugün kadınların etek boyuna müdahalesi sorunu var; o gün bugündür ülkede türban mağduru yok ama işte ve sosyal hayatta mağdur edilen binlerce başörtüsüz kadın var.
Gelgelelim Kılıçdaroğlu sanki hâlâ başörtüsü sorunu varmış gibi yine Erdoğan’a pas attı, özetle “Yönetmelik yetmez, başörtüsüne yasal güvence için TBMM’den yasa çıkaralım” dedi (3.10.2022). CHP 4 Ekim 2022’de hazırladığı üç maddelik yasa teklifini TBMM’ye sundu.
Pası alan Erdoğan ise ertesi gün Kılıçdaroğlu’na seslendi: “Gelin çözümü yasa değil, anayasa düzeyinde sağlayalım.”
Sonuç mu? Kılıçdaroğlu’nun pası Erdoğan için gol, CHP için tuzak oldu!
Tarikatlara yasallık pası
Özetle AKP’nin karşıdevrim programını uygulayabilmesi için Kılıçdaroğlu’ndan önemli bir pas gelmiş oldu. Çünkü konuyu anayasal düzleme çıkarmak demek, Anayasa’nın laiklik maddesini değiştirmek demektir!
Mesele zaten başörtüsü de değildir. Erdoğan’ın yıllar önce “velev ki türban siyasi sembol” demesi işin esasıdır. Çünkü türban, karşıdevrim programı açısından devrim kanunlarının tasfiyesinin aracıdır.
Üstelik Erdoğan o aşama için de Kılıçdaroğlu CHP’sinden pas almıştır zaten; bir CHP’li vekil “tekke ve zaviyeleri kapatan devrim kanununun” kadük olduğunu savunabilmektedir artık!
Uyaralım: AKP’ye benzeyerek AKP’yi seçimde yenmenin mümkün olmadığı Ekmeleddin İhsanoğlu vakasında görülmüş olmalıydı. Kılıçdaroğlu Erdoğanlaşarak Erdoğan’ın tabanından oy alamaz ama “AKP’nin kozlarını elinden almak” politikasıyla AKP’nin karşıdevrim hedeflerinin sıra sıra gerçekleşmesini kolaylaştırmış olur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ekim 2022
Ukrayna savaşının beş cephesi
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 04/10/2022
Ukrayna’da asıl çarpışan Ukrayna ile Rusya değil, ABD ile Rusya’dır. İlk turuncu darbeyi bir kenara bırakırsak, bu çarpışma gerçekte 2014 yılında başladı ve 24 Şubat 2022’de yeni bir aşamaya geçti.
ABD-Rusya çarpışması, Ukrayna üzerinde birincisi jeopolitik, ikincisi politik, üçüncüsü enerji-politik, dördüncüsü ekonomik ve beşincisi askeri cephelerde sürmektedir.
Bu cephelerdeki tabloyu inceleyelim:
1) JEOPOLİTİK CEPHE
ABD, Arktik Okyanusu’ndan başlayıp Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği ile bu ülkeleri kapsayan, Baltık Denizi ve Baltık ülkeleri üzerinden Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa’ya inen, Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i içeren, Yunanistan’ı kuzeyden güneye katederek Doğu Akdeniz’de Girit’e kadar inen bir stratejik hat inşa ediyor.
ABD, Avrupa ile Asya arasına yeni bir demir perde indirerek Avrasyalaşmayı önlemeyi ve bu stratejik hat üzerinden Rusya’yı sıkıştırmayı hedeflemektedir.
Rusya ise bu stratejik hatta karşı güneybatısından dayanak bölgeleri oluşturmaya çalışıyor. İşte Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporijya’nin Rusya’ya katılımı bu amaçladır ve fiilen Ukrayna’nın Karadeniz’e bağlantısını kesebilmeyi hedeflemektedir. Moskova için Karadeniz’in güvenliği ve burasının bir “NATO gölü” olmaması hayati önemdedir.
2) POLİTİK HEDEF
ABD’nin temel politik hedefi Rusya’yı yalnızlaştırmak, Avrupa’yla işbirliğini sınırlamak, enerji bağını koparmaktır.
ABD’nin ikincil politik hedefi ise AB’nin “stratejik özerkliğini” engellemek, Avrupa üzerindeki tahakkümü sürdürmek ve Soğuk Savaş’ta olduğu gibi kendi stratejisine eklemlemek istemektedir.
Bunun yolu ise önce Almanya-Rusya işbirliğini bozmaktan, ardından da enerji faktörü üzerinden Alman sanayisini baskılamaktan geçiyor. Alman sanayisi ne kadar zayıflarsa, Berlin ABD’ye o kadar bağımlı olacak ve Paris’le birlikte 2014 yılından bu yana geliştirmeye çalıştıkları “stratejik özerklik” arayışından uzaklaşacaktır.
ABD’nin üçüncül politik hedefi ise SSCB’nin dağılması sonrası fiilen varlığı gereksizleşen NATO’yu, “Rus tehdidi üzerinden” canlandırmak, büyütmek ve ilerde Asya-Pasifik’e genişletmektir. ABD için NATO sadece bir askeri aygıt değil, üyeleri denetim altında tutan bir siyasi araçtır.
3) ENERJİ-POLİTİK CEPHE
ABD, Almanya-Rusya enerji bağını keserek, AB-Rusya işbirliğini de bozmayı hedefliyordu uzun yıllardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Alman sanayisinin zayıflamasına ve Berlin’in Washington tahakkümüne girmesi demektir.
Diğer yandan ABD enerji-politik cephede Rus gazına karşı kendi gazını seçenek yapmaya ve emperyalist LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) şirketlerine pazar oluşturmaya çalışıyor.
ABD enerji-politik cephede son olarak işi, Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım boru hatlarına sabotaja kadar vardırdı.
Rusya ABD’nin bu saldırganlığına karşı Asya pazarını güçlendirmeye, Çin ve Hindistan’a petrol ve doğalgaz ihracını artırmaya, Türkiye ve Güney Kore gibi ülkelerle enerji ticaretini belli bir seviyede tutabilmeye çalışıyor.
4) EKONOMİK CEPHE
ABD, ekonomik cephedeki saldırılarını öncelikle Rus ekonomi varlığına “çökerek” sürdürüyor. Rus vatandaşlarına ait yaklaşık 20 milyar dolarlık varlıklara el koymak dışında, Washington Rusya Merkez Bankası’nın Batı’daki rezervlerini de dondurdu.
ABD, ekonomik cephede ikincil olarak Rusya’yı ağır ambargo altında tutarak bu ülkenin ekonomisini batırmayı hedefliyor. Ancak geride kalan altı ayda bu gerçekleşmedi, tersine Avrupa ekonomileri yaptırım nedeniyle büyük sorunlar yaşamaya başladı.
Rusya ise ABD’nin ekonomik cephedeki bu saldırılarına karşı “ulusal paralarla ticaret” hamlesini uyguluyor. 5-6 yıldır konuşulan ve sembolik düzeyde başlayan “ulusal paralarla ticaret”, ABD’nin yaptırımları nedeniyle ivme kazandı ve adım adım oranı artarak uygulanıyor.
5) ASKERİ CEPHE
ABD, Ukrayna’yı silahlandırırken hem stratejik planda “savaşı uzatmayı” ama hem de Amerikan silah sanayisine para kazandırmayı hedefliyor.
ABD bu yolla hem atıl duran silahlarını cephelere sürerek tüketmiş hem de yeni silah üretimine alan açmış oluyor.
Emperyalizmin en önemli karakteristiğidir: Enerji ve silah tekellerini beslemek, emperyalist ABD’yi yönetenlerin ilk ve en önemli işidir.
SONUÇ
Görüldüğü üzere Ukrayna meselesi sadece Ukrayna meselesi değildir. ABD, Ukrayna üzerinden kendi küresel düzenini sürdürebilmeyi, Avrupa’yı tahakkümü altında tutabilmeyi, Rusya’yı geriletmeyi ve asıl rakibi Çin’e karşı geniş bir cephe inşa edebilmeyi hedeflemektedir.
Ancak tablo tersi yönde gelişme işaretleri taşımaktadır: ABD’nin hegemonyası zayıflıyor ve kurallarını kendisinin yazdığı düzen çatırdıyor. Enerji krizi ise ABD’nin beklediğinin tersine, Avrupa’da kendisine karşı yeni bir politik süreç başlatma potansiyeli taşıyor.
Çin’e karşı geniş cephe mi? ABD’nin cepheyi genişletebilmeden önce mevcut cephesini sağlam tutabilme sorunu var!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2022
Brzezinski’nin o uyarısı masada
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/10/2022
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, NATO’ya “hızlandırılmış katılım başvurusunu” imzaladığını duyurdu. “NATO yolumuzu çoktan tamamladık, Ukrayna fiilen NATO’nun parçasıdır” diyen Zelenski, başvurunun “bu fiili durumu yasallaştıracağını” söyledi (Sputnik, 30.9.2022).
Zelenski’nin bu başvurusu ve açıklaması bile, olan biteni tam olarak anlamadığını ya da anlamak istemediğini ortaya koyuyor. Çünkü ülkesi 24 Şubat 2022 sürecine ne yazık ki tam da bu nedenle, yani “ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya alarak Rusya’ya kuşatmayı biraz daha daraltmak istemesi” nedeniyle sürüklendi.
‘Ukrayna’nın NATO üyeliği gereksiz ve zararlı’
Oysa örneğin ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski daha Mart 2015’te “Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğinin masadan kaldırılması gerektiğini” söylüyor, hatta ABD’nin Rusya’yla “Ukrayna’nın AB üyesi olsa bile NATO üyesi olmayacağını garanti eden bir anlaşma yapması gerektiğini” savunuyordu (Sputnik, 9.3.2015).
Nitekim Rusya’nın 24 Şubat 2022’den önce, Aralık 2021’de hem ABD’den hem de NATO’dan istediği “güvenlik garantileri” anlaşması, tam da Brzesinki’nin işaret ettiği türden bir anlaşmaydı.
Brzesinki yine o süreçte Polonya gazetesi Gazeta Prawn’a verdiği demeçte “Ukrayna’nın NATO üyeliğinin sadece gereksiz olmakla kalmayıp zararlı da sonuçlanabileceğini” söylüyordu (Sputnik, 25.3.2015).
Ancak Washington, Brzezinski ve benzer şekilde düşünenleri dinlemedi, Rusya’yı kuşatmayı ilerletmeyi ve daraltmayı stratejik hedef ilan etti. Fakat 7 yıl sonra tablo Brzezinski’nin işaret ettiği gibi oldu: “Zararlı sonuçlandı.”
Ukrayna, Kırım’ın ardından Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerini de kaybetti. Önce bağımsızlığını ilan eden, ardından da halkoylamasıyla Rusya’ya katılımı kabul eden bu bölgeler, 30 Eylül 2022’den itibaren artık Rusya Federasyonu’nun parçası haline geldiler.
ABD’nin ‘uzun savaş’ planı
ABD’yi ve elbette Ukrayna’yı girdiği bu açmazdan çıkarmak için ABD’nin bir başka kıdemli eski Ulusal Güvenlik Danışmanı, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger da önemli uyarılarda bulundu.
“Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen Kissinger, “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışma iki ay içinde sonlandırılamazsa, kontrolden çıkacak” uyarısında bulundu.
Hatta Kissinger felaketin önlenmesi adına “Ukrayna’nın Rusya’ya toprak vermesi gerektiğini” bile savundu (The Telegraph, 24.5.2022).
Ancak ABD, ateşe attığı Ukrayna’yı ateşte tutmayı sürdürmeyi ana stratejisinin gereği görüyor ve bu nedenle “savaşı uzatmayı” hedefliyor. ABD’nin “uzun savaş” ısrarının Ukrayna’ya ve Avrupa’ya daha neler kaybettirebileceği ise ortada…
‘Tarihin gördüğü en kötü fikir’
Her şeye rağmen Ukrayna’nın NATO’ya kabulünün felaket olacağını ABD’de gören isimler yine de var. Örneğin Jason Fields, “Ukrayna’yı NATO’ya kabul etmenin tarihin en kötü fikri olduğunu” yazdı (Newsweek, 30.9.2022). Fields özetle “Ukrayna’nın NATO’ya kabulünün ABD ve NATO müttefiklerini Rusya ile savaşa sürükleyebileceğini, bunun da nükleer savaşa yol açabileceğini ve insanlığın varlığını tehdit edebileceğini” belirtti.
Ukrayna’nın “NATO’ya hızlandırılmış katılımına” NATO üyelerinin çoğunluğunun da sıcak bakmayacağı anlaşılıyor. Nitekim Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht “Ukrayna, bir ittifak seçmekte özgürdür ancak NATO’ya katılmak belirli şartlara tabidir” diyerek, kapının açık olmadığına işaret etti.
Ukrayna’yı NATO üyeliği için başından veri kışkırtan ABD de, şimdilik temkinli. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Ukrayna’nın NATO’ya üyelik başvurusu başka bir zaman ele alınmalı” dedi.
Tek başına ABD’nin bu açıklaması bile Ukraynalılar için nice derslerle dolu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2022