Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
HERSH’İN HEDEFİ ANKARA DEĞİL WASHİNGTON
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/04/2014
Seymour Hersh’in Suriye’deki kimyasal komployu aydınlatan makalesi Türkiye’de gündem olmaktan çıktı ama Batı basınında hâlâ tartışılıyor. Hatta bazı ünlü batılı gazeteciler o makaleye yeni olgularla katkılarda bulunuyorlar.
Örneğin İngiliz gazeteci Patrick Cockburn, Independent on Sunday gazetesinde yayımlanan makalesinde, ABD istihbarat teşkilatı CIA, İngiliz İstihbarat Teşkilatı MI6 ve Erdoğan hükümetinin bir plan üzerinde anlaştığını yazdı. Cockburn, planda Libya’da Kaddafi yönetimine ait silahların Türkiye’ye taşınması ve Türkiye toprakları üzerinden Suriye’deki ‘silahlı gruplara’ aktarılmasının öngörüldüğünü belirtti.
ABD’DEKİ YARILMA
Cockburn’un yazısı, Hersh’in makalesiyle gündeme gelen “Obama-Erdoğan anlaşmasını” hem teyit etmiş oluyor, hem de daha somut hale getiriyor!
Hersh ABD Senato İstihbarat Komisyonu raporunun açık olmayan gizli bir ekinde Obama ile Erdoğan arasında 2012 başlarında bir anlaşma yapıldığını, bu anlaşmanın Libya’dan Suriye’ye Türkiye üzerimden silah ve mühimmat akışını düzenleyen “gizli hat”la ilgili olduğunu belirtmişti.
Haliyle Hersh’in makalesinde daha çok “Suriye’deki kimyasal saldırının Esad tarafından değil, El Kaide örgütünün bir kolu olan Nusra cephesi tarafından yapıldığı, Nusra’nın da sarin gazını Erdoğan hükümetinin yardımıyla edindiği” bilgisi öne çıktı.
Ancak bize göre asıl önemli olan bilgi, ABD’deki yarılmayla ilgili olanıydı ve Türkiye’deki tartışmaları da esas bu bilgi aydınlatıyordu. Hersh, Suriye konusunda Pentagon’un bir tarafta, Dışişleri Bakanlığı ile CIA’nın diğer tarafta olduğunu belirtiyordu.
AK MEDYA’NIN PSİKOLOJİK SAVAŞI
Peki, bu saptama neden önemli?
Erdoğan medyası, nasıl ki yolsuzluk operasyonunu “dış mihrak” esaslı ele alarak etkisini zayıflattıysa, aynısını Hersh’in makalesi için de uyguladı: Yani Amerikalı-Yahudi Hersh, ABD’nin ve İsrail’in çıkarları gereği Türkiye’yi hedef alıyordu, Batı Türkiye’nin Suriye politikasına karşıydı! Tersinden yaklaşan liberal çevreler de “aslında ABD değil, Türkiye Suriye’ye saldırmak istiyor” diyerek yine gerçeği ıskalıyordu.
Oysa Hersh’in hedefi Ankara değil asıl Washington’du ve ABD’deki yarılmayla doğrudan ilgiliydi!
HERSH’İN HEDEFİNDE CIA VAR
Baştan belirtelim: Seymour Hersh ABD’de kimi çevreler tarafından “gizli komünist” sayılır, ABD’nin çıkarlarına düşmanlık yapan biri olarak anılır. Tamam, Hersh Yahudi’dir ama İsrail tarafından da sevilmez. Hatta İsrail’de Hersh, “anti-semitik” olmakla suçlanır!
Ancak Hersh, ABD devletinin yayılmacı politikalarına, ülke işgallerine hep karşıdır. 40 yıl önce Vietnam’da, 40 yıl sonra da Irak’ta ABD’yi zorda bırakan haberlere imza attı.
Hersh’ün Suriye’yle ilgili makalesi de aslında aynı perspektifin ürünüydü ve ABD’deki Suriye yarılmasından kaynaklandı. Açık ki, ABD’nin Suriye’de doğrudan savaşmasını istemeyen Pentagon, bu haberlerle Suriye’de savaş isteyen Dışişleri ve CIA’yı hedef aldı. Yoksa hedef direkt Erdoğan değildir! Erdoğan ABD’yle çalıştığı için ve CIA ile ABD Dışişleri Bakanlığı’nın planlarını uyguladığı için haberin konusudur.
EL KAİDE ERDOĞAN’IN DEĞİL CIA’NIN ARACI
Bu gerçeği saptamak önemlidir. Zira bu saptamayla, liberal çevrelerce yayılan “ABD El Kaide’ye karşı ama Erdoğan El Kaide’yle iş tutuyor; aralarındaki sorunun kaynağı bu” şeklindeki görüşleri de aydınlatmış oluruz.
El Kaide’yle iş tutan ABD’nin kendisidir ve Erdoğan hükümetinin bu örgütle ilişkisi, ABD’yle ilişkisinden kaynaklanmaktadır: El Kaide Suriye topraklarına CIA’nın planı gereği girdi. El Kaide’nin Konya ve Adana faaliyetleri CIA’nın bilgisi ve denetimi altında. Ve en önemlisi, El Kaide’nin sarin gazını Erdoğan hükümeti aracılığıyla edinmesi, CIA’nın onayı dahilindedir!
Neticede AKP hükümeti, ABD’nin Suriye’deki taşeronudur; bölgenin oyun kurucusu değil!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2014
TÜRKİYE’Yİ KÜRTLERLE BÜYÜTMEK!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/04/2014
Oslo’da AKP’yle pazarlık yapan isimlerden PKK yöneticisi Zübeyr Aydar, Vatan’dan Hüseyin Yayman’a önemli açıklamalarda bulundu.
Aydar Hititlerden bu yana Anadolu’ya kim hâkim olduysa gözünü Suriye ve Irak’a diktiğini, Türkiye’nin de böyle yapması gerektiğini savunuyor!
Aydar bu teorik çerçeve içinde somut ne yapılması gerektiğini de açıklıyor: “Türkiye Suriye’de şimdiye kadar sürdürdüğü Kürtleri görmeme politikasından vazgeçmeli. Geçmişte Irak Kürtleriyle kırmızı çizgiler vardı. Şimdi onlar aşıldı. Bu Rojava için de geçerli olmalıdır. Kürtlerle barış Türkiye’yi büyütür, ufkunu açar. Kürt barışı, Türklerle Kürtlerin yeniden demokratik ittifakı bölgedeki sorunların çözümüne büyük katkı sağlar. Bu ittifak diplomatik, siyasi, idari, ekonomik olarak Türkiye’nin önünü açar.” (Vatan, 13 Nisan 2014)
SURİYE’YLE SAVAŞ HALİNDE OLMAK
İçinde “barış” geçen bu cümlelerin pratikte ancak “savaşla” gerçekleşebileceği ortada!
“Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” adı altında yapılmak istenen, nihayetinde Irak’ı ve Suriye’yi bölmektir ve bu savaş demektir, kan demektir; barış değil!
Erdoğan’ın 30 Mart akşamı balkondan “Suriye’yle savaş halindeyiz” diye ilanda bulunması aslında Aydar’ın işaret ettiği bu hedef nedeniyle gerçektir.
Zira hem Erdoğan hem de Aydar (PKK) “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” maskeli projenin alt aktörleridir ve biz konuyu en önce üst aktörlerden öğreniyoruz.
TÜRK-KÜRT KONFEDERASYONU
O üst aktörlerin başında da David Phillips geliyor.
Phillips ABD için 2007 ve 2009 tarihli iki adet Kürt Açılımı raporu hazırladı ve o tarihten bu yana alt aktörler bu raporlarda yazanların gereğini yapmaya çalışıyor.
O raporları geçmişte incelemiştik, Aydınlık’ın internet arşivinden bulabilirsiniz. Biz bugün Phillips’in Hürriyet’ten Tolga Tanış’la yaptığı “çözüm süreci” röportajında ilan ettiği “hedefi” anımsatmakla yetineceğiz.
Phillips, bir yıl önce lafı hiç dolandırmadan AKP-PKK “çözüm sürecinin” sonucunu ilan etmişti: Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak! (Hürriyet, 11 Mayıs 2013)
Peki, bu konfederasyon nasıl yol alacak?
EKONOMİK ALAN İNŞASI
Phillips ve benzeri ABD’li Açılım uzmanlarının raporlarına dayanarak analizler yapan isimlerden David Gardner, “Türkosfer” diye bir kavram üretmişti.
Gardner’in “Türkosfer” dediği, “Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye arasında ekonomi, enerji zenginlik ve etki alanı kurulmasıydı” ve bu pratikte bize göre “Kürdosfer” demekti!
Türkiye, Irak ve Suriye’nin Kürt bölgelerini ortak bir alana dönüştürme fikri 2003’te ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson tarafından ortaya atılmıştı. Pearson Irak’a saldırının asıl hedefini şu somutlukta açıklıyordu: “Türkiye’nin güneydoğusu ile Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölge olmalıdır.”
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak’ın “Diyarbakır petrollerinden pay istiyoruz” şeklindeki açıklaması, işte bu tablo içinde anlamlıdır!
BÖLGEYLE BİRLİKTE BÜYÜMEK
Yani başta “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” olmak üzere “Kerkük petrolü” kartı, “Kuzey Irak petrollerinin Bağdat’a rağmen Türkiye üzerinden batıya pazarlanması” gibi rüşvetlerin tümü, gerçekte ABD’nin Büyük Kürdistan planı içindir.
Ve “Türkiye’yi Kürtlerle Büyütmek” demek, pratikte önce Irak’ı ve Suriye’yi bölmek ama sonra kurulan Türk-Kürt Konfederasyonu’nun da parçalanıp geride Küçük Türkiye’nin kalması demektir.
Bölgede büyümek, bölgeyle birlikte büyümekten geçer. Türkler ve Kürtlerin Arap ve Persleri hedef alarak büyümeye soyunması hem gerçekçi değildir hem de bir tek ABD’ye yarar.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2014
DÖRT TURUNCU KADIN SAVAŞÇI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/04/2014
ABD bir turuncu darbeyle Ukrayna’yı AB’ye dâhil etmek ve Rusya’nın etki alanını daraltmak istedi. Böylece Suriye masasında da avantaj sağlayabilecekti. Ancak Rusya’nın yanıtı beklenmedik ölçüde sert oldu. Moskova önce Kosova kartını, ardından da bugünlerde olduğu gibi Doğu Ukrayna kartını devreye soktu.
Yani Rusya, ABD’nin bir turuncu darbeyle ele geçirmek istediği Ukrayna’yı parça parça Batı’nın elinden koparmaya başladı.
Bu ABD’nin aslında Ukrayna’da ikinci yenilgisiydi. Bush döneminde Sorosçu turuncu darbeler Türkiye’de, Gürcistan’da, Kırgızistan’da ve Ukrayna’da yapıldı ve başarılı oldu. Azerbaycan’da ise başaramadılar. Sonra Türkiye hariç hepsi teker teker yenilgiye uğradı ve Amerikancı iktidarlar düştü.
ABD şimdi ikinci kez Ukrayna’da şansını deniyor. Bu kez Ukrayna Operasyonu’nu ABD’nin dört turuncu kadın savaşçısı yönetiyor. Gelin bugün Ukrayna üzerinden bir turuncu darbe incelemesi yapalım:
SUSAN RİCE
ABD’nin Ukrayna operasyonun başında Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice var. Rice, ABD’nin BM Daimi Temsilcisi iken adı Dışişleri Bakanlığı için geçiyordu. Ancak 11 Eylül 2012’deki Bingazi saldırısı sonrası yaptığı “planlı saldırı yok, kendiliğinden gelişen eylem var” açıklaması nedeniyle Cumhuriyetçi Parti’nin hedefi oldu.
Rice bu durum nedeniyle onayı tehlikeye girince Obama’dan kendisini Dışişleri Bakanlığı’na aday göstermemesini istedi. Obama, Rice’ın isteğini kabul etti. Rice ise twitter mesajında şöyle diyordu: “Beni tanıyanlar savaşçı olduğumu bilirler ancak ülkem için doğru olan pahasına değil.”
Ancak Obama Rice’la çalışmak istiyordu ve onu Tom Donilon’un yerine 2013 Temmuz’unda Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptı.
SAMANTHA POWER
Ukrayna operasyonunda Susan Rice’ın hemen altında çalışan isim ise onun yerine ABD’nin BM Daimi Temsilcisi olan Samantha Power’dır.
Senato’nun onayıyla ABD Başkanı Joe Biden’ın önünde yemin ederek Ağustos 2013’te göreve başlayan Power, Pulitzer ödüllü eski bir gazeteci ve Ulusal Güvenlik Konseyi Uzmanı’dır.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Robert Menendez, Power’ı “insan hakları savunucusu” diye niteler. Zaten ABD’nin tüm turuncu darbe operasyonlarında “insan hakları” konusu en üstteki başlıktır.
Nitekim Power’ın BM’deki mesaisinin neredeyse tamamı da, BM üyelerini Suriye’de insan hakları ihlaline ses çıkarmamakla suçlamakla geçer. Hatta Power, BM’nin harekete geçmemesini “tarihin şiddetle yargılayacağı bir utanç örneği” olarak niteledi.
İrlanda doğumlu Power, Yale Üniversitesi’ni bitirdikten sonra ilk gazetecilik deneyimini Bosna’da yaşadı ve ardından dönüp Harward’da okudu. Power, Obama’nın başkan adaylığı sırasında da ona dış politika danışmanlığı yapıyordu.
KAREN DONFRİED
Rice ve Power, sadece Ukrayna’daki turuncu darbeyi değil, Suriye ve Venezuela operasyonlarının da dâhil olduğu tüm faaliyetleri yönetiyor.
İkiliye bağlı olarak Ukrayna operasyonunu doğrudan yöneten kişi ise bir diğer turuncu kadın savaşçı olan Karen Donfried’dir.
Karen Donfried, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya sorumlusudur. Bu kariyerinden önce Berlin’de Alman Marshall Fonu’nu yöneten Karen Donfried, aslında eski bir istihbarat subayıdır.
Donfried’ın başında olduğu alt ekip, AB yetkililerinin Ukrayna operasyonuna ikna edilmesinden tutun, Kiev’de eylemlerin yapıldığı Maidan Meydanı’na Stephan Bandera portreleri taşıyan Nazi Partisi üyelerini doldurmaya kadar hemen olayın sorumlusudur.
BARBARA HAİG
Turuncu bir muhalefet yaratmak ise, Reagan zamanında kurulan Ulusal Demokrasi Vakfı NED’in görevidir.
NED aslında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın operasyonel gücüdür. Eski NATO Başkomutanı ve ABD Dışişleri Bakanı olan Alexander Haig’in kızı Barbara Haig NED’in başkan yardımcısıdır ve Ukrayna operasyonunun kilit isimlerinden biridir.
Haig, NED’in program direktörlüğünü yaptığı yıllarda, “Çeçenya İçin Barış Amerikan Komitesi”de yer almıştı. Haig o yıllarda aynı zamanda ABD Başkanı Bush’un sivil toplum kuruluşları konusundaki danışmanları arasında yer alıyordu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2014
AKP, PKK’Yİ AÇILIM’LA BÜYÜTTÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/04/2014
PKK’nin ABD’yle büyüdüğü, birinci yasaydı. Artık raporlarla da saptandı ki, PKK Açılım’la da büyüyor; bu da ikinci yasadır.
Ve bu iki yasanın aynı sonuçta birleşmesi, “Kürt Açılımı, AKP’nin değil ABD’nin Açılımı’dır” tezini de en somut şekilde kanıtladı.
1. YASA: ABD, PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR
ABD’nin Ortadoğu’ya gelmesi ve Irak’ı işgal etmesi, en çok PKK’ye yaradı.
1. Körfez Savaşı’yla;
a) ABD, PKK’ye Irak’ın kuzeyinde daha geniş alanda üslenme olanağı yarattı.
b) ABD 36. paraleli çekerek hem Kürdistan’ın inşasına başladı hem de Bağdat ve Ankara’ya karşı PKK’ye kalkan oldu.
c) ABD, PKK’ye Batı’da “yasallık” kazandırdı; siyasi ve hukuki statü sağladı.
d) ABD, Çekiç Güç üzerinden PKK’ye silah sağladı, istihbarat verdi.
ABD’nin 2003 Irak işgaliyle;
a) Ankara 1999-2004 sürecinde TSK üzerinden Öcalan’ı denetiminde tutarak neredeyse terörü sıfırladı. Ancak ABD’nin Irak’ı işgali, Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine Eş Başkan olması ve Washington’un PKK’ye duyduğu ihtiyaç örgütü hızla büyüttü ve TC hükümetiyle müzakere eder konuma getirdi.
b) ABD, AKP hükümeti üzerinden TSK’ye “Kuzey Irak’ta bağımsız operasyon yapmayı” yasaklayarak, PKK’ye büyüme ve harekât alanını genişletme olanağı sağladı.
c) ABD, Irak Ordusu’ndan elde ettiği gelişmiş silahları PKK’ye verdi.
d) ABD PKK’yi terör örgütü listelerinden çıkararak Batı’da rahatça faaliyet yapabilmesini sağladı, finans sağlayabilmesini kolaylaştırdı.
e) ABD, Delta Force ve Blackwater aracılığıyla PKK birliklerine “özel savaş” eğitimi verdi.
f) ABD, milli kuvvetlere Ergenekon operasyonu yaparak, AKP ve PKK’ye masaya oturabilme olanağı yarattı.
2. YASA: AÇILIM PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR
ABD’nin AKP üzerinden uyguladığı 2005 tarihli Diyarbakır Açılımı, 2009 tarihli Kürt Açılımı ve 2013 tarihli Öcalan Açılımı, PKK’yi hem büyüttü hem de TC hükümetinin önüne resmi muhatap olarak oturttu!
Emniyet ve Jandarma istihbarat birimlerinin hazırladığı “Çözüm Süreci – PKK Raporu” bu gerçeği somut ve rakamlarla ortaya koydu:
Rapora göre;
a) 2013 Eylül’ünden başlayarak üç ay boyunca ortalama 15 kişiden oluşan 65 grup sınır dışına çekildi. (Yaklaşık bin kişiyi bulan bu gruplar, aslında emekliye ayrılacak ekiplerdi. Y.N)
b) Bu süreçte örgüte 2 bin yeni katılım oldu.
c) Örgüte katılanlar Kuzey Irak’taki PKK kamplarında eğitimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndüler.
d) PKK kış üslenmesi için sınırın sıfır noktalarındaki sığınakları aktif hale getirmişti; gıda, ilaç ve yaşamsal malzemeler depolamıştı. Bu sığınakta kış boyunca rahatsız edilmeden konuşlanan PKK, havaların ısınmaya başlayınca, iç bölgelere doğru hareketlenmeye başladı. (hurriyet.com.tr, 11 Nisan 2014)
Küçük bir özeti basına yansıyan bu rapora göre AKP’nin kamuoyunu ikna edebilmek için savunduğu “PKK sınır dışına çıkacak” ve “PKK silah bırakacak” lafları büyük yalandı!
AÇILIM, BÖLÜNME SÜRECİDİR
Bir de rapora yansımayanlar var elbette. Onları da biz özetleyelim:
a) ABD’nin Kürt Açılımı’yla Türk ve Kürt ayrışmaya başladı. Bu ayrışma terörün en yoğun olduğu ve şehit cenazelerinin her gün geldiği süreçte bile yaşanmamıştı. Millet, birlikte yaşama, ortak kültür gibi değerler önemli oranda aşındı.
b) AKP, PKK ile masaya oturarak ona yasal statü kazandırdı ve önemli mevziler hediye etti. PKK adım adım Türkiye’nin güneydoğusunda otorite oldu.
c) AKP, Öcalan’a örgütünü cezaevinden rahatça yönetme olanağı verdi.
d) AKP, PKK’ye “özerklik” için yasal olanaklar sağladı; BM İkiz Sözleşmesi, Kalkınma Ajansları, Büyükşehir Yasası vs.
ABD’nin ve AKP’nin PKK’ye kazandırdıklarının özeti bile bu köşeye sığmaz. Konuyla ilgilenen okurlarımıza, Kaynak Yayınları’ndan çıkan Büyük Kürdistan ve Hükümet-PKK Görüşmeleri kitaplarımı okumalarını öneriyorum.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Nisan 2014
ABD’YLE ANLAŞMA, ABD’DE AYRIŞMA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/04/2014
Seymour Hersh’in Suriye’deki kimyasal komployla ilgili yazdığı makalenin ve sonrasında açıkladığı ABD Senato İstihbarat Komisyonu raporunun ayrıntıları süreci anlamamız bakımından oldukça yararlı oldu.
O makale ve raporda Aydnlık’ın dün belirttiği gibi hem “Suriye’de Obama-Erdoğan anlaşması” vardı, hem de Amerikan devlet aygıtındaki Suriye ayrışması…
ANLAŞMA 2012 BAŞINDA
Seymour Hersh’in Erdoğan ile Obama arasında yapılan gizli anlaşmayı tüm çıplaklığıyla sergileyen şu sözlerini yeniden anımsayalım: “Raporun halka açık olmayan gizli bir ekinde, Erdoğan ve Obama arasında 2012 yılı başlarında imzalanan gizli bir anlaşmadan bahsediliyordu. Bu anlaşma ‘gizli hat’a dâhildi. Anlaşmaya göre, parasal kaynak Türkiye’den, Suudi Arabistan ve Katar’dan geliyordu. CIA ise MI6 desteği ile Kaddafi’nin Libya’daki cephaneliklerinden ele geçirdiği silahlardan sorumlu idi. (…) 2012’de oluşturulan ‘gizli hat’ Libya, Türkiye’nin güneyi ve Suriye üzerinden muhaliflere silah ve mühimmat akışında kullanılmıştı.”
Hersh’in ABD istihbarat raporundan aktardığı bu bilgiler kuşkusuz bizi şaşırtmadı. Zira dikkatli okurlarımızın da dün belirttiği gibi Ufuk Ötesi’nde “gizli hat”tın nasıl çalıştığını en somut şekliyle ortaya koymuştuk: Libya’dan İskenderun’a gelen Al Antisar gemisi dersek, eminim sizler de anımsayacaksınız…
ANLAŞMA AL ANTİSAR’LA UYGULANDI
Al Antisar’ı ilk defa 21 Ağustos 2012’de Aydınlık’ın sürmanşetinde “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan 24 militan getirdiler” başlığı ile duyurmuştuk.
19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde ise Al Antisar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazmıştık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen Al Antisar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamamıştı.
Devreye, daha sonra üç diplomatla birlikte öldürülecek olan, yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girmişti. Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye gelmiş ve Al Antisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazanmıştı.
Konu, Chris Stevens’ın ölümü nedeniyle önce ABD Kongresi’ne geldi, ardından da TBMM’de soru önergesi oldu. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in verdiği bilgilere göre, Libya bandıralı gemi, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına demirlemiş, 29 Ağustos günü İskenderun Limanı’na yanaşıp Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü, İHH Vakfı için boşaltmıştı. Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na atmıştı.
Yani Al Antisar, Erdoğan ile Obama arasında 2012 yılı başında yapılan Suriye anlaşması nedeniyle İskenderun’a gelmişti.
PENTAGON İLE DIŞİŞLERİ-CIA KARŞI KARŞIYA
Gelelim Amerikan devletindeki Suriye ayrışmasına…
Seymour Hersh “Kırmızı çizgi ve gizli hat” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “Libya’ya alelacele dalmakta hiç tereddüt etmediği halde, Obama, niçin Suriye saldırısını önce erteledi, sonra geri bastı? Bunun cevabı, yönetimde kırmızı çizgiyi yürürlüğe koymaya kararlı olanlar ile savaşa girmenin hem meşru olmadığını ve hem de potansiyel olarak feci olacağını düşünen askeri liderler arasındaki ayrılıkta mevcut.”
Yani Hersh açıkça Pentagon’un Dışişleri ve CIA’yla Suriye’ye saldırıda ayrıştığını, Beyaz Saray’ın da en sonunda Pentagon’u desteklediğini ortaya koymuş oluyor. Bu bizim o dönemde yaptığımız analizlerle de örtüşüyor.
Dahası yeniden “ABD’yle anlaşma” bölümüne döner ve hem ABD Kongresi’nin kuşkulu bulduğu Chris Stevens’ın öldüğü Bingazi saldırısını hem de David Petraeus’un “gönül ilişkisi” nedeniyle CIA Başkanlığı’nı bırakmak zorunda kalmasını dikkate alırsak, ayrışmanın ne kadar sertçe yaşandığını da anlarız.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2014
İSRAİL’İN ÇİN’DEN BEKLENTİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/04/2014
Washington, Asya-Pasifik merkezli bir güvenlik doktrini kabul ettiğinden beri Pasifik bölgesinde Pekin’le daha çok karşı karşıya gelmeye başladı.
ABD birincisi Tayvan’a destek vererek, ikincisi Japonya ve Güney Kore’den silah göstererek, üçüncüsü Hindistan-Güney Kore-Japonya yayına yaslanarak, dördüncüsü Avustralya-Filipinler-Tayland hattını kaldıraç yaparak ve beşincisi ASEAN’a dayanarak Çin’i bölgede çevrelemeye çalıştı.
Ancak bunda şimdiye kadar başarılı olamadı. Üstelik tartışmalı adalara el koyması için kışkırttığı müttefikleri Japonya ve Güney Kore’yi Çin’in tahmin edilemez setlikte tepkisi nedeniyle koruyamadı. Washington, müttefiklerinin adalara el koyabilmesiyle bölgede hamle yapmak isterken, tersine Çin, “Güney Çin Denizi” dediği bölgede iyice egemen hale geldi.
PEKİN’DE HAGEL’E SERT UYARI
İşte tam bu süreçte ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel Uzakdoğu’yu ziyaret etti. Önce ASEAN Savunma Bakanları toplantısına katıldı ardından da Japonya’ya gitti.
Hagel ASEAN Savunma Bakanları toplantısında Güney Çin Denizi’ndeki kıta sahanlığı ve egemenlik konularında endişeli olduğunu açıkladı. Japonya’da Nikkei gazetesine röportaj veren Hagel, burada daha da ileri gitti ve Pekin’in Doğu Çin Denizi’nde kurduğu hava savunma ve tanımlama sahasını “proaktif” bulduklarını söyledi.
Hagel’in bu iki açıklamasına, daha sonra gittiği Pekin’de sert yanıtlar verildi!
Hagel Pekin’de önce Çin Savunma Bakanı Çang Vançuan ve sonra da Çin Merkezi Askeri Komisyonu Başkanı Fan Çanglong ile bir araya geldi.
Şinhua haber ajansının haberine göre Hagel, özellikle Çin Merkezi Askeri Komisyonu Başkanı Fan Çanglong’la görüşmesinde soğuk bir rüzgârla karşılaştı. Fan, Hagel’e ASEAN ve Japonya’daki açıklamalarını anımsatarak, “kendisi dâhil tüm Çin halkının bu tür açıklamalardan memnun olmadığını” belirtti. Fan, Hagel’e “seyahatlerinizi dikkatle izliyoruz” dedi!
HAGEL: YENİ MODELE İHTİYAÇ VAR
ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, bu sert mesajların ardından Çin Halk Ordusu Ulusal Güvenlik Üniversitesi’nde bir konuşma yaptı.
Hagel kapsamlı sunumunda, askerden askere ilişkinin üç yolu izleyen yeni bir modele ihtiyaç duyduğunu savundu. Hagel’e göre o üç yol şunlardı:
1) Diyalogun sürdürülebilmesini korumak.
2) İlgi alanlarının ortak olduğu noktalarda pratik işbirliği için zorlamak.
3) Açıklık ve iletişim yoluyla rekabeti ve farklılıkları yönetmek için çalışmak. (cfr.org, 8 Nisan 2014)
Hagel ayrıca kendisini dinleyenlere General Chang’le yaptığı görüşmenin ayrıntılarından bahsetti. Hagel ABD ve Çin’in hem “Pasifik gücü” hem de “büyük güç” olduğunu, bu nedenle General Chang’e uzun dönemli bir perspektife ihtiyaç olduğunu söylediğini anlattı.
ÇİN’İN ORTADOĞU’YA BÜYÜK HİZMETİ
Hagel’in ziyareti, ABD-Çin ilişkilerinde terazinin kefesinin gün geçtikçe Pekin lehine ağırlık kazandığını sergilemiş oldu.
Ama daha ilginci aynı tarihte İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in de Çin’de olmasıydı ve İsrail gazeteleri sıklıkla Pekin’in Ortadoğu’da gün geçtikçe güçlendiğine dikkat çekiyorlardı.
Geçen yıl İsrail-Filistin görüşmeleri başlarken aynı anda hem İsrail Başbakanı Benyamin Netenyahu’yu hem de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı Pekin’e davet eden ve ikiliyle ayrı ayrı görüşen Çin’in şimdi de Peres’i Pekin’de ağırlaması oldukça önemli.
Zira İsrail-Filistin görüşmelerinde yine tıkanma var. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry geçen hafta İsrail ve Filistin’i “Washington’un zamanının da bir sınırı var” diyerek uyarmıştı.
Bu ziyaretin ne anlama geldiğini aslında Peres’in Çin basınına verdiği şu mesaj en açık şekilde özetliyordu: “Çin, Ortadoğu’ya Dolar ya da Ruble olmadan, bölgenin kendi eliyle kendini koruyabileceğini göstererek büyük bir hizmet yapabilir.” (The Diplomat, Shannon Tiezzi, 9 Nisan 2014)
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Nisan 2014
GLADYO’YA OPERASYON MU, İSTİHBARAT DEVLETİ İNŞASI MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/04/2014
Erdoğan’ın “millet 30 Mart’ta bize paralel yapıyla mücadele edin talimatı verdi” dediği günün sabahında, Adana’da F tipi yapıya yönelik ilk operasyon başladı.
Elbette F tipi yapıya operasyon yapılmalıdır, yapanın eli tutulmalıdır. Ancak operasyon sahibinin, operasyonla elde etmek istediklerine de izin verilmemelidir!
AKP DE CEMAAT DE GLADYO’DUR!
AKP Hükümeti’nin F tipi yapıya operasyonlarını öncelikle doğru değerlendirmeliyiz.
Bu, AKP hükümetinin Gladyo’ya karşı operasyonu değildir. Zira böyle koyarsak AKP’yi meşru bir hükümet ve Gladyo’yu da Cemaat’ten ibaret saymış oluruz.
Bu durumda soru şu olur: Erdoğan hükümeti Gladyo değil mi?
Hatta bu tablo böyle okunduğunda, yani “AKP Gladyo’ya operasyon yapıyor” sanıldığında, bu, hükümetin ABD’ye de operasyon yaptığı sonucunu doğurur ki, gerçeklikle hiç ilgisi yoktur!
AKP’nin kendisi Gladyo’dur ve temel yasa yürürlüktedir: Gladyo iktidardadır, muhalefette değil!
Bu nedenle gerçekte olan esas olarak şudur: AKP hükümeti, Cemaat’e operasyon yapıyor. Her ikisi de Gladyo’nun parçasıdır. Aralarındaki çelişme birincisi ABD’nin araçlarını birbirine karşı sopa olarak kullanmasından ve ikincisi de “iktidar paylaşılamaz” genel ilkesinden kaynaklanmaktadır.
OPERASYON İÇİNDE OPERASYON
Bugün MİT yasası TBMM Genel Kurulu’na geliyor ve olan bitenin toplamda bu yasanın hedefleriyle ilgisi vardır: AKP bir istihbarat devleti inşa ediyor!
İstihbarat, bugüne kadar, çok daha önce devlet kurumlarına sızmış olan Cemaat’in tekelindeydi ancak Erdoğan güçlendikçe o yetkiyi istedi, güçlendikçe o yetkinin tek sahibi olmaya çalıştı.
AKP’nin Cemaat’e operasyonunun asıl hedefi, işte bu istihbarat devletini tek başına inşa etmektir.
Cemaat’e operasyon diyerek çıkarılan internet yasaları, TİB yasaları, HSYK yasaları bu gerçeğin birinci olgusudur. AKP “Cemaat’in yüzbinleri yasadışı kayıt etmesiyle mücadele ediyoruz” derken, TİB’e mahkeme iznine gerek kalmadan tüm Türkiye vatandaşlarını kayıt altına alma yetkisi veriyor.
İkinci olgu ise şudur: AKP Cemaat’e operasyon yaparken, kurumlarda kalan son milli unsurları da temizlemektedir. 10 bin polisin tamamı Gladyo olmadığı gibi, MİT TIR’ı olayından sonra görev yeri değiştirilen jandarma istihbaratçılarının tamamı da Gladyo değildir.
Ve hatta AK Medya’nın manşetlerden hedef aldığı kapıcılar da Gladyo değildir!
ÇELİŞMENİN SÜRMESİ HALKIN YARARINA
Peki, ne yapılmalı?
Elbette AKP’nin bugüne kadar devlet kurumlarına sızmış ve yasadışı işler yapmış F tipi yapıya karşı operasyon yapmasına karşı çıkılmamalıdır, eli tutulmamalıdır.
Zira AKP ile Cemaat arasındaki çelişme ve çatışma, Türkiye’nin yararınadır, yararlanılmalıdır.
Ama görevimiz bu çelişmeyi çözmek olmamalıdır; çelişmenin çözülmesi sistemin yararınadır, sürmesi ise halkın çıkarınadır!
Çelişmenin taraflarından birine tam destek vermek yerine, istihbarat devleti inşasına karşı mücadele edilmelidir!
Zira Amerikan Gladyo’sunun asıl böyle bir devlete, yani istihbarat devletine, bölgede jandarmalık yapacak bir karakol devletine ihtiyacı vardır!
A tipi Türkiye Gladyo’sunun Suriye ve Açılım başarısı, ancak böyle bir devlet inşa edebilmesinden geçmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Nisan 2014
ERDOĞAN’IN TARİHİ VAZİFESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/04/2014
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Hürriyet’e verdiği röportajdaki vurgularıyla Türk-Amerikan ilişkileri açısından asıl önemli olanın Suriye ve Kürt Açılımı olduğunu, masadaki diğer konuların ise bu ikisinin yanında teferruat ama bu ikisine baskı aracı olduğunu ortaya koydu.
Riccardone’ye göre Suriye konusunda Ankara ile Washington’un hedefi aynı fakat yaklaşımları farklı. ABD Büyükelçisi’nin Kürt Açılımı konusunda dile getirdiği şu cümle ise sayfalar dolusu anlamlar içeriyor: “Bu tarihi vazifenin tamamlanması için Türk hükümetini ve Kürt liderleri hem cesaretlendiriyor, hem de destekliyoruz.” (Hürriyet, 7 Nisan 2014)
Böylece ABD’nin Erdoğan’a ve Öcalan’a “tarihi bir vazife” verdiği resmi ağızdan da ifade edilmiş oluyor. Biz bu “tarihi vazifenin” sadece Açılım’dan ibaret olmadığını, asıl Suriye konusuyla ilgili olduğunu hem Erdoğan’ın Esad’ı devirme hedefinden hem de ortağı Öcalan’ın PKK-PYD’ye verdiği “Suriye’de özerklik ilan edin” talimatından zaten biliyoruz.
İşte Ricciardone Hürriyet’e verdiği röportajla Erdoğan’ın “tarihi vazifesine” bu kez tamamlamak üzere yeniden başladığını ilan etmiş oldu. Nitekim bu cephede yeni hamlelerin olacağının işaretleri var; Üst üste gelen Riccardone’nin açıklamaları, Seymour Hersh’in “Doğu Guta’daki kimyasal saldırıda Erdoğan’ın parmağı olduğu” iddiası ve “Reyhanlı patlamasını Şam’ın değil, El Kaide’nin işi olduğu” yönündeki Dışişleri Bakanlığı değerlendirmesi…
EL KAİDE KONUSU AYRILIK NEDENİ Mİ?
Biz bugün Washington ile Ankara’nın Suriye konusunda “aynı hedefte fakat farklı yaklaşımda” olduğuna dair dile getirilen görüşü masaya yatıracağız.
AKP Hükümeti’nin 17 Aralık operasyonunu atlatabilmek için “dış mihrak” söylemine yönelmesi, Suriye konusunda da yeni değerlendirmelere yol açmıştı. Bu süreçte bir de Batı basınında AKP Hükümeti ile terör grupları ilişkisini ele alan makaleler üst üste yayımlanınca sanki Ankara’nın Suriye konusunda Washington’dan farklı bir yönelime girdiği gibi bir algı oluştu.
Oysa Riccardone’nin de önemle vurguladığı gibi iki ülkenin Suriye’de “hedefi” aynıydı. Daha doğrusu ABD’nin bir hedefi vardı ve AKP’nin ABD açısından değeri, o hedefe uyumuna bağlıydı.
Kafaları karıştıran en önemli konu, El Kaide konusuydu. Türk basınında sanki El Kaide konusunda ABD ile Türkiye farklı iki uçtaymış gibi analizler yapıldı. “Ankara ile El Kaide, Washington’a rağmen iş kotarıyor, ABD bu nedenle rahatsız ve Erdoğan’a bu nedenle operasyonlar yapılıyor, MİT TIR’ları bu nedenle deşifre ediliyor, Dışişleri’ndeki Suriye’ye kumpas toplantısı bu nedenle açığa düşürülüyor” şeklinde yorumlar hâkim oldu.
İMKÂNSIZ GÖREV, ÇÜNKÜ ESAD KAZANDI
Oysa bunlar gerçek değildi ve meseleyi perdeliyordu. Çünkü El Kaide Ankara’nın değil, asıl Washington’un kullandığı bir araçtı; AKP’nin bağı bu ilişkiden kaynaklanıyordu.
ABD’nin temel hedefi Suriye’den Kürdistan çıkarmaktı ve bunun öncelikli yolu PYD’den değil, El Kaide’den geçiyordu. PYD ancak El Kaide ve türevi örgütlerin açtığı alandan ilerleyebilirdi. Aksi muhalif Arapları Suriye’nin birliği temelinde kenetleyebilir ve hatta bir bölümünü Şam’a yaklaştırabilirdi. (Nitekim bu aşamalı hamlelere rağmen, birlik eğilimi kırılamadı.)
Ancak Erdoğan hükümeti ve Suriye saldırısının fiili uygulayıcıları olan Davutoğlu-Fidan ikilisi, ABD’nin El Kaideli Suriye planından, ABD’nin PYD’li Suriye planına geçmekte zorlandı. Zira bu durum, içeride başta TSK olmak üzere AKP’ye yine yeni cepheler açıyordu.
Erdoğan bu nedenle işin sahibinin işin başına geçmesini istedi. Erdoğan’ın son bir yılda NATO’yu Suriye’ye çağırmaktan, ABD’nin kara saldırısına, ya da en azından hava saldırısına desteğe hazır olduğunu ilan etmesine kadar yaptığı pek çok çıkış bu nedenleydi. Ancak ABD’nin Rusya engeli vardı ve hem dün Obama’nın hem de bugün Ricciardone’nin dediği gibi sorun “ABD botları yere değmeden” çözülecekti.
Yani görev Erdoğan’ındı ve Erdoğan görevini tamamlamalıydı! Ve Erdoğan, 30 Mart akşamı sandık sonuçları kabaca belli olduğunda balkona çıkıp “Suriye’yle savaş halindeyiz” diyerek “tarihi vazifesinin” başında olduğunu ilan etmiş oldu!
Peki, bu Suriye cephesinde bir şey değiştirir mi? Son tahlilde hayır; Esad çoktan kazandı…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Nisan 2014
KUZEY IRAK’TA NEDEN HÜKÜMET KURULAMIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/04/2014
Kuzey Irak’ta parlamento seçimleri yapılmasının üzerinden altı ay geçti ama hâlâ bir hükümet kurulamadı. Üstelik Irak parlamento seçimleri de artık kapıda…
111 sandalyeli Kuzey Irak Parlamentosu’nda Barzani’nin partisi KDP’nin 38, Goran’ın 24 ve Talabani’nin partisi KYB’nin 18 sandalyesi var.
21 Eylül 2013’te yapılan seçimlerden bu yana hükümet kurulamasının hem siyasi hem de teknik nedenleri var, hem iç hem de komşularla ilgili dış nedenleri var.
Bugün saptayabildiğimiz tüm bu nedenleri madde madde inceleyeceğiz:
SİLAHA SAHİP OLMA SORUNU
1) KYB’den kopan Goran’ın seçimlerde KYB’den daha çok oy alması ve Goran’sız bir hükümetin istikrarsız olacağı gerçeği nedeniyle hükümet kurmak zorlaşıyor.
2) Üçlü koalisyon arayışı ise silahlı kuvvetlere kim hükmedecek sorunu yaratıyor. Hem KDP’nin hem de KYB’nin geçmişten beri var olan silahlı birliklerine rağmen Goran’ın böyle bir askeri varlığı olmaması eşitsizlik sorunu yaratıyor.
Goran bu eşitsizliği giderebilmek için ya İçişleri Bakanlığı’nı, ya da Peşmerge Bakanlığı’nı istiyor. Ancak Goran’ın İçişleri Bakanlığı’nı istemesine KYB, Peşmerge Bakanlığı’nı istemesine de KDP karşı çıkıyor.
MEVCUT DURUM BARZANİ’NİN İŞİNE GELİYOR
3) Mevcut durum, yani hükümet kurulmaması, KDP’nin işine geliyor. KDP’nin ağırlıklı olduğu ve yasa gereği istifa etmesi gereken hükümet, hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyor. Başbakan Neçirvan Barzani yabancı heyetleri kabul ediyor, komşu ülkelere gidip anlaşmalar imzalıyor, Türkiye ile yeni sınır kapıları görüşmesi yapıyor.
4) Barzani, 30 Nisan’da yapılacak Irak parlamento seçimlerine kadar KYB ve Goran’ı oyalamayı hedefliyor. Barzani, Maliki’nin seçimi kaybetmesi ya da en azından güç kaybetmesine göre pozisyonunu yeniden tahkim etmek istiyor.
ANKARA İLE BAĞDAT-TAHRAN ÇEKİŞMESİ
5) AKP Hükümeti petrol gelirleri için Barzani’ye açık destek veriyor. Tahran ise Ankara’yı dengeleyebilmek için KYB’nin mutlaka hükümette olmasını istiyor; yani KDP ve Goran koalisyonuna karşı çıkıyor.
6) Bağdat ile Erbil arasındaki AKP hükümeti merkezli kriz hâlâ çözülebilmiş değil. Erdoğan’ın Bağdat’a rağmen Erbil’le petrol anlaşması yapması ve Barzani’nin de bu anlaşmayı Bağdat’tan kopuşun zemini olarak değerlendirmesi ilişkileri iyice gerdi.
Bağdat, 5 milyon 400 bin kişinin yaşadığı ve 1 milyon kişinin maaş aldığı Kuzey Irak bölgesine üç ay boyunca maaş ödemedi.
Bu durum mevcut Barzani hükümetinin elini zayıflatıyor ve Erbil’i Bağdat’a mecbur hale getiriyor.
GORAN: ÖNCELİĞİMİZ KERKÜK’ÜN İLHAKI
7) Seçimlerden ikinci parti olarak çıkan Goran’ın lideri Noşirvan Mustafa, Irak merkezi hükümetiyle petrol payları konusunda savaşmak yerine Kerkük’ün Kürdistan Bölgesi’ne bağlanması için çalışılması gerektiğini söyledi. (YDH, 2 Nisan 2014)
Goran bu çıkışı, hükümet kurma sürecinde daha Kürdistancı bir çizgide olduğunu göstermek için yapıyor kuşkusuz. Tabi Goran’ın bu hedefi komşu ülkelerle iyi geçinmek zorunda olan ve adım adım ilerlemeyi esas alan KDP ve KYB’yi de rahatsız ediyor.
KUZEY IRAK PARTİLERİNİN MECBURİYETİ
Sonuç olarak Irak parlamento seçimleri kapıya dayandı ve hâlâ Kuzey Irak’ta bir hükümet kurulamadı. Kurulacak gibi de görünmüyor.
Tüm bu belirsizliğin asıl nedeni ise Kuzey Irak’ta ikili yapıdan üçlü yapıya geçilmiş olması ve her üç partinin de başat rol alabilmek için komşu devletlere dayanmaya mecbur olmasıdır.
Bu da ayrılıkçılığın doğal bir sonucudur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2014
PKK’NİN CEYLANPINAR ISRARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/04/2014
PKK-BDP’nin seçim itirazları özellikle Urfa ilçelerinde oldu. BDP’nin sokağa döktüğü kitleler Ceylanpınar ve Viranşehir seçim sonuçlarına ısrarla itiraz ediyor. Günlerce süren itirazlar sırasında yer yer büyük çatışmalar yaşandı.
BDP neden Ağrı ya da Van’da değil de, daha farklı şekilde kaybettiği Urfa ilçelerinde itirazda ısrar ediyor?
Çünkü PKK, Rojava dediği Batı Kürdistan’a yani Suriye’nin kuzeyine bir bağlantı açmak istiyor!
BİR HEDEF, ÜÇ NEDEN
PKK’nin ‘Rojava’ya bağlantı’ hedefinin üç nedeni var:
1) Türkiye’de özerklik hedefi ile Suriye’deki 3 kantonda ilan edilen özerklik hedeflerini birleştirmek.
2) PYD’nin hâkim olduğu topraklara komşu olarak, Ankara’nın ileride buraya uygulayabileceği basınçlara barikat olmak.
3) Türkiye’de ilan etmek istediği özerkliğe “Rojava’dan” destek almak.
BATI’YA TEHDİT İLE DOĞU’DA ALAN AÇMAK
Hem Öcalan’ın avukatları üzerinden attığı twitter mesajları, hem KCK’nin açıklaması, hem de PKK sözcülerinin yazdıkları, yukarıda özetlediğimiz nedenlere işaret etmektedir.
Daha önce “500 bin kişi ölür” diyerek tehdit savuran Öcalan çıtayı yükseltmiştir. Öcalan, gerillanın halk içine karışmasıyla yapılacak ayaklanmalar sonrasında 5 milyon kişinin ölebileceğini söylemektedir.
Burada hedef aldığı yer Doğu’daki iller değil, Batı’daki metropollerdir. Öcalan twitter mesajlarının toplamında “Batı’da iç savaş tehdidi ile Doğu’da özerklik alanını genişletmeyi” hedeflediğini ortaya koymaktadır.
30 MART’TAN ÖZERKLİK ÇIKTI
Ancak özerklik konusunda asıl tehdit PKK’den değil, AKP’den gelmektedir. Zira AKP iktidar olduğu, icra makamı olduğu için onun tehdidi çok daha reeldir.
AKP’nin 30 Mart seçimleri sonrasında belirlediği yol haritası bu bakımdan önemlidir. Sabah gazetesinden ilan edilen o yol haritasına göre AKP, hem daraltılmış bölge sistemine geçecektir hem de Avrupa Konseyi Yerel Özerklik Şartı’ndaki çekinceyi kaldıracak ve uygulayacaktır! (Sabah, 4 Nisan 2014)
Böylece AKP ile PKK 30 Mart sonrasında yeniden “özerklik hedefinde” buluşmuş oldu. Aynı şerhi kaldırmayı sürekli vaat eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu da lütfen not ediniz!
PKK’DEN AKP’YE: VER ÖZERKLİĞİ, AL BAŞKANLIĞI
Özerkliğin yeniden AKP-PKK ortaklığında gündeme getirilmesi, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle de ilgilidir. Zira özerklik ile cumhurbaşkanlığı, daha doğrusu başkanlık, hem birbiri için koz, hem de birbirinin bütünleyenidir.
Özerklik ancak başkanlık sistemiyle uygulanabilir ve Erdoğan 30 Mart’tan çıkarabildiği yüzde 45 nedeniyle başkanlık için PKK’nin oy desteğine mecburdur!
Bu denklemin iki taraflı olguları da hemen belirmiştir:
1) Fehmi Koru’ya konuşan Abdullah Gül, “Check–balans hassasiyetleri korunursa ABD’deki gibi bir sistem olabilir” dedi. Yani Gül başkanlığa yeşil ışık yaktı!
2) Pervin Buldan, süreci ilerlettiği takdirde Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını destekleyebileceklerini ilan etti.
ABD’NİN REJİM KURTARMA PLANI
Peki, özerklik mümkün mü?
14 Mart ve 15 Mart’ta Aydınlık’ta “ABD’nin Kürdistan planı askıda” ve “ABD’nin ‘Küçük Amerika rejimini’ kurtarma planı” başlıklı yazılarımızda belirtmiştik:
ABD Irak’ı da Suriye’yi de bölemedi, Kürt Koridoru’nu inşa edemedi. Araçlarını özerkliğe kışkırtması, Türkiye’deki rejimini kurtarabilmek içindir. ABD’nin Erdoğan dışında gerçekçi bir seçeneği yoktur ama Erdoğan’la da Türkiye’yi denetim altında tutamamaktadır. İşte ABD bu nedenle, özerklik kışkırtması ile TSK’yi Amerikancı bir darbeye mecbur etmeye çalışacaktır.
Ancak bu gerileyen bir ABD için çok mümkün değildir ve Türkiye’nin önündeki gerçek seçenek değildir. Üstelik bu değerlendirmeyi yaptığımız gün de belirtmiştik, yine altını çizelim: “TSK’nin icracıları, TSK’nin karar vericilerinin hedefini, çizginin öbür tarafına taşıyacaktır. Tıpkı Mısır’da olduğu gibi…”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Nisan 2014