Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
AKP’nin bahanesi kalktı, koalisyona desteği gündemde
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/09/2014
IŞİD’in esir tuttuğu rehinelerimizin serbest kalmasıyla ilgili dünkü ilk incelememizde şu saptamayı yapmıştık:
“49 rehine gerekçesi 101 gün sonra ortadan kaldırıldı ve Ankara ABD planına teslim oldu. Daha doğrusu, Ankara ABD planına teslim olduktan sonra IŞİD’in elinde 49 rehine bulunmasına gerek kalmadı!”
Bir gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın söyledikleri, tezimizi doğruladı!
ERDOĞAN: ‘KOALİSYONA DESTEĞİ KONUŞACAĞIZ’
Erdoğan BM toplantıları için ABD’ye giderken havalimanında yaptığı basın toplantısında bir gazetecinin “rehinelerin serbest bırakılmasının ardından Türkiye’nin ABD koalisyonuna katkısı artar mı” sorusuna önce şu yanıtı verdi:
“Bundan sonraki sürece yönelik, ‘Cidde’deki koalisyonda niçin böyle bir tavır takındık’ deniliyorsa işte bu dün içindi.”
Yani Erdoğan, “artık bahanemiz yok” demiş oluyordu…
Nitekim hemen ardından şöyle devam etti: “Bundan sonraki süreçle ilgili mesele ayrı bir konu. Onu bu sabah Başbakanımızla da görüştüm, ‘Sizler de çalışmalarınızı yapın, bizler de BM’de zaten görüşmeler yapacağız, döndükten sonra oturur değerlendiririz. Ne gibi bir tavır alacağız, bu tavrı da artık belirlememiz lazım.”
Ancak Erdoğan, toptan bir değişiklik gibi görülmemesi için dikkatli ifadeler kullanıyordu. Örneğin ABD koalisyonuna askeri ve opeasyonel desteğin akla sadece uçakları, tankları, topları getirmemesini istiyordu. Erdoğan‘a göre başka türden operasyona destekler de vardı ve Türkiye o destekleri verecekti!
Erdoğan ayrıca TSK ile Pentagon’un neler yapılacağı konusunda görüştüğünü, ayrıntılara giremeyeceğini ama Tampon Bölge konusunun önemli olduğunu belirtti!
Kuşkusuz ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Kongre’deki muhataplarına “merak etmeyin Türkiye istediğimiz desteği verecek” derken, bizim bildiklerimizin çok ötesinde şeyler biliyorlardı!
IŞİD KOZDAN NEDEN VAZGEÇER?
Madem IŞİD’in elindeki rehinelerimizle ülkemizin ABD saldırısına alet olması arasında doğrudan bir bağ var; o zaman yurttaşlarımızın serbest bırakılmasına sevineceğiz ama tekrarının yaşanmaması için de bize yapılan açıklamalarla yetinmeyeceğiz ve gazeteci olarak soru soracağız.
Kaldı ki, yetkililerin şu açıklamalarından sonra bu olayın perde arkasını kurcalamayan kişi gazeteci değildir! Zira Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın sözlerine bakılırsa operasyon yok ama temas ve ikna vardı, maddi pazarlık yok ama siyasi pazarlık var, takas hem yok hem var…
Son bir ayda rehinelerin yedi kez salıverilmesinin gündeme geldiği ama IŞİD’in her seferinde nedensiz olarak son dakikada bunu iptal ettiği belirtiliyor.
Son bir ayın özelliği ne? ABD’nin hava saldırısı başladı, IŞİD üzerinden koalisyona katkı pazarlığı yapılıyor vs.
ABD şimdi daha geniş bir saldırı yapmak üzereyken, IŞİD elindeki en önemli kozdan neden vazgeçti?
ÖNCE ANLAŞMA, SONRA REHİNELER
Artık tablo şöyledir:
1. AKP, IŞİD’in elindeki rehineler nedeniyle ABD planına direnebiliyorsa, bugünden itibaren elinde bir bahanesi yoktur.
Kuşkusuz AKP için direnmek esas, bahane ikincilse AKP yine de direnebilecektir, yeni itirazlar masaya sürecektir. Yok direnmezse, rehine bahanesi direnebilmenin değil pay kapabilmenin bahanesi olur!
2. Rehineler Türkiye’yi ABD planına mecbur edebilmek için bırakıldıysa, öncesinde AKP’nin koalisyona istenilen katkıyı yapmayı kabul etmiş ve anlaşmış olması gerekmektedir. Aksi taktirde rehinelerin serbest bırakılmasına rağmen AKP itiraz etmeyi sürdürebilecektir
Dolayısıyla önce AKP ABD planına teslim olmuş ve istenilen katkıyı yapmayı kabul etmiştir, sonra da rehineler serbest kalmıştır!
Ancak AKP’nin teslimiyetine rağmen, Türkiye ve TSK içindeki milli eğilim, ABD planına yine de direnecektir!
Şu noktaya dikkat çekerek bitirelim: Erdoğan BM programını anlatırken, ABD’de Dünya Yahudi Kongresi heyetiyle biraraya geleceğini söyledi! Nereden çıktı bu? Önemli!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2014
AKP teslim, rehineler serbest!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/09/2014
Musul Başkonsolosluğumuzun esir alınan 49 personeli, 101 gün sonra nihayet serbest kaldı. Tüm Türkiye için sevinç kaynağı…
Gelişmeyle ilgili görüşlerimize geçmeden önce bazı saptamalar yapalım:
49 personelimizin serbest kalmasının ardınan yetkililerdn gelen açıklamalar kafaları karıştırdı: Cumhurbaşkanı Erdoğan, personelimizi MİT’in bir operasyonla kurtardığını söyledi. Ancak Başbakan Davutoğlu operasyon değil, “temas” kelimesini kullandı.
İlerleyen saatlerde ortaya çıkan ayrıntılar Davutoğlu’nun sözlerinin doğruluğuna işaret ediyordu: Operasyon olmamıştı, fidye ödenmemişti, müzakere ve ikna vardı!
İlginçtir: AKP milletvekili Şamil Tayyar durumla ilgili yorumunda CIA müdahalesine işaret ediyor, IŞİD’e yakınlığıyla bilinen Takva Haber de, Ankara’nın bu süreçte yürüttüğü müzakereyle İslam Devleti’ni tanıdığını söylüyordu.
KONSOLOSLUK NASIL TESLİM OLDU?
Anımsayacağınız gibi Musul Başkonsolosluğumuz yakın tehlikeye rağmen boşaltılmamıştı.
AKP milletvekilleri, TBMM kürsüsünden konsolosluğumuzun kuşatıldığını söyleyen MHP Milletvekili Sinan Ogan‘la dalga geçiyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu rahattı ve attığı twitlerde “her türlü güvenlik tedbirinin alındığını” söylüyordu…
AKP’deki bu iklim ve konsolosluğumuzun tek kurşun atmadan teslim olması, kuşkusuz soru işaretleri yaratıyordu. Üstelik MHP milletvekili Sinan Ogan ve Aydınlık yazarı Sabahattin Önkibar, Ankara’dan başkonsolosa “direnmeyin, teslim olun” talimatı gittiğini açıklıyordu.
Hatta Önkibar‘ın yazdığına göre son kararı veren dönemin Başbakanı Erdoğan şöyle demişti: “Konsolosluk asla boşaltılmayacak. IŞİD bize zarar vermez.”
Belki de bu iddiaların ağırlığıyla olsa gerek, AK-Medya’nın etkili isimlerinden Abdülkadir Selvi, başkonsolosun yanıt veremeyeceği şartlarda şu iddiayı ortaya atıyordu: “Başkonsolos uyarıldığı halde konsolosluğu boşaltmadı.”
Yani AKP emir vermiş ama başkonsolos Öztürk Yılmaz dinlememişti!
Selvi‘nin AKP’yi ak’lama girişimi Barzani‘nin dolaylı desteğiyle de uyumluydu. Barzani de Öztürk Yılmaz‘ın değerlendirme hatası yaptığını savunuyordu!
ANLAŞMA OLDU, REHİNE BAHANESİ KALKTI
Bu saptamaların ardından esas konuya gelebiliriz.
Bu tip durumlarda pek insani görülmese de, gerçeği anlayabilmek için şu tarz soruları mutlaka sormalıyız: 101 gündür kurtarılmayan rehineler, neden şimdi kurtarılabildi? Tekinin bile burnunun kanamadan kolayca teslim alınabildiği bir operasyon, neden daha önce yapılmamıştı?
Bakınız mesele açıktır: ABD IŞİD’e karşı bir plan açıkladı. O plana göre Türkiye’ye büyük sorumluluklar düşüyordu.
Ancak Türkiye’nin bahanesi vardı, özetle “IŞİD’in elinde rehinelerimiz var, açık askeri destek veremeyiz, dolaylı destek verelim” diyordu..
Ancak Obama‘nın planı zaten “az çalışılmış” bir plandı ve Türkiye’nin açık pozisyon almasına, koordinatörlük yapmasına ihtiyaç vardı.
Ve çözüm bulundu!
49 rehine gerekçesi 101 gün sonra ortadan kaldırıldı ve Ankara ABD planına teslim oldu!
Daha doğrusu, Ankara ABD planına teslim olduktan sonra IŞİD’in elinde 49 rehine bulunmasına gerek kalmadı!
Erdoğan‘ın TSK’ye tampon bölge talimatı hazırlığı yapma görevi vermesi, hazırlığın güvenlik zirvesinde ele alınması, Davutoğlu ve Beşir Atalay‘ın “tampon bölgeye” sıcak baktıklarına işaret eden açıklamaları…
Ve daha önemlisi hem ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel‘in hem de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin Kongre’deki muhataplarına “merak etmeyin Türkiye istediğimiz desteği verecek” demesi, Türkiye karşıtı soruları “kapalı oturumlarda yanıtlama” ihtiyaçları duymaları…
Yani en temel konularda AKP, ABD’ye destek verecekti ve 49 rehine gerekçesine artık ihtiyaç yoktu!
IŞİD ABD İÇİN MANİVELADIR!
Bu tablo aslında çok önemli bir esasa işaret ediyor: IŞİD, ABD’nin taşeron örgütüdür ve onun planlarının manivelasıdır!
ABD, IŞİD’e dayanarak “Kürt Koridoru” planını canlı tutmaya, savunmada da olsa Ortaoğu için yeniden bir atak yapmaya çalışıyor…
Hep söyledik, yeniden vurgulayalım: Reagan için Taliban neyse, Bush için Bin Ladin ve el Kaide neyse, Obama için de Bağdadi ve IŞİD odur!
AKP’nin IŞİD’e dolaylı desteği, ABD’nin IŞİD ilişkisinin alt başlığıdır ve IŞİD’in Irak’tan Suriye’ye bir köprü olmasıyla ilgilidir!
Ve 49 yurttaşımızın hayatı üzerinden politika yapılabilmesi, ABD’ye bağımlılığın bir sonucudur!
Önce bu ilişkiyi düzeltmemiz gerekiyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Eylül 2014
PKK tampon bölgeye neden karşı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/09/2014
TSK’nin hazırlıklarını yaptığı tampon bölgenin, sonuçları itibariyle Kürt Koridoru anlamına geleceğini belirtmiştik.
ABD’nin 1991’de 36. paraleli sınır çekip uçuşa yasak bölge ilan etmesini ve Irak’ın kuzeyini “tampon bölge” haline getirmesini de bu tezimize dayanak göstermiştik. Zira ABD 36. paralel üzerinden Irak Kürdistanı’nı kurmuş oldu!
Oysa PKK tampon bölgeye karşı çıktı, hatta Murat Karayılan “tampon bölge Kürdistan’ın işgalidir” dedi.
Bu durumda soru şudur: Tampon bölge bizim belirttiğimiz gibi Kürt Koridoru demek midir, yoksa Karayılan’ın dediği gibi Kürdistan’ın işgali demek midir?
İnceleyelim:
1 MART TEZKERESİ TÜRKİYE’NİN ALEYHİNEYDİ
1 Mart tezkeresi tartışmalarını anımsıyor musunuz? Orada da benzer bir durum vardı…
ABD tezkeresine neden karşı çıkmıştık?
1) Tezkere, iddia edildiği gibi ABD’nin Irak’a kuzeyden cephe açması değildi, zira kuzeyde zaten ciddi bir Irak kuvveti yoktu. Irak’ın kuzeyi fiilen zaten 12 yıldır ABD’nin kurmuş olduğu Barzanis’tandı…
2) ABD, Irak’a ikinci kez Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmek için geliyordu ve BOP’un merkezinde de Barzanistan’ı “Büyük Kürdistan” yapmak vardı. Yani Suriye, İran ve Türkiye’ye doğru genişletmek.
3) Tezkereye göre ABD’nin sevkedeceği askerler, Bağdat’a doğru hücuma kalkacak askerler değildi ve İskenderun’dan Hakkari’ye kadar Türkiye sınırı boyunca konuşlanacaktı.
4) Bu tablo, ABD’nin 1 Mart tezkeresiyle aslında TSK ile Barzanistan arasına bir kalkan kurmak istediğine, buraya yerleştireceği askerlerle Büyük Kürdistan hedefine doğru ilerleyeceğine işaret ediyordu.
PKK 1 MART TEZKERESİNE KARŞIYDI
Oysa hem PKK, hem de Barzani 1 Mart tezkeresine karşı çıkıyordu. Kendi lehlerine olan bir tezkereye neden karşı çıkıyorlardı?
1) PKK, kategorik olarak içinde TSK olan her projeye karşıdır! Zira bilir ki, Türkiye NATO üyesi de olsa, Ankara’da BOP eş başkanlığı da bulunsa, TSK “sınırdışı” işler yapabilir!
2) PKK, Açılım’a rağmen, TSK’nin kendisiyle ilgili kırmızçizgisi olduğunu bilmektedir.
3) Barzani, AKP’nin iktidarına rağmen Türk Ordusu’nun asla bağımsız bir Kürdistan’a izin vermeyceğini bilmektedir ve bunu sık sık ifade etmektedir.
Bu gerekçeler nedeniyle hem PKK hem de Barzani 1 Mart tezkeresine karşı çıkmıştı. Hatta kimi milli kesimler, PKK ile Barzani‘nin bu gerekçelerine bakarak, 1 Mart tezkeresini desteklemişti. Tezkereyle ABD’nin “Büyük Kürdistan” projsine engel olabileceklerini ileri sürmüşlerdi.
ABD PLANINDA ABD ÇIKARI VARDIR
O zaman şöyle soralım:
1) 1 Mart tezkeresi geçseydi, TSK Barzanistan’ı dağıtabilir miydi, ABD’nin Büyük Kürdistan projesini ortadan kaldırabilir miydi?
2) TSK şu anda tampon bölgeye evet dese, fırsattan yararlanıp Suriye’nin kuzeyindeki PKK kantonlarını dağıtabilir mi, Irak’ın kuzeyinde PKK’yi bastırabilir mi, hatta Barzanistan’a fiilen müdahale edebilir mi
Evet, artık felsefi bir tartışmaya da gelmiş bulunuyoruz.
TSK’nin pek çok subayı NATO’ya karşıdır ama NATO’dan çıkılmasını da istemez. Sorduğumuzda gerekçeleri özetle şu olur: “İçinde olmak ve karar mekanizmalarında bulunmak, dışında olmaktan daha avantajlıdır.”
Öyle midir? Kendimizi kandırmayalım: NATO askeri bir ittifak olmaktan çok siyasi bir örgüttür ve siyasi kararı da ABD verir, uygular, uygulatır.
Problem, büyük kuvvet ile küçük kuvvet arasındaki ilişkidir. Türkiye’nin ABD’ye rağmen ABD projesi içinde ABD’nin çıkarlarına aykırı sonuç elde etmesi “şu koşullarda” mümkün değildir!
SÜREÇ LEHİNE OLAN RİSK ALMAZ
1 Mart tezkeresini TBMM’den geçirtmeyerek inisiyatif kaybetmiş olmadık, tersine o gün Kürt Koridoru’nu engelledik ve ABD’nin hedefini öteledik.
O tezkere geçseydi ABD ilan ettiği gibi hızla Irak’tan sonra Suriye’ye girecekti ve Barzanistan’ı Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açacaktı. Tezkere geçmeyince o işi bugünlere kadar gecikti.
Aynı durum tampon bölge konusu için de geçerlidir. Tampon bölge kurmamak, uçuşa yasak bölge ilan ettirmemek, son tahlilde Kürt Koridoru’nu öteleyecektir.
PKK elbette risk almamak, TSK ile karşı karşıya gelmemek için tampona karşı çıkar, zira süreç zaten lehlerine ilerlemektedir…
Ama TSK, PKK’den farklı düşünmeldir ve tampon bölge ile ABD’nin planlarına engel olunamayacağını, tersine son tahlilde plana yarar sağlamış olacağını hesap etmelidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 eylül 2014
AKP hizadan çıktı mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/09/2014
Günlerdir işliyoruz: Obama‘nın açıkladığı IŞİD stratejisine AKP’nin ne “tam desteği” var, ne de toptan bir karşı çıkışı…
Dolayısıyla “tam destek” olmadığına bakarak ne AKP’nin hizadan çıktığı saptanabilir ne de “toptan bir karşı çıkış” olmadığına bakarak Türkiye’nin direnmediği söylenebilir…
Ve Wall Street Jornall‘ın “Ankara ile ABD’nin artık müttefik olmadığı” anafikirli yazısı da tek başına bir yönelim ifade etmez. Zira “eksen kayması” tartışmaları sırasında da ABD’nin etkili yayın organlarında buna benzer pek çok yorum çıkmış ama son tahlilde AKP’nin konumu değişmemişti!
Kaldı ki ABD’nin Ankara Maslahatgüzerı Ross Wilson da WSJ’nin yorumunu “saçmalık” olarak niteledi ve üstelik şu önemli esasa dikkat çekti: “ABD dış politikasını yapan Amerikan basını değildir.”
ABD KONGRESİ’NDEKİ BÖLÜNME
AKP’nin, biraz da TSK’nin basıncıyla, Obama‘nın IŞİD planına belli noktalarda itiraz ediyor oluşu, ABD’nin hizasından çıktığına işaret etmez.
Zira ABD Kongresi’nin Temsilciler Meclisi kanadının çoğunluğu da bu plana itiraz ediyor, fakat yine de “kötünün iyisi” diyerek, yaklaşık üçte ikinin çoğunluğuyla onaylıyor.
Sonuçlar aydınlatıcıdır: Obama‘nın “IŞİD’e karşı ‘seçilmiş’ ılımlı muhaliflere silah ve eğitim desteği” isteyen planına 273 kişi evet, 156 kişi de hayır oyu verdi.
Üstelik ayrım cumhuriyetçi ve demokratlar şeklinde de değil. Hayır diyenlerin 85’i demokrat, 71’i cumhuriyetçi…
Obama‘nın planına evet diyen demokratların çoğunluğu, planı “kötünün iyisi” olarak gördükleri için onayladıklarını söylüyorlar.
Ya itiraz edenler?
Hayır diyen demokratlar, “yeniden Ortadoğu’ya çekildikleri” için plana karşı çıkıyorlar. Hayır diyen cumhuriyetçiler ise “az çalışılmış” ve “yetersiz” buldukları için plana karşı çıkıyorlar.
Hayırcı demokrat ve cumhuriyetçilerin ortaklaştıkları görüşlerin başında ise birincisi silahların yanlış ellere gidebileceği endişesi, ikincisi de operasyonların toplam maliyetinin bütçede yaratacağı sıkıntı geliyor.
Şimdi bu tabloya bakarak, ABD Kongresi’nin bir bölümü hizadan çıktı diyebilir miyiz?
CİDDE’NİN PERDE ARKASI
Obama‘nın bir plan açıklamak zorunda kalmasından bu yana Ortadoğu’daki her devlet, planın avantajlarından daha çok yararlanmak ve dezavantajlarına daha az maruz kalabilmek için politika yapıyor.
Burada anahtar rolü olanlar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’dır. Üç devlet de ABD’nin “az çalışılmış” planını kendi çıkarlarına uygun hale getirmeye çalışıyorlar, daha fazla pay kapmaya çalışıyorlar.
Suriye’de ortak olan Türkiye ile Suudi Arabistan’ın, Mısır’da nasıl karşıt pozisyonlarda olabildikleri, bu meseleyi anlayabimek için anahtar önemdedir!
Bu Cidde’de neden imza atılmadığını ve fakat üç gün sonra neden Paris’te imza atılabildiğini de açıklamaktadır.
Gerçekte Türkiye ABD planına askeri destek vermek istmediği için değil, Suudi Arabistan’ın sonuç bildirgesine eklediği şu ifadeden rahatsız olduğu için son anda imza atmamıştır: “IŞİD’in etkin olduğu bölgelerde komşu ülkelerden yabancı uyruklu savaşçıların geçişinin engellenmesi, IŞİD ve şiddet eylemleri gerçekleştiren raikal gruplara yapılan maddi yardımın kesilmesi için gerekli tedbirlerin alınması…”
Suudi Arabistan’ın sonuç bildirgesine IŞİD dışında diğer radikal gruplar ifadesini eklemesi Ankara’yı rahatsız etmiştir. Zira Esad‘ı devirme hedefiyle başta Ahrar eş-Şam olmak üzere pek çok grupla yakın temasa geçen Ankara’nın başı, bu ifadeye onayla birlikte belaya girebilecektir.
O nedenle Cidde’de imza atılmamış ama üç gün sonra Paris’te “askeri desteğe” kapı gibi onay verilmiştir!
Kaldı ki o askeri desteğin bir parçası olarak, Ankara zaten “tampon bölge” hazırlığına başlamıştır. Fakat tıpkı yukarıda söylediğimiz gibi, Obama‘nın planı “az çalışılmış” olduğu için TSK de burada tampon bölgeyi kendisini avantajlı kılmaya çalışacak şekilde planlamaya gayret etmektedir!
STRATEJİK SÜREÇ DEVAM EDİYOR
Sonuç olarak şu iki şeye dikkat çekmek isteriz:
1. Stratejik süreçlerle taktik süreçler birbirinden farklıdır ve taktik süreç, stratejik sürecin yönelimini değiştirmez.
2. Bir plana “içeriden itiraz etmekle”, o plana karşı “dışarıda konumlanmak” birbirinden çok farklı şeylerdir ve AKP hükümeti planın dışına konumlanmamakta, içeriden itiraz etmektedir!
Dolayıysla AKP hizadan çıkmış değildir.
Hatta bu kapsamda kabaca şöyle bir cepheleşme olduğunu bile söyleyebiliriz: ABD’nin gerçekçileri (Obama) ile AKP Hükümeti bir tarafta, ABD’nin müdahalecileri ile Fethullahçılar diğer tarafta…
WSJ ya da Ricciardone‘nin mesajları bu nedenle sadece Ankara’ya değil, daha çok Washington’adır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2014
Tampon bölge Kürt Koridoru demektir!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/09/2014
AKP Hükümeti’nin Obama‘nın IŞİD stratejisine itirazlarından birinin de göç dalgası endişesi olduğunu yazdık bir kaç kez…
Hükümet, ABD’nin hava saldırısı sırasında oluşacak bir göç dalgasına karşı, tampon bölge istemektedir! ABD’nin askeri destek isteğine karşı Türkiye’nin taleplerinden biri budur!
Fakat bunun ABD’ye yarar bakımından bir itiraz değil tersine ana plana destek olduğunu günlerdir vurguluyoruz. Bugün konuyu biraz daha derinleştireceğiz.
TSK’NİN TAMPON BÖLGE ÇALIŞMASI
Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın Katar dönüşü “TSK çalışıyor. Öünümüze getirecekler. Gerekirse karar vereceğiz” demesinin ardından TSK’nin tampon bölge konusunda yaptığı çalışmanın ayrıntıları belirmeye, ajanslara düşmeye başladı
Buna göre:
1) Ankara hem Irak’ta hem de Suriye’de tampon bölge istiyor.
2) Irak’taki tampon bölgenin sorumlusu ABD, Suriye’deki tampon bölgenin sorumlusu Türkiye olacak.
3) IŞİD’in uçağı olmadığı için havadan uçuş yasağına gerek yok.
TSK ÇALIŞMASINA BEŞ İTİRAZ
Öncelikle bu ayrıntılara itirazlarımızı belirtelim:
1) Uçuş yasağına gerek olmadığı doğru değildir, zira zaten bir hava saldırısı nedeniyle tampon bölgeye ihtiyaç olduğu söylenmektedir ve uçuş yasağıyla korunmayan bir tampon bölge fiilen olmaz!
2) Irak’taki tampon bölgenin sorumlusu neden ABD olacak? TSK ile PKK Irak’ın kuzeyinde karşı karşıya gelmesin diye mi?
3) Irak’ın kuzeyindeki endişe Suriye’nin kuzeyi için geçerli değil midir? Orada PKK’nin Suriye kolu olan PYD ve özerklik ilan ettiği kantonlar yok mudur?
4) Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde nasıl tampon bölge kuracak? 15-20 kilometre derinliği olacağı belirtilen bu tamponlar için önce PYD ve IŞİD’in elindeki sınır kapılarının ele geçirilmesi gerekmiyor mu?
5) O kapıları almak için güç kullanılması gerektiğine göre, Türkiye ABD’nin IŞİD planına gerçekte askeri destek vermiş olmayacak mı?
ÇALIŞMANIN İŞARET ETTİĞİ ÜÇ GERÇEK
Uzatmayalım, tampon bölge çalışması, bu ayrıntılara göre ciddiyetsizdir! Umarız kamuoyuna yansıyan bu ayrıntılar gerçek değildir!
Bunu sadece yukarıdaki beş itirazımıza dayanarak söylemiyoruz. Asıl nedenlerimiz şunlardır:
1) Bu çalışmanın ortaya koyduğu ilk gerçek, Ankara’nın askeri koalisyona destek vermeyeceği şeklinde bir kırmızıçizgisi olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü tampon bölge kurmak demek, öncelikle askeri güç kullanmek demektir!
2) Bu çalışmanın ortaya koyduğu ikinci gerçek, Cidde’de atılmayan ama Paris’de atılan imzanın nedenini ortaya koymuştur: Dışarıya “pazarlıksız destek vermem, karşılığını isterim” mesajıdır, içeriye “herşeye evet demeyen hükümet görüntüsü verme” ihtiyacıdır.
3) Bu çalışmanın ortaya koyduğu üçüncü ve en önemli gerçek, Ankara’nın 1991’deki tampon bölge deneyimine zihnini kapattığını ortaya koymuştur!
ABD’nin 36. paralele sınır çizmesinin, bölgeyi Saddam Hüseyin‘in uçaklarına yasaklamasının ve Bağdat’ın egemenliğinden koparmaya çalışmasının fiili sonuçları ortadayken, Ankara’nın aynı hatayı yineleyebileceğinin işaretini vermesi, devlet geleneği açısından acıdır!
Çünkü tampon bölgenin özerk bir alan inşası olduğunu dünyada en iyi deneyimleyen ülke Türkiye’dir. Ankara, 23 yıldır bu gerçeğin acı sonuçlarını yaşamaktadır.
YIĞINAK YAPMA İHTİYACI
Kuşkusuz her çalışma, hatta biraz daha ete kemiğe büründürülmüş hali olan plan bile, ille de uygulanacak değildir!
Hükümet istemiştir, TSK de o isteğe göre, o isteğin ruhuna uygun ve çerçevesi içinde bir çalışma yapmıştır ama bu uygulanacağı anlamına gelmez. Gelmemelidir!
O nedenle de Türk milletinin ve onun öncü kuvvetlerinin önünde, topkı 1 Mart tezkeresi öncesinde olduğu gibi, yine büyük bir görev vardır!
Bu kez daha kolay başarmak için hazırlık yapmalıyız. En iyi hazırlık da direnecek kuvveti büyütmektir, yığınak yapmaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2014
ABD’NİN YENİ ORTADOĞU PLANI’NA NASIL DİRENİLİR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/09/2014
ABD Başkanı Barack Obama‘nın IŞİD’e karşı açıkladığı stratejinin, çerçevesi itibariyle yeni bir Ortadoğu planı olduğunu önceki günlerde işlemiştik.
Yeni verilerle daha da berraklaştıralım:
1) IŞİD’e karşı mücadele etmek, gerçekte ABD’nin IŞİD üzerinden bölgeyi biçimlendirme hedefidir.
2) IŞİD’e karşı muhalifleri silahlandırmak demek, gerçekte Suriye’de ÖSO ve İslami Cephe’yi, Irak’ta da Peşmerge ve PKK’yi sahaya sürmek demektir.
3) IŞİD’e karşı koalisyon ve NATO demek, ABD’nin NATO üzerinden müttefiklerini denetleme işine yoğunlaşması demektir. Zira geride kalan yıllarda transatlantik ilişkilerde çözülmeler yaşanmıştı.
4) IŞİD’e karşı uzun soluklu mücadele demek, ABD’nin uzun yıllar bölgede bulunmak istemesidir.
5) IŞİD’e karşı hava saldırısı demek, Kürt Koridoru’na sınır belirlemektir. 1991’de 36. paraleli Saddam Hüseyin‘e yasaklayan ABD, Kürdistan’ın sınırlarını çizmişti!
Peki bu durumda Türkiye bu plana nasıl direnecektir?
ABD PLANINA UYUMLU İTİRAZLAR
Kuşkusuz Cidde’de itiraz edip, üç gün sonra Paris’te imza atarak direnilmez!
Masada şu itirazların olduğunu okuyoruz:
1) Türkiye, IŞİD’in elindeki 49 rehine nedeniyle askeri destek veremeyeceğini söyledi.
Olabilir ama bunu diyenin “hava saldırısı yetmez, karadan da operasyon yapmanız gerekir” diye ABD’ye itiraz etmemesi şartıyla!
2) Türkiye, muhaliflere ve Irak Kürt bögesine verilecek silahların PKK’nin eline geçmemesi gerektiğini söyledi.
PKK’yle Açılım ortaklığı yapan bir hükümetin bu gerekçesi, eminiz pek ciddiye alınmamıştır.
3) Türkiye, hava saldırısıyla oluşacak göç dalgasının durdurulması için Irak ve Suriye’de tampon bölge istemiştir.
Bu istek, ABD’nin Kürt Koridoru’na kolaylık sağlamaktan başka bir şey değildir ve seve seve kabul edilecektir!
4) Türkiye, ABD’den IŞİD’e karşı mücadele çerçevesinde, Suriye’de Beşar Esad’ı da devirmesini istemektedir.
ÜÇ MADDEDE DİRENME PROGRAMI
Bunlar, sonuçları itibariyle itiraz değildir ve ABD planına yararı bakımından çok daha ileri bir noktadır!
Ve bu nedenle de ABD’nin Yeni Ortadoğu Planı’na direnebilmenin siyasetleri değildir!
Peki ABD planına nasıl direnilir?
1) Türkiye, Suriye politikasını güncellemeli ve Esad‘ı yıkma sevdasından vazgeçmelidir!
2) Türkiye, sınırlarının güvenliğini almalıdır ve sınırlarını üç yönlü kapatmalıdır: Dünyadan Türkiye’ye terörist girişini, Türkiye’den Suriye ve Irak’a terörist geçişini ve geçenlerin geri dönüşünü durdurmalıdır.
Türk Silahlı Kuvvvetleri bunu layıkıyla yapacaktır, yeter ki sınır savunması konusunda yasal bir düzenleme yapılsın.
3) Aralarındaki en önemli sorun olan Suriye konusu sorun olmaktan çıkınca, Türkiye ile İran arasında bölgesel işbirliğinin zemini oluşacaktır.
Ankara bunu iki yönlü değerlendirmelidir: Birincisi kısa-orta vadede ABD’ye karşı bağımsız ve bölgeyle birlikte hareket edebilmenin dayanağı olarak, ikincisi de kısa vadede kurulan koalisyonlara İran’ı dahil ettirerek.
Örneğin Paris’deki zirveye Rusya dışında İran’ın da dahil olabilmesi, bölgenin elini güçlendirecekti.
Hatta bu durum, sonrasında Suriye’nin bile dahil edilmesine fırsat doğuracaktı.
BÖLGESEL İŞBİRLİĞİNİN KAZANIMLARI
Peki Türkiye, ilk elden bu üç maddeyi gerçekleştirirse, ne gibi sonuçlar ortaya çıkacaktır?
1) Sınrılar kapatıldığında, lojistik destek kesildiğinde, komşulara düşmanlık bitirildiğinde, hem Irak hem de Suriye hızla IŞİD ve benzeri terörist örgütleri ezecektir!
2) Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin terörizme karşı işbirliği, bölgesel Kürt sorununu emperyalizmin elinden alacak ve soruna bölgesel ve tüm halkların yararına çözüm getirecektir.
3) Bölgesel işbirliği, orta vadede İsrail’i de frenleyecek ve bağımsız Filistin devletinin koşullarını yaratacaktır.
4) Bölgesel işbirliği, uzun vadede emperyalizmin bölgede istikrarsızlık yaratarak bölgeye sürekli müdahale edebilmesinin zeminini ortadan kaldıracaktır. El Kaide ve IŞİD’ler için zemin kalmayacaktır.
Peki ya bu özet direnme programı yerine ABD’yle işbirliği sürdürülürse?
Kuşkusuz bölge yine çözümünü geliştirecektir ama daha zor olacaktır ve zaman alacaktır.
Fakat hesabı verilemeyecek büyük suçların altında kalarak: Irak’ta darbe girişimi, Suriye’ye düşmanlık, teröre lojistik destek ve en sonunda interpolle aranan İhvancılara ev sahipliği yapmak…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Eylül 2014
ABD’YLE ‘ÖRTÜLÜ OPERASYON’ İŞBİRLİĞİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/09/2014
AKP Hükümeti’nin ABD’nin IŞİD stratejisine tümden karşı olduğu, operasyona destek vermediği, Chuck Hagel ve John Kerry’yi el boş gönderdiği de doğru değil, tam destek verdiği ve her konuda mutabık kaldığı da…
Her iki yaklaşım da abartılıdır ve olgulara uymamaktadır; biri AKP’yi son tahlilde abartarak milli ve entiemperyalist bir kuvvet mertebesine çıkartır, diğeri de mevcut tabloyu doğru anlamamızı engeller…
Olgular, en kıymetli dayanağımızdır:
AKP’DEN IŞİD’E KARŞI IRAK’A ASKERİ DESTEK VAR
Türkiye’nin Cidde bildirisini imzalamaması, Wall Street Journal ve New York Times’da Ankara’yı hedef alan haberlerin çıkması, Francis Ricciardone‘nin şantaj dolu suç ifşaatları, kuşkusuz Washington ile Ankara arasında tam uyum olmadığını göstermektedir. Bu birinci olgudur.
Ancak o açıklama ve şantajların Ankara kadar Obama‘ya da mesaj niteliği taşıdığını özellikle belirtmeliyiz. Zira ABD devlet aygıtı içindeki sert çarpışmayı görmeden, Obama‘nın neden yeniden bir Ortadoğu hamlesi yapmak zorunda kaldığını anlayamayız.
Ancak AKP’nin Kerry‘yi eli boş gönderdiği ve operasyona destek vermediği iddiası da doğru değildir. Çünkü mevcut olguya aykırıdır.
Görüşmeden sonra yapılan açıklamada “teröre karşı ortaklık, IŞİD’e karşı istihabrat paylaşımı, Suriye muhalefetine lojistik destek ve insani yardıma devam” denmiştir. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan Katar’a giderken de “Kerry, IŞİD konusuyla ilgili açıklamaları yaptı. Bu açıklamalar bizim müşterek görüşmelerin ifadesiydi.” diyerek pozisyonunu ilan etmiştir.
Dahası Paris’te yapılan ve Cidde’nin devamı olan toplantıda, IŞİD’e karşı Irak’a askeri destek verilmesi kararı alındı ve kararda bu kez Türkiye’nin de desteği vardı!
Yani Hagel ve Kerry ziyaretleri sonrasında Pentagon’dan yapılan “Türkiye askeri destek verecek” açıklaması doğrulanmış oldu!
ÖZEL DURUM NEDENİYLE SESSİZ ROL
En başta dediğimiz gibi tam uyum da yok, rest de! Bu tip durumlar, tarafların çıkarlarını azami koruyabilmek için müzakere yürüttüğü ve zorunlu itirazlarla elini güçlü tutmaya çalıştığı süreçlerdir. Olguları bu çerçeve içinde analiz etmek gerekir.
Ve her olguyu, başka olgularla birlikte ele almak gerekir. Örneğin ABD, AKP destek vermediği ve Kerry‘yi eli boş gönderdiği için İncirlik’ten vazgeçmiş ve o nedenle Erbil’i harekat merkezi ilan etmiş değildir.
Çünkü hem İncirlik’ten aslında vazgeçilmiş değildir, hem de Hagel ve Kerry görüşmelerinden çok önce Washington’un Erbil merkezli hareket edeceği ilan edilmiştir. Örneğin Irak parlamentosunun Kürt milletvekillerinden Adil Nuri, daha 18 Ağustos’ta, yani bu görüşmelerin çok öncesinde, ABD’nin Küdistan bölgesinde askeri üs kurmayı planladığını belirtmişti.
Ve Kerry‘nin ziyaretinden önce ABD’li yetkilier Rueters‘e, Türkiye’nin rehineleri ve komşuluk ilişkileri nedeniyle bu süreçte “özel bir kategoride” olduğunu bildiklerini, o nedenle Ankara’nın IŞİD’e karşı mücadelede “sessiz rol” oynayacağını belirtmişlerdi!
AKP’NİN ÜÇ İTİRAZI
Peki Türkiye’nin itirazları neler?
Birincisi, AKP hükümeti IŞİD’e karşı ABD’nin açıkladığı mücadelenin etkili olmayacağını, Irak’ta Şii ağırlıklı hükümet tablosu değişmedikçe ve Suriye’de Esad devrilmedikçe sorunun çözülmeyeceğini savunuyor!
Yani AKP, ABD’nin önüne “tam destek” için Esad’ı yıkma hedefi koyuyor!
İkincisi, AKP Açılım’da inisiyatif kaybetmemek için, Irak Kürt bölgesine yapılan askeri yardımların PKK’nin eline geçmesinden endişe ediyor.
Ve üçüncüsü, AKP ABD’nin hava harekatı nedeniyle oluşabilecek göç dalgaları için Irak ve Suriye’de tampon oluşturulmasını istiyor.
Sonuçları bakımından her üç istek de, Batı’ya angaje olma noktasında “IŞİD’e karşı koalisyonda yer almaktan” çok daha ileridir!
ABD’NİN BEKLEDİĞİNDEN AZ, BİLİNENDEN FAZLA İŞBİRLİĞİ
Peki “tam uyum” ve “destek yok” gibi iki uç teşhis de yanlışsa, durum ne?
Türkiye, ABD’yle “örtülü operasyon” işbirliği yapıyor!
Örneğin Aslı Aydıntaşbaş bunu bilgiye dayanarak şöyle tarif ediyor: “Ankara ile Washington arasında sessiz bir işbirliği var. Ağırlıklı olarak kuzey Suriye’de MİT-CIA işbirliği çerçevesinde şekillenen, askeri ayağı kısıtlı olan bir işbirliği bu. Amerikalıların beklediği düzeyin altında, ancak kamuoyunun bildiğinden daha fazla.” (Milliyet, 15 Eylül 2014)
Burada “askeri ayağı kısıtlı olan” ifadesi, hem Türkiye’nin itirazlarının asıl kaynağına işaret etmesi ve hem de ABD planına karşı direnebilmek için hangi noktaya dayanılacağını göstemesi bakımından çok önemlidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Eylül 2014
AHKMET HAKAN’IN YOK DEDİĞİ ABD-IŞİD İLİŞKİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/09/2014
Ahmet Hakan, dünkü “’IŞİD’in arkasında ABD var’ balonunu patlatalım” başlıklı yazısında şu iki soruyu sorarak ABD-IŞİD ilişkisi tezini çürütmeye çalışıyordu:
Soru 1: “Madem ABD, sırf bölgeye müdahale etmek için IŞİD denilen cani ordusunu besleyip büyütecek ve bölgeye salacak kadar gözünü karartmış durumda… O zaman… Aynı ABD neden Irak’tan çekildi ki?”
Soru 2: “Madem ABD, bölgeye müdahale etmek için yanıp tutuşmakta… O zaman.. Neden Suriye’ye müdahale etmedi?”
TERCİHLE DEĞİL ZORUNLULUKLA
Yanıtlayalım:
Yanıt 1: ABD Irak’tan çekilmeye mecbur kaldı çünkü 2004’te Irak direnişi, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’e ağır darbesi ve 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, büyük ekonomik krizle birleşti…
Hakan, Obama döneminde kabul edilen Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinini ve o doktirinle ilgili ABD Başkanı, ABD Dışişleri Bakanı, ABD Savunma Bakanı ve ABD Genelkurmay Başkanı’nın değerlendirmelerini incelerse sorusuna yanıtı bulacaktır.
ABD’nin gidişatına çıkış arayan Zbigniew Brzezinski ve Henry Kissinger‘in tezlerinde de o mecburiyet çırılçıplak görülmektedir.
Yanıt 2: ABD, Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrinine göre Ortadoğu’daki işlerini müttefikleriyle yürütecekti. O nedenle Surye’ye müdahale etmedi ve Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı sahaya sürdü.
Bu durumda şöyle sorulabilir tabi: “O zaman şimdi neden müdahale ediyor?”
Bu hem ABD’deki “müdahaleciler” ile “gerçekçiler” arasındaki çarpışmayla ilgilidir hem de Suriye başarısızlığı ve Ukrayna yenilgisiyle ilgilidir.
Rusya’nın Suriye desteğini kesebilmek için Ukrayna cephesi açan ABD’nin burada da kaybetmesi, onu “stratejik savunma içinde taktik atak” yapmaya zorladı.
Hakan, ABD kaynaklarını tarayarak bu konuda çok miktarda analiz bulabilir.
TALİBAN, BİN LADİN, EL BAĞDADİ
Ahmet Hakan‘ın iki sorusu değil ama en sonunda verdiği şu hüküm problemlidir: “IŞİD olayında ABD’nin durduğu yer su kadar berrak: Bölge IŞİD denilen belayı ortaya çıkarmış, ABD de ‘ben bu işten nasıl faydalanırım’ diye bin bir hesap yapıyor. Olay bundan ibarettir.”
Bu hüküm hem problemlidir hem de ABD’nin müdahalesine haklılık zemini yarattığı için tehlikelidir!
Problemlidir çünkü ABD-IŞİD ilişkisini yok saymaktadır.
Aralarındaki ilişkiyi anlatabilmek için şu nitelemeyi yapabiliriz: Reagan için Taliban neyse, Bush için El Kaide ve Usame bin Ladin neyse, Obama için de El Bağdadi ve IŞİD odur!
Yani süreç içinde tersine evrilebilen bir ilişkidir bu…
Bu tip örgütlerle istihbarat kurumlarının ilişkisi hep böyledir zaten. Kesintisiz bir doğru değildir, dalgalı ilerler, inişleri çıkışları vardır, kırılmalar ve sapmalar bulunur…
Önemli olan o örgütün yarattığı fırsatlarla o istihbarat kurumunun hedefleri arasındaki paralliktir.
IŞİD FİİLEN ABD TAŞERONUDUR!
Doğru yanıtlar, yanış sorularla bulunmaz. Doğru soru şudur: ABD Irak’ı işgal etmeseydi, IŞİD’in ilk hali olan Cemaat el-Tevhid vel-Cihad Irak’ta 2004’te kurulacak mıydı? ABD’nin ve taşeronlarının Suriye’de Esad rejimini devirme hedefi olmasa, IŞİD diye bir örgüt böylesine palazlanabileck miydi?
Maliki‘nin ya da Esad‘ın politikaları değil, ABD’nin Irak ve Suriye politikaları IŞİD’i yaratmıştır. Graham Fuller o nedenle IŞİD’i ABD’nin ürünü olarak nitelemektedir.
Eski CIA ve NSA ajanı Erward Snowden elindeki belgelere dayanarak MOSSAD’ın El Bağdadi‘ye bir yıl boyunca askeri eğitim verdiğini açıklıyor. William Engdahl, IŞİD’in Ürdün’de CIA tarafından eğitildiğini, finansmanının da Körfez ülkeleri tarafından sağlandığını söylüyor. Alman Kalkınma Bakanı canlı yayında o ülkenin Katar olduğunu ilan ediyor. Jefrey Silverman, CIA’nın Çeçen asıllı Tarhan Batiraşvili‘yi IŞİD’e soktuğunu ve “Ömer el Şişani” adıyla onu örgüt içinde yükselttiğini anlatıyor. Hapishane kayıtlarından hareketle El Bağdadi‘nin CIA ajanı olduğu belirtiliyor. Christof Lehmann, Hariri‘ye dayandırarak “IŞİD’ın Irak’ta verdiği savaşın merkez üssünün ABD’nin Ankara Büyükelçiliği olduğunu” açıklıyor.
ABD’li Senatör Rand Paul, “IŞİD’i silahlandırdıklarını” itiraf ediyor ve eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton “Zor Seçim” isimli kitabının tanıtım toplantısında IŞİD’in ABD’nin yarattığı iklimde olgunlaştığını söylüyor!
Yani ilişki çırılçıplak ortadadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Eylül 2014
DEVRİMLERDE ORDUNUN ROLÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/09/2014
Mısır devrimine bizzat katılmış bir devrimciyi, Mısır Sosyalist Partisi Genel Serreter Yardımcısı Muhammed Hesham‘ı tanıma ve ondan öğrenme şansı buldum hafta içinde…
İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Yunus Soner‘in davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Hesham, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘i ziyaretinin ardından, ayrıntılarını dün Aydınlık’ta okuduğunuz gibi “Tahrir ve Devrim” başlıklı bir konferans verdi.
Kendisiyle konferans sonrasında da sohbet etme fırsatı buldum ve çok şey öğrendim…
MISIR’DA DÜĞMEYE ABD Mİ BASTI?
Muhammed Hesham‘a öncelikle şunu sordum: “Mısır’da Ocak 2011’de halk birden bire ayaklandı mı, yoksa öncesinde halk harketleri var mıydı?”
Bu sorunun yanıtını aslında kısmen daha önce öğrenmiştim. Mısır Halk Hareketi’ne karşı olan kesimler şu tezi ileri sürüyorlardı: ABD düğmeye basmıştı, halk birden bire ayaklanmıştı!
Bilime aykırı bu tezi çürütmek için Mısır basınını taramış ve “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması” isimli derleme kitap için yazdığım “Büyük Ortadoğu’da Halk Hareketleri” başlıklı geniş dosyaya şu saptamayı yazmıştım:
“Mısır halkı ilk kez sokağa çıkmıyor! Mısır halkı 2004 yılında beri ayaktadır. Örneğin sadece 2006 yılı boyunca, on binlerce işçinin dahil olduğu Mısır’daki en büyük grev dalgasında, çok önemli 220 adet grev gerçekleşti.”
İşte şimdi bu saptamadan çok daha fazlasını Muhammed Hesham‘dan öğrenebilirdim.
İKİ GÜNE BİR EYLEM!
Hesham, 2011 devriminin çok önce başladığını, atılan sloganlara bakılırsa bırakın yakın tarihi, devrimde 70’lerin ve 80’lerin mücadelesinin izlerinin bile görüleceğini belirtti.
Hesham, 2004’te büyük bir dalga olan “yeter” hareketinin, 2005’te Yargı’nın sokaklara çıkmasının, 2006’da yapılan büyük grevlerin, işçilerin sanayi kentini bir süre işgal etmesinin ve sonrasında inişli çıkışlı yükselen halk hareketlerinin, 2011 devriminin altyapısını oluştuduğunu anlattı uzun uzun…
Hesham‘ın verdiği bir bilgiye göre Mısır’ın bu devrimci döneminde, iki güne bir eylem düşmüştü!
Bu sadece devrime “ABD düğmesi” diye bakanların tezini çürütmek için değil, kendi halk hareketimizi anlamak için de önemliydi.
Gezi bir ağaç eylemi değildi! Tamam öyle başlamıştı ama onu bir çevre eyleminden Haziran Halk Hareketi’ne yükselten, tıpkı Mısır’daki gibi öncesinde biriktirilenlerdi: TGB’nin 19 Mayıs 2012’de Taksim’de 240 bin genci ayağa kaldırması, Silivri duvarlarını kuşatan eylemler, Ulus ve Tandoğan meydanlarını dolduran milyonlar, işçi eylemleri….
Hatta daha öncesi de vardı: 2007 Cumhuriyet mitinglerinin izleri de Haziran Halk Hareketi’nin içindeydi…
DEVRİM NEDEN İHVAN’A KAPTIRILDI?
Muhammed Hessam, Mübarek‘i yıkan 2011 Ocak-Şubat devrimini 1. dalga, Mursi‘yi yıkan 2013 Haziran-Temmuz devrimini de 2. dalga olarak niteliyor.
Peki Mısır halkı, 1. dalgayı nasıl olmuştu da Müslüman Kardeşler’e (İhvan) ve Mursi‘ye kaptırmıştı?
İşte bizim de dersler çıkarmamız gereken yanıt: “Müslüman Kardeşler birincisi daha organizeydi, ikincisi ABD destekliydi ve üçüncüsü dini kullanıyordu.”
Cumhuriyet mitinglerinin ve Haziran Halk Hareketi’nin devrimci milli bir iktidarla sonuçlanamaması da, son tahlilde bir örgütlenme sorunuydu!
Bundan sonraki devrimci dalgayı kucaklayabilecek şekilde devrimci örgütümüzü büyütmek, Türkiye’nin yakıcı ihtiyacıdır!
DEVRİM Mİ, DARBE Mİ?
Peki Ordu’nun devrimdeki rolü neydi? İşte burası çok önemli!
Öncelikle 2011’e devrim fakat 2013’e darbe diyenler için belirtelim: Tahrir’de bizzat örgütlü olarak bulunmuş Mısır Sosyalist Partisi’ne göre her iki devrimde de Ordu rol almıştı!
Mübarek’in yıkılması sırasında halkla karşı karşıya gelmeyerek, Mursi’nin yıkılması sırasında da halkla birleşerek…
Muhammed Hesham‘a göre Ordu her iki devrimde de şu ikilemle karşı karşıyaydı: Ya Mübarek ve Mursi’nin emrini dinleyip halka kurşun sıkacaktı, ya da halkla birleşip onların iktidarını yıkacaktı!
Mısır Ordusu doğrusunu yapmış, halkla birleşmişti ve halkla birleşerek devrim yapmıştı. Halkla birleşmeyip Mübarek ve Mursi’den yana tavır alsaydı, asıl o zaman darbe yapmış olacaktı!
Ordu’nun halkla birleşmesinde etkili olan nedenlerin başında da, halkın Mısır bayrağı altında birleşmesi ve ulusal çıkarı esas alıyor olması gelmişti!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Eylül 2014
AKP, ABD’NİN IŞİD PLANINA KARŞI MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/09/2014
Önce şu saptamayı yapalım: Nedeni ne olursa olsun, AKP Hükümeti’nin Cidde bildirisini imzalamaması, nesnel olarak Türkiye’nin ve dolayıysla bölgenin yararınadır.
Hep söylüyoruz: IŞİD’e karşı ABD’yi desteklemek aldatmacadır zira problemin kaynağı çözüm olamaz!
Gelelim Türkiye’nin itirazlarını incelemeye ve tartışmaya…
ANKARA’NIN 3 İTİRAZI
Türkiye’nin üç temel itirazı var:
1) Ankara, ABD’nin IŞİD planına askeri katkı vermeye ve üslerini askeri amaçla ABD’ye kullandırtmaya itiraz ediyor.
2) Ankara, sınırlarına yığılma endişesiyle, Suriye içinde bir tampon kurulmasını istiyor.
3) Ankara, Batı’nın IŞİD’e karşı kullanılsın diye yerel kuvvetlere dağıttığı silahların PKK’nin eline geçmesinden endişe ediyor.
Peki bu itirazlar ne anlama geliyor, tartışalım:
HAVA SALDIRISI YETMEZSE, ASKERİ DESTEK ŞART!
1) Türkiye’nin ABD’nin IŞİD planına askeri katkı vermek istememesinin temel gerekçesi olarak, IŞİD’in elinde rehin bulunan 49 yurttaşımız gösteriliyor.
Kuşkusuz anlaşılabilir bir nedendir. Ancak hem AKP’nin IŞİD’e Suriye’de Esad‘ı devirsin diye verdiği destek hem de Musul Konsolosluğumuzun neden boşaltılmadığıyla ilgili sorulara ikna edici bir yanıt verilememiş olması, hükümetin bu gerekçesini bir parça sorunlu hale getiriyor.
Fakat Ankara kulislerine yansıyan bilgilere göre, son tahlilde hükümet İncirlik Üssü’nün kullanımına zaten “evet” diyecek. Üssün kullanımının “insani amaçla” sınırlandırılmasının pratikte bir anlam ifade etmediği de, nasılsa geçmiş uygulamalardan biliniyor!
Üstelik AKP Hükümeti, kendi elini zora sokan kötü manevralar yapmaktadır: Ankara hem ABD’nin IŞİD planına “hava saldırısı yetmez” diyerek itiraz etmekte ama hem de “askeri destek vermem” demektedir. Bu çelişki pazarlık sürecinde Ankara’nın elini zayıflatcaktır.
SURİYE’DE TAMPON, KÜRT KORİDORU DEMEKTİR
2) Ankara’nın Suriye içinde tampon bölgesi istemesini de pratikte ABD’nin IŞİD planıyla doğrudan örtüşen bir “itiraz” olarak değerlendirmek durumundayız.
Zira Suriye’de tampon, pratikte Kürt Koridoru demektir. ABD’nin IŞİD bahaneli bögle müdahalesinin nihai hedefi de zaten Kürt Koridoru’dur.
3) Ankara’nın PKK’nin eline geçebilecek silahlardan endişe duyması da daha çok Açılım’da inisiyatifi elinde tutabilme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Aynı gerekçeyle PKK de Türkiye’nin ABD’nin IŞİD planlamasına dahil olmasını istememektedir. Aynı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi…
Orada da ABD’nin tezkeresi, son tahlilde “Büyük Kürdistan” hedefli projenin gerçekleşmesi içindi ama Kürt örgütleri Türkiye’nin o tezkereyle bölgeye girmesine itiraz ediyordu.
O gün de bugün de itiraz etmeleri, süreçten en kârlı çıkacaklarını bildiklerindendir!
AKP NEDEN İTİRAZ EDİYOR?
AKP Hükümeti’nin eli zayıftır. Eski ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone‘nin dün servis edilen “Türkiye’nin Ahrar-ı Şam ve En Nusra’ya yardım etmemesini istedik ama…” açıklaması da, aslında Ankara’ya “Suriye’de suça bulaştınız, plana dahil olmaya mecbursunuz” mesajıdır.
Ankara’nın plana dahil edilmesi ABD için kritik öenmdedir: Çünkü Türkiye hem NATO’nun çekirdek koalisyonunda, hem de Arap koalisyonunda olan tek ülkedir ve Washington’un koordinatör ülkeye ihtiyacı vardır.
Peki AKP Hükümeti neden ayak sürümektedir? Anlayabildiğimiz kadarıyla:
1) İnisiyasitfin kendisinde olduğu Kürt meselesinin elinden çıkmasını istememektedir.
2) Sürecin sonunda en kârlı çıkacak ülkenin İran olmasından endişe etmektedir.
3) Üç yıldır Suriye’de girdiği ilişkilerin, “terörle mücadele” süresinde kendisine bumerang etkisi yapacağından endişe etmektedir.
4) Kırılgan yapıdaki ekonominin sürecin dalgalanmalarından olumsuz etkileneceğini ve bunun da 2015 seçim sürecine olumsuz yansıyacağını hesap etmektedir.
5) Bu kadar kötü bir tabloya da “karşılığını almadan” evet demek istememektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Eylül 2014